Yazılar

Upcycle İstanbul Art and Design Festival

İstanbul’un ileri dönüşümü odağına alan, sosyal etkisi yüksek, çevre dostu festivali Upcycle İstanbul Art & Design Festival, 15-18 Mayıs tarihlerinde Müze Gazhane’de kapılarını açıyor.

Bu yıl “Dönüşüme Kendinden Başlamaya Var Mısın?” temasıyla gerçekleşecek festival, sanatı, tasarımı ve sürdürülebilir yaşamı benimseyen herkesi, dönüşüm ve yaratıcılığın sınırlarını birlikte genişletmeye davet ediyor.

15-18 Mayıs tarihlerinde Müze Gazhane’de gerçekleşecek olan Upcycle İstanbul Art & Design Festival, vicdanlı, üretken, yaratıcı, meselesi olan, iyi kalpli insanları “Dönüşüme Kendinden Başlamaya Var Mısın?” temasında buluşturmayı amaçlıyor. Katılımcıları kendi içsel dönüşümlerini gerçekleştirmeye, daha bilinçli bireyler olmaya ve bu dönüşümle çevrelerine de ilham vermeye davet eden festival, ortak umut ve dönüşüm için güçlü bir topluluk oluşturuyor.

Mikroplastikler; toprakta, havada, gıda zincirinde ve su kaynaklarında

Plastik ürünlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, son yıllarda artan bilimsel çalışmalarla daha iyi anlaşılıyor. Özellikle plastiklerde bulunan Bisfenol A (BPA), ftalatlar ve Polivinil Klorür (PVC) gibi zararlı maddelerin bu konuda dikkat çektiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Dünya genelinde yıllık yaklaşık 400 milyon ton plastik üretiliyor. Bu miktarın, on milyondan fazla çöp kamyonunun taşıdığı yüke denk geldiği düşünülürse sağlık açısından oluşabilecek risklerin de yüksek olduğunu söylemek mümkün” dedi.

Plastik atıkların doğada parçalanmasıyla oluşan mikroplastikler; toprakta, havada, gıda zincirinde ve su kaynaklarında birikerek çevresel kirliliğine neden oluyor. Çevreye dağılan bu mikroplastiklerin insan vücuduna solunum, gıda ve su yoluyla girerek sağlığı tehdit ettiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Plastik parçacıkların akciğer, karaciğer, plasenta ve diğer organlarda bulunabildiğini ortaya koyan araştırmalar mevcut. Hatta çevresel kirlilik sonucu anne sütünde bile yüksek miktarda BPA gibi zararlı maddelerin varlığı, plastik kullanımının potansiyel tehlikesini gözler önüne seriyor” dedi.

Prof. Dr. Yeşim Yıldırım

Prof. Dr. Yeşim Yıldırım

Plastiklerdeki maddeler kanserle yakından ilişkili

Avrupa Birliği’nin 2011’den beri biberonlarda BPA kullanımını yasakladığını dile getiren Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Araştırmalar BPA maruziyetinin; tiroit fonksiyonlarını bozabildiğine, obeziteye sebep olabildiğine ve prostat ya da meme gibi çeşitli kanserlere yol açabildiğine işaret ediyor. Plastiklere esneklik ve dayanıklılık kazandıran ftalatların ise üreme bozuklukları, gelişimsel sorunlar ve meme kanseri riskiyle ilişkili olduğu biliniyor. PVC plastikleri üretmek için kullanılan vinil klorür ise halihazırda bilinen bir kanserojen dolayısıyla bu plastik türünün de meme kanseri oluşumunu artırabilecek toksik kimyasallar salma riski yüksek” dedi.

Plastik kullanımını minimumda tutmak en iyisi

Özellikle bazı plastik çeşitlerinin, kimyasal içerikleri nedeniyle daha fazla tehlike barındırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Gıda ambalajlarında yaygın olarak kullanılan PVC, zararlı kimyasallar salabilir. Tek kullanımlık yiyecek kaplarında sıkça bulunan polistiren, muhtemel bir kanserojen olan stiren maddesini gıdalara geçirebilir. Polikarbonat plastikten yapılmış su şişeleri ve saklama kapları özellikle ısıya maruz kaldığında BPA salabilir. Plastiklerin sağlık üzerindeki uzun vadeli etkileri konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulsa da mevcut veriler ışığında plastik maruziyetini azaltmak bireysel ve toplumsal sağlık açısından önemli bir adım” dedi.

Plastik kullanımının doğrudan kansere neden olup olmadığı konusunda bilimsel verilerin hala yeterli olmadığının altını çizen Yıldırım, “Ancak belirttiğim gibi bazı çalışmalar, mikroplastik ve nanoplastik parçacıklara maruz kalmanın çeşitli kanser türlerinin gelişimini tetikleyebileceği konusunda kuvvetli ipuçları veriyor. Ayrıca mikroplastiklerin, toksik kimyasalların taşıyıcısı gibi hareket ederek kanser tehdidini artırabileceği yönünde endişelerin bulunduğu da unutulmamalı” şeklinde konuştu.

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, plastiklerin sağlık üzerindeki olası risklerini azaltmak için alınabilecek 7 önlemi paylaştı:

Alternatif malzemeler tercih edin

Cam, paslanmaz çelik veya seramik kaplar kullanarak plastik maruziyetini azaltın.

Plastikleri ısıtmaktan kaçının

Isı, zararlı kimyasalların gıdaya geçişini artırabileceği için yiyecekleri plastik kaplarda ısıtmayın. Ayrıca plastik su şişelerini güneş altında bırakmamaya dikkat edin.

Tek kullanımlık plastikleri azaltın

Plastik pipet, çatal-bıçak ve poşet gibi tek kullanımlık plastikleri mümkün olduğunca kullanmamaya çalışın.

Musluk suyunu filtreleyin

Su filtreleri, musluk suyundaki mikroplastikleri azaltabileceği için musluktan su içmeden önce mutlaka filtre taktırın.

Kişisel bakım ürünlerine dikkat edin

Bazı kozmetik ve kişisel bakım ürünleri mikroplastik içerebileceği için doğal içerikli ürünleri tercih etmeye gayret edin. Temiz malzemeler kullanabilmek adına da satın almadan önce içerik okuma alışkanlığı edinin.

Çevreye saygılı olun

Çevreye verilen zarar dönüp dolaşıp insan sağlığını etkileyeceği için, geri dönüşüme önem verin, doğaya atılan plastiklerin etkilerini en aza indirmek için çaba sarf edin.

Paketli ürün tüketimini azaltın

Plastik ambalajlardan korunmak için mümkün olduğunca organik ve taze gıdalar tüketin.

Sabahları daha şiddetli olan baş ağrısına dikkat!

Beyin hastalıkları, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilen karmaşık sağlık sorunlarını oluşturuyor. Bu etkenler genel olarak; enfeksiyonlar, travmalar, genetik faktörler, aşırı alkol tüketimi, sigara kullanımı, yetersiz fiziksel aktivite ve sağlıksız beslenme gibi kötü yaşam tarzı ile çevresel faktörleri kapsıyor. Özellikle hipertansiyon, diyabet ve obezite gibi hastalıklar, inme ile diğer beyin damar hastalıklarında önemli risk faktörlerini oluşturuyor. Beyin hastalıkları denildiğinde toplumda akla gelen ilk şey ise genellikle ölümcül tablolar oluyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, aslında toplumdaki yaygın inanışın aksine, günümüzde pek çok beyin hastalığında kurtulma şansının arttığına dikkat çekerek, “Her beyin hastalığı ölümcül değildir ve günümüzde gelişen tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastalıkta kurtulma şansı artmıştır. Kesin tedavisi olmayan tablolarda ise hastalığın seyri yavaşlatılmakta ve hastaların yaşam kalitesi artırılmaktadır. Ancak, her hastalığın kendine özgü dinamikleri ve tedavi süreçleri olduğu için bireysel   değerlendirmeler ve uzman görüşleri büyük önem taşımaktadır” diyor.

oç. Dr. Yaşar Bayri

Doç. Dr. Yaşar Bayri

7’den 70’e her yaş grubunda görülüyor!

Toplum tarafından genellikle ileri yaş hastalığı olarak düşünülse de beyin hastalıkları 7’den 70’e her yaş grubunu etkileyebiliyor.  Doç. Dr. Yaşar Bayri, ancak değişik yaş gruplarında bazı hastalıkların daha sık görülebildiğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Serebral palsi, epilepsi, otizm, dikkat eksikliği, hiperaktivite ve genetik hastalıklar bebekler ile çocuklarda daha sık görülürken; migren, depresyon ve anksiyete bozuklukları genç yetişkinlerde; Alzheimer ile parkinson hastalıkları ve inme ise ileri yaşlarda daha sık olarak görülmektedir. Epilepsi, beyin tümörleri, beyin travmaları, multipl skleroz, amyotrofik lateral skleroz (ALS), genetik hastalıklar gibi hastalıklar ise tüm yaş gruplarında ortaya çıkabilmektedir.”

Erken teşhis tedavinin başarısını artırıyor!

Erken teşhis ve tedavi beyin hastalıklarının seyrini olumlu yönde etkileyerek tedavinin başarısını artırıyor ve komplikasyon riskini azaltıyor. Bu nedenle, düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemek ve beyin hastalıklarına işaret edebilen belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, detaylı nörolojik muayenelerde sinir sisteminin etkilendiğini düşündürecek şikayet ve bulgular saptandığında veya şüpheli durumlarda çeşitli görüntüleme yöntemlerine başvurulduğunu belirterek, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) ve Bilgisayarlı Tomografi (BT) gibi görüntüleme yöntemleri; tümörler, anevrizmalar ve diğer beyin hastalıklarının erken teşhisinde kullanılan en etkili yöntemlerdir” diyor.

Bu belirtilerde asla zaman kaybetmeyin!

Beyin hastalıklarının işaretleri, hastalığın türüne ve ciddiyetine bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, en yaygın görülen sinyallerini özetlerken, “Bu belirtiler, beyin hastalıklarının tanısında kritik öneme sahiptir ve zaman kaybetmeden uzman bir doktora başvurulmasını gerektirmektedir” diyor.

  • Özellikle sabahları daha şiddetli olan baş ağrıları
  • Yemeklerle ilişkisiz bulantı ve kusma
  • Bulanık görme, çift görme veya görme kaybı gibi görme sorunları
  • Yürürken denge kaybı veya sakarlık gibi denge ile koordinasyon bozuklukları
  • Bayılma, kasılmalar ve kısa süreli hafıza kayıpları gibi tablolar ile seyreden epileptik nöbetler
  • Hafıza kaybı, dikkat eksikliği veya kişilik değişiklikleri gibi bilişsel belirtiler

BEYİN SAĞLIĞI İÇİN 7 ETKİLİ ÖNERİ!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Yaşam alışkanlıklarınızda bazı kurallara dikkat ederek beyin sağlığınızı koruyabilir ve yaşam kalitenizi artırabilirsiniz. Unutmayın, sağlıklı bir beyin, sağlıklı bir yaşamın temel taşlarından biridir” diyor. Doç. Dr. Yaşar Bayri, beyin sağlığınızı desteklemek için dikkate almanız gereken bazı temel noktaları şöyle sıralıyor:

Akdeniz tipi beslenin!

Beyin sağlığınızı korumak için Akdeniz tipi beslenmeye özen gösterin. Bu diyet; zeytinyağı, taze sebze ve meyveler, tam tahıllar, balık ile kuruyemişler gibi besinleri içeriyor. Beyin fonksiyonlarını desteklemek için özellikle omega-3 yağ asitleri, antioksidanlar ve B vitaminleri içeren besinleri sofranızdan eksik etmeyin.

Düzenli egzersiz yapın

Beyin sağlığınız için düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanız çok önemli.  Haftada en az 150 dakika orta düzeyde aerobik egzersiz (yürüyüş, yüzmek, yavaş tempoda bisiklet sürmek gibi)  beyin hücrelerinin yenilenmesine yardımcı oluyor ve bilişsel işlevleri artırıyor.

Yeterli süre uyumaya özen gösterin

Beyin sağlığı için uyku süresi ve kalitesi de kritik bir öneme sahip. Uyku, beyin hücrelerinin onarılmasına ve hafıza kusurlarının azaltılmasına yardımcı oluyor. Günde 7-9 saat uyumaya ve yatak odasında cep telefonu ile elektronik cihazlar bulundurmamaya dikkat edin.

Zihinsel sağlığınızı destekleyin

Kronik stres kaygı, endişe ve huzursuzluk gibi duyguların artmasına neden olarak anksiyete bozukluklarına zemin hazırlıyor ve uyku kalitesini de bozarak beyin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Meditasyon, yoga veya derin nefes alma teknikleri gibi stres yönetimi teknikleriyle zihinsel sağlığınızı destekleyin.

Yeni bir dil öğrenin, müzik aleti çalın

Beyin sağlığınızın korunmasında zihinsel aktiviteler de önem taşıyor. Bulmaca çözmek, kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek veya müzik aleti çalmak gibi aktiviteler, beyin fonksiyonlarını geliştiriyor.

Sigarayı bırakın, alkolü kısıtlayın

Sigara ve alkol beyin hücrelerine zarar verebiliyor, bilişsel gerilemeyi hızlandırabiliyor. Sigara içiyorsanız hemen bırakın, alkol tüketimini kısıtlayın.

Arkadaşlarınızla zaman geçirin

Sosyal bağlantılar kurmak ve aktif bir sosyal yaşam sürmek, zihinsel sağlığımızı destekliyor. Dolayısıyla, arkadaşlarınızla zaman geçirmek ve topluluk etkinliklerine katılmak gibi sosyal aktiviteler beyin sağlığınızı olumlu yönde etkileyecektir.

Alaçatı Ot Festivali başladı

“Toprak, Zaman ve Tat” teması ve “Kaya Koruğu” konsepti ile bu yıl 14’üncüsü düzenlenen Alaçatı Ot Festivali, başladı.

Çeşme Belediyesi tarafından Medicana Sağlık Sponsorluğu’nda “Toprak, Zaman ve Tat” teması ve “Kaya Koruğu” konsepti ile bu yıl 14. kez düzenlenen Alaçatı Ot Festivali, ziyaretçilerine kapılarını açtı. Kadın Efeler Dans Topluluğu’nun dans gösterisi ve Çeşme Belediye Bandosu’nun dinletisi ile başlayan festival, renkli görüntülere sahne olmaya devam ediyor.

Katılımın yoğun olduğu festivalde, mevsimsel otlar, standlarda ziyaretçilerle buluşurken; geleneksel tatlar modern dokunuşlarla yeniden yorumlanıyor. Şefler Meydanı, Sanat Sokağı, Edebiyat Buluşmaları, atölyeler, çocuk etkinlikleri, sergiler, söyleşiler, atölyeler, performans gösterileri, yarışmalar ve konserlerle dolu dolu bir program, her yaştan ziyaretçiye unutulmaz anlar sunuyor. 

Festivalin kalbi olan Şefler Meydanı’nda bu yıl da mutfak sanatının usta isimleri sahne alıyor. Açılış günü, Şef Ayşe Nur Mıhçı ve Şef Rıfat Yurttaş’ın eşsiz sunumları, damaklarda lezzetli izler bırakacak bir gastronomi şölenine dönüşüyor.

Tarkan Avrupa turnesi başladı

Tarkan, geçtiğimiz yıl çıkardığı “Kuantum 51” albümüyle müzik dünyasını kasıp kavurmaya devam ediyor.

Almanya, Hollanda, İngiltere, Avusturya ve İsviçre’yi kapsayan turnesinde Megastar, “Kuantum 51” albümündeki en yeni şarkılarının yanı sıra yıllardır hafızalara kazınan ikonikleşmiş hitlerini de seslendiriyor.

Nisan ayında başlayan Avrupa Turnesi, Haziran ayına kadar devam edecek.

Avrupa Turnesine Rotterdam ile başlayan Tarkan, turnenin ikinci ayağı olarak Düsseldorf’ta sahne aldı. 12 Nisan konserine gösterilen yoğun ilgi ve biletlerin kısa sürede tükenmesinden dolayı turnenin Düsseldorf ayağına bir konser daha eklenerek konser sayısı ikiye çıkarıldı. Megastar Tarkan, 12 ve 13 Nisan’da Düsseldorf PSD Bank Dome’da tüm sevenleriyle bir araya geldi.

 

 

TARKAN AVRUPA TURNESİ 2025
  TARİH ŞEHİR MEKAN
1 19.04.2025 VİYANA STADTHALLE
2 26.04.2025 STUTTGART PORSCHE ARENA
3 4.05.2025 HAMBURG BARCLAY CARD ARENA
4 11.05.2025 LONDRA O2 ARENA
5 24.05.2025 MANNHEIM SAP ARENA
6 28.05.2025 BERLİN UBER ARENA
7 30.05.2025 MÜNİH OLYMPIAHALLE
8 1.06.2025 ZURICH HALLENSTADION

Rebecca Roache “Yok Ebesinin Örekesi”

Rebecca Roache’un, küfrün gücünü ve toplumsal etkilerini derinlemesine inceleyen eğlenceli ve düşündürücü kitabı Yok Ebesinin Örekesi: Küfrün Kısa Tarihi, Düşbaz Kitaplar’dan çıktı!

Kraliçe II. Elizabeth’in bir konuşma esnasında ağzından kaçırdığı küfürle konuya giriş yapan Roache, küfreden kişiye göre verilen tepkinin değişmesinden yola çıkıyor ve şahıslar arasındaki hiyerarşiden kaynaklanan ayrımcılığı, küfrün insanlık tarihindeki etkin rolünü, üzerine atfedilen olumsuzlukları incelikle gösteriyor. Küfür etmenin şok edici, saygısız ve aynı zamanda eğlenceli olmasının nedenlerini masaya yatıran Yok Ebesinin Örekesi, küfrü her yönüyle ele alıyor. Küfrün yeri geldiğinde gerekli ve faydalı olabildiğine de değinen Yok Ebesinin Örekesi, küfür etmenin diller, insanlar, ilişkiler, cinsiyetler, kültürler, hukuklar arası ve ötesi farkını, benzerliklerini hem akademik hem de kültürel referanslar ve eğlenceli örneklerle anlatıyor.

Dikkat! Bu etkenler kalbi tehdit ediyor!

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle dünya genelinde görülme sıklığı hızla artan kalp hastalıkları ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan “Günümüzde aşırı tuz, şeker, doymuş yağ ve trans içeriği yüksek olan işlenmiş gıdaların tüketilmesi, hareketsiz yaşam tarzı, sigara ve stres derken kalp ve damar hastalıklarının yol açtığı şikayetlerle kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların sayısı hızla artmaktadır. Bu hastalar en sık göğüs ağrısı, nefes darlığı ve çarpıntı şikayeti ile başvururlar. Erken tanı ve tedavi kalp krizini ve hayati riski azaltmada kritik önem taşımaktadır” diyor. Ülkemizde kalp ve damar hastalıklarının, tüm ölümlerin yüzde 33’ünü oluşturduğunu, üstelik artık çocuk yaşlarda da sık karşılaşıldığını belirten Doç. Dr. Gürkan 14-20 Nisan Kalp Sağlığı Haftası kapsamında yaptığı açıklamada kalp sağlığı için ihmale gelmez 7 öneride bulundu, önemli açıklamalar yaptı.

Doç. Dr. Ufuk Gürkan

Doç. Dr. Ufuk Gürkan

  • Risk faktörlerine dikkat edin!

Ailesinde birinci derece yakınlarında kalp damar hastalığı öyküsü olanlar, diyabet ve hipertansiyon hastaları, sigara kullananlar ve aşırı stresi yönetemeyenler kalp-damar hastalıkları açısından yüksek risk taşımaktadır. Yapılan birçok çalışmaya göre; kanda gerek trigliserid gerekse LDL kolesterol denilen kötü kolesterolü yüksek olanlar mutlaka kardiyolojik açıdan düzenli kontrol edilmeli, yaşam şekli ve ilaç tedavisi açısından değerlendirilmelidir.

  • Bu belirtileri mutlaka önemseyin!

Göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi şikayetleri olanların mutlaka gecikmeden doktora başvurması gerektiğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan “Yürüyüş esnasında olan bir göğüs ağrısı ya da nefes darlığı, kişi yürüyüşü sonlandırdığında geriler ve bazen gün içinde tekrar olmayabilir. Göğüs ağrısı geçtiğinde çoğu hasta sorunun bittiğini düşünür ki hastaların en sık yanıldığı konu da budur. Bu şikayetler aslında kalp ve damar hastalıklarının çok tipik ve önemsenmesi gereken belirtileridir. Aslında  sorun yeni başlamıştır ve gelmekte olan  tehlikenin  habercisidir” diyor. Hiçbir risk faktörü olmayan kişilerde de kalp krizi oluşabildiğini belirten Doç. Dr. Gürkan “Bu nedenle göğüste, sırtta, kollarda veya mide bölgesinde özellikle eforla oluşan her türlü ağrıda kişilerin kalp hastalığı tanısı alma ihtimalinden korkmadan en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları önemlidir” diye konuşuyor.

  • Mutlaka egzersiz yapın, ancak!

Düzenli egzersiz kalp hastalarının olmazsa olmaları arasındadır. Ancak egzersiz kararı almadan önce hastaların egzersize engel önemli kalp damar sorununun olup olmadığı hekim tarafından kanıtlanmalıdır. Önerilen egzersiz miktarı genelde haftada 5-7 gün; günde 45-60 dk arası olmalıdır. Kesinlikle ağır bir yemek sonrası egzersiz yapılmamalıdır. Ağır egzersizlerden ve yüksek tempoda koşudan kaçınılmalı, göğüste baskı hissi, yanma, ağrı ve nefes darlığı olduğunda egzersiz mutlaka sonlandırılmalıdır. Özellikle göğüs ağrısı egzersizle yeni başlamışsa mutlaka kardiyoloji hekiminin görüşünü ve değerlendirmesini almak gerekmektedir.

  • Koroner anjiyografiden çekinmeyin!

Kalp sağlığı açısından düzenli bir muayene ve gerekli tetkiklerin yaptırılmasının büyük önem taşıdığını belirten Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan şöyle konuşuyor: “Maalesef çok sayıda hasta göğüs ağrısı şikayeti olmasına rağmen koroner anjiyografi ile ilgili yanlış bilgiler nedeniyle işlemden çekinmekte, işleme gitmemekte ve gelişen kalp krizi nedeniyle kaybedilebilmektedir. Koroner anjiyografi çoğunlukla ağrılı olmadığı gibi, işlem lokal anestezi ile yapılmakta, çok gergin hastalara sakinleştirici de verilebilmektedir. İşlem tıbbi açıdan tüm güvenlik önlemleri alınmış donanmlı bir laboratuvarda yapıldığı için risk yaklaşık onbinde 1 gibi çok düşük orandadır. İşlem sırasında ciddi bir darlık tespit edilirse tıkalı damara balon ve stent takılır. Bazen de ameliyat ( bypass) kararı alınabilmektedir. İşlem sonrası hastalar genelde 3-6 saat içinde taburcu edilebilmektedir.”

  • Sağlıklı yaşam tarzı benimseyin!

Özellikle son yıllarda sağlıksız beslenme (fast-food tarzı yiyecekler, ambalajlı gıdaların sık tüketilmesi, aşırı tuzlu, yağlı, şekerli besinler vb), hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, sigara, alkol ve de keyif verici maddelerin kullanımı, yetersiz ve kalitesiz uyku ile yönetilemeyen aşırı stresin kalp sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini vurgulayan Doç. Dr. Gürkan “Genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra sağlıksız yaşam alışkanlıkları da kalp sağlığını çok ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bu nedenle günümüzde çocuk yaşta da kalp ve damar hastalıklarının yol açtığı şikayetlerle kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların sayısı hızla artmaktadır. Oysa sağlıklı yaşam tarzı ile kalp sağlığımızı iyileştirmemiz mümkün” diyor.

  • İlaçlarınızı düzenli kullanın!

Kalp sağlığı için doktorun önerdiği ilaçların mutlaka düzenli kullanılması gerektiğini, internetten ya da kulaktan dolma bilgilerle ilaç kullanmaya son vermenin hayati riske neden olabildiğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle stent işlemi açısından hastalara verilen kan inceltici ilaçlar ilk bir yıl içinde mutlaka her gün düzenli olarak aksatmadan alınmalıdır. Zira bu ilaçlar metalik yapıdaki stentlerin üzerine trombositlerin (kan pulcukları) yapışmasını engellemektedir. Böylelikle yeni takılmış olan stentlerin üzerinde pıhtı oluşması engellenir ve stentin, dolayısıyla kalp damarının aniden tıkanmasının önüne geçilmiş olunur.”

  • Bu yanılgıya düşmeyin!

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan ülkemizde kalp damar hastalığı tanısı alıp koroner bypass cerrahisi geçiren ya da stent takılan hastaların çok sık düştükleri bir yanılgıya dikkat çekerek “Bazı hastalar bu operasyonları olduktan sonra tamamen iyileştikleri yanılgısına kapılabilmekte ve kontrole gitmemektedir. Hatta bir süre sonra ilaçlarını da kısmen ya da tamamen bıraktıkları görülmektedir. Birçok klinik araştırmada; takılan stentlerin ya da bypass damarlarının yeniden tıkanabildiği gösterilmiştir. Ancak bunların çoğu erken tanı koyularak gerek ilaç gerekse de yeniden stentleme işlemleri ile tedavi edilebilmektedir. Ayrıca işlem yapılan damarlar dışında başka damarlarda da problemler olabilmektedir. Bu nedenle kalp hastalığı tanısı almış kişilerin düzenli aralıklarla poliklinik kontrolüne gitmeleri ve de düzenli ilaçlarını almaları önem taşımaktadır” diyor.

Kalp krizinde bu belirtilere dikkat!

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan, kalp krizinin çoğu zaman ‘geliyorum’ dediğini belirterek, bu belirtileri şöyle anlattı: “Kalp krizinin en sık bulguları; göğüs orta kısmında baskı yanma veya sıkışma hissidir. Bununla beraber sırt ağrısı, mide ağrısı (reflü ile sıkça karışır) kola yayılan ağrı, alt çeneye vuran ağrılar da bu bulguların bir parçası olabilir. Kriz anının günler veya saatlerde öncesinde genelde eforla bazen de istirahatte iken göğüste 5-10 dk süren baskı, yanma şikayetlerini hastalar hissedebilir. Bu durumda ağrının geçmiş olması riskin bittiği anlamına gelmez aksine hastaya acilen hastaneye ulaşma adına bir şans vermektedir.” Hemen 112 Acil Servise haber verilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Gürkan “Kendi başına araçla hastaneye gitmek kesinlikle yanlış ve tehlikelidir” diyor.

Sahte gülümseme bile ruha iyi geliyor

Gülmenin ruh sağlığını olumlu etkilediğini belirten uzmanlar, sahte bir gülümsemenin bile beyni olumlu etkileyerek ruh halini iyileştirdiğini söylüyor.

Gülmenin sadece eğlenceli bir tepki değil, aynı zamanda öğrenilebilen bir beceri olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, gülmenin bulaşıcı etkisinin arkasında ayna nöronlar ve empati mekanizmalarının bulunduğunu ifade etti. “Gülmek, stresle başa çıkmayı kolaylaştırır, ilişkileri güçlendirir ve içsel dengeyi destekler.” diyen Güven, hayatın içinde mizaha yer açmanın önemini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, gülmenin ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinden bahsetti

Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven

Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven

Gülmek bulaşıcıdır…

‘Gülmek bulaşıcıdır’ ifadesinin güçlü bir psikolojik ve nörobilimsel temeli olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İnsan beyni, özellikle de ayna nöron sistemi, başkalarının duygularını ve davranışlarını algılayıp taklit etmeye yatkındır. Bu sayede birinin gülüşünü gördüğümüzde, beynimizde aynı kasları harekete geçiren bölgeler uyarılır ve biz de istemsizce gülümseyebilir ya da gülebiliriz.” dedi.

Bu mekanizmanın, empati kurma becerimizin bir parçası olduğunu aktaran Güven, “Aynı zamanda gülmek, insanları birbirine yakınlaştıran ve grup içi sosyal bağları güçlendiren evrimsel bir işlev taşır. Tehdit içermeyen, güven verici bir iletişim şekli olarak, grup içindeki uyumu artırır. Bu süreç, duygusal bulaşma yoluyla da işler. Tıpkı ağlamanın ya da esnemenin çevredeki insanlara yayılması gibi, gülme de benzer bir şekilde çevreye yayılarak ortak bir ruh hali yaratır. Ayrıca otomatik taklit davranışı da bu durumun temelindedir. Beynimiz başkalarının mimiklerini fark ettiğinde, bilinçdışı düzeyde onları taklit etmeye eğilimlidir. Tüm bu nörobiyolojik ve sosyal mekanizmalar bir araya geldiğinde, gülmenin neden bu kadar bulaşıcı olduğunu ve insan ilişkilerinde neden bu kadar güçlü bir rol oynadığını anlamak mümkün olur.” açıklamasını yaptı.

Gülmek sadece bir tepki değil, aynı zamanda öğrenilebilen bir beceri…

Çocukların yetişkinlere kıyasla daha fazla güldüğünü ve yetişkinlikte bu doğal eğilimin kaybedildiğine değinen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Çocuklar, dünyayı keşfetme sürecinde merak, oyun ve hayal gücüyle iç içe oldukları için günde yüzlerce kez gülebilirken, yetişkinler artan sorumluluklar, stres, toplumsal roller ve duygusal baskılar nedeniyle bu doğal eğilimi zamanla kaybeder.” dedi.

Yetişkinlikte gülmenin, genellikle kontrollü ve sosyal bağlamlara ilişkili hale geldiğini ifade eden Güven, “Oysa çocuklar anın neşesini özgürce yaşarlar. Bu içsel neşeyi geri kazanmak için mizahı ve oyunu yaşamımıza daha bilinçli bir şekilde dahil etmek, küçük şeylerden keyif almayı yeniden öğrenmek, kendimize ve çevremize karşı daha esnek ve şefkatli olmak önemlidir. Çünkü gülmek sadece bir tepki değil, aynı zamanda ruhsal sağlığımızı destekleyen, öğrenilebilen bir beceridir.” şeklinde konuştu.

Sahte bir gülümseme bile ruhsal dengeyi korumada güçlü bir adım…

Sahte bir gülümsemenin bile beynin mutlulukla ilişkili bölgelerini, özellikle de dopamin ve serotonin gibi ‘iyi hissetme’ kimyasallarını etkileyen sistemleri harekete geçirebildiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu duruma psikolojide ‘geri bildirim hipotezi’ denir. Yani yüz kaslarımızı gülümseme pozisyonuna getirdiğimizde, beynimiz bu kas hareketini mutlulukla ilişkilendirerek, gerçekten mutlu olmasak bile ruh halimizi olumlu yönde etkileyebilir. Zorla da olsa gülümsemek, stres hormonlarını azaltabilir, kalp atış hızını dengeleyebilir ve zamanla içsel bir rahatlama sağlayabilir. Bu yüzden ‘mış gibi yapmak’ bazen düşündüğümüzden daha etkili olabilir. Çünkü bedenimizle verdiğimiz sinyaller, zihinsel ve duygusal durumumuzu şekillendirebilir. Özellikle zor zamanlarda bilinçli olarak gülümsemeye çalışmak, ruhsal dengeyi korumada küçük ama güçlü bir adım olabilir.”

İşte gülmenin reçetesi…

“Hayatı fazlasıyla ciddiye alan ancak gülmenin ruh sağlığına iyi geldiğine inanan kişilere, önce gülmenin sadece neşeli anlara değil, zorlayıcı duygularla başa çıkma sürecine de katkı sağladığını hatırlatmak gerekir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gülmek stresi azaltır, kaygıyı yumuşatır, duygusal yükleri hafifletir ve hatta insan ilişkilerini daha sıcak ve samimi hale getirir. Kişilere önerim, gülmeyi hafife alınacak bir şey değil, ruhsal dengeyi korumak için bir beceri gibi görmeleri olur. Eğer bir ‘gülme reçetesi’ yazacak olsaydım, içerisine her gün keyif aldıkları bir komedi dizisinden bir bölüm izlemeyi, mizah anlayışlarına hitap eden stand-up gösterileri ya da komik videoları takip etmeyi, kendilerini güldüren bir arkadaşla haftalık görüşmeler planlamayı, gün içinde bilinçli olarak birkaç dakika aynaya bakıp gülümsemeyi, mizah içeren kitaplar veya karikatürler okumayı, komik anıları not ettikleri bir ‘gülme günlüğü’ tutmayı ve zaman zaman gülme yogası veya grup mizah atölyelerine katılmayı dahil ederdim.

Ayrıca, ciddi bir hayatın içinde mizaha yer açmanın, insanın kendine de bir nefes aralığı yaratması anlamına geldiğini vurgulamak isterim. Çünkü gülmek sadece eğlence değil, aynı zamanda güçlü bir psikolojik savunma ve iyileşme mekanizmasıdır.”

Grup Destan eski şarkıları ile tekrar hayat buluyor

1998 yılında yayımladıkları “Atabarı” ve “Cilveloy” yorumlarıyla hafızalara kazınan Destan grubu, bu iki özel eseri bayram coşkusunu yaşatmak isteyenler için yeniden gündeme taşıyor.

Milli duygularımızı harekete geçiren, kültürel belleğimizde yer etmiş bu iki eser; yıllar geçse de tazeliğini ve etkisini yitirmeyen düzenlemeleriyle bugün hâlâ yüreklerde yankılanıyor. Destan’ın 90’lı yılların sonuna damgasını vuran bu yorumları, şimdi bayram ruhunu paylaşmak, ortak bir coşkuda buluşmak isteyen herkes için dijital platformlarda öne çıkarılıyor.

“Cilveloy”un neşesiyle, “Atabarı”nın yürek titreten ritmiyle; Destan, bayramın birleştirici gücüne selam duruyor. Müzikal zenginliğimizin sembol melodilerini barındıran bu eserler, dinleyiciyi hem geçmişe götürüyor hem de bugünün enerjisiyle sarıp sarmalıyor.

2035’te her dört kişiden biri obez olabilir

Vücutta aşırı yağ birikimi ile tanımlanan ve kronik bir hastalık olan obezite, dünya genelinde hızla yayılıyor. Dünya Obezite Federasyonu’nun 2023 raporunda, 2035’te her dört kişiden birinin obezite ile yaşayacağı öngörülüyor. Obezite vakalarının bu denli artmasının arkasında; modern yaşam tarzı, işlenmiş gıda tüketiminin artması, fiziksel aktivite eksikliği ve stres gibi faktörlerin bulunduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Diyabet, kalp hastalıkları, hipertansiyon, uyku apnesi, eklem rahatsızlıkları ve bazı kanser türleri gibi birçok hayati hastalığa davetiye çıkaran obezite, tüm bunların yanı sıra yaşam kalitesini düşürerek psikolojik problemlere de yol açabilir” dedi.

Obezite gibi durumların belirlenmesinde başvurulan vücut kitle endeksi, kişinin kilosunun boyuna oranını gösteren bir ölçümdür. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre vücut kitle indeksi 30 ve üzeri olan bireylerin obez olarak tanımlandığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Bu değerin 40 ve üzeri olması ileri derece anlamına gelen morbid obez olarak kabul edilir. Tedavi ise hastanın durumuna göre diyet ve egzersiz, ilaç veya cerrahi olarak değişebilir. Obezite cerrahisi, vücut kitle endeksi 40 ve üzeri olan ya da 40’tan az olsa bile obeziteye bağlı sağlık sorunları yaşayan hastalara önerilir” dedi.

Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal,

Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal

Çevresel faktörler kadar genetik de önemli

Ailesinde obezite öyküsü bulunanların hastalığa daha yatkın olacağını dile getiren Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Genetik yatkınlık dışında sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı da obezitenin gelişiminde önemli bir yere sahip. Hastalık boyutuna ulaşmış şişmanlığın en yaygın nedenleri arasında; aşırı kalori alımı, düşük fiziksel aktivite, hormonal dengesizlikler, insülin direnci, hipotiroidi ve metabolik sendrom gibi sağlık sorunları bulunuyor. Dengeli beslenme, düzenli egzersiz, stres yönetimi, sağlıklı uyku düzeni, vitamin ve mineral desteği ve rutin sağlık kontrolleri bu rahatsızlıkla mücadelede kritik rol oynuyor” şeklinde konuştu.

Kalıcı kilo kaybı için yaşam alışkanlıkları da değişmeli

Vücut kile endeksi yaygın olarak kullanılan bir yöntem olsa da bel çevresi ölçümü, yağ oranı analizi, biyokimyasal testler ve metabolik değerlendirmeler gibi ek tetkiklerin de tanı için yardımcı olduğunu söyleyen Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Obezite tanısı konduktan sonra uygun tedavi hastanın durumuna göre planlanır ancak buradaki önemli nokta önlenebilir bir sağlık sorunu olduğunun unutulmamasıdır. Obezite cerrahisi, uygun hastalar için etkili bir tedavi şansı sunarken, dengeli beslenme ve düzenli egzersiz gibi sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi de kalıcı başarı için olmazsa olmazdır” dedi.

Obezite cerrahisi

Obezite cerrahisinin etkili kilo kaybına yardımcı olduğunu ancak ameliyattan sonra hastanın diyetine ve yaşam tarzına dikkat etmemesi durumunda verilen kiloların geri alınabileceğini vurgulayan Kartal, “İşlem sonrası hastaların düzenli egzersiz yapması, protein ağırlıklı beslenmesi ve porsiyon kontrolüne dikkat etmesi çok kıymetli. Ayrıca her cerrahi işlemde olduğu gibi obezite ameliyatlarında da kanama, enfeksiyon, beslenme eksiklikleri ve mide bağırsak problemleri gibi komplikasyonlar görülebilir. Bu nedenle operasyonun deneyimli bir cerrah tarafından yapılması ve iyi bir takip süreciyle hastanın kontrol edilmesi bu riskleri minimize eder” dedi.

Operasyon türünün; hastanın kilosuna, metabolik rahatsızlıklarına ve yaşam tarzına göre seçildiğini açıklayan Kartal, “Midenin büyük bir kısmının çıkarılmasıyla hastanın daha az yemek yemesini sağlayan mide küçültme, hem midenin hem de ince bağırsağın bir kısmının bypass edilerek besin emiliminin azaltılması prensibine dayanan gastrik bypass ve son olarak da cerrahi kategorisine girmeyen ve mideye balon yerleştirilerek doyma hissinin artırılması amaçlanan gastrik balon en yaygın yöntemler arasındadır” dedi.