Yazılar

Otokar’dan Tunland V9

Türkiye’nin öncü otomotiv üreticisi Otokar, hızlı bir başlangıç yaptığı pick-up pazarındaki başarısını, ailenin yeni üyesi Foton Tunland V9 ile daha da ileri taşımayı planlıyor. Tunland V9, full-size boyutu, hibrit motoru, yüksek konforu ve teknolojisini rekabetçi fiyatıyla kullanıcısına sunuyor. Foton Tunland V9, pick-up tutkunlarına yeni bir yaşam tarzı sunmaya hazırlanıyor.

Otokar, Tunland V9

PREMIUM TASARIM, LÜKS İÇ MEKAN

Tunland V9 kaslı gövdesi, geniş ön ızgarası ve dörtgen LED farlarıyla agresif bir tasarım çizgisine sahip.  5,6m uzunluğunda, 2,1m genişliğinde ve 1,95m yüksekliğinde olan araç, heybetli ve şık görünümüyle dikkat çekiyor. Panoramik cam tavanı, 10 yöne elektrikli ayarlanabilen hafızalı sürücü koltuğu ve ısıtma/soğutma özellikli ön koltukları standart olarak sunan pick-up, gelişmiş ses yalıtımı, 14.6 inç HD ekranı, şerit takip sistemi, sürücü yorgunluk algılama sistemi ve sesle aktive edilen akıllı kokpiti ile kullanıcısına premium deneyim sunuyor. Tunland V9 yolcu bölümündeki 220V elektrik çıkışı, araç içi düz zemini ve helezon yaylı arka süspansiyonu sayesinde, her yol şartında konforlu bir yolculuk vadediyor.

Otokar, Tunland V9

TÜRKİYE’NİN İLK MILD HİBRİT PICK-UP’I

4 silindirli 2.0Lt dizel 48V hibrit motora sahip Tunland V9, farklı sürüş koşullarında tork taleplerine göre devreye giren elektrik desteğiyle yakıt tüketimini optimize ediyor. Gelişmiş elektronik kontrollü 4×4 sistemi, arka diferansiyel kilidi, ön çift salıncak ve arka çok bağlantılı süspansiyon yapısıyla hem şehir konforunu hem de arazi performansını harmanlıyor.

Otokar, Tunland V9

Tunland V9, farklı kullanıcı tercih ve ihtiyaçlarına hitap eden 6 farklı sürüş modu sunuyor. 400+50 Nm tork üreterek segmentinde üstün performans sergileyen araç, üzerinde yer alan 8 vitesli ZF otomatik şanzımanı ile keyifli bir sürüş deneyimi sunuyor. Türkiye’de 8 ayrı renk seçeneği ile satışa sunulacak aracın, turuncu ve kahverengi olmak üzere iki de iç döşeme seçeneği bulunacak.

Otokar, Tunland V9

GÜVENLİK AKILLI ÖZELLİKLERLE BULUŞTU

Teknolojik özellikleri ve güvenlik sistemleriyle 4×4 konforu yollara taşıyan Tunland V9, adaptif hız sabitleyicisi, şerit takip sistemi, ön çarpışma uyarı sistemi, otomatik acil fren, 6 adet hava yastığı, kapı açma uyarısı, kapsamlı aktif güvenlik teknolojileriyle premium segmentte beklenen yüksek güvenlik standartlarını karşılıyor.

Otokar, Tunland V9

Ağır obezite yaşam süresini 10 yıl kısaltabiliyor!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “modern çağın salgını” olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Küresel verilere göre, günümüzde dünyada her 8 kişiden 1’i obezite hastası. Yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 43’ü fazla kilolu, yüzde 16’sı obezite sınıfında. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, Türkiye’de tablonun daha da dikkat çekici olduğunu belirterek, “Ülkemizde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 32’si obezite hastası, nüfusun üçte ikisi ise fazla kilolu. Yani, ülkemizde her 3 kişiden 1’i obezite, 2 kişiden 1’i de fazla kilo sorunu yaşamaktadır. Bu oranlar Türkiye’nin Avrupa’nın en kilolu ülkelerinden biri haline geldiğini ortaya koymaktadır” uyarısında bulunuyor. En önemli nedenleri arasında hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili fast-food beslenme alışkanlıkları, artan ekran süresi ve uyku bozukluklarının yer aldığı obezite sadece sağlığı değil,  yaşam  süresini de olumsuz etkiliyor. Araştırmalar, ağır obezite hastalarının hayatını ortalama 8–10 yıl daha erken kaybettiğini ortaya koyuyor.

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Obezite cerrahisi hayat kurtarıyor!

Çağımızın önemli sorunu olan obezite; diyabetten kalp hastalıklarına, infertiliteden depresyona, Alzheimer’dan felce kadar çok geniş bir yelpazede ciddi riskler oluşturuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 5 milyon insan obeziteye bağlı nedenlerle yaşamını yitiriyor. Ülkemizde de kalp krizi, inme ve diyabet kaynaklı ölümlerin önemli bir kısmının temelinde obezite yatıyor. Obezite oranlarında yaşanan artış ve hastalığın sebep olduğu ciddi riskler nedeniyle obezite cerrahisine olan başvurular da gün geçtikçe artıyor. Genel  Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, toplumda çoğu zaman sadece bir “zayıflama ameliyatı” olarak görülen obezite cerrahisinin aslında kişinin yaşam kalitesini ve süresini doğrudan artıran hayati bir gereklilik olduğuna işaret ederek, “Çünkü cerrahi yöntem sonrasında sadece kilo kaybı olmamakta; tip 2 diyabet gerilemekte, hipertansiyon kontrol altına alınmakta, uyku apnesi düzelmekte ve kalp krizi ile inme riski belirgin şekilde azalmaktadır. Obezitenin yaşam beklentisini 10 yıla kadar kısaltabildiği düşünüldüğünde, cerrahinin doğru hastada uygulanmasının ömre yıllar ekleyebildiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Obezite tedavisinde hedef nedir?

Obezite tedavisinde asıl hedef, fazla kilolarla birlikte obezitenin yol açtığı tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, uyku apnesi, infertilite ve eklem problemleri gibi hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Başlangıçta diyet, düzenli fiziksel aktivite, uyku düzenlemesi ve davranış değişiklikleri obezitenin temel tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Ancak ileri evre obezitede bu yöntemler çoğu zaman kalıcı sonuç vermiyor. Bu noktada obezite cerrahisi, uzun dönemli başarı şansı yüksek tedavi seçeneği olarak öne çıkıyor.

Obezite cerrahisine ne zaman başvuruluyor?

Obezite cerrahisi, mide ve bağırsaklarda yapılan cerrahi değişikliklerle hem besin alımını kısıtlayan, hem de hormonal ve metabolik düzenlemeler sağlayan işlemlerin genel adıdır. Sıklıkla “zayıflama ameliyatı” olarak bilinse de esasen bu ameliyatların amacı metabolik hastalıkları kontrol etmek, yaşam kalitesini artırmak ve süresini uzatmaktır. Uluslararası kılavuzlara göre, vücut kitle indeksi (VKİ) 40 kg/m² ve üzeri olan hastalarda cerrahi tedavi öneriliyor.  Ayrıca, VKİ 35–40 kg/m² arasında olup tip 2 diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi gibi ek hastalıklara sahip olan hastalarda da cerrahi güçlü bir seçenek olarak ön plana çıkıyor. Güncel bilimsel veriler, VKİ 30–34,9 aralığında olup kontrolsüz tip 2 diyabet gibi ciddi metabolik sorun yaşayan hastalarda da ameliyatın faydalı olabileceğini gösteriyor.

Kimler obezite cerrahisinden yararlanabiliyor?

Her hasta, multidisipliner bir kurul (cerrah, endokrinolog, anestezi uzmanı, diyetisyen ve psikiyatrist) tarafından detaylı şekilde değerlendiriliyor.  Kondisyonu yeterli olan, daha önce diyet ve medikal tedavi yöntemleriyle kalıcı başarı sağlanamamış, ameliyat sonrasındaki takiplere uyum gösterebilecek, ciddi psikiyatrik engeli olmayan kişiler ameliyat için aday oluyorlar.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

Her cerrahi girişimde olduğu gibi obezite cerrahisinin de riskleri mevcut. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, ancak laparoskopik yöntemlerin yaygınlaşması, anestezi güvenliğinin artması ve deneyimli cerrahların uygulamaları sayesinde bu risklerin günümüzde oldukça düştüğünü anlatarak, “Büyük serilerde ölüm oranı yüzde 0,1 civarındadır, yani safra kesesi ameliyatı ile benzer düzeydedir. Obezite cerrahisi doğru merkezde ve uzman ekiplerce uygulandığında güvenli bir tedavi seçeneğidir. Üstelik obezitenin yol açtığı kalp hastalığı, felç ve erken ölüm riskiyle karşılaştırıldığında, cerrahinin sağladığı faydalar çok daha ağır basmaktadır” diyor.

Ameliyata hazırlık sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Hazırlık sürecinde, detaylı kan tetkiklerinden endoskopik incelemeye kalp ve akciğer sistemini ortaya koyan yöntemlerden psikiyatrik değerlendirmeye ve diyete kadar pek çok yönteme başvuruluyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Ameliyat öncesinde sigaranın bırakılması, düzenli yürüyüş yapılması ve vitamin-mineral eksikliklerinin giderilmesi, potansiyel riskleri ciddi ölçüde azaltırken hastanın süreçten faydasını maksimum düzeyde artırmaktadır” diye konuşuyor.

Obezite cerrahisinde hangi yöntemler uygulanıyor?

Günümüzde obezite cerrahisinde her yöntemin avantajları ve dezavantajları olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Örneğin reflüsü olan hastalarda bypass daha uygun olabilirken, reflüsü olmayan genç hastalarda tüp mide daha çok tercih edilmektedir” bilgisini veriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi yöntemlerini şöyle özetliyor:

Sleeve gastrektomi (Tüp mide ameliyatı): Midenin yüzde 70–80’inin çıkarıldığı bu yöntemde mide tüp şeklini almaktadır. İştah hormonu olan ghrelin azalmakta, hasta daha az yemekle doyar hale gelmektedir.

Roux-en-Y gastrik bypass: Küçük bir mide poşu oluşturulmakta ve ince bağırsak yeniden düzenlenmektedir Hem kilo kaybı hem de metabolik hastalıkların kontrolünde oldukça etkili bir yöntemdir.

Mini gastrik bypass: Yaklaşık 6 – 8 cm uzunluğunda bir mide poşu oluşturulup belirli bir miktar bağırsak sindirim dışında tutulmaktadır. Tek bir bağlantı yapılması nedeniyle kısa sürede uygulanabilmektedir.

Günlük yaşama ne zaman dönülüyor?

Hastaların ameliyat sonrasında genellikle 3–4 gün içinde taburcu edildiğini anlatan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Masa başı çalışanlar 1–2 hafta içinde işlerine dönebilir. Daha aktif işlerde çalışanlarda bu süre 3–4 haftayı bulabilir. Spor aktivitelerine dönüş ise ortalama 6–8 hafta içinde gerçekleşir” diyor.

Kilo kaybı ne zaman başlıyor?

Obezite cerrahisinin hemen ardından mide hacminin küçülmesi nedeniyle alınan besin miktarı azalıyor, iştah hormonu ghrelinin azalmasıyla birlikte açlık hissi belirgin şekilde düşüyor.  Dolayısıyla, hastalar neredeyse ilk haftalardan itibaren kilo kaybetmeye başlıyor, ilk 1–3 ayda en hızlı kilo kaybı yaşıyorlar.  Doç. Dr. Eyüp Gemici, ameliyatın üzerinden 6–12 ay geçtiğinde fazla kiloların büyük kısmının kaybedilmiş olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Çalışmalar, hastaların ilk 6 ayda fazla kilolarının yarısını, birinci yılın sonunda ise yüzde 60–80’ini verdiklerini göstermektedir. İkinci yıldan itibaren kilo kaybı daha yavaş ilerlemekte ve dengelenmektedir. Bu noktadan sonra amaç, mevcut kilonun korunmasıdır.”

Ameliyat sonrasında tekrar kilo alma riski var mı?

Obezite cerrahisi sonrasında çoğu hasta ilk yıllarda fazla kilolarının büyük kısmını kaybediyor. “Ancak bu kaybın kalıcı olması hastanın yaşam tarzı kurallarına uyumuna bağlıdır” uyarısında bulunan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Eğer beslenme kurallarına uyulmaz, egzersiz ihmal edilir ya da düzenli doktor ve diyetisyen kontrolleri aksatılırsa, zamanla verilen kiloların bir kısmı geri alınabilir. Araştırmalar, hastaların yaklaşık dörtte birinde uzun vadede belirli ölçüde kilo artışı görülebildiğini göstermektedir. Yüksek kalorili sıvılar, sık atıştırma, düşük protein alımı ve hareketsiz yaşam bu duruma en çok zemin hazırlayan faktörlerdir” diyor.

Obezite cerrahisinden sonra nelere dikkat etmeli?

Obezite cerrahisi sonrasında kalıcı başarı, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyum göstermesine bağlı oluyor. Küçülmüş mideye uygun şekilde beslenmek, küçük porsiyonlar halinde ve yavaş yemek, erken doygunluğu fark etmek açısından önem taşıyor. Yemeklerle birlikte sıvı alınması sindirimi bozup mideyi hızla doldurabileceğinden, sıvıların öğünlerden en az yarım saat önce ya da sonra tüketilmeleri gerekiyor. Beslenmede protein öncelikli olmalı; çünkü yetersiz protein kas kaybına ve metabolik dengenin bozulmasına yol açabiliyor. Ayrıca ameliyat sonrasında vitamin ve mineral emilimi değiştiği için özellikle B12, demir, kalsiyum ve D vitamini takviyelerinin düzenli alınması önem taşıyor. Kilo kaybının sürdürülebilmesi için düzenli fiziksel aktivite yapılması son derece önemli; başlangıçta yürüyüşlerle başlanıp zamanla daha yoğun egzersizlere geçilmesi öneriliyor.

Akran zorbalığı kalıcı izler bırakabiliyor!

Masum görünen şakalar, kırıcı davranışlar ya da şiddete varan eylemler… Son yıllarda akran zorbalığı dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de giderek artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri, özellikle sosyal medya ve dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, zorbalığın çeşitlerinin okul koridorlarından cep telefonu ekranlarına kadar taşındığını belirterek “Bireyler arası empati eksikliği, aile içi iletişim sorunları, sosyal beceri gelişimindeki yetersizlikler ve medya aracılığıyla şiddetin normalleştirilmesi akran zorbalığının artışında büyük rol oynuyor. Akran zorbalığı; fiziksel şiddet, sözel zorbalık, sosyal dışlama ve siber zorbalığın (aşağılayıcı mesajlar, fotoğraf paylaşma) yanı sıra bazen de “Sen bizimle oynayamazsın çünkü sen farklısın” ya da “Senin kıyafetlerin çok ucuz” gibi ifadelerle gerçekleştiriliyor” diyor.

Zorbalığa maruz kalan çocukların derin duygusal yaralar alarak kısa vadede özgüven kaybı, okul başarısında düşüş, uyku bozukluğu, baş ya da mide ağrısı gibi sorunlar yaşayabildiğini belirten Sivri, uzun vadede ise depresyon, kaygı bozukluğu ve sosyal fobi gibi kalıcı etkiler ortaya çıkabildiğine dikkat çekiyor.

Zorbalığın önüne geçmek için; çocuğu iyi gözlemlemenin, okul, aile ve bireyler olarak bilinçlenmenin ve önlemler almanın kritik önem taşıdığı vurgulayan Uzman Psikolog Sena Sivri, okulda akran zorbalığına karşı alınabilecek 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Psikolog Sena Sivri

Psikolog Sena Sivri

  • Çocuğunuza bağırıp aşağılamayın!

Araştırmalar, ebeveynlerin kendi sosyal ilişkilerindeki tutumlarının çocuklar tarafından doğrudan model alındığını ortaya koyuyor.  Uzman Psikolog Sena Sivri “Evde bağırma, aşağılama gibi davranışların olmaması, çocuğun benzer tutumları benimsemesini engeller. Ebeveynler ve öğretmenler, saygılı ve şiddetten uzak iletişim biçimleriyle çocuğa örnek olmalıdır” diyor.

  • Yargılamadan konuşun ve açık iletişim kurun

Çocukla düzenli ve yargılamayan bir şekilde konuşmak, yaşadığı olumsuz deneyimleri anlatabileceği güvenli bir ortam sağlamak çok önemli. Araştırmalar, ebeveynleriyle düzenli iletişim kuran çocukların zorbalığa maruz kaldığında durumu daha çabuk paylaştığını gösteriyor. “Bugün okulda seni üzen bir şey oldu mu?” gibi açık uçlu sorular, kapalı sorulardan daha etkili olurken, çocuğun konuşmasını, yaşadığı bir zorluk varsa daha rahat anlatmasını sağlar.

  • Öğretmeni ve okul yönetimiyle temasta olun

Uzman Psikolog Sena Sivri “Okul yönetimi, öğretmenler ve veliler aynı dili konuştuğunda zorbalıkla mücadelede başarı artar. Yapılan bilimsel çalışmalar, zorbalık karşıtı okul politikalarının (örneğin; Sıfır Tolerans Programı) zorbalık oranını yüzde 20’ye kadar azaltabildiğini ortaya koyuyor. Veliler düzenli olarak öğretmeni ve okul yönetimiyle iletişimde olmalı, çocuğun sınıf içi ve sosyal ilişkileri takip edilmelidir” diyor.

  • Güvenli alanlar oluşturun

Okulda çocukların kendilerini güvende hissedebileceği alanlar (rehberlik odası, güvenli oyun alanları) zorbalık riskini azaltır. Ayrıca teneffüslerde yeterli sayıda öğretmen gözetimi sağlanması da önemlidir. Araştırmalar, gözetimin yüksek olduğu alanlarda zorbalık vakalarının yüzde 30 oranında düştüğünü gösteriyor.

  • Empati kazandırın

Uzman Psikolog Sena Sivri “Zorbalığı önlemenin en etkili yollarından biri çocuklara empati kazandırmaktır. Finlandiya’da uygulanan “KiVa” programı, empati eğitiminin zorbalık vakalarını ciddi oranda düşürdüğünü kanıtladı. Çocuklar, başkalarının duygularını anlamayı öğrendiklerinde zorbalığa yönelme olasılıkları azalır” diyor.

  • İnternette karşılaşabilecekleri tehlikeleri anlatın

Teknoloji ile büyüyen nesil için siber zorbalık ciddi bir risk. Çocuklara, internet ortamında karşılaşabilecekleri riskler ve bu durumda nasıl hareket etmeleri gerektiği öğretilmelidir. Çocuklara “görsel veya mesaj paylaşmadan önce iki kez düşün” alışkanlığı kazandırmak, siber zorbalığı önlemede kritik bir adımdır.

  • Belli etmeden gözlemleyin

Akran zorbalığının yalnızca bireysel değil toplumsal bir sorun olduğunu vurgulayan Uzman Psikolog Sena Sivri “Çocuğu ona belli etmeden gözlemleyerek zorbalığa uğradığını ya da arkadaşına zorbalık yaptığını erken fark etmek son derece önemlidir.  Zorbalığa maruz kalan ya da zorbalık uygulayan çocukların her ikisi de psikolojik destek almalıdır. Rehberlik servisi, okul psikoloğu veya çocuk psikiyatristi, yaşanan travmanın etkilerini azaltmada kritik rol oynar. Erken destek, ileride oluşabilecek ciddi ruhsal sorunları önleyebilir” diyor.

Sanat için buluştular

Sanatta Engel Yok Vakfı, Tekirdağ’ın Şarköy ilçesine bağlı Mürefte’de düzenlediği 1. Sanatta Engel Yok Mürefte Sanat Sempozyumu ile sanatın birleştirici gücünü bir kez daha ortaya koydu.

Dört gün süren sempozyum boyunca sanatın farklı dalları bir araya gelirken, toplumda farkındalık yaratmaya yönelik söyleşiler, buluşmalar ve kültürel etkinlikler gerçekleşti. Ayrıca Murat Evgin’in gerçekleştirdiği konserle katılımcılar unutulmaz anlar yaşadı. Sempozyuma, Türkiye’nin yanı sıra Bulgaristan, Hindistan, İran, Mısır, Kuzey Makedonya, Kazakistan, Özbekistan, Sırbistan, Bosna Hersek, Tayland ve Karadağ’dan da yoğun  sanatçıların katılımı oldu.

Açılışta konuşan Sanatta Engel Yok Vakfı Başkanı Ressam Yasemin Gülderen Zanbak: “Unutmayalım. Engelsiz bir yaşam, yalnızca erişilebilir yollar yapmakla değil; kalplerimizdeki engelleri kaldırmakla başlar. Biz, bunu birlikte başardığımızda, sadece engelleri değil, sınırlarımızı da aşacağız.” dedi.

Sanatta Engel Yok Vakfı 2. Başkanı Sevgi Ataman: “Bugün burada, sadece bir etkinlik için değil; bir inanç, bir ideal ve bir vicdan ortaklığı için toplandık. Engelsiz yaşam, yalnızca bir hedef değil, insan olmanın en saf, en derin sorumluluklarından biridir. Bizler biliyoruz ki; engel, yalnızca fiziki bir durum değildir. Bazen bir kaldırımda, bazen bir bakışta, bazen de sessizce kurduğumuz önyargılarda saklıdır. Asıl mesele, bu görünmez duvarları yıkabilmektir. İşte biz, bu duvarları kaldırmak için buradayız.” sözleriyle davetlilere seslendi.
Etkinlikler, sanatçıların katkıları ve özel konserlerle Mürefte’ye kültürel bir zenginlik katarken, sempozyum Mürefte Bedika Bistro’da açılan sergi ile sona erdi.

Sebebi yüksek topuklu ve dar ayakkabılar olabilir!

Halk arasında “başparmak çıkıntısı” olarak bilinen Halluks Valgus, ayak başparmağı kemiğinin dışa ve ayaktaki birinci tarak kemiğinin içe doğru dönmesiyle oluşan karmaşık bir şekil bozukluğu olarak tanımlanıyor.  Toplumda oldukça yaygın görülen bu deformiteye, özellikle 18-65 yaş aralığındaki kişilerin yüzde 23’ünde rastlanıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, Halluks Valgus’un kadınlarda erkeklere nazaran 15 kat daha fazla görüldüğünü belirterek, “Ülkemizde  kadın nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unda, yani her 3 kadından 1’inde Halluks Valgus teşhis edilmektedir. Bu deformitenin kadınlarda daha fazla görülmesinde ayağın anatomisine uygun olmayan ayakkabı kullanımının, bağ dokusunda esnekliğin ve hormonal faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir” diyor.

Dr. Tural Khalilov

Dr. Tural Khalilov

Stres kırığına yol açabilir!

Halluks Valgus’un ilerleyici bir özelliğe sahip olması nedeniyle deformite ilerledikçe  ağrının şiddeti de artıyor ve ayağın yük dengesi bozuluyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, bu durumun komşu parmaklarda da deformiteye ve aşırı yüklenmeye bağlı stres kırıklarına neden olabileceğine işaret ederek, “Stres kırıkları göz ardı edildiğinde ağrı şiddetlenerek çok acı veren bir hale dönüşebilmektedir. Ayrıca, deformite şiddetlendikçe ayakta artroza, yani kireçlenmeye yol açabilir. Bu durum  Halluks Valgus tedavisini zorlaştırarak daha büyük cerrahi müdahalelere gerek duyulmasına sebep olabilir.  Bu nedenle, erken teşhis etmek, çok daha önemlisi önlem almak bu deformasyonda büyük önem taşımaktadır. Hastalarımıza önlem olarak,  pençesi dar olmayan ve ayak iç kavisini destekleyen, topuğu yüksek olmayan rahat ayakkabı kullanmalarını önermekteyiz” bilgisini veriyor.

Genetik faktörlerden dar ayakkabılara…

Kesin bir nedeni olmamakla beraber Halluks Valgus’un gelişiminde genetik ve çevresel faktörler etkili oluyor. Her iki başparmağın da etkilenebildiği bu deformitede genetik yatkınlıkta risk yüzde 70 gibi oldukça yüksek bir oranda seyrediyor. Ayak başparmak deformitesinde önemli sebeplerden olan genetik yatkınlık içsel faktör olarak nitelendiriliyor. Bağ dokusu esnekliği, düztabanlık, serebral palsi ve romatolojik eklem rahatsızlıkları  diğer içsel faktörleri oluşturuyor. Yüksek topuklu ve dar ayakkabı kullanımı ise dışsal faktör olarak nitelendiriliyor.

Deformite arttıkça ağrı daha çok şiddetleniyor!

Halluks Valgus’un belirtileri başparmaktaki deformite arttıkça daha çok büyüyor. Hastalar en çok ayak başparmağındaki kemik çıkıntısının ayakkabıya sürtünmesi nedeniyle oluşan ağrıdan yakınıyorlar. Başlangıçta sadece ayak başparmağı kenarında oluşan ağrı tablo ilerledikçe daha çok şiddetleniyor ve ayak tarak kemiğinin altında bile hissediliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, Halluks Valgus’un belirtilerini şöyle özetliyor:

  • Başparmakta dışa doğru yamukluk ve başparmak çıkıntısında ağrı
  • Ayak tarak kemiğinin altında ağrı
  • Ayakkabı giymede güçlük
  • Ayakta deformasyona bağlı nasır oluşması
  • Diğer komşu parmakların üst-üste binmesi

Tedavi hastalığın şiddetine göre planlanıyor

Ayak başparmağındaki kemik çıkıntısında tedavinin şekli hastalığın şiddetine göre planlanıyor.  Deformiteyi düzeltmeden semptomları kontrol etmek amacıyla başvurulan konservatif (ameliyat dışı) yöntemlerde; ayakkabı modifikasyonu, pedler, parmak arası silikon makaralar ve Halluks Valgus atellerinden faydalanılıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, ancak ameliyat dışındaki hiçbir yöntemin ayak başparmağındaki şekil bozukluğunu düzeltmediğini hatırlatarak, “Halluks Valgus’ta kesin sonuç ancak cerrahi müdahale ile mümkün olabilmektedir” diyor.

Ameliyatla deformite düzeltiliyor

İlk basamak tedaviler fayda sağlayamadığında, hastada ağrı  ve ayakkabı giymekte zorluk gibi şikayetlerin devamında, ameliyat seçeneği gündeme geliyor. Ayakta başparmak çıkıntısı ameliyatında deformitenin düzeltilmesi ve böylece ağrı ve ayakkabı giymekte zorluk  gibi semptomların kontrol altına alınması hedefleniyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, günümüzde bu işlemlerin minimal invaziv cerrahi, bir başka deyişle küçük kesilerle yapıldığını belirterek, “Ameliyatta başparmak ve tarak kemiğini  aynı eksene getirip vidayla tespit ediyor ve böylece aralıklı duran tarak kemiklerini yaklaştırıyoruz. İşlemleri küçük kesiler ile gerçekleştirdiğimiz için dokular fazla hasar görmemekte ve bu sayede iyileşme süresinin kısalmasına olanak sunmaktadır“ diyor. Hastaların genellikle bir gün sonra hastaneden taburcu olduklarını söyleyen Dr. Tural Khalilov, ameliyat sonrasındaki iyileşme sürecini ise şöyle özetliyor: “Hastaların 3-4 hafta ayağın üzerine yük vermemelerini ve özel ayakkabıyla yürümelerini önermekteyiz.  İyileşme dönemi deformitenin şiddetine bağlı olarak 4-6 hafta arasında değişebilmekte ve bu sürecin sonunda hastalarımız iş ile sosyal yaşamlarına geri dönebilmektedirler.”

Menopozda kadın sağlığı ihmale gelmez!

Kadınların hayatındaki doğal ve güçlü bir eşik olan menopoz, dönüşümün ve içsel gücün yeniden keşfedildiği çok özel bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz, yaşamdan kopuş değil, yeniden dengeye geliş sürecidir. Her kadın, kendi ikinci baharınının mimarıdır. İkinci baharda kendinizi yenilemeniz, doğru bilgi, bilinçli tercihler ve düzenli sağlık takibi ile bu dönemi daha sağlıklı, daha özgür ve daha huzurlu geçirebilmeniz mümkündür. Kendinize kulak verin, bedeninizin sesine duyarlı olun ve bu yeni dönemi bir fırsat gibi kucaklayın” diyor. Doç. Dr. Gülfem Başol, menopozda kendinizi yenilemenizin, ‘İkinci bahar’ olarak da adlandırılan bu dönemi fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı geçirebilmenizin basit ama etkili yollarını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Gülfem Başol

Doç. Dr. Gülfem Başol

  • Uyku düzeninize dikkat edin

Menopoz döneminde östrojenin azalmasıyla birlikte birçok kadında uykuya dalmakta güçlük, gece terlemeleri ve sık uyanmalar görülür. Oysa kaliteli uyku, bağışıklık sisteminden ruh haline kadar birçok şeyi doğrudan etkiler. Akşamları ağır yemeklerden kaçınmak, mavi ışık yayan ekranları sınırlamak, ılık bir duş ya da bitki çayları gibi küçük dokunuşlar uyku kalitesini artırır. Gerekirse bir uzmandan destek almak, uyku sorunlarını kronik hale gelmeden çözmek için önemlidir.

  • Sağlıklı ve bilinçli beslenin

Menopozla birlikte kemik erimesi riski, kilo artışı ve insülin direnci gibi durumlar ön plana çıkar. Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin gıdalar (yoğurt, kefir, sardalya, yeşil yapraklı sebzeler) kemik sağlığı için vazgeçilmezdir. Protein alımına dikkat edilmesi kas kaybını engeller. Lif açısından zengin sebzeler ve tam tahılların tüketilmesi, şeker ve işlenmiş gıdaların azaltılması önemlidir. Doktorun tetkikler sonrası ihtiyacınıza göre vereceği kalsiyum ve D vitamini, magnezyum ve omega-3 yağ asitleri büyük fayda sağlar. Ancak vitamin ve takviye kullanımında bilinçli olmak son derece önemlidir. Çünkü gelişigüzel alınan takviyeler karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını zorlayabilir, bazıları ilaçlarla etkileşime girebilir. En doğru yol, kişiye özel beslenme ve takviye planını bir uzman eşliğinde belirlemektir.

  • Sigaradan uzak durun

Sigara kullanımı menopozu hem erken başlatabilir hem de semptomların şiddetini artırabilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara içen kadınlarda sıcak basması, kemik kaybı ve kalp hastalığı riskinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca sigara, östrojenin vücutta etkili kullanılmasını engelleyerek hormon dengesini daha da bozabilir. Bu dönemde sigarayı bırakmak sadece menopoz şikayetlerini hafifletmekle kalmaz, genel yaşam kalitesini de ciddi oranda artırır.

  • Bu yanlışlara düşmeyin!

Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz döneminde çok sık karşılaşılan yanlışlardan biri, “nasılsa geçti artık” diyerek kadın sağlığını ihmal etmektir. Oysa bu dönem, meme sağlığından kalp-damar sağlığına kadar düzenli kontrollerin daha da önemli hale geldiği bir evredir. Bir diğer yaygın hata, hormon tedavilerine kulaktan dolma bilgilerle yaklaşmak veya tümden reddetmektir. Oysa uygun hastaya, uygun doz ve formda verilen hormon replasman tedavileri (HRT), sıcak basmaları, uykusuzluk, ruh hali değişiklikleri, vajinal kuruluk gibi şikayetleri azaltmada oldukça etkilidir. Aynı zamanda kemik erimesi ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi de olabilir. HRT her kadın için uygun olmayabilir; ancak bu tedavi seçeneği, doğru hasta seçiminde oldukça yüz güldürücü sonuçlar verir” diyor.

  • Düzenli egzersiz yapın

Fiziksel aktivite sadece kilo kontrolü için değil; kemik sağlığı, kas gücü, ruh hali ve hatta sıcak basmaları üzerinde bile olumlu etkiler sağlar. Haftada en az 3-4 gün 30 dakika tempolu yürüyüş, yoga veya hafif ağırlık egzersizleri hem vücuda hem zihne iyi gelir. Egzersiz, endorfin salgısını artırarak ruh halini iyileştirir; böylece menopozun getirdiği dalgalanmalarla baş etmek daha kolay olur.

  • Mutlaka düzenli doktor kontrollerinizi yaptırın

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopozla birlikte değişen hormon dengesi, kemik sağlığı, meme ve rahim sağlığı açısından düzenli kontrolleri zorunlu kılar. Kemik yoğunluğu ölçümü, mamografi, smear testi gibi taramalar bu dönemde aksatılmamalıdır. Aynı zamanda kardiyovasküler risklerin artma ihtimali nedeniyle kan basıncı, kolesterol ve kan şekeri düzeylerinin takibi de önemlidir. Sağlıkla geçen bir ikinci bahar için yılda bir yapılan rutin kontrol, hayat kurtarıcı olabilir.

  • Hayatı yeniden keşfedin, kendinize alan açın

Menopoz sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kadınlık bilincinin yeniden tanımlandığı bir yolculuktur. Artık çocuk büyütme telaşı azalmış, iş hayatında belli bir noktaya gelinmiştir. Bu zamanı, ertelediğiniz hobiler, seyahatler, kitaplar ve dostluklarla taçlandırın. Meditasyon, nefes çalışmaları ya da sanatsal uğraşlar, zihinsel detoks etkisi yaratır. Çünkü ikinci bahar, sadece bedensel değil; ruhsal bir uyanış dönemidir.

Concept THREE’nin ilk çizimleri paylaşıldı

Hyundai, IONIQ alt markasının kompakt elektrikli otomobil konsepti Concept THREE’nin ilk tanıtım çizimini yayınladı.

Hyundai, IONIQ alt markasının ilk kompakt elektrikli konsepti olan Concept THREE’nin en yeni tanıtım çizimini yayınladı. Geçen hafta paylaşılan ilk tanıtım görsellerinin ardından Hyundai, modelin adını Concept THREE olarak resmen doğruladı. Otomobil, Münih’te düzenlenecek IAA Mobility 2025’te dünya prömiyerini gerçekleştirecek.

Yeni görsel, Concept THREE’nin geleceğe dönük tasarımını sergiliyor. Yan profili, Hyundai’nin “Art of Steel” tasarım diliyle şekillenen cesur ve enerjik bir duruş ortaya koyuyor. Çeliğin bükülme ve akışından ilham alan gövde; heykelsi yüzeyler, net hatlar ve belirgin karakter çizgileriyle hem hareketi hem de hassasiyeti vurguluyor. Bu etkileyici yan görünüm ayrıca, kompakt elektrikli siluetini yeniden yorumlayan “Aero Hatch” tasarım anlayışına da göz kırpıyor.

Detaylar şimdilik gizli tutulsa da Concept THREE, 9–14 Eylül tarihleri arasında Münih’te gerçekleşecek IAA Mobility 2025’te dünya sahnesine çıkacak. Hyundai’nin Avrupa’nın en büyük mobilite fuarına dört yıl aradan sonra geri dönüşü, markanın Avrupa pazarına olan bağlılığını ve sürdürülebilir inovasyondaki liderliğini yeniden teyit ediyor.

Beslenme kalitesi eğitim başarısını arttırıyor

Uzmanlar, okulların açılmasıyla birlikte sağlıklı beslenmenin çocukların akademik başarısı ve zihinsel gelişimi için kritik hale geldiğini söylüyor.

Gelişme çağındaki çocukların enerji ihtiyaçları yüksek olduğu için günde üç ana öğün yapılmasını öneren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Güne peynir ve yumurta gibi protein içeriği yüksek bir kahvaltı ile başlamak, odaklanma ve hafıza performansını destekler.” dedi. Yumurta, balık, kuruyemişler, yeşil yapraklı sebzeler ve probiyotik besinlerin beyin gelişimini destekleyen en önemli gıdalar arasında yer aldığını vurgulayan Yiğit, paketli ve şekerli ürünlerin yerine ev yapımı atıştırmalıkların tercih edilmesinin dikkat dağınıklığını önleyebileceğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, okul çağındaki çocukların sağlıklı beslenmesinin hem akademik başarıları hem de gelişimleri üzerindeki etkisinden bahsetti.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Çocuklar üç ana öğün yemeli…

Okulların açılmasıyla birlikte hem akademik başarı hem de sağlıklı gelişim açısından beslenme düzeninin önem kazandığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu dönem, çocuklara doğru beslenme alışkanlıkları kazandırmak ve beyin gelişimini desteklemek için değerli bir fırsat sunar.” dedi.

Çocukların günün büyük bir kısmını okulda geçirdiği düşünüldüğünde, yeterli enerji, protein, vitamin ve mineral almalarının, fiziksel ve zihinsel performanslarını olumlu yönde etkileyebildiğini kaydeden Yiğit, “Gelişme çağındaki çocukların enerji ihtiyaçları yüksektir; bu nedenle günde üç ana öğün yapılması önerilir. Güne peynir ve yumurta gibi protein içeriği yüksek bir kahvaltı ile başlamak, odaklanma ve hafıza performansını destekler. Kahvaltı yapılamadığı durumlarda, ilk teneffüslerde tüketilebilecek yeşillikli sandviçler veya esmer unla hazırlanmış ev yapımı peynirli poğaçalar sağlıklı bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Kahvaltıda enerji sağlaması amacıyla tercih edilen çikolatalı kremalar yerine, tahin-pekmez veya şekersiz fındık/fıstık ezmeleri önerilir.” şeklinde konuştu.

Beyin gelişimini destekleyen 8 süper besin

Yeni eğitim döneminde zihinsel performansı, dikkat süresini ve hafızayı güçlendirmek için sofralarda mutlaka yer verilmesi gereken besinler olduğuna dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, bu besinleri şöyle sıraladı:

Yumurta: Kolin içeriği sayesinde hafıza ve öğrenme süreçlerini güçlendirir.

Yağlı balıklar: Somon, uskumru ve sardalya gibi Omega-3 zengini balıklar, odaklanmayı artırır.

Ceviz, Fındık, Badem gibi kuruyemişler: Sağlıklı yağlar ve magnezyum açısından zengindir; beyin hücrelerinin enerji ihtiyacını karşılar.

Koyu Yeşil Yapraklı Sebzeler: Folat ve demir içerikleriyle zihinsel performansı destekler.

Tam Tahıllar: Kompleks karbonhidratlarla uzun süreli enerji sağlar, B vitaminleriyle beyin fonksiyonlarını güçlendirir.

Süt ve Süt Ürünleri: Protein ve kalsiyum kaynağıdır; sinir sistemi sağlığını korur.

Mevsimsel Renkli Meyveler: Antioksidan içerikleriyle hafıza dostudur ve bağışıklığı güçlendirir. Eğer çocuk meyve suyu tüketmeyi seviyorsa, taze sıkılmış meyve suları tercih edilmelidir; bu mümkün değilse, üzerinde yüzde 100 meyve suyu ibaresi bulunan cam şişelerdeki ürünler daha sağlıklı bir seçenek olacaktır.

Probiyotik İçeren Besinler (kefir, yoğurt, tarhana, ev yapımı turşu): Bağırsak mikrobiyotasını dengeler, bağışıklık sistemini güçlendirir ve bağırsak-beyin ilişkisi sayesinde dikkat ile öğrenme süreçlerini destekler.

Okul başarısı ve gelişim için sağlıklı beslenme ile düzenli hareket önemli…

Çocukların öğünlerinde sebzelerin mutlaka yer alması gerektiğinin altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “En az bir ana öğünde sebze yemeği bulunmalı; ayrıca tabağı dört eşit parçaya bölerek her besin grubuna yer vermek, beslenme çeşitliliği açısından önem taşır.” dedi.

Paketli kekler, çikolatalı gevrekler ve basit şeker içeriği yüksek ürünlerin, kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olarak dikkat dağınıklığına yol açabildiğine vurgu yapan Yiğit, “Bu nedenle beslenme çantalarına ev yapımı, katkısız atıştırmalıklar eklemek çok daha sağlıklı bir seçimdir. Ayrıca, günün büyük bölümünü sıralarda oturarak geçiren çocukların yeterli fiziksel aktivite yapmasına fırsat tanımak hem okul başarısına hem de genel gelişimlerine katkı sağlar. Sağlıklı beslenme ve düzenli hareket, zihinsel performansı desteklerken öğrenme süreçlerini de güçlendirir.” diyerek sözlerini tamamladı.

Çocuklarda okul başarısını düşürüyor!

Okul zilinin çalmasına çok az bir zaman kaldı.  Ebeveynler, okula yeni başlayacak olan çocuklarının okul öncesindeki son hazırlıklarının tatlı bir telaşını yaşıyorlar. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, okula başlayacak olan çocukların eğitim sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamalarında genel sağlık kontrollerinin büyük bir öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “Sağlıklı büyüme  ve gelişmenin değerlendirilmesi, hastalıkların erken dönemde saptanması, eksik aşıların tamamlanması, temel kan değerleri ve vitamin değerlerinin okul öncesinde gözden geçirilmesi, uzun soluklu bir maraton olan okul döneminde anne ve babalara hem destek hem de kılavuz olmaktadır” diyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, bu kontrollerin bazı hastalıklara erkenden müdahale edilmesini de sağladığını belirterek, “Yine  bu kontrollerde eksik aşılar da tamamlanır. Bu sayede, çocuklarımızı aşıyla önlenebilir hastalıklardan korumamız mümkün olmaktadır. Muayenelerde, çocuğun sosyal, motor ve bilişsel fonksiyonlarının değerlendirilmesi de yapıldığından eksiklerin giderilmesi durumunda okul başarısının da artması sağlanacaktır” diye konuşuyor. Peki, okul öncesinde çocukların hangi sağlık kontrollerinden geçmeleri öneriliyor? Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, okul öncesinde yapılması gereken muayeneleri anlattı; önemli bilgiler verdi.

Göz muayenesi: Göz tembelliğinden kırma kusurlarına!

Rutin göz muayenesinin dışında, okula başlamadan yapılacak olan göz muayenesi; şaşılık, göz tembelliği, katarakt, kırma kusurları ile kayma gibi sorunların önceden saptanması ve gerekli müdahalelerin (gözlük, operasyon, göz kapama tedavisi gibi) yapılması çocuğun okul başarısını doğrudan etkiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, görme problemi yaşayan çocukların okulda başarısız ve hırçın olabildiklerini belirterek,  “Unutmayalım ki bazı görme kusurları erken dönemde tedavi edilmelidir, zira ileri yaşta tedavisi güçleşebilir, hatta mümkün olmayabilir” diyor.

Kulak ve işitme muayenesi: İşitme kaybından alerjik tabloya!

Ülkemizde yenidoğan bebeklere işitme testi rutin olarak yapılırken, okul öncesinde işitmenin tekrar değerlendirilmesi son derece önemli. Çünkü, işitme kaybı çocuğun öğrenme güçlüğüne sebep olurken dil gelişimini de olumsuz yönde etkiliyor. Kulak ve işitme muayenelerinde; işitme kaybı, geniz eti ve bademcik problemleri erkenden saptanabiliyor.  İşitme kaybı varsa işitme cihazları; geniz eti, bademcik ve alerjik durumların saptanması durumunda da medikal veya cerrahi yöntemlere başvuruluyor.

Diş muayenesi: Diş çürüğünden ağız ve çenede yapısal bozukluklara

Ağız ile diş bakımı da çocukların büyüme ve gelişimlerini etkiliyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, okul dönemindeki çocuklarda bu kontrollerin mutlaka yapılması gerektiğini vurgulayarak, “Diş hekiminizin yapacağı rutin kontrollerde ağız ve çene yapısı bozuklukları saptanabilir ve ortodontik tedaviler uygulanabilir. Ayrıca, florür uygulaması gibi dişleri koruyucu tedaviler ile çürük tedavileri de okul öncesinde mutlaka yapılmalıdır” bilgisini veriyor.

Rutin muayene: Vitamin eksikliğinden yüksek tansiyona…

Çocuğunuzun genel doktor muayenesi de okul öncesinde büyük bir önem taşıyor. Muayene sırasında kan basıncı ve nabız ölçümleri yapılıyor. Tam kan sayımı, tam idrar tahlili, kan kolesterol-lipid düzeyi, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, dışkıda parazit incelemesi, tam idrar analizi, ailevi hastalık var ise  açlık kan şekerine mutlaka bakılması gerekiyor. Sık hastalanan çocuklarda bağışıklık sistemi testlerinin de yapılabildiğine işaret eden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, “Bu analizlerde aşı karnesi gözden geçirilmeli, eksik aşılar varsa, okul öncesi dönemde mutlaka tamamlanmalıdır. Son zamanlarda özel olarak uygulanan takvim dışı meningokok aşıları da yapılmalıdır. Ağır spor yapan çocuklarda kardiyolojik muayene de  çok önemlidir” diye konuşuyor. Rutin çocuk hekimi muayenesinde, ayrıca, çocuğun boy ve kilo ölçümlerinin de yapıldığını anlatan Dr. Pınar Atılkan, “Büyüme geriliği saptanan çocuklarda gerekli testlerin istenmesi ve endokrinoloji bölümüne yönlendirilmesi gerekebilir” diyor.

Demir, B12 ve D Vitamini eksikliğinde okul başarısı düşüyor!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, çocuğun okul başarısını olumsuz etkileyen demir, B12 ve D vitamini eksikliğinin mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Dr. Pınar Atılkan, bu vitaminlerin ve demir eksikliğinin neden olduğu sorunları şöyle özetliyor:

B12 vitamini eksikliği: Tipik bulguları arasında; yorgunluk, konsantrasyon ve öğrenme güçlüğünün yanı sıra unutkanlık, halsizlik, el ve ayaklarda uyuşukluk ile karıncalanma gibi şikayetler yer alıyor. Kabızlık, iştahsızlık, denge sağlamada güçsüzlük, bellekte zayıflama ve kilo kaybı da B12 vitamini eksikliği göstergeleri arasında. B12 eksikliği ayrıca kansızlığa da sebep olarak okul başarısında ciddi bir düşüşe sebep olabiliyor.

Demir eksikliği: Zekâ işlevleri ve okul başarısı üzerinde olumsuz etkisi olduğu biliniyor. Demir eksikliği anemisi erken tanı konulup tedavi edilmediği durumda, çocukta ileride demir tedavisiyle kan değerleri normale ulaşsa bile beyin gelişiminde demir elementinin rol alması nedeniyle zeka düzeyinde düşüklük görülebiliyor. Demir eksikliği anemisi olan çocuklarda gelişme geriliği, algılamada gerilik ve dikkat dağınıklığı başlayabiliyor. Demir eksikliği anemisi devam ederse, giderek ilerleyen halsizlik, yorgunluk ve iştahsızlık günlük yaşamı da zorlaştırıyor. Ağır demir eksikliği anemisinde kalp yetmezliği de oluşabiliyor.

D vitamini eksikliği: Halsizlik, kemik ve eklem ağrıları gibi belirtilerle kendini gösteriyor.

“Başım ağrımıyor, sinüzit değildir” diye düşünmeyin!

Yüzümüzde sinüs olarak adlandırılan boşlukların içinde yer alan mukoza örtüsünün iltihaplanmasıyla karakterize bir hastalık olan sinüzit, yaşam kalitesini oldukça düşürebilen bir hastalık. Sinüs boşluklarının enfeksiyonu olarak da tanımlanan ve akut ile kronik olmak üzere iki gruba ayrılan sinüzitin şiddeti ise hastadan hastaya değişiyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, günümüzde alerjen faktörlerin artması, sigara kullanımı ve  kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi nedeniyle tüm dünyada kronik sinüzitin görülme sıklığının giderek arttığına işaret ederek, “Özellikle kronik sinüzitin tedavisinde gecikildiğinde enfeksiyonun vücutta yayılması sonucunda ciddi sağlık sorunları gelişebilmektedir. Öyle ki sinüsler göze ve beyne çok yakın organlardır. Dolayısıyla, sinüzit nadiren de olsa göz apseleri, görme kaybı ve menenjit olarak bilinen beyin zarı iltihaplanmasına neden olabilir. Ayrıca, astım tanısı konulan pek çok hastada kronik sinüzit hastalığı eşlik edebilmektedir. Bu, sinobronşial hastalık olarak adlandırılır” diyor.

Prof. Dr. Dilaver Özturan

Prof. Dr. Dilaver Özturan

Belirtiler 2 hafta içinde geçmezse, dikkat!

Sinüzit tedavi edilmezse tablo gittikçe kronikleşiyor ve ameliyat gerektirecek hale gelebiliyor. Ayrıca ciddi sağlık sorunlarına da yol açabildiği için sinüzitte erken teşhis ve tedavi büyük bir önem taşıyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan,  bu nedenle akut sinüzitin belirtileri 2 hafta içinde düzelmezse mutlaka bir hekime başvurmak gerektiği uyarısında bulunarak, “Erken teşhis sayesinde sinüzitin kronikleşmesi önlenebilmekte ve hastaların yaşam kaliteleri yükseltilebilmektedir” diye konuşuyor.

Polenlerden sigara kullanımına…

Akut sinüzit genellikle kış aylarında üst solunum yolu enfeksiyonlarına eşlik ederken, kronik sinüzit ise yaz – kış fark etmeden her mevsim oluşabiliyor. Baş bölgemizde bulunan hava dolu boşluklar olan sinüsler, boğazımızın ve yutağımızın ıslak olmasını sağlayan ve mukus olarak adlandırılan sağlıklı salgılar üretiyorlar.  Mukuslar burun boşluğu kanalıyla boğaz ve yemek borusuna ulaşıyorlar. Sinüslerin içinde yer alan mukoza zarı çeşitli etkenler nedeniyle şiştiğinde bu drenaj bozuluyor ve mukuslar sinüsler içinde birikmeye başlıyorlar. Sinüslerin mukuslarla dolu olması ise virüs, bakteri ile mantarların bu bölgede kolayca üremelerine ve yayılmalarına neden oluyor.  Enfeksiyon başlayınca genel hastalık hali oluşuyor, mukoza zarı daha çok şişerken zamanla polip denilen yapılara da dönüşebiliyor. Klima, sigara kullanımı, polenler ve diğer alerjenler, geniz eti, burun içi deviasyonlar, hava kirliliği ile tozlu ortamlar, sinüzitin gelişimini en çok kolaylaştıran sebepleri oluşturuyor.

Kronik sinüzit sinsi belirtiler ile seyrediyor!

Akut sinüzit; baş ağrısı, gözlerde sulanma, ateş, yüz ve gözlerin çevresinde dolgunluk hissi ile burun akıntısı gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Kronik sinüzitin ise sinsi belirtilerle seyrettiğini vurgulayan Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, “Örneğin, sinüzitin en temel belirtilerinden olan baş ağrısı kronik sinüzitte gelişmez.  Bu nedenle, kronik sinüzit tanısı konulduğunda hastalarımız ‘Ama benim başım ağrımıyor’ sözleriyle şaşkınlıklarını ifade ederler. Ayrıca kronik sinüzitte, akut sinüzitin tipik belirtilerinin aksine koku ve tat alma kaybı,  burun tıkanıklığı ile geniz akıntısı, öksürük, nefes darlığı ve halsizlik gibi belirtiler ön plandadır” diyor.

Cerrahi müdahale gerekebiliyor!

Sinüzit tedavisi; hastalığın tipine (akut veya kronik), şiddetine ve sebebine (alerji, anatomik sorun gibi) göre planlanıyor.  Akut sinüzitlerin bir kısmı kendiliğinden düzelebiliyor. Kronik sinüzitin ise mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor. Sinüzit, ilaç tedavisi (ateş varsa antibiyotik tedavisi gibi)  ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle kontrol altına alınabiliyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Dilaver Özturan, ancak sinüzit bu tedavilerle düzelmiyorsa cerrahi yönteme başvurmak gerektiğini belirterek, “Cerrahi yöntemde temel amaç, sinüs kanallarının açılması ve drenajının, yani sinüslerin içinde yer alan sıvının dışarı çıkarılmasıdır” diyor. Endoskopik cerrahinin tedavide çok kıymetli bir yöntem olduğuna değinen Prof. Dr. Dilaver Özturan, “Bunun nedeni ise endoskopik yöntemin güvenilir bir teknik olması ve bu sayede mukoza kaybı ile kanama gibi sorunlara yol açmamasıdır. Böylelikle ameliyat sonrasında hastanın konforu bozulmaz. Hastalar genel olarak bir veya iki günde normal yaşamlarına dönebilmektedirler” bilgisini veriyor.

Sinüziti önlemek için 5 kritik kural!

  • Sigara içmeyin, içilen mekanlarda bulunmayın.
  • Kalabalık ve tozlu ortamlardan uzak durun.
  • Bol bol denize girin veya günde 2-3 kez deniz suyu ile burnunuzu yıkayın.
  • Bilinen bir alerjiniz varsa mutlaka tedavi olun.
  • Burun eğriliği, geniz eti veya burun konkalarında şişme gibi sorunlarınız varsa, tedavi için hekiminize başvurun.