Yazılar

Filiz Aygündüz’ün Sarsıcı Romanı Nisa Raflarda

Gazeteci ve yazar Filiz Aygündüz, yeni romanı Nisa ile okurları 1960’lardan günümüze uzanan sarsıcı bir yaşam öyküsüne davet ediyor. Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan eser, ailesi tarafından sahip çıkılmayan kadınlara adanıyor ve yaralarını güce dönüştürerek kendini yeniden var eden kadınların hikâyesini anlatıyor.

Roman, Sivas’tan İstanbul’a uzanan yolculukta bir kadının toplumun biçtiği rollerle hesaplaşmasını, acının içinden filizlenen umudu ve dayanışmayı görünür kılıyor. Nisa’nın kurduğu “Hırka Ören Kadınlar” atölyesi, yalnız bırakılmış kadınların onur ve özgürlük mücadelesinin simgesi haline geliyor.

 

 

#FilizAygündüz #NisaRomanı #DoğanKitap #KadınHikayeleri #Edebiyat #Roman #KültürSanat #PauseDergi

Catherine Lacey’den Kimlik ve Gerçeklik Üzerine Çarpıcı Roman

Amerikalı yazar Catherine Lacey, yeni romanı X’in Biyografisi ile okurları kimlik, gerçeklik ve kurgu arasındaki bulanık çizgide sarsıcı bir yolculuğa çıkarıyor. Can Yayınları etiketiyle yayımlanan eser, geleneklere başkaldıran sanatçı X’in ölümünden sonra geride bıraktığı gizemli boşluğu ve eşi C.M. Lucca’nın hakikat arayışını konu alıyor.

Roman, biyografi türünün sınırlarını zorlayarak “X gerçekten yaşamış mıydı?” sorusunu gündeme getiriyor. Uydurulmuş belgeler, çalınmış biyografiler ve siyasi firarların gölgesinde şekillenen bu anlatı, okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: “Bir kişi hakkında her şeyi bilmek mi daha korkunçtur, yoksa onun aslında hiç kimse olduğunu anlamak mı?”

 

#XinBiyografisi #CatherineLacey #CanYayınları #Roman #Edebiyat #HakikatveKurgu #KimlikArayışı #PauseDergi

Osman Hamdi Bey’in Eserleri Pera Müzesi’nde, The Met’te Oryantalizm Sergisinde

Dünyanın en köklü sanat kurumlarından The Metropolitan Museum of Art (The Met), Haziran ayında “Orientalism: Between Fact and Fantasy” başlıklı kapsamlı bir sergiye hazırlanıyor. New York’ta 12 Haziran 2026 – 28 Şubat 2027 tarihleri arasında düzenlenecek sergide, Osman Hamdi Bey’in eserleri de yer alacak.

The Met’in Avrupa Resimleri ve İslam Sanatı bölümlerinin iş birliğiyle hazırlanan sergi, kurumun Oryantalizm’i merkeze alan ilk sergisi olma özelliğini taşıyor. Yaklaşık 180 eserlik seçki, Napolyon’un Mısır seferinden Osman Hamdi Bey’in yapıtlarına uzanan bir tarihsel anlatı kuruyor.

Osman Hamdi Bey’in nadir görülen eserleri, Jean-Léon Gérôme ve dönemin diğer Oryantalist ressamlarının yapıtlarıyla birlikte sergilenecek. Bu birliktelik, sanatçının Batılı Oryantalist geleneğe verdiği özgün yanıtı yeniden değerlendirme fırsatı sunuyor.

Osman Hamdi Bey’in Başyapıtları Pera Müzesi’nde

The Met’teki sergiyle eş zamanlı olarak, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde sanatçının eserlerinden bir seçki izleyiciyle buluşuyor. Müzenin Oryantalist Resim Koleksiyonu’nda yer alan yapıtlar, Osman Hamdi Bey’in çok yönlü kimliğini ve Osmanlı modernleşmesi içindeki özgün konumunu yansıtıyor.

Aralarında “Kaplumbağa Terbiyecisi” ve “İki Müzisyen Kız” gibi başyapıtların da bulunduğu eserler, sanatçının figür kurgusunu ve resim dilini yakından inceleme olanağı sunuyor.

Pera Müzesi, Salı–Cumartesi günleri 10.00–19.00, Pazar günleri 12.00–18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri “Uzun Cuma” kapsamında 18.00–22.00, Çarşamba günleri ise “Genç Çarşamba” kapsamında öğrencilere ücretsiz giriş imkânı sunuluyor.

 

#OsmanHamdiBey #TheMet #PeraMüzesi #Oryantalizm #OrientalismExhibition #KaplumbağaTerbiyecisi #TürkSanatı #SanatTarihi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yeni Konsept Swarovski Mağazası Akmerkez’de Açılıyor

Akmerkez’de yer alan Swarovski mağazasının 10. yılı, Papermoon’da düzenlenen özel bir davetle kutlandı. Swarovski ithalatçı partneri Ahmet Eler’in ev sahipliğinde gerçekleşen gece, iş, sanat ve cemiyet hayatından isimleri bir araya getirdi.

Zarafetin ve kristal ışıltısının ön planda olduğu davette konuklar keyifli bir akşam geçirirken, Ahmet Eler yaptığı konuşmada Swarovski’nin Akmerkez’deki on yıllık yolculuğunu hatırlattı. Ayrıca markanın dünyadaki en yeni perakende konseptiyle tasarlanan mağazasının çok yakında Akmerkez’de açılacağını duyurdu.

 

#Swarovski #Akmerkez #Papermoon #MagazinHaber #ÖzelDavet #YeniKonseptMağaza #İstanbulEtkinlikleri #CemiyetHayatı #KristalIşıltısı #SwarovskiAkmerkez

Düşük Ayak Belirtisi: Tökezlemeyi Hafife Almayın

Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir!

Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Hastalar zamanla düşecekleri kaygısıyla dışarı çıkmaktan kaçınabiliyor, sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. İlerleyen dönemlerde ise yürüyebilmek için destek cihazlarına ihtiyaç duyabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayak tablosunun tek başına bir hastalık değil; çoğu zaman sinir, kas, omurga veya nörolojik hastalıkların bir belirtisi olduğuna dikkat çekerek,  “Bu  nedenle yürümekte güçlük çeken kişilerin ‘Biraz uyuşma var, geçer‘, ‘Ayağım takılıyor ama idare ediyorum’ veya ‘Tökezlememin nedeni dikkatsizliğimdir’ düşüncesiyle zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Erken tanı hem altta yatan hastalığın ilerlemesini önlenmede hem de ayakta oluşabilecek kalıcı hasar riskini azaltmada kritik rol oynar. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde ayak fonksiyonlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanabilir” diyor.

Prof. Dr. Umut Yavuz

Prof. Dr. Umut Yavuz

Yürüme bozukluğuyla kendini gösteriyor

Düşük ayak kişinin yürürken ayağının ön kısmını yukarı kaldırmakta zorlanmasına neden olan önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor.  Bu tablo kendini genellikle yürüme bozukluğuyla gösteriyor. Normal yürüyüş sırasında ayak bileğini yukarı kaldıran kaslar, ayağın yere takılmadan ilerlemesini sağlıyor. Bu kasların sağlıklı çalışması için siyatik sinir ve onun bir dalı olan peroneal sinirin sağlam olması gerekiyor. Bu sinirlerden en az biri etkilendiğinde ayağı yukarı kaldıran ve sağ ile sola yönlendiren kaslar zayıflıyor. Sonuç olarak ayak ucu yere  sürtünmeye başlıyor ve kişi yürürken ayağını normalden daha fazla kaldırmak zorunda kalıyor. Bu tablo halk arasında “düşük ayak”  olarak adlandırılıyor. Bazı hastaların ise ayağını yere takmamak için dizini normalden fazla kaldırarak yürümek zorunda kaldıklarını aktaran Prof. Dr. Umut Yavuz, “Yüksek adımlı yürüyüş olarak tanımlanan bu yürüyüş şekli hem yorucudur hem de zamanla kalça, diz ve bel bölgesinde ek zorlanmalara neden olabilir” diye konuşuyor.

Ciddi bir sorunun habercisi olabiliyor!

Düşük ayak, ayağı yukarı kaldıran kasların yeterince çalışamaması sonucu ortaya çıkıyor. Kaslar doğrudan hasar görebileceği gibi, bu kaslara komut taşıyan sinirler de etkilenebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayağın çoğu zaman başka bir sağlık sorununun habercisi olduğunu vurgulayarak,  “Bu tabloya genel olarak sinir sıkışmaları, bel fıtığı veya bel kanal darlığı, sinir yaralanmaları, diyabetik nöropati, kas ve sinir hastalıkları ile inme gibi ciddi durumlar neden  olur. Bazen travmalar ve diz veya kalça protezi gibi büyük cerrahiler sonrasında sinir etkilenmeleri de düşük ayak sorununa yol açabilir” diye konuşuyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, bunların yanı sıra uzun süre bacak bacak üstüne atan, çömelerek çalışan, dizin dış  kısmına uzun süre baskı uygulayan ve hızlı kilo kaybı yaşayan kişilerde de düşük ayak tablosunun gelişebildiğini söylüyor.

En yaygın belirtisi ayağın yere takılması

Hastalar sağlık kuruluşlarına en sık ‘Ayağımı kaldıramıyorum’, ‘Ayağım yere sürtüyor’, ‘Sık sık tökezliyorum’ ve ‘Ayakkabımın ucu yere çarpıyor’ gibi şikayetlerle başvuruyor.  Düşük ayağın belirtileri bazen aniden, bazen de sinsi başlayabiliyor. Travma, cerrahi sonrası sinir yaralanması veya ani bel fıtığında tablo hızlı ilerleyebiliyor. Sinir sıkışması, diyabetik nöropati veya bazı nörolojik hastalıklarda ise belirtiler daha yavaş gelişebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, düşük ayağın en yaygın belirtilerini şöyle anlatıyor: “En sık görülen belirtisi hastanın ilk aşamada ayağını kendine doğru çekememesi ve yürürken  ayak ucunun yere takılmasıdır. Buna ayak çevresinde duyu kaybı da eşlik edebilir. Bazı hastalarda uyuşma, karıncalanma, bacağın dış kısmında ağrı veya belden bacağa yayılan ağrı da gelişebilir.”

Geç kalındığında kalıcı hasar oluşabiliyor

Düşük ayak tablosunda erken tanının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Umut Yavuz, altta yatan bazı nedenlerinde erken tedavi sayesinde sinir fonksiyonunun toparlanabildiğini ve kalıcı hasarın önlenebildiğini aktarıyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, şu bilgileri paylaşıyor:  “Özellikle sinir sıkışması, bel fıtığına bağlı sinir basısı veya travma sonrası gelişen durumlarda zamanlama kritik öneme sahiptir. Geç kalındığında kaslarda zayıflık kalıcı hale gelebilir, sinirin iyileşme kapasitesi azalabilir ve ayakta şekil bozuklukları gelişebilir. Uzun süre devam eden düşük ayakta hasta ayağını yukarı kaldıramadığı için yürüme paterni bozulabilir ve zamanla ayak bileğinde sertlik oluşabilir. Bunun sonucunda düşme riski artabilir. Erken dönemde tedavi şansı daha yüksek olurken, ileri evrelerde tendon transferi gibi fonksiyon kazandırmaya yönelik cerrahi işlemler gündeme gelebilir.”

Bu tabloda ameliyat gerekebiliyor

Tedavide temel hedef, altta yatan nedeni tespit etmek ve   mümkünse ortadan kaldırmak. Bunun yanında hastanın güvenli yürümesini sağlamak ve ayakta kalıcı şekil bozukluğu gelişmesini engellemek amaçlanıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz, erken tanı alan hastalarda, özellikle sinirin tamamen kopmadığı ve basının erken dönemde giderildiği durumlarda tedavide oldukça başarılı sonuçlar sağlandığını belirterek, “Tedavinin başarısı; altta yatan neden, sinir hasarının derecesi, geçen süre, hastanın yaşı ve eşlik eden hastalıklara göre değişir. Düşük ayağa sebep olan etkenin tedavisi, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ayak bileği ortezleri, kas güçlendirme egzersizleri ile denge ve yürüme eğitimi ilk basamak tedavileri oluşturur” diyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, uzun süreli ve kalıcı tablolarda ise tendon transferi cerrahisine başvurulduğunu söylüyor.

Amaç güvenli ve dengeli bir yürüyüş sağlamak!

Tendon transferi cerrahisinde genellikle ayakta çalışan güçlü tendonlardan biri, ayağın ön kısmını yukarı kaldırmaya yardımcı olacak şekilde yeniden konumlandırılıyor. Böylece işlevini kaybeden kasın görevi, sağlam bir kas-tendon sistemiyle telafi ediliyor. Başarılı bir cerrahi sonrasında hastaların yürüyüş kalitesi belirgin şekilde artarken, düşme riski de büyük ölçüde azalıyor.  Prof. Dr. Umut Yavuz, ameliyat sonrasında genellikle altı hafta boyunca alçı veya yürüme botu kullanıldığını, ardından fizik tedavi sürecine geçildiğini belirterek, “Günlük yaşama dönüş süresi ise yapılan işleme, hastanın genel durumuna ve rehabilitasyon sürecine göre değişmekle birlikte, çoğu hastada 2-3 ay içinde belirgin fonksiyonel kazanım hedeflenmektedir” bilgisini veriyor.

 

#DüşükAyak #FootDrop #SağlıkHaber #Ortopedi #AcıbademKadıköy #YürüyüşSorunları #ErkenTanı #SinirHastalıkları #KasHastalıkları #NörolojikBelirti #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Göksel’den Yeni Albüm: “Rüyaların İşi” Dijital Platformlarda

Göksel, albümünü “Bilinçaltımın ve yaşadıklarımın bende bıraktığı izlerin şarkılara dökülmüş hali” olarak tanımlıyor. 12 şarkıdan oluşan albümde 11 şarkının söz ve müziği Göksel’e ait. “Ay” isimli şarkıda ise Mabel Matiz’in imzası bulunuyor. Düzenlemelerde Samed Nalbant, Osman Şahin ve Alper Erinç yer alıyor.

Albüm öncesinde yayımlanan “Alev Alev” ve “Peki Öyle Olsun”, gördüğü yoğun ilgiyle albümün atmosferine dair ipuçları vermişti. Açılış şarkısı “Be Oğlum” ise Aytekin Yalçın yönetmenliğinde kliplendirildi. Göksel’in güçlü yorumuyla aşk, yalnızlık ve yüzleşmeler üzerine kurulu albüm, dinleyicide derin bir iz bırakıyor.

 

#Göksel #Rüyalarınİşi #TürkPopMüziği #YeniAlbüm #MabelMatiz #SolesMüzik #AvrupaMüzik #MüzikHaber #Magazin #PopMüzik #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Leif Trenkler’den “Cosmic Change” Sevil Dolmacı Gallery’de

Alman çağdaş resminin önemli isimlerinden Leif Trenkler, “Yeni Figürasyon” hareketinin önde gelen temsilcilerinden biri olarak İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Cosmic Change sergisi, 10 Haziran – 15 Temmuz 2026 tarihleri arasında Sevil Dolmacı Gallery’nin tarihi mekânı Villa İpranosyan’da görülebilecek.

Trenkler, Palm Springs, Los Angeles, Miami ve Saint-Tropez gibi şehirlerden ilham alarak ışık, mimari ve doğa arasındaki kırılgan ilişkiyi şiirsel bir görsel dil ile yorumluyor. Resimlerinde ışık yalnızca görüneni değil, duyguyu ve hafızayı da aydınlatıyor.

Sanatçının eserleri, modernist mimari yapılar ve sessiz peyzajlar üzerinden zamanın geçiciliği, yalnızlık ve idealize edilmiş mutluluk hissini tartışıyor. “Cosmic Change”, izleyiciyi gerçek ile düş arasında salınan atmosferlere davet ediyor.

 

#LeifTrenkler #CosmicChange #SevilDolmacıGallery #SanatHaber #ÇağdaşSanat #YeniFigürasyon #İstanbulSanat #SergiHaber #Villaİpranosyan #SanatEtkinliği #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ömer Aygün Çevirisiyle Ruh Üzerine Raflarda

Felsefe tarihinin en önemli metinlerinden biri olan Aristoteles’in Ruh Üzerine adlı eseri, Ömer Aygün’ün Eski Yunancadan çevirisi, önsözü, notları ve diziniyle Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Aristoteles, bu eserinde Homeros’tan Platon’a kadar önceki ruh anlatılarını aktararak eleştiriyor ve kendi öğretisini ortaya koyuyor. Ruhun mistik bir öz değil, yaşamın ilkesi olduğunu savunan filozof, bitkilerden Tanrı’ya kadar uzanan canlılık spektrumunu ele alıyor.

Çeviride önsöz, notlar, ek metinler, elyazması listesi ve sözlükçe yer alıyor. Böylece hem uzmanlara hem de meraklı okurlara kapsamlı bir kaynak sunuluyor. Ömer Aygün’ün ifadesiyle: “Bu kitap bir okuldur ve tartışmasını bilene okulun kapıları açıktır.”

 

#Aristoteles #RuhÜzerine #CanYayınları #ÖmerAygün #FelsefeKitapları #KlasikMetinler #KitapHaber #YunanFelsefesi #FelsefeTarihi #YeniÇeviri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Fazla tuzun 7 zararı

Modern yaşamın hızına ayak uydururken beslenme alışkanlıkları da giderek değişiyor. Hazır ve işlenmiş gıdaların günlük yaşamda daha fazla yer almasıyla birlikte, farkında olmadan tüketilen tuz miktarının arttığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Fazla tuz tüketimi yalnızca sofradaki lezzeti değil, uzun vadede sağlığımızı da doğrudan etkiliyor. Özellikle kalp-damar sistemi ve böbrekler üzerinde kritik sonuçlara yol açabilen aşırı tuz tüketimi, yaşam kalitesini düşüren sağlık sorunlarının başlıca nedenleri arasında” dedi.

Yoğun tuz tüketimi ilk olarak kalp-damar sistemi ve böbrekleri etkiliyor. Özellikle aralıklı tansiyon yükselmeleri ve bacaklarda şişlik oluşmasının, aşırı tuz tüketiminin ardından görülebilen ilk değişiklikler arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram yani bir çay kaşığı ile sınırlandırılmasını öneriyor. Ancak günümüzde birçok kişi farkında olmadan bu miktarın 2-3 katını tüketiyor. Türkiye’nin de tuzu seven bir toplum olduğunu biliyoruz. Bu nedenle ülkemizde günlük tuz tüketimi ortalama 15-19 gram seviyelerine kadar çıkabiliyor” açıklamasında bulundu.

Dr. Emine Dündar

Dr. Emine Dündar

Fazla tuz böbrekleri zorlayıp ödem oluşturabiliyor

Fazla tuz tüketiminin vücutta sodyum birikimine yol açtığını belirten Dündar, “Sodyum suyu tutma eğilimindedir. Bu durum damar dışına sıvı geçişini artırarak dokular arasında su birikmesine neden olur. Böbrekler fazla sodyumu atmakta zorlandığında ise vücut dengeyi sağlamak için daha fazla su tutar. Sonuç olarak özellikle ayaklar, bilekler, bacaklar ve yüzde şişlik yani ödem ortaya çıkar. Bu tablo genellikle gün içinde artan, akşam saatlerinde belirginleşen bir şişlik şeklinde kendini gösterebilir. Sürekli tekrar eden ödem şikâyetlerinin ise mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir” uyarısında bulundu.

“Gizli tuz”a dikkat

Gizli tuzun, yemeklere eklenen tuz dışında gıdaların doğal yapısında veya işlenme sürecinde bulunan tuz olduğunu dile getiren Dündar, “Ekmek, peynir, zeytin, hazır çorbalar, soslar, cipsler, salçalar, kuruyemişler, turşu ve salamura gıdalar, işlenmiş et ve şarküteri ürünleri ile paketli ürünler en önemli gizli tuz kaynaklardır. Bu nedenle kişi bu ve benzeri besinlere tuz eklemediğini düşünse bile günlük alım farkında olmadan yükselir. Bu nedenle öncelikle gizli tuz kaynaklarının farkına varmak gerekir. Paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimini azaltmak, etiket okumak önemli bir adımdır. Yemeklerin tuz eklemeden önce tadına bakmak ve miktarı kademeli olarak azaltmak damak tadının uyum sağlamasını kolaylaştırır. Limon, sirke, sarımsak ve çeşitli baharatlar tuz yerine lezzet artırıcı olarak kullanılabilir. Ayrıca evde yeme alışkanlığı kazanmak ve dışarıda hazır gıda tüketimini azaltmak da tuz alımını belirgin şekilde düşürür” şeklinde konuştu.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, uzun vadede yüksek tuz tüketiminin zararlarını sıraladı:

  1. Yüksek tansiyon: Damar basıncını artırarak hipertansiyona yol açar.
  2. Kalp hastalıkları: Kalbin yükünü artırarak kalp krizi ve kalp yetmezliği riskini arttırır.
  3. Böbrek hasarı: Böbrek fonksiyonlarının azalmasına, protein kaçağına ve hatta kronik böbrek hastalığına zemin hazırlayabilir.
  4. Felç riski: Beyin damarlarında hasar oluşturarak inme riskini artırır.
  5. Ödem: Vücutta sıvı tutulmasına ve şişliklere yol açar.
  6. Kemik kaybı: Kalsiyum atılımını artırarak kemik sağlığını olumsuz etkiler.
  7. Mide hastalıkları: Mide mukozasını etkileyerek gastrit ve bazı mide hastalıklarına zemin hazırlar.

 

#DünyaTuzaDikkatHaftası #TuzTüketimi #SağlıklıBeslenme #KalpSağlığı #BöbrekSağlığı #Hipertansiyon #GizliTuz #SağlıkHaber #AnadoluSağlıkMerkezi #DrEmineDündar #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Güneş Kremi Kullanmanın Doğru Yolları: Etkili Koruma İçin Altın Kurallar

Yaz mevsiminin etkisini artırmasıyla birlikte, güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarına karşı korunma ihtiyacı yeniden gündemin önemli başlıkları arasında yer alıyor. Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, güneş kremi kullanımında yapılan hataların ve cilt tipine uygun olmayan ürün tercihlerinin, beklenen korumayı sağlamadığı gibi ciltte çeşitli sorunlara da yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Doğru Uygulama Korumanın Temeli

Güneş koruyucuların etkili olabilmesi için doğru ve düzenli kullanım büyük önem taşıyor. Uzmanlar, güneş kremi uygulamasının güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce yapılması gerektiğini belirtiyor. Yüz ve boyun bölgesi için “iki parmak kuralı” ile yeterli miktarda ürün kullanılması, koruyuculuğun sağlanması açısından kritik görülüyor.

Dr. Yağcıoğlu, gün içinde etkin korumanın devam etmesi için güneş kreminin her iki saatte bir yenilenmesi gerektiğini vurgularken; yüzme, terleme veya havluyla kurulanma sonrasında da tekrar uygulanması gerektiğini ifade ediyor.

Cilt Tipine Göre Güneş Kremi Seçimi

Güneş koruyucu seçiminde yalnızca SPF değeri değil, cilt tipi de belirleyici bir faktör olarak öne çıkıyor:

-Yağlı ve karma ciltler: Gözenekleri tıkamayan, su bazlı, mat bitişli ve “non-komedojenik” ürünler tercih edilmeli.

-Kuru ciltler: Hyaluronik asit ve seramid gibi nemlendirici içeriklere sahip formüller daha uygun.

-Hassas ciltler: Alerji riskini azaltan mineral filtreli (çinko oksit ve titanyum dioksit içeren) ürünler öneriliyor.

Günlük kullanım için en az SPF 30, yoğun güneş maruziyeti ve uzun süreli açık hava aktivitelerinde ise SPF 50 ürünlerin tercih edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Yalnızca UVB Değil, UVA Koruması da Önemli

Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, yalnızca UVB ışınlarına değil, UVA ışınlarına karşı da koruma sağlayan “geniş spektrumlu” ürünlerin kullanılmasının; güneş yanıklarının yanı sıra erken cilt yaşlanması ve leke oluşumunun önlenmesinde önemli rol oynadığını vurguluyor.

Güneş kreminin yalnızca yaz aylarında değil, kış mevsimi dahil olmak üzere yıl boyunca düzenli olarak kullanılması gerektiği hatırlatılıyor. Uzmanlar, UV ışınlarının bulutlu havalarda dahi cilde zarar verebileceğine dikkat çekiyor.

 

#GüneşKremi #SPF #CiltSağlığı #UVKoruma #Dermatoloji #SağlıkHaber #GüneştenKorunma #CiltBakımı #CentralHospital #DrGizemYağcıoğlu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity