Cemiyet, magazin ve güncel haberler

Yazılar

Çağla Cabaoğlu “Yankı / Echo” ve “Rezonans / Resonance”

Çağla Cabaoğlu Galeri, 25. yılını iki mekâna yayılan iki çok özel karma sergi ile kutluyor. Sergilerin ana mekanı olan Nişantaşı’ndaki Çağla Cabaoğlu Galeri’de düzenlenen açılışa sanatseverler katıldı.

Galeri, 25. yılını, sanatsal üretimin geçmiş ve gelecek arasındaki etkileşimini görünür kılan “Yankı / Echo” ve “Rezonans / Resonance” adlı iki sergiyle kutluyor.

“Yankı / Echo”, galerinin ana mekanında gerçekleşirken, “Rezonans / Resonance” sergisi İDEALİST İç Mimarlık Derneği merkezinde sanatseverlerle buluşacak.

“Yankı / Echo”, 1929 doğumlu Burhan Doğançay’dan 1994 doğumlu Ozan Dursun’a uzanan 33 sanatçıyı bir araya getiriyor.

“Rezonans / Resonance” ise sanat tarihine referans veren, geçmişle bugün arasında bağ kuran 42 sanatçının eserlerinden oluşuyor.

Belkıs Balpınar “Zamanla Dokunanlar”

Belkıs Balpınar’ın retrospektif sergisi “Zamanla Dokunanlar” Nisan 2025 tarihine kadar Anna Laudel İstanbul’da izleyicilerle buluşuyor.

Anna Laudel İstanbul, çağdaş tekstil sanatının dünyadaki öncü isimlerinden Belkıs Balpınar’ın “Zamanla Dokunanlar” isimli retrospektif sergisine ev sahipliği yapıyor. Tasarımcı, müzeci, antik kilim araştırmacısı ve sanatçı Belkıs Balpınar’ın 1986 yılında kendi sanat pratiğine dönüş yaparak 2024 yılına dek ürettiği yaklaşık 20 eserlik bir seçki izleyici ile buluşuyor.

Mete Akoğuz “Yaratıcı Drama”

Yaratıcı drama alanında uzman eğitmen Mete Akoğuz’un deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı Yaratıcı Drama adlı yeni kitabı, Dinozor Çocuk’tan çıktı.

Özellikle eğitmenler için eşine zor rastlanır nitelikte bir kaynak kitap olan çalışma, ezbercilikten uzak bir öğrenme sağlayan yaratıcı dramanın tarihini, yöntemlerini ve faydalarını bilimsel referanslarla anlatırken tüm yaş grupları için önem taşıyan, disiplinlerarası bir sanat dalı olduğuna vurgu yapıyor. Türkiye’de yaratıcı drama alanının oluşmasına ve gelişmesine öncülük eden eğitimci İnci San’ın kavramsal yaklaşımını odağına alan Yaratıcı Drama kitabının sonunda ise 25 örnek eğitim planı yer alıyor.

Kar yemek güzel bir fikir mi? Yoksa buz gibi bir risk mi?

Türkiye’nin her yeri beyaza büründü. Yoğun kar yağışı alan birçok bölgeden çekilen kar yerken çekilen videolar sosyal medya hesaplarında çokça paylaşıldı. Peki özellikle şehirlerde yağan kar ne kadar temiz? Sorusu akıllara geldi. Peki kar yemek güzel bir fikir mi? yoksa buz gibi bir risk mi? işte bu sorunun cevabını İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Şencay Yıldız Şahin verdi.

Kış geldiğinde çocuklar gibi şen olan bir kesim var. Kar düştü mü üzerine bal döküp afiyetle yiyenler! Hani şu büyüklerimizin eski kışları anlatırken “O zamanlar karın tadı bir başkaydı” dediği anılardan bahsediyorum. Peki gerçekten kar yemek nostaljik bir keyif mi? Yoksa sağlığımız için buz gibi bir tehlike mi?

Dr. Şencay Yıldız Şahin

Dr. Şencay Yıldız Şahin

Kar Gerçekten Temiz mi?

Görünüşe bakılırsa kar, doğanın en saf hediyesi gibi. Gökten bembeyaz iniyor, sessizce yeri örtüyor, elinizi uzattığınızda eriyip kayboluyor. Ama işin aslı o kadar da masum değil. Kar, yere düşene kadar havada süzülüyor ve atmosferdeki kirleticileri, mikropları, egzoz dumanlarını ve hatta ağır metalleri toplayarak üzerimize iniyor. Yani, düşündüğünüz kadar temiz değil!

Karın İçindeki Görünmez Tehlikeler

Karın içinde ne var derseniz, işte kısa bir liste:

  • Egzoz Dumanı ve Hava Kirliliği: Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, karın üzerine serpiştirilmiş ince bir partikül madde ve kurşun tozu olduğunu bilmelisiniz.
  • Bakteri ve Virüsler: Kar yeni yağmış bile olsa, içine havadaki mikroorganizmalar karışmış olabilir. Hele bir de yere düştükten sonra beklemişse, üzerinde neler biriktiğini tahmin bile edemezsiniz.
  • Ağır Metaller ve Kimyasallar: Hava kirliliği kaynaklı civa, arsenik ve kurşun gibi toksinler, karda birikerek fark etmeden vücudunuza girebilir.
  • Radyoaktif Maddeler? Şehir efsanesi gibi dursa da, bazı bölgelerde sanayi atıkları nedeniyle yağan karın radyoaktif parçacıklar taşıdığı bile tespit edilmiş.

Kar Yemek Sağlığa Zararlı mı?

Peki, diyelim ki dayanamayıp bir kaşık aldınız. Ne olabilir?

  • Mide Problemleri: Eğer şanssızsanız, mide bulantısı, ishal ya da kusma gibi gıda zehirlenmesi belirtileriyle tanışabilirsiniz.
  • Bağışıklık Sistemi Üzerindeki Etkiler: Karın içindeki toksinler ve bakteriler, özellikle çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf bireyler için risk oluşturabilir.
  • Akciğer ve Solunum Yollarına Etkisi: Havadaki kirleticileri taşıyan kar, uzun vadede solunum yolu hastalıklarını tetikleyebilir.

Kar Yemek İlla Ki Kötü mü?

Şehirde yaşıyorsanız ve özellikle yol kenarında biriken karı yemek gibi bir fikriniz varsa, bu alışkanlıktan hemen vazgeçin. Ama temiz bir köy ortamında, yeni yağmış ve henüz kirlenmemiş bir kar tanesi ağzınıza düştüyse, büyük ihtimalle ciddi bir zarar görmezsiniz. Ancak şu gerçeği unutmayın: Günümüzün havası eskisi gibi değil. Büyüklerinizin çocukken yediği kar ile bugünün şehirlerinde yağan kar arasında devasa bir fark var. Eskiden hava kirliliği bu kadar yoğun değildi, sanayi atıkları havaya bu kadar karışmıyordu. Yani “Eskiden yerdik, bir şey olmazdı” diyenlere selam olsun, ama 2025’te bu alışkanlığı sürdürmek sağlıklı bir tercih olmayabilir.

Son Söz: Kar Yemek mi, Yoksa Salep İçmek mi?

Eğer kar yemeyi düşünüyorsanız, önce nerede olduğunuza ve karın ne kadar temiz göründüğüne dikkat edin. Ama en güzeli, nostaljiyi sıcak bir salep içerek yaşamak! Böylece hem içiniz ısınır hem de sağlığınızı riske atmamış olursunuz.

Grip özellikle 2 yaşın altındaki çocuklar çok etkileniyor!

Bahar aylarına kadar süren grip sezonu yetişkinleri olduğu gibi çocukları da hedef alıyor. Yüksek ateşle etkisi altına alarak halsiz bırakıyor, bazen hastaneye yatışı bile gerektiriyor. Verilere göre, kreşe giden her 2 çocuktan biri grip oluyor; aşırı soğukların devam ettiği son günlerde ise çocuklar arasında grip vakaları daha da artıyor! İnfluenza virüsünün bulaşma oranının çok yüksek olduğuna dikkat çeken Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Kesmez Evirgen, “Çocuklarımızı gripten korumak için hem bulaşmayı azaltacak hem de bağışıklık sistemini güçlendirecek önlemler almamız son derece önemli. Grip aşısı bu önlemlerin başında gelir. Ayrıca çocuklarımızın bol sıvı almalarını, sebze ve meyveyle beslenmelerini, istirahat etmelerini sağlamalıyız. Hijyen kurallarına dikkat etmek ve kalabalık ortamlarda mümkün olduğunca bulunmamak ya da maske takmak almamız gereken diğer önemli önlemlerdir” diyor.

Dr. Burcu Kesmez Evirgen

Dr. Burcu Kesmez Evirgen

Kreşe giden her 2 çocuktan biri grip oluyor

İnfluenza virüsünün yol açtığı grip, ani başlayan ve 38-40 derecelerde seyreden yüksek ateş, titreme, burun tıkanıklığı veya burun akıntısı, öksürük, baş ağrısı, halsizlik, yaygın kas ağrısı ve aşırı bitkinlik ile kendini gösteriyor. Genellikle 2 haftadan kısa sürede geçse de 5 yaşından küçük çocuklarda hastaneye yatış gerektirebiliyor. Özellikle 2 yaşın altındaki çocuklarda 39-40 dereceyi bulan ateşle birlikte havale geçirme olasılığı ve acile başvurularda artış gözleniyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Kesmez Evirgen, soğuk havalarda virüsün daha etkili olduğunu vurgulayarak, “Ülkemizde ekim gibi başlayan virüs aktivitesi nisan ayına kadar devam eder. Kış döneminde kreşe giden çocukların en az yarısı grip olur. Okul öncesi çocuk grubu, özellikle 2 yaş altındaki çocuklar bu virüsten çok etkilenir. Öyle ki çocukların hastanede tedavi edilmeleri gerekebilir” diyor.

GRİBE KARŞI 8 ETKİLİ ÖNERİ!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Kesmez Evirgen, çocuklarda gribe karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor:

Grip aşısı yaptırın

Gripten korunmanın en etkili yolu, çocuklara yıllık grip aşısı yaptırmaktır. Amerikan Pediatri Akademisi; 6 ay ve üzerindeki tüm çocukların grip aşısı olmalarını öneriyor. Aşı, sadece çocukları korumuyor, aile üyeleri ve toplum genelinde hastalık yükünü de azaltıyor. Bu nedenle çocuğunuzun grip aşısını yaptırmayı alışkanlık edinin.

El hijyenine dikkat edin

Çocuğunuza sık sık ellerini sabunla yıkamasını öğretin ve hijyen kurallarına dikkat edin. Virüsler eller yoluyla burun, ağız ve gözlere temasla bulaştığı için çocuğunuzu ellerini yüzüne sürmemesi gerektiği konusunda bilgilendirin.

Kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçının

Salgın döneminde alışveriş merkezleri ile toplu taşıma gibi kalabalık ve havasız ortamlardan mümkün olduğunca uzak durun. Çocuğunuzun gribe yakalanmış kişilerle temastan kaçınmalarını sağlayın. Kalabalık bir ortama girmeniz gerekiyorsa çocuğunuza maske takmayı alışkanlık haline getirin.

Bol su içirin

Yeterli sıvı tüketimi vücudun virüsle mücadelesine destek oluyor. Dolayısıyla, çocuğunuzun yaşına göre bolca su içmesini sağlayın. Sadece su değil meyve suları, bitki çayları, ayran ve kefir gibi içecekler de vücuttaki sıvı miktarını artırıyor.

Sofranızda mutlaka yer verin

Sofranızda protein, sağlıklı yağlar, vitamin ve mineral açısından zengin besinlere yer verin. Yoğurt, kefir ve fermente gıdalar gibi probiyotikler bağırsak sağlığını destekleyerek bağışıklık sistemini güçlendiriyorlar. Vücudunun doğal savunmasını desteklemek için şekerli ve işlenmiş gıdalardan kaçının.

Evinizi sık sık havalandırın

Temiz ve nemli hava solunum yollarının korunmasına yardımcı oluyor. Havanın çok kuru olması burun ve boğazda tahrişe ve bunun sonucunda influenza gibi viral enfeksiyon etkenlerinin vücuda girişinin kolaylaşmasına neden olabileceği için ortamın nem dengesini koruyun. Evde temiz hava sirkülasyonu sağlamak için pencereleri düzenli olarak açarak odalarınızı havalandırın.

Yeterli uyku çok önemli

Yetersiz uyku vücudun hastalıklarla mücadelesini zorlaştırıyor. Düzenli uyku alışkanlığı ise çocukların genel sağlığını korumada önemli bir rol oynuyor. Bağışıklık sistemini güçlü tutmak için çocuğunuzun her gece en az 8 saat uyumasına özen gösterin.

Yaşına uygun spor için teşvik edin

Düzenli hareket etmek bağışıklık sistemini güçlendiren önemli bir faktör. Dolayısıyla fiziksel aktivite vücudun hastalıklarla daha iyi mücadele etmesine yardımcı oluyor. Çocuğunuzu açık havada oyun oynamaya, yürüyüş yapmaya veya yaşına uygun bir sporla ilgilenmeye teşvik edin.

Tüm bağımlılıkların temelinde dopamin yatıyor!

Günümüzde bağımlılık türlerinin arttığını belirten uzmanlar, bağımlılığın dijital medya, alışveriş, oyun, sanal kumar ve gıda gibi farklı alanlarda kendini gösterebileceğini söylüyor.

Beynin, haz peşinde koşarken bağımlılıklara açık hale geldiğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Onur Noyan, “Bizim bütün davranışlarımız beynimizden dopamin salgılamak üzerine kurgulanır ve beyin hep haz peşinde koşmak ister.” dedi. Özellikle dijital dünyanın, kişilere hızlı ve çabasız ödüller sunarak bağımlılık riskini artırdığına ve beğenilme arzusunun sosyal medyada sürekli paylaşım yapmaya yönlendirirken, oyun ve kumar bağımlılığının da ödül-kayıp döngüsüyle kişiyi içine çektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Onur Noyan, sağlıklı aile iletişiminin, çocukların ve gençlerin bağımlılıklardan korunmasında en önemli faktörlerden biri olduğunun altını çizdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Onur Noyan, Yeşilay Haftası dolayısıyla bağımlılık türlerine hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Onur Noyan

Prof. Dr. Onur Noyan

Dopamin bağımlısıyız!

Günümüzde bağımlılıkların da değişkenlik gösterdiğini dile getiren Prof. Dr. Onur Noyan, “Burada en önemlisi dopamin bağımlısı olduğumuzdur. Bizim bağımlı olduğumuz nesneler değişebilir. Bugün akıllı telefonlar çıktı, yarın başka bir cihaz çıkacaktır, belki 20 sene sonra biz bunları hiç konuşmuyor olabiliriz.” dedi.

Dijital ve sosyal medyanın hayatımıza getirdiği şeyin emek sarf etmeden ödüle ulaşmak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Onur Noyan, “Beynimizde bir hormon vardır; mutluluk ve haz hormonu. Bizim bütün davranışlarımız beynimizden dopamin salgılamak üzerine kurgulanır ve beyin hep haz peşinde koşmak ister. Yemek yeriz, beynimize bir 50 birim dopamin salgılanır biter. Bir arkadaşımızla buluşur, bir yere gideriz, 60 birim salgılanır. Çok sevdiğimiz bir aktiviteyi yaparız spor yaparız, 70 birim salgılanır biter. Birisine âşık oluruz, cinsellik yaşarız 100 birim 120 birim dopamin salgılanır. Ekstrem uç bir hobiniz vardır 150 birim dopamin salgılanır gibi. Hayatımızı bunlar çerçevesinde devam ettirirken karşımıza yeni şeyler çıkar. Alkol, madde, sosyal medya, alışveriş çıkar. Biz bunlarla temas ettikçe beynimizden salgılanan dopamin miktarı artmaya başlar. Beyin yeni yolları kullandıkça eski yolları unutur. Eskiden keyif veren şeyler artık vermemeye başlar. Onlar geri planda kalır ve beyindeki ödül merkezi ve uyarıyı arttıracak şey, hep o yüksek dozda temini sağlamak için gerçekleştirilen davranışlar olur. Bu sefer beyin hep daha yükseği ararken altındakilerden keyif almamaya başlar ve beyin kendi yolunu kaybeder. Böylece bağımlılık yolu açılmış oluyor.” şeklinde konuştu.

Alışveriş bağımlılığı ve gıda bağımlılığı da yaygınlaşıyor!

Günümüzde alışveriş bağımlılığı diye bir kavram geliştiğini hatırlatan Prof. Dr. Onur Noyan, “Oturulan yerden kalkmadan, hiç çaba sarf etmeden, paranın değerini görmeden harcama yapılıyor. Diyalog kurmadan, iletişimsiz, oradaki düğmelere tıklayarak bir şekilde o alışverişi yapıp bitirebiliyoruz. Bu bizi dijital bağımlılığa teşvik etmiş oluyor.” dedi.

Gıda bağımlılığının da üstüne düşünülmesi gereken bir konu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Onur Noyan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Her yeme bozukluğuna bağımlılık denilmez. Psikiyatride çeşitli yeme bozuklukları hastalıkları vardır. İşlenmiş gıdaların beyindeki dopamini hızlı arttırması, bir şekilde bu gıdaların daha fazla tüketilmesine sebep olur. Üretenler de bu amaçla daha çok tüketilmesi, daha hızlı tüketilmesi ve tekrar satın alınması için üretirler. Örnek vermek gerekirse; kafein dünyadaki bağımlılık oranı en yüksek yasal maddedir. Kafein beynin dopamin sistemini çok hızlı uyaran ve uyarıcı etkinlikte bir maddedir. İşlenmiş gıdaların beynin dopamin artışını sağlaması kişinin artık sebze meyve tüketmemesini, doğaldan keyif almamasını sağlar.”

Sürekli beğenilme arzusu beynin ödül merkezini uyaran yegâne faktör!

Estetik bağımlılığının bir dönem çok konuşulduğunu ifade eden Prof. Dr. Onur Noyan, “İnsanların kendisini sürekli beğenmesi, ön planda tutmak istemesi, beynin ödül merkezini uyaran yegâne faktördür.” dedi.

Herkes tarafından beğenilme, onaylanma arzusunun zihnimize yerleştirildiğini aktaran Prof. Dr. Onur Noyan, “Algı, beğenilme arzusu ile birleştiği zaman beyin çeşitli arayışlara yönelme emri verir. Kişiler popüler olanın peşinden gitmeye, her türlü davranışını, yediğini, içtiğini gezdiğini paylaşmaya başladı ve böylece de popüler bir akım oluştu. Kendine güvenmeyen ve değer vermeyenin kendini beğendirme arzusu daha fazla olur. Başkası tarafından kabul görme, onay alma arzusu daha yüksek oldukça hep popüler olanın peşinden koşulmakta, biricik ve orijinal olma maalesef hep geri planda kalıp avantajı görünmemektedir.” açıklamasını yaptı.

Davranışsal bağımlılıklar kişiyi yönetiyor!

Dijital mecralarda çocuk ve yetişkinlerde oyun ve oyuna bağlı kumar bağımlılığı geliştiğine dikkat çeken Prof. Dr. Onur Noyan, “Oyun ve kumar bağımlığı şu an bizim davranışsal bağımlılık olarak gördüğümüz global olarak dünyadaki büyük sorunlardan bir tanesidir.” dedi.

Alkol, madde, sigara gibi bağımlılıklarda bir nesne olduğuna işaret eden Prof. Dr. Onur Noyan, şu açıklamayı yaptı:

“Maddeler vücuda alınıyor, beyne gidiyor, uyarıyor ve çeşitli hastalıklar ortaya çıkarıyor. Kullanılan bir maddenin beyinde yarattığı etkiyi bir oyun nasıl yaratabilir? Burada devreye bilgisayar mühendisleri giriyor. Beynin ödül merkezinin aşırı uyarılması hedefleniyor. Oyunların hepsinde her zaman iki seçenek var. Kaybetme ve kazanma dürtüsü beynin ödül merkezini uyarır. Oyun üreticileri tarafından aşama aşama ödüller verilir. Hedef koyuyor ve bu amaca erişmek için zorluyor. Zorladığı zaman beynin ödül merkezi çok çalışıyor. Kişi sosyallikten uzaklaşıyor, daha izole hale geliyor ve gerçek hayatta arkadaşlık kurmak yerine dijital hayat arkadaşları ediniyor.

Kumar bağımlılığı da diğer davranışsal bağımlılıklar gibi kazanmak ve kaybetmek üzerinden giden bir döngü. Kaybedilecek, kaybedildikten sonra kazanmak zorunda kalınacak. Kazanmak için daha fazla para riske edilecek, daha fazla para riske ediltikten sonra, o da kaybedilecek. Bu kayıpların telafisi için tekrar riske girilecek. Davranışsal bağımlılıklar hep bir sarkaç halinde kişiyi yönetir. Kumar bağımlılığının çok fazla alt tipi vardır. Pandemi ile de bu bağımlılığın arttığını söyleyebiliriz. Çünkü eve kapanmalar ile beynin o ödüle erişme ihtimali azaldı. Her bireyin elinin altında olan akıllı telefonlarla birlikte, bu sitelere erişim arttı.”

Sağlıklı bir aile iletişimi çocukları her türlü bağımlılıktan korur…

Bağımlılıktan korunmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Onur Noyan, “Öncelikle, çocuk ve ergenlerdeki bağımlılık ve dijital mecralardaki sürece bakmalıyız. Dijital mecraların hedefi zaten ergenlerdir. Ergenlerin orada gördüklerine karşı duyacakları hayranlık, onları gerçek hayatta da aynı davranış skalasına çekmeye çalışır.” dedi.

Genellikle ergenleri bağımlılıktan korumaya çalıştığımıza vurgu yapan Prof. Dr. Onur Noyan, “Ergenlikte mantık sisteminin devre dışı kalması, bizim daha koruyucu olmamıza neden oluyor. Oysa çocuklarımızı, kendine güvenen, amaç ve hedefleri olan, bunlar için yılmadan çalışan, çabalayan ve bir alana kendisini bağlayabilen çocuklar olarak yetiştirmeliyiz. Bağımlılık temelde bir bağlanma hastalığıdır. Sağlıklı bir ilişkiye bağlanmaması, sağlıklı bir ebeveyne bağlanmaması, sağlıklı bir ilgi alanının olmaması, merakının olmaması gibi özetlenebilir. Çocuklar sağlıklı bağlanacağı bir yer bulamazsa, sosyal mecralardan göreceği sağlıksız davranışlara bağlanmasına sebep olabilir ve çocuk oradan bağımlılık yoluyla aile ve sosyal hayattan kopar gider.” şeklinde konuştu.

Çocuklarımıza ‘hayır’ deme becerisini yerleştirmenin, kendine güvenen başkasının onayına ihtiyacı olmayan bireyler yetiştirmenin önemli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Onur Noyan, “Aile değerlerinin de merkezde olması sağlanmalı. Yapılan çalışmalara göre, akşam yemeklerini aileleriyle birlikte yiyen çocuklarda bağımlılık davranışı daha az gözlenmiştir. Sağlıklı bir aile iletişimi çocukları her türlü bağımlılıktan, riskli davranışlardan korur.”

Zuhal Baysar “Ana Mesele”

Zuhal Baysar’ın “Ana Mesele” adlı kişisel sergisi Ankara’da Baştüzel Sanat Galerisinde 5 Mart 2025 tarihinde sanatseverlerle buluşuyor.

Zuhal Baysar’ın bu sergisi son dönem yapmış olduğu eserlerini merkeze alarak geriye doğru bir bakış sergiliyor. Sanatçının peşinden gittiği sanatsal bir meselenin son on yıllık serüveni bu serginin odağını oluşturuyor. Üst üste bindirilmiş görüntülerden oluşan “Bilinç Katmanları” serisinden “Av Mevsimi” sergisindeki resim ve heykellere, iç dünyaya odaklandığı ve doğanın döngüsünü insanın içinde aradığı resimlerden beden manzaralarına kadar temelinde insan denen karmaşık ikircikli varlığı anlamaya çalışan eserler bunlar. Bu sergi plastik boyutuyla sanatçı için son on yılın bir hesaplaşmasını içerdiği gibi aynı zamanda sanatçının son çalışmalarını, katmanlı görüntüler halinde kurguladığı doğa ve beden formları ile oluşan “beden manzaralarını” da izleyiciyle buluşturuyor.

 

Hyundai Motor Türkiye elektrikli araç üretimine hazırlanıyor

Hyundai Motor Türkiye, ünvan değişikliğinden sonra şimdi de elektrikli araç üretimiyle dikkatleri çekmeye devam ediyor.

Türkiye’deki İzmit fabrikasında üretilecek olan EV model, Hyundai’nin büyüyen elektrikli ürün gamına katkıda bulunacak ve Avrupa pazarının sürdürülebilir mobilite çözümlerine yönelik artan talebini destekleyecek. Hyundai Motor Türkiye, elektrikli modelin yanı sıra içten yanmalı motorlu modeller üretmeye de devam edecek.

Buna ek olarak; Hyundai Motor Türkiye, geçtiğimiz günlerde, global otomotiv dünyasındaki rolünü daha iyi vurgulamak için “Hyundai Assan Otomotiv Sanayi” olan ticari ünvanını da “Hyundai Motor Türkiye” olarak değiştirmişti.

Markanın yeniden yapılanma çabaları, Hyundai Motor Grubu’nun Kore dışındaki ilk ve en uzun süredir hizmet veren yurtdışı üretim merkezi konumunu da vurguluyor. 28 yılda üç milyondan fazla araç üreten Hyundai Motor Türkiye, istihdama, ihracata ve ulusal ekonomiye önemli ölçüde katkıda bulunmaya da devam ediyor. Hyundai Motor Türkiye, mevcut üretim genişlemesine ek olarak yerel tedariğe de öncelik veriyor. Bu sayede araç bileşenlerinin yüzde 55’inden fazlası 50’den fazla tedarikçiden oluşan bir ağ aracılığıyla yerli olarak üretiyor. İzmit’te üretilecek EV’ler de bu oranı sürdürme hedefinde olacak.

Hyundai Motor Türkiye, tüm bu gelişmelerin ışığında elektrikli araç üretimini hızlandırarak hem rekabetçi konumunu hem de çevre dostu mobiliteye olan bağlılığını güçlendiriyor. Bu stratejik hamle, markanın 2035 yılına kadar Avrupa’da yalnızca sıfır egzoz emisyonlu araçlar sunma planlarını sağlamlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda Türkiye’nin marka adına Avrupa’daki önemli rolünü de güçlendiriyor.

Ramazan’da kilo almamak için mutlaka sahura kalkılmalı!

Ramazan ayında öğün sayısının artırılması, dengeli besin tüketimi, sıvı alımına dikkat edilmesi ve porsiyon kontrolünün sağlanmasının önemine dikkat çeken Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Sahurda en iyi menü kahvaltılık tarzı beslenmedir. Mideye doygunluk hissi verecek çorba menüye dahil edilmelidir.” dedi.

İftar ve sahur arasındaki sürede sık sık ve azar azar beslenmek için en az 2 ara öğün yapılması önerisinde bulunan Şahin, “Metabolizma hızını arttırıp, kilo almamak için mutlaka sahura kalkılmalıdır” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Kübra Şahin, Ramazan ayında sağlıklı beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.

Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. Kübra Şahin

Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. Kübra Şahin

İftar, sahur ve ara öğünler dengeli olmalı!

Öğün sayısının artırılması, dengeli besin tüketimi, sıvı alımına dikkat edilmesi ve porsiyon kontrolünün sağlanmasının önemine dikkat çeken Beslenme Uzm. Kübra Şahin, Ramazan ayında öğün sayısının iftar, mutlaka sahur ve 2 küçük ara öğün ile en az toplam 4 öğünü bulacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini vurguladı. Şahin, “Her gün 4 temel besin grubunu (peynir/yumurta/et/tavuk/balık gurubu, süt/yoğurt gurubu, sebze-meyve grubu ve tahıl grubu) belirli miktarlarda iftar, sahur ve gece öğünlerinde eşit ve dengeli bir biçimde tüketilmeye çalışılmalı.” dedi.

Çorbasız Ramazan olmaz!

Çorbaların Ramazan sofralarının en önemli başlangıç besini olduğunu da kaydeden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Ana öğünlerde; çorba, et-tavuk veya balık gibi yağsız-derisiz et çeşitleri, sebze ve kuru baklagil yemekleri, çeşitli sebzelerden oluşan salatalar, bulgur, tarhana, erişte gibi tam tahıllılar, çavdar, tam buğday veya karışık çok tahıllı ekmekler ve mutlaka hazmın kolaylaşması için komposto veya hoşaf tercih edilmelidir. İlk oruç açıldığında çorba ile başlayıp, bir süre ara verildikten sonra etli sebze yemeği gibi hafif yemeklerle yemeğe başlanılması; yavaş sindirime zaman tanıyarak 15-20 dakika sonra az yağlı / ızgara et yemeği, kuru baklagil, sebze yemeği, salata, ayran, cacık gibi yemeklerle devam edilmelidir. Bu durum hem doygunluk hissinin sağlanması hem de sindirim problemlerinin önlenmesi açısından etkili olacaktır.” diye konuştu.

Sahurda en iyi menü kahvaltı!

Ana yemek olarak etli veya etsiz sebze yemekleri, haftada 1-2 gün kırmızı et, 3-4 gün beyaz et, 1-2 günde kuru baklagil yemekleri tercih edilmesi önerisinde bulunan kaydeden Şahin, şöyle devam etti:

“Sahurda en iyi menü kahvaltılık tarzı beslenmedir. Mideye doygunluk hissi verecek çorba menüye dahil edilmelidir. Protein içeriği yüksek besinler tüketildiğinde tokluk süresini artırmaktadır. Örneğin, haşlanmış yumurta veya biberli, domatesli bir menemen sahur için gayet uygun besinlerdir. Normal ekmek yerine tam buğday unundan, çavdar ekmeği, kepekli ekmek gibi posa ve lif içeriği yüksek ekmek ürünleri tüketilirse tokluk hissi artacaktır. Ayrıca süt tüketimi hem tokluk hissi vermesi hem de sıvı içeriği açısından önemlidir. Öğünlerde de yoğurt, cacık, ayran gibi protein ve kalsiyumu yüksek besinlere de yer verilmelidir.”

İftar ve sahur arasında en az 2 ara öğün yapılmalı

Kan şekerini hızla yükselten beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna gibi posalı, glisemik indeksi düşük besilerin tercih edilmesi gerektiğine dikkat çeken Şahin, “Ara öğünlerde ise; taze mevsime uygun meyveler, çorba, dondurma, sütlü tatlılar, kuru meyve ve yağlı tohumlar gibi besinler tercih edilmelidir. İftar ve sahur arasındaki sürede sık sık ve azar azar beslenmek için en az 2 ara öğün yapılmalı.” ifadesinde bulundu.

Günde en az 2 porsiyon meyve çiğ ya da komposto olarak tüketilmeli

Günde en az 2 porsiyon meyvenin çiğ ya da komposto olarak tüketilmesi gerektiğini de söyleyen Şahin, “Şeker içeriği yüksek gıdalar kan şekerini hızla yükseltirler ve hızla düşürürler, bu da ertesi gün çok çabuk acıkılmasına ve kan şekerinin çok daha çabuk düşmesine sebep olacaktır. Şerbetli tatlılar yerine; sütlü veya meyveli tatlılar tercih edilmelidir. Tok tutacağına inanılan hamur işleri denilen mantı, makarna, börek, gözleme, ekmek ve kızartma ağırlıklı besinleri sahurda fazla miktarda tüketmek tehlikelidir. Çünkü bu tür besinler uyanıldığında midede ağırlık, yanma ve ekşime hissettirebilmektedir.” şeklinde konuştu.

Çay, yemekten 2 saat sonra içilmeli!

Vücudun ihtiyacı olan suyun; metabolik su, günlük içilen sıvılar (çay, kahve, taze sıkılmış meyve suları, ayran, komposto suyu gibi) ve yenilen yiyeceklerle sağlandığını kaydeden Öğr. Gör. Kübra Şahin, “İftar ve sahur arasında sıvı gereksinimini karşılamak için ortalama 2–2,5 litre su tüketilmelidir. Yemekten hemen sonra çay, kahve içmek doğru değildir. Çay ve kahvenin içerisinde bulunan maddeler demirin emilimini azaltmaktadır. Bu yüzden yemekten en az 2 saat sonra çay veya kahve içilmelidir.” dedi.

Tokluk sinyaline dikkat!

Ramazan’da bütün gün oluşan açlıktan sonra, kişilerin iftarda çok hızlı bir şekilde ve çok miktarda besin tükettiğine işaret eden Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Bu alışkanlık kan şekerinin hızlı yükselmesine neden olur. Beyin, ilk yemek yemeğe başladığı süreden en az 20 dakika sonra tokluk sinyali oluşturur. Bu yüzden hızlı yemek yemeniz tokluk sinyali oluşuncaya kadar daha çok miktarda besin tüketilmesine ve kilo alınmasına neden olacaktır. Sahurdan iftara kadar olan sürede aç kalındığı için metabolizma hızı zamanla yavaşlar. Kişi önce biraz kilo verir ancak bir süre sonra kilo verme durur ve sonrasında kilo artışı gerçekleşir. Bu olumsuzluklardan korunmak için, öğün sıklığı arttırılmalıdır.” diye konuştu.

Kilo artışını önlemek için sahur…

Dengeli ve sağlıklı beslenme ile kilo artışını önlemek için öncelikle alınan enerjinin azaltılması gerektiğini ifade eden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Uzun süre açlıktan sonra sadece tek öğünde tüm besinlerin tüketilmesi doğru değildir. O nedenle az miktarda, öğünleri bölecek şekilde tüketilmesi gerekmektedir. Metabolizma hızını artırmak için en önemli nokta az az sık sık beslenmektir. Metabolizma hızını arttırıp, kilo almamak için mutlaka sahura kalkılmalıdır. Sahur yemekleri azar azar, iyice çiğneyerek tüketilmelidir. Çiğ sebze, domates, salatalık, biber gibi hem enerjisi düşük hem de sıvı içeriği yüksek olan, C vitamini açısından zengin yiyeceklere mutlaka sahurda yer verilmelidir. Sahurda fazla yeme isteği olmadığı durumlarda ise 1 bardak süt ve 1 porsiyon meyve kan şekerini dengede tutmak için yeterli olacaktır.” ifadesinde bulundu.

İftarda hafif yemekler tercih edilmeli

Metabolizma hızını artırmak için bir diğer yolun ise iftarda birden tüm besinleri yemek yerine bölerek ve ara vererek tüketmek olduğunu kaydeden Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Hafif yemekler tercih edilmelidir. Yemek üzerine hemen tatlı, meyve, kuruyemiş tarzı besinler tüketilmemelidir. Bunlar 1 saat aralıklı olarak tüketilmelidir. Oruç tutulan günde harcanılan enerji ile normal günde harcanılan enerji farklıdır. Bu yüzden dengeli bir beslenme programınızın olması özellikle vücuttaki yağ miktarının artmasına engel olacaktır.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Ramazan ayında sağlıklı beslenme önerileri

Ramazan ayında beslenme düzeni, sağlıklı kalmak ve oruç tutarken enerjik hissetmek için oldukça önemlidir. Doğru beslenme; gün boyunca açlık, susuzluk, halsizlik gibi sorunları azaltmaya yardımcı olur ve sindirim sistemi rahatsızlıklarının önüne geçer. Memorial Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Büşra Şen, sahur ve iftar vakitlerinde sağlıklı beslenme için dikkat edilmesi gerekenleri sıraladı.

Uz. Dyt. Büşra Şen

Uz. Dyt. Büşra Şen

Siyez unu ve karabuğdaylı yiyecekler tok tutuyor

Sahur, gün boyunca tok kalmayı sağlamak ve kan şekerini dengede tutmak için çok önemlidir.  Sahurda tüketilecek bazı gıdalar günü çok acıkmadan ve enerjik geçirmenize yardımcı olur.

  • Siyez unlu ekmek, karabuğday unlu makarna gibi uzun süre tok tutan kompleks karbonhidratlar tüketin.
  • 1 yumurta ve 1 dilim az tuzlu peynir ile protein ihtiyacınızı karşılayın.
  • Ceviz, badem, avokado gibi sağlıklı yağlar ile gün içerisindeki tokluk sürenizi uzatın.
  • Susuzluğu en aza indirmek için 2 bardak su içmeyi ve tuzlu besinlerden kaçınmayı ihmal etmeyin.

İftarda tabağınızın yarısı sebze ve salata olsun

İftarda birden mideye yüklenmek yerine dengeli ve yavaş yemek önemlidir. Bu şekilde sindirim sorunlarının ve kilo alımının önüne geçmek mümkün olabilir.

  • İftarınızı 2 hurma ya da 1 kepçe sebze çorba ile açın ve 15 dakika bekleyin.
  • Yeterli lif alımını sağlayabilmek için tabağınızın yarısını mutlaka sebze ya da salatadan oluşturmaya özen gösterin.
  • Fırında sulu köfte ya da mantarlı hindi sote gibi protein kaynaklarına öğününüzde yer vermeyi ihmal etmeyin.
  • Hızlı yemek mideyi zorlar, porsiyonları küçük tutarak yavaş yiyin. Masada 20 dakika oturmaya özen gösterin.
  • Kilo alımına neden olabilecek kızartmalar ve şerbetli tatlılardan kaçının. İftardan sonra ara öğün olarak nar, yaban mersini ya da kivi gibi antioksidan meyveler ile kombine edilmiş çiğ badem ya da elma konsantresi ile tatlandırılmış şeker ilavesiz meyveli sütlü tatlı tercih edilebilir.
  • Hazımsızlığı önlemek için yemeklerinize kimyon ekleyebilir ve yemeklerden sonra 1 fincan sıcak suda kimyon tohumu ile 15 dakika demlenmiş rezene çayı tüketebilirsiniz.
  • Ayrıca iftardan 1 saat sonrasında yapılacak hafif tempolu yürüyüşler hem kan şekerinizi dengeleyecek hem de hazımsızlığı önlemeye yardımcı olacaktır.

Ramazan ayında tatlılar da büyük öneme sahiptir. Bu dönemde tatlı yeme isteği sağlıklı ürünlerle hazırlanan lezzetlerle giderilebilir. Ramazan ayının geleneksel tadı güllacı bu şekilde deneyebilirsiniz.

Şeker ilavesiz güllaç tarifi

Malzemeler:

  • 1 paket güllaç
  • 4 su bardağı laktozsuz süt ya da Hindistan cevizi sütü
  • 1 kahve fincanı elma suyu konsantresi
  • 2 yemek kaşığı toz Antep fıstığı
  • 2 yemek kaşığı toz Hindistan cevizi
  • 1 su bardağı nar

Yapılışı:

Sütü ısıtın. Elma suyu konsantresi ve Hindistan cevizi ekleyip ılımasını bekleyin. Güllaç yapraklarının yarısını sütlü karışımla ıslatıp cam bir kaba dizin. Nar serpip üzerine kalan yaprakları sütle ıslatarak dizin. Güllaçlar sütü iyice çektiğinde Antep fıstığı ve nar ile süsleyin.