Yazılar

Anne adaylarına enfeksiyonlara karşı 7 etkili öneri!

Dondurucu kış soğuklarının yanı sıra kapalı ve kalabalık alanlarda daha uzun süre kalınması solunum yolu enfeksiyonlarının çok hızlı ve çok kolay bulaşmasına neden olurken, bu durum hamileler için ciddi tehlikeleri de beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı, gebelikte bağışıklık sisteminin influenza ve diğer enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale geldiğini belirterek “Son günlerde hamilelerde özellikle influenza ile çok sık karşılaşıyoruz. Bu nedenle anne adayları olası bir burun akıntısı ya da baş ağrısı gibi enfeksiyon belirtilerini hafife alıp ‘nasıl olsa geçer’ düşüncesiyle ilaç kullanarak zaman kaybetmemeli, mutlaka kadın hastalıkları ve doğum uzmanına ya da ilgili hekime başvurmalıdır. Aksi taktirde gebelikte bilinçsiz ilaç kullanımı anne ve bebek sağlığı açısından hayati riske yol açabilmektedir” diyor. Alınacak basit ama düzenli önlemlerle enfeksiyon riskini büyük ölçüde azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Dr. Meriç Kabakcı kış hamileliğinde enfeksiyonlara karşı 7 etkili önerisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Meriç Kabakcı

Dr. Meriç Kabakcı

  • Hijyene dikkat edin

Hijyen, kış enfeksiyonlarından korunmanın en etkili yollarından biridir. Eller gün içinde sık sık, en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalıdır. Özellikle dışarıdan eve gelindiğinde, toplu taşıma kullanıldıktan sonra ve yemeklerden önce el hijyenine özen gösterilmelidir. El yıkama imkanı olmayan durumlarda alkol bazlı el antiseptikleri kullanılabilir.

  • Kapalı ve kalabalık ortamlardan uzak durun

Kalabalık ve kapalı ortamlardan mümkün olduğunca uzak durmak, hamileler için önemli bir diğer korunma yöntemidir. Alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları ve havalandırması yetersiz kapalı alanlarda virüsler çok kolay ve çok hızlı bulaşırken, hamilelikte bağışıklık sistemi daha hassas olduğu için bu ortamlarda enfeksiyon kapma riski çok daha fazladır.  Mecbur kalınan durumlarda maske kullanımı ve mesafenin korunması faydalı olacaktır.

  • Beslenmenize dikkat edin

Kış aylarında beslenme düzeni bağışıklık sistemini desteklemede kilit rol oynar. C vitamini, çinko ve protein açısından zengin besinler bağışıklığın güçlenmesine yardımcı olur. Mevsim sebze ve meyveleri, yeterli süt ve süt ürünleri, iyi pişmiş et ve baklagiller ile yeterli su tüketimi vücudun enfeksiyonlarla savaşma kapasitesini artırır. Herhangi bir vitamin veya takviye kullanımı mutlaka doktor önerisiyle yapılmalıdır.

  • Uyku düzeninize özen gösterin

Dr. Meriç Kabakcı “Yapılan araştırmalar; yetersiz uykunun bağışıklık sistemini zayıflattığını göstermektedir. Hamilelikte hormonal değişimler uyku düzenini zorlaştırsa da, mümkün olduğunca düzenli ve kaliteli uyumaya çalışmak, vücudun kendini yenilemesini sağlar ve enfeksiyonlara karşı direnci artırır. Günde ortalama 7–9 saat uyumaya özen göstermek, mümkünse aynı saatlerde yatıp kalkmak, aşırı yorgunluktan kaçınmak ve stresi yönetmeyi öğrenmek bağışıklık sistemi açısından büyük fayda sağlayacaktır” diyor.

  • Ortamı sık sık havalandırın

Ortamın havalandırılması da çoğu zaman göz ardı edilen ancak oldukça etkili bir önlemdir. Kapalı alanlarda biriken mikroplar, havalandırma yapılmadığında daha kolay yayılır. Ev ve iş ortamları günde birkaç kez, kısa süreli de olsa mutlaka havalandırılmalıdır. Soğuk havadan çekinerek camları hiç açmamak, virüslerin kapalı alanda daha kolay yayılmasına neden olabilir.

  • Aşı olun

Dr. Meriç Kabakcı “Influenza (grip) aşısı hamilelikte güvenle uygulanabilen ve hem anne hem de bebeği koruyan önemli bir önlemdir. Grip aşısı, gebeliğin uygun dönemlerinde doktor kontrolünde güvenle yapılabilir. Kış aylarında sık görülen grip ve benzeri enfeksiyonlar gebelerde daha ağır seyredebildiği için, aşı ile korunmak ciddi komplikasyonların önüne geçebilir. Ancak aşı kararı mutlaka doktorla değerlendirilmelidir” diyor.

  • Doktora başvurmadan ilaç almayın

Boğaz ağrısı, halsizlik, burun akıntısı ve ateş gibi şikayetler ortaya çıktığında ‘nasıl olsa geçer’ düşüncesiyle doktora danışmadan, rastgele ilaç kullanmak hem anneye hem bebeğe zarar verir. Hamilelikte her ilaç güvenli değildir. Bu nedenle en küçük belirtide bile mutlaka doktora başvurulmalı ve tedavi uzman kontrolünde yapılmalıdır.

#HamilelikteSağlık #EnfeksiyonRiskineDikkat #AnneAdayları #GebelikteInfluenza #SağlıkHaberi #DrMeriçKabakcı #AnneBebekSağlığı #KışHamileliği #EnfeksiyonÖnlemleri #SağlıklıGebelik #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Meme kanserinde sosyal destek hayat kurtarıyor

Dünya genelinde erkeklerde meme kanseri, kadınlara göre nadir görülse de son yıllarda giderek artış gösteriyor. Toplumumuzda ‘erkeklerde meme kanseri olmaz’ gibi yanlış bir algı olduğunu belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan “Türkiye’de yılda yaklaşık 25 bin kadında, 200-250 erkekte meme kanseri teşhis ediliyor. Erkeklerde kadınlardan daha ileri dönemde 65-70 yaşlarında görülmektedir. En sık yapılan hataların başında; meme kanserinin sadece kadınlara özgü bir hastalık sanılması, gelişen kitlelerin önemsenmemesi ve doktora geç başvurulması gelmektedir. Bilimsel araştırmalar; erkeklerde meme kanserinin çoğunlukla geç fark edildiğini gösteriyor” diyor.

Genetik yatkınlık ve ailede meme kanseri öyküsü olmasının riski artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Aydoğan buna karşın bazı yanlış yaşam alışkanlıklarının da meme kanserine zemin hazırlayabildiğini vurguluyor. Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan, erkeklerde meme kanserine neden olan 7 etkeni sıraladı, erkeklerde meme kanserine yönelik uluslararası dergide yayınlanan bilimsel çalışmalarında ortaya çıkan çarpıcı sonucu paylaştı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Fatih Aydoğan

Prof. Dr. Fatih Aydoğan

  • Aşırı alkol kullanımı

Alkol, karaciğer fonksiyonlarını bozarak hormon dengesini etkileyebilir. Karaciğerin düzgün çalışmaması, vücutta östrojenin artmasına yol açar. Bu durum meme dokusunu olumsuz etkileyerek kanser riskini artırabilir. Düzenli ve aşırı alkol tüketimi, erkeklerde meme kanseriyle ilişkilendirilmiştir.

  • Fazla kilo ve obezite

Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan “Fazla kilo, erkeklerde meme kanseri için önemli bir risk faktörüdür. Yağ dokusu arttıkça vücutta kadınlık hormonu olarak bilinen östrojenin düzeyi yükselir. Bu hormon artışı meme dokusunu olumsuz etkileyebilir. Obezite aynı zamanda bağışıklık sistemini zayıflatır ve vücuttaki iltihabi durumu artırır. Bu nedenle kilo kontrolü büyük önem taşır” diyor.

  • Hareketsiz yaşam

Düzenli fiziksel aktivitenin olmaması, meme kanseri riskini artıran faktörler arasındadır. Hareketsiz yaşam kilo alımına, hormon dengesinin bozulmasına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Düzenli yürüyüş, egzersiz ve aktif yaşam tarzı hem kilo kontrolünü sağlar hem de kanser riskini azaltır. Özellikle masa başı çalışan erkeklerde bu risk daha belirgindir.

  • Aile öyküsü ve genetik yatkınlık

Ailede meme kanseri öyküsü olan erkeklerde risk artar. Özellikle anne, kız kardeş ve erkek akrabalarda meme kanseri bulunması önemlidir. Bazı erkekler doğuştan meme kanseri riskini artıran genetik değişiklikler taşıyabilir. En bilineni BRCA2 genidir. Ancak ailede kanser öyküsü olmayan erkeklerde de meme kanseri görülebilir.

  • İleri yaş

Prof. Dr. Aydoğan “Erkek meme kanseri en sık ileri yaşlarda görülür. Özellikle 60 yaşından sonra risk belirgin şekilde artar. Yaş ilerledikçe vücutta hormon dengesi değişir ve hücrelerde birikmiş hasar artar. Bu durum kanser gelişimine zemin hazırlayabilir. Erkeklerde meme kanserinin kadınlara göre daha geç yaşlarda ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri budur” diyor.

  • Göğüs bölgesine radyasyon maruziyeti

Daha önce göğüs bölgesine radyoterapi uygulanmış erkeklerde meme kanseri riski artabilir. Özellikle genç yaşta alınan radyasyonun etkisi daha fazladır. Lenfoma gibi hastalıklar nedeniyle göğüs bölgesine radyasyon alan kişilerde bu risk yıllar sonra ortaya çıkabilir.

  • Hormon dengesizliği ve bazı hastalıklar

Prof. Dr. Aydoğan “Erkeklerde hormon dengesini bozan bazı durumlar meme kanseri riskini artırabilir. Karaciğer hastalıkları, testosteron düşüklüğü ve bazı endokrin sorunlar buna örnektir. Ayrıca Klinefelter sendromu gibi doğuştan gelen bazı durumlarda meme kanseri riski belirgin şekilde yükselir” diyor.

Bilimsel araştırmada çarpıcı gerçek!

Duygusal ve sosyal destek tıbbi tedavi kadar hayati rol oynuyor!

Prof. Dr. Fatih Aydoğan’ın da yer aldığı ekibin, uluslararası dergide yayınlanan çalışması, meme kanserinde çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor. Prof. Dr. Aydoğan şöyle konuşuyor: “Özellikle meme kanseri olan erkeklerde, toplumdaki önyargılar ve yanlış algılar nedeniyle yalnızlık sık görülebiliyor. Kanser tedavisinde ilaç kadar önemli olan bir şey varsa, o da moral ve paylaşım duygusudur. Yaptığımız bilimsel araştırmanın sonuçları; duygusal ve sosyal desteğin tıbbi tedavi kadar hayati olduğunu gösteriyor. Tedavi sürecinde hastanın yanında onu anlayan ve motive eden biri ya da birilerinin varlığı -ki bu aile bireyleri, arkadaş, komşu, hekim ekibi hatta hasta destek grupları olabilir- sağkalımı doğrudan etkileyebiliyor.”

#MemeKanseri #ErkeklerdeMemeKanseri #KanserFarkındalığı #SağlıkHaberi #Onkoloji #ProfFatihAydoğan #ErkenTeşhis #SosyalDestek #KanserAraştırmaları #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Çağlar Çabuk’tan Liderlikte Hataların Gücü

Yazar Çağlar Çabuk, yeni kitabı Hatasız Lider Olmaz ile liderlik kavramına farklı bir perspektif getiriyor. Tarih boyunca Spartaküs’ten Jül Sezar’a, Jan Dark’tan Gandi’ye, Lincoln’den Gorbaçov’a kadar birçok liderin yalnızca başarılarıyla değil, hatalarıyla da tarihe yön verdiğini ortaya koyan eser; liderliği kusursuzluk miti üzerinden değil, hata–farkındalık–dönüşüm ekseninde ele alıyor.

Kitap, liderliğin insani yönünü öne çıkararak hataların inkâr edilmediği, aksine kabul edilip öğrenme ve gelişim alanına dönüştürüldüğü bir yaklaşım sunuyor. Çabuk, “Liderlik, hata yapmayan insanların değil; hatasını fark eden, onun sorumluluğunu alan ve dönüşebilen insanların yolculuğudur” sözleriyle kitabın çıkış noktasını özetliyor.

Okuru düşündürücü sorularla liderliğe yeniden bakmaya davet eden Hatasız Lider Olmaz, tarihin kırılma anlarını ve liderlerin zaaflarını mercek altına alarak, liderliğin gerçek yüzünü keşfetmek isteyenler için raflarda yerini aldı.

#HatasızLiderOlmaz #ÇağlarÇabuk #KitapHaberi #Liderlik #TarihVeLiderler #YeniKitap #OkumaÖnerisi #Farkındalık #Dönüşüm #LiderlikYolculuğu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sadece selülit mi sanıyorsunuz?

Son dönemlerde yeterince hareket etmiyor ve daha fazla yemek yiyorsanız, kilo almanız çok olağan. Ancak, beslenme alışkanlığınıza özen göstermenize rağmen kilo alıyorsanız ve yağlar özellikle bacak ile kol bölgelerinde birikiyorsa, dikkat! Bu şikayetinizin nedeni, toplumda “ağrılı selülit” olarak da bilinen ve çoğunlukla kadınları etkileyen lipödem olabilir! Yağ dokusunun patolojik bir şekilde birikmesi ve vücutta anormal dağılım göstermesiyle ortaya çıkan lipödem; özellikle bacaklar, kalçalar ile kollarda ilerleyici ve simetrik genişlemelere neden oluyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, cilt altındaki yağ dokusunun sertleşmesi, ağrı, hassasiyet ve kolay morarma gibi belirtilerle kendini gösteren lipödemin sadece estetik bir sorun olmadığına, ciddi yaşam kalitesi kaybının yanı sıra önemli sağlık sorunlarına da yol açabileceğine dikkat çekiyor. Ancak, lipödem konusunda toplumda farkındalığın az olması nedeniyle hastaların vücutta oluşan yağ birikimini “selülit” zannederek hekime geç başvurduklarını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, “Lipödem erken fark edilip tedavi edilmezse ilerleyerek eklem ağrıları, hareket yetisinin azalması sebebiyle yürüme güçlüğü ve enfeksiyon gibi ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Ayrıca, hareketsiz kalınması diyabet, kalp-damar ve obezite gibi bazı hastalıkların kontrolünü de zorlaştırmaktadır.  Dolayısıyla, erken teşhis için özellikle bacak ile kollarda şişlik varsa ve dokunulduğunda bu bölgeler ağrıyorsa veya kolay morarıyorsa, mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Şule Arslan

Prof. Dr. Şule Arslan

Kadınları etkiliyor, 20’li yaşlarda belirginleşiyor

Lipödem genellikle kadınları etkiliyor, erkeklerde ise çok nadir rastlanıyor. Batı ülkelerinde yapılan çalışmalarda, lipödemin kadınlarda görülme sıklığının yüzde 11 ila 18 arasında değiştiği bildiriliyor. Ancak uzmanlara göre, lipödem farkındalığının düşük olması nedeniyle bu oranlar gerçek hasta sayısını yansıtmıyor. Hastalık çoğunlukla ergenlik sonrası dönemde veya  20’li yaşlarda belirginleşmeye başlıyor. Menopoz döneminde lipödem semptomlarının şiddetlenebildiği belirtiliyor.

Gün sonunda şişlik artıyorsa, dikkat!

Lipödem belirtileri, vücutta anormal yağ birikimi olan bölgelerde görülüyor. Hastalığın en sık rastlanan sinyalleri; vücutta simetrik şişlik, ağrı ve hassasiyet olarak sıralanıyor. Bu ağrılar dokunma, basınç veya hareket sırasında artabiliyor. Bacaklar kolaylıkla morarabiliyor ve akşama doğru lipödemli bölgelerde şişlik artabiliyor.  Prof. Dr. Şule Arslan, hastaların ağrıları bazen bacakta yanma hissi şeklinde ifade ettiklerini anlatarak, “Özellikle morarma yakınması olan hastalar ise herhangi bir çarpma hatırlamasalar bile kol ve bacaklarının kolaylıkla morardığını dile getirmektedirler” diyor. Ayaklar ise daha az etkileniyor ve çoğu zaman tutulum göstermiyor; bu durum lipödemiyi diğer ödem türlerinden ayıran önemli bir özellik olarak öne çıkıyor. Prof. Dr. Şule Arslan, bacaklarında şişlik olan hastaların kıyafet alırken alt beden ve üst beden arasında fark olması nedeniyle de sorun yaşayabildiklerini söylüyor.

Kilo artışı şikayetleri ağırlaştırıyor

Genetik yatkınlık, hormonal faktörler (ergenlik, hamilelik, doğum kontrol hapı kullanımı) inflamasyon, hareketsiz yaşam tarzı ve hatalı beslenme gibi etkenler lipödem gelişimde rol oynuyorlar. Aile geçmişinde lipödem olan kadınlarda bu hastalığa daha sık rastlanıyor. Ayrıca, lipödem teşhis edilen hastaların büyük bir bölümünde vücut kitle indeksinin normalin üzerinde olduğu belirtiliyor.  Kilo artışı da diyabet ve hipertansiyon gibi sorunların kötüleşmesine neden olabiliyor.

Hastalık kontrol altına alınabiliyor!

Günümüzde mevcut olan tedavi seçenekleriyle tam iyileşme sağlanması mümkün olmasa da tedaviye uyumu yüksek hastalarda doğru ve sürdürülebilir bir tedaviyle hastalık kontrol altına alınabiliyor. Bu sayede hastalar yaşam kaliteleri bozulmadan günlük yaşamlarına devam edebiliyor. Tedavide hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması, semptomların gerilemesi ve ikincil komplikasyonların önlenmesi amaçlanıyor. Bu durumda multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşımın önem kazandığını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan,  “Zira, hastalığın yönetiminde beslenmeden egzersize, stres kontrolünden düzenli takibe kadar pek çok unsur bir arada ele alınmaktadır” diye konuşuyor.

Yaşam tarzı değişikliği çok önemli!

Komplet dekonjestif terapi, yani manuel lenfatik drenaj, kompresyon tedavisi ile cilt bakımı gibi çok bileşenli tedavi yaklaşımı  ve cerrahi girişimler, lipödemin temel tedavi yaklaşımlarını oluşturuyor. Bunların yanı sıra düşük tuzlu-düşük şekerli diyete uyulması, kilo kontrolü, özellikle lenfatik dolaşımı destekleyen egzersizlerin düzenli yapılması, uzun süre ayakta kalma veya seyahat etme durumunda bası giysilerinin kullanımı ve stres yönetimi, etkili tedaviler olarak öne çıkıyor.  Fizik tedavi, hareket kısıtlamalarının azaltılmasında, kasların güçlendirmesinde ve ağrının hafifletilmesinde etkili oluyor. Prof. Dr. Şule Arslan, özellikle komplikasyonların önlenmesinde hastaların düzenli hekim takibinde olmalarının ve yaşam tarzı değişikliğini uzun vadede sürdürebilmelerinin son derece önlemli olduğuna vurgu yapıyor.

#Lipödem #CiltSağlığı #BacakAğrısı #KolAğrısı #SelülitDeğilLipödem #SağlıkBilgilendirme #ErkenTeşhis #YaşamKalitesi #FizikTedavi #AcıbademHastanesi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Migreni Ağrı Kesiciyle Bastırmayın: Aşırı İlaç Kullanımı Yeni Bir Baş Ağrısı Türüne Yol Açabilir”

Migrenin, şiddetli ve yaşam kalitesini düşüren özellikli bir baş ağrısı olduğunu belirten uzmanlar, atakların 3 saatten 3 güne kadar sürebildiğini söylüyor.

Çoğu zaman ışık, ses hassasiyeti ile bulantı ve kusmanın migrene eşlik ettiğini dile getiren Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Migren ataklarını tetikleyen pek çok faktör bulunur. En sık karşılaşılan tetikleyiciler arasında; parlak ışıklar, keskin ve yoğun kokular, mayalı içecekler, lodos, aromatik yiyecekler, çikolata ve bazı kişilerde çilek yer alır.” dedi. Uzun süreli ve sık ağrı kesici kullanımının ise ayrı bir baş ağrısı tablosuna yol açabildiğine vurgu yapan Dr. Şalçini, migrenin doğru tanı ve düzenli tedaviyle kontrol altına alınabilen bir hastalık olduğunu hatırlattı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, migrenin türleri, belirtileri, tetikleyicileri, tedavi yaklaşımları ve ne zaman doktora başvurulması gerektiği hakkında bilgi verdi.

Dr. Celal Şalçini

Dr. Celal Şalçini

Migren atakları 3 saat ile 3 gün arasında sürebiliyor!

Migrenin, primer baş ağrıları grubunda yer alan, kendine özgü özellikleri olan bir baş ağrısı türü olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “En belirgin özellikleri; genellikle tek taraflı olması, zonklayıcı karakterde seyretmesi ve nabız atışı gibi hissedilmesidir.” dedi.

Migren atağı sırasında ışık ve sesten rahatsızlık, bulantı ve kusmanın sık görüldüğüne işaret eden Dr. Şalçini, “Fiziksel aktiviteyle birlikte ağrının artması tipiktir. Merdiven çıkmak, eğilmek, öksürmek, ıkınmak veya zorlanmak ağrıyı artırır ve hasta bu aktivitelerden kaçınma eğilimindedir. Migren atakları 3 saat ile 3 gün arasında sürebilir ve genellikle oldukça şiddetlidir. Ağrı şiddeti, sıfırdan 10’a kadar yapılan değerlendirmelerde çoğunlukla 7-8 düzeyindedir.” şeklinde konuştu.

Auralı migren, baş ağrısından önce görülen belirtilerle ortaya çıkar!

Migrenin kendi içinde tipleri olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Bunların en temel ayrımı auralı migren ve aurasız migren şeklindedir. Klinik pratikte her iki tip de görülür.” dedi.

Auralı migrenin, hastanın baş ağrısı başlamadan önce hissettiği bazı yakınmalarla kendini gösterdiğini ifade eden Dr. Şalçini, “Bu belirtiler çoğunlukla görsel problemler şeklinde ortaya çıkar; ancak diğer duyusal sistemleri ya da motor fonksiyonları etkileyen belirtiler de görülebilir. En sık karşılaşılan aura türü görsel auradır. Baş ağrısı başlamadan yaklaşık yarım saat önce ortaya çıkan bu dönemde; görme alanının bir tarafında zikzaklı ya da parlamalı çizgiler, görme bulanıklığı, ışık patlamaları, ışık çakmaları, buzlu cam arkasından bakıyormuş hissi veya gökkuşağı renklerinde şekiller görülebilir. Bu süreçte henüz baş ağrısı yoktur. Aura belirtileri geçtikten yaklaşık yarım saat sonra baş ağrısı başlar. Bu nedenle hastanın aurayı tanıması önemlidir. İlk kez yaşayan hastalar doğal olarak endişe duyabilir; ancak aura, migrenin bilinen ve tanımlanmış bir evresidir.” açıklamasını yaptı.

Hasta, kendi tetikleyicilerini fark edebilmeli!

Migren ataklarını tetikleyen pek çok faktör olduğuna değinen Dr. Celal Şalçini, “En sık karşılaşılan tetikleyiciler arasında; parlak ışıklar, keskin ve yoğun kokular, mayalı içecekler, lodos, aromatik yiyecekler, çikolata ve bazı kişilerde çilek yer alır.” dedi.

Deterjanlar, parfümler, barometrik basınç değişiklikleri, klima ortamları ve bir yerden başka bir yere yapılan yolculukların da migren atağını tetikleyebileceğini kaydeden Dr. Şalçini, “Mantar ve şarap gibi mayalı ürünler de bazı hastalarda atağa yol açabilir. Tetikleyiciler kişiden kişiye değişir. Bu nedenle en önemli nokta, hastanın kendi tetikleyicilerini fark etmesi ve ayırt edebilmesidir. Bir faktörün migreni tetiklediğini fark eden hastanın, mümkün olduğunca bu durumdan kaçınması gerekir.” uyarısını yaptı.

Ayda 10-15 günden fazla ağrı kesici kullanımı, ‘aşırı ilaç kullanımına bağlı baş ağrısı’na yol açabilir!

Sürekli ağrı kesici kullanımının doğrudan migreni tetiklemediğini, ancak baş ağrısı sınıflamasında ‘aşırı ilaç kullanımına bağlı baş ağrısı’ adı verilen ayrı bir baş ağrısı tipi olduğunu vurgulayan Dr. Celal Şalçini, “Bu durum özellikle migren ve diğer baş ağrısı hastalarında, sık ve düzenli ağrı kesici kullanımına bağlı olarak gelişir.” dedi.

Dr. Şalçini bu durumu şöyle açıkladı:

“Eğer bir kişi ayda 10-15 günden fazla (kullanılan ilacın türüne göre değişmekle birlikte) ağrı kesici kullanıyor ve baş ağrısı sürekli hâle gelmişse, bu durum aşırı ilaç kullanım baş ağrısı olarak değerlendirilir. Bu tablo hem tanıyı zorlaştırır hem de tedavi sürecini karmaşıklaştırır. Bu hastalarda öncelikle aşırı ilaç kullanımının kesilmesi hedeflenir. Ardından esas baş ağrısının tedavisine geçilir. Bu durumun kendine özgü bir hastalık adı ve yaklaşımı vardır.”

Bazı kişilerde ömür boyu sürebilirken, bazı kişilerde zamanla ortadan kalkabilir!

Migrenin tamamen geçip geçmeyeceğinin oldukça tartışmalı bir konu  olduğunu aktaran Dr. Celal Şalçini, “Migren bazı kişilerde ömür boyu sürebilirken, bazı kişilerde zamanla tamamen ortadan kalkabilir.” dedi.

Migren tedavisinde iki temel yaklaşım olduğunu belirten Dr. Şalçini, “İlk yaklaşım, yalnızca atak sırasında ilaç kullanılmasıdır. Ayda bir kez, hafif şiddette ve istirahatle geçen ağrıları olan hastalarda genellikle bu yöntem yeterlidir. Ancak haftada bir veya daha sık görülen, birkaç gün süren, şiddetli ve iş ya da sosyal hayatı bozan atakları olan hastalarda hem atak tedavisi hem de koruyucu tedavi uygulanır. Koruyucu tedavinin amacı, atakların sıklığını ve şiddetini azaltmaktır.” bilgisini paylaştı.

Hedeflenen iyilik hâline ulaşıldıktan sonra en az 6-9 ay boyunca bu durumun sürmesinin beklendiğini aktaran Dr. Şalçini, “Bu sürenin ardından ilaçlar yavaşça kesilir. Eğer hasta bu dönemde ataksız kalırsa tedavi başarılı kabul edilir. Bazı hastalarda ataklar uzun süre geri gelmezken, bazı hastalarda ilaç kesildikten sonra tekrar başlayabilir.” şeklinde konuştu.

Migren, tedavi edilebilir bir hastalık!

Migreni olan hastaların mutlaka bir hekime başvurması gerektiğine dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Özellikle ayda 3-4’ten fazla, şiddetli ve yaşam kalitesini bozan baş ağrıları olan kişilerin doktora başvurması önemlidir.” dedi.

Ayrıca bazı alarm bulguları olduğu uyarısını yapan Dr. Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:

“Hayatında ilk kez ortaya çıkan baş ağrısı, 50 yaşından sonra başlayan baş ağrısı, baş ağrısına eşlik eden duyusal ya da motor belirtiler, ilaçlara yanıt vermeyen ağrılar ve çok sık tekrar eden baş ağrıları mutlaka değerlendirilmelidir.

Migren, tedavi edilebilir bir hastalıktır. Günümüzde klasik ilaçların yanı sıra yeni nesil, halk arasında ‘aşı’ olarak adlandırılan enjeksiyonlar, ağızdan kullanılan akıllı ilaçlar ve botulinum toksini gibi farklı tedavi seçenekleri mevcuttur. Hastanın tetikleyicilerini tanıması, tedaviye uyum göstermesi ve doktoruyla iş birliği içinde olması tedavi başarısını artırır. Ayrıca hastaya eğitim verilmesi büyük önem taşır. Çünkü her baş ağrısı migren değildir; stres tipi baş ağrıları gibi farklı baş ağrıları da görülebilir. Zamanla hangi ağrının migren, hangisinin stres kaynaklı olduğunu ayırt etmeyi öğrenen hastalarda tedavi başarısı belirgin şekilde artar.

#Migren #BaşAğrısı #AğrıKesici #AşırıİlaçKullanımı #Nöroloji #SağlıkHaberi #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL #TedaviEdilebilirMigren #PauseDergi

Erez Eğilmez sahnelere görkemli dönüş yapıyor

Moda ve koreografi dünyasının efsane ismi Erez Eğilmez, uzun süren sessizliğini bozarak sahnelere muhteşem bir dönüş yapıyor. Yılların birikimini yeni projelerle taçlandırmaya hazırlanan ünlü koreograf, hem moda hem de müzik dünyasında yeniden fark yaratmaya kararlı.

Eğilmez, sadece podyumda değil, müzikte de iddiasını ortaya koyuyor. Çok yakında dinleyicilerle buluşacak olan yeni albümü “Nefesimdeki Kan”, onun vizyonunu ve kalitesini yeniden sahneye taşıyacak. Moda dünyasında ise büyük defile organizasyonlarıyla sektöre yeni bir soluk getireceğinin sinyalini veriyor.

Kıbrıs’ta Dev Organizasyon

Mart sonunda Kıbrıs’ın en prestijli mekanlarından birinde gerçekleşecek “Dansların Melodisi” adlı görsel şov, hem müzik hem de dansın eşsiz uyumunu sahneye taşıyacak. Titizlikle hazırlanan bu özel gece, Erez Eğilmez’in sahnelere dönüşünü taçlandıracak unutulmaz bir deneyim olacak.

Erez Eğilmez, yeniden sahneye çıkışıyla hem moda hem de müzik dünyasında heyecan yaratıyor; sanatseverler ise onun enerjisini ve vizyonunu yeniden izleme fırsatını sabırsızlıkla bekliyor.

#ErezEğilmez #ModaVeMüzik #DanslarınMelodisi #NefesimdekiKan #KoreografiUstası #SahnelereDönüş #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ocak Boyunca Ücretsiz Gösterimler İstanbulluları Bekliyor

İBB Beyoğlu Sineması’nın büyük ilgi gören Ülke Sineması programı, 2026’nın ilk ayında Fransa’yı konuk ediyor. İBB Kültür’ün hazırladığı özel seçki, ocak ayı boyunca Fransız sinemasının önde gelen yapımlarını ücretsiz olarak sinemaseverlerle buluşturacak.

Fransız Sinemasından Özel Seçki

Programda, sinema tarihine damga vurmuş ve farklı dönemlerden örnekler sunan filmler yer alıyor. Gösterilecek yapımlar arasında Jacques Demy’nin “Cherbourg Şemsiyeleri”, Costa Gavras’ın “Ölümsüz”, Chris Marker’ın “Güneşsiz”, François Truffaut’nun “Cep Harçlığı” ve Gérard Oury’nin “Şahane Oyun” gibi klasikler bulunuyor. Ayrıca Raoul Peck, Stéphane Demoustier, Julie Navarro, Cédric Kahn, Iris Kaltenbäck ve Jeanne Herry gibi çağdaş yönetmenlerin dikkat çeken filmleri de seçkide yer alıyor.

Animasyon ve Kısa Film Gösterimleri

Ocak ayı boyunca yalnızca uzun metrajlı filmler değil, animasyon ve kısa film seçkileri de izleyicilerle buluşacak.

Animasyon Seçkisi: 11 ve 25 Ocak’ta “Fil ve Balina”, “İki Kız Kardeş Arasında”, “Boris’in Fırını”, “Koyun, Kurt ve Çay Bardağı” ve “Kapibara” gösterilecek.

Kısa Film Seçkisi: 11 Ocak’ta “Hoşça Kal”, “Katarak” ve “Yelken Bayraklar” izleyiciyle buluşacak.

Beyoğlu’nda Kültür Buluşması

İstiklal Caddesi’nin simge yapılarından biri olan İBB Beyoğlu Sineması, haftanın altı günü kapılarını açarak sinemaseverlere kültür ve sanat dolu bir program sunuyor. Etkinlikler ücretsiz olup, detaylı bilgi ve biletler için İBB Beyoğlu Sineması’nın sosyal medya hesapları takip edilebiliyor.

#İBBBeyoğluSineması #FransızSineması #ÜlkeSineması #KültürSanat #FilmGösterimi #İstanbulEtkinlikleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Akciğer hastalıkları son yıllarda hızla artıyor!

Geceleri uykudan uyandıran inatçı öksürüğünüz, göğüs ağrınız varsa, kendinizi sürekli halsiz hissediyor, değil merdiven- yokuş çıkmak oturduğunuz yerde bile nefes alamıyor gibi oluyorsanız dikkat! Ülkemizde son yıllarda KOAH ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarının hızla arttığını belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai “Bilimsel araştırmalara göre, 35-40 yaşından sonra her yıl akciğer kapasitemizin yaklaşık yüzde 1’i kaybolur. Yani, 50 yaşındaki bir kişinin akciğer kapasitesi, 40 yaşındaki haline göre yaklaşık yüzde 10 daha az olabilir. Bu kayıp sigara içilmesi ve sigara dumanına maruz kalınması başta olmak üzere yanlış yaşam alışkanlıkları ve bazı çevresel etkenlerle çok daha hızlanır. Ama bazı püf noktalarına dikkat ederek akciğerlerimizi yenilememiz ve yıpranma sürecini yavaşlatmamız mümkün olabilir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Naurzvai, yeni yılda akciğerlerinizi 7 adımda yenilemenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Nurgül Naurzvai

Dr. Nurgül Naurzvai

  • Sigaradan ve sigara dumanından uzak durun

Sigara, nargile, puro ve elektronik sigara akciğerlerin en büyük düşmanıdır. Sadece içenler değil, pasif içiciler de büyük risk altındadır. Bilimsel araştırmalar; sigara dumanının, akciğerlerdeki hücrelerde onarılmaz hasarlar bıraktığını, onları hızla yaşlandırdığını ve kendini yenileme kapasitesini azalttığını ortaya koymaktadır. Bu zararlı maddelerden kaçının, içilen ortamlardan da uzak durun. Eğer sigara içiyorsanız bırakmak için bir adım atın, içmiyorsanız da sigara dumanına maruz kalmayın, pasif içici olmayın.

  • Her gün sebze ve meyve tüketin

Fast-food yiyecekler, aşırı yağlı ve işlenmiş gıdalar, yeterince sebze-meyve tüketmemek akciğerleri savunmasız bırakır. Antioksidan eksikliği, akciğer hücrelerinin daha çabuk yaşlanmasına yol açar. Akciğerlerimizin düşmanı olan serbest radikallerle savaşmanın en iyi yolu, antioksidanlardan zengin beslenmektir. C ve E vitamini gibi antioksidanlar, taze sebze ve meyvelerde bolca bulunur. Özellikle portakal, kivi, brokoli, havuç, ıspanak gibi besinler akciğer sağlığı için çok faydalıdır. Bilimsel çalışmalar; bu tür besinlerin akciğer hücrelerini koruduğunu ve yaşlanmayı yavaşlattığını gösteriyor. Her gün tabağınızda renkli sebze ve meyvelere yer verin.

  • Hareket edin, nefesinizi açın

Hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, egzersiz yapmamak, sürekli oturmak akciğer kapasitesini düşürür. Akciğerler de tıpkı kaslar gibi çalıştıkça güçlenir; hareketsizlik onları zayıflatır ve yaşlandırır. Düzenli egzersiz yapmak, akciğer kapasitesini artırır, dokuların oksijenlenmesini sağlar. Yürüyüş, yüzme, bisiklet, dans… Hangisini seviyorsanız onu yapın! Haftada en az 3 gün, 30 dakika tempolu yürüyüş bile akciğer sağlığınıza çok önemli katkıda bulunur.

  • Bağışıklığınızı güçlü tutun

Sürekli stresli olmak ve yeterince uyumamak, bağışıklık sistemini zayıflatır, vücudu hastalıklara açık hale getirir. Akciğerler de bundan olumsuz etkilenir ve yaşlanma süreci hızlanır. Akciğerlerimiz, mikroplara ve virüslere karşı ilk savunma hattımızdır. Yeterli uyku, dengeli beslenme ve stresi yönetmeyi öğrenmek bağışıklık sistemini güçlü tutar.

  • Kirli havadan uzak durun

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai “Hava kirliliği, egzoz dumanı, fabrika gazları, tozlu ve kimyasal ortamlarda çalışmak akciğerleri yıpratır, yaşlanmasını hızlandırır. Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, hava kirliliği maalesef kaçınılmaz bir gerçek. Mümkünse sabah erken saatlerde ya da trafiğin az olduğu zamanlarda dışarı çıkın. Evi sık sık havalandırmak akciğerleri korumaya fayda sağlar” diyor.

  • Temizlik deterjanlarına maruz kalmayın

Evde ve işyerinde parfüm, oda spreyi, toz, küf ve kimyasallara uzun süre maruz kalmak akciğerlere büyük zarar verir. Temizlik yaparken aşırı kimyasal kullanmayın, rutubetli, tozlu ve küflü ortamlarda bulunmayın, gerekirse maske takın. Özellikle astım ve KOAH hastaları için bu alışkanlıklar çok zararlıdır.

  • Aşılarınızı yaptırın

Dr. Naurzvai “Sık sık solunum yolu enfeksiyonu geçirmek ve tedaviyi ihmal etmek, grip ve bronşit gibi hastalıkları önemsememek, doktora gitmemek, ilaçları yarım bırakmak akciğerlerde kalıcı hasara ve yaşlanmaya yol açabileceğinden dolayı, bu tür olası alışkanlıklarınızı mutlaka terk edin. Ayrıca grip ve zatürre aşılarını yaptırmak, ellerin temizliğine dikkat etmek, kalabalık ve kapalı ortamlarda uzun süre kalmamak da akciğer sağlığı açısından çok önemlidir. Doğru yaşam alışkanlıkları kazanmak, akciğerlerimizi genç ve sağlıklı tutmanın en önemli yoludur” diyor.

#AkciğerSağlığı #KOAH #Astım #SigaraBırak #NefesAl #SağlıklıYaşam #Egzersiz #Antioksidan #Bağışıklık #HavaKirliliği #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Böğürtlen Öpücüğü” raflarda yerini aldı

Şair Ünal Ersözlü, Yakın Yayınları etiketiyle yayımlanan yeni kitabı “Böğürtlen Öpücüğü” ile okurlarla buluştu. 78 bölümden oluşan ve 184 sayfalık tek bir şiir olarak kurgulanan eser, modern epik şiirin izini süren bütünlüklü bir anlatı sunuyor.

Aşk, zaman, bellek ve anlam arayışını zengin bir imge dünyasında buluşturan kitap, çağdaş Türk şiirinde özgün bir okuma deneyimi olarak öne çıkıyor. Ersözlü, bugüne kadar aldığı ödüller ve gazetecilikten beslenen üretim hattıyla edebiyat dünyasında kendine özgü bir dil kurmayı sürdürüyor.

#ÜnalErsözlü #BöğürtlenÖpücüğü #ŞiirKitabı #ÇağdaşTürkŞiiri #YakınYayınları #KültürSanat #EdebiyatHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

2026’da sağlığınızı koruyun: Tarama testlerini ihmal etmeyin

Yeni bir yıla girildiğinde sağlık başlığı her zamankinden daha fazla önem kazanıyor. Özellikle kanser hem görülme sıklığının artması hem de toplumda yarattığı endişe nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. Kanserle mücadelede en kritik unsur, hastalığı beklemek yerine riskleri erken dönemde yönetmekten geçiyor. Araştırmalar 2026’nın ilk günlerinden itibaren kanserle mücadelede en etkili yaklaşımın erken tanı, düzenli tarama ve yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu gösteriyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, yeni yılda kanser hastalığına karşı alınması gereken önlemler hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

Uzun yaşam, sağlıklı yıllar anlamına gelmiyor

Kanser, modern çağda ortaya çıkmış bir hastalık değildir. Tarihsel ve arkeolojik bulgular, kanserin binlerce yıldır insanlıkla birlikte var olduğunu göstermektedir. Günümüzde kanser sıklığındaki artışın temel nedeninin, tıptaki ilerlemeler sayesinde insan ömrünün uzaması olduğu bilinmektedir. İnsanlar artık daha uzun yaşamakta; bu durum, kanser riskinin daha geniş bir zaman dilimine yayılmasına neden olmaktadır. Son iki yüzyılda ortalama yaşam süresi belirgin biçimde artmıştır. Ancak asıl belirleyici olan, bu sürenin ne kadarının sağlıklı geçirildiğidir. Daha uzun yaşayan toplumlarda kanserin daha sık görülmesi, korunma ve erken tanı stratejilerinin her zamankinden daha önemli hale gelmesine yol açmıştır.

Erken tanı mümkün ama katılım düşük

Günümüzde meme, rahim ağzı, kalın bağırsak ve prostat kanserleri başta olmak üzere birçok kanser türünde erken tanı sayesinde tedavi başarısı önemli ölçüde arttı. Buna rağmen tarama programlarına katılım oranları hala düşük seviyelerde seyrediyor. Birçok kişi, kanser olasılığıyla yüzleşmekten kaçınmakta ve tarama testlerini ertelemektedir. Oysa erken tanı sayesinde hastalık kontrol altına alınabilmekte ve tedavi süreci çok daha etkili şekilde yönetilebilmektedir.

2026’da kanser tarama testlerinizi yaptırın!

Kanser çoğu zaman belirti vermeden ilerler ve erken evrede saptandığında ise tedavi şansı belirgin şekilde artar. Ailede kanser öyküsü bulunuyorsa, son dönemde nedeni açıklanamayan bazı şikayetler ortaya çıktıysa ya da yaş itibarıyla risk grubuna girildiyse “bir şeyim yok” denilmemeli ve vakit kaybetmeden tarama testleri için hekime başvurulmalıdır. Kanser tarama testlerinin, hastalık ortaya çıkmadan önce riskin belirlenmesinde hayati bir rol üstlendiği unutulmamalıdır.

Kadınlar için önemli testler:

  • 40 yaş sonrası düzenli mamografi
  • 21–65 yaş arası smear ve HPV taramaları
  • 50 yaş sonrası kolonoskopi veya dışkıda gizli kan testleri

Erkekler için önemli testler:

  • 50 yaş sonrası PSA testi ve prostat muayenesi
  • 50 yaş sonrası kolonoskopi
  • Uzun süre sigara kullanmış bireylerde düşük doz akciğer tomografisi

Bunların dışında, kadın erkek fark etmeksizin yaşı kaç olursa olsun her bireyin yılda bir kez temel kan ve biyokimya testlerini yaptırması, genel sağlık durumunun izlenmesi açısından faydalı olabilir. Aile öyküsü ve bireysel risk durumuna göre karaciğer ve tiroit ultrasonu gibi kişiye özel taramalar planlanmalıdır. Özellikle ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerde taramaların daha erken yaşta ve daha sık aralıklarla yapılması büyük önem taşımaktadır.

 “Ben sağlıklıyım” yetmez “Biz sağlıklı mıyız?” demeliyiz!

Bilimsel çalışmalarda, kanser riskinin yalnızca genetik yatkınlıkla değil; günlük yaşamda benimsenen alışkanlıklarla da yakından ilişkili olduğu ortaya konulmaktadır. Hareketsizlik, düzensiz ve dengesiz beslenme, aşırı kilo alımı ve kronik stres gibi faktörlerin etkisinin yalnızca bireyle sınırlı kalmadığı, aynı yaşam alanını paylaşan tüm aile bireylerini etkilediği vurgulanmaktadır. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve stres yönetimi gibi alışkanlıkların aile içinde birlikte uygulanmasının, uzun vadede koruyucu bir etki sağladığı kabul edilmektedir.

Akdeniz diyetini ve aktif yaşamı benimseyin

Beslenme alışkanlıkları açısından Akdeniz diyetinin, kanser riskini azaltıcı etkileri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. Sebze ve meyve tüketiminin artırılması, zeytinyağı ve balık ağırlıklı beslenmenin tercih edilmesi; bunun yanında düzenli fiziksel hareketin sağlanması, yeterli ve kaliteli uykunun desteklenmesi ile stresin yönetilmesi, korunmada önemli bir rol oynamaktadır. Bu yaklaşımın geçici bir diyet programı olarak değil, sürdürülebilir bir yaşam biçimi olarak benimsendiğinde daha etkili sonuçlar elde edildiği görülmektedir.

#KanserdenKorunma #ErkenTanı #TaramaTestleri #SağlıklıYaşam #AkdenizDiyeti #KanserFarkındalık #MemorialHastanesi #ProfMustafaÖzdoğan #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity