Hayalim, Tarihteki güçlü kadın kahramanları ekrana taşımak

Genç yaşına rağmen sahne ve kamera önünde güçlü bir duruş sergileyen Ayşe Sena Tiroğlu, çocukluk hayalini gerçeğe dönüştürmüş bir isim. Aynanın karşısında roller biçip oynayan küçük bir kızdan, bugün tiyatro ve dizi dünyasında kendini kanıtlayan bir oyuncuya dönüşen Tiroğlu, hem samimi hem de kararlı tavrıyla dikkat çekiyor. Oyunculuk serüvenini, sektördeki zorlukları ve gelecek hayallerini bizimle paylaştı.

Röportaj: Eyüp Sağsalim

Ayşe Sena Tiroğlu

Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı, sizi bu yola yönlendiren ilk kıvılcım neydi?

6 yaşımdan beri hep oyuncu olmak istiyordum. Tiyatro ve drama kurslarına gittim, annem de destek oldu; setlere, tiyatroya götürüyordu. Hayalimden hiç vazgeçmedim. Herkes doktor, mühendis olmak isterken ben oyuncu olacağım diyordum. Aynanın karşısında kendime roller biçip oynuyordum. Sonra konservatuarı kazandım, okulu bitirdikten sonra bir süre çocuklara amatörce drama eğitimi verdim. Ardından profesyonel anlamda tiyatro ve kamera önü devam etti.

Genç yaşta dizi ve film sektöründe yer almak nasıl bir deneyim, sizi en çok hangi yönüyle etkiliyor?

Keyifli ama zor bir süreç. Normalde içime kapanık biriydim, oyunculuk beni çok değiştirdi. Özgüvenimi, duruşumu, diksiyonumu geliştirdi; içimden başka bir ben çıkardı.

Bugüne kadar oynadığınız roller arasında sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren hangisiydi?

Bütün rollerimi severek oynadım. Zorluk yaşamadım ama tiyatrodan kamera önüne geçtiğim dönemde bazı sıkıntılarım oldu.

Ayşe Sena Tiroğlu

Kamera önünde kendinizi ifade ederken en çok hangi duyguyu yansıtmayı seviyorsunuz?

Ben özümde neşeli ve hayat dolu biriyim. Eğlendirirken, güldürürken düşündürmeyi seviyorum. Ama dram rolleri geldiğinde karakterimin dışına çıkmak beni mutlu ediyor.

Set ortamında sizi en çok motive eden şey nedir?

Küçük bir rol bile olsa, oradan güzel bir karakter çıkarıp başardığımı hissetmek.

Kariyerinizde örnek aldığınız, hayranlık duyduğunuz oyuncular var mı?

Kesinlikle Gonca Vuslateri. Bana göre karakter oyuncusu; bütün rollerinde duyguyu en iyi şekilde yansıtıyor.

Ayşe Sena Tiroğlu

Oyunculuk dışında hayatınızda sizi besleyen hobiler veya ilgi alanları neler?

Dans etmeyi, yüzmeyi, yoga yapmayı ve tiyatro izlemeyi çok seviyorum.

Genç bir oyuncu olarak sektörde karşılaştığınız zorluklar neler ve bunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Bu sektörde ne kadar yetenekli olursanız olun kendinizi kabul ettirmenin zorluğunu yaşıyorsunuz. Ben çocukluk hayalimi kaybetmek istemediğim için savaşmaya devam edeceğim.

Gelecekte hangi tür projelerde yer almak, hangi karakterleri canlandırmak isterdiniz?

Tarihimizde yer almış önemli kadın kahramanları oynamak isterim. Ekranda güzellik algısını kırıp karakter oyuncusu olarak devam etmek hayalim.

Hayranlarınıza ve sizi takip eden gençlere vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir?

Her mesleğin zorluğu vardır ama oyunculukta sabır ve sevgi olmazsa sürdürülmüyor. Ne olursa olsun hayallerinizden vazgeçmeyin.

#AyşeSenaTiroğlu #GençOyuncu #OyunculukHayali #TiyatrodanEkrana #HayallerindenVazgeçme #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Mutluluk artık sadece kişisel bir tercih değil.”

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, Günümüz dünyasında yaşanan hızlı değişim ve belirsizlikler, “iyi olma halini artık yalnızca kişisel tercihlerin bir yansıması olmaktan çıkarıyor. Ülkemizin ekonomik ve sosyal koşulları, küresel gelişmeler ve günlük hayatımızdaki değişkenler, mutluluk seviyemizi doğrudan etkiliyor. Kaygı ve belirsizlik arttıkça hem kendimizle hem de çevremizle kurduğumuz ilişkiler değişiyor.

Ipsos Türkiye

Kendi “iyi hissetme” halimizi destekleyen unsurları keşfetmek, zihinsel dayanıklılığımızı güçlendirmek ve belirsizliklerle başa çıkma becerilerimizi geliştirmek hem bireysel hem de toplumsal düzeyde atabileceğimiz en değerli adımlardan biri. Burada sözünü ettiğim mutluluk. Geçici hazlar peşinde koşmak değil: hayatın anlamlı ve tatmin edici bir şekilde yaşanması sonucunda ortaya çıkan derin bir doyum hissi. Ipsos’un 29 ülkede 23 binden fazla kişiyle gerçekleştirdiği Global Advisor Ipsos Mutluluk Endeksi araştırmasına göre, toplumların genel mutluluk seviyesi geçtiğimiz yıla kıyasla yükseldi. 29 ülke ortalamasında, katılımcıların dörtte üçü kendilerini mutlu hissediyor. Türkiye’de ise her on kişiden altısı mutlu olduğunu belirtiyor.

Ipsos Türkiye

Mutluluk seviyeleri uzun vadede önemli değişkenlikler gösteriyor. 2011 yılıyla karşılaştırıldığında, her iki araştırmaya da katılan 20 ülkeden 15’inde insanlar bugün geçmişe kıyasla daha az mutlu. İspanya, Arjantin, Macaristan. Meksika ve Brezilya ise bu dönemde mutluluk seviyesini artıran nadir ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye özelinde ise tablo daha çarpıcı: 2011 yılında Hindistan ile beraber en mutlu ülkeydik. 2026 yılına geldiğimizde en mutsuz üç ülkeden biriyiz. Öte yandan, geçtiğimiz yıla kıyasla görülen 10 puanlık artış, ülkemizin bu yıl daha mutlu hissetmeye başladığını gösteren umut verici bir işaret olarak öne çıkıyor. Peki, mutluluğumuzu ve mutsuzluğumuzu en çok etkileyen faktörler neler?

Ipsos Türkiye

Araştırma sonuçları, takdir edilme ve sevgi hissi ile aile ilişkilerinin mutluluğun en önemli belirleyicileri olduğunu ortaya koyuyor. Ülkeler ortalamasında, mutlu olduğunu ifade eden katılımcıların %37’si mutluluklarının en büyük kaynağı olarak takdir edilme veya sevilme hissini gösteriyor; bunu %36 ile aileleriyle kurdukları ilişkiler takip ediyor. Türkiye’de 50-74 yaş grubu ve evli bireylerin diğer demografik gruplara göre daha mutlu olması, aile ve çocuklarla kurulan güçlü bağların bireylerin mutluluğunda belirleyici bir rol oynadığını destekliyor.

Ipsos Türkiye

Kişisel finansal durum, mutsuzluğun en önemli nedeni olarak öne çıkıyor. Mutsuz olduğunu belirten her on kişiden yaklaşık altısı, finansal durumlarının mutsuzluklarının başlıca sebebi olduğunu ifade ediyor.

Elbette ki insanları neyin mutlu ettiği konusunda ülkeler, nesiller ve gelir seviyeleri arasında farklılıklar var. Ancak bir gerçek var ki sevildiğimizi ve takdir edildiğimizi hissediyorsak, sevdiklerimiz ile bağlarımız güçlüyse ve hayatımızın ipleri elimizde ise daha mutluyuz.

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik

 

#IpsosMutlulukEndeksi #SidarGedik #MutlulukAraştırması #TürkiyeMutluluk #GlobalAdvisor #İyiOlmaHali #ToplumsalMutluluk #AileVeSevgi #FinansalDurum #MutlulukEndeksi2026 #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Aşk ve Macera Dolu Yolculuk  

Jolly Tur Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar, sevgilisi ve ünlü sunucu Özlem Yıldız ile Amerika Birleşik Devletleri’nde unutulmaz bir tatil geçirdi. Çift, California eyaletini baştan sona araba ile gezerek hem romantik hem de macera dolu anılar biriktirdi. San Francisco’dan Los Angeles’a, Malibu sahillerinden San Diego’ya kadar uzanan yolculuklarında hem doğanın güzelliklerini keşfettiler hem de Amerika’nın kültürel zenginliklerini deneyimlediler.
Tatillerinin finalini ise Las Vegas’ta yapan çift, şehrin ışıklı atmosferinde keyifli anlar yaşadı. Mete Vardar ve Özlem Yıldız’ın düzeyli ve samimi ilişkileri, bu tatilde de gözler önüne serildi. Sosyal medyada paylaştıkları kareler, takipçileri tarafından büyük ilgi gördü. Çiftin uyumu ve mutluluğu, magazin dünyasında da sıkça konuşulmaya devam ediyor.
MeteVardar #ÖzlemYıldız #CaliforniaTatili #LasVegas #Aşk #JollyTur #MutluÇift #RomantikYolculuk #Magazin #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Obezite Algısı: Dünya Sağlık Örgütü Hastalık Diyor, Türkiye’de Çoğunluk Kişisel Sorumluluk Olarak Görüyor

Ipsos’un 14 ülkede gerçekleştirdiği Global Obezite Algısı Araştırması, Türkiye’de obeziteye dair dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu. Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi kronik ve tekrarlayıcı bir hastalık olarak tanımlarken, Türkiye’de obeziteyle yaşayan bireylerin üçte ikisi (%68) bu durumu “kişisel tercihlerle önlenebilir” olarak görüyor.

Türkiye’de Önyargılar ve Algılar

Katılımcıların %71’i obezitenin yalnızca diyet ve egzersizle çözülebileceğini düşünüyor.

%76’sı obezitenin sürekli takip gerektiren tıbbi bir durum olduğunu kabul ediyor.

Buna rağmen obeziteyle yaşayanların yalnızca %35’i son bir yıl içinde doktora başvurmuş.

Günlük Yaşamda Görünmez Yük

Araştırmaya göre obezite, yalnızca fiziksel sağlık değil, iş hayatı, özgüven ve sosyal ilişkiler üzerinde de ciddi etkiler yaratıyor. Katılımcıların %85’i fazla kilonun günlük yaşamlarını olumsuz etkilediğini, %83’ü ise özgüven ve duygusal iyi oluş üzerinde yük oluşturduğunu belirtiyor.

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, “Obezite Türkiye’de yalnızca sağlık değil, günlük yaşamın her alanında hissedilen ciddi bir yük. Dünya Obezite Günü, doğru bilgiye erişim ve farkındalık için önemli bir fırsat” dedi.

#Obezite #IpsosAraştırması #DünyaObeziteGünü #SağlıkHaber #TürkiyeObezite #KronikHastalık #SağlıkFarkındalığı #Ipsos #ObeziteAlgısı #ToplumVeSağlık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Müzik yapmak için yapay zekâya ihtiyaç duyanlar müzik yapmasın.”

Türk pop müziğinin güçlü sesi Rober Hatemo, 29 yıllık kariyerinde samimiyetini ve sahne performansındaki canlılığını hiç kaybetmedi. Pause Dergi için gerçekleştirdiğimiz özel röportajda Hatemo, dijital çağda müziğin dönüşümünü, “Full Live Project” fikrinin doğuşunu ve sahneye olan tutkusunu içtenlikle anlattı.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Rober Hatemo

“Full Live Project” fikri nasıl doğdu? 

Herşeyin dijital ve gürültülü olmasından ve ben gibi insanların biraz kafa dinleyeceklerini düşündüğümden dolayı böyle bir sound yapıp, enstrümnları ve sesimi en organik şekilde duyurmak istedim. Bütün bunlar bir araya geldiğinde “Full live” adını verdiğim proje doğdu. Piyasada yapay zeka ile yapılan şarkılarında listelere girmesinde bunun bir katkısı var şüphesiz. Müzik yapmak için de yapay zekaya ihtiyaç duyanlarda müzik yapmasın diye düşünüyorum. İyi beste, doğru yazılmış sözler, iyi ve temiz bir vokal, üstat müzisyenlerle bir araya geldiğinde yapılan şarkıların dinleyicide çok çabuk karşılığı olduğunu da bu ilk şarkım olan “Umudum Kalmadı”dan görebiliyorum.

Eminönü meydanında halkın arasında çekilen klip, sizin için ne ifade ediyor? 

Aslında benim için çok önemli bir konu bu. Benim 29 senelik sanat hayatımda çıkardığımşarkılar halk tarafından hep beğeniyle karşılanmış ve beni bu günlere taşımıştır. Ancak ben bazı nedenlerden dolayı bu şarkıları halka söyleyecek konser organizasyonlarında pek bulunamadım. Bu şarkıyı Eminönü meydanında halkın içinde söylememin sebebi de bir yerde onlara olan minnettarlığımın bir göstergesi, bir teşekkür olarak yorumlayabiliriz.

 90’lardan bugüne müzikteki değişimi nasıl gözlemlediniz? 

Benim çıkışım 1997 yılında “Esmer” ile oldu, bakarsanız o şarkıda bile perküsyonlar, bağlamalar hep canlı enstrümanlar kullanılmıştır. Bende bir değişiklik olmadı aslında, zaman zaman trende uyup yaptığım şarkıların dışında. Kendimde bir Rober Hatemo tarzı oturttum. Bunda en büyük etkenlerden biri de çok sahne almam ve sahne de enstrümanlar eşliğinde canlı performans sergilemem. Hiç playback yapmadım. Hep samimi ve hep gerçek oldum. 29 yılda o kadar çok çıkış yapan kaybolan solist gördüm ki saysam liste uzar gider. İşte 90’lardan bu yana hep değişen bir müzik akımı olmasına rağmen hala kalıcı olmamın en büyük nedenlerinden biri bu. Şimdi de çok revaçta olan milyon milyon dinlenen yeni isimleri görüyoruz. Ama çoğu beş sene sonra olmayacaklar. Çünkü hepsi akıyorken küpü doldurmak peşinde, onlarda biliyorlar yirmi sene sonra hatırlanmayacaklarını o yüzden kalıcı bir eser bırakmak peşinde değiller maalesef.

Rober Hatemo

“Damar şarkılar” sizin için neden bu kadar özel? 

Damar şarkılar herkes için çok özeldir çünkü onlarda yaşanmışlık vardır. Ben gerçek hayatımda bu duyguları çok sık yaşayan ama belli etmeyen bir insanım. Bu şarkıları icra ederken adeta bende aynı duyguları yaşıyorum ve bu yüzden dinleyiciye geçirebiliyorum diye düşünüyorum. O şarkılar yazan, besteleyen kadar beni anlatıyor. Çünkü o şarkıyı dinlediğimde “evet bu beni anlatıyor ve ben bunu çek güzel okurum” diyorum.

Günlük hayatınızda sizi en çok besleyen şey ne: şehir, insanlar, yalnızlık, yoksa sahne? 

İlk sıraya sahneyi koyabilirim, orası takdir edildiğiniz ve tanıdığınız tanımadığınız insanların size sevgisini gösterdiği yer. Sahnedeyken ben benim, ikinci sıraya tabii ki insanları koyacağız, çünkü o sizi takdir eden, alkışlayan insanlar olmazsa yaptığınız işin sadece para kazandırmasının hiçbir değeri yok. Ve üç “Yalnızlık”, yalnız kalmayı seviyorum. Günün sonunda insan kafa dinlemeyi arzuluyor ama Şehir hayatı çok yorucu, kalabalık, trafik işte bunlar beni çok yoruyor. Sık sık İstanbul dışına kaçmam da bu yüzden.

“Full Live Project” sonrası hayalinizdeki işbirliği veya sahne neresi? 

Bu projenin devamına Riyad’da Mohammed Abdo Arena’da dev bir orkestra ile kendi şarkılarımı seslendirmek en büyük hayalim.

Dijital çağda müzikle dinleyici arasındaki bağ sizce nasıl değişti? 

Televizyon gitti, müzik kanalları gitti, müzik & eğlence programları gitti, vj’ler gitti. Aracısız kendi öngörüleri ile insanlar kendi beğendiği müzikleri kendi arayıp bulmak zorunda kaldılar. En büyük yararı dünya’da neler olup bitiyor, müzik adına neler yaşanıyor daha çabuk ulaşabiliyoruz.

Rober Hatemo

Eğer müzik yapmasaydınız, hangi mesleği seçerdiniz? 

Çok da düşünmeden cevap vereceğim, zaten baba mesleğim olan kuyumcu zanaatlkarlığını yapardım. Uzun yıllar babamın yanında yaptığım bir işti zaten ama müzik sevdam çok ağır bastığı için o mesleğe yıllar önce veda etmiştim.

Sahneye çıkmadan önce uğurlu bir ritüeliniz var mı? 

Genelde nefes eksersizleri yaparım ama hazırlanıp sahneye çıkmadan önce mutlaka dua ederim. Yakınımda sevdiğim birisi varsa da onu öperim genelde.

Dinleyicilerinizin sizi en çok hangi yönünüzle hatırlamasını istersiniz? 

İyi bir şarkıcı olarak hatırlasınlar yeter çünkü şarkı söylemeyi çok seviyorum ve son nefesime kadar da şarkı söyleyeceğim.

#PauseDergi #RoberHatemo #FullLiveProject #UmudumKalmadı #TürkPopMüziği #CanlıPerformans #Samimiyet #DamarŞarkılar #MüzikVeDuygu #EminönüKlip #29YıllıkKariyer #SahneTutkusu #MüzikVeHayat #MüzikRöportajı #KalıcıEserler #TürkMüzikSahnesi #Ahu Çağdaş

İyiliği Paylaşan Sofra Çocukların Doğa Eğitimine Destek Oldu

TEMA Vakfı’nın doğa eğitim programlarına destek sağlamak amacıyla bir araya gelen TEMA-K Kaynak Çalışma Grubu gönüllüleri, Mandarin Oriental Bosphorus’ta düzenlenen iftar yemeğinde buluştu. Cemiyet hayatından birçok ismin katıldığı gecenin geliri, çocukların doğayla bağ kurmasını sağlayan eğitim programlarına aktarıldı.

Etkinlikte gönüllüler, yalnızca bir iftar sofrasını değil, doğaya duyulan ortak sorumluluğu da paylaştı. Yapılan konuşmalarda, ekolojik okuryazarlık bilincine sahip nesiller yetiştirmenin önemine dikkat çekildi. Bugüne kadar verilen destekle on binlerce çocuğun doğa eğitimiyle buluştuğu vurgulandı.

Milli Eğitim Bakanlığı iş birliğiyle yürütülen doğa eğitim programları kapsamında gönüllü öğretmenler, okul öncesinden lise kademesine kadar doğa temelli etkinlikler uygulamaya devam ediyor. Bu anlamlı buluşma, bir sofrada paylaşılan iyiliğin doğaya ve geleceğe uzanan etkisini bir kez daha hatırlattı.

#TEMA #DoğaEğitimi #İftarDaveti #Çocuklarİçin #EkolojikOkuryazarlık #Gönüllülük #MandarinOrientalBosphorus #Doğaİçin #CemiyetHayatı #İyiliğiPaylaş

LÖSEV’den lösemili çocuklara yılbaşı coşkusu

LÖSEV, her yıl olduğu gibi bu yıl da lösemili çocuklar ve aileleri için anlam dolu yılbaşı etkinlikleri düzenledi. İstanbul’un iki yakasında gerçekleştirilen partilerde çocuklar müzik, dans, sihirbaz gösterileri ve sürpriz hediyelerle doyasıya eğlendi. Etkinliklerde dilekler ağaçlara asıldı, yeni yıl pastası kesildi.Vakfın yetkilileri, “Uzun soluklu bir mücadele olan lösemi ve kanserde moral ve motivasyon her şeyden önce gelir. Çocuklarımızı ve ailelerini yalnız bırakmıyoruz, dayanışma ruhuyla umut dolu bir gelecek için yanlarındayız” açıklamasında bulundu.

27 yıldır lösemili çocukların tedaviye erişiminde karşılaştıkları zorluklara çözüm üreten LÖSEV, bugün aldığı bağışlarla hem çocuklara hem de yetişkin kanser hastalarına destek olmaya devam ediyor.

LÖSEV, maddi yardımların ötesinde, manevi desteklerle hastaların moral ve motivasyonunu yüksek tutuyor. LÖSEV’e destek olmak isteyen herkes 0312 447 06 60 numaralı telefonu arayarak ya da tek tıkla www.losev.org.tr adresinden online bağışta bulunabiliyor.

#LÖSEV #YeniYılCoşkusu #LösemiliÇocuklar #UmutVeDayanışma #AktüelHaber #PauseDergi

Enflasyon Algısı ve Düşen Alım Gücü Kampanya Coşkusunu Bastırdı

2025 yılına ekonomik toparlanma umuduyla giren tüketici, Nisan ayında gerçekleşen faiz artışıyla birlikte yeniden temkinli moda geçti. Ipsos’un “Gündeme Dair” araştırmasına göre, artan enflasyon algısı ve düşen alım gücü, yılın en hareketli indirim dönemi olan Kasım kampanyalarını bile baskıladı.

Farkındalık Yüksek, Alışveriş Düşük

Araştırma sonuçları, indirimlerden haberdar olma oranının yüksek olmasına rağmen alışverişe dönüşme oranında tarihi bir düşüş yaşandığını ortaya koyuyor. 2025 yılı, “haberdar olup da alışveriş yapmayanların” en yüksek olduğu yıl olarak kayda geçti. Bu durum, tüketicinin artık kampanya dönemlerinde daha seçici davrandığını ve yalnızca gerçekten cazip fırsatlara yöneldiğini gösteriyor.

İndirimlere Güven Azaldı

Tüketicilerin yarısı (%50) sunulan indirimleri yetersiz bulurken, her 10 kişiden 4’ü kampanya dönemindeki ürünlerin kalitesinden şüphe duyuyor. Bu tablo, indirim dönemlerinde tüketicinin güven algısının zayıfladığını ve alışveriş kararlarını daha fazla sorguladığını ortaya koyuyor.

“Fırsat Takibi” Dönemi

Kasım kampanyalarına yönelik genel negatif algıda bir yumuşama görülse de, bu durum tüketicinin ikna olduğu anlamına gelmiyor. Artık karşımızda indirimden haberdar olan ancak alışveriş yapmak için “fırsat gibi fırsat” bekleyen, her zamankinden daha hesaplı davranan bir tüketici profili var. Bu yeni davranış biçimi, markaların kampanya stratejilerini yeniden gözden geçirmelerini zorunlu kılıyor.

Ekonomik Baskı ve Tüketici Psikolojisi

Enflasyon algısının yüksekliği, alım gücündeki düşüş ve faiz artışlarının etkisiyle tüketici, ihtiyaç odaklı alışverişe yöneliyor. Lüks ve gereksiz harcamalar yerine temel ihtiyaçlara odaklanan tüketici, kampanyaları artık bir “alışveriş şöleni” değil, gerçek fırsatların peşinde koşulan bir dönem olarak görüyor.

Bu tablo, markalar için önemli bir uyarı niteliğinde. İndirim dönemlerinde tüketiciyi ikna etmek için yalnızca fiyat avantajı değil, ürün kalitesi, güvenilirlik ve şeffaflık da ön plana çıkmak zorunda. 

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik, araştırma verilerini şöyle yorumladı;

Yıl içerisinde tüketicilerin tatil alışkanlıklarından okul harcamalarına, bayram alışverişlerinden hanelerin yeme içme trendlerine kadar pek çok konuyu takip ediyoruz. 2024 yılını faiz indirimiyle kapatmıştık ve 2025 yılında ekonomide yukarı yönlü bir ivme bekliyorduk. Ancak 2025 Nisan ayında gerçekleşen faiz artışıyla ekonomik hareketlilik yeniden yavaşladı.

Gündeme Dair araştırmamızın Ekim sonuçlarına göre ekonomiye yönelik olumsuz beklentiler son 3 ay içinde 4 puan artarak %57’ye çıktı. Her üç kişiden ikisi ise enflasyonun açıklanan resmi enflasyondan yaklaşık iki kat daha yüksek hissedildiğini belirtiyor.

Kasım ayı markaların rekabetini artırdığı ve tüketicilerin kampanyaları yakından takip ettiği bir dönem. Fakat yine de Gündeme Dair araştırmamızın sonuçları, bu yıl Kasım indirimlerinin önceki yıllardaki etkisini tam olarak gösteremediğini ortaya koyuyor.

Her ne kadar indirimlerden haberdar olma oranı 2024 ile aynı kalsa da, 2022 ve 2023’e kıyasla son iki yılda bu farkındalık belirgin biçimde düşük. Daha da kritik olan ise, haberdar olanların alışveriş yapma oranının 2025’te en düşük seviyeye inmiş olması.

18–35 yaş arasındaki kişilerde Kasım kampanyalarından alışveriş oranı 2024’e göre %21 düştü. Erkeklerdeki harcama düşüşü kadınlara kıyasla daha belirgin. Ekonomik zorluklar bizi kısıtlıyor, görünen o ki kesintiyi ilk yapan daha az gelirli genç kesim ve alışverişe daha fonksiyonel bakan erkekler oluyor.

Alışveriş yapanların tercihlerine baktığımızda, giyim, kişisel bakım ve temizlik ürünleri başı çekiyor. Bu kategoriler, tüketicinin Kasım fırsatlarını daha çok temel ihtiyaçlar üzerinden değerlendirdiğine işaret ediyor. Elektronik ve ev tekstili gibi kategorilerde ise daha planlı alışveriş davranışı öne çıkıyor. Her on kişiden yedisi bu kategorilerdeki alışverişleri için Kasım kampanyalarını bekliyor. Kasımda “fırsat gibi fırsat” kovalanıyor, bu nedenle daha seçici alışveriş yapılıyor. Alışveriş kanallarında ise tablo değişmedi. Online platformlar bu sene de en çok tercih edilen mecra. Bununla birlikte, hem online hem fiziksel mağazaları bir arada kullananların oranı geçen yıllara göre kayda değer seviyede artmış durumda.

Kasım kampanyalarına yönelik olumsuz algılarda ise bu yıl bir yumuşama görüyoruz. Kampanyalara tamamen karşı olanların oranı bu sene bir önceki seneye göre daha düşük. Ancak bu olumlu eğilimin yanında dikkat çeken bir diğer bulgu, kampanyaların etkinliğine dair beklentinin düşmeye devam etmesi. Tüketicilerin yarısı indirimleri yeterli bulmuyor, her on kişiden dördü ise indirim dönemindeki ürünlerin kalitesinden emin olmadığını belirtiyor. Alışveriş yapmayanlar kampanyalara karşı değiller ama alacak olsalar avantajlı fiyata alışveriş yapacaklarını da düşünmüyorlar.

Tüm bu göstergeler, ekonomik baskıların tüketici davranışlarını belirgin biçimde şekillendirmeye devam ettiğini ortaya koyuyor. 2025 yılı boyunca beklentiler, alışveriş eğilimleri ve kampanya dönemlerine verilen tepkiler dalgalı bir seyir izlese de, tüketicinin önceliklendirme biçimi giderek daha rasyonel, daha temkinli ve ihtiyaç odaklı bir yapıya dönmüş durumda. Önümüzdeki dönemde markaların da tüketicinin bu hassasiyetini gözeten, güven, fayda ve şeffaflığa dayalı stratejilere yönelmesi kaçınılmaz görünüyor.

#Kasımİndirimleri2025 #EkonomiHaberleri #TüketiciAnalizi #FırsatTakibi #AlımGücü #EnflasyonAlgısı #İndirimDönemi #EkonomiGündemi #TüketiciDavranışları #IpsosAraştırma

Türkiye’nin SES haritası yenileniyor

Türkiye’de pazarlama, medya ve araştırma sektörlerinin ortak ihtiyacını karşılamak amacıyla yürütülen kapsamlı Sosyo-Ekonomik Statü (SES) Güncellemesi Araştırması tamamlandı. Reklamverenler Derneği, Reklamcılar Derneği, TİAK, IAB Türkiye, RİAK, ARVAK, MMA Türkiye ve TÜAD’ın ortak finansmanıyla gerçekleştirilen çalışma, 12 Aralık 2025’te sektörle tanıtılacak.

Türkiye Araştırmacılar Derneği koordinasyonunda dört yıldır sürdürülen çalışma; ihtiyaç analizlerinden uluslararası örneklerin incelenmesine, paydaş görüşlerinin toplanmasından meslek gruplarının genişletilmesine kadar birçok başlıkta kapsamlı bir geliştirme süreci içeriyor. Yeni model, mevcut sistemdeki meslek ve eğitim temelli iki boyutlu yapıyı genişleterek hane gelirini ve ekonomik statüyü yansıtan objektif göstergeleri de SES tanımına dahil ediyor.

Araştırma kapsamında 26 bölgede 21.000 adres taraması ve 6.300 görüşme gerçekleştirildi. İstatistik komitesinin analizleri, 2025 boyunca yürütülen toplantılar ve validasyon süreçleriyle son haline getirildi. TÜİK’in Mekânsal Adres Kayıt Sistemi’ni (MAKS) kullanmaya başlamasıyla birlikte Türkiye’nin fiili kent–kır yapısını daha doğru yansıtan “yoğun kent, orta yoğun kent ve kır” sınıflaması oluşturuldu. Buna göre nüfusun %67,2’si yoğun kent, %15,5’i orta yoğun kent, %17,2’si ise kır bölgelerinde yaşıyor.

Yeni modelde meslek sorgulaması uzun listeler yerine aşamalı sorgulama yöntemiyle yapılırken, hane gelirine ilişkin sorular bireysel beyana değil, somut varlık bilgisine dayalı objektif veri noktalarına dönüştürüldü. Tüm değişkenlerin ağırlık katsayıları hesaplanarak hanelere skorlar atandı ve SES grupları bu skorlar üzerinden yeniden tanımlandı.

Araştırmanın “yoğun kent” sonuçlarına göre SES dağılımı şöyle gerçekleşti:

ABC1: %43,9

AB: %21,5

C1: %22,4

C2: %32,5

DE: %23,7

TİAK’ın 2026’da tamamlanacak Veri Tabanı Araştırması’nın ardından orta yoğun ve kır bölgelerini kapsayan tüm Türkiye SES sonuçları kamuoyuyla paylaşılacak. TÜAD, yeni SES yapısının araştırma, pazarlama ve medya planlama süreçlerinde daha doğru hedefleme ve daha sağlıklı karar alma açısından kritik bir katkı sağlayacağını vurguluyor.

#SES2025 #Ekonomi #Pazarlama #Medya #AraştırmaSektörü #TÜAD #TİAK #SosyoEkonomikStatü #YoğunKent #TürkiyeEkonomisi #VeriAnalitiği #PazarAraştırması

Türkiye Araştırmacılar Derneği

Saeed Aghanejad “İran’daki sanat ortamı daha içe dönük”

Pause Sanat ve Pause Dergi olarak sanat röportajlarımıza devam ediyoruz. Sanat denilince akla gelen ilk isimler arsasında yer alan ArtGalerim sahibi ve sanat menajeri Özlem Alıcı’nın bu ay ki konuğu sanatçı Saeed Aghanejad oldu.  Saeed Aghanejad sanata dair tüm sorularımızı tüm içtenliği ile cevaplarken yeni sergisi hakkında bilgi verdi.

Keyifle okumalar…

Saeed Aghanejad “İran’daki sanat ortamı daha içe dönük”

 

Çağdaş İran sanatının dikkat çeken isimlerinden Saeed Aghanejad, duygusal yoğunluğu ve sembolik diliyle uluslararası sanat izleyicisinin ilgisini çekiyor. Geleneksel İran estetiğinin izlerini modern bir anlatımla buluşturan sanatçı, kişisel hafızayı, kültürel katmanları ve insanın içsel çatışmalarını resimlerinde yeniden kuruyor.

Bu röportajda Aghanejad’ın sanatsal köklerine, yaratım sürecine ve günümüz dünyasında sanatın rolüne dair görüşlerine yakından bakıyoruz.

İran’daki kültürel miras, sanatsal yaklaşımınızın oluşumunda nasıl bir temel oluşturdu? Bugünkü estetik dilinizin kökleri nereye uzanıyor?

İran, tarih boyunca imgelerin, sembollerin ve ruhsal derinliğin ülkesidir. Benim estetik dilimin kökleri de bu çok katmanlı kültürden besleniyor. Çocukluğumdan itibaren İran minyatürlerindeki detay sevgisi, şiirdeki metaforik yoğunluk ve gündelik hayatta bile hissedilen melankolik zarafet beni şekillendirdi.

Bugünkü işlerimde görülen denge, kırılganlık ve insanın içsel çatışması aslında bu kültürel mirasın modern bir yorumudur.

Eserlerinizde sıklıkla karşımıza çıkan semboller ve metaforlar, kişisel hikâyeleriniz veya toplumsal gözlemlerinizle nasıl bir ilişki kuruyor?

Eserlerimde yer alan semboller ve metaforlar, aslında hem kişisel hafızamın izleri hem de toplumsal belleğin yankılarıdır. İpler, ağırlıklar, gözleri kapalı figürler… Tüm bunlar bir yandan kendi yaşamımda taşıdığım mücadelelerin, diğer yandan ise içinde büyüdüğüm toplumun görünmez baskılarının görsel karşılıklarıdır.

Dışarıdan bakıldığında soyut ya da belirsiz gibi duran bu imgeler, benim için oldukça somut bir duygu yükü taşır. Örneğin eserlerimde sıkça kullandığım düğmeler, kaderin ve kader çizgisinin metaforik bir ifadesidir; insanın hayatında birbirine eklenen, kopan ya da yeniden dikilen ilişkilerin, seçimlerin ve yönelimlerin sessiz temsilcileridir.

Sembollerimi çoğunlukla açık uçlu bırakırım; çünkü bir sanat eserinin tamamlanmasını her zaman izleyicinin kendi hikâyesiyle mümkün kılan bir alan olduğuna inanırım. Yine de bu sembollerin kökleri, daima kişisel yaralarımdan, tanıklıklarımdan ve toplumsal hafızanın derin yerlerinden beslenir.

Bu nedenle her figür, her çizgi ve her işaret; hem bana ait hem de bize ait olan bir hikâyeyi yeniden kurar.

Saeed Aghanejad

İran kültürünün önemli bir parçası olan minyatür, kaligrafi ve geleneksel motifler, çağdaş işlerinizde hangi formlarda karşımıza çıkıyor?

İşlerimde geleneksel estetiği birebir kopyalamaktan çok, onun ruhsal mimarisini taşıyorum.

Minyatürün detay tutkusunu figürlerimdeki ince çizgilerde, kaligrafinin akışkanlığını kompozisyonun ritminde, geleneksel motiflerin simgesel dilini ise arka plandaki dokusal katmanlarda yeniden yorumluyorum.

Bu unsurlar, modern bir hikâyenin içinde nostaljik bir fısıltı gibi yer alıyor.

Çalışmalarınızda göze çarpan güçlü duygusal yoğunluk nasıl doğuyor? Bu atmosferi kurarken sizi en çok etkileyen duygu veya tema nedir?

Duygusal yoğunluk, genellikle “içsel baskı”dan doğuyor.

İnsanın kendini anlamaya çalıştığı o gri alanlar —ne tam karanlık ne tam aydınlık olan yerler— benim için en etkileyici konular.

Bu atmosferi kurarken en çok yalnızlık, arayış ve kontrol – teslimiyet ikileminde biriken duygular beni şekillendiriyor.

Saeed Aghanejad

İran’daki sanat ortamı ile uluslararası alanlarda çalışırken gözlemlediğiniz farklılıklar nelerdir? Bu farklılıklar üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?

İran’daki sanat ortamı daha içe dönük, sembolik ve çoğu zaman sansürün gölgesinde ilerliyor. Uluslararası arenada ise ifade özgürlüğü ve disiplinlerarası birliktelik çok daha güçlü.

Bu karşıtlık, üretim sürecimde iki katman oluşturdu:

Biri, içsel ve kapalı bir dil; diğeri, daha açık ve evrensel bir anlatım.

İkisinin birleşimi, bugünkü görsel kimliğimi oluşturdu.

Kompozisyonlarınızdaki renk tercihleri ve boşluk kullanımı oldukça karakteristik. Bu iki öğe sizin için neyi temsil ediyor?

Renkler benim için duygunun sesi, boşluk ise nefes alanıdır. Özellikle mavi tonlarının yoğun kullanımı, hem ruhsal bir derinliği hem de varoluşun belirsizliğini temsil ediyor.

Boşluk ise figürlerin yalnızlığını, çevreden kopuşunu ve izleyicinin kendi sezgisiyle alanı tamamlaması için bırakılan bilinçli bir sessizliği ifade ediyor.

Sanat eserleriniz izleyiciyi çoğu zaman içsel bir sorgulamaya davet ediyor. Sizce izleyici – eser ilişkisi nasıl kurulmalı?

Ben izleyicinin eseri sadece “görmesini” değil, kendi hayatıyla temas ettirmesini önemsiyorum.

Eserle ilişki, sanatçının niyetinden çok izleyicinin içsel yolculuğu üzerinden kurulmalı.

Sanat, iki tarafın da alan açtığı bir karşılaşmadır; ben sadece o kapıyı aralayan kişiyim.

Saeed Aghanejad

Sanatsal yolculuğunuz boyunca karşılaştığınız en kritik zorluk neydi? Bu deneyim estetik anlayışınızı nasıl dönüştürdü?

En büyük zorluk, kendi iç sesimi bulabilmekti. Bir dönem dış beklentiler, sınırlar ve toplumsal baskılar beni şekillendiriyordu. Bu baskıyla yüzleştiğim an, estetik anlayışım da değişti: Daha samimi, daha kırılgan ama daha gerçek oldu. Kendi sınırlarımla yüzleşmek aslında özgürlüğümün başlangıcıydı.

Bugünün dünyasında çağdaş sanatçının toplumdaki rolü sizce nedir? Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz?

Bir çağdaş sanatçı, toplumun hem tanığı hem de aynasıdır.

Sanatın dönüştürücü gücü vardır; ama bu güç çoğu zaman sessizdir.

Zihni bir milim hareket ettiren bir eser, bir toplumun yıllar sonra değişim göstermesine katkı sağlayabilir.

Ben sanatın bu görünmez ama derin etkisine inanıyorum.

Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni projelerden bahsedebilir misiniz? Gelecekteki sanatsal yönelimleriniz hakkında ipuçları verebilir misiniz?

Şu sıralar insanın kaderle kurduğu ilişkiyi ve bu ilişkide ortaya çıkan kırılma anlarını merkeze alan yeni bir seri üzerinde çalışıyorum.

Gelecekte ise insan figürünü giderek daha sembolik bir forma dönüştürmeyi, hatta çizginin tek başına taşıdığı anlatım gücünü öne çıkaran bir pratiğe yönelmeyi planlıyorum.

Bu senenin sonunda Ankara’da kişisel sergim açılacaktır. Yeni yılda “Türkiye’nin Efsaneleri” adlı kitabım yayımlanacak ve Artgalerim’de yeni dönem işlerimi içeren özel bir sergi düzenleyeceğim.

Kısacası, hem estetik hem de kavramsal anlamda daha özgür ve daha içsel bir süreçten geçiyorum.

Saeed Aghanejad

#PauseSanat #PauseDergi #SaeedAghanejad #ÖzlemAlıcı #ÇağdaşSanat #İranSanatı #ArtGalerim #SanatRöportaj