Cemiyet, magazin ve güncel haberler

Yazılar

Tüketim harcamalarımız arttı

Haneler geçen senenin aynı dönemine göre 21 kez daha fazla alışveriş yaparak 124 kez alışverişe gittiler; böylece pandemi öncesi seviyeye yeniden gelindi. Hanelerin her bir alışverişte yaptığı ortalama harcama geçen yıla kıyasla %17 artarak 266 TL oldu.

Pazardaki Nabzı Yakalamak: Ipsos’un Tüketici Davranışları Analizi

Hızlı tüketim dünyası, her zamankinden daha dinamik ve değişken. Dünyanın ve ülkemizin önde gelen araştırma şirketi Ipsos, bu değişimin nabzını tutmak, tüketicilerin tutum ve davranışlarını, yaşam tarzlarını, alışkanlıklarını derinlemesine anlamak için sürdürüyor. Bu rapor, Türkiye temsili 14.000 hanelik dev bir örneklemden düzenli olarak toplanan hane içi satın alma verilerine dayanıyor. Her bir alışveriş sepeti, her bir satın alma kararı, tüketici davranışlarının ardındaki büyük resmi ortaya koyan değerli birer parça.  Bu raporun içeriğinde Ocak-Haziran 2024 ve Ocak-Haziran 2025 dönemlerinin karşılaştırmalı sonuçlarından derlenen bulgular yer almaktadır. Bu veriler ışığında, son bir yılda Türkiye’deki hanelerin neleri daha çok tercih ettiğini, hangi kategorilerin öne çıktığını ve tüketim alışkanlıklarının nasıl bir değişim geçirdiğini ortaya koyuyor

Ipsos Türkiye

Sepetler; hanelerin alışveriş alışkanlıklarında belirgin değişimin bilimsel ölçümleme göstergesi… Tüketici bir yandan marketlere daha sık gidiyor ama diğer yandan alışveriş sepetlerinin boyutu küçülüyor. Eskiden haftalık veya aylık büyük market alışverişleri yapılırken, artık daha küçük ama daha sık sepetler görüyoruz. Tüketiciler, büyük harcamalardan kaçınıp, daha çok ihtiyaç anı alışverişlerine yöneliyor. Bunun nedeni belki yüksek fiyatlar ya da sadece daha az israf etme çabası. Sonuç olarak, market koridorları daha sık adımlanırken, sepetlere giren ürün çeşitliliği azalıyor. Her şeyden biraz almak yerine, sadece o gün veya o hafta için en gerekli olanlar sepete atılıyor. Bu, bir nevi mikro alışveriş çağına girdiğimizin bir işareti olarak yorumlanabilir.

Ipsos Türkiye

Atıştırmalıklar Zirvede ilk altı aylık hane içi harcamalara baktığımızda, alışveriş sepetlerinin büyük bir kısmının  (%83) gıda ve içecekten oluştuğunu görüyoruz. Ancak bu ana kategorinin içinde, en dikkat çekici yükselişi atıştırmalıklar yaşadı.  Tüketiciler, ana öğünler yerine veya aralarına serpiştirilmiş küçük keyif anları için atıştırmalıklara daha sık yöneldiği şeklinde düşünülebilir. Dolayısyla bu durum atıştırmalıkların sadece ciroda değil, aynı zamanda miktar bazında da büyümesini sağladı. Bu trendin en net örneği ise bisküviler. Tüketiciler bisküvileri daha sık satın alarak frekans artışına en yüksek katkıyı sağladı. Miktar bazında büyümeye en çok destek verenler ise kuruyemişler ve dondurmalar oldu. Gıda dışı kategorilerde ise tablo şöyle: İçecekler, tıpkı atıştırmalıklarda olduğu gibi, hem fiyat artışlarından hem de alışveriş frekansındaki yükselişten güç kazandı.  Ev bakım kategorisindeki büyümeyi, hijyene verilen önemin artmasıyla popülerliği yükselen temizlik mendilleri ve çamaşır suları yönelim ağırlık kazandığı izlenmektedir. Kişisel bakım ürünlerinde ise deodorantlar, kozmetik ürünleri ve diş macunları büyümenin ana kaynakları oldu. Bu veriler, tüketicilerin küçük keyiflere daha sık harcama yaptığını ve temel ihtiyaçların yanında kişisel hijyen ve ev temizliğine de daha büyük bütçe ayırma eğiliminde olduğunun öne çıkarıyor.

Ipsos Türkiye

İndirim marketleri de markalı ürünleri tercih ediyor. Son dönemde, tüketicilerin tercihlerinde net bir değişim gözlemliyoruz: markalı ürünler her zamankinden daha popüler. Ocak-Haziran 2025 kümüle dönemine baktığımızda, hızlı tüketim ürünleri harcamalarının yarısından fazlasının markalı ürünlere ayrıldığını görüyoruz. Bu oran, geçen yıla kıyasla %4’lük önemli bir artışla %56’ya ulaştı. Bu yükseliş sadece belirli kanallarla sınırlı kalmadı. Markalı ürünler, özellikle fiyat odaklı alışverişin kalbi olan indirim marketleri de dahil olmak üzere, neredeyse tüm perakende kanallarında büyüme gösterdi. Bu durum, tüketicilerin artık sadece fiyata değil, aynı zamanda markaların sunduğu güvene ve kaliteye de daha fazla önem verdiğini ortaya koyuyor. Markalar, ekonomik zorluklara rağmen tüketicinin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor.

Ipsos Türkiye

 Türk tüketicisinin alışveriş tercihleri, son dönemde yeni bir tüketim haritası ortaya koyuyor… Her ne kadar indirim marketleri alışveriş kanalları arasındaki liderliğini kararlı bir şekilde sürdürse de, Ocak-Haziran 2025 döneminin asıl sürprizi, yerel zincirlerin gösterdiği dikkat çekici büyüme denilebilir. Diğer yandan, ulusal zincirler istikrarlı bir şekilde büyümeyi sürdürerek ortalama pazar performansına paralel bir seyir izledi. Ancak pazarın diğer ucunda, zor zamanlar geçiren kanallar da mevcut. 2024’te başlayan bağımsız süpermarketlerin küçülme eğilimi bu dönemde hız kazandı. Tekil marketlerin oluşturduğu bu grup, pazar payını hızla kaybediyor. Aynı şekilde, bakkal ve pazar gibi geleneksel kanallardaki harcamaların da azalmasıyla, geleneksel perakendenin toplam payı geriledi. Bu genel düşüşe rağmen, geleneksel kanallar arasında bir istisna parladı: kasaplar, geçen seneki pazar payını korumayı başardı ve bu zorlu dönemde ayakta kalabildi.

Ipsos Türkiye

 Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik; Hane Tüketim Panelinin altı aylık verilerini şöyle yorumladı; 2025 yılının ilk altı ayında hanelerin hızlı tüketim ürünleri harcamaları, geçen yılın aynı dönemine göre %42 oranında arttı. Artış, geçen yıllardaki enflasyon üzerindeki seyrini bırakarak, on iki aylık ortalama enflasyon seviyesine paralel bir seviye göstermiş oldu.

Pandemi sonrası azalan alışveriş sıklığı toparlanmayı sürdürdü; haneler bu beş aylık dönemde 124 kez alışverişe çıkarak pandemi öncesindeki alışveriş sıklıklarına geri döndüler. Her alışverişte ortalama 266 TL harcayan haneler, geçen yıla kıyasla alışveriş başına %17 daha fazla ödeme yaptı. Daha sık alışveriş, aynı zamanda daha az ürün çeşidi içeren, daha küçük sepetlerin de alışverişlerde daha fazla yer tutması demek.

Bu dönemde harcama artışında en çok öne çıkan kategoriler atıştırmalıklar, vücut bakım ürünleri ve ev temizlik ürünleri oldu. Atıştırmalık büyümesinde fiyat artışlarının yanı sıra kategorinin daha sık satın alınması etkili olurken vücut ürünleri kategorisindeki büyüme fiyat artışına rağmen daha fazla talep ile gerçekleşti, ev temizlik ürünleri de özellikle temizlik bezlerine bağlı olarak büyüyor.

Alışverişte en fazla tercih edilen kanal indirim marketleri olmaya devam ederken yerel zincirler 2025’in ilk yarısında en çok pay artıran kanal olarak öne çıktı. Bu büyümede kredi kartı ve nakde ek olarak yemek çeki gibi farklı ödeme yöntemlerinin birlikte kullanılabilmesinin etkisi de var. Geleneksel kanalda ise kasaplar dışındaki tüm kanallar pay kaybetmeye devam etti.

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik

Hyundai INSTER Cross satışta

Hyundai Motor Türkiye, A-SUV segmentindeki elektrikli modeli INSTER’dan sonra şimdi de INSTER Cross’u satışa sunuyor.

Hyundai Motor Türkiye, A-SUV segmentindeki kompakt elektrikli modeli INSTER’dan sonra INSTER Cross’u da satışa sunarak elektrikli araç pazarındaki varlığını daha da güçlendirdi.

INSTER Cross, sınıfındaki beklentileri yeniden tanımlayan kendi küçük, marifeti büyük bir elektrikli otomobil. İddialı detaylarla hazırlanan dinamik tasarım, geniş iç mekan ve verimli sürüş özellikleriyle birleşerek segmentinde fark yaratıyor. Güçlü SUV ruhunu da kompakt bir elektrikli şehir otomobiliyle birleştiren INSTER Cross, kardeşi INSTER’dan daha kaslı dururken aynı zamanda kendine özgü jantlarıyla da maceracı ruhlara dokunuyor.

Şehir hayatına uyarlanan INSTER Cross, “Mat Amazon Yeşili“ gövde rengi, benzersiz 17 inç alaşım jantları ve siyah çamurluk kaplamalarıyla beraber tipik bir SUV model olduğunu vurguluyor. Düzleştirilmiş elektrikli araç zemini, kayar arka koltukları ve yüksek tavanlı SUV silüeti ile oldukça geniş bir iç mekan sunan INSTER Cross, A segment bir şehir otomobilinden beklenmeyen bir hacim sunuyor ve bu sayede arkada oturan yolcular geniş diz mesafesinin keyfini sürebiliyor. Ayrıca, daha fazla bagaj hacmi veya arka yolcular için daha fazla diz mesafesi ihtiyacına bağlı olarak, arka koltuklar 16 cm ileri ve geri kaydırılabiliyor.

INSTER Cross, performans açısından da oldukça verimli. Araçla beraber sunulan elektrik motoru, batarya ve menzil açısından kullanıcısının beklentilerini karşılıyor. Kalıcı mıknatıslı senkron motor (PMSM) 84,5 kW (yaklaşık 115 PS) güç ve 147 Nm tork değeriyle sunuluyor. Bu değerlerle beraber otomobil 0-100 km/s hızlanmasını yaklaşık 10,6 saniye içinde tamamlıyor. INSTER Cross’un maksimum hızı ise 150 km/s. Otomobil, 49 kWh kapasite ile birleşik kullanımda (WLTP) yaklaşık 360 km menzil sunarken şehir içindeki kullanımda bu değer daha da artabiliyor. Şarj performansı da beklentileri karşılıyor: DC hızlı şarj desteğiyle %10-%80 şarj süresi yalnızca 30 dakika ve AC şarj ile tam doluluk için ideal süreler sunuyor.

INSTER Cross, aynı zamanda güvenlik donanımlarıyla da öne çıkıyor. Hyundai’nin gelişmiş sürüş destek sistemleriyle donatılan modelde; Ön Çarpışma Önleme Asistanı 1.5, Şerit Takip Asistanı (LFA), Akıllı Hız Sabitleyici (SCC) ve gibi özellikler standart olarak sunuluyor. Bu sistemler, günlük şehir içi kullanımda olduğu kadar uzun yolculuklarda da sürücüye güvenli ve konforlu bir deneyim sağlıyor. Ayrıca, rejeneratif frenleme özelliği sayesinde enerji verimliliği artırılırken, tek pedal sürüş deneyimi (i-Pedal) şehir içi kullanımda pratiklik ve kolaylık sunuyor.

INSTER Cross, “Limon Sarısı” detaylara sahip özel kabartmalı gri kumaş koltuklarla donatılıyor. Bu koltukları ön konsol ve orta konsoldaki limon sarısı vurgular tamamlıyor. Inster Cross ayrıca, konforu artıran gelişmiş bilgi-eğlence ekranı, 10,25 inç dijital gösterge ekranı ve güvenlik donanımlarıyla beraber tam olarak kalabalık şehirlerin en ideal modeli olmaya aday olarak gösteriliyor.

Erkeklerde en sık görülen 2. kanser!

Ülkemizde her 8 erkekten 1’inin yaşamı boyunca karşılaşabileceği prostat kanseri, günümüzde erken tanı yöntemleri ve yenilikçi tedaviler sayesinde tamamen iyileşme sağlanabilen bir hastalık haline geliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, “Prostat kanserinin tedavisinde özellikle robotik cerrahi ve yeni nesil ilaçlarla birlikte hastaların yaşam kalitesi korunurken sağkalım süreleri de uzuyor. Ancak tedavinin başarısında erken tanı kritik önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, 1-30 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Ayı ve 15 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada, prostat kanserinden korunmanın yollarını ve en güncel tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sinsice gelişerek erken dönemde herhangi bir belirti vermeyen, ileri evrede ise idrar yapmada güçlük, sık idrara gitme, kemik ağrıları ve kilo kaybı gibi şikayetlere yol açan prostat kanseri son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, dünya genelinde erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türü olan prostat kanserinin, ölüm nedenleri arasında beşinci sırada yer aldığını belirterek “Prostat kanserinde erken tanı kritik önem taşımaktadır. Özellikle ailesinde baba veya kardeşinde prostat kanseri olanların ve meme kanseri öyküsü bulunanların genetik riskten dolayı 40 yaşından itibaren, aile öyküsü olmayanların 50 yaşından itibaren her yıl düzenli olarak PSA (prostat spesifik antijen) testi ve mutlaka parmakla muayene yaptırması gerekir. Çünkü her PSA yüksekliği kanser varlığı anlamına gelmediği gibi, az sayıda da olsa PSA’ı çok üretmeyen saldırgan kanserler de vardır. Bu nedenle parmakla prostat muayenesi çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

Prostat kanserinden korunmak için!

Prof. Dr. Ali Rıza Kural prostat kanserinden korunmak için basit ama etkili önlemler alınabileceğini belirterek, bunların başında yağdan fakir beslenme, düzenli sebze ve meyve tüketme, süt ve süt ürünlerini aşırı tüketmeme, bol sıvı alma ve egzersiz yapmanın geldiğini söylüyor. Prostat kanserinden korunmada herhangi bir vitamin veya ilacın faydası olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Kural, özellikle son yıllarda vitaminlerin sıkça gündeme geldiğini, buna karşın yapılan çalışmaların prostat kanserinde vitamin kullanımının herhangi bir faydasının olmadığının kanıtlandığını belirtiyor.

Prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemler

Prof. Dr. Ali Rıza Kural, prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemleri şöyle anlatıyor;

  • Robotik cerrahi

Prostat kanseri tedavisinde altın standart haline gelen robotik cerrahi, hem tümörün çıkarılmasında hem de idrar tutma ve cinsel fonksiyonların korunmasında açık cerrahiye oranla daha yüksek oranda başarı sağlıyor.

  • Fokal Tedaviler

Tümörün bulunduğu bölgeyi hedef alan fokal tedavi yöntemleri, kriterlere uygun hastalarda son yıllarda daha sık kullanılıyor. HIFU (yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrasonla uygulanan tedavi), Kriyoterapi (tümörlü bölgenin dondurulması) ve Nano-knife (elektrik darbeleriyle kanserli tümörleri yok eden teknik) öne çıkıyor.

  • Işın tedavisi (Modern radyoterapi)

Günümüzde prostatın odaklandığı ve çevre dokuların korunduğu radyoterapi teknikleri kullanılıyor. MR Linac ve SBRT sayesinde radyasyon, prostat bölgesine daha güvenli şekilde yönlendiriliyor.

  • İleri evre tedaviler

Metastatik prostat kanserinde yeni nesil ilaçlar yaşam süresini uzatıyor. Hormon tedavileri, hedefe yönelik ilaçlar, radyoaktif tedaviler ve immünoterapiler prostat kanserinde sağkalım süresini uzatıyor ve hastaların yaşam kalitesini artırıyor.

Kalp çarpıntısına bu şikayetler eşlik ediyorsa! Dikkat!

Ülkemizde yaygın bir sorun olan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kalp çarpıntısı; kalp yetmezliği, inme veya ani kalp durması gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalp çarpıntısının ihmale gelmez bir sorun olduğunu, ancak toplumumuzda çoğu kişinin, bu şikayeti çoğunlukla önemsemeyip, geçici bir durum sandığını belirterek “Bazı aritmiler zararsız olsa da, yalnızca stres ya da heyecandan kaynaklanmaz, kalpte ritim bozukluğu gibi altta yatan ciddi nedenler de olabilir. Bu nedenle çarpıntı şikayeti önemsenmeli, uzman bir aritmi merkezine başvurulmalıdır. Tedavi planı, kişiye özel yapılmalıdır” diyor.

Erken tanı ve doğru tedaviyle pek çok çarpıntının kalıcı olarak kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilge, ritim bozukluklarının tedavisinde ise, kardiyoloji alanındaki modern yöntemlerden biri olan ‘ablasyon’un öne çıktığını söylüyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalp çarpıntısına yol açan etkenleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalbin normalden hızlı ya da düzensiz atması olarak tanımlanan kalp çarpıntısı, genetik etkenlerin yanı sıra sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle ülkemizde giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalbin hızlı, düzensiz, tekleme veya “kuş kanadı çırpması” gibi hissedilmesine neden olan kalp çarpıntısına bazı durumlarda göğüs ağrısı, nefes darlığı, baş dönmesi, bayılma, çabuk yorulma ve huzursuzluk gibi şikayetlerin de eşlik ettiğini belirterek “Acil değerlendirilmesi gereken durumların başında; şiddetli göğüs ağrısı, bayılma, ani nefes darlığı, konuşma bozukluğu veya felç bulguları ile gelen çarpıntı yer almaktadır” diyor. Çarpıntı sorunu yaşayan kişilerin kendi kendine teşhis koymak yerine, mutlaka bir kardiyoloji uzmanına başvurması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilge “Erken teşhis ve doğru yöntemle hem kalp sağlığını korumak hem de yaşam kalitesini yükseltmek mümkün olabilmektedir” diyor.

Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge

Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge

Kalp çarpıntısını tetikleyen etkenler!

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Bilge Kaya kalp çarpıntısının en sık tetikleyicilerini şöyle sıralıyor;

  • Aşırı kafein (çay, kahve, enerji içeceği) tüketmek
  • Uykusuzluk
  • Stres, anksiyete
  • Alkol, sigara vb zararlı maddeler
  • Yoğun egzersiz
  • Kansızlık
  • Tiroid bozuklukları
  • Gebelik
  • Bazı ilaçlar ve uyarıcı haplar
  • Elektrolit dengesizlikleri (vücutta su ve tuz dengesizliği)

Altta kalp hastalığı mı yatıyor yoksa başka bir sorun mu?

Kalp çarpıntısına yönelik tanıda muayene ve hasta öyküsünün önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bilge şöyle konuşuyor: “EKG çarpıntı esnasında yakalanırsa en değerli testtir. Ritim izleme (24-48 saatlik holder, 7-14 günlük patch kayıtları, olay kaydedici veya nadir ataklar için implant edilebilir loop kayıt cihazı ile akıllı saat/telefon uyarıları yararlı ipucu olabilir ama tek başına tanı koydurmaz), Ekokardiyografi, Kan Testleri (Tiroid, elektrolitler, kansızlık vb), Efor testi ve gerektiğinde ileri testler yapılarak aritminin tipini kanıtlanmalı, altta yatan kalp hastalığı olup olmadığı saptanmalı ve kişiye özel olarak en uygun tedavi planlanmalıdır.”

Modern sistemler 3 Boyutlu haritalama!

Kalp çarpıntısının en yaygın nedenlerinden biri olan kalpte ritim bozukluğuna karşı ilaç tedavisinin, bazı hastalarda yeterli veya geçici çözüm olabildiğini belirten Prof. Dr. Bilge “İlaçlara rağmen çarpıntısı süren veya ilaçlara tolerans gösteremeyen hastalar başta olmak üzere bazı kişilerde ‘kalpkateter ablasyon’ denilen ablasyon tedavisinin uygulanması gerekiyor. Kateter ablasyonu, ritim bozukluğunun kaynağını kalpte hedefleyerek ısı (radyofrekans) veya soğuk (kriyoterapi) ile ortadan kaldıran girişimsel tedavidir. Birçok aritmide kalıcı çözüm sağlayabilir” diyor. Yöntemin, sedasyon altında yapıldığını yani hastanın bilincinin açık olduğunu ancak ağrı hissetmediğini kaydeden Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge “Bu yöntemde modern sistemler ve 3 Boyutlu haritalama ile radyasyon maruziyeti oldukça düşüktür; bazı işlemler X ışını kullanmadan yapılabilir. Çoğu hasta 2–3 gün içinde işe döner ama kompleks işlemlerde süre uzayabilir. Bazı aritmilerde tekrarlama olabilir, bu durumda yeniden ablasyon veya ilaç düzenlemesi gerekebilir” diye konuşuyor.

Ağır obezite yaşam süresini 10 yıl kısaltabiliyor!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “modern çağın salgını” olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Küresel verilere göre, günümüzde dünyada her 8 kişiden 1’i obezite hastası. Yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 43’ü fazla kilolu, yüzde 16’sı obezite sınıfında. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, Türkiye’de tablonun daha da dikkat çekici olduğunu belirterek, “Ülkemizde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 32’si obezite hastası, nüfusun üçte ikisi ise fazla kilolu. Yani, ülkemizde her 3 kişiden 1’i obezite, 2 kişiden 1’i de fazla kilo sorunu yaşamaktadır. Bu oranlar Türkiye’nin Avrupa’nın en kilolu ülkelerinden biri haline geldiğini ortaya koymaktadır” uyarısında bulunuyor. En önemli nedenleri arasında hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili fast-food beslenme alışkanlıkları, artan ekran süresi ve uyku bozukluklarının yer aldığı obezite sadece sağlığı değil,  yaşam  süresini de olumsuz etkiliyor. Araştırmalar, ağır obezite hastalarının hayatını ortalama 8–10 yıl daha erken kaybettiğini ortaya koyuyor.

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Obezite cerrahisi hayat kurtarıyor!

Çağımızın önemli sorunu olan obezite; diyabetten kalp hastalıklarına, infertiliteden depresyona, Alzheimer’dan felce kadar çok geniş bir yelpazede ciddi riskler oluşturuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 5 milyon insan obeziteye bağlı nedenlerle yaşamını yitiriyor. Ülkemizde de kalp krizi, inme ve diyabet kaynaklı ölümlerin önemli bir kısmının temelinde obezite yatıyor. Obezite oranlarında yaşanan artış ve hastalığın sebep olduğu ciddi riskler nedeniyle obezite cerrahisine olan başvurular da gün geçtikçe artıyor. Genel  Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, toplumda çoğu zaman sadece bir “zayıflama ameliyatı” olarak görülen obezite cerrahisinin aslında kişinin yaşam kalitesini ve süresini doğrudan artıran hayati bir gereklilik olduğuna işaret ederek, “Çünkü cerrahi yöntem sonrasında sadece kilo kaybı olmamakta; tip 2 diyabet gerilemekte, hipertansiyon kontrol altına alınmakta, uyku apnesi düzelmekte ve kalp krizi ile inme riski belirgin şekilde azalmaktadır. Obezitenin yaşam beklentisini 10 yıla kadar kısaltabildiği düşünüldüğünde, cerrahinin doğru hastada uygulanmasının ömre yıllar ekleyebildiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Obezite tedavisinde hedef nedir?

Obezite tedavisinde asıl hedef, fazla kilolarla birlikte obezitenin yol açtığı tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, uyku apnesi, infertilite ve eklem problemleri gibi hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Başlangıçta diyet, düzenli fiziksel aktivite, uyku düzenlemesi ve davranış değişiklikleri obezitenin temel tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Ancak ileri evre obezitede bu yöntemler çoğu zaman kalıcı sonuç vermiyor. Bu noktada obezite cerrahisi, uzun dönemli başarı şansı yüksek tedavi seçeneği olarak öne çıkıyor.

Obezite cerrahisine ne zaman başvuruluyor?

Obezite cerrahisi, mide ve bağırsaklarda yapılan cerrahi değişikliklerle hem besin alımını kısıtlayan, hem de hormonal ve metabolik düzenlemeler sağlayan işlemlerin genel adıdır. Sıklıkla “zayıflama ameliyatı” olarak bilinse de esasen bu ameliyatların amacı metabolik hastalıkları kontrol etmek, yaşam kalitesini artırmak ve süresini uzatmaktır. Uluslararası kılavuzlara göre, vücut kitle indeksi (VKİ) 40 kg/m² ve üzeri olan hastalarda cerrahi tedavi öneriliyor.  Ayrıca, VKİ 35–40 kg/m² arasında olup tip 2 diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi gibi ek hastalıklara sahip olan hastalarda da cerrahi güçlü bir seçenek olarak ön plana çıkıyor. Güncel bilimsel veriler, VKİ 30–34,9 aralığında olup kontrolsüz tip 2 diyabet gibi ciddi metabolik sorun yaşayan hastalarda da ameliyatın faydalı olabileceğini gösteriyor.

Kimler obezite cerrahisinden yararlanabiliyor?

Her hasta, multidisipliner bir kurul (cerrah, endokrinolog, anestezi uzmanı, diyetisyen ve psikiyatrist) tarafından detaylı şekilde değerlendiriliyor.  Kondisyonu yeterli olan, daha önce diyet ve medikal tedavi yöntemleriyle kalıcı başarı sağlanamamış, ameliyat sonrasındaki takiplere uyum gösterebilecek, ciddi psikiyatrik engeli olmayan kişiler ameliyat için aday oluyorlar.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

Her cerrahi girişimde olduğu gibi obezite cerrahisinin de riskleri mevcut. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, ancak laparoskopik yöntemlerin yaygınlaşması, anestezi güvenliğinin artması ve deneyimli cerrahların uygulamaları sayesinde bu risklerin günümüzde oldukça düştüğünü anlatarak, “Büyük serilerde ölüm oranı yüzde 0,1 civarındadır, yani safra kesesi ameliyatı ile benzer düzeydedir. Obezite cerrahisi doğru merkezde ve uzman ekiplerce uygulandığında güvenli bir tedavi seçeneğidir. Üstelik obezitenin yol açtığı kalp hastalığı, felç ve erken ölüm riskiyle karşılaştırıldığında, cerrahinin sağladığı faydalar çok daha ağır basmaktadır” diyor.

Ameliyata hazırlık sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Hazırlık sürecinde, detaylı kan tetkiklerinden endoskopik incelemeye kalp ve akciğer sistemini ortaya koyan yöntemlerden psikiyatrik değerlendirmeye ve diyete kadar pek çok yönteme başvuruluyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Ameliyat öncesinde sigaranın bırakılması, düzenli yürüyüş yapılması ve vitamin-mineral eksikliklerinin giderilmesi, potansiyel riskleri ciddi ölçüde azaltırken hastanın süreçten faydasını maksimum düzeyde artırmaktadır” diye konuşuyor.

Obezite cerrahisinde hangi yöntemler uygulanıyor?

Günümüzde obezite cerrahisinde her yöntemin avantajları ve dezavantajları olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Örneğin reflüsü olan hastalarda bypass daha uygun olabilirken, reflüsü olmayan genç hastalarda tüp mide daha çok tercih edilmektedir” bilgisini veriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi yöntemlerini şöyle özetliyor:

Sleeve gastrektomi (Tüp mide ameliyatı): Midenin yüzde 70–80’inin çıkarıldığı bu yöntemde mide tüp şeklini almaktadır. İştah hormonu olan ghrelin azalmakta, hasta daha az yemekle doyar hale gelmektedir.

Roux-en-Y gastrik bypass: Küçük bir mide poşu oluşturulmakta ve ince bağırsak yeniden düzenlenmektedir Hem kilo kaybı hem de metabolik hastalıkların kontrolünde oldukça etkili bir yöntemdir.

Mini gastrik bypass: Yaklaşık 6 – 8 cm uzunluğunda bir mide poşu oluşturulup belirli bir miktar bağırsak sindirim dışında tutulmaktadır. Tek bir bağlantı yapılması nedeniyle kısa sürede uygulanabilmektedir.

Günlük yaşama ne zaman dönülüyor?

Hastaların ameliyat sonrasında genellikle 3–4 gün içinde taburcu edildiğini anlatan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Masa başı çalışanlar 1–2 hafta içinde işlerine dönebilir. Daha aktif işlerde çalışanlarda bu süre 3–4 haftayı bulabilir. Spor aktivitelerine dönüş ise ortalama 6–8 hafta içinde gerçekleşir” diyor.

Kilo kaybı ne zaman başlıyor?

Obezite cerrahisinin hemen ardından mide hacminin küçülmesi nedeniyle alınan besin miktarı azalıyor, iştah hormonu ghrelinin azalmasıyla birlikte açlık hissi belirgin şekilde düşüyor.  Dolayısıyla, hastalar neredeyse ilk haftalardan itibaren kilo kaybetmeye başlıyor, ilk 1–3 ayda en hızlı kilo kaybı yaşıyorlar.  Doç. Dr. Eyüp Gemici, ameliyatın üzerinden 6–12 ay geçtiğinde fazla kiloların büyük kısmının kaybedilmiş olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Çalışmalar, hastaların ilk 6 ayda fazla kilolarının yarısını, birinci yılın sonunda ise yüzde 60–80’ini verdiklerini göstermektedir. İkinci yıldan itibaren kilo kaybı daha yavaş ilerlemekte ve dengelenmektedir. Bu noktadan sonra amaç, mevcut kilonun korunmasıdır.”

Ameliyat sonrasında tekrar kilo alma riski var mı?

Obezite cerrahisi sonrasında çoğu hasta ilk yıllarda fazla kilolarının büyük kısmını kaybediyor. “Ancak bu kaybın kalıcı olması hastanın yaşam tarzı kurallarına uyumuna bağlıdır” uyarısında bulunan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Eğer beslenme kurallarına uyulmaz, egzersiz ihmal edilir ya da düzenli doktor ve diyetisyen kontrolleri aksatılırsa, zamanla verilen kiloların bir kısmı geri alınabilir. Araştırmalar, hastaların yaklaşık dörtte birinde uzun vadede belirli ölçüde kilo artışı görülebildiğini göstermektedir. Yüksek kalorili sıvılar, sık atıştırma, düşük protein alımı ve hareketsiz yaşam bu duruma en çok zemin hazırlayan faktörlerdir” diyor.

Obezite cerrahisinden sonra nelere dikkat etmeli?

Obezite cerrahisi sonrasında kalıcı başarı, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyum göstermesine bağlı oluyor. Küçülmüş mideye uygun şekilde beslenmek, küçük porsiyonlar halinde ve yavaş yemek, erken doygunluğu fark etmek açısından önem taşıyor. Yemeklerle birlikte sıvı alınması sindirimi bozup mideyi hızla doldurabileceğinden, sıvıların öğünlerden en az yarım saat önce ya da sonra tüketilmeleri gerekiyor. Beslenmede protein öncelikli olmalı; çünkü yetersiz protein kas kaybına ve metabolik dengenin bozulmasına yol açabiliyor. Ayrıca ameliyat sonrasında vitamin ve mineral emilimi değiştiği için özellikle B12, demir, kalsiyum ve D vitamini takviyelerinin düzenli alınması önem taşıyor. Kilo kaybının sürdürülebilmesi için düzenli fiziksel aktivite yapılması son derece önemli; başlangıçta yürüyüşlerle başlanıp zamanla daha yoğun egzersizlere geçilmesi öneriliyor.

Kadınların en çok merak ettiği jinekolojik sorunlar!

Ülkemizde kadınların sağlıklarıyla ilgili en çok merak ettikleri konuların başında jinekolojik sorunlar geliyor. Ancak çoğunlukla utandıkları ya da ihmal ettikleri için doktora başvurmayı geciktirebiliyorlar. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk, kadınların jinekolojik sağlığıyla ilgili farkındalıklarını artırmanın önemine dikkat çekerek “Vücudumuzun verdiği sinyalleri ciddiye almak, erken tanı ve tedavinin en etkili yoludur. Oysa ülkemizde kadınlar çoğunlukla ‘bu sorun arkadaşımda da var, demek ki normal’ diye düşünerek doktora gitmiyorlar ya da utandıkları için anlatmaya dahi çekiniyorlar. Bu yaklaşım ise önemli bir hastalığın tanısını geciktirebiliyor. Vücut bir sinyal veriyorsa, onu yok saymak yerine anlamaya çalışmalıyız. Sorunları doktorla paylaşmaktan ise kesinlikle utanmamalıyız. Unutmayın, erken teşhis için ilk adım farkındalık ve düzenli muayene olmaktır” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk, ülkemizde kadınların jinekolojik sorunlara yönelik en çok yönelttiği 9 soruyu ve yanıtlarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Harika Bodur Öztürk

Dr. Harika Bodur Öztürk

  • SORU: Kadınlarda idrar kaçırma neden olur?

CEVAP: Özellikle gebelik, kilo alıp verme, kronik kabızlık, menopoz ve vajinal doğumlar sonrasında pelvik taban kaslarının zayıflamasıyla birlikte, öksürme veya hapşırma gibi karın içi basıncını artıran durumlarda idrar kaçırma sorunu yaşanabiliyor. Tedavide pelvik taban egzersizleri ve genital laser tedavileri oldukça etkili olabilirken, anatomik bozulma durumunda ise ameliyatla tedavi ediliyor. İdrara zor yetişme gibi daha farklı bir şikayet olduğunda ise ilaç tedavileri ile bu sorun çözülebiliyor.

  • SORU: Adet düzensizliği normal olabilir mi?

CEVAP: Adet döneminde bir iki günlük sarkma normaldir. Genç bir kızda menstruel kanama başladıktan sonra ilk 2 yıl düzensiz kanamalar normal kabul edilir. Ancak sonrasında düzensizlik devam ediyorsa değerlendirilmelidir. Ani ve hızlı kilo kayıpları ile aşırı egzersizde adet olamama şikayeti gelişebilir. Kilo almaya eğilim ile birlikte adetlerin arası 35 gün üzerine çıkıyorsa polikistik over sendromu veya tiroit hormonu bozuklukları değerlendirilmelidir. Yaş ilerledikçe peryodlar 24-25 gün gibi öne gelmeye başladıysa perimenopoza giriş süreci de araştırılabilir.

  • SORU: Doğum kontrol hapı kullanırsam ilerde çocuğum olmaz mı?

CEVAP: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk “Dünya Sağlık Örgütü doğum kontrol haplarının kısırlığa yol açmadığını belirtiyor. Hap bırakıldığında, yumurtlama yeniden başlıyor ve gebelik planlanabiliyor. Çoğu kadında doğurganlık, hap bırakıldıktan sonraki ilk 1–3 ayda geri dönüyor. Burada önemli olan doğum kontrol ilaçlarını kullanırken hastanın yaşının ilerlediği ve yaşla birlikte doğurganlığın azaldığı bilgisinin unutulmamasıdır” diyor.

  • SORU: Yumurta rezervim nasıl artabilir?

CEVAP: Kadın doğurganlığının limitleri olduğu için yumurtalık rezervini değerlendiren muayene, ultrasonografide antral folikül sayısının değerlendirilmesi ve kan testlerini yapmak önemlidir. 35 yaş civarında halen gebelik planlamayan kadınların yumurta rezervi araştırılarak (ailede erken menopoz gibi risk faktörü varsa daha öne çekilmeli) yumurta dondurma veya tüp bebek uygulamasıyla ileride gebelik şansı artırılabilir.

  • SORU: Menopozla birlikte neler yaşayacağım?

CEVAP: Menopoz aslında kadınların yeni hayatlarını kucakladığı bir dönemdir. Halk arasındaki tabiriyle sıcak basmaları, gece uykusuzluğu, çarpıntı, anksiyete, cilt ve saçlarda değişim, vajinal kuruluk, libido azalması, unutkanlık ve beyin sisi gibi şikayetler menopoz öncesi geçiş dönemi veya menopozla ilgili olabilir ve destekle düzelebilir. Menopozla birlikte başlayan kalp damar hastalığı ve kemik erimesi riski hormon replasman tedavileriyle azaltılabilir.

  • SORU: Vajinal akıntı ne zaman normal, ne zaman hastalık belirtisidir?

CEVAP: Dr. Harika Bodur Öztürk “Vajinal akıntı varlığını sorduğumuz her hasta evet cevabını verebilir. Şeffaf ve koku içermeyenler normaldir. Ancak sarı, yeşil, süt kesiği karakterinde, yoğun beyaz, özellikle de koku, kaşıntı ve genital bölgede yanma varsa mantar veya bakteriyel enfeksiyon olabilir. Mutlaka uzman hekim tarafından değerlendirilip tedavi edilmelidir. Bulaşıcı enfeksiyonlar infertiliteye de yol açabilir” diyor.

  • SORU: Ağrılı cinsel ilişki bir kader mi?

CEVAP: Hayır. Bu sorun altta yatan nedenin tedavisiyle tümüyle ortadan kaldırılabilir ve tedavi edilebilir. Ağrı birçok mekanizma ile gelişebilir. Mantar enfeksiyonu, menopozla birlikte vajinal kuruluk, doğum sonrasında hormon dengesindeki değişiklikler veya endometriozis gibi nedenler ağrıya yol açabilir. Ülkemizde tanı konulmamış ve uygun tedavi edilmemiş vajinismus vakalarında da ağrılı cinsel ilişki bir kadermiş gibi algılanabilir ancak tedavisi mümkündür.

  • SORU: HPV nasıl bulaşır?

CEVAP: Dr. Harika Bodur Öztürk “HPV virüsü hamam, güzellik merkezi ve ortak kullanılan tuvaletler gibi ortamlardan bulaşmaz. En yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan biridir. Prezervatif kullanımı riski azaltsa da tamamen ortadan kaldırmaz. Tek partnerli ilişkiniz olsa bile riskim yok diye düşünmeyin. HPV’nin bazı tipleri rahim ağzı kanserine, bazı tipleri ise genital siğillere neden olur. Dünya Sağlık Örgütü, korunmada en etkili yöntemin HPV aşısı olduğunu vurgulamaktadır, bu nedenle taramalar ve HPV aşısı çok önemlidir” uyarısında bulunuyor.

SORU: Miyomlar kötü huylu mudur? Mutlaka ameliyat olmak mı gerekir?

CEVAP: Miyomlar rahim dokusunun kas tabakasından gelişen çoğunlukla iyi huylu tümörlerdir. Üreme çağındaki kadınların yaklaşık yüzde 40’ında miyom tespit edilebilir. Genellikle belirti vermez ve rutin muayenede fark edilip takibe alınır. Ancak rahim duvarına yakınsa veya büyükse aşırı derecede kanama yaparak kansızlık nedeni olabilir. Büyük miyomlar bulunduğu konuma göre mesaneye veya bağırsaklara bası şikayetine yol açabilir. Sık idrara gitme, karında büyüme, ele gelen kitle gibi durumlara yol açabilir. Dr. Harika Bodur Öztürk “Hastanın şikayetine göre cerrahi endikasyon konulur. Kanama, anemi etkeniyse, gebeliğe engel olduğu veya tekrarlayan düşüklere yol açtığı düşünülüyorsa, takiplerde hızlı büyüdüğü tespit edilirse hastanın yaş ve klinik durumuna göre cerrahi laparoskopik olarak myomun çıkarılması veya histerektomi yapılması tıbben gerekir. Binde 3 oranında ‘leiomyosarkom’ adını verdiğimiz kötü huylu tümör saptanabilir. Menopozdan sonra miyomda büyüme varsa, kısa sürede boyutunda değişiklik olduysa ‘sarkom’ ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır” diyor.

Akran zorbalığı kalıcı izler bırakabiliyor!

Masum görünen şakalar, kırıcı davranışlar ya da şiddete varan eylemler… Son yıllarda akran zorbalığı dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de giderek artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri, özellikle sosyal medya ve dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, zorbalığın çeşitlerinin okul koridorlarından cep telefonu ekranlarına kadar taşındığını belirterek “Bireyler arası empati eksikliği, aile içi iletişim sorunları, sosyal beceri gelişimindeki yetersizlikler ve medya aracılığıyla şiddetin normalleştirilmesi akran zorbalığının artışında büyük rol oynuyor. Akran zorbalığı; fiziksel şiddet, sözel zorbalık, sosyal dışlama ve siber zorbalığın (aşağılayıcı mesajlar, fotoğraf paylaşma) yanı sıra bazen de “Sen bizimle oynayamazsın çünkü sen farklısın” ya da “Senin kıyafetlerin çok ucuz” gibi ifadelerle gerçekleştiriliyor” diyor.

Zorbalığa maruz kalan çocukların derin duygusal yaralar alarak kısa vadede özgüven kaybı, okul başarısında düşüş, uyku bozukluğu, baş ya da mide ağrısı gibi sorunlar yaşayabildiğini belirten Sivri, uzun vadede ise depresyon, kaygı bozukluğu ve sosyal fobi gibi kalıcı etkiler ortaya çıkabildiğine dikkat çekiyor.

Zorbalığın önüne geçmek için; çocuğu iyi gözlemlemenin, okul, aile ve bireyler olarak bilinçlenmenin ve önlemler almanın kritik önem taşıdığı vurgulayan Uzman Psikolog Sena Sivri, okulda akran zorbalığına karşı alınabilecek 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Psikolog Sena Sivri

Psikolog Sena Sivri

  • Çocuğunuza bağırıp aşağılamayın!

Araştırmalar, ebeveynlerin kendi sosyal ilişkilerindeki tutumlarının çocuklar tarafından doğrudan model alındığını ortaya koyuyor.  Uzman Psikolog Sena Sivri “Evde bağırma, aşağılama gibi davranışların olmaması, çocuğun benzer tutumları benimsemesini engeller. Ebeveynler ve öğretmenler, saygılı ve şiddetten uzak iletişim biçimleriyle çocuğa örnek olmalıdır” diyor.

  • Yargılamadan konuşun ve açık iletişim kurun

Çocukla düzenli ve yargılamayan bir şekilde konuşmak, yaşadığı olumsuz deneyimleri anlatabileceği güvenli bir ortam sağlamak çok önemli. Araştırmalar, ebeveynleriyle düzenli iletişim kuran çocukların zorbalığa maruz kaldığında durumu daha çabuk paylaştığını gösteriyor. “Bugün okulda seni üzen bir şey oldu mu?” gibi açık uçlu sorular, kapalı sorulardan daha etkili olurken, çocuğun konuşmasını, yaşadığı bir zorluk varsa daha rahat anlatmasını sağlar.

  • Öğretmeni ve okul yönetimiyle temasta olun

Uzman Psikolog Sena Sivri “Okul yönetimi, öğretmenler ve veliler aynı dili konuştuğunda zorbalıkla mücadelede başarı artar. Yapılan bilimsel çalışmalar, zorbalık karşıtı okul politikalarının (örneğin; Sıfır Tolerans Programı) zorbalık oranını yüzde 20’ye kadar azaltabildiğini ortaya koyuyor. Veliler düzenli olarak öğretmeni ve okul yönetimiyle iletişimde olmalı, çocuğun sınıf içi ve sosyal ilişkileri takip edilmelidir” diyor.

  • Güvenli alanlar oluşturun

Okulda çocukların kendilerini güvende hissedebileceği alanlar (rehberlik odası, güvenli oyun alanları) zorbalık riskini azaltır. Ayrıca teneffüslerde yeterli sayıda öğretmen gözetimi sağlanması da önemlidir. Araştırmalar, gözetimin yüksek olduğu alanlarda zorbalık vakalarının yüzde 30 oranında düştüğünü gösteriyor.

  • Empati kazandırın

Uzman Psikolog Sena Sivri “Zorbalığı önlemenin en etkili yollarından biri çocuklara empati kazandırmaktır. Finlandiya’da uygulanan “KiVa” programı, empati eğitiminin zorbalık vakalarını ciddi oranda düşürdüğünü kanıtladı. Çocuklar, başkalarının duygularını anlamayı öğrendiklerinde zorbalığa yönelme olasılıkları azalır” diyor.

  • İnternette karşılaşabilecekleri tehlikeleri anlatın

Teknoloji ile büyüyen nesil için siber zorbalık ciddi bir risk. Çocuklara, internet ortamında karşılaşabilecekleri riskler ve bu durumda nasıl hareket etmeleri gerektiği öğretilmelidir. Çocuklara “görsel veya mesaj paylaşmadan önce iki kez düşün” alışkanlığı kazandırmak, siber zorbalığı önlemede kritik bir adımdır.

  • Belli etmeden gözlemleyin

Akran zorbalığının yalnızca bireysel değil toplumsal bir sorun olduğunu vurgulayan Uzman Psikolog Sena Sivri “Çocuğu ona belli etmeden gözlemleyerek zorbalığa uğradığını ya da arkadaşına zorbalık yaptığını erken fark etmek son derece önemlidir.  Zorbalığa maruz kalan ya da zorbalık uygulayan çocukların her ikisi de psikolojik destek almalıdır. Rehberlik servisi, okul psikoloğu veya çocuk psikiyatristi, yaşanan travmanın etkilerini azaltmada kritik rol oynar. Erken destek, ileride oluşabilecek ciddi ruhsal sorunları önleyebilir” diyor.

Sanat için buluştular

Sanatta Engel Yok Vakfı, Tekirdağ’ın Şarköy ilçesine bağlı Mürefte’de düzenlediği 1. Sanatta Engel Yok Mürefte Sanat Sempozyumu ile sanatın birleştirici gücünü bir kez daha ortaya koydu.

Dört gün süren sempozyum boyunca sanatın farklı dalları bir araya gelirken, toplumda farkındalık yaratmaya yönelik söyleşiler, buluşmalar ve kültürel etkinlikler gerçekleşti. Ayrıca Murat Evgin’in gerçekleştirdiği konserle katılımcılar unutulmaz anlar yaşadı. Sempozyuma, Türkiye’nin yanı sıra Bulgaristan, Hindistan, İran, Mısır, Kuzey Makedonya, Kazakistan, Özbekistan, Sırbistan, Bosna Hersek, Tayland ve Karadağ’dan da yoğun  sanatçıların katılımı oldu.

Açılışta konuşan Sanatta Engel Yok Vakfı Başkanı Ressam Yasemin Gülderen Zanbak: “Unutmayalım. Engelsiz bir yaşam, yalnızca erişilebilir yollar yapmakla değil; kalplerimizdeki engelleri kaldırmakla başlar. Biz, bunu birlikte başardığımızda, sadece engelleri değil, sınırlarımızı da aşacağız.” dedi.

Sanatta Engel Yok Vakfı 2. Başkanı Sevgi Ataman: “Bugün burada, sadece bir etkinlik için değil; bir inanç, bir ideal ve bir vicdan ortaklığı için toplandık. Engelsiz yaşam, yalnızca bir hedef değil, insan olmanın en saf, en derin sorumluluklarından biridir. Bizler biliyoruz ki; engel, yalnızca fiziki bir durum değildir. Bazen bir kaldırımda, bazen bir bakışta, bazen de sessizce kurduğumuz önyargılarda saklıdır. Asıl mesele, bu görünmez duvarları yıkabilmektir. İşte biz, bu duvarları kaldırmak için buradayız.” sözleriyle davetlilere seslendi.
Etkinlikler, sanatçıların katkıları ve özel konserlerle Mürefte’ye kültürel bir zenginlik katarken, sempozyum Mürefte Bedika Bistro’da açılan sergi ile sona erdi.

Sebebi yüksek topuklu ve dar ayakkabılar olabilir!

Halk arasında “başparmak çıkıntısı” olarak bilinen Halluks Valgus, ayak başparmağı kemiğinin dışa ve ayaktaki birinci tarak kemiğinin içe doğru dönmesiyle oluşan karmaşık bir şekil bozukluğu olarak tanımlanıyor.  Toplumda oldukça yaygın görülen bu deformiteye, özellikle 18-65 yaş aralığındaki kişilerin yüzde 23’ünde rastlanıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, Halluks Valgus’un kadınlarda erkeklere nazaran 15 kat daha fazla görüldüğünü belirterek, “Ülkemizde  kadın nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unda, yani her 3 kadından 1’inde Halluks Valgus teşhis edilmektedir. Bu deformitenin kadınlarda daha fazla görülmesinde ayağın anatomisine uygun olmayan ayakkabı kullanımının, bağ dokusunda esnekliğin ve hormonal faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir” diyor.

Dr. Tural Khalilov

Dr. Tural Khalilov

Stres kırığına yol açabilir!

Halluks Valgus’un ilerleyici bir özelliğe sahip olması nedeniyle deformite ilerledikçe  ağrının şiddeti de artıyor ve ayağın yük dengesi bozuluyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, bu durumun komşu parmaklarda da deformiteye ve aşırı yüklenmeye bağlı stres kırıklarına neden olabileceğine işaret ederek, “Stres kırıkları göz ardı edildiğinde ağrı şiddetlenerek çok acı veren bir hale dönüşebilmektedir. Ayrıca, deformite şiddetlendikçe ayakta artroza, yani kireçlenmeye yol açabilir. Bu durum  Halluks Valgus tedavisini zorlaştırarak daha büyük cerrahi müdahalelere gerek duyulmasına sebep olabilir.  Bu nedenle, erken teşhis etmek, çok daha önemlisi önlem almak bu deformasyonda büyük önem taşımaktadır. Hastalarımıza önlem olarak,  pençesi dar olmayan ve ayak iç kavisini destekleyen, topuğu yüksek olmayan rahat ayakkabı kullanmalarını önermekteyiz” bilgisini veriyor.

Genetik faktörlerden dar ayakkabılara…

Kesin bir nedeni olmamakla beraber Halluks Valgus’un gelişiminde genetik ve çevresel faktörler etkili oluyor. Her iki başparmağın da etkilenebildiği bu deformitede genetik yatkınlıkta risk yüzde 70 gibi oldukça yüksek bir oranda seyrediyor. Ayak başparmak deformitesinde önemli sebeplerden olan genetik yatkınlık içsel faktör olarak nitelendiriliyor. Bağ dokusu esnekliği, düztabanlık, serebral palsi ve romatolojik eklem rahatsızlıkları  diğer içsel faktörleri oluşturuyor. Yüksek topuklu ve dar ayakkabı kullanımı ise dışsal faktör olarak nitelendiriliyor.

Deformite arttıkça ağrı daha çok şiddetleniyor!

Halluks Valgus’un belirtileri başparmaktaki deformite arttıkça daha çok büyüyor. Hastalar en çok ayak başparmağındaki kemik çıkıntısının ayakkabıya sürtünmesi nedeniyle oluşan ağrıdan yakınıyorlar. Başlangıçta sadece ayak başparmağı kenarında oluşan ağrı tablo ilerledikçe daha çok şiddetleniyor ve ayak tarak kemiğinin altında bile hissediliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, Halluks Valgus’un belirtilerini şöyle özetliyor:

  • Başparmakta dışa doğru yamukluk ve başparmak çıkıntısında ağrı
  • Ayak tarak kemiğinin altında ağrı
  • Ayakkabı giymede güçlük
  • Ayakta deformasyona bağlı nasır oluşması
  • Diğer komşu parmakların üst-üste binmesi

Tedavi hastalığın şiddetine göre planlanıyor

Ayak başparmağındaki kemik çıkıntısında tedavinin şekli hastalığın şiddetine göre planlanıyor.  Deformiteyi düzeltmeden semptomları kontrol etmek amacıyla başvurulan konservatif (ameliyat dışı) yöntemlerde; ayakkabı modifikasyonu, pedler, parmak arası silikon makaralar ve Halluks Valgus atellerinden faydalanılıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, ancak ameliyat dışındaki hiçbir yöntemin ayak başparmağındaki şekil bozukluğunu düzeltmediğini hatırlatarak, “Halluks Valgus’ta kesin sonuç ancak cerrahi müdahale ile mümkün olabilmektedir” diyor.

Ameliyatla deformite düzeltiliyor

İlk basamak tedaviler fayda sağlayamadığında, hastada ağrı  ve ayakkabı giymekte zorluk gibi şikayetlerin devamında, ameliyat seçeneği gündeme geliyor. Ayakta başparmak çıkıntısı ameliyatında deformitenin düzeltilmesi ve böylece ağrı ve ayakkabı giymekte zorluk  gibi semptomların kontrol altına alınması hedefleniyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Tural Khalilov, günümüzde bu işlemlerin minimal invaziv cerrahi, bir başka deyişle küçük kesilerle yapıldığını belirterek, “Ameliyatta başparmak ve tarak kemiğini  aynı eksene getirip vidayla tespit ediyor ve böylece aralıklı duran tarak kemiklerini yaklaştırıyoruz. İşlemleri küçük kesiler ile gerçekleştirdiğimiz için dokular fazla hasar görmemekte ve bu sayede iyileşme süresinin kısalmasına olanak sunmaktadır“ diyor. Hastaların genellikle bir gün sonra hastaneden taburcu olduklarını söyleyen Dr. Tural Khalilov, ameliyat sonrasındaki iyileşme sürecini ise şöyle özetliyor: “Hastaların 3-4 hafta ayağın üzerine yük vermemelerini ve özel ayakkabıyla yürümelerini önermekteyiz.  İyileşme dönemi deformitenin şiddetine bağlı olarak 4-6 hafta arasında değişebilmekte ve bu sürecin sonunda hastalarımız iş ile sosyal yaşamlarına geri dönebilmektedirler.”

Menopozda kadın sağlığı ihmale gelmez!

Kadınların hayatındaki doğal ve güçlü bir eşik olan menopoz, dönüşümün ve içsel gücün yeniden keşfedildiği çok özel bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz, yaşamdan kopuş değil, yeniden dengeye geliş sürecidir. Her kadın, kendi ikinci baharınının mimarıdır. İkinci baharda kendinizi yenilemeniz, doğru bilgi, bilinçli tercihler ve düzenli sağlık takibi ile bu dönemi daha sağlıklı, daha özgür ve daha huzurlu geçirebilmeniz mümkündür. Kendinize kulak verin, bedeninizin sesine duyarlı olun ve bu yeni dönemi bir fırsat gibi kucaklayın” diyor. Doç. Dr. Gülfem Başol, menopozda kendinizi yenilemenizin, ‘İkinci bahar’ olarak da adlandırılan bu dönemi fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı geçirebilmenizin basit ama etkili yollarını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Gülfem Başol

Doç. Dr. Gülfem Başol

  • Uyku düzeninize dikkat edin

Menopoz döneminde östrojenin azalmasıyla birlikte birçok kadında uykuya dalmakta güçlük, gece terlemeleri ve sık uyanmalar görülür. Oysa kaliteli uyku, bağışıklık sisteminden ruh haline kadar birçok şeyi doğrudan etkiler. Akşamları ağır yemeklerden kaçınmak, mavi ışık yayan ekranları sınırlamak, ılık bir duş ya da bitki çayları gibi küçük dokunuşlar uyku kalitesini artırır. Gerekirse bir uzmandan destek almak, uyku sorunlarını kronik hale gelmeden çözmek için önemlidir.

  • Sağlıklı ve bilinçli beslenin

Menopozla birlikte kemik erimesi riski, kilo artışı ve insülin direnci gibi durumlar ön plana çıkar. Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin gıdalar (yoğurt, kefir, sardalya, yeşil yapraklı sebzeler) kemik sağlığı için vazgeçilmezdir. Protein alımına dikkat edilmesi kas kaybını engeller. Lif açısından zengin sebzeler ve tam tahılların tüketilmesi, şeker ve işlenmiş gıdaların azaltılması önemlidir. Doktorun tetkikler sonrası ihtiyacınıza göre vereceği kalsiyum ve D vitamini, magnezyum ve omega-3 yağ asitleri büyük fayda sağlar. Ancak vitamin ve takviye kullanımında bilinçli olmak son derece önemlidir. Çünkü gelişigüzel alınan takviyeler karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını zorlayabilir, bazıları ilaçlarla etkileşime girebilir. En doğru yol, kişiye özel beslenme ve takviye planını bir uzman eşliğinde belirlemektir.

  • Sigaradan uzak durun

Sigara kullanımı menopozu hem erken başlatabilir hem de semptomların şiddetini artırabilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara içen kadınlarda sıcak basması, kemik kaybı ve kalp hastalığı riskinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca sigara, östrojenin vücutta etkili kullanılmasını engelleyerek hormon dengesini daha da bozabilir. Bu dönemde sigarayı bırakmak sadece menopoz şikayetlerini hafifletmekle kalmaz, genel yaşam kalitesini de ciddi oranda artırır.

  • Bu yanlışlara düşmeyin!

Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz döneminde çok sık karşılaşılan yanlışlardan biri, “nasılsa geçti artık” diyerek kadın sağlığını ihmal etmektir. Oysa bu dönem, meme sağlığından kalp-damar sağlığına kadar düzenli kontrollerin daha da önemli hale geldiği bir evredir. Bir diğer yaygın hata, hormon tedavilerine kulaktan dolma bilgilerle yaklaşmak veya tümden reddetmektir. Oysa uygun hastaya, uygun doz ve formda verilen hormon replasman tedavileri (HRT), sıcak basmaları, uykusuzluk, ruh hali değişiklikleri, vajinal kuruluk gibi şikayetleri azaltmada oldukça etkilidir. Aynı zamanda kemik erimesi ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi de olabilir. HRT her kadın için uygun olmayabilir; ancak bu tedavi seçeneği, doğru hasta seçiminde oldukça yüz güldürücü sonuçlar verir” diyor.

  • Düzenli egzersiz yapın

Fiziksel aktivite sadece kilo kontrolü için değil; kemik sağlığı, kas gücü, ruh hali ve hatta sıcak basmaları üzerinde bile olumlu etkiler sağlar. Haftada en az 3-4 gün 30 dakika tempolu yürüyüş, yoga veya hafif ağırlık egzersizleri hem vücuda hem zihne iyi gelir. Egzersiz, endorfin salgısını artırarak ruh halini iyileştirir; böylece menopozun getirdiği dalgalanmalarla baş etmek daha kolay olur.

  • Mutlaka düzenli doktor kontrollerinizi yaptırın

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopozla birlikte değişen hormon dengesi, kemik sağlığı, meme ve rahim sağlığı açısından düzenli kontrolleri zorunlu kılar. Kemik yoğunluğu ölçümü, mamografi, smear testi gibi taramalar bu dönemde aksatılmamalıdır. Aynı zamanda kardiyovasküler risklerin artma ihtimali nedeniyle kan basıncı, kolesterol ve kan şekeri düzeylerinin takibi de önemlidir. Sağlıkla geçen bir ikinci bahar için yılda bir yapılan rutin kontrol, hayat kurtarıcı olabilir.

  • Hayatı yeniden keşfedin, kendinize alan açın

Menopoz sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kadınlık bilincinin yeniden tanımlandığı bir yolculuktur. Artık çocuk büyütme telaşı azalmış, iş hayatında belli bir noktaya gelinmiştir. Bu zamanı, ertelediğiniz hobiler, seyahatler, kitaplar ve dostluklarla taçlandırın. Meditasyon, nefes çalışmaları ya da sanatsal uğraşlar, zihinsel detoks etkisi yaratır. Çünkü ikinci bahar, sadece bedensel değil; ruhsal bir uyanış dönemidir.