Düşük Ayak Belirtisi: Tökezlemeyi Hafife Almayın

Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir!

Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Hastalar zamanla düşecekleri kaygısıyla dışarı çıkmaktan kaçınabiliyor, sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. İlerleyen dönemlerde ise yürüyebilmek için destek cihazlarına ihtiyaç duyabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayak tablosunun tek başına bir hastalık değil; çoğu zaman sinir, kas, omurga veya nörolojik hastalıkların bir belirtisi olduğuna dikkat çekerek,  “Bu  nedenle yürümekte güçlük çeken kişilerin ‘Biraz uyuşma var, geçer‘, ‘Ayağım takılıyor ama idare ediyorum’ veya ‘Tökezlememin nedeni dikkatsizliğimdir’ düşüncesiyle zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Erken tanı hem altta yatan hastalığın ilerlemesini önlenmede hem de ayakta oluşabilecek kalıcı hasar riskini azaltmada kritik rol oynar. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde ayak fonksiyonlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanabilir” diyor.

Prof. Dr. Umut Yavuz

Prof. Dr. Umut Yavuz

Yürüme bozukluğuyla kendini gösteriyor

Düşük ayak kişinin yürürken ayağının ön kısmını yukarı kaldırmakta zorlanmasına neden olan önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor.  Bu tablo kendini genellikle yürüme bozukluğuyla gösteriyor. Normal yürüyüş sırasında ayak bileğini yukarı kaldıran kaslar, ayağın yere takılmadan ilerlemesini sağlıyor. Bu kasların sağlıklı çalışması için siyatik sinir ve onun bir dalı olan peroneal sinirin sağlam olması gerekiyor. Bu sinirlerden en az biri etkilendiğinde ayağı yukarı kaldıran ve sağ ile sola yönlendiren kaslar zayıflıyor. Sonuç olarak ayak ucu yere  sürtünmeye başlıyor ve kişi yürürken ayağını normalden daha fazla kaldırmak zorunda kalıyor. Bu tablo halk arasında “düşük ayak”  olarak adlandırılıyor. Bazı hastaların ise ayağını yere takmamak için dizini normalden fazla kaldırarak yürümek zorunda kaldıklarını aktaran Prof. Dr. Umut Yavuz, “Yüksek adımlı yürüyüş olarak tanımlanan bu yürüyüş şekli hem yorucudur hem de zamanla kalça, diz ve bel bölgesinde ek zorlanmalara neden olabilir” diye konuşuyor.

Ciddi bir sorunun habercisi olabiliyor!

Düşük ayak, ayağı yukarı kaldıran kasların yeterince çalışamaması sonucu ortaya çıkıyor. Kaslar doğrudan hasar görebileceği gibi, bu kaslara komut taşıyan sinirler de etkilenebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayağın çoğu zaman başka bir sağlık sorununun habercisi olduğunu vurgulayarak,  “Bu tabloya genel olarak sinir sıkışmaları, bel fıtığı veya bel kanal darlığı, sinir yaralanmaları, diyabetik nöropati, kas ve sinir hastalıkları ile inme gibi ciddi durumlar neden  olur. Bazen travmalar ve diz veya kalça protezi gibi büyük cerrahiler sonrasında sinir etkilenmeleri de düşük ayak sorununa yol açabilir” diye konuşuyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, bunların yanı sıra uzun süre bacak bacak üstüne atan, çömelerek çalışan, dizin dış  kısmına uzun süre baskı uygulayan ve hızlı kilo kaybı yaşayan kişilerde de düşük ayak tablosunun gelişebildiğini söylüyor.

En yaygın belirtisi ayağın yere takılması

Hastalar sağlık kuruluşlarına en sık ‘Ayağımı kaldıramıyorum’, ‘Ayağım yere sürtüyor’, ‘Sık sık tökezliyorum’ ve ‘Ayakkabımın ucu yere çarpıyor’ gibi şikayetlerle başvuruyor.  Düşük ayağın belirtileri bazen aniden, bazen de sinsi başlayabiliyor. Travma, cerrahi sonrası sinir yaralanması veya ani bel fıtığında tablo hızlı ilerleyebiliyor. Sinir sıkışması, diyabetik nöropati veya bazı nörolojik hastalıklarda ise belirtiler daha yavaş gelişebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, düşük ayağın en yaygın belirtilerini şöyle anlatıyor: “En sık görülen belirtisi hastanın ilk aşamada ayağını kendine doğru çekememesi ve yürürken  ayak ucunun yere takılmasıdır. Buna ayak çevresinde duyu kaybı da eşlik edebilir. Bazı hastalarda uyuşma, karıncalanma, bacağın dış kısmında ağrı veya belden bacağa yayılan ağrı da gelişebilir.”

Geç kalındığında kalıcı hasar oluşabiliyor

Düşük ayak tablosunda erken tanının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Umut Yavuz, altta yatan bazı nedenlerinde erken tedavi sayesinde sinir fonksiyonunun toparlanabildiğini ve kalıcı hasarın önlenebildiğini aktarıyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, şu bilgileri paylaşıyor:  “Özellikle sinir sıkışması, bel fıtığına bağlı sinir basısı veya travma sonrası gelişen durumlarda zamanlama kritik öneme sahiptir. Geç kalındığında kaslarda zayıflık kalıcı hale gelebilir, sinirin iyileşme kapasitesi azalabilir ve ayakta şekil bozuklukları gelişebilir. Uzun süre devam eden düşük ayakta hasta ayağını yukarı kaldıramadığı için yürüme paterni bozulabilir ve zamanla ayak bileğinde sertlik oluşabilir. Bunun sonucunda düşme riski artabilir. Erken dönemde tedavi şansı daha yüksek olurken, ileri evrelerde tendon transferi gibi fonksiyon kazandırmaya yönelik cerrahi işlemler gündeme gelebilir.”

Bu tabloda ameliyat gerekebiliyor

Tedavide temel hedef, altta yatan nedeni tespit etmek ve   mümkünse ortadan kaldırmak. Bunun yanında hastanın güvenli yürümesini sağlamak ve ayakta kalıcı şekil bozukluğu gelişmesini engellemek amaçlanıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz, erken tanı alan hastalarda, özellikle sinirin tamamen kopmadığı ve basının erken dönemde giderildiği durumlarda tedavide oldukça başarılı sonuçlar sağlandığını belirterek, “Tedavinin başarısı; altta yatan neden, sinir hasarının derecesi, geçen süre, hastanın yaşı ve eşlik eden hastalıklara göre değişir. Düşük ayağa sebep olan etkenin tedavisi, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ayak bileği ortezleri, kas güçlendirme egzersizleri ile denge ve yürüme eğitimi ilk basamak tedavileri oluşturur” diyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, uzun süreli ve kalıcı tablolarda ise tendon transferi cerrahisine başvurulduğunu söylüyor.

Amaç güvenli ve dengeli bir yürüyüş sağlamak!

Tendon transferi cerrahisinde genellikle ayakta çalışan güçlü tendonlardan biri, ayağın ön kısmını yukarı kaldırmaya yardımcı olacak şekilde yeniden konumlandırılıyor. Böylece işlevini kaybeden kasın görevi, sağlam bir kas-tendon sistemiyle telafi ediliyor. Başarılı bir cerrahi sonrasında hastaların yürüyüş kalitesi belirgin şekilde artarken, düşme riski de büyük ölçüde azalıyor.  Prof. Dr. Umut Yavuz, ameliyat sonrasında genellikle altı hafta boyunca alçı veya yürüme botu kullanıldığını, ardından fizik tedavi sürecine geçildiğini belirterek, “Günlük yaşama dönüş süresi ise yapılan işleme, hastanın genel durumuna ve rehabilitasyon sürecine göre değişmekle birlikte, çoğu hastada 2-3 ay içinde belirgin fonksiyonel kazanım hedeflenmektedir” bilgisini veriyor.

 

#DüşükAyak #FootDrop #SağlıkHaber #Ortopedi #AcıbademKadıköy #YürüyüşSorunları #ErkenTanı #SinirHastalıkları #KasHastalıkları #NörolojikBelirti #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Skolyoz ve Eklem Kireçlenmesine Yol Açabilir: Belirtileri Hafife Almayın

Her ebeveynin en büyük arzusu, çocuklarının sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesidir. Ancak çocukların sağlığını değerlendirirken yalnızca boy ve kilo takibi yeterli olmayabiliyor; iskelet sistemi gelişiminin de dikkatle izlenmesi gerekiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk döneminde gözden kaçabilen bacak boyundaki eşitsizliğin erken dönemde müdahale edilmediğinde çocuğun tüm iskelet sistemini tehdit edebildiğini belirterek,   “Bacak boyu eşitsizliği ilerleyen yıllarda kalıcı omurga eğriliği (skolyoz), kalça ve  diz eklemlerinde erken kireçlenme ile kronik ağrı gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir” diyor.   Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bacak boyu eşitsizliğinde toplumdaki en büyük yanılgının “çocuk büyüyünce düzelir” düşüncesi olduğunu vurgulayarak, “Büyüme plağı hasarlarına bağlı gelişen bacak boyu eşitsizliği çocuk büyüdükçe katlanarak artar. Bu nedenle çocuğun yürüyüşünde fark edilen en küçük bir aksama bile basit bir basma bozukluğu olarak hafife alınmamalı ve mutlaka hekime başvurulmalıdır. Çünkü, kemik gelişimi tamamlanmadan yapılan küçük bir müdahale ileride ihtiyaç duyulabilecek büyük kemik ameliyatlarını önleyebilir” bilgisini veriyor. Bacak boyu eşitsizliğinde hafif farkların belirti vermeyebileceğini söyleyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu nedenle özellikle büyüme çağındaki çocuklarda düzenli ortopedik değerlendirmenin büyük önem taşıdığı uyarısında bulunuyor.

Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz

Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Bacak boyu eşitsizliğinin, iki bacak arasındaki ölçülebilir uzunluk farkı olduğunu belirten Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, toplumda hafif düzeyde farkların yaygın görüldüğünü ve bunların genellikle sorun oluşturmadığını anlatıyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, ancak dünya genelinde her 100 çocuktan yaklaşık 3 ila 5’inde görülen önemli farkların ise tedavi edilmediği durumlarda kalıcı sağlık problemlerinin gelişebileceği uyarısında bulunuyor. Hafif düzeydeki eşitsizliklerin çoğu zaman dışarıdan belirti vermediğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, “Ancak  fark arttıkça; yürürken aksama, bir bacağın üzerinde daha fazla durma, ayakkabı tabanlarında farklı aşınma ve omuz-kalça hattında asimetri gibi belirtiler ortaya çıkabilir” diye konuşuyor.

Hem doğuştan hem sonradan olabiliyor!

Bacak boyu eşitsizliği hem doğuştan hem de sonradan ortaya çıkabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk çağında geçirilen ve büyüme plağını etkileyen kemik kırıklarının, enfeksiyonların ve kalça çıkığının (gelişimsel kalça displazisi) bacak boyu eşitsizliğinin en sık görülen nedenleri olduğunu aktarıyor. Bunların yanı sıra bazı çocukların doğuştan uzuv gelişim eksikliğiyle dünyaya geldiğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bazı sendromik durumlarda da vücudun bir yarısının diğerine göre daha fazla büyüyebildiğini kaydediyor. Prof. Dr. Kerim Yılmaz, nadir durumlarda ise kemik tümörleri veya çocukluk çağı romatizmasının büyüme dengesini bozarak eşitsizliğe yol açabildiğine vurgu yapıyor.

Hafif farklarda ilk seçenek: Tabanlık ve ayakkabı takviyeleri

Her bacak boyu eşitsizliğinin ameliyat gerektirmediğini dile getiren Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, özellikle 2 santimetrenin altındaki farklarda cerrahi dışı yöntemlerin tercih edildiğini söylüyor.

Kişiye özel ortopedik tabanlıklar: Ayakkabı içine yerleştirilen özel ortopedik tabanlıklar kısa olan bacağı destekleyerek kalça ve omurga dizilimini dengeliyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlık kullanımının, vücudun eşitsizliği telafi etmek için omurgayı eğmesini önlediğini ve eklemlere binen dengesiz yükü ortadan kaldırdığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlıkların bu etkileriyle skolyoz gelişimini engelleyebildiğini vurguluyor.

Ayakkabı altı takviyeleri (Lift): Farkın tabanlıkla giderilemeyecek düzeyde olduğu, ancak cerrahi sınırın altında kaldığı durumlarda, ayakkabının dış tabanına eklemeler yapılarak denge sağlanıyor.

Bu farklarda ameliyat gündeme geliyor

Bacak boyları arasındaki farkın 2-2,5 santimetrenin üzerine çıkmasının beklendiği durumlarda cerrahi yöntemlerin gündeme geldiğini ifade eden Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, uygulanan tedavilerin vücudun kendi kemiğini üretme prensibine dayandığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu süreçte kullanılan başlıca teknikleri şöyle sıralıyor:

Eksternal fiksatörler (Dıştan cihazlar):  Dıştan yerleştirilen metal çerçeveler (eksternal fiksatörler) kemiklere ince teller veya vidalarla tutunuyor. Yöntem özellikle kemikte hem kısalık hem de eğrilik (deformite) olan karmaşık tablolarda ön plana çıkıyor.

Manyetik akıllı çiviler (İçten uzatma): Kemiğin içine yerleştirilen ve dışarıdan hiçbir parçası görünmeyen ileri teknoloji ürünü bir yöntem. Uzatma işlemi dışarıdan tutulan bir manyetik kumandayla gerçekleştiriliyor. Enfeksiyon riskinin daha düşük olduğu bu yöntem iz bırakmaması nedeniyle estetik açıdan da avantaj sağlıyor.

Kombine yöntemler (LON Tekniği): Hem içten çivi hem de dıştan fiksatörün birlikte kullanıldığı bu teknikte, çocuğun dıştaki fiksatör cihazıyla geçirdiği süre önemli ölçüde kısaltılarak konfor artırılıyor.

Büyümenin yavaşlatılması (Epifizyodez): Uzun olan bacağın büyüme hızı küçük bir müdahaleyle kontrollü şekilde yavaşlatılarak, kısa olan bacağın diğerine yetişmesi hedefleniyor.

 

#BacakBoyuEşitsizliği #ÇocukSağlığı #Skolyoz #Ortopedi #KerimSarıyılmaz #AcıbademHastanesi #ErkenTeşhis #SağlıkHaber #İskeletSistemi #ÇocukOrtopedisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Fazla tuzun 7 zararı

Modern yaşamın hızına ayak uydururken beslenme alışkanlıkları da giderek değişiyor. Hazır ve işlenmiş gıdaların günlük yaşamda daha fazla yer almasıyla birlikte, farkında olmadan tüketilen tuz miktarının arttığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Fazla tuz tüketimi yalnızca sofradaki lezzeti değil, uzun vadede sağlığımızı da doğrudan etkiliyor. Özellikle kalp-damar sistemi ve böbrekler üzerinde kritik sonuçlara yol açabilen aşırı tuz tüketimi, yaşam kalitesini düşüren sağlık sorunlarının başlıca nedenleri arasında” dedi.

Yoğun tuz tüketimi ilk olarak kalp-damar sistemi ve böbrekleri etkiliyor. Özellikle aralıklı tansiyon yükselmeleri ve bacaklarda şişlik oluşmasının, aşırı tuz tüketiminin ardından görülebilen ilk değişiklikler arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram yani bir çay kaşığı ile sınırlandırılmasını öneriyor. Ancak günümüzde birçok kişi farkında olmadan bu miktarın 2-3 katını tüketiyor. Türkiye’nin de tuzu seven bir toplum olduğunu biliyoruz. Bu nedenle ülkemizde günlük tuz tüketimi ortalama 15-19 gram seviyelerine kadar çıkabiliyor” açıklamasında bulundu.

Dr. Emine Dündar

Dr. Emine Dündar

Fazla tuz böbrekleri zorlayıp ödem oluşturabiliyor

Fazla tuz tüketiminin vücutta sodyum birikimine yol açtığını belirten Dündar, “Sodyum suyu tutma eğilimindedir. Bu durum damar dışına sıvı geçişini artırarak dokular arasında su birikmesine neden olur. Böbrekler fazla sodyumu atmakta zorlandığında ise vücut dengeyi sağlamak için daha fazla su tutar. Sonuç olarak özellikle ayaklar, bilekler, bacaklar ve yüzde şişlik yani ödem ortaya çıkar. Bu tablo genellikle gün içinde artan, akşam saatlerinde belirginleşen bir şişlik şeklinde kendini gösterebilir. Sürekli tekrar eden ödem şikâyetlerinin ise mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir” uyarısında bulundu.

“Gizli tuz”a dikkat

Gizli tuzun, yemeklere eklenen tuz dışında gıdaların doğal yapısında veya işlenme sürecinde bulunan tuz olduğunu dile getiren Dündar, “Ekmek, peynir, zeytin, hazır çorbalar, soslar, cipsler, salçalar, kuruyemişler, turşu ve salamura gıdalar, işlenmiş et ve şarküteri ürünleri ile paketli ürünler en önemli gizli tuz kaynaklardır. Bu nedenle kişi bu ve benzeri besinlere tuz eklemediğini düşünse bile günlük alım farkında olmadan yükselir. Bu nedenle öncelikle gizli tuz kaynaklarının farkına varmak gerekir. Paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimini azaltmak, etiket okumak önemli bir adımdır. Yemeklerin tuz eklemeden önce tadına bakmak ve miktarı kademeli olarak azaltmak damak tadının uyum sağlamasını kolaylaştırır. Limon, sirke, sarımsak ve çeşitli baharatlar tuz yerine lezzet artırıcı olarak kullanılabilir. Ayrıca evde yeme alışkanlığı kazanmak ve dışarıda hazır gıda tüketimini azaltmak da tuz alımını belirgin şekilde düşürür” şeklinde konuştu.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, uzun vadede yüksek tuz tüketiminin zararlarını sıraladı:

  1. Yüksek tansiyon: Damar basıncını artırarak hipertansiyona yol açar.
  2. Kalp hastalıkları: Kalbin yükünü artırarak kalp krizi ve kalp yetmezliği riskini arttırır.
  3. Böbrek hasarı: Böbrek fonksiyonlarının azalmasına, protein kaçağına ve hatta kronik böbrek hastalığına zemin hazırlayabilir.
  4. Felç riski: Beyin damarlarında hasar oluşturarak inme riskini artırır.
  5. Ödem: Vücutta sıvı tutulmasına ve şişliklere yol açar.
  6. Kemik kaybı: Kalsiyum atılımını artırarak kemik sağlığını olumsuz etkiler.
  7. Mide hastalıkları: Mide mukozasını etkileyerek gastrit ve bazı mide hastalıklarına zemin hazırlar.

 

#DünyaTuzaDikkatHaftası #TuzTüketimi #SağlıklıBeslenme #KalpSağlığı #BöbrekSağlığı #Hipertansiyon #GizliTuz #SağlıkHaber #AnadoluSağlıkMerkezi #DrEmineDündar #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Güneş Kremi Kullanmanın Doğru Yolları: Etkili Koruma İçin Altın Kurallar

Yaz mevsiminin etkisini artırmasıyla birlikte, güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarına karşı korunma ihtiyacı yeniden gündemin önemli başlıkları arasında yer alıyor. Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, güneş kremi kullanımında yapılan hataların ve cilt tipine uygun olmayan ürün tercihlerinin, beklenen korumayı sağlamadığı gibi ciltte çeşitli sorunlara da yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Doğru Uygulama Korumanın Temeli

Güneş koruyucuların etkili olabilmesi için doğru ve düzenli kullanım büyük önem taşıyor. Uzmanlar, güneş kremi uygulamasının güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce yapılması gerektiğini belirtiyor. Yüz ve boyun bölgesi için “iki parmak kuralı” ile yeterli miktarda ürün kullanılması, koruyuculuğun sağlanması açısından kritik görülüyor.

Dr. Yağcıoğlu, gün içinde etkin korumanın devam etmesi için güneş kreminin her iki saatte bir yenilenmesi gerektiğini vurgularken; yüzme, terleme veya havluyla kurulanma sonrasında da tekrar uygulanması gerektiğini ifade ediyor.

Cilt Tipine Göre Güneş Kremi Seçimi

Güneş koruyucu seçiminde yalnızca SPF değeri değil, cilt tipi de belirleyici bir faktör olarak öne çıkıyor:

-Yağlı ve karma ciltler: Gözenekleri tıkamayan, su bazlı, mat bitişli ve “non-komedojenik” ürünler tercih edilmeli.

-Kuru ciltler: Hyaluronik asit ve seramid gibi nemlendirici içeriklere sahip formüller daha uygun.

-Hassas ciltler: Alerji riskini azaltan mineral filtreli (çinko oksit ve titanyum dioksit içeren) ürünler öneriliyor.

Günlük kullanım için en az SPF 30, yoğun güneş maruziyeti ve uzun süreli açık hava aktivitelerinde ise SPF 50 ürünlerin tercih edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Yalnızca UVB Değil, UVA Koruması da Önemli

Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, yalnızca UVB ışınlarına değil, UVA ışınlarına karşı da koruma sağlayan “geniş spektrumlu” ürünlerin kullanılmasının; güneş yanıklarının yanı sıra erken cilt yaşlanması ve leke oluşumunun önlenmesinde önemli rol oynadığını vurguluyor.

Güneş kreminin yalnızca yaz aylarında değil, kış mevsimi dahil olmak üzere yıl boyunca düzenli olarak kullanılması gerektiği hatırlatılıyor. Uzmanlar, UV ışınlarının bulutlu havalarda dahi cilde zarar verebileceğine dikkat çekiyor.

 

#GüneşKremi #SPF #CiltSağlığı #UVKoruma #Dermatoloji #SağlıkHaber #GüneştenKorunma #CiltBakımı #CentralHospital #DrGizemYağcıoğlu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Fare Teması ve Gizli Bulaş Yollarına Dikkat

Bir yolcu gemisinde tespit edilen ve paniğe neden olan Hantavirüsün, kemirgenler aracılığıyla bulaştığını belirten uzmanlar, dünya genelinde görülebilen bir enfeksiyon olduğunu söylüyor.

En sık bulaş yolu, kemirgen idrarı ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması olduğuna vurgu yapan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.” dedi. Erken dönemde ateş, kas ağrısı ve sindirim sistemi şikayetleri ile kendini gösterebildiğini aktaran Dr. Mamçu, özellikle riskli alanlarda kemirgen teması ve toz kaldırmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada salgın korkusuna neden olan hantavirüsün dünya genelindeki yayılımı, bulaş yolları, risk faktörleri ve korunma yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir!

Hantavirüslerin, yıllar içinde birçok ülkede çok sayıda kemirici türünden farklı tiplerde ortaya çıktığını aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir. Yıllık vaka sayısı ortalama 30 bindir.” dedi.

İnsanlarda Renal Sendromla Seyreden Kanamalı Ateş (RSHA) ve Kardiyopulmoner Sendrom (HKPS) şeklinde iki farklı klinik tabloya neden olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, ülkemizde şu ana kadar RSHA klinik tablosu izlendiğini dile getirdi.

Temel bulaş yolu kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması!

Hantavirüsünün bulaş yolları hakkında bilgi veren Dr. Mamçu, şunları söyledi:

“Kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması temel bulaş yoludur. Bununla birlikte kemirgen idrarıyla kirlenmiş gıdaların tüketilmesi, kemirgen ısırıkları veya çıkarılarının ciltteki açık yaralara temas etmesiyle de bulaş görülebilir. İnsandan insana bulaşma sadece bir tek tür Hantavirüs’te gösterilmiştir.

Kuluçka dönemi 2-4 haftadır. Başlangıçta; ateş, baş ağrısı, şiddetli kas ağrıları, iştahsızlık, bulantı-kusma, ışığa hassasiyet, göz hareketleri ile ağrı ve bulanık görme şikayetleri vardır. Hastalara genellikle bu dönemde tanı konur. Ciltte döküntüler ve idrar miktarında azalma olabilir. Kanama, hastaların yüzde 10’unda görülür. Hantavirüse karşı henüz etkili bir ilaç ya da aşı geliştirilmemiştir. Hastalara destek tedavisi uygulanır. Ölüm oranı yüzde 1’den azdır. Kuzey Amerika’da Sin Nombre Hantavirüsü, Güney Amerika’daysa insandan insana bulaşabilen Andes Hantavirüsü daha çok ağır akciğer tutulumuyla seyreden, daha ölümcül olan bir klinik tabloya neden olur. Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.”

Virüsün yayılması insan davranışlarına bağlı!

Hantavirüs hastalığından etkilenen tüm ülkelerde, yıllık vaka sayıları ve etkilenen bölgelerin her yıl değişebildiğine işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu farklılıklar iklim faktörlerine (yağış, sıcaklık), doğal rezervuar olan kemirgen türlerinin coğrafi dağılımına, kemirgen popülasyon dinamiklerine, sosyal gelişmeye ve kemirgen ile insan etkileşimini artıran insan davranışlarına bağlıdır. Farelerin yoğun olduğu havasız ortamlarda enfekte hayvanların salgılarına temas edilmesi veya viral partiküllerin solunması başlıca bulaş yoludur.” dedi.

Hantavirüsü enfeksiyonunda erken teşhisin önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Mamçu, “Şüpheli vakalarda gözlerde kızarma, döküntü, sırt ve bel ağrısı, tansiyon düşüklüğü ve bilinç değişikliği durumunda bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır. Laboratuvar testleri ve PCR ile kolayca tanı konur.” şeklinde konuştu.

Farelerin bulunabileceği riskli alanlarda toz kaldırılmamalı!

Korunmanın temel yolunun ise kemirgenlerle teması önlemek, hastalığın bulaşında rol alan farelerin evlerden ve insanlardan uzak tutulmasını sağlamak olduğuna dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:

“Ev içinde farelerin bulunması açısından çatı katı, bodrum, kiler, odunluk ve ahır gibi riskli alanların temizliğinden önce yarım saat ortamın havalandırılması, özellikle süpürme gibi toz kaldıracak yöntemlerden kaçınılması önemlidir. Toz kaldıracak işlemler öncesinde ıslatma, maske takılması, süpürme yerine mümkünse çamaşır suyu ile ıslatılmış bezle silme veya yıkama önerilir.

Genel olarak el temizliğine dikkat edilmeli, canlı veya ölü farelere çıplak elle dokunulmamalı, dokunulduğu takdirde eller bol sabunlu su ile yıkanmalı, tuvaletlerde lağım farelerinin evlere ulaşmasını engelleyecek şekilde tek yönlü tuvalet kapağı kullanımı yaygınlaştırılmalı.”

 

#Hantavirüs #EnfeksiyonHastalıkları #SağlıkHaber #KemirgenTeması #TozSoluma #BöbrekSağlığı #AkciğerTutulumu #ErkenTeşhis #ÜsküdarÜniversitesi #DrDilekLeylaMamçu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Çocuklarda Kalp Hastalıkları: Erken Belirtilere Dikkat

Ülkemizde son yıllarda çocuklarda kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artıyor. Geçmişte sadece ileri yaş hastalığı olarak bilinen kalp hastalıkları, artık gençlerde de kapıyı çalıyor hatta çocuk yaşta kalp krizi vakalarıyla da karşılaşılabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin genetik etkenlerin yanı sıra günlük yaşamda yapılan bazı hataların da kalbe ciddi zararlar verebildiğini belirterek “Çocuklarda kalp hastalıkları çoğu zaman sinsi ilerlemektedir. Özellikle çabuk yorulma, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, bayılma ve spor yaparken zorlanma gibi kalp hastalığının belirtileri olabilecek şikayetler varsa mutlaka Çocuk Kardiyolojisi uzmanına başvurulmalı, ‘büyüme döneminde olur’ gibi yanlış bir algıya kapılıp zaman kaybedilmemelidir” diyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin, günümüzde çocuk kalbini tehdit eden 9 etkeni, hatalı davranışları ve erken tanı için ailelerin dikkat etmeleri gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Murat Şahin

Dr. Murat Şahin

Hazır ve paketli gıdaların aşırı tüketimi

Hazır gıdalar; yüksek tuz, şeker ve trans yağ içerdiklerinden çocukların damar yapısını olumsuz etkiler, zamanla damar sertliğine zemin hazırlayarak kalp hastalıklarının erken yaşta başlamasına neden olabilir. Bu tarz paketli ürünler, aşırı tuz içeriğinden dolayı çocukluk çağında da tansiyon yüksekliğine yol açabilmektedir. Bu nedenle çocuğa ev yapımı, doğal ve dengeli beslenme alışkanlığı kazandırılmalı, paketli ürünler sınırlandırılmalıdır.

Hareketsiz yaşam tarzı

Tablet, telefon ve bilgisayar başında uzun süre hareketsizlik kalbin yeterince çalışmamasına, dolaşım sisteminin zayıflamasına yol açar, obezite riskini artırır. Ayrıca hareketsiz yaşam tarzı nedeniyle kardiyovasküler sistem ayarı kendini hep istirahatte gibi algıladığı için, ani hareketlerde baş dönmesi, göz kararması ve bayılma da görülebilmektedir. Çocukların açık havada her gün 60 dakika aktif hareket etmesi ve düzenli spor yapmaları desteklenmelidir.

Çocukluk çağı obezitesi

Fazla kilo, kalbin üzerine ekstra yük bindirir. Obez çocuklarda yüksek tansiyon, kolesterol ve insülin direnci gibi kalp hastalıklarını tetikleyen riskler daha erken ortaya çıkar. Çocukların sağlıklı ve dengeli beslenmesi, ekran süresinin azaltılması ve spora yönlendirilmeleriyle kilolarının olması gereken ideal seviyeye ulaşmaları sağlanmalıdır.

Aşırı tuz tüketimi

Yapılan bilimsel çalışmalar; fazla tuz tüketiminin çocuklarda da yüksek tansiyona neden olabileceğini, bu durumun uzun vadede kalp ve damar sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini gösteriyor. Yemeklere ekstra tuz eklenmemesi, hazır atıştırmalıkların tuz oranına dikkat edilmesi ve başta cips olmak üzere aşırı tuzlu atıştırmalıklardan uzak durulması konusunda bilinçlendirilmeleri çok önemlidir.

‘Büyüme döneminde olur’ algısı

Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin “Çabuk yorulma, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı veya bayılma gibi belirtiler çoğu zaman ‘büyüme dönemi’ denilerek göz ardı edilebiliyor. Oysa bu belirtiler kalp hastalıklarının erken sinyalleri olabileceğinden, bu tür şikayetler mutlaka ciddiye alınmalı ve vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır” diyor.

Şekerli ve gazlı içecekler

Şekerli, gazlı ve kolalı içecekler hem kilo artışına hem de metabolik dengesizliklere yol açarak kalp sağlığını dolaylı olarak bozar. Ayrıca insülin direnci ve diyabet riskini artırır. Kafeinli içeceklerin de çocuk beslenmesinde yeri yoktur. Çok fazla kahve tüketimi çocuklarda ritim bozukluklarını tetikleyebilmektedir. Su, ayran ve doğal içecekler tercih edilmeli; şekerli içecekler alışkanlık haline getirilmemelidir.

Yetersiz uyku

Yeterli ve kaliteli uyku çocukların kalp sağlığı için de kritik öneme sahiptir. Yetersiz uyku; stres hormonlarını artırarak kalp ritmini ve tansiyonu olumsuz etkileyebilir. Ayrıca çok geç uyuma alışkanlığı olan çocuklarda, vücudun biyolojik ritmi bozulabilmektedir. Bu nedenle mutlaka çocuğun yaşına uygun düzenli uyku saatleri oluşturulmalı ve uyku hijyenine dikkat edilmelidir.

Duruş ve oturuş bozukluğu

Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin “Çocuklar uzun süre tablet, telefon ve bilgisayar başında oturma sırasında, eğilerek bel desteksiz oturdukları için omurgada eğrilikler ve göğüs kafesi şekil bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu duruş ve oturuş bozuklukları, çocuklarda göğüs ağrısını tetikleyebilmektedir” diyor.

Ailede kalp hastalığı öyküsünü göz ardı etmek

Genetik faktörler çocuklarda kalp hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturur. Ailede erken yaşta kalp hastalığı varsa ya da ailede doğuştan gelen kalp hastalığı olan bireyler varsa çocuk da risk altında olabilir. Bu nedenle, aile öyküsü mutlaka doktora belirtilmeli ve çocuk düzenli kontrollerden geçirilmelidir.

Çocuklarda kalp sağlığı için 3 kritik test

Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Murat Şahin, çocuklarda kalp sağlığı için 3 kritik testi şöyle açıklıyor;

EKG (Elektrokardiyografi): Ritim bozuklukları, düzensiz kalp atımı ve bazı yapısal sorunlar hakkında bilgi verir. Çarpıntı, bayılma, göğüs ağrısı veya ani halsizlikte ilk tercih edilen, hızlı ve ağrısız bir testtir. Göğüse yerleştirilen elektrotlarla kalp ritmi değerlendirilir.

EKO (Ekokardiyografi): Kalbin yapısı ve işleyişini ultrasonla gösterir. Kapaklar, kalp kası, doğuştan kalp delikleri ve kan akışı incelenir. Üfürüm (kalpte ses), nefes darlığı, morarma veya gelişme geriliği varsa bu test büyük önem taşır.

Efor Testi (Gerekli Durumlarda): Egzersiz sırasında kalbin performansını ve ritmini değerlendirir. Genellikle koşu bandında yürüyerek yapılır. Aktif spor yapan veya çabuk yorulan çocuklarda hayati önem taşıyabilir. Spor öncesi değerlendirmelerde de tercih edilir.

 

#ÇocukKalpSağlığı #KalpHastalıkları #ÇocukKardiyolojisi #ErkenTanı #KalpKrizi #GençlerdeKalpSorunları #SağlıklıYaşam #KalpSağlığı #ÇocuklardaKalpKrizi #KalpAlarm #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bu hatalar gençlerde insulin direnci nedeni!

Modern yaşam tarzının etkisiyle insülin direnci artık küresel bir sağlık sorunu haline geldi. Dünya genelinde erişkinlerin yaklaşık yüzde 25–35’inde insülin direnci olduğu tahmin ediliyor. Kesin tanı verileri değişiklik göstermekle birlikte ülkemizde de yaklaşık her 3 kişiden 1’inin insülin direnci veya prediyabet, bir başka deyişle ileride tip 2 diyabet gelişme riskini gösteren metabolik bir tablo sürecinde olduğu düşünülüyor. Üstelik çağımızın önemli bir problemi olan insülin direnci artık yalnızca ileri yaşlarda değil; 20’li yaş grubunda, ergenlik döneminde, hatta çocukluk çağında da giderek daha sık görülüyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, erken yaşta başlayan insülin direncinin ilerleyen yıllarda ciddi hastalıklara zemin hazırladığına dikkat çekerek, “İnsülin direnci ne kadar erken başlarsa; tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkma yaşı da o kadar erkene kaymaktadır. Ayrıca, uzun süreli metabolik yük, organ hasarını da hızlandırmaktadır. Bu nedenle, insülin direncini önlemek için çocukluk ile ergenlik döneminde sağlıklı beslenmek ve aktif bir yaşam sürmek son derece önemlidir” diyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Belgin Küçükkaya

Hücre içi sinyal iletimi bozulunca…

İnsülin direncinin oluşumundaki temel mekanizma, hücre içi sinyal iletimindeki bozulma olarak açıklanıyor. Normalde pankreasın ürettiği insülin hormonu, kandaki şekeri (glikoz) hücrelerin içine taşıyarak enerji olarak kullanılmasını sağlıyor. Ancak özellikle karın çevresindeki yağ dokusunun artmasıyla gelişen inflamasyon, serbest yağ asitleri ve bazı hormonlar, insülinin hücreler üzerindeki etkisini azaltıyor. Bu durum pankreasın daha fazla insülin üretmesine yol açıyor. Ancak artan insüline rağmen kas, yağ ve karaciğer hücreleri bu hormona yeterince yanıt veremiyor. Sonuç olarak kandaki şeker hücrelere taşınamıyor. Pankreas sürekli daha fazla insülin üretse de etkili sonuç alınamıyor ve bu durum zamanla kan şekerinin normalden yüksek seyretmesine neden oluyor.

Gençlerde en önemli nedenlerine dikkat!

Günümüzde insülin direncinin en önemli risk faktörleri arasında fiziksel hareketsizlik, hatalı beslenme (yüksek kalorili ve rafine karbonhidrat ağırlıklı gıdalar) genetik yatkınlık, uyku düzensizliği ve stres yer alıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, insülin direncinin gençlerde görülen artışın temel nedenlerini şöyle sıralıyor: “Fast-food tüketiminin yaygınlaşması, özellikle paketli gıdalar ve kolalı içeceklerin tüketilmesi, ekran başında geçirilen sürenin artması ve fiziksel aktivitenin azalması gençlerde oluşan insülin direncinin en önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Bu etkenler doğrudan metabolik sistemi etkilemelerinin yanı sıra karın bölgesinde yağlanmaya yol açmaktadırlar. Karın bölgesindeki yağlar insülinin etkisini bozan hormonlar ve inflamatuar maddeler salgılamaktadır. Ayrıca araştırmalar, çocukluk çağı obezitesindeki artışa paralel olarak gençlerde insülin direncinin daha sık görüldüğünü göstermektedir.”

Bel çevresinde yağlanma varsa, zaman kaybetmeyin!

İnsülin direnci çoğu zaman sinsi ilerliyor ve uzun süre fark edilmeyebiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, insülin direnci belirti verdiğinde ise gelişen sorunları şöyle sıralıyor: “En yaygın belirtiler; yemek sonrası uyku hali ve halsizlik, tatlı krizleri, karın bölgesinde yağlanma ile kilo vermede zorlanmadır. Yorgunluk ve dikkat azalması da insülin direncine bağlı gelişebilmektedir.”  Dr. Belgin Küçükkaya, ancak bu belirtilerin sıklıkla göz ardı edildiği için insülin direncine çoğunlukla geç tanı konulduğunu vurguluyor.  Oysa erken dönemde yapılacak yaşam tarzı değişikliğiyle insülin direnci büyük ölçüde geriletilebiliyor. Bu sayede diyabet ve kalp hastalıkları gibi ciddi komplikasyonların önüne geçmek  mümkün olabiliyor. Dr. Belgin Küçükkaya, erken tanı için özellikle ailede diyabet öyküsü ve bel çevresinde yağlanma artışı varsa zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Tedavide ilk basamak: Yaşam tarzı değişikliği

İnsülin direncinin tedavisinde amaç, insülin duyarlılığını artırmak ve metabolik dengeyi sağlamak.  İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, tedavi sürecinde yaşam tarzı değişikliğinin ön plana çıktığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor:  “İnsülin direncinde  en etkili yaklaşım, beslenme ve fiziksel aktivite değişikliğidir. Glisemik indeksi düşük beslenmek, şekerli içeceklerden kaçınmak, haftada en az 150 dakika egzersiz yapmak ve yeterli süre uyumak, insülin direncinin kontrol altına alınmasında kritik rol oynamaktadır. Stres yönetimi de tedaviyi desteklemektedir. Gerekli durumlarda ilaç tedavisine başvurulmaktadır.”

İnsülin direncine karşı 6 önemli kural!

  • Haftada en az 150 dakika düzenli fiziksel aktivitede bulunmak
  • Dengeli ve düşük glisemik indeksli beslenmek
  • Şekerli içeceklerden uzak durmak
  • Paketli ve işlenmiş gıda tüketimini azaltmak
  • Sağlıklı kiloyu korumak
  • Yeterli uyumak ve stres yönetimine dikkat etmek

 

#İnsülinDirenci #GençlerdeObezite #Tip2Diyabet #Prediyabet #KalpDamarSağlığı #SağlıklıBeslenme #Egzersiz #UykuDüzeni #StresKontrolü #SuTüketimi #FastFoodAzalt #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

PCOS Sessizce İlerliyor: Milyonlarca Kadının Hayatını Etkiliyor

Kadınlarda üreme çağında en sık görülen hormonal rahatsızlıklardan biri olan Polikistik Over Sendromu, yalnızca adet düzensizliğiyle sınırlı kalmayan etkileri nedeniyle giderek daha önemli bir halk sağlığı konusu olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, hastalığın erken dönemde fark edilmesinin hem kadın sağlığını korumada hem de ilerleyen dönemlerde oluşabilecek ciddi sağlık sorunlarını önlemede kritik rol oynadığını belirtiyor.

Central Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt, PCOS’un kadınlarda hormonal sistemi etkileyen kronik bir rahatsızlık olduğunu ifade ederek toplumdaki farkındalığın artırılması gerektiğini söyledi.

“Polikistik Over Sendromu, kadınlarda yumurtlama düzenini bozan ve hormon dengesini etkileyen yaygın bir sağlık sorunudur. Hastalar çoğunlukla adet düzensizliği, kilo alma, aşırı tüylenme, akne veya gebe kalmada güçlük şikâyetleriyle başvuruyor. Ancak PCOS yalnızca jinekolojik bir problem değildir; metabolik ve psikolojik etkileri de olan çok yönlü bir hastalıktır.”

PCOS’un belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Bazı kadınlarda yalnızca adet düzensizliği görülürken, bazı hastalarda hormon bozukluklarına bağlı daha belirgin fiziksel ve metabolik değişimler ortaya çıkabiliyor.

Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt

Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt

En sık görülen belirtiler arasında şunlar yer alıyor:

Seyrek adet görme veya uzun süre adet olamama

Yumurtlama düzensizliği

Aşırı tüylenme

Akne ve cilt yağlanması

Saç dökülmesi

Kilo artışı ve kilo vermede zorlanma

İnsülin direnci

Halsizlik ve enerji düşüklüğü

Gebe kalmada güçlük

Kaygı ve depresif belirtiler

Central Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt, özellikle ergenlik döneminden itibaren görülen düzensiz adetlerin “geçici” düşüncesiyle göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Çünkü erken dönemde kontrol altına alınmayan PCOS, ilerleyen yaşlarda daha ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabiliyor.

“PCOS hastalarında insülin direnci oldukça sık görülüyor. Bu durum zaman içerisinde tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği ve kalp-damar hastalıkları riskini artırabiliyor. Ayrıca düzensiz yumurtlama nedeniyle doğurganlık sorunları da ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle hastaların yalnızca kısa vadeli şikâyetler açısından değil, uzun dönem sağlık riskleri açısından da takip edilmesi gerekiyor.”

Tanı sürecinde hormonal kan testleri, ultrason incelemeleri ve metabolik değerlendirmeler yapılıyor. Tedavi sürecinin kişiye özel planlandığını belirten Central Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt yaşam tarzı değişikliklerinin önemine de vurgu yaptı:

“PCOS tedavisinde yalnızca ilaç yeterli olmayabiliyor. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, ideal kilonun korunması ve düzenli uyku hormonal denge üzerinde oldukça olumlu etkiler sağlayabiliyor. Özellikle kilo kontrolü sağlanan hastalarda adet düzeninin ve yumurtlama fonksiyonlarının belirgin şekilde düzeldiğini görüyoruz.” Pcos için erken tanı yaşamı olumlu yönde etkiliyor.

 

#PCOS #PolikistikOverSendromu #KadınSağlığı #HormonalDenge #ErkenTanı #SağlıklıYaşam #ÜremeSağlığı #MetabolikSağlık #AdetDüzensizliği #Farkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yüzüstü uyamak keratokonusu tetikleyebiliyor!

Pek çoğumuzun adını bile duymadığı, geçmişte ‘nadir hastalık’ olarak kabul edilen Keratokonus, günümüzde gelişen teknoloji sayesinde çok sık tanı konulan ilerleyici bir göz hastalığı olarak öne çıkıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan, korneanın incelerek öne doğru sivri (konik) bir şekil almasına yol açan Kerakotonusa yönelik hastaların şikayetlerini şu sözlerle ifade ediyor: “Gözlük numaram çok sık değişiyor”, “Tek gözümle baktığımda harflerin gölgesi var, çift görüyorum”, “Geceleri farların etrafında haleler ve parıltılar oluşuyor, araba kullanmakta zorlanıyorum”, “Parlak ışıkta gözlerim kamaşıyor, sisli görüyorum”, “Astigmatım her kontrolde artıyor, gözlük işe yaramıyor.”

Son yıllarda ekran kullanımının artması, alerjik göz hastalıklarının yaygınlaşması ve kornea topografisiyle erken tanı konulabilmesi dolayısıyla keratokonus hastalarının sayısının ciddi ölçüde arttığını belirten Prof. Dr. Turhan, keratokonusa zemin hazırlayan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan

Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan

  •  Gözleri sık ve sert ovuşturmak

Gözleri kaşımak ya da bastırarak ovuşturmak, gözün önündeki saydam tabakayı (kornea) zamanla inceltir ve zayıflatır. Araştırmalar; gözleri ovuşturmanın sağlıklı kişilerde bile hastalığın gelişmesini kolaylaştırdığını göstermektedir. Kaşıntı hissinde gözü ovuşturmak yerine soğuk kompres yapılmalı ve hekime başvurulmalıdır.

  • Göz alerjisini ve atopik hastalıkları tedavisiz bırakmak

Polen alerjisi, atopik dermatit, egzama, astım ve kronik alerjik konjonktivit, gözde kaşıntıya neden olur ve bu da kişiyi sürekli gözünü ovuşturmaya iter. Bu kısır döngü korneaya zarar verir.  Keratokonus hastalarının önemli bir bölümünde atopi öyküsü mevcuttur. Alerjinin doğru ilaç ve çevresel önlemlerle kontrol altına alınması ovuşturma isteğini keser ve ilerlemeyi yavaşlatır.

  • Yüzüstü veya göze baskı yaparak uyumak

Yüzüstü uyumak ya da uyurken eli göze bastırmak, korneaya sürekli baskı uygulanmasına neden olur. Bu durum zamanla göz yapısını zayıflatabilir ve hastalığın ilerlemesine yol açar.

  • Gözleri güneşten korumamak

Güneşin zararlı UV ışınları, gözün ön tabakasına (kornea) zarar verebilir ve yapısını zayıflatabilir. Genetik yatkınlığı olanlarda ise kornea biyomekaniğini hızla zayıflatabilir. Bu nedenle sadece yazın değil, yıl boyunca UV400 ve CE sertifikalı kaliteli bir güneş gözlüğü kullanmak önemlidir. Çocuklara da küçük yaştan itibaren bu alışkanlık kazandırılmalıdır.

  • Göz numarasındaki değişiklikleri önemsememek

Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan “10–25 yaş aralığında her kontrolde artan miyopi-astigmat, düzensiz astigmat ya da gözlüklü görme keskinliğinin düşmesi keratokonusun en erken işaretidirGözlük numaraları sık değişen ve astigmatizma artışı olan ergen ve genç erişkinlerde yılda bir kornea topografisi içeren tam muayene şarttır; erken tanı sayesinde hastalığın ilerlemesi durdurulabilir” diyor.

  • Aile öyküsünü göz ardı etmek

Birinci derece akrabalarında keratokonus olanlarda risk kat kat artar. Bu nedenle ailede böyle bir durum varsa, gözle ilgili herhangi bir şikayet olmasa bile düzenli göz kontrolleri yaptırmak çok önemlidir. Bu sayede erken tanı mümkün olur ve tedavi edilebilir.

Keratokonus’un tanı ve tedavisinde heyecan verici gelişmeler!

Günümüzde teknoloji ve tıp alanında ilerlemeler sayesinde keratokonus artık belirtiler ortaya çıkmadan, çok erken dönemde tespit edilebiliyor.  Prof. Dr. Turhan, tedavideki yenilikleri şöyle özetliyor: “Tedavide kornea çapraz bağlama (CXL) ilerlemeyi durdurmada altın standart haline geldi. Bu yöntemin daha hızlı ve farklı tekniklerle uygulanan çeşitleri sayesinde çocuklarda da güvenle uygulanabilir. Ayrıca kornea içine yerleştirilen halkalar, özel lazer tedavileri, göz içine yerleştirilen lensler ve gelişmiş kontakt lensler sayesinde hastaların büyük çoğunluğu kornea nakline ihtiyaç duymadan iyi bir görme seviyesine ulaşabiliyor. Gerekli durumlarda yapılan yarım kat kornea nakli yöntemi ise klasik nakillere göre daha güvenli ve daha uzun ömürlü sonuçlar sunuyor.”

 

#Keratokonus #GözSağlığı #Astigmat #AcıbademAltunizade #ProfSemraAkkayaTurhan #GözHastalıkları #ErkenTanı #SağlıkHaberleri #GözlükNumarası #GözKamaşması #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bahar aylarında en sık görülen nedeni polenler olsa da…

Bahar ayları özellikle astım hastaları için riskli bir dönemi de beraberinde getiriyor. Artan polen yoğunluğu ve hava değişimleri başta olmak üzere pek çok etken astım ataklarını tetikleyerek hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor, hatta ölümcül olabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu dönemde acil servise başvurularda ve hastane yatışlarında belirgin artış görüldüğüne dikkat çekerek, “Bahar, astım hastaları için en riskli mevsimlerden birini oluşturmaktadır. Bu dönemde yoğun polen, ani sıcaklık değişimleri, artan nem ve hava kirliliği gibi çevresel faktörlerin bir araya gelmesi hava yollarındaki hassasiyeti belirgin şekilde artırmaktadır. İngiltere’de yürütülen bir araştırma, nisan-mayıs döneminde astım kaynaklı ölümlerde anlamlı bir artış saptamıştır. Ülkemizde de benzer tablo yaşanmakta; ilkbahar aylarında astım nedeniyle poliklinik başvuruları yüzde 30 – 40 oranında artış göstermektedir” diyor.

Dr. Burcu Babaoğlu Karan

Dr. Burcu Babaoğlu Karan

Dünya genelinde 300 milyon kişi astım hastası

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, astım dünya genelinde 300 milyon kişiyi etkilerken, ülkemizde de yaklaşık 6 milyon kişinin bu hastalıkla mücadele ettiği belirtiliyor. Tedavi edilmediğinde yaşam kalitesini düşüren astım özellikle bahar aylarında hastalar için ciddi bir tehdit oluşturabiliyor. Ancak önemli bir sağlık sorunu olsa da doğru tedavi ve önlemlerle kontrol altına alınabiliyor. Düzenli ilaç kullanımı, bireysel tetikleyicilerden kaçınma ve hekim takibinin bu süreçte kritik rol oynadığını belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bahar aylarında astım ataklarının önlenmesi; tetikleyicilerden korunmak ve uygun ilaç tedavisini sürdürmek olmak üzere iki temel stratejiye dayanmaktadır. Hekim tarafından önerilen ilaç tedavisinin düzenli kullanımı acil servislere başvuruları önemli oranda azaltmaktadır. Uluslararası GINA (Global Initiative for Asthma) kılavuzuna göre astımı iyi kontrol altındaki hastaların yüzde 80’inden fazlası, doğru tedavi ve korunma stratejileriyle öksürük ve nefes almakta güçlük gibi semptomlardan büyük ölçüde kurtulabilmektedir.”  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bahar aylarında astım ataklarını tetikleyen 7 önemli etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. 

POLENLER

Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bahar aylarında astımı tetikleyen faktörlerin başında polenlerin geldiğine işaret ediyor. Mart ayından itibaren fındık ve kavak gibi ağaçlar, mayıs-haziran döneminde çimen ve yabani otlar yoğun miktarda spor, yani havada uçuşan mikroskobik toz taneciklerini salmaya başlıyor. Polenler solunum yoluyla bronşlara ulaştığında bağışıklık sistemini tetikleyerek IgE aracılı alerjik inflamasyonu başlatıyor; bu da hava yollarının şişmesine (bronkospazm) ve  mukus (balgam) artışına yol açıyor. Türkiye Astım ve Alerji Derneği verilerine göre; alerjik astımlı hastaların yüzde 70’inden fazlası ilkbahar polenlerine duyarlı oluyor. Avrupa’da yapılan geniş çaplı araştırmalar; yüksek polen yoğunluğu olan günlerde acil servislere astım kaynaklı başvuruların yüzde 30 – 50  oranında arttığını gösteriyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Günlük hava durumu tahminleriyle birlikte ulusal veya bölgesel polen takvimlerini takip edin; yüksek riskli günlerde dışarı çıkmaktan kaçının.
  • Polen yoğunluğu sabah 08:00-11:00 saatlerinde ve rüzgarlı havalarda en üst düzeye ulaşıyor; bu saatler dışında sokağa çıkmayı tercih edin.
  • Dışarıdan eve geldiğinizde mutlaka duş alın ve giysilerinizi değiştirin; kıyafetleri balkona sermeyin.
  • Ev pencerelerini kapalı tutun, HEPA filtreli hava temizleyicisi kullanın.
  • Alerji testleriyle duyarlı olduğunuz polenleri saptayın; doktorunuzla birlikte alerjen immünoterapisi seçeneğini değerlendirin.

ANİ HAVA DEĞİŞİMLERİ

Bahar ayları sabah saatlerinde 8-10 dereceye kadar düşen, öğleden sonra ise 20-25 dereceye yükselen hava sıcaklığıyla günlük ısı farklarının en belirgin yaşandığı bir dönem. Bu ani değişimler, bronşiyal hiperreaktiviteye, bir başka deyişle solunum yollarının normalden çok daha kolay tahriş olabilir hale gelmesine yol açabiliyor. Soğuk hava bronş mukozasında kuruma ve sekresyon değişikliğine yol açarken, ani ısı yükselişi hava yolu ödemini kötüleştiriyor. Bu iki etken birlikte devreye girdiğinde bronkospazm kaçınılmaz hale geliyor. Araştırmalar, 10 dereceyi aşan günlük ısı farklarında astım ataklarının yüzde 20 – 25 oranında arttığını gösteriyor.

Nasıl önlem alınmalı?

  • Hava durumu uygulamalarını düzenli takip edin; günlük ısı farkının yüksek olduğu günlerde katmanlı giyinin.
  • Sabah ve akşam saatlerinde soğuk hava maruziyetini azaltmak için ince bir bere veya atkı kullanarak ağız ile burun bölgenizi koruyun.

AÇIK HAVADA EGZERSİZ YAPMAK

Egzersiz sırasında artan solunum hızı, soğuk ve kuru havanın bronşlara nüfuz etmesine zemin hazırlıyor. Bu durum inflamasyon mediatörlerinin, yani histamin ve lökotrien gibi maddelerin salınımını tetikleyerek egzersize bağlı bronkospazma yol açabiliyor. Bahar aylarında açık havada yapılan koşu, bisiklet ve futbol gibi aktiviteler; yoğun polen maruziyetiyle eş zamanlı gerçekleştiğinde risk artıyor. Astım hastalarının yüzde 80’inde görülen bronkospazmın nefes darlığı ve göğüste sıkışma gibi semptomları genellikle egzersiz başlangıcından 5-10 dakika sonra belirginleşiyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Açık hava aktivitelerini mümkünse polen yoğunluğunun daha düşük olduğu öğle saatlerinde planlayın.
  • Egzersizden 15-20 dakika önce doktorunuzun önerdiği kısa etkili bronkodilatör (kurtarıcı inhaler) kullanın.
  • Aktiviteden 5-10 dakika önce yürüyüş gibi hafif tempolu bir ısınma yapın; bu uygulama hava yollarını kademeli olarak genişleterek ani bronkospazm riskini azaltır ve solunum kaslarını yoğun egzersize hazırlar.
  • Havuz ortamındaki nem bronşları koruduğu için koşu yerine yüzme gibi kapalı mekân sporlarını tercih edin.
  • Egzersiz sırasında ve sonrasında nefes almakta güçlük ve öksürük gibi semptomlar gelişirse hemen durun ve kurtarıcı inhalerinizi kullanın. 

TEMİZLİK ÜRÜNLERİ VE KİMYASAL İRRİTANLAR

Bahar temizliği, astımlı bireyler için ciddi riskler barındırıyor. Klorlu temizlik ürünleri, sprey dezenfektanlar, parfümlü yüzey temizleyiciler ve kuru tozlar bronş mukozasını doğrudan tahriş edebiliyor.  Temizlik sırasında havaya kalkan tozların içinde bulunan   ev tozu akarları ve küf sporları da güçlü alerjik tetikleyicileri oluşturuyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Güçlü çözücüler, çamaşır suyu ve amonyaklı ürünler yerine sirke veya karbonat bazlı doğal temizleyicileri tercih edin.
  • Temizlik sırasında N95 veya FFP2 maske takın ve mekanı iyi havalandırın; pencereleri açın.
  • Toz kaldırmayan microfiber bezler ve nemli paspas kullanın; toz kaldıran süpürge ve fırçalardan kaçının.
  • Ağır temizlik işlerini kendiniz yapmak yerine mümkünse yardım alın.
  • Bronşları tahrip edebildiği için hava tazeleyici ve oda spreylerinden kaçının.

KÜFLER VE FUNGAL SPORLAR

Bahar yağmurlarının ardından artan nem ve sıcaklık, küf mantarlarının çoğalması için ideal koşullar yaratıyor. Alternaria ve Cladosporium başta olmak üzere pek çok fungal tür sporu, yani havada bulunan mikroskobik parçacık miktarını zirveye taşıyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu sporların polenlerden çok daha küçük oldukları için bronşiollere kadar ulaşarak şiddetli astım ataklarını tetikleyebildiklerini vurguluyor. Dr. Burcu Babaoğlu Karan, “Özellikle ev içindeki küfler; banyo, mutfak ve ıslak duvarlarda yıl boyunca süregelen tetikleyicilerdir. Ayrıca, küf sporlarına duyarlı astım hastaları, yağmur sonrasında ve yüksek nemli günlerde belirgin semptom artışı yaşadıklarını bildirmektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Ev içindeki nem oranını yüzde 45 – 50 arasında tutun; higrometre ile takip edin.
  • Banyo, mutfak ve bodrum gibi nemli alanları düzenli olarak küf önleyici ürünlerle temizleyin.
  • Islak zeminler ve çürümüş ahşap hızlı küflenmeye zemin hazırladıkları için çatı veya duvar sızıntılarını derhal onarın.
  • Spor yoğunluğunun arttığı günlerde (yağmur sonrası, sisli ve nemli havalarda) dışarıda fazla zaman geçirmeyin.
  • HEPA filtreli hava temizleyicisi kullanın ve yaşam alanlarını düzenli aralıklarla havalandırın.

ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI

Bahar, kalabalık okul ortamları ve mevsim geçişlerinin getirdiği bağışıklık kırılganlığı gibi etkenler nedeniyle üst solunum yolu enfeksiyonlarının sık görüldüğü bir dönem. Viral enfeksiyonlar bronşiyal inflamasyonu  artırıyor, mukus üretimini çoğaltıyor ve hava yolu tıkanıklığını belirginleştiriyor. Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu durumun astım ataklarını tetikleyebildiğini vurgulayarak, “Rinovirüsler başta olmak üzere influenza, Respiratuvar Sinsityal Virüs (RSV) ve koronavirüsler gibi viral etkenler astım ataklarının yaygın nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır” diye konuşuyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Yıllık grip aşısını ve doktorunuzun önerdiği diğer aşıları (pnömokok vb.) düzenli olarak yaptırın.
  • Viral bulaşmayı belirgin şekilde azaltmak için ellerinizi sık sık yıkayın ve kalabalık ortamlarda maske kullanın.
  • Viral enfeksiyon sürecinde ilaç dozunuzun ayarlanması gerekebiliyor. Bu nedenle enfeksiyon belirtileri başlar başlamaz doktorunuzu aramayı ihmal etmeyin.
  • Hasta kişilerle yakın temastan kaçının. Kapalı ve kalabalık mekânlarda geçirdiğiniz süreyi kısıtlayın.

HAVA KİRLİLİĞİ VE ARTAN OZON SEVİYELERİ

Hava kirliliği ve artan ozon seviyeleri de astım hastaları için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bahar ve yaz başında güneş ışınlarının artmasıyla birlikte fotokimyasal smog reaksiyonları, yani güneş ışığının etkisiyle kirleticilerin kimyasal reaksiyonlara girerek ozon oluşturması süreci hız kazanıyor. Bunun sonucunda yüzeydeki ozon düzeyleri yükseliyor. Yüzeydeki ozon ile partikül maddeler bronş epitelini doğrudan tahriş ederek oksidatif stres ve inflamasyonu artırıyor. Büyük şehirlerde trafik kökenli azot dioksit ve uçucu organik bileşikler de bu etkiyi katlıyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Günlük hava kalitesi indeksini (HKİ) mutlaka takip edin; orta ve üzeri seviyelerdeyse fiziksel aktivitenizi kısıtlayın.
  • Trafiğin yoğun olduğu bölgelerde ve kavşaklarda uzun süre kalmaktan kaçının. Mümkünse park ve yeşil alanlarda yürüyüş yapın.
  • Güneşli ve sıcak günlerde ozon seviyeleri öğle-akşam saatlerinde en üst düzeye ulaşıyor; bu saatlerde dışarıda egzersiz yapmaktan kaçının.

 

#Astım #BaharAlerjisi #PolenMevsimi #GöğüsHastalıkları #AcıbademMaslak #DrBurcuBabaoğluKaran #AstımAtakları #SağlıkHaberleri #SolunumHastalıkları #AstımKontrol #BaharRiskleri #AstımVePolen #AstımFarkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity