Yazılar

Yeni Konsept Swarovski Mağazası Akmerkez’de Açılıyor

Akmerkez’de yer alan Swarovski mağazasının 10. yılı, Papermoon’da düzenlenen özel bir davetle kutlandı. Swarovski ithalatçı partneri Ahmet Eler’in ev sahipliğinde gerçekleşen gece, iş, sanat ve cemiyet hayatından isimleri bir araya getirdi.

Zarafetin ve kristal ışıltısının ön planda olduğu davette konuklar keyifli bir akşam geçirirken, Ahmet Eler yaptığı konuşmada Swarovski’nin Akmerkez’deki on yıllık yolculuğunu hatırlattı. Ayrıca markanın dünyadaki en yeni perakende konseptiyle tasarlanan mağazasının çok yakında Akmerkez’de açılacağını duyurdu.

 

#Swarovski #Akmerkez #Papermoon #MagazinHaber #ÖzelDavet #YeniKonseptMağaza #İstanbulEtkinlikleri #CemiyetHayatı #KristalIşıltısı #SwarovskiAkmerkez

Düşük Ayak Belirtisi: Tökezlemeyi Hafife Almayın

Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir!

Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Hastalar zamanla düşecekleri kaygısıyla dışarı çıkmaktan kaçınabiliyor, sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. İlerleyen dönemlerde ise yürüyebilmek için destek cihazlarına ihtiyaç duyabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayak tablosunun tek başına bir hastalık değil; çoğu zaman sinir, kas, omurga veya nörolojik hastalıkların bir belirtisi olduğuna dikkat çekerek,  “Bu  nedenle yürümekte güçlük çeken kişilerin ‘Biraz uyuşma var, geçer‘, ‘Ayağım takılıyor ama idare ediyorum’ veya ‘Tökezlememin nedeni dikkatsizliğimdir’ düşüncesiyle zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Erken tanı hem altta yatan hastalığın ilerlemesini önlenmede hem de ayakta oluşabilecek kalıcı hasar riskini azaltmada kritik rol oynar. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde ayak fonksiyonlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanabilir” diyor.

Prof. Dr. Umut Yavuz

Prof. Dr. Umut Yavuz

Yürüme bozukluğuyla kendini gösteriyor

Düşük ayak kişinin yürürken ayağının ön kısmını yukarı kaldırmakta zorlanmasına neden olan önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor.  Bu tablo kendini genellikle yürüme bozukluğuyla gösteriyor. Normal yürüyüş sırasında ayak bileğini yukarı kaldıran kaslar, ayağın yere takılmadan ilerlemesini sağlıyor. Bu kasların sağlıklı çalışması için siyatik sinir ve onun bir dalı olan peroneal sinirin sağlam olması gerekiyor. Bu sinirlerden en az biri etkilendiğinde ayağı yukarı kaldıran ve sağ ile sola yönlendiren kaslar zayıflıyor. Sonuç olarak ayak ucu yere  sürtünmeye başlıyor ve kişi yürürken ayağını normalden daha fazla kaldırmak zorunda kalıyor. Bu tablo halk arasında “düşük ayak”  olarak adlandırılıyor. Bazı hastaların ise ayağını yere takmamak için dizini normalden fazla kaldırarak yürümek zorunda kaldıklarını aktaran Prof. Dr. Umut Yavuz, “Yüksek adımlı yürüyüş olarak tanımlanan bu yürüyüş şekli hem yorucudur hem de zamanla kalça, diz ve bel bölgesinde ek zorlanmalara neden olabilir” diye konuşuyor.

Ciddi bir sorunun habercisi olabiliyor!

Düşük ayak, ayağı yukarı kaldıran kasların yeterince çalışamaması sonucu ortaya çıkıyor. Kaslar doğrudan hasar görebileceği gibi, bu kaslara komut taşıyan sinirler de etkilenebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayağın çoğu zaman başka bir sağlık sorununun habercisi olduğunu vurgulayarak,  “Bu tabloya genel olarak sinir sıkışmaları, bel fıtığı veya bel kanal darlığı, sinir yaralanmaları, diyabetik nöropati, kas ve sinir hastalıkları ile inme gibi ciddi durumlar neden  olur. Bazen travmalar ve diz veya kalça protezi gibi büyük cerrahiler sonrasında sinir etkilenmeleri de düşük ayak sorununa yol açabilir” diye konuşuyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, bunların yanı sıra uzun süre bacak bacak üstüne atan, çömelerek çalışan, dizin dış  kısmına uzun süre baskı uygulayan ve hızlı kilo kaybı yaşayan kişilerde de düşük ayak tablosunun gelişebildiğini söylüyor.

En yaygın belirtisi ayağın yere takılması

Hastalar sağlık kuruluşlarına en sık ‘Ayağımı kaldıramıyorum’, ‘Ayağım yere sürtüyor’, ‘Sık sık tökezliyorum’ ve ‘Ayakkabımın ucu yere çarpıyor’ gibi şikayetlerle başvuruyor.  Düşük ayağın belirtileri bazen aniden, bazen de sinsi başlayabiliyor. Travma, cerrahi sonrası sinir yaralanması veya ani bel fıtığında tablo hızlı ilerleyebiliyor. Sinir sıkışması, diyabetik nöropati veya bazı nörolojik hastalıklarda ise belirtiler daha yavaş gelişebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, düşük ayağın en yaygın belirtilerini şöyle anlatıyor: “En sık görülen belirtisi hastanın ilk aşamada ayağını kendine doğru çekememesi ve yürürken  ayak ucunun yere takılmasıdır. Buna ayak çevresinde duyu kaybı da eşlik edebilir. Bazı hastalarda uyuşma, karıncalanma, bacağın dış kısmında ağrı veya belden bacağa yayılan ağrı da gelişebilir.”

Geç kalındığında kalıcı hasar oluşabiliyor

Düşük ayak tablosunda erken tanının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Umut Yavuz, altta yatan bazı nedenlerinde erken tedavi sayesinde sinir fonksiyonunun toparlanabildiğini ve kalıcı hasarın önlenebildiğini aktarıyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, şu bilgileri paylaşıyor:  “Özellikle sinir sıkışması, bel fıtığına bağlı sinir basısı veya travma sonrası gelişen durumlarda zamanlama kritik öneme sahiptir. Geç kalındığında kaslarda zayıflık kalıcı hale gelebilir, sinirin iyileşme kapasitesi azalabilir ve ayakta şekil bozuklukları gelişebilir. Uzun süre devam eden düşük ayakta hasta ayağını yukarı kaldıramadığı için yürüme paterni bozulabilir ve zamanla ayak bileğinde sertlik oluşabilir. Bunun sonucunda düşme riski artabilir. Erken dönemde tedavi şansı daha yüksek olurken, ileri evrelerde tendon transferi gibi fonksiyon kazandırmaya yönelik cerrahi işlemler gündeme gelebilir.”

Bu tabloda ameliyat gerekebiliyor

Tedavide temel hedef, altta yatan nedeni tespit etmek ve   mümkünse ortadan kaldırmak. Bunun yanında hastanın güvenli yürümesini sağlamak ve ayakta kalıcı şekil bozukluğu gelişmesini engellemek amaçlanıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz, erken tanı alan hastalarda, özellikle sinirin tamamen kopmadığı ve basının erken dönemde giderildiği durumlarda tedavide oldukça başarılı sonuçlar sağlandığını belirterek, “Tedavinin başarısı; altta yatan neden, sinir hasarının derecesi, geçen süre, hastanın yaşı ve eşlik eden hastalıklara göre değişir. Düşük ayağa sebep olan etkenin tedavisi, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ayak bileği ortezleri, kas güçlendirme egzersizleri ile denge ve yürüme eğitimi ilk basamak tedavileri oluşturur” diyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, uzun süreli ve kalıcı tablolarda ise tendon transferi cerrahisine başvurulduğunu söylüyor.

Amaç güvenli ve dengeli bir yürüyüş sağlamak!

Tendon transferi cerrahisinde genellikle ayakta çalışan güçlü tendonlardan biri, ayağın ön kısmını yukarı kaldırmaya yardımcı olacak şekilde yeniden konumlandırılıyor. Böylece işlevini kaybeden kasın görevi, sağlam bir kas-tendon sistemiyle telafi ediliyor. Başarılı bir cerrahi sonrasında hastaların yürüyüş kalitesi belirgin şekilde artarken, düşme riski de büyük ölçüde azalıyor.  Prof. Dr. Umut Yavuz, ameliyat sonrasında genellikle altı hafta boyunca alçı veya yürüme botu kullanıldığını, ardından fizik tedavi sürecine geçildiğini belirterek, “Günlük yaşama dönüş süresi ise yapılan işleme, hastanın genel durumuna ve rehabilitasyon sürecine göre değişmekle birlikte, çoğu hastada 2-3 ay içinde belirgin fonksiyonel kazanım hedeflenmektedir” bilgisini veriyor.

 

#DüşükAyak #FootDrop #SağlıkHaber #Ortopedi #AcıbademKadıköy #YürüyüşSorunları #ErkenTanı #SinirHastalıkları #KasHastalıkları #NörolojikBelirti #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Rolls-Royce Black Badge Cullinan by Cyril Kongo Tanıtıldı

Rolls-Royce Motor Cars, ünlü çağdaş sanatçı Cyril Kongo’nun el boyaması eserlerini içeren özel iş birliği projesi Black Badge Cullinan by Cyril Kongo’yu tanıttı. Beş özel Private Commission’dan oluşan bu koleksiyon, Kongo’nun “Kongoverse” adını verdiği estetik evrenini otomobilin iç yüzeylerine taşıyor. Starlight Headliner, piknik masaları, ön panel ve arka koltuklar arasındaki dikey orta panel gibi detaylarda sanatçının özgün dokunuşları yer alıyor.

Black Badge Cullinan

Her araç, siyah bir temel üzerine canlı renk patlamalarıyla şekillenen iç mekân tasarımına sahip. Phoenix Red, Turchese, Forge Yellow ve Mandarin tonlarıyla ayrıştırılan bölümler; dikiş detayları, piping uygulamaları ve kuzu yünü halılarla tamamlanıyor. Kongo’nun el boyaması Starlight Headliner tasarımları, hayali gezegenler ve kuantum fiziğine dair sembollerle zenginleştirilerek her otomobili benzersiz bir sanat eserine dönüştürüyor.

Black Badge Cullinan

Dış tasarımda ise Rolls-Royce için bir ilk olan Gradient Coachline dikkat çekiyor. Blue Crystal Over Black gövde rengi üzerinde Phoenix Red’den Forge Yellow’a, Mandarin’den Turchese’ye geçiş yapan çizgiler, Kongo’nun imza niteliğindeki ‘tag’ motifleriyle birleşiyor. 23 inç Part Polished Black Badge alaşım jantların arkasında farklı renkte fren kaliperleri yer alıyor.

Black Badge Cullinan

Goodwood’daki Home of Rolls-Royce, Seul ve New York’taki Private Office ekipleri tarafından küratör edilen proje, çağdaş sanat ile otomobil tasarımının eşsiz bir birleşimini temsil ediyor. Beş Black Badge Cullinan by Cyril Kongo modeli dünya çapındaki koleksiyonerler için tahsis edildi. Rolls-Royce tasarım direktörü Domagoj Dukec, bu iş birliğinin markanın cesur çağdaş sanat vizyonunu yansıttığını belirtti.

Black Badge Cullinan

#RollsRoyce #BlackBadgeCullinan #CyrilKongo #ÇağdaşSanat #BespokeDesign #LuxuryCars #OtomobilHaber #Kongoverse #GradientCoachline #StarlightHeadliner #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Göksel’den Yeni Albüm: “Rüyaların İşi” Dijital Platformlarda

Göksel, albümünü “Bilinçaltımın ve yaşadıklarımın bende bıraktığı izlerin şarkılara dökülmüş hali” olarak tanımlıyor. 12 şarkıdan oluşan albümde 11 şarkının söz ve müziği Göksel’e ait. “Ay” isimli şarkıda ise Mabel Matiz’in imzası bulunuyor. Düzenlemelerde Samed Nalbant, Osman Şahin ve Alper Erinç yer alıyor.

Albüm öncesinde yayımlanan “Alev Alev” ve “Peki Öyle Olsun”, gördüğü yoğun ilgiyle albümün atmosferine dair ipuçları vermişti. Açılış şarkısı “Be Oğlum” ise Aytekin Yalçın yönetmenliğinde kliplendirildi. Göksel’in güçlü yorumuyla aşk, yalnızlık ve yüzleşmeler üzerine kurulu albüm, dinleyicide derin bir iz bırakıyor.

 

#Göksel #Rüyalarınİşi #TürkPopMüziği #YeniAlbüm #MabelMatiz #SolesMüzik #AvrupaMüzik #MüzikHaber #Magazin #PopMüzik #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Aslı Tohumcu ve Suzan Demir’den Yaratıcı Yazım Kitabı

Aslı Tohumcu ve Suzan Demir’in birlikte kaleme aldığı Hikâye Fabrikası, mayıs ayında Mundi Çocuk etiketiyle raflarda yerini aldı. Hikâye yazmaya meraklı olan her yaştan okur için rehber niteliğindeki kitap; karakter inşası, olay örgüsü, anlatıcı seçimi, zaman ve mekânın önemi gibi temel soruları örneklerle yanıtlıyor.

Hikâye Fabrikası, okumanın büyüsüne kapılan ve bir gün kendi hikâyesini yazmak isteyenlere kapılarını açıyor. İlham veren örnekler ve yaratıcı yazım etkinlikleriyle hayaller hikâyeye dönüşüyor. Kitap, bir ders kitabından çok canlı bir atölye olarak tasarlandı.

 

#HikayeFabrikasi #AslıTohumcu #SuzanDemir #MundiÇocuk #KitapHaber #YaratıcıYazarlık #ÇocukKitapları #OkumaKültürü #YazmaRehberi #YeniKitap #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Leif Trenkler’den “Cosmic Change” Sevil Dolmacı Gallery’de

Alman çağdaş resminin önemli isimlerinden Leif Trenkler, “Yeni Figürasyon” hareketinin önde gelen temsilcilerinden biri olarak İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Cosmic Change sergisi, 10 Haziran – 15 Temmuz 2026 tarihleri arasında Sevil Dolmacı Gallery’nin tarihi mekânı Villa İpranosyan’da görülebilecek.

Trenkler, Palm Springs, Los Angeles, Miami ve Saint-Tropez gibi şehirlerden ilham alarak ışık, mimari ve doğa arasındaki kırılgan ilişkiyi şiirsel bir görsel dil ile yorumluyor. Resimlerinde ışık yalnızca görüneni değil, duyguyu ve hafızayı da aydınlatıyor.

Sanatçının eserleri, modernist mimari yapılar ve sessiz peyzajlar üzerinden zamanın geçiciliği, yalnızlık ve idealize edilmiş mutluluk hissini tartışıyor. “Cosmic Change”, izleyiciyi gerçek ile düş arasında salınan atmosferlere davet ediyor.

 

#LeifTrenkler #CosmicChange #SevilDolmacıGallery #SanatHaber #ÇağdaşSanat #YeniFigürasyon #İstanbulSanat #SergiHaber #Villaİpranosyan #SanatEtkinliği #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ömer Aygün Çevirisiyle Ruh Üzerine Raflarda

Felsefe tarihinin en önemli metinlerinden biri olan Aristoteles’in Ruh Üzerine adlı eseri, Ömer Aygün’ün Eski Yunancadan çevirisi, önsözü, notları ve diziniyle Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Aristoteles, bu eserinde Homeros’tan Platon’a kadar önceki ruh anlatılarını aktararak eleştiriyor ve kendi öğretisini ortaya koyuyor. Ruhun mistik bir öz değil, yaşamın ilkesi olduğunu savunan filozof, bitkilerden Tanrı’ya kadar uzanan canlılık spektrumunu ele alıyor.

Çeviride önsöz, notlar, ek metinler, elyazması listesi ve sözlükçe yer alıyor. Böylece hem uzmanlara hem de meraklı okurlara kapsamlı bir kaynak sunuluyor. Ömer Aygün’ün ifadesiyle: “Bu kitap bir okuldur ve tartışmasını bilene okulun kapıları açıktır.”

 

#Aristoteles #RuhÜzerine #CanYayınları #ÖmerAygün #FelsefeKitapları #KlasikMetinler #KitapHaber #YunanFelsefesi #FelsefeTarihi #YeniÇeviri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Skolyoz ve Eklem Kireçlenmesine Yol Açabilir: Belirtileri Hafife Almayın

Her ebeveynin en büyük arzusu, çocuklarının sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesidir. Ancak çocukların sağlığını değerlendirirken yalnızca boy ve kilo takibi yeterli olmayabiliyor; iskelet sistemi gelişiminin de dikkatle izlenmesi gerekiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk döneminde gözden kaçabilen bacak boyundaki eşitsizliğin erken dönemde müdahale edilmediğinde çocuğun tüm iskelet sistemini tehdit edebildiğini belirterek,   “Bacak boyu eşitsizliği ilerleyen yıllarda kalıcı omurga eğriliği (skolyoz), kalça ve  diz eklemlerinde erken kireçlenme ile kronik ağrı gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir” diyor.   Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bacak boyu eşitsizliğinde toplumdaki en büyük yanılgının “çocuk büyüyünce düzelir” düşüncesi olduğunu vurgulayarak, “Büyüme plağı hasarlarına bağlı gelişen bacak boyu eşitsizliği çocuk büyüdükçe katlanarak artar. Bu nedenle çocuğun yürüyüşünde fark edilen en küçük bir aksama bile basit bir basma bozukluğu olarak hafife alınmamalı ve mutlaka hekime başvurulmalıdır. Çünkü, kemik gelişimi tamamlanmadan yapılan küçük bir müdahale ileride ihtiyaç duyulabilecek büyük kemik ameliyatlarını önleyebilir” bilgisini veriyor. Bacak boyu eşitsizliğinde hafif farkların belirti vermeyebileceğini söyleyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu nedenle özellikle büyüme çağındaki çocuklarda düzenli ortopedik değerlendirmenin büyük önem taşıdığı uyarısında bulunuyor.

Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz

Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Bacak boyu eşitsizliğinin, iki bacak arasındaki ölçülebilir uzunluk farkı olduğunu belirten Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, toplumda hafif düzeyde farkların yaygın görüldüğünü ve bunların genellikle sorun oluşturmadığını anlatıyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, ancak dünya genelinde her 100 çocuktan yaklaşık 3 ila 5’inde görülen önemli farkların ise tedavi edilmediği durumlarda kalıcı sağlık problemlerinin gelişebileceği uyarısında bulunuyor. Hafif düzeydeki eşitsizliklerin çoğu zaman dışarıdan belirti vermediğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, “Ancak  fark arttıkça; yürürken aksama, bir bacağın üzerinde daha fazla durma, ayakkabı tabanlarında farklı aşınma ve omuz-kalça hattında asimetri gibi belirtiler ortaya çıkabilir” diye konuşuyor.

Hem doğuştan hem sonradan olabiliyor!

Bacak boyu eşitsizliği hem doğuştan hem de sonradan ortaya çıkabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk çağında geçirilen ve büyüme plağını etkileyen kemik kırıklarının, enfeksiyonların ve kalça çıkığının (gelişimsel kalça displazisi) bacak boyu eşitsizliğinin en sık görülen nedenleri olduğunu aktarıyor. Bunların yanı sıra bazı çocukların doğuştan uzuv gelişim eksikliğiyle dünyaya geldiğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bazı sendromik durumlarda da vücudun bir yarısının diğerine göre daha fazla büyüyebildiğini kaydediyor. Prof. Dr. Kerim Yılmaz, nadir durumlarda ise kemik tümörleri veya çocukluk çağı romatizmasının büyüme dengesini bozarak eşitsizliğe yol açabildiğine vurgu yapıyor.

Hafif farklarda ilk seçenek: Tabanlık ve ayakkabı takviyeleri

Her bacak boyu eşitsizliğinin ameliyat gerektirmediğini dile getiren Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, özellikle 2 santimetrenin altındaki farklarda cerrahi dışı yöntemlerin tercih edildiğini söylüyor.

Kişiye özel ortopedik tabanlıklar: Ayakkabı içine yerleştirilen özel ortopedik tabanlıklar kısa olan bacağı destekleyerek kalça ve omurga dizilimini dengeliyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlık kullanımının, vücudun eşitsizliği telafi etmek için omurgayı eğmesini önlediğini ve eklemlere binen dengesiz yükü ortadan kaldırdığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlıkların bu etkileriyle skolyoz gelişimini engelleyebildiğini vurguluyor.

Ayakkabı altı takviyeleri (Lift): Farkın tabanlıkla giderilemeyecek düzeyde olduğu, ancak cerrahi sınırın altında kaldığı durumlarda, ayakkabının dış tabanına eklemeler yapılarak denge sağlanıyor.

Bu farklarda ameliyat gündeme geliyor

Bacak boyları arasındaki farkın 2-2,5 santimetrenin üzerine çıkmasının beklendiği durumlarda cerrahi yöntemlerin gündeme geldiğini ifade eden Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, uygulanan tedavilerin vücudun kendi kemiğini üretme prensibine dayandığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu süreçte kullanılan başlıca teknikleri şöyle sıralıyor:

Eksternal fiksatörler (Dıştan cihazlar):  Dıştan yerleştirilen metal çerçeveler (eksternal fiksatörler) kemiklere ince teller veya vidalarla tutunuyor. Yöntem özellikle kemikte hem kısalık hem de eğrilik (deformite) olan karmaşık tablolarda ön plana çıkıyor.

Manyetik akıllı çiviler (İçten uzatma): Kemiğin içine yerleştirilen ve dışarıdan hiçbir parçası görünmeyen ileri teknoloji ürünü bir yöntem. Uzatma işlemi dışarıdan tutulan bir manyetik kumandayla gerçekleştiriliyor. Enfeksiyon riskinin daha düşük olduğu bu yöntem iz bırakmaması nedeniyle estetik açıdan da avantaj sağlıyor.

Kombine yöntemler (LON Tekniği): Hem içten çivi hem de dıştan fiksatörün birlikte kullanıldığı bu teknikte, çocuğun dıştaki fiksatör cihazıyla geçirdiği süre önemli ölçüde kısaltılarak konfor artırılıyor.

Büyümenin yavaşlatılması (Epifizyodez): Uzun olan bacağın büyüme hızı küçük bir müdahaleyle kontrollü şekilde yavaşlatılarak, kısa olan bacağın diğerine yetişmesi hedefleniyor.

 

#BacakBoyuEşitsizliği #ÇocukSağlığı #Skolyoz #Ortopedi #KerimSarıyılmaz #AcıbademHastanesi #ErkenTeşhis #SağlıkHaber #İskeletSistemi #ÇocukOrtopedisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Fazla tuzun 7 zararı

Modern yaşamın hızına ayak uydururken beslenme alışkanlıkları da giderek değişiyor. Hazır ve işlenmiş gıdaların günlük yaşamda daha fazla yer almasıyla birlikte, farkında olmadan tüketilen tuz miktarının arttığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Fazla tuz tüketimi yalnızca sofradaki lezzeti değil, uzun vadede sağlığımızı da doğrudan etkiliyor. Özellikle kalp-damar sistemi ve böbrekler üzerinde kritik sonuçlara yol açabilen aşırı tuz tüketimi, yaşam kalitesini düşüren sağlık sorunlarının başlıca nedenleri arasında” dedi.

Yoğun tuz tüketimi ilk olarak kalp-damar sistemi ve böbrekleri etkiliyor. Özellikle aralıklı tansiyon yükselmeleri ve bacaklarda şişlik oluşmasının, aşırı tuz tüketiminin ardından görülebilen ilk değişiklikler arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram yani bir çay kaşığı ile sınırlandırılmasını öneriyor. Ancak günümüzde birçok kişi farkında olmadan bu miktarın 2-3 katını tüketiyor. Türkiye’nin de tuzu seven bir toplum olduğunu biliyoruz. Bu nedenle ülkemizde günlük tuz tüketimi ortalama 15-19 gram seviyelerine kadar çıkabiliyor” açıklamasında bulundu.

Dr. Emine Dündar

Dr. Emine Dündar

Fazla tuz böbrekleri zorlayıp ödem oluşturabiliyor

Fazla tuz tüketiminin vücutta sodyum birikimine yol açtığını belirten Dündar, “Sodyum suyu tutma eğilimindedir. Bu durum damar dışına sıvı geçişini artırarak dokular arasında su birikmesine neden olur. Böbrekler fazla sodyumu atmakta zorlandığında ise vücut dengeyi sağlamak için daha fazla su tutar. Sonuç olarak özellikle ayaklar, bilekler, bacaklar ve yüzde şişlik yani ödem ortaya çıkar. Bu tablo genellikle gün içinde artan, akşam saatlerinde belirginleşen bir şişlik şeklinde kendini gösterebilir. Sürekli tekrar eden ödem şikâyetlerinin ise mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir” uyarısında bulundu.

“Gizli tuz”a dikkat

Gizli tuzun, yemeklere eklenen tuz dışında gıdaların doğal yapısında veya işlenme sürecinde bulunan tuz olduğunu dile getiren Dündar, “Ekmek, peynir, zeytin, hazır çorbalar, soslar, cipsler, salçalar, kuruyemişler, turşu ve salamura gıdalar, işlenmiş et ve şarküteri ürünleri ile paketli ürünler en önemli gizli tuz kaynaklardır. Bu nedenle kişi bu ve benzeri besinlere tuz eklemediğini düşünse bile günlük alım farkında olmadan yükselir. Bu nedenle öncelikle gizli tuz kaynaklarının farkına varmak gerekir. Paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimini azaltmak, etiket okumak önemli bir adımdır. Yemeklerin tuz eklemeden önce tadına bakmak ve miktarı kademeli olarak azaltmak damak tadının uyum sağlamasını kolaylaştırır. Limon, sirke, sarımsak ve çeşitli baharatlar tuz yerine lezzet artırıcı olarak kullanılabilir. Ayrıca evde yeme alışkanlığı kazanmak ve dışarıda hazır gıda tüketimini azaltmak da tuz alımını belirgin şekilde düşürür” şeklinde konuştu.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, uzun vadede yüksek tuz tüketiminin zararlarını sıraladı:

  1. Yüksek tansiyon: Damar basıncını artırarak hipertansiyona yol açar.
  2. Kalp hastalıkları: Kalbin yükünü artırarak kalp krizi ve kalp yetmezliği riskini arttırır.
  3. Böbrek hasarı: Böbrek fonksiyonlarının azalmasına, protein kaçağına ve hatta kronik böbrek hastalığına zemin hazırlayabilir.
  4. Felç riski: Beyin damarlarında hasar oluşturarak inme riskini artırır.
  5. Ödem: Vücutta sıvı tutulmasına ve şişliklere yol açar.
  6. Kemik kaybı: Kalsiyum atılımını artırarak kemik sağlığını olumsuz etkiler.
  7. Mide hastalıkları: Mide mukozasını etkileyerek gastrit ve bazı mide hastalıklarına zemin hazırlar.

 

#DünyaTuzaDikkatHaftası #TuzTüketimi #SağlıklıBeslenme #KalpSağlığı #BöbrekSağlığı #Hipertansiyon #GizliTuz #SağlıkHaber #AnadoluSağlıkMerkezi #DrEmineDündar #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Güneş Kremi Kullanmanın Doğru Yolları: Etkili Koruma İçin Altın Kurallar

Yaz mevsiminin etkisini artırmasıyla birlikte, güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarına karşı korunma ihtiyacı yeniden gündemin önemli başlıkları arasında yer alıyor. Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, güneş kremi kullanımında yapılan hataların ve cilt tipine uygun olmayan ürün tercihlerinin, beklenen korumayı sağlamadığı gibi ciltte çeşitli sorunlara da yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Doğru Uygulama Korumanın Temeli

Güneş koruyucuların etkili olabilmesi için doğru ve düzenli kullanım büyük önem taşıyor. Uzmanlar, güneş kremi uygulamasının güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce yapılması gerektiğini belirtiyor. Yüz ve boyun bölgesi için “iki parmak kuralı” ile yeterli miktarda ürün kullanılması, koruyuculuğun sağlanması açısından kritik görülüyor.

Dr. Yağcıoğlu, gün içinde etkin korumanın devam etmesi için güneş kreminin her iki saatte bir yenilenmesi gerektiğini vurgularken; yüzme, terleme veya havluyla kurulanma sonrasında da tekrar uygulanması gerektiğini ifade ediyor.

Cilt Tipine Göre Güneş Kremi Seçimi

Güneş koruyucu seçiminde yalnızca SPF değeri değil, cilt tipi de belirleyici bir faktör olarak öne çıkıyor:

-Yağlı ve karma ciltler: Gözenekleri tıkamayan, su bazlı, mat bitişli ve “non-komedojenik” ürünler tercih edilmeli.

-Kuru ciltler: Hyaluronik asit ve seramid gibi nemlendirici içeriklere sahip formüller daha uygun.

-Hassas ciltler: Alerji riskini azaltan mineral filtreli (çinko oksit ve titanyum dioksit içeren) ürünler öneriliyor.

Günlük kullanım için en az SPF 30, yoğun güneş maruziyeti ve uzun süreli açık hava aktivitelerinde ise SPF 50 ürünlerin tercih edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Yalnızca UVB Değil, UVA Koruması da Önemli

Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, yalnızca UVB ışınlarına değil, UVA ışınlarına karşı da koruma sağlayan “geniş spektrumlu” ürünlerin kullanılmasının; güneş yanıklarının yanı sıra erken cilt yaşlanması ve leke oluşumunun önlenmesinde önemli rol oynadığını vurguluyor.

Güneş kreminin yalnızca yaz aylarında değil, kış mevsimi dahil olmak üzere yıl boyunca düzenli olarak kullanılması gerektiği hatırlatılıyor. Uzmanlar, UV ışınlarının bulutlu havalarda dahi cilde zarar verebileceğine dikkat çekiyor.

 

#GüneşKremi #SPF #CiltSağlığı #UVKoruma #Dermatoloji #SağlıkHaber #GüneştenKorunma #CiltBakımı #CentralHospital #DrGizemYağcıoğlu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity