Yazılar

Psikopatlarsa sevgiyi araç olarak kullanıyor!

Empat kişilerin çoğunlukla psikopat kişileri çekici bulduğunu belirten uzmanlar, bunun nedeninin empatların iyileştirme güdüsü olduğunu söylüyor.

Empat bireylerin, derin bir şefkat ve anlayışla hareket ettiğini, psikopat kişilerinse bu duyguları kendi çıkarları için kullandıklarını dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Psikopat kişiler duygularınızı araç olarak kullanırlar. Sevgi vermezler. Sadece sevgiymiş gibi yaparlar ve sizi tüketirler.” dedi. İlişkinin başında karizmatik ve güven verici görünen psikopatların, zamanla manipülatif, suçlayıcı ve duygusal açıdan sömürücü hale geldiklerine vurgu yapan Şen, bu tür ilişkilerden uzak durmanın ruhsal sağlığını korumak açısından büyük önem taşıdığını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, empat bireyler ile psikopat kişilerin ilişkilerinde karşılaşılabilecek durumlar hakkında bilgi verdi.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Firdevs Seyfe Şen

Psikiyatri Uzmanı Dr. Firdevs Seyfe Şen

Empat-psikopat ilişkisi güçlü gibi görünse de aslında toksik!

Empatların, derin bir anlayış ve şefkat duygusuyla hareket ettiğini, psikopatlarınsa, bu derin anlayış ve şefkat duygusunu kendi çıkarı için kullanabileceği bir manipülasyon aracı olarak gördüğünü dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Empat, başlangıçta sanki yaralı bir ruh gibi görünen psikopatı iyileştirmek amacıyla çekici bulur.” dedi.

Ancak zamanla, empatın sürekli veren, psikopatınsa sürekli alan ve kullanan biri olması sebebiyle ilişkinin bir kısır döngüye gireceğini ifade eden Şen, “Dışarıdan bakıldığında güçlü bir çekim gibi görünse de, aslında içten içe tüketen ve yıpratan toksik bir ilişkidir. Bu nedenle, bu durum bir çekim değil, yalnızca bir yanılgıdır.” şeklinde konuştu.

Psikopatlar karşı tarafın duygularını araç olarak kullanıyor, sevgi vermiyor!

‘Psikopat biriyle mi birlikteyim?’ sorusunun cevabının nasıl anlaşılabileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Psikopatlık aslında bir hastalık değil. Çoğu zaman anti-sosyal kişilik bozukluğunu tanımlamaya çalıştığımız bir durum gibi. Ama her anti-sosyalde psikopat değil.” dedi.

Psikopatların, genelde manipülatif davranışlar sergileyen, vicdan yoksunluğu ve empati eksikliği olan davranışlar gösterdiklerini aktaran Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Başlangıçta bu kişiler çok karizmatik, çekici, güven verici olabilir. Günümüz deyimiyle böyle çok cool görünebilirler. Ancak zamanla aşırı kontrolcü, yalan söyleyen, sürekli suçluluk hissettiren, karşı tarafı sürekli suçlayan ve manipüle eden kişilere dönüşürler. Eğer ilişkide olduğunuz insanla kendinizi sürekli suçlu hissediyorsanız, sürekli kafanız karışık, ‘bir şey var ama ne olduğunu anlayamıyorum’ durumundaysanız, ‘ne yaparsam yapayım karşı tarafa yaranamıyorum, onu memnun edemiyorum’ duygusu içindeyseniz ve en önemlisi de sürekli ama sürekli kendinizi eksik, yetersiz ve değersiz hissediyorsanız karşınızdaki kişi bir psikopattır. En kısa zamanda ondan uzaklaşmanın bir yolunu bulmanız gerekiyor. Unutmayın psikopat kişiler duygularınızı araç olarak kullanırlar. Sevgi vermezler. Sadece sevgiymiş gibi yaparlar, sadece ve sadece sizi tüketirler.”

Empatlar, iyileştirme güdüsüyle hareket ediyor!

Empat kişilerin neden hep yardıma muhtaç kişilere çekildiği sorusunun cevabının, ‘şimşek neden hep paratonere düşer?’ gibi bir durum olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen,  “Gerçekten bir şimşeğin paratonere çekilmesi gibidir bu kişilerin yardıma muhtaç kişilere çekilmesi. Çünkü empat kişiler başkalarının duygularını çok derinlemesine hissederler, acıyı adeta içselleştirirler ve bu onlarda doğal bir duyarlılıktır.” dedi.

Empatların otomatik olarak yardım etme rolüne girdiklerine vurgu yapan Şen, “Yaralı, kırılgan ya da dengesiz insanlar da bu enerjiyi çok doğal bir şekilde fark eder ve onlara doğru gider. Bu durum bir denge kurmak yerine, daha çok toksik ilişkilerin oluşmasına neden olur. Çünkü empat kişi sürekli vermek ister ve verici rolündedir. Karşı tarafsa sadece almayı bilir ve alıcı rolündedir. Zamanla empat kişi tükenir. Sonuç olarak empatlar, iyileştirme güdüsüyle hareket eder ama bu, onların zamanla kendilerini tüketmekten başka bir işe yaramaz.” diyerek sözlerini tamamladı.

Miyom riskini artıran ve azaltan etkenler!

Günümüzde kadınların en sık karşılaştıkları sorunlardan birini miyomlar oluşturuyor. Bazen hiçbir belirti vermeyerek sinsice ilerleyen miyomlar, bazen de şiddetli ağrı ve kanama ile günlük yaşamı kabusa çevirebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen ülkemizde her 4 kadından 1’inin miyomun yol açtığı şikayetlerle başvurduğunu belirterek “Ülkemizde özellikle 30 yaş ve üzerindeki kadınlarda miyom sorunu oldukça yaygındır. Modern çağda sağlıksız yaşam alışkanlıkları, aşırı kilo, kırmızı et ağırlıklı beslenme, düzenli egzersiz yapmama ve hormonal değişikliklerin de etkisiyle miyomların görülme sıklığı son yıllarda hızla artmaktadır. Özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda miyom görülme oranı yüzde 70’lere ulaşabilmektedir” diyor. Ailede anne, teyze ya da abla gibi birinci derece akrabalarında miyom olan kişilerde hastalığın görülme riskinin 2,5 kat arttığını, düzenli jinekolojik kontrollerin, miyomların erken tanı ve tedavisi açısından önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Görgen “Halk arasında ‘ur’ olarak adlandırılan miyomlar, rahimde görülen normal dışı düz kas dokusu büyümeleridir. Bazen büyüme o kadar fazla olur ki, hasta ve yakınları gebelikten şüphelenebilir. Miyomlar genellikle iyi huylu tümörlerdir ve çoğu durumda kansere dönüşmezler. Ancak, büyüklükleri ve yerleşim yerlerine bağlı olarak ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler” diye konuşuyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen miyomlar hakkında en sık sorulan soruları ve tedavide yeni nesil yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Hüsnü Görgen

Prof. Dr. Hüsnü Görgen

SORU: Miyomlar kansere dönüşebilir mi?

CEVAP: Miyomlar genellikle iyi huyludur ve kanserleşme riski çok düşüktür. Menopoz öncesi miyom nedeniyle rahimde belirgin büyüme saptansa bile, bu durumun kötü huylu bir tümöre işaret etmesi oldukça düşük olasılıktır. Ancak menopoz sonrası, özellikle eşlik eden ağrı ve kanama varsa, kötü huylu olma olasılığı göz önünde bulundurularak ileri tetkik yapılmalıdır.

SORU: Miyomlar hamile kalmayı engeller mi?

CEVAP: Rahimin içine doğru yani bebeğin yerleşeceği yere doğru büyüyen miyomlar rahim iç yüzeyini bozar ve embriyonun tutunmasını engelleyebilir. Bu tip miyomlarda gebelik oranlarıının yaklaşık yüzde 70 azaldığı görülmüştür. Bu miyomların ameliyat ile alınması doğurganlığı arttırır. Rahim dışına doğru büyüyen miyomlar doğurganlığı etkilemezler.

SORU: Miyomlar kendiliğinden kaybolur mu?

CEVAP: Miyomlar genellikle kendiliğinden kaybolmaz ancak bazı durumlarda küçülebilir veya belirgin şekilde gerileyebilirler. Menopoz gibi östrojen seviyelerinin düştüğü dönemlerde  küçülebilir ancak aktif hormon üretiminin olduğu dönemlerde kendiliğinden kaybolmaları nadirdir. Şikayete yol açmayan miyomlar tedavi gerektirmese de mutlaka takip edilmelidir.

SORU: Miyomlar nasıl tedavi edilir?

CEVAP: Tedavinin, miyomun büyüklüğüne, konumuna ve semptomlara bağlı olarak değiştiğini belirten Prof. Dr. Hüsnü Görgen “İlaç tedavisi, hormon tedavisi ya da cerrahi müdahale (miyomektomi veya histerektomi) gibi yöntemler kullanılabilir. Günümüzde sıklıkla laparoskopik ve histeroskopik miyomektomi yapılmaktadır. Laparoskopik miyomektomi ile daha az kan kaybı yaşanır, ameliyat sonrası ağrı daha azdır. Bu nedenle, uygun vakalarda laparoskopik miyomektomi, hastanın konforu ve iyileşme süreci açısından tercih edilebilecek minimal invaziv bir yöntemdir. Ancak miyom sayısına ve büyüklüğüne bağlı olarak açık ameliyat ile de miyomektomi yapılması gerekmektedir. Küçük rahim içine doğru büyüyen ve kanama yapan miyomlar histeroskopi ile alınabilir. Histeroskopi -mide içerisine bakmak için kullanılan endoskopi gibi- rahim içerisine bakmak için kullanılan bir yöntemdir. Histeroskopi yolu ile rahim içine büyüyen miyomlar kesilerek tamamı veya büyük bir kısmı çıkarılarak hastanın şikayelerinin geçmesi sağlanır. Rahim alınmasında sorun olmayan ve çocuk isteği olmayan hastalarda miyom için histerektomi ameliyatı yapılır” diyor.

SORU: Miyomlar tekrar oluşur mu?

CEVAP: Miyomlar cerrahi olarak çıkarılsalar da hormonal dengesizlikler devam ederse tekrarlayabilirler. Miyom sayısı arttıkça tekrarlama riski artmaktadır. Miyomektomi, miyomların çıkarılmasını sağlasa da yeni miyom gelişimini engellemez. Hastaya, miyomların tekrarlama riskinin kişiye göre değişeceği anlatılmalıdır. Tedavi sonrası düzenli kontrol ve sağlıklı yaşam tarzıyla (kilo kontrolü, beslenme, egzersiz vb) riskler azaltılmaya çalışılmalıdır.

SORU: Miyomlar adet düzensizliğine neden olur mu?

CEVAP: Evet, özellikle rahim iç yüzeyine yakın miyomlar yoğun ve düzensiz adet kanamalarına yol açabilir. Bu durum anemiye (kansızlık) neden olabilir.  5 cm’den büyük miyomu olanlar, daha küçük miyomları olanlara göre adet dönemlerinde daha fazla ani ve yoğun kanama yaşamaktadır.

SORU: Miyomlar ağrı yapar mı?

CEVAP: Büyük miyomlar pelvik ağrıya, bel ve bacak ağrılarına, sık idrara çıkma veya kabızlık gibi semptomlara neden olabilir. Ancak, küçük miyomlar genellikle belirti vermez. Pelvik ağrı genellikle miyomun büyümesine değil, beslenme yetersizliği nedeniyle doku ölümüne bağlı dejenerasyona bağlıdır. Bazen rahim dışına doğru büyüyen saplı miyomlarda torsiyon (kendi etrafında dönme) olması pelvik ağrıya neden olur ki genellikle cerrahi müdahale gerekir.

SORU: Miyom varken hamile kalırsam çocuğu aldırmam gerekir mi?

CEVAP: Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen “En sık sorulan sorulardan biri de bu oluyor. Miyom ile hamile kalanlarda gebeliği sonlandırmaya gerek yoktur. Gebelik sırasında miyom saptanma sıklığı yüzde 2-10 arasında değişmektedir. Gebelik sırasında tespit edilen bu miyomların boyutları hamileliğin ilk 3-4 ayında yüzde 15-25 oranında büyüme gösterir. Üçüncü aydan sonra genellikle boyutlarında çok az değişiklik olur. Büyük miyomlar (5 cm den büyük) daha fazla büyüme eğilimindedirler. Bazı miyomların boyutları hamilelik sıranda değişmeden kalabilir. Gebelik sırasında saptanan miyomlar rahim içerisindeki yeri, sayısı ve büyüklüğüne göre gebelikte birtakım sorunlar yaratabilir. Ancak miyomların gebelik sırasında bebekte sakatlık yapıcı herhangi bir zararı yoktur” diyor.

SORU: Miyomların gebelik sırasında yaratabileceği sorunlar nelerdir?

CEVAP: Gebelik sırasında ağrıya yol açabilir. Miyom sayısına göre düşük ve erken doğum riski artar. Normal doğum yerine sezaryen gerekebilir. Doğum sonrası kanama riskinde artış olabilir. Gebelik sırasında miyom saptanan hastalarda genel bilgiler verilerek gebelik takip edilir. Miyomların yeri, sayısı ve büyüklüğü ultrason ile saptanır. Ağrı için ağrı kesiciler kullanılır. Yalnız bu ilaçların kullanımında doktor kontrolünde olmak gerekir.

SORU: Miyom riskini azaltmak için nelere dikkat etmek gerekir?

CEVAP: Prof. Dr. Hüsnü Görgen “Yağlı ve kalorili beslenme miyom gelişimine yardımcı olmaktadır. Yapılan çalışmalarda vücut ağırlığında her 10 kg artışın miyom riskini yüzde 21  artırdığı, vücut yağ oranı yüzde 30’un üzerinde olan kadınlarda da miyom riskinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle sağlıklı kilo verme, özellikle miyom riski taşıyan kadınlar için koruyucu olabilir. Beslenme alışkanlıklarının da miyom gelişimi üzerinde önemli etkileri olduğu gösterilmiştir. Kırmızı et yönünden zengin bir diyet, miyom riskini artırmaktadır. Bu etki, kırmızı etin yüksek doymuş yağ içeriği ve östrojen metabolizmasını etkileyen maddeler içermesiyle ilişkili olabilir. Buna karşın, yeşil sebzelerden zengin diyet ise miyom riskini azaltmaktadır. Öte yandan yeşil sebzelerin: antioksidan içeriği, lif açısından zengin olması, hormonal dengeyi desteklemesi vb sayesinde koruyucu etki sağladığı düşünülmektedir. Hareketsiz yaşam biçimi de hormonal dengesizliklere yol açarak miyom gelişimini tetikler. Yapılan çalışmalarda, düzenli fiziksel aktivitenin miyom gelişimi üzerinde koruyucu bir etkisi olduğu gösterilmiştir” diyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Berkay’dan yaz şarkısı “Sensiz”

Türk pop müziğinin güçlü sesi Berkay, yaza damga vuracak yeni teklisi “Sensiz” ile müzikseverlerle buluştu.

Uzun süredir heyecanla beklenen şarkı, bugün itibarıyla tüm dijital müzik platformlarında yayına girdi.

Romantik sözleri ve etkileyici melodisiyle dikkat çeken “Sensiz”, Berkay’ın duygusal vokaliyle birleşerek yazın en iddialı şarkılarından biri olma yolunda ilerliyor. Şarkının sözleri Oğuz Yılmaz imzası taşırken, düzenlemesini ise başarılı aranjör Kerem Akdağ üstlendi.

Berkay, müzikal kariyerinde yeni bir dönemi temsil eden bu teklisiyle müzik listelerinde yine üst sıralarda yer almaya hazırlanıyor. “Sensiz”, hem duygusal derinliği hem de yaz enerjisini bir arada sunarak dinleyicilerine unutulmaz bir müzik deneyimi vadediyor.

Etkili korunma için 3 temel kurala dikkat!

Mutluluk hormonu salgılatıyor, uyku kalitesini artırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, sağlığımızın vazgeçilmezi D vitamininin sentezlenmesini sağlıyor… Yaz mevsiminde tüm yakıcılığını hissettiren güneş, sağlığımız üzerinde son derece önemli işlevler üstleniyor. Ancak, kontrolsüz olarak maruz kaldığımızda güneşin ultraviyole (UV) ışınları cildimizde pek çok olumsuz etkiye yol açabiliyor. Cilt yaşlanmasının hızlanması, lekelenme, foto yaşlanma ve cilt kanseri, UV ışınlarının en sık neden olduğu sorunlardan. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, aslında güneş koruyucular cilt tipine uygun seçildiğinde, doğru şekilde ve düzenli kullanıldığında güneş hasarının büyük ölçüde önlenebildiğini belirterek, “Doğru koruma alışkanlıkları, cilt yaşlanmasını ve cilt kanseri riskini azaltmada büyük rol oynar. Dolayısıyla, güneş koruyucu günlük cilt bakımı rutinimizin  vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Ancak, hiçbir ürün yüzde 100 koruma sağlamaz. Bu nedenle, gölgede kalmak, koruyucu kıyafetler giymek ve şapka kullanmak da çok önemlidir” diyor.  Güneş koruyucuların mutlaka cilt tipine uygun olması gerektiğini vurgulayan Dermalotoji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, “Zira, yanlış ürün seçimi; ciltte tahriş, alerji ve sivilce artışı gibi sorunlara yol açabilir. Ayrıca yeterince koruma sağlayamayan ürünler lekelenmeye ve foto yaşlanmaya neden olabilir, çok daha önemlisi, ilerleyen yıllarda cilt kanseri riskini artırabilir” uyarısında bulunuyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, güneş koruyucuların yeterli koruma sağlayabilmeleri için dikkat etmemiz gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Kübra Nursel Bölük

Dr. Kübra Nursel Bölük

Üç temel kural çok önemli!

Güneş koruyucularını genellikle gelişigüzel seçiyor, güneşe çıktıktan sonra sürüyor ve tekrarlamayı ihmal ediyoruz. Oysa, cildimizi güneşin zararlı etkilerinden koruyabilmeleri için bazı kurallara dikkat etmemiz şart. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, güneş koruyucularından etkili sonuç alabilmemiz için alışkanlık edinmemiz gereken en önemli 3 kuralı şöyle sıralıyor:

  • Doğru ürün seçmek (cilt tipine ve kullanım alanına uygun)
  • Doğru zamanda uygulamak (güneşe çıkmadan en az 20–30 dakika önce)
  • Doğru miktarda ve sıklıkta uygulamak (her 2 saatte bir ve yüzme/terleme sonrasındatekrarlamak)

Fiziksel veya kimyasal özellik taşıyor

Cildimizi güneşin zararlı UV ışınlarından koruyan ürünler olan güneş koruyucular fiziksel (mineral) ve kimyasal olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Fiziksel (mineral) filtreler ışınları yansıtarak; kimyasal filtreler ise UV ışınlarını emerek etkisiz hale getiriyorlar. Güneş koruyucuları; krem, losyon, sprey ve jel formlarında bulunabiliyor.

Fiziksel filtreler: Çinko oksit ve titanyum dioksit cilt yüzeyinde kalarak ışınları yansıtıyorlar. Genellikle daha az alerjik etki göstermeleri nedeniyle; hamileler, emziren anneler, bebekler ve hassas ciltli bireyler için öneriliyor.

Kimyasal filtreler: Avobenzone ve octocrylene kimyasalları içeren ürünler cilt tarafından emiliyor ve zararlı ultraviyole ışınlarını kimyasal olarak absorbe ediyorlar. Ancak, bazı hassas ciltlerde irritasyon yapabiliyorlar.

Cilt tipinize uygun ürün seçin

Etkin bir koruma için mutlaka cilt tipinize uygun ürün seçmeniz gerekiyor. Yağlı ciltlerde su bazlı, matlaştırıcı etkili ve ‘non-komedojenik’, bir başka deyişle sivilce oluşturmayan;  kuru ciltlerde ise nemlendirici özellikli güneş koruyucular öneriliyor. Ayrıca ciltte kuruma ve kaşıntı gibi sorunlar oluşturabileceği için kuru ciltte jel formunu kullanmamak gerekiyor. Alerjik ve hassas ciltler için parfüm, alkol ile kimyasal filtre içermeyen ürünler tavsiye ediliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, bazı kimyasal içeriklerin hassas ciltlerde alerji yapabileceği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle, alerjik yapıya sahip bireyler dermatoloğa danışarak uygun ürün seçmelidir. Yeni bir ürünü önce küçük bir alanda test etmek faydalı olabilir” diyor.

Güneşe çıkmadan 30 dakika önce sürün

Güneş koruyucu ürünlerde yapılan en önemli hatalardan biri, güneşe çıkarken uygulamak oluyor. Oysa, yeterli koruma sağlamaları için ürünleri güneşe çıkmadan 20–30 dakika önce uygulamanız çok önemli. Her 2 saatte bir tekrar etmeniz gereken güneş koruyucuları; terleme, havluyla silinme ve yüzme sonrasında, süreyi dikkate almadan mutlaka yenilemeyi alışkanlık edinin.

Vücut için 2 yemek kaşığı şart!

Güneş koruyucu ürünlerin etkili olabilmeleri için doğru miktarda sürülmeleri büyük bir öneme sahip. “Az miktarda ürün cildinizi yeteri kadar korumazken, fazlası ise gözenekleri kapatarak sivilceye neden olabilir” uyarısında bulunan Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, sözlerine şöyle devam ediyor: “Etkili bir korunma için koruyucu ürün; yüz, boyun, kulak arkası, dekolte, el üstleri ve ayak üstleri gibi tüm açık bölgelere dikkatlice sürülmeli. İnce değil, homojen ve yeterli miktarda bir tabaka halinde uygulanmalı. Yüz ve boyun için bir dolu çay kaşığı yeterli olurken, tüm vücut için yaklaşık 2 yemek kaşığı kadar ürün kullanmanız gerekiyor.

SPF değerine dikkat edin!

Açılımı Sun Protection Factor olan SPF, ürünün UVB ışınlarına karşı sağladığı koruma derecesini gösteriyor. Bir başka deyişle, güneş altında kalabileceğimiz süreyi tanımlıyor. Günlük kullanımda SPF 50 ve üzeri ürünleri tercih etmeniz öneriliyor.

Güneş altında asla bırakmayın!

Yüksek ısı ve güneş ışığına maruz kalan ürünlerin içeriği bozulabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, ürünün etkisinin azalması nedeniyle cildin daha hızlı yaşlanması ve lekelenme, çok daha önemlisi zamanla cilt kanseri gibi istenmeyen sonuçların oluşabileceğini vurgulayarak, “Dolayısıyla, güneş koruyucular plajda iken  güneş altında asla bırakılmamalı, mutlaka gölgede ve serin bir yerde muhafaza edilmelidir” diyor.

Bulutlu havalarda da kullanmanız şart

Güneşin zararlı ultraviyole ışınları bulutlu havalarda ve gölgede de cildimize ulaşabiliyor. Bu nedenle,  güneş koruyucu ürünü sadece güneşli günlerde değil, her hava koşulunda kullanmayı alışkanlık haline getirmeniz cilt sağlığınız için büyük önem taşıyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Utandıran hastalık eve hapsediyor!

Gülmekten kaçınan, öksürmeye korkan, komşusuna bile gidemez hale gelen kadınlar… Tıp dilinde ‘üriner inkontinans’ olarak adlandırılan, halk arasında ise ‘idrar kaçırma’ olarak bilinen sorun, çoğunlukla utanma duygusuyla bastırılıyor ve kimseyle paylaşılamıyor. Kadınları hem fiziksel hem de psikolojik olarak son derece olumsuz etkileyen bu sorunun ülkemizde her 4 kadından 1’inde görüldüğünü belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı “Uygunsuz ortamda idrar kaçırma korkusundan dolayı kadınlar sosyal hayattan kendini soyutlarlar. Toplum içine çıkmaya çekinir, fobi geliştirirler. Toplu yaşam alanlarına ve alışveriş merkezlerine gitmeleri gerektiği zaman öncelikle tuvaletin yerini belirleyip buralara yakın bulunmak isterler” diyor. Bu sorunun ayıp görülerek kimseyle hatta doktorla bile çoğu kez paylaşılmadığı için erken tedavi imkanının kaçırıldığını belirten Doç. Dr. Kılıççı, oysa sorun erken teşhis edildiğinde tedavisinin çok kolay yapılabildiğini vurguluyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı üriner inkontinansın tedavisinde yeni gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

“Komşuma dahi gitmek istemiyorum”, “Dışarı çıkmaya çekiniyorum”, “Tuvalete yetişemiyorum”… Bu ve benzeri yakınmalar ülkemizde kadınlar arasında çok yaygın görülen, yaşam kalitesini düşüren ama çoğu zaman dile getirilemeyen idrar kaçırma sorununa işaret ediyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı, birçok kadnıın bu sorunu yalnızca kendisinin yaşadığını sandığını, oysa idrar kaçırmanın ülkemizde çok yaygın bir sorun olduğunu belirterek “Hem sıklığı yaygındır hem de sıklıkla atlanmaktadır. Bu nedenle üriner inkontinansı tanımak, tedavi etmek veya ilgili branşa yönlendirmek önemlidir. Ülkemizde  yapılan bir çalışmada kadınların yüzde 25-45’inde görüldüığü belirtilmektedir” diyor. 40’lı yaşlardan itibaren kadınlarda idrar kaçırma sıklığının arttığını belirten Doç. Dr. Kılıççı sözlerine şöyle devam ediyor: “Ama obezite hastalarında, bağ dokusu hastalığı olan ve idrar torbası zayıf olanlarda, zor veya müdahaleli doğum yapanlarda, kronik kabızlık yaşayan hastalarda 30’lu yaşlardan itibaren de görülebiliyor. Özellikle vajinal doğum yapan hastalarda bağ dokusunun da zamanla zayıflaması ile menopozlu yaşlara gelindiğinde görülme sıklığı artıyor. “

Doç. Dr. Çetin Kılıççı

Doç. Dr. Çetin Kılıççı

Stres ve yaşa bağlı olarak değişiyor

İdrar kaçırma sorunu olan hastaların strese bağlı ya da yaşa bağlı olarak iki tip yakınma ile kendilerine başvurduğunu belirten Doç. Dr. Çetin Kılıççı “Kimi hastalar her ıkınmada, ani öksürükte, hapşırmada, ağır kaldırmada, egzersiz yaparken, ani hareketle veya secdeye varıp kalktıklarında kontrolleri dışında idrar kaçırırlar. Biz bu tip idrar kaçırmaya ‘stres tipi’ idrar kaçırma diyoruz. Bu tip sorunda tedavi ile çok yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. İkinci sık karşılaştığımız yakınma; yaş alma ile ile sıklığı artan tiptir. Bu tip idrar kaçırma da şiddetli, ani, acil işeme ihtiyacı ve bunu izleyen şiddetli idrar kaçırma ile karıkterize bir durumdur. Sıklıkla zamanında tuvalete yetişmeleri mümkün olmadığından hastalar tuvalete doğru koşarken veya tuvaletin yerini bulmaya çalışırken idrar kaçırırlar. Bu iki tip aynı hastada da olabilmektedir. Uygunsuz ortamda idrar kaçırma korkusundan dolayı kadınlar sosyal hayattan kendini soyutlarlar. Toplum içine çıkmaya çekinir, fobi geliştirirler. Toplu yaşam alanlarına ve alışveriş merkezlerine gitmeleri gerektiği zaman öncelikle tuvaletin yerini belirleyip buralara yakın bulunmak isterler” diyor.

Çoğu hasta da yaş almanın doğal sonucu sanıyor!

Toplumda ‘sadece benim başıma geldi’ diye düşünerek içine kapanan pek çok kadın olduğu gibi, çoğu kadının da bunu yaş almanın doğal bir sonucu olarak gördüğünü belirten Doç. Dr. Çetin Kılıççı şöyle konuşuyor: “Ülkemizde kadınlar arasında idrar kaçırma ne yazık ki çocuksu bir sorun olarak görüldüğü için ayıplanırım çekincesi ile bundan bahsetmekten çekiniyorlar. Oysa bu hastalık aynı diyabet ya da tansiyonun çıkması gibi ilerleyen yaşlarda karşılaştığımız bir hastalık ve tedavisi de mümkündür.”

Bu sorunu yaşamamak için!

İlerleyen yaşlarda idrar kaçırma ve idrar torbası sarkması gibi hastalıklarla karşılaşmamak için sağlıklı iken kiloya dikkat etmek gerekiyor çünkü obezite önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan karın içi basıncını arttıran kronik kabızlık ve kronik öksürük gibi şikayeti olanların da mutlaka tedavi olmaları gerektiğini belirten Doç. Dr. Kılıççı, pelvik kasları güçlü tutmak için de pelvik taban egzersizleri ve düzenli spor yapılması gerektiğini söylüyor.

Tedavide güncel yöntemler

Hastalığın tedavisi kişiden kişiye değişirken, kimi hastada pelvik taban egzersizleri ve ilaç tedavisi aynı anda uygulanıyor, fayda görülmediği durumda mesane botoksu gibi ileri tedavilerle başarı sağlanabiliyor. İdrar kaçırma tedavilerinin günümüzde teknolojik gelişmelerin ve tedavi alternatiflerinin çoğalması sayesinde daha kolay yapılabildiğini vurgulayan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı şöyle konuşuyor: “Bu amaçla hayat tarzı değişiklikleri (kilo verme, kahve çay gibi kafein içeren sıvı tüketiminin azaltılması) ve pelvik taban kas egzersizleri tedavinin ilk basamağını oluşturmakta. Eğer ileri hastalık varsa idrar kaçırmanın tipine bağlı olarak medikal ilaç tedavileri ikinci basamak tedaviyi oluşturmakta. Bu yöntemlerle başarı elde edilemeyen hasta gruplarında cerrahi tedavi ile çok yüz güldürücü sonuçlar elde edilebilmektedir.”

Laparoskopik yöntemle küçük kesi ve çok daha hızlı iyileşme

İdrar kaçırma sorununda öksürük ve hapşırma kaynaklı ikinci tip hasta grubunda laparoskopik yani kapalı ameliyat uygulandığını belirten Doç. Dr. Kılıççı “Laparoskopik yöntemde batından küçük kesilerle ya da vajinal yolla, idrar torbası tabanını destekleyerek ameliyat yapıyoruz. Bu ameliyatlar, özel olarak üretilmiş hazır yama ve kancalarla yapılmakta ve operasyon 30 dakika gibi kıssa bir sürede tamamlanmaktadır. Günümüzde idrar kaçırma kadınlarda bir kader değildir. Özellikle erken teşhis edildiğinde tedavisi çok kolay ve başarı oranı çok yüksektir” diyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Ruh sağlığı da fiziksel sağlık kadar önemli!

Kişilerin zaman zaman duygusal, davranışsal ya da fiziksel dazı belirtiler yaşayabileceğini belirten uzmanlar bu belirtilerin iki haftadan uzun sürmesinin psikolojik desteğe ihtiyaç duyulduğunun işareti olduğunu söylüyor.

Uzun süre devam eden olumsuz duyguların geçici bir stres olmadığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu durum bir kaygı bozukluğunun belirtisi olabilir. Bu duygular kişinin yaşam enerjisini alıp götürmeden, bir uzmandan destek almak oldukça önemlidir.” dedi. Terapi sürecinin, kişinin duygularını düzenlemesine ve yaşam kalitesini artırmasına katkı sağladığına dikkat çeken Aydın, ruh sağlığının, fiziksel sağlık kadar önemli olduğunu ve bu alanda erken müdahalenin, çok daha etkili sonuçlar doğuracağını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, ruh sağlığı sorunlarında psikolojik desteğin önemi ve hangi belirtilerde yardım alınması gerektiği hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Duygusal, davranışsal ya da fiziksel belirtiler kalıcı hale geldiyse yardım alınmalı!

Duygusal, davranışsal ve fiziksel düzeyde ortaya çıkan bazı belirtilerin, psikolojik desteğe ihtiyaç duyulduğunun sinyalini verdiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sürekli kendini üzgün, çaresiz, yetersiz hissetmek, geleceğe dair umutsuz olmak ya da hiçbir şeyden keyif almamak duygusal düzeyde uyarıcı belirtilerdir.” dedi.

Davranışsal olarak içe kapanma, sosyal ilişkilerden uzaklaşma, iş ya da okul performansında düşüş, öfke patlamaları ya da alkol ve madde kullanımına yönelmenin gözlemlenebileceğini aktaran Aydın, “Fiziksel belirtiler arasında ise nedensiz baş ağrıları, mide problemleri, kas ağrıları, çarpıntı, nefes darlığı gibi stresle ilişkili şikâyetler bulunur. Kişi sabah işe gitmekte zorlanıyor, gün boyu bedeni ağrıyor ve insanlarla görüşmek istemiyorsa, bu durum yalnızca geçici bir yorgunluk olmayabilir. Bu belirtiler iki haftadan uzun sürüyor ve kişinin yaşam kalitesini etkiliyorsa bir uzmana başvurmak gerekir.” şeklinde konuştu.

Duygular kişinin yaşam enerjisini götürmeden destek almak önemli!

Herkesin zaman zaman kendini kötü hissedebileceğini hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Ancak bu duygular uzun süre geçmiyorsa, hayatın farklı alanlarında işlevselliği azaltıyorsa ya da kişi baş etmekte zorlanıyorsa bu durum artık bir uyarı sinyali haline gelir.” dedi.

Bireyin, gün içinde sürekli endişelenmesi, gece uyuyamaması, konsantre olamaması ve sevdikleriyle tartışmalara girmesinin yalnızca geçici bir stres olmadığına vurgu yapan Aydın, “Bu durum bir kaygı bozukluğunun belirtisi olabilir. Aynı şekilde, ilgisizlik ya da ‘hiçbir şeyin anlamı yok’ hissi uzun süredir devam ediyorsa, bu durum depresif bir süreç yaşandığını gösterebilir. Bu duygular kişinin yaşam enerjisini alıp götürmeden, bir uzmandan destek almak oldukça önemlidir.” uyarısını yaptı.

Terapistle yürütülen süreç, kişinin kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır!

Hayatın, zaman zaman kontrolümüz dışında gelişen zorlayıcı olaylarla dolu olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sevilen birinin kaybı, boşanma süreci, işsizlik, şehir değişikliği ya da ani bir hastalık, kişinin duygusal dengesini sarsabilir.” dedi.

Bu dönemlerde psikolojik destek almanın, yaşanan olayın etkilerini anlamlandırmak, duyguları bastırmadan ifade edebilmek ve sürece sağlıklı şekilde uyum sağlayabilmek açısından önemli olduğuna dikkat çeken Aydın şunları söyledi:

“Örneğin, boşanma süreci yaşayan bir kadın hem kendini suçlu hissedebilir hem de çevresinin baskısıyla baş etmeye çalışabilir. Bu süreçte destek almazsa hem kendi ruh sağlığı bozulabilir hem de çocuklarıyla ilişkisi zarar görebilir. Oysa bir terapistle yürütülen süreç, kişinin kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır.”

Psikolojik rahatsızlıklar erken fark edilirse kolay tedavi edilebilir!

“Psikolojik rahatsızlıklar, tıpkı fiziksel hastalıklar gibi erken dönemde fark edilirse daha kolay ve kısa sürede tedavi edilebilir.” diyen Aydın, “Kaygı bozuklukları, depresyon ya da panik atak gibi durumlar ilk belirtilerle birlikte ele alınmazsa, zamanla kronik hale gelebilir ve kişinin yaşam kalitesini ciddi biçimde düşürebilir. İlk panik atağını yaşayan biri bunu kalp krizi zannedip acil servise başvurabilir. Ancak altta yatan neden anlaşılmaz ve yardım alınmazsa, kişi her dışarı çıkışında tekrar atak yaşayacağı korkusuyla evden çıkmamaya başlayabilir. Oysa bu durum erken dönemde bir psikologla çalışılarak kontrol altına alınabilir. Psikoterapi sayesinde hem duygular düzenlenir hem de kişi bu belirtilerle baş etmeyi öğrenir.” açıklamasını yaptı.

Psikolojik destek, insanın kendine değer verdiğinin önemli bir işareti!

Toplumda hâlâ ‘psikoloğa gitmek delilik belirtisidir’ ya da ‘güçlü insanlar kendi kendine baş eder’ gibi kalıp yargılar olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Oysa psikolojik destek almak, bireyin farkındalığını artırır, yaşam kalitesini yükseltir ve sağlıklı kararlar almasına katkı sağlar.” dedi.

Tıpkı fiziksel bir rahatsızlıkta doktora gitmek gibi, ruhsal bir zorlanmada psikoloğa gitmenin de bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Aydın, “Üstelik güçlü insanlar destek almaktan çekinmeyen, zorlukları tanıyıp çözüm arayan kişilerdir. Yoğun stres yaşayan bir anne çocuklarına bağırıp sonra suçluluk hissedebilir. Bu döngü onu hem tüketir hem de ilişkilerini zedeler. Bir uzmandan destek alarak bu döngüyü fark etmesi ve değiştirmesi mümkündür. Psikolojik destek, insanın kendine değer verdiğinin önemli işaretlerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu algıyı değiştirmek için örnek olmaya, deneyimleri paylaşmaya ve ruh sağlığının bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu vurgulamaya devam etmeliyiz. Bu önyargılarla mücadele etmek için ise eğitim, medya ve açık konuşmalar çok önemlidir.” şeklinde konuştu.

Psikolog ve psikiyatrist, ruh sağlığında birbirini tamamlayan uzmanlar…

Psikoloğa gitmekle psikiyatriste gitmek arasındaki farklara da değinen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Psikologlar, kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını anlamalarına, sorunlarıyla baş etme becerileri geliştirmelerine yardımcı olan ruh sağlığı uzmanlarıdır. Terapi yoluyla kişiye farkındalık kazandırırlar. Psikiyatristler ise tıp eğitimi almış, ilaç yazma yetkisi olan uzmanlardır. Kimi zaman ikisinin birlikte çalışması gerekir. Örneğin, ağır depresyonda olan bir kişi hem ilaç tedavisi almalı hem de terapi sürecine dahil olmalı. Uykusuzluk, halüsinasyon görme, intihar düşünceleri gibi durumlar varsa öncelikle psikiyatriste başvurulması uygundur. Daha hafif düzeyde zorlanmalarda psikolog desteği yeterli olabilir. Her iki uzman da ruhsal sağlığımızı korumak için farklı ama tamamlayıcı roller üstlenir. Bu nedenle çoğunlukla ikisinin bir arada yürütülmesi ruh sağlığımız açısından çok daha faydalı olacaktır.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Ayla Çelik’ten yaz şarkısı “Vur Vur”

Türk pop müziğinin güçlü yorumcu ve şarkı yazarlarından Ayla Çelik, Hakkı Yalçın Şarkıları Vol. 2 albümünde unutulmaz bir parçayı yeniden yorumladı.

Ayla Çelik, müziğin usta kalemlerinden Hakkı Yalçın’ın sözlerini yazdığı, müziği ve bestesi Ceyhun Çelikten’e ait “Vur Vur” adlı parçayı kendine has yorumuyla yeniden seslendirdi. Daha önce Hakan Altun’un seslendirdiği ve büyük beğeni toplayan şarkı, Ayla Çelik’in

Şarkının video klibi de en az kendisi kadar dikkat çekici. Mert Özkan yönetmenliğinde çekilen klipte, Ayla Çelik’e yakın dostları eşlik etti. Parti havasında geçen eğlenceli ve renkli klip, izleyicilere yazın enerjisini hissettirecek.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Göz Kamaştıran Performans

Türk pop müziğinin genç ve parlayan yıldızı Müge Ökten, Bodrum Azka Otel’de sahne aldı. Güçlü sesiyle olduğu kadar şıklığıyla da geceye damga vuran sanatçı, sahnede giydiği ışıltılı taş detaylı beyaz mini elbisesi ve transparan tül peleriniyle dikkatleri üzerine çekti. Modern ve zarif tarzıyla izleyicilerden tam not aldı.

Azka Otel’de sahne alan repertuarında yer verdiği hit parçalarla enerjiyi hep yukarıda tutan Müge Ökten, sahne boyunca sergilediği performansla izleyicilere unutulmaz bir gece yaşattı. Sıcakkanlı tavırları ve seyirciyle kurduğu içten bağ ise geceye ayrı bir renk kattı.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Buzuki Hakan ve Pelin’le unutulmaz bir gece

Bodrum Türkbükü’nün kendine has dokusunu yansıtan, mandalina bahçesi içinde sevilen mekanı Dürdane 1901, geçtiğimiz gece müzikseverleri unutulmaz bir gece yaşattı. Sahneye çıkan Buzuki Hakan ve güçlü sesiyle dikkat çeken Pelin, Ege’den Yunan kıyılarına uzanan ezgileriyle geceye damga vurdu.

Konuklar, Hakan’ın buzukisiyle hayat bulan melodilere ve Pelin’in içten yorumlarına eşlik ederken, Dürdane 1901’in sıcak atmosferi geceyi daha da özel kıldı. Repertuvarda yer alan klasik halk ezgileri, Rumca parçalar ve nostaljik şarkılar, konukları hem duygulandırdı hem de coşturdu.

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Chuck Palahniuk “Sonsuza Dek Değilse de Şimdilik”

Düşbaz Kitaplar, yeraltı edebiyatının kült ismi Chuck Palahniuk’in Sonsuza Dek Değilse de Şimdilik adlı romanını Türkçede ilk kez okurlarla buluşturuyor!

Ahlaki çürümeyi ve sınıf çatışmalarını kara mizahla kaleme aldığı romanda Palahniuk, aile geleneği olarak seri katillik yapan iki kardeşin karanlık, kanlı soyluluk hikâyesini anlatıyor. Palahniuk’in ölüm, miras, medya ve şiddeti sarkastik kalemiyle yeniden şekillendirdiği Sonsuza Dek Değilse de Şimdilik, rahatsız edici biçimde eğlenceli!