Cemiyet, magazin ve güncel haberler

Yazılar

Doğal deyip rastgele alınan her şey riskli olabilir!

Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin kendi beyin dokusuna saldırdığı kronik bir hastalık olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bu süreci ‘beyinde başlayan bir iç savaş’ olarak tanımlıyor.
Kadınlarda daha sık görülen MS’in seyrinin her hastada farklı olduğunu aktaran Tarlacı, “İki MS hastasını yan yana koysanız biri ayakta, diğeri tekerlekli sandalyededir. Bu fark, erken teşhis ve yönetimin önemini gösterir.” dedi. Tamamlayıcı tedavilerin, tıbbi tedaviyi desteklemek şartıyla faydalı olabileceğini, ancak alternatif tedavilerin ciddi riskler taşıdığına dikkat çeken Tarlacı, bitkisel takviyelerin masum olmadığını, ilaçlarla etkileşimlerinin tehlikeli olabileceğini hatırlattı. Tarlacı, MS hastalarına bilimsel temeli güçlü, güvenli yöntemleri tercih etmeleri çağrısında bulunuyor.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Multiple Skleroz’un (MS) nedenleri, belirtileri, hastalık süreci ve özellikle tamamlayıcı ile alternatif tedavi yöntemleri arasındaki farklar ile olası riskleri anlattı.
Bağışıklık sistemi düşmanı dışarıda değil, içeride arar…
Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin beynin kendi yapılarına saldırarak hasar oluşturduğu bir hastalık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu, beyinde başlayan bir iç savaş gibidir. Bağışıklık sistemi düşmanı dışarıda değil, içeride arar ve beynin en temel yapı taşlarına saldırır.” dedi.
MS’in genellikle 20-40 yaş arasındaki bireylerde ortaya çıktığını ve kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sık görüldüğünü kaydeden Tarlacı, “Türkiye gibi güneşli ülkelerde bile D vitamini eksikliği, sigara kullanımı ve modern yaşam tarzı MS riskini artırıyor.” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Elektrik kablosunun yalıtımı bozulursa kıvılcım çıkar, kısa devre olur; beyinde olan da budur!
Normalde bağışıklık sisteminin beyin dokusuna müdahale edemediğini, çünkü arada bir ‘kan-beyin bariyeri’ bulunduğunu aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak bu bariyer zedelendiğinde bağışıklık sisteminin saldırgan hücreleri beyin içine sızar ve miyelin kılıfına saldırır. Bu süreçte CD8+ ve CD4+ lenfositler, NK hücreleri, B hücreleri gibi birçok aktör adeta bir işgal gücü gibi davranır. Plak dediğimiz lezyonlar da işte bu savaşın izleridir.” dedi.
Sinir hücrelerinin iletiminin miyelin kılıfla sağlandığını dile getiren Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu yalıtım maddesi bozulduğunda elektriksel ileti kopar. MS’in fiziksel semptomları da bu iletim bozukluğunun sonucudur. Elektrik kablosunun yalıtımı bozulursa kıvılcım çıkar, kısa devre olur; beyinde olan da budur.”
Hastalık her bireyde farklı seyrediyor!
MS’in kadınlarda daha sık görülmesinin, hormonel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Özellikle östrojenin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri burada önemlidir. Kadın vücudu doğası gereği farklı bağışıklık reflekslerine sahiptir. Bu, MS gibi otoimmün hastalıklarda bazen dezavantaja dönüşebilir.” dedi.
Hastalığın seyrinin her bireyde farklı olduğunu vurgulayan Tarlacı, “Relapsing-Remitting, Secondary Progressive, Primary Progressive gibi türleri vardır. İki MS hastasını yan yana koysanız biri ayakta, diğeri tekerlekli sandalyededir. Bu fark, erken teşhis ve yönetimin önemini gösterir.” açıklamasını yaptı.
Bir MS hastasının hikâyesi, kişilik ve ruhsal dengeyle de ilgili!
“MS sadece genetik bir hastalık değildir.” diyen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, genetik bir eğilimin üzerine binen çevresel ve immünolojik etkileşimlerin bir ürünü olduğunu aktardı.
Epstein-Barr virüsü enfeksiyonları, çocuklukta geçirilen viral hastalıklar, 17 yaş öncesi sigara kullanımı, D vitamini eksikliği ve ekvatordan uzaklaştıkça artan coğrafi risk faktörlerinin bu hastalığın gelişiminde etkili olduğunu ifade eden Tarlacı, şunları söyledi:
“MS sadece sinirsel değil, nöropsikolojik ve sosyal boyutları olan bir hastalıktır. Beynin bilgiyi işlemesini, duyguları yönetmesini, hatta kimlik algısını bile değiştirebilir. Bu yüzden bir MS hastasının hikâyesi sadece kas değil, kişilik ve ruhsal dengeyle de ilgilidir.”
Tamamlayıcı tedavi tıbbi tedaviyi destekliyor, alternatif tedavi ise reddediyor!
MS genç yaşlarda başlayan, yıllar süren ve seyri belirsiz bir hastalık olduğu için hastaların genellikle klasik tıbbın yanında yeni çareler aradığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “MS hastalarının büyük kısmı genç, eğitimli, üretken ve sorgulayıcı kişilerdir. Bu da onları doğal olarak tamamlayıcı ve alternatif tedavilere yöneltir. Ama neyin doğru, neyin tehlikeli olduğuna dair bilgileri eksiktir.” dedi.
Tamamlayıcı tedavinin, tıbbi tedaviye ek olarak uygulanan destekleyici yöntemler; alternatif tedavinin ise bilimsel temelden uzak olup tıbbi tedavinin yerine konulmaya çalışılan, ciddi riskler taşıyabilen uygulamalar olduğunu söyleyen Tarlacı, şu ifadeleri kullandı:
“Birinin amacı desteklemek, diğerinin amacı tıbbi sistemin yerine geçmektir. Bu çok tehlikeli bir çizgidir. Bazı bitkisel destekler doğrudan MS ilaçlarıyla etkileşime girer ve tedaviyi sabote edebilir. Sarı kantaron, antidepresanlarla etkileşir, serotonin sendromu yapabilir. Greyfurt suyu karaciğer enzimlerini bloke eder, ilaçların toksik hale gelmesine neden olabilir. Ginkgo biloba kan sulandırıcı etki yapar, beyin kanaması riskini artırabilir. Zerdeçal bağışıklık sistemini uyarır, MS’in alevlenmesine yol açabilir. Kava Kava karaciğer hasarına neden olabilir, bağışıklık baskılayıcılarla birlikte alınırsa risk artar. Bitkisel bir şey doğal diye masum değildir, zehirli mantar da doğaldır ama öldürür.”

Umut tacirliği MS hastaları için büyük bir sorun!
Bilimsel olarak güvenli tamamlayıcı yöntemler olduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Meditasyon ve zikir, stresi azaltarak bağışıklık sistemini sakinleştirir. Egzersiz denge, dayanıklılık ve kas kontrolünü artırır. Müzik terapisi beynin duygusal bölgelerini uyarır, ağrı eşiğini yükseltebilir. Yoga ve nefes egzersizleri sinir sistemini regüle eder, gevşeme sağlar. Kegel egzersizleri pelvik kasları güçlendirir, idrar kontrolünü destekler.” dedi.
Tamamlayıcı tedavinin, ancak tıbbi tedaviyi inkâr etmeden, onun yanında bir yardımcı oyuncu gibi davranırsa faydalı olduğunu vurgulayan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:
“Umut tacirliği MS hastaları için büyük bir sorundur.Kök hücreden tutun da yılan zehri ve padma-28 gibi bilimsel temeli olmayan ürünlere kadar birçok yöntem sadece umudu sömürür. Bazıları pahalı, bazıları zararlı, bazıları ise sadece zaman kaybettirir. Kortizonlarla, interferonlarla ve antidepresanlarla etkileşebilecek bitkilere dikkat edilmeli. Spirulina aşırı bağışıklık uyarımı yapabilir. Koenzim Q10 kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır. Melatonin uyku bozukluğuna iyi gelse de diğer ilaçlarla doz kontrolü şarttır. Selenyum ve çinko eksiklikte faydalı olsa da fazlası toksik olabilir.

MS hastalarının bu maddeleri kullanmadan önce mutlaka doktorlarına danışmaları gerekir. Doğal deyip rastgele alınan her şey riskli olabilir. Tüm bitkisel destekler hekime danışılmalı, ilaçlarla etkileşimleri gözden geçirilmelidir. Kullandığınız tüm ilaçları ve destekleri bir listeye yazın, çakışma riskini azaltın. Bilinmeyen ürünleri, özellikle internetten temin edilen takviyeleri kullanmayın. Meditasyon, müzik, egzersiz gibi bilimsel yönü güçlü tamamlayıcıları tercih edin. MS hastaları bilgili ve meraklı oldukları için bazen tuzağa düşerler. Alternatif tedaviye yönelmek yerine, akıllı tamamlayıcılar seçilmelidir.”

Ipsos “Amerika’nın Kadınlar İçin En İyi İşverenlerinden Biri Olarak” tanındı

Dünyanın önde gelen pazar araştırma şirketlerinden Ipsos, Forbes tarafından Amerika’nın Kadınlar İçin En İyi İşverenleri 2025 listesinde yer aldı.

Forbes ve Statista tarafından gerçekleştirilen bağımsız araştırmanın sonucuna göre, Ipsos, tüm çalışanlarına kişisel ve profesyonel hedeflerine ulaşmaları için gerekli desteği sunan adil ve kapsayıcı bir iş yeri olarak tanımlandı. Forbes’un ABD listesinde art arda ikinci kez listede yer alan şirket, aynı zamanda global listede de yer alıyor.

Ipsos Kuzey Amerika CEO’su Mary Ann Packo görüşlerini şu şekilde ifade etti: “Ipsos’un en büyük gücü her zaman çalışanları olmuştur. Kadınlar başta olmak üzere, Ipsos’taki herkesin büyüme, liderlik etme ve etki yaratma konusunda kendini yetkin hissetmesi çok önemli. Kapsayıcı kültüre bağlılığımız, sektörün en parlak yeteneklerini çekmemizi ve uzun yıllar birlikte çalışmamızı sağlıyor. Bu özelliği Ipsos’u yenilikçi, kalıpları yıkan ve yüksek kariyer tatmini yaşatan harika bir yer yapıyor”.

Forbes ve Statista, değişime öncülük eden ve cinsiyet eşitliğini desteklemek için çalışan şirketleri belirlemek amacıyla ABD’de yüz elli binden fazla çalışan kadınla, işverenleri ve ücretler, ebeveynlik izni, eşitlik ve kapsayıcılık konularındaki uygulamaları hakkında görüşmeler yaptı. Ipsos’un bu çalışmadaki güçlü konumu, ücret eşitliği konusundaki kararlılığını ve sektöre örnek teşkil eden aile ve ebeveyn desteği politikalarının bir sonucu. Bu aynı zamanda, kadınların Ipsos’taki kariyerlerinde ilerlemelerine destek olan mentorluk programı “Gender Balance Network” (Cinsiyet Eşitliği Ağı) gibi girişimlerin başarısını da ortaya koyuyor.

Çalışanlara yönelik inisiyatiflerin yanında, Ipsos, pazarlama araştırmaları sektöründe etki yaratmak ve reklamlarda gerçek temsiliyetin gelişmesine katkı sunmak için de çalışıyor. Medya, pazarlama ve eğlence dünyasından liderleri toplumsal cinsiyet önyargısını ortadan kaldırmak amacıyla bir araya getiren SeeHer inisiyatifinin ilk araştırma üyesi olarak, müşterilerine daha adil bir medya ortamı şekillendirmelerine destek veriyor.

Pazardaki öncü yaratıcı optimizasyon çözümü Creative|Spark aracılığıyla Ipsos, kadınlar ve kız çocuklarını içeren tüm reklamları değerlendirmek için Gender Equality Measure® (GEM) çerçevesini uyguluyor. Bu veri odaklı yaklaşım, markalar ve ajansların önyargıları tespit edip azaltmalarını sağlayarak kadınların ve kız çocuklarının nasıl tasvir edildiği ve görüldüğü konusunda anlamlı bir değişim yaratıyor. Ipsos, bu hareketi ilerletmek amacıyla ANA ve SeeHer ile birlikte otantik reklamcılığın itici güçleri üzerine liderlik çalışmaları yayımlıyor.

Şirket aynı zamanda bu alanda ilerleme ve gelişmeyi hızlandırmak amacıyla çeşitli kuruluşlarla da iş birliği yapıyor. Amerika’da Reklam Araştırmaları Vakfı’nın (ARF) genç araştırmacılar için düzenlediği WIDE programına, ARF Genç Profesyoneller ve ARF Kadın Analitikçiler koalisyonuna aktif olarak katılıyor. Ayrıca The Female Quotient ile kurduğu ortaklıkla, bilgiyi güç haline getirmeyi amaçlayan çeşitli girişimlere yatırım yapıyor; sektörün sistematik değişim ve kalıcı etki yaratan içgörülerle güçlenmesini destekliyor.

Ipsos Türkiye CHRO’su Yaprak Kılıççı ise bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirdi: Forbes tarafından Amerika’nın Kadınlar İçin En İyi İşverenleri 2025 listesinde yer almak, Ipsos’un kapsayıcı ve eşitlikçi yaklaşımının güçlü bir göstergesi. Bu vizyon, Ipsos’un faaliyet gösterdiği tüm ülkelere yayılıyor. Türkiye’de de bu kültürü en iyi şekilde yansıtacak adımları atıyoruz. Ipsos’un düzenli olarak takip ettiği Cinsiyet Eşitliği Endeksi’nde, Ipsos Türkiye olarak en yüksek skora sahip ülkeyiz. Bu endekste kadın oranı, hem toplamda hem de tüm seviyelerde; ücret artışları, bonus oranları ve terfi süreçlerindeki eşitlik gibi pek çok kriter değerlendiriliyor. Türkiye’de %70’i kadınlardan oluşan bir şirket olarak, eşitlik, temsil ve güçlenme kültürümüzün ayrılmaz bir parçası. Çalışanlarımızın, özellikle kadınların, büyüme, liderlik etme ve etki yaratma konusunda kendilerini güçlü hissetmeleri bizim için temel öncelik. 12 kişilik İcra Kurulumuzun 8’inin kadın olması da bu kararlılığın en somut göstergesi.

Destek verdiğimiz araştırma projelerimizle de eşitlikçi yaklaşım için çalışıyoruz. Çalışma hayatına ara veren kadınların yeniden çalışmaya dönmesine destek olmak için çalışan YenidenBiz ile bir çalışma gerçekleştirdik. İşe ara veren kadınların geri dönüş yolculuklarını araştırarak önemli içgörüler sağladık. KAGİDER ile yürüttüğümüz Kadınların İş Gücüne Katılım ve Girişimcilik Eğilimi Araştırması’nda Kahramanmaraş’taki girişimci kadınların ihtiyaçlarına göre eğitim içeriklerinin geliştirilmesine destek olduk. Payda Derneği ile ise iki yıldır kız çocuklarının eğitimde eşit fırsatlara sahip olması için projeler gerçekleştiriyoruz.

Hibrit çalışma modelimiz ve yılda iki ay tamamen uzaktan çalışma imkânımız, kadınların iş ve özel yaşam dengelerini korumalarına önemli ölçüde katkı sağlıyor. Esnek çalışma uygulamalarımız, çalışanlarımızın hem profesyonel hedeflerine odaklanabilmelerini hem de kişisel yaşamlarında ihtiyaç duydukları zamanı yaratabilmelerini mümkün kılıyor. Bu yaklaşım, özellikle ebeveynler ve bakım sorumluluğu olan çalışanlarımız için büyük bir destek sağlarken, iş hayatında uzun vadeli bağlılığı ve verimliliği de artırıyor. Ipsos Türkiye olarak, kapsayıcı ve destekleyici çalışma ortamımızla yetenekleri çekmeye, geliştirmeye ve güçlendirmeye; yarattığımız güven ortamı sayesinde uzun yıllar birlikte üretmeye devam edeceğiz.

Chuck Palahniuk “Yargı Günü”

Chuck Palahniuk deyince akıllara ilk olarak tartışmasız Dövüş Kulübü geliyor; yazarın bu kült eserde yaptığı ve yapmaya çalıştığı şeyin çok daha kapsamlısını, çok daha başarılısını ve çok daha iyisini sorarsanız da bu hiç kuşkusuz Yargı Günü olacak.

Kendini beğenmiş, bunak siyasetçiler, artan genç erkek nüfus için kötü bir kader planlıyor. İşçi sınıfı erkekleri, soyluları gömmenin hayalini kuruyor. Üniversitelerdeki profesörler öğrencilere yalnızca kasvet ve buhran dolu bir gelecek vadeden teoriler öne sürüyor. Aylardır ülkenin dört bir yanında hareketlenmeye başlayan öfkeli adamlar, bu kişilere ve daha fazlasına karşı örgütleniyor, plan yapıyor ve başa geçmek için benzer düşüncelere sahip yoldaşlarla işe koyuluyor.

Bu adamlar sadece çok güvendikleri kişilere Yargı Günü’nün yaklaştığını haber veriyor. Yabancılarla konuşmuyorlar. Bir de bu uğurda hazırlanan, kılavuz niteliğindeki Yargı Günü adlı kitapta yer alan emirleri ezberliyorlar. Hesaplaşma günü için hazırlanıyorlar. Bir yandan da ölmeyi hak den kişilerin (profesörler, politikacılar, gazeteciler, akademisyenler vs.) bir listesini yapıyorlar.

Elizabeth Day “Saksağan”

Marisa ve Jake, kusursuz bir çifttir; yeni kiracıları Kate de kusursuz bir ev arkadaşıdır. İnanın sadece ödediği kira, bebek sahibi olma çalışmalarına başlamalarında ihtiyaçları olacak geliri sağlayacağı için de değil. Gerçi tamam, hiç kimse kusursuz değildir, yanlış ifade etmiş olmayalım. Görünüşe bakılırsa Kate, kişisel sınırları pek önemsemez, hatta Jake’le zaman zaman fazla samimi görünür. Yine de Marisa bunun moralini bozmasına izin vermez. Ne de olsa Kate kısa süre içinde gidecektir ve kendisi, Jake ve müstakbel bebekleriyle baş başa kalacaktır. Sorun şu ki hamile kalmak göründüğü kadar kolay değildir. Kısırlık tedavisi ve yanlış başlangıçlarla geçen aylar içinde Jake ile Marisa’nın kusursuz ilişkisi zorlu bir sınava tabi tutulur. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de Kate’in sınırları zorlayan tavrı işin tuzu biberi olur: Kate, bu çekirdek aileyi iyice takıntı haline getirir. Peki kimdir bu kadın? Marisa ve Jake ile ilgili her şeyi nasıl bilmektedir? Bu sorunun cevabının peşinden koşan Marisa, her şeyi kaybetmeyi göze alır: kusursuz aşkını, kusursuz ailesini ve kusursuz kendisini.

Galis Galey, Bodrum’da komşu rüzgarı estirdi

Bodrum’un en gözde adreslerinden Azka Otel, yaz konserleri serisine hız kesmeden devam ediyor, Ağustos ayı takvimine damgasını vuran isim ise, Grek müziğinin sevilen temsilcisi Galis Galey oldu.

Buzukisiyle sahneye adım attığı andan itibaren dinleyicilerini büyüleyen Galey, dillere pelesenk olan şarkıları ve enerjik sahne performansıyla Bodrum gecelerine adeta damga vurdu. Tatilciler, eşsiz Ege atmosferinde müzikle coşarken unutulmaz bir gece yaşadı.

Azka Otel’in büyüleyici atmosferinde gerçekleşen konser, hem yerli hem yabancı misafirlerden tam not aldı. Galey, Ağustos ayı boyunca birkaç kez daha Azka sahnesinde sevenleriyle buluşacak.

Mitsuya Majime “Seyrüsefer”

Genbu Yayınevi’nin sözlük editörlüğü departmanının gündeminde “Seyrüsefer” adlı sözlüğün tamamlanması vardır. Yayınevinin genel yayın yönetmeni Matsumoto Hoca’nın uzun yıllardır devam eden bu projesinde beraber çalıştığı kadim yol arkadaşı Araki, işinden ayrılmak zorunda kalır. Yerine geçmesi için bulduğu editör Mitsuya Majime, kelimeler konusunda takıntılı düzeydeki hassasiyeti ve çalışkanlığıyla kısa zamanda doğru kişi olduğunu kanıtlar. Majime bir yandan kelimeler denizinde kürek çekerken bir yandan da kaldığı pansiyonda beliren ay parçasının kalbine giden yolu bulmak için çabalar.

“İlk ve Son”

BodrumArt’ın 20. yıl sanat festivali kapsamında 16 – 23 Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleşecek “İlk ve Son” sergisi, izleyiciyi zaman, beden ve kuşaklar arası bir sanat dili etrafında düşünsel bir yolculuğa davet ediyor.

84 yaşındaki BodrumArt Onursal Başkanı olan sanatçı İnci Başağa Yörükoğlu (d.1941), sanat pratiğinde, yaşamın farklı dönemlerinde birikmiş duyguları sezgisel bir dille tuvale aktarır. Renk ve biçim aracılığıyla sevinç, kırılganlık ve geçmişin izlerini işler. Kendi iç dünyasıyla kurduğu güçlü bağ, eserlerine samimi ve içten bir ifade gücü kazandırır. Türkiye’de modern sanatın öncülerinden Ferruh Başağa’nın kızı olan sanatçı, ülkemizde modern sanatın gelişimine katkı sunmuş bir geçmişin parçası olarak, izleyiciyi hem zamansız hem de kişisel bir boyutta yakalamayı hedefler. Yıllara yayılan üretimi, kişisel hafızayı evrensel duygularla buluşturan bir anlatı sunar.

Bu özel sergide, Yörükoğlu, Paris’te yaşayan pluridisipliner sanatçı Deniz Demirer (d.1997)’i konuk ediyor. Fransa’da Université Paris 1 Panthéon Sorbonne’da Plastik Sanatlar eğitimini tamamlamış olan sanatçı, aynı zamanda Yörükoğlu’nun torunu olarak ailedeki sanat geleneğini geleceğe taşımaktadır.

“İlk Ve Son”, Bir Ailenin İki Kuşağı Arasında Kurulmuş Sessiz Ama Güçlü Bir Bağın, Sanat Aracılığıyla Görünür Kılındığı, Çok Katmanlı Bir Anlatı Sunuyor.

Yazın sağlıklı ve güvenli bir hamilelik için!

Aşırı sıcaklar, yüksek nem, güneşin yakıcı ışınları ve serinlemek için girilen havuzlar derken yaz aylarında anne adaylarının karşılaştığı bazı sorunlarda artış görülüyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Yaz mevsiminde özellikle hijyenik olmayan havuzlar ve bazı yanlış davranışlar, hamilelikte mantar veya idrar yolu enfeksiyonu gibi sağlık sorunlarının daha fazla yaşanmasına neden oluyor. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Ancak anne adayları yaz risklerine karşı dikkatli olup önlem alarak sağlıklı ve güvenli bir hamilelik süreci geçirebilirler” diyor. Dr. Meriç Kabakcı hamilelikte yazın sık karşılaşılan 6 sorunu ve alınabilecek önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Meriç Kabakcı

Dr. Meriç Kabakcı

  • Sıvı kaybı ve vücudun susuz kalması

Hamilelikte vücudun sıvı ihtiyacı artar. Buna karşın özellikle yaz aylarında terlemeden dolayı bu kayıp daha da fazlalaşır. Susuzluk; baş dönmesi, halsizlik ve kas kramplarına yol açabilirken, ileri düzeyde sıvı kaybı ise rahim kasılmalarını tetikleyerek erken doğum riskini dahi artırabilir. Bu nedenle anne adaylarının gün içerisinde düzenli aralıklarla su içmeleri, vücuttan su atılmasına neden olacağı için kafeinli içeceklerden kaçınmaları ve sıvı yönünden zengin meyve-sebze tüketmeleri önemlidir. Özellikle dışarı çıkmadan önce ve sonra su tüketilmelidir.

  • Ödem (şişlik) ve dolaşım sorunları

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Hamilelik döneminde, özellikle sıcak havalarda vücutta sıvı birikimi artabilir. Bu durum el, ayak ve ayak bileklerinde şişlik olarak kendini gösterebilir ve dolaşım sistemini zorlayabilir. Ayakta uzun süre kalmak ya da otururken bacakları aşağı sarkıtmak ödemi daha da artırır. Bacakları yukarıda dinlendirmek, tuz tüketimini azaltmak ve hafif egzersizler ödemi hafifletebilir. Ayrıca bol, rahat ve hava alan giysiler giymek de oldukça faydalıdır” diyor.

  • Güneş çarpması ve aşırı ısınma

Güneş altında uzun süre kalmak, özellikle hamilelikte ciddi bir risk oluşturabilir. Vücut ısısı zaten normalden daha yüksek olan gebelir, sıcak çarpmasına karşı daha hassastır. Baş ağrısı, halsizlik, mide bulantısı gibi belirtiler güneş çarpmasının ilk işaretleri olabildiğinden, hem anne hem de bebeğin sağlığını tehlikeye atmamak için, bu sıkıntılar başgösterdiğinde doktora görünmek gerekir. Özellikle güneş ışınlarının dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında dışarı çıkılmamalı, gölgede kalınmalı ve ince, açık renkli giysiler tercih edilmelidir.

  • Cilt lekeleri ve güneş hassasiyeti

Hamilelik hormonları cildin güneşe karşı duyarlılığının artmasına neden olur. Bu durum yüzde koyu lekelerin oluşmasına yol açabilir. Lekeler özellikle alın, yanak ve üst dudak bölgesinde belirginleşir ve bazı durumlarda doğum sonrası bile kalıcı olabilir. Bu nedenle güneşe çıkmadan önce en az 30 SPF içeren bir güneş koruyucu kullanmak, şapka ve güneş gözlüğü takmak cilt sağlığını korumaya yardımcı olur. Gölgeyi tercih etmek ve doğrudan güneş ışığından kaçınmak önemlidir.

  • Beslenme bozuklukları

Sıcak havalar iştahı baskılayabildiğinden günlük besin alımı olumsuz etkilenebilmektedir. Yetersiz beslenme hem anne adayının direncini düşürür hem de bebeğin gelişimini riske atabilir. Ayrıca yazın açıkta besleyen yiyeceklerin bozulma riski daha yüksektir. Bu durum da gıda zehirlenmeleri gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Serin, hafif ama besleyici öğünler tercih edilmeli, sık ama küçük porsiyonlarla beslenme düzeni kurulmalıdır. Mevsim sebze ve meyveleri, yoğurt ve tam tahıllı gıdalar öncelikli olmalıdır.

  • Enfeksiyon riski (İdrar yolu ve mantar enfeksiyonları)

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Sıcak ve nemli ortamlar, bakterilerin ve mantarların çoğalması için ideal koşullardır. Terleme ve hijyenin zorlaşmasıyla birlikte, idrar yolu ve genital mantar enfeksiyonları yaz aylarında daha sık görülür. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara neden olabilir. Riski azaltmak için ıslak mayo ile uzun süre kalmamak, havuz ya da deniz sonrası hemen duş almak, pamuklu iç çamaşırı tercih etmek ve bol su içmek önemlidir” diyor.

Ses teli nodülleri çocuklarda da sık görülüyor!

Sabahları sesiniz çatallı mı çıkıyor? Konuşurken zorlanıyor ya da boğazınızda bir şey varmış gibi mi hissediyorsunuz? Ses kısıklığı çoğu zaman geçici ve masum bir sorun olarak görülse de kimi zaman da altında ciddi hastalıklar yatabiliyor! Acıbadem Kartal Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan Yapılan çalışmalarda; özellikle sesini yoğun şekilde kullanan neredeyse her 4 kişiden birinin ses kısıklığı ile karşılaştığı bildirilmektedir. Ses kısıklığı dışında seste çatallanma, kabalaşma, yorulma ve özellikle kadın hastalarda sesin erkek sesi gibi çıkması diğer başvuru şikayetleridir diyor.

Ses kısıklığı sorununun mevsimsel alerji, üst solunum yolu enfeksiyonları veya reflüye bağlanmasının, altta yatan daha önemli bir sorunun tedavisini geciktirebildiğini vurgulayan Dr. Aslan “Bu nedenle ses kısıklığımızı çeşitli şekillerde masum bir nedene bağlamadan önce mutlaka kulak, burun ve boğaz muayenesi yaptırmalıyız. Çünkü ses teli nodülü, kisti ve polibinden erken evre ses teli kanserine dek birçok hastalık ilk etapta ses kısıklığı olarak bulgu vermektedir ” diye konuşuyor.

KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses kısıklığına yol açan 7 etken ile sağlıklı ve güçlü bir sesin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Seyfettin Aslan

Dr. Seyfettin Aslan

  • Üst solunum yolu enfeksiyonları

Sıklıkla viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında ortaya çıkan ses kısıklığı enfeksiyon tablosu geriledikten sonra kısa süre içerisinde düzelmektedir. Ancak bu dönemde sigara tüketmemek, sesi yoğun kullanmamak önemlidir.

  • Alerji

Dr. Aslan “Mevsim geçişlerinde yoğun üst hava yolu alerjenleri (ev tozu, polen vb) ile temas sonucu burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve hapşırık ile birlikte seste değişiklik yaşanabiliyor. Muayenede üst hava yollarındaki alerjik değişiklikleri görerek tanı koyabilmekteyiz. Tedavide ise alerjen maddelerden kaçınmak da kritik önem taşımaktadır” diyor.

  • Reflü

Laringofaringeal reflü ses kısıklığı yapabilmektedir. Ses kısıklığının yanı sıra midede yanma, boğazda asit tadı hissedilmesi ve mide içeriğinin boğaza kaçması gibi şikayetlerin varlığı reflü larenjitine işaret etmektedir. Tedavide ilacın yanı sıra yaşam tarzı değişikliği (mide asit salgısını artırabilecek yoğun baharatlı yiyeceklerin ve kola-kahve gibi içeceklerin tüketiminden kaçınılması, gece geç saatte besin tüketilmemesi vb) büyük rol oynamaktadır.

  • Ses teli nodülleri

KBB Uzmanı Dr. Aslan “Ses teli nodülleri günümüzde çocuklarda da sık görülmektedir. Özellikle ilkokul çağındaki çocuklarda spor, oyun veya sosyal aktivite sırasında yüksek sesle veya bağırarak konuşmaya bağlı olarak ses teli nodülleri gelişebilmektedir. Bu nodüler dokular konuşma sırasında ses tellerinin titreşimini bozarak ses kısıklığına neden olmaktadır. Tedavide konuşma ve ses terapisi hastalarımız için faydalı olmaktadır” diyor.

  • Ses teli polipleri ve kistleri

Ses tellerinde oluşan polip ve kistler, uzun süreli ses kısıklığının önemli nedenlerindendir. Polipler genellikle sigara kullanımı ve sesin yanlış kullanılmasıyla ortaya çıkar. Kistler ise ses teli içinde yerleşir ve doğuştan olabileceği gibi sıklıkla sonradan gelişir. Her iki durumda da ses kalınlaşır, çatallanabilir ve tedavi için genellikle cerrahi ile ses terapisi gerekir.

  • Sigara polibi

Dr. Seyfettin Aslan “Hastalarımıza sigara polibi olarak anlattığımız Reinke ödemi (ses telleri yüzey epitelinin hemen altında koyu, jöle benzeri sıvı birikimi) sesin normalden daha kalın hale dönmesine neden olur. Yoğun sigara kullanımı ile ilişkilidir. Özellikle kadın hastalarımız seslerinin erkek sesine benzemesinden, örneğin; telefonda ‘buyrun beyefendi’ diye hitap edilmesinden şikayetçi olmaktadırlar. Tedavisi sigarayı bırakmak ve cerrahidir” diyor.

  • Ses teli kanseri

Ses telinin iyi huylu hastalıkları gibi erken evre ses teli kanseri de ses kısıklığıyla bulgu verir. Bu nedenle özellikle yoğun sigara içen, alkol kullanan veya ailesinde baş, boyun kanseri öyküsü olan bir hastada ses kısıklığı geliştiğinde mutlaka KBB uzmanı tarafından laringoskopik muayene yapılmalıdır.

Sağlıklı ve güçlü bir sesin 9 püf noktası

KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses sağlığımızı korumanın ve sağlıklı, güçlü bir sese sahip olmanın 9 püf noktasını şöyle sıralıyor:

  • Boğazınızı temizleme davranışından kaçının
  • Ortam gürültülü de olsa bağırmayın, yüksek sesle konuşmayın
  • Aralıksız konuşmayın. Birkaç kelimede bir nefes alıp sonra konuşmaya devam edin
  • Kafeinli veya asitli içecekleri fazla tüketmeyin
  • Bol sıvı alarak boğazınızı nemli tutun
  • Düzenli ve yeterli uyuyun
  • Sigara ve alkolden kaçının
  • Sesinizi yoğun kullanacaksanız mutlaka öncesinde ses ısıtma egzersizleri yapın
  • Sesinizin yorulduğunu hissettiğinizde mutlaka dinlendirin

Bir kereden fazla ısıtılan yemek zehre dönüşebilir!

Besin zehirlenmesi her yıl milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir sağlık sorunu. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; dünya genelinde her yıl yaklaşık 600 milyon kişi besin zehirlenmesi sorunu yaşıyor ve bu kişilerden 420 bini hayatını kaybediyor. Ülkemizde de Sağlık Bakanlığı’nın kayıtları, her yıl binlerce besin zehirlenmesi tablosuyla karşılaşıldığını gösteriyor. Özellikle yaz aylarında artış gösteren besin zehirlenmesi, genellikle bakteri, virüs ile parazit gibi mikroorganizmaların veya bunların ürettikleri toksinlerin gıdalar aracılığıyla vücuda girmeleriyle oluşuyor. Gıdanın uygun şekilde saklanmaması ve hazırlanmaması, yeterince pişirilmemesi veya çapraz bulaşma gibi durumlar besin zehirlenmesine zemin hazırlıyor. Acıbadem Ataşehir Tıp Merkezi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin,  sağlık durumu iyi olan kişilerde çoğunlukla bulantı ve kusma gibi hafif belirtilerle seyretse de karşılaşılan doz ve zehirlenmeye neden olan etkenin özelliğine göre klinik tablonun ağırlaşabileceği uyarısında bulunarak, “Özellikle çocuklar, yaşlılar, hamileler ile bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde zehirlenme hayati risk taşıyabilir. Zamanında müdahale edilmemiş ileri tablolarda vücutta aşırı su kaybı, böbrek yetmezliği, hatta ölüm gibi ciddi komplikasyonlara bile neden olabilir” diyor.

Dr. Ferhat Çetin

Dr. Ferhat Çetin

Sıcak havada mikroplar hızla çoğalıyor

Besin zehirlenmesi yaz aylarında daha sık görülüyor. Bunun başlıca nedeni, sıcak ve nemli havanın mikropların daha hızlı çoğalmaları için uygun bir ortam sağlaması. Piknik ve barbekü gibi dış mekan aktivitelerinde hijyen şartlarının düşük olması, suya erişim kısıtlılığı, besinlerin çevre ortamla teması ve sıcak hava maruziyeti nedeniyle besin zehirlenmesi riski artabiliyor.  Bunun yanı sıra gıdaların uzun süre oda sıcaklığında kalmaları ve soğuk zincirin bozulması, vakaların artmasında etkili rol oynuyor. Az pişmiş veya çiğ et, tavuk ve yumurta, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri, tazeliğini yitirmiş deniz ürünleri, hazırlanmaları   esnasında iyi yıkanmamış salatalar ile soğuk sandviçler, uzun süre beklemiş olan pişmiş pirinç ürünleri, saklama koşulları yetersiz olan kremalı ve mayonezli pastane ürünleri, besin zehirlenmesine yol açan etkenler arasında ön sıralarda yer alıyor.

Karın ağrısı, bulantı ve kusmayla başlıyor

Besin zehirlenmesinin belirtileri, zehirlenmeye neden olan mikroorganizmaya ve kişinin bağışıklık sistemine bağlı olarak değişiklik gösteriyor. İlk belirtiler genellikle karın ağrısı, bulantı ve kusma şeklinde oluyor. İlerleyen aşamalarda bazen kanlı veya mukuslu olabilen ishal, ateş, baş ağrısı, kas ağrıları ve genel halsizlik görülebiliyor. Tüketilen gıdadaki mikroorganizmanın türüne ve miktarına bağlı olarak belirtilerin ortaya çıkma süresi birkaç saat ile birkaç gün (genellikle 6-48 saat) arasında değişebiliyor. Bazı nadir durumlarda bu süre daha da uzayabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, besin zehirlenmesinde erken teşhisin büyük bir önem taşıdığına işaret ederek, “Zamanında müdahale, dehidrasyon, yani vücutta aşırı su kaybı ve diğer ciddi komplikasyonların önlenmesine yardımcı olur, iyileşme sürecini hızlandırır ve bulaşıcılık ihtimali olan durumlarda, hastalığın başkalarına yayılma riskini azaltır” bilgisin veriyor.

BESİN ZEHİRLENMESİNE KARŞI 18 ÖNEMLİ ÖNERİ!

Acıbadem Ataşehir Tıp Merkezi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, aslında doğru gıda hijyeni ve uygulamalarıyla besin zehirlenmesinin büyük ölçüde önlenebildiğine dikkat çekiyor. Dr. Ferhat Çetin, besin zehirlenmesine karşı almamız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

BESİNLERİ SATIN ALIRKEN

Ambalajı hasar görmüş ürünleri almayın

Hasarlı ambalajlar, mikroorganizmaların gıdaya bulaşmalarına ve çoğalmalarına imkan tanıyor. Bu nedenle, ambalajı yırtılmış, ezilmiş, şişkin veya delinmiş ürünleri almaktan kaçının. Konserve kutularının şişkin olmamasına dikkat edin.
Soğuk zincir ürünlerini taşırken, dikkat!

Sıcaklık artışı, bakterilerin hızla çoğalmalarına neden oluyor. Soğuk zincirin kırılması, gıdaların bozulma sürecini hızlandırıyor.  Dolayısıyla, buzdolabında veya dondurucuda tutulması gereken ürünleri alışverişin sonunda alın ve eve varır varmaz buzdolabına veya dondurucuya yerleştirin. Soğuk zincir ürünlerini marketten eve taşırken buz aküsü ya da termal çanta kullanmanızda fayda var.

Son kullanma tarihlerini kontrol edin

Son kullanma tarihleri gıdanın güvenli ve kaliteli olduğu süreyi belirtiyor. Tarihi geçmiş ürünler kötü görünmeyip veya kokmayıp yine de salmonella gibi zararlı bakteri içerebiliyorlar. Ürünlerin son kullanma veya tavsiye edilen tüketim tarihlerini kontrol edin ve tarihi geçmiş ürünleri almayın.
Taze, canlı renkli ve ezilmemiş olanlarını seçin

Görünüm, gıdanın tazeliği ve potansiyel bozulma durumu hakkında ipuçları veriyor. Dolayısıyla, sebze ile meyveleri taze, canlı renkli ve ezilmemiş olanlardan seçin. Et ile balık ürünlerinin parlak ve doğal renginde olduklarından emin olun. Bozulmuş gıdayı koku, görünüm, doku ve tadında değişimlerle fark edebilirsiniz.

BESİNLERİ SAKLARKEN
Doğru soğuklukta saklayın

Bakteriler 5°C ile 60°C arasındaki tehlikeli sıcaklık bölgesinde hızla çoğalıyorlar. Doğru soğutma, bu çoğalmayı yavaşlatıyor veya durduruyor. Pişmiş yiyecekleri 2 saat içinde buzdolabına kaldırın. Buzdolabı sıcaklığı 0-4°C, dondurucu sıcaklığı ise -18°C veya daha düşük olmalı.
Çapraz bulaşmayı önleyin

Çiğ gıdalardan sızan sıvılar, pişirilmeden tüketilecek olan diğer gıdalara bakteri bulaştırabiliyor.  Bu nedenle, çiğ kırmızı et, tavuk ve balığı, buzdolabında diğer gıdalardan ayrı, alt raflarda ve kapalı kaplarda saklayın. Sebze ile meyveleri yıkamadan buzdolabına yerleştirmeyin.
Hava almayacak kaplarda saklayın

Hava teması, gıdaların kurumalarına ve mikroorganizmaların üremelerine zemin hazırlıyor. Dolayısıyla, açıkta kalan veya artan yiyecekleri hava almayacak kaplarda veya streç filmle sararak saklayın.

BESİNLERİ HAZIRLARKEN

Ellerinizi mutlaka yıkayın

Eller, mikropların gıdalara bulaşmalarında önemli bir taşıyıcıdır. Yemeklerin hazırlığına başlamadan önce ve çiğ gıdalara dokunduktan sonra ellerinizi en az 20 saniye sabun ve ılık suyla yıkayın.

Etler için ayrı bir kesme tahtası ve bıçak kullanın

Çiğ gıdalardaki bakteriler, aynı yüzey ve aletler aracılığıyla pişmiş veya çiğ tüketilecek diğer gıdalara bulaşabiliyor ve buna çapraz bulaşma deniliyor. Çiğ et, tavuk ve balık için ayrı bir kesme tahtası ile bıçak kullanın. Kesme tahtası ve bıçakları kullandıktan sonra sıcak sabunlu suyla iyice yıkayın veya dezenfekte edin.
Yüzeyleri düzenli olarak temizleyin

Gıda hazırlığı yapacağınız tezgah ile lavabo gibi tüm yüzeyleri düzenli olarak temizleyin ve dezenfekte edin. Yüzeylerde kalan gıda kalıntıları ve mikroplar, yeni hazırlanan gıdalara bulaşabiliyor.
Sebze ve meyveleri bol su altında iyice yıkayın

Yüzeylerindeki toprak, böcek ilacı kalıntıları ve mikroorganizmaların çok iyi temizlenmeleri  için tüm sebze ve meyveleri (kabuklarını soyacak olsanız bile) bol su altında iyice yıkayın.
BESİNLERİ PİŞİRİRKEN
Et, tavuk, balık ve yumurtayı iyice pişirin

Yüksek ısı, gıdalardaki zararlı bakterileri öldürürken, yetersiz pişirme ise bakterilerin hayatta kalmalarına neden olabiliyor. Et, tavuk, balık ve yumurtayı iç sıcaklıkları güvenli seviyeye ulaşana kadar iyice pişirin. Et termometresi kullanarak iç sıcaklıkları kontrol edin (örneğin, tavuk için en az 74°C).
Donmuş gıdaları oda sıcaklığında çözdürmeyin

Donmuş gıdaları oda sıcaklığında çözdürmekten kaçının. Zira, oda sıcaklığında çözdürülen gıdaların yüzeyi hızlıca tehlikeli sıcaklık bölgesine ulaşıyor ve bakteriler çoğalmaya başlıyor. Donmuş gıdaları buzdolabında, soğuk su altında veya mikrodalgada çözdürün
Pişmiş gıdaları bir kereden fazla ısıtmayın

Artan yemekleri tekrar ısıtırken tamamının buhar çıkana kadar iyice ısındığından emin olun ve mümkünse bir kereden fazla ısıtmaktan kaçının. Yetersiz ısıtmanın yanı sıra aynı gıdayı bir kereden fazla ısıtmak bakterilerin hayatta kalmalarına ve çoğalmalarına neden olabiliyor, yani yemek adeta bir zehre dönüşüyor.

DIŞARIDA BESİN TÜKETİRKEN

Güvenilir yerleri tercih edin

Hijyen kurallarına uyulmaması besin zehirlenmesi riskini artırıyor. Bu nedenle, temizlik standartlarına dikkat eden işletmeleri tercih edin. Açıkta satılan ve kaynağı belirsiz gıdalardan kaçının.

Tamamen pişmiş ve sıcak olsun

Yetersiz pişirme ve sıcak servis yapılmaması, bakterilerin hayatta kalmalarına ve çoğalmalarına olanak tanıyor. Özellikle et ve tavuk gibi riskli gıdaların tamamen pişmiş ve sıcak olarak servis edildiğinden emin olun.

Çiğ veya az pişmiş gıdalardan kaçının

Dışarıda çiğ et, az pişmiş deniz ürünleri veya pastörize edilmemiş süt ürünleri tüketirken çok dikkatli olun veya mümkünse kaçının. Bu tür gıdalar, çiğ hallerinde yüksek bakteri yükü taşıyabiliyor.
Açık büfelerdeki gıdalara dikkat!

Açık büfelerde gıdaların sıcak tutulup tutulmadığını (60°C üzeri) veya soğuk servis ediliyorsa (5°C altı) uygun soğuklukta olup olmadıklarını kontrol edin. Gıdaların uzun süre dışarıda kalmış olmamalarına dikkat edin. Uzun süre “tehlikeli sıcaklık bölgesinde” kalan gıdalarda bakteri üremesi hızlanıyor.