Yazılar

Nedensiz yorgunluk, motivasyon kaybı, uyku artışı…

Mevsim değişimleri yalnızca gardırop yenilemek veya hava koşullarına uyum sağlamak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda psikolojik sistemimizin de yeniden dengelenmesi gereken bir dönemi ifade ediyor. Psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, mevsim geçişleri iç dünyamızda  “yeniden düzenleme” sürecini tetikleyebiliyor. Klinik gözlemlere göre, kışın içe dönük yapıdan baharın artan temposuna geçiş döneminde nedensiz yorgunluk, motivasyon düşüşü, uyku artışı ve duygusal hassasiyet gibi yakınmalar belirgin şekilde artış gösteriyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Uzman Psikolog Sena Sivri, pek çok kişinin bu dönemde “Depresyona mı giriyorum?” endişesi taşıdığını belirterek, “Oysa her duygu durum değişimi depresyon anlamına gelmez. Çoğu zaman yaşanan bu tablo, bedenin ve zihnin çevresel değişimlere verdiği doğal bir uyum tepkisidir. Mevsimsel geçişler sırasında gün ışığı süresi, sıcaklık, sosyal hareketlilik ve günlük alışkanlıklar değişir. Bu değişimler doğrudan biyolojik ritmimizi etkileyen sirkadiyen sistemini devreye sokar. Sirkadiyen sistemi sağlıklı çalışmadığında, hormon dengesinde ve duygu durumunda bozulmalar ile depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Bunun sonucunda kendimizi daha yorgun hissedebilir, sabahları uyanmakta zorlanabilir veya zihinsel performansımızda düşüş yaşayabiliriz. Burada önemli olan nokta, bu belirtilerin geçici ve yönetilebilir olduğunun bilinmesidir” diyor.

Psikolog Sena Sivri

Psikolog Sena Sivri

Duygusal dalgalanmalar zayıflık değildir!

Uzman Psikolog Sena Sivri, mevsim geçişlerinde yaşanan duygu dalgalanmalarının psikolojik açıdan bir zayıflık değil; aksine adaptasyon kapasitemizin bir göstergesi olduğunu ifade ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “ Önemli olan, bu değişimleri korkulacak bir durum olarak görmek yerine, bedenin ve zihnin uyum sürecinin bir parçası olarak değerlendirebilmektir. Küçük yaşam düzenlemeleri, farkındalık ve gerektiğinde profesyonel destekle bu dönemler daha dengeli, hatta kişisel farkındalığın arttığı bir süreç haline gelebilir. Çünkü ruh sağlığı, yalnızca zor dönemlerde değil; değişim anlarında da kendimize nasıl eşlik ettiğimizle şekillenir.”  Uzman Psikolog Sena Sivri,  klinik deneyim ve bilimsel verilerin, küçük ama sürdürülebilir yaşam düzenlemelerinin ruh hali üzerinde belirgin bir koruyucu etkisi olduğunu gösterdiğini belirterek, bu süreci daha sağlıklı yönetebilmemiz için dikkat etmeniz gereken 10 kuralı şöyle anlatıyor:

Gün ışığıyla temasınızı artırın

Doğal ışık, beynin “uyanıklık” ve “denge” sinyallerini düzenliyor. Sabah saatlerinde alınan gün ışığı, serotonin seviyelerini destekleyerek, enerji artışı sağlıyor. Özellikle kapalı ortamlarda çalışan kişiler için kısa açık hava yürüyüşleri bile fark oluşturuyor. Bu nedenle, gün içinde, dışarıda en az 15–20 dakika zaman geçirmeniz önemli.

Uyku düzeninizi koruyun

Mevsim geçişlerinde uyku isteğimiz oldukça artabiliyor. Ancak, düzensiz uyku saatleri, biyolojik ritmi daha da bozarak yorgunluk hissini artırabiliyor. Kaliteli uyku, duygusal dayanıklılığın temel yapı taşlarından birini oluşturuyor. Her gün aynı saatlerde uyuyup uyanmanız zihinsel dengenizi destekleyecektir.

Hareket etmeyi ihmal etmeyin

Düşen enerji seviyeleri kişiyi hareketsizliğe itebiliyor; oysa hareket etmek enerji üretimini artırıyor. Düzenli egzersiz endorfin salgısını destekliyor ve kaygı düzeyini azaltıyor. Hafif tempolu yürüyüşler, yoga veya esneme egzersizleri bile psikolojik rahatlama sağlıyor.

Beslenme alışkanlıklarınıza dikkat edin

Mevsim geçişlerinde hızlı enerji veren şekerli besinlere yönelim artabiliyor. Uzman Psikolog Sena Sivri, bu seçimlerin kısa vadede rahatlatıcı görünse de sonrasında enerji düşüşüne yol açabileceğini vurgulayarak, “Beslenme alışkanlıkları, psikolojik iyi oluşun göz ardı edilmemesi gereken bir parçasıdır. Dengeli protein ve lif tüketimi ruh halinin daha dengeli kalmasına destek olur” diyor.

Sosyal bağlarınızı sürdürün

İçe kapanma eğilimi mevsim geçişlerinde artış gösterebiliyor. Ancak, sosyal etkileşim ve sağladığı aidiyet duygusu, psikolojik esnekliği güçlendiren önemli bir koruyucu faktördür. Kısa bir kahve buluşması ya da telefon görüşmesi bile aidiyet hissini güçlendirebiliyor.

Günlük küçük rutinler oluşturun

Belirsizlik duygusu zihinsel yorgunluğu artırabiliyor. Gün içinde tekrar eden küçük alışkanlıklar ise kontrol hissi kazandırıyor. Sabah rutini, kısa yürüyüşler veya akşam sakinleşme ritüelleri psikolojik dengeyi destekliyor.

Duygularınızı normalleştirin

“Böyle hissetmemeliyim” düşüncesi çoğu zaman içsel baskıyı artırıyor. Mevsimsel değişim dönemlerinde düşük enerji veya isteksizlik hissi yaşamak olağandır. Bu duyguları fark etmek ve kabul etmek, psikolojik uyumu kolaylaştırıyor. Kendinize karşı daha şefkatli olmanız, bu süreçte önemli bir içsel desteği sağlayacaktır.

Dijital yükünüzü azaltın

Uzun süre ekran karşısında kalmak zihinsel yorgunluğu artırabiliyor. Özellikle akşam saatlerinde ekrana maruz kalmak uyku kalitesini olumsuz etkiliyor. Gün içinde vereceğiniz kısa dijital molalar zihninizin toparlanmasına yardımcı olacak ve böylece duygusal dalgalanmaları daha hafif hissetmenize katkıda bulunacaktır.

Küçük ve ulaşılabilir hedefler belirleyin

Enerjinin düşük olduğu dönemlerde yüksek beklentiler motivasyon kaybına yol açabiliyor.  Günlük küçük hedefler belirlemek ise başarı hissini artırıyor. Tamamlanan her küçük adım, psikolojik olarak “ilerleme” duygusu oluşturuyor ve bu etkisiyle ruh halini olumlu yönde destekliyor.

Destek almaktan çekinmeyin

Uzman Psikolog Sena Sivri, mutsuzluk, isteksizlik veya umutsuzluk hissinin iki haftadan uzun sürmesi durumunda profesyonel destek almanızın önemli olduğuna dikkat çekiyor. Mevsimsel duygu durum değişimlerinin terapiyle oldukça iyi yönetilebildiğini belirten Sena Sivri, “Erken dönemde alacağınız destek, sürecin kronikleşmesini önler. Psikolojik yardım güçsüzlük değil, farkındalık göstergesidir” ifadelerini kullanıyor.

#MevsimGeçişi #EnerjiYenileme #Psikoloji #SirkadiyenRitim #Motivasyon #MevsimselDeğişim #RuhSağlığı #DuyguDurumu #BaharEnerjisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Polipler kansere dönüşmeden çıkarılıyor!

Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1.9 milyon, ülkemizde ise 20 bini aşkın kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Üstelik eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen kolon kanserine, günümüzde 40’lı yaşlarda, hatta genç erişkinlerde daha sık rastlanıyor. Son yıllarda obezitenin artması, hareketsiz bir yaşam sürülmesi ve fast food tipi beslenmenin bu artışta etkili olduğu belirtiliyor. Kolon kanseri en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada yer alırken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. En ölümcül kanserlerde üst sıralarda yer almasının sebebi ise genellikle ileri aşamaya kadar belirti vermeden sinsice ilerlemesi! Bu nedenle tarama programı kritik önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, kolon kanserinin önemli bir bölümünün aslında tarama programı ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle önlenebildiğine dikkat çekerek,  “Kolon kanseri tedavi edilmediğinde veya ileri evrede tanı aldığında yaşamı tehdit edebilen bir hastalıktır.  Bununla birlikte, bu kanserin en önemli özelliği tarama programıyla erken yakalanabilmesi, hatta kolonoskopi yönteminde saptanan poliplerin kansere dönüşmeden çıkarılması sayesinde önlenebilmesidir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Sönmez

Prof. Dr. Özlem Sönmez

Her iki yılda bir tarama testi şart!

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, bu nedenle düzenli yapılan tarama programının kolon kanserinde yaşamsal önem taşıdığını belirterek, şu bilgileri veriyor: “Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın ulusal tarama programı; 50–70 yaş aralığında iki yılda bir gaitada gizli kan testi ve ayrıca 10 yılda bir kolonoskopi şeklindedir. Hiçbir şikayet olmasa bile tarama yaptırmak; dışkıda kan, dışkılama alışkanlığında değişiklik ve demir eksikliği anemisi gibi bulguları önemsemek,  hayat kurtarır.”  Prof. Dr. Özlem Sönmez, sağlıklı beslenmenin, düzenli hareket etmenin, ideal kiloyu korumanın ve sigara ile alkolden uzak durmanın ise kolon kanseri riskini azaltmanın temel taşlarını oluşturduğunu vurguluyor.

En yaygın nedeni polipler!

Kalın bağırsağın (kolon) iç yüzeyini döşeyen hücrelerde gelişen kötü huylu tümörler olan kolon kanseri, “kolorektal kanser” başlığı altında rektum kanseriyle birlikte değerlendiriliyor. İlerleyen yaş, aile öyküsü, erkek olmak, kalıtsal sendromlar (Lynch sendromu, ailesel adenomatöz polipozis) veya inflamatuvar bağırsak hastalıkları gibi kronik inflamasyon ve  radyasyona maruz kalmak, kolon kanseri için değiştirilemez risk faktörlerini oluşturuyor.  En yaygın görülen ve önlenebilir riskler arasında ise “Obezite, hareketsiz yaşam, kırmızı ile işlenmiş etten zengin ve liften fakir beslenme, sigara ile alkol kullanımı” yer alıyor. Ancak, kolon kanserinin yaklaşık yüzde 90 gibi önemli bir oranından polipler sorumlu oluyor. Polip olarak başlayan iyi huylu lezyonların bir bölümü yıllar içinde genetik ve epigenetik değişiklikler sonucu kansere dönüşüyor. Bu nedenle, poliplerin tarama kolonoskopisiyle saptanıp çıkarılması, kanser gelişimini önleyebilen temel yaklaşımı oluşturuyor.

Ailede öyküsünde risk yaklaşık 4 kat artıyor!

Yapılan çalışmalara göre; birinci derece akrabasında (anne, baba, kardeş) kolorektal kanser öyküsü olan kişilerde risk genel nüfusa göre yaklaşık 2–4 kat artıyor. Akrabanın genç yaşta tanı alması ve ailede bir kişiden fazla görülmesi riski daha da yükseltiyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, risk grubunda olan kişilerin taramalara daha erken yaşta başlamaları gerektiğini belirterek, “Kolonoskopi taramasına 40 yaşında veya ailedeki en erken tanı yaşından 10 yıl önce (hangisi daha erkense) başlamaları gerekmektedir.  Bulgulara göre hastalar genellikle 5 yılda bir izlenmektedir. Şüpheli semptom varlığında ise yaş beklenmeden değerlendirme yapılmaktadır” diyor.

Bu sorunlarda zaman kaybetmeyin!

Kolon kanseri ve kanser öncülü polipler uzun süre belirti vermeden sinsice ilerleyebiliyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez, kolon kanserinde en sık görülen belirtileri “Dışkılama alışkanlığında değişiklik (ishal-kabızlıkta yeni başlayan veya kalıcı değişim), dışkıda kan/ makattan kanama, nedensiz demir eksikliği anemisi, karın ağrısı–şişkinlik, açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez, bu belirtilerin özellikle 40 yaş üstünde veya aile öyküsü olanlarda “basit bir sorun” gibi görülmeden hızlıca hekime başvurmayı gerektirdiğini vurguluyor.

Erken evrede tam şifa mümkün!

Doğru zamanda yapılan tarama ve zamanında cerrahi, hastalığın doğal seyrini kökten değiştirebiliyor, gecikme ise tedaviyi daha karmaşık hale getiriyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, erken evrede yakalanan kolon kanserinde tam şifanın mümkün olduğunu vurguluyor. Tedavinin omurgasını genellikle cerrahi yöntemin oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Özlem Sönmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Patolojiye ve evresine göre bazı hastalarda ek tedaviler, özellikle lenf nodu tutulumu gibi risk faktörleri varsa, kemoterapi planlanmaktadır. Ayrıca, bağışıklık sistemini güçlendirerek kanserle savaşmasını sağlayan immünoterapi ilaçları, özellikle bazı özel genetik özelliklere sahip hastalarda 2017 yılından itibaren kullanılmaktadır ve tedavi seçeneklerini genişletmektedir. Kanser hücrelerinin büyümesini hedef alan akıllı ilaçlar da yaklaşık 2000’li yıllardan bu yana uygun hastalarda kullanılarak tedavinin kişiye özel planlanmasına yardımcı olmaktadır.”

#KolonKanseri #ErkenTanı #TaramaProgramı #PolipKontrolü #Onkoloji #SağlıkHaber #GençErişkinlerdeKanser #YaşamTarzı #Kolonoskopi #KanserFarkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yüksek ateş 3 günü aştıysa, dikkat!

Yüksek ateş, özellikle kreş başlangıcıyla birlikte çocuklarda sık görülen sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle okulun ilk yıllarında, 2-3 haftada bir geçirilen viral enfeksiyonlar ateşle birlikte seyrettiğinde, ebeveynler için kaygılı bir sürece dönüşüyor. Normal vücut ısısı 36-37,8 derece arasında seyrederken, 38 derece üzerindeki değerler “ateş” olarak kabul ediliyor. Yüksek ateşte aileleri en çok endişelendiren durum ise ateş ölçerde gördükleri değerin 39-39,5 dereceye yükselmesi oluyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, ancak yüksek ateşin çocukların sağlığını belirleyen başlıca kriter olmadığına dikkat çekerek, “Ateşin yüksekliği değil, çocuğun genel hali önemlidir.  Ateşi yükselen çocuk keyifsiz olabilir; ancak ateşi düştüğünde keyfi yerine geliyor mu?, Sıvı alabiliyor mu?, Çevresiyle iletişimi devam ediyor mu? Ateşin yanı sıra kusma, ishal, solunum zorluğu ve kulak ağrısı gibi ek sorunlar var mı? Bizler için belirleyici olan aslında bunlardır” diyor.

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, ateşin vücudun bağışıklık sistemini harekete geçiren mekanizmalardan biri olduğunu hatırlatarak, “Dolayısıyla, çocuklarda tamamen ateşsiz bir süreci hedeflemek yerine; ateşli dönemde konforu sağlayacak uygulamaları doğru şekilde yapmayı amaçlamalıyız. Çocukların ateşli enfeksiyon geçirmesini önleyemeyiz;  ancak ateşi nasıl yöneteceğimizi öğrenebiliriz” diye konuşuyor.  Çocukta genel halini bozan bir bulgu olmadığı sürece ateşin korkulması gereken bir durum  olmadığını ve ateş düşürücüyle takip edilebildiğini belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, “Bunun tersine, özellikle üç günden uzun süren ateşli enfeksiyonlarda ve üç ayın altındaki bebeklerde, diğer kriterlere bakılmaksızın hastaneye başvurulması önem taşıyor” uyarısında bulunuyor.

Dr. İrem Bulut

Dr. İrem Bulut

Havale riskini doğrudan belirlemiyor!

Ebeveynlerin yüksek ateş karşısında  kaygı duymalarının en önemli nedeni ise ateşli nöbetler, toplumda bilinen adıyla “havale” oluyor.  Dr. İrem Bulut, 6 ay ile 5 yaş arasındaki her çocukta ateşli nöbet riski bulunduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak çocukluk çağındaki ateşli nöbetler çoğunlukla kısa sürer ve kalıcı hasar bırakmaz. Üstelik, ateş düşürücü vermek dahil hiçbir uygulama nöbet riskini tamamen ortadan kaldırmaz. Çünkü, ateşli nöbet genellikle ateşin henüz yükselme evresinde, çoğu zaman fark edilmeden ortaya çıkar. Ateşin ne kadar yüksek olduğu da nöbet riskini doğrudan belirlemez. Önemli olan nöbeti engellemeye çalışmak değil, nöbet anında ne yapılacağını bilmek ve sakin kalmaktır.”

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, çocuklarda gelişen yüksek ateşte ebeveynlerin en sık yaptıkları 7 hatayı anlattı; önemli önerilerde bulundu.

Hata: Uygun olmayan yöntemlerle ölçüm yapmak

Doğrusu: Çocuklarda yaş grubuna göre tercih edilen ateş ölçerler değişiklik gösterebiliyor. Dr. İrem Bulut, en güvenilir yöntemin dijital dereceyle koltuk altından ölçüm yapmak olduğunu söyleyerek, “Ancak, bu yöntemde ölçüm uzun sürdüğü için bebeklik çağında öncelikle alından veya kulaktan ölçüm yapan cihazlarla bakılabilir. Ateş yüksek çıkarsa koltuk altından kontrol edilmelidir. Uzaktan alın bölgesinden ölçüm yapan cihazları vücudun farklı yerlerinde kullanmak ise doğru değildir. Çünkü bu cihazlar karın, boyun, ense ve koltuk altı gibi bölgelerde kullanıldığında ateşi gerçek değerinden daha yüksek yansıtır” diyor.

Hata: Ateş yükselmesin diye ateş düşürücü vermek

Doğrusu: Aslında vücut hastalıkta kendi ısısını yükselterek virüs ve bakterileri öldürmeye çalışıyor. Dr. İrem Bulut, ateşin vücudun savunma sisteminin en önemli unsurlarından biri olduğuna işaret ederek, “Bu nedenle, ateşi engellemeye çalışmak çocuklara bir fayda sağlamadığı gibi hem takip sürecini zorlaştırır hem de ilaca bağlı toksik etkilere yol açabilir” diye konuşuyor.

Hata: Ateşini hızla düşürmeye çalışmak

Doğrusu: Vücut kendi ısısını yükseltme çabasındayken soğuk duş aldırarak çocuğun ateşini hızlı bir şekilde düşürmeye çalışmak ısının daha dirençli yükselmesine neden olabiliyor. Ancak, ateş düşürücü verdikten sonra etki etmesini beklerken ılık duş veya ılık uygulama yapılabilir.

Hata: Etki süresini beklemeden tekrar ilaç vermek

Doğrusu: Ağızdan verilen ateş düşürücü ilacın  mideden emilimi ve kana geçişi de dahil olmak üzere, etkisinin başlaması için 45 dakika – 1 saat arası beklenmesi gerekiyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, “Tabloyu daha erken değerlendirip, ilacın etki etmediğini düşünmemeliyiz” diyor.

Hata: Gereksiz sıklıkta ateş düşürücü kullanmak

Doğrusu: Çocuklarda yüksek ateşte en sık yapılan hatalardan biri, gereksiz sıklıkta ateş düşürücü vermek oluyor. Dr. İrem Bulut, “Ateş düşürücü kullanımında amacımız ateş değerini normal aralığa getirmek değil; ateşli çocuğun konforunu arttırmak, huzursuzluğunu azaltmak ve ağızdan sıvı alımını sağlayabilecek iyilik halini sağlamaktır” diyor.  Dr. İrem Bulut, gereksiz sıklıkta başvurulan ilaçların çocukları ajite ettiğini, sürece uyumu zorlaştırdığını ve karaciğer ile böbreklerde yan etki riskini artırdığını vurguluyor.

Hata: Vücut ısısını 36 dereceye düşürmeye çalışmak

Doğrusu: Dr. İrem Bulut, “Ateş düşürücülerden beklentimiz, ateşin en yüksek değere göre 0,5-1 derece düşmesi ve çocuğun huzursuzluğunun azalmasıdır. Mutlaka 36 derece olması için tekrar ilaç vermek doz aşımına ve yan etkilere neden olabilir” uyarısında bulunuyor.

Hata: Dönüşümlü ateş düşürücü kullanmak

Doğrusu: Çocuklarda yüksek ateşin tedavisinde  parasetamol ve ibuprofen olmak üzere iki temel etken madde kullanılıyor. Bu iki ilacın dönüşümlü kullanılmasını önermediklerini vurgulayan Dr. İrem Bulut, “Dönüşümlü kullanım ilaçlara bağlı yan etkileri arttırır ve ateş kontrolünde ek bir fayda sağlamaz” bilgisini veriyor.

#ÇocukSağlığı #YüksekAteş #AteşTakibi #ÇocukHastalıkları #EbeveynBilgilendirme #SağlıkHaber #AteşYönetimi #ÇocuklardaAteş #DrİremBulut #AcıbademKartal #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ali Rıza Akdolu’dan “Aliens” Sergisi

26 Şubat – 31 Mart 2026 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşan “Aliens” sergisi, küratörlüğünü Dr. Feride Çelik’in üstlendiği özel bir seçkiyle mücevherin bedenden koparıldığında nasıl farklı bir varlığa dönüştüğünü sorguluyor.

Ali Rıza Akdolu, mücevherin alışıldık işlevini askıya alarak onu takılamayan, taşınamayan ama mekânda devleşen “yabancı” formlara dönüştürüyor. Bu sergide yabancı olan nesnenin kendisi değil; izleyicinin onunla kurduğu yeni ve mesafeli ilişki.

Taş yüzeyleri, metalik dokular ve incelikli işçilik, izleyicide aşinalık duygusu yaratırken; nesneler artık bedene eşlik etmek yerine onun yokluğunu ima ediyor. Sergi, süs, kimlik ve aidiyet kavramlarının çözülmeye başladığı bir eşikte izleyiciyi durmaya davet ediyor.

#AliRızaAkdolu #AliensSergisi #SanatHaber #ÇağdaşSanat #MücevherSanatı #KüratörFerideÇelik #İstanbulSanat #Sergi #SanatEtkinliği #AidiyetVeSanat #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Omuz sağlığı için bu 7 yanlış davranıştan uzak durun!

Son yıllarda omuz ağrısından şikayet edenlerin sayısı hızla artıyor. Günlük yaşam kalitesini düşüren ve tedavisi geciktirildiğinde  çok daha ciddi sorunlara yol açabilen omuz ağrısının genç yaşlarda da yaygınlaştığını belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Turan Çift, “Vücudumuzun en hareketli eklemi olan omzumuzu hatalı davranışlarla hızla yıprandırıyoruz. Eskiden daha çok ağır iş yapanlarda görülen omuz ağrıları, artık gençlerde de çok sık görülüyor. ‘Nasılsa geçer’ deyip tedaviyi geciktirmek ise sorunun çok daha ciddi boyutlara ulaşmasına neden oluyor. Ofiste, masa başında ya da evde bazı pratik egzersizleri yapmak omuzlarımızı sağlıklı ve dinç tutabilirken, bir haftadan daha uzun süren ağrılarda ise doktora başvurmak gerekiyor” diyor. Prof. Dr. Çift, omuz ağrısına yol açan hatalı alışkanlıkları ve alınması gereken önlemleri anlattı, basit ama etkili 5 egzersizi açıkladı.

Prof. Dr. Hakan Turan Çift

Prof. Dr. Hakan Turan Çift

  • Doğru oturuş alışkanlığı kazanın

Bilgisayar başında çalışırken sırt dik, omuzlar gevşek ve geride olmalıdır. Ekran göz hizasında olmalı, klavye ve mause kullanırken omuzlar yukarı kalkmamalıdır. Uzun süreli kambur duruş, omuz kaslarında gerginlik ve sıkışmaya yol açar.

  • Tek taraflı yük taşımayın

Çanta veya poşetleri tek omuzda ya da tek elde taşımak omuz dengesini bozar. Yükü iki kola eşit dağıtmak gerekir. Sırt çantası kullanılacaksa iki askı birlikte takılmalıdır.

  • Hareketsiz kalmayın

Omuz eklemi hareket ettikçe beslenir. Gün içinde en az 2-3 saatte bir omuz çevirme, esneme ve hafif germe hareketleri yapılmalıdır. Masa başında çalışanların kısa molalar vermesi omuz sağlığı için önemlidir.

  • Spor öncesi mutlaka ısınma hareketi yapın

Isınmadan yapılan spor aktiviteleri, özellikle ağırlık kaldırma egzersizleri omuz tendonlarında yırtıklara yol açabilir. Egzersiz öncesi mutlaka ısınma yapılmalı ve bilinçli program uygulanmalıdır.

  • Ağrı uzarsa mutlaka doktora başvurun

Prof. Dr. Çift, omuz ağrısının ‘nasılsa geçer’ denilerek ertelenmemesini, zamanında müdahale edilmeyen problemlerin omuz hareketlerinde kısıtlılık, kas güçsüzlüğü ve kronik ağrıya yol açabildiğini vurgulayarak “Omuz ağrısı bir-iki haftadan uzun sürüyorsa, gece uykudan uyandırıyorsa ya da kolu kaldırmayı zorlaştırıyorsa ihmal edilmemelidir. Erken dönemde yapılacak muayene ve görüntüleme yöntemleriyle sorunun ilerlemesini engellemek mümkündür” diyor.

Omuz ağrısına yol açan 7 hatalı alışkanlık!

Prof. Dr. Çift, omuz ağrısına yol açan en yaygın 7 önemli hatayı şöyle sıralıyor;

  • Uzun süre bilgisayar başında yanlış oturuş
  • Sürekli öne eğik telefon kullanımı
  • Ağır sırt çantası veya tek omuzda taşınan çantalar
  • Laptop ve dosya çantalarının taşınması
  • Ağır poşetlerin tek kolla kaldırılması
  • Hareketsiz yaşam tarzı, düzenli omuz egzersizleri yapmamak
  • Ani ve bilinçsiz yapılan spor hareketleri

İşte basit ama etkili 5 egzersiz

Günlük hayatta 5 egzersizin düzenli yapılmasının, boyun, omuz ve sırt kaslarının çalışmasına yardımcı olacağını belirten Prof. Dr. Hakan Turan Çift “Ancak egzersizler ağrı sınırını aşmadan yapılmalıdır. Şiddetli ağrı, uyuşma veya güç kaybı varsa egzersiz öncesi ortopedi uzmanına başvurulmalıdır” diyor.  Prof. Dr. Çift, basit ama etkili 5 egzersizi şöyle sıralıyor;

  • Omuz germe: Otururken ya da ayakta dik durarak omuzlarınızı kulaklara doğru kaldırın, geriye doğru çevirerek indirin. 10 kez geriye, 10 kez öne doğru yapın.
  • Kürek kemiği sıkıştırma: Omuzlarınızı geriye doğru çekerek iki kürek kemiğini birbirine yaklaştırın. 5 saniye tutun ve gevşetin. 10 tekrar yapın.
  • Boyun germe: Çenenizi önce bir omuza değdirip 5’e kadar sayın. Sonra aynı işlemi diğer omuza yapıp hareketleri 10 defa tekrar edin.
  • Duvar yürüyüşü: Yüzünüz duvara dönük şekilde durun. Parmaklarınızı duvarda yukarı doğru “yürütün”. Kolunuzu zorlamadan yukarıya götürün. 5 saniye bekleyin, indirin. 10 tekrar yapın.Bu işlemi duvara yan dönerek de aynı şekilde uygulayın.
  • Kol sallama: Hafifçe öne doğru eğilin ve bir elinizi masa ya da sabit bir yere destek olarak dayayın. Diğer kolunuzu serbest bırakın. Kolunuzu küçük daireler çizerek yavaş ve kontrollü şekilde hareket ettirin. Bu hareketleri her iki kola 3 dakika uygulayın.

#OmuzSağlığı #OmuzAğrısı #OfisEgzersizleri #MasaBaşıÇalışma #Ortopedi #ProfDrHakanTuranÇift #OmuzEgzersizi #SağlıklıYaşam #KasİskeletSağlığı #RamazanSonrasıForm #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

60/60 Kuralı ile İşitme Sağlığınızı Koruyun

Kulaklarımız çevremizi ve dünyayı algılamamızda önemli rol oynuyor. Ancak günümüzde modern yaşamın getirdiği gürültü kirliliği, yanlış alışkanlıklar ve ihmaller, işitme sağlığını tehdit ediyor. Son yıllarda özellikle gençler arasında yaygın olarak kullanılan kulaklıklar; müzik veya podcast dinlemek, telefonla konuşmak için günlük hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Ancak yanlış kullanım, özellikle yüksek ses seviyeleri ve uzun süreli maruziyet, kulak sağlığını ciddi şekilde tehdit edebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünya genelinde 1,5 milyardan fazla insan işitme kaybı riski altında ve erken önlem alınmazsa kalıcı hasarların artacağı öngörülüyor. Memorial Antalya Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt, “3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü” nedeniyle, kulaklıkların işitme sağlığına olumsuz etkileri hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt

Doç. Dr. Neslihan Yaprak Barıt

Yanlış kulaklık kullanımı sağlığımızı tehdit ediyor

Kulak sağlığı sadece işitmeyi değil; dengeyi, iletişim becerilerini ve genel yaşam kalitesini de etkiler. Yüksek seslere maruz kalmak, enfeksiyonlar ve yanlış temizlik yöntemleri gibi faktörler, geri dönüşü olmayan kayıplara yol açabilir. Kulaklıklar da en büyük risk faktörlerinden biri haline gelmiştir. Kulaklık kullanımı moderasyonla faydalı olabilir ancak ihmal edildiğinde işitme kaybı, ağrı veya enfeksiyon gibi sorunlar görülebilir. Bu belirtiler fark edilirse, bir Kulak Burun Boğaz uzmanına başvurmak önemlidir.

Kalıcı işitme kaybına yol açabilir

Kulaklıkların aşırı kullanımı, yüksek ses seviyeleri nedeniyle iç kulaktaki tüylü hücreleri tahrip ederek kalıcı işitme kaybına ve kulak çınlamasına neden olabilir; bu, özellikle gençlerde yaygın bir risk faktörüdür. Kulak içi modeller, kulak kanalında nem ve bakteri birikimine yol açarak enfeksiyonlara davetiye çıkarırken, kulak üstü çeşitler uzun süreli baskıdan kaynaklı baş ağrısı ve cilt irritasyonuna sebep olur. Kablosuz kulaklıklar ise radyofrekans sinyalleriyle beyne yakın konumda elektromanyetik maruziyet yaratabilir ancak bu etkinin kesin zararları henüz bilimsel olarak tam kanıtlanmamıştır.

Kulaklıklar yanlış kullanımda şu riskleri içeriyor;

  • İşitme kaybı riski: Kulaklıkların en yaygın zararı, yüksek ses seviyelerinde uzun süre kullanım sonucu oluşan işitme kaybıdır. İç kulaktaki hassas tüylü hücreler (koklear hücreler), yüksek desibelli seslere maruz kaldığında hasar görür ve bu hücreler yenilenmez. Örneğin, 85 desibelin üzerindeki seslere 8 saatten fazla maruz kalmak, kalıcı işitme kaybına yol açabilir. Kulak içi kulaklıklar, sesi doğrudan kulak zarına ilettiği için bu riski artırır; kulak üstü modellerde ise ses biraz daha dağılır, ancak uzun kullanımda benzer sorunlar yaşanabilir. Araştırmalar, kulaklıkla müzik dinleyenlerin %10’unda işitme kaybı ve ilgili problemler görüldüğünü gösteriyor. Ayrıca, tinnitus (kulak çınlaması) gibi semptomlar da ortaya çıkabilir.
  • Enfeksiyon ve bakteri artışı: Kulak içi kulaklıklar, kulak kanalındaki nem ve sıcaklığı artırarak bakteri üremesini teşvik eder. Bu, dış kulak yolu enfeksiyonlarına veya kulak kiri birikimlerine neden olabilir. Paylaşılan veya temizlenmeyen kulaklıklar, bakteri sayısını 10-12 kat artırabilir ve enfeksiyon riskini yükseltir. Kulak üstü modellerde ise baskıdan kaynaklı tahriş ve baş ağrıları daha sık görülür.
  • Baş ağrısı ve rahatsızlık: Uzun süreli kullanım, kulak çevresinde baskı yaratır ve migren benzeri ağrılara yol açabilir.
  • Denge ve genel sağlık etkileri: Yüksek ses, iç kulaktaki denge mekanizmasını etkileyebilir, nadir de olsa vertigo gibi sorunlara neden olur.
  • Sistemik riskler: Bazı ilaçlar veya mevcut hastalıklar (örneğin diyabet), kulak hassasiyetini artırarak zararı büyütür.

Kulak sağlığını korumak için bu kurallara uyun

 60/60 Kuralı: Ses seviyesini cihazın maksimumunun %60’ıyla sınırlayın ve günde 60 dakikadan fazla kullanmayın.

Temizlik: Kulaklıkları düzenli dezenfekte edin, başkalarının kullanmasına izin vermeyin.

Model seçimi: Mümkünse kulak üstü modelleri tercih edin; kulak içi olanlarda silikon uçları doğru boyutta seçin.

Düzenli kontrol: Özellikle gençlerde ve yüksek sesli ortamda çalışanlarda yıllık işitme testi yaptırın.

Alternatifler: Hoparlör kullanmayı veya sessiz ortamları tercih edin.

#KulakSağlığı #İşitmeKaybı #KulaklıkKullanımı #DünyaKulakVeİşitmeGünü #MemorialAntalya #DoçDrNeslihanYaprakBarıt #SağlıkUyarısı #Tinnitus #GençlerdeRisk #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Dijital çağın görünmez tehlikesi: Teknoloji bağımlılığı

Günlük yaşamı kolaylaştırmak için kullanılan dijital teknoloji araçlarının yanlış kullanımının önemli riskleri beraberinde getirdiğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, her yaştan kişiyi etkileyen teknoloji bağımlılığının evrensel bir sorun olduğunu söyledi. Dijital teknoloji bağımlılığının problemli online kumar bağımlılığı, cinsellik, alışveriş ve ekran bağımlılığı, dijital oyun ve sosyal medya bağımlılığı şeklinde görülebildiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, dijital teknoloji bağımlılığından korunmanın ve teknolojiden dengeli bir şekilde yararlanmanın bazı önlemlerle mümkün olduğunu söyledi.

İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, Yeşilay Haftası kapsamında bir bağımlılık türü olan teknoloji bağımlılığının etkileri ve dijital teknolojinin doğru kullanımına ilişkin değerlendirmede bulundu.

Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu

Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu

Dijital teknolojinin yanlış kullanımı evrensel bir sorun

Yaşamı kolaylaştırmak ve fayda sağlamak amacı ile geliştirilen dijital teknolojilerin hızlı bir şekilde günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Dijital teknoloji araçları, amacı dışında kullanılması nedeniyle maalesef günümüzde her yaş grubunun yaşamını tehdit eden bir tehlikeye dönüşmüştür. Bu nedenle evrensel bir sorundur ve dünya genelinde farkındalığın artırılması, koruyucu ve önleyici önlemlerin alınması zorunluluk haline gelmiştir” dedi.

Denetimsiz, sınırsız ve amaçsız kullanımının yıkıcı sonuçları var

Dijital teknolojiler, denetimsiz, sınırsız ve amaçsız kullanıldığında her yaştaki bireylerde yıkıcı etkileri olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Konuyla ilgili yapılan çalışmalar ve uzmanların hazırladığı raporlar, teknolojinin kötüye kullanımı ve bağımlılığın; fiziksel, psikolojik, sosyal, zihinsel ve manevi gelişim süreçlerini derinden sarstığını ortaya koymaktadır” uyarısında bulundu.

Yaşam kalitesini düşürüyor

Bu etkilerin farklı şekillerde görüldüğünü ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Bireylerde uyku düzeninin bozulması, obezite, dikkat eksikliği ve öz bakımın ihmal edilmesi gibi fiziksel sorunların yanı sıra; irade zayıflığı, yalnızlaşma, gerçek ilişkilerden kopma ve hayal gücünün körelmesi gibi psikolojik ve sosyal sorunlar gözlemleniyor. Kısacası, teknolojiye hapsolmak, kişinin gerçek yaşam kalitesini her anlamda düşürüyor” diye konuştu.

Problemli online kumar, online cinsellik ve online alışveriş davranışlarına dikkat!

Dijital teknoloji bağımlılığının çeşitli şekillerde görüldüğünü belirten Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Dijital teknoloji bağımlılığının türleri oldukça çeşitlidir. Problemli online kumar kategorisinde her türlü online bahis ve oyunlar yer almaktadır. Bunlar tüm yaş grupları için sorunlu kabul edilmektedir. Problemli online cinsellik ve aşırı harcamalara yol açan problemli online alışveriş öne çıkan başlıklar arasında yer almaktadır” dedi.

Problemli ekran kullanımı, ekran sürelerine göre belirleniyor

Problemli ekran kullanımının yaş gruplarına göre tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Özellikle çocuk ve ergenlerde görülen yaşa uygun olmayan problemli ekran kullanımı riskler barındırmaktadır. Problemli ekran kullanımı yaş gruplarına göre tanımlanmıştır. 2-6 yaş arası günde 1 saatten fazla, 6-12 yaş arası günde 1,5 saatten fazla, 12-18 yaş arası ise günde 2,5 saatten fazla kullanım problemli olarak değerlendirilmektedir. Teknolojik cihazların sınırsız ve kontrolsüz kullanımı çocukların fiziksel ve sosyal gelişimini olumsuz etkilemektedir” dedi.

Dijital oyun bağımlılığında rekabet ve şans pekiştirici rol oynuyor

Problemli dijital oyun oynama bağımlılığında yaşa uygun olmayan içerikler ve aşırı sürelerin kritik faktör olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Rekabet ve şans faktörleriyle kişiyi ekrana kilitleyen dijital oyun bağımlılığında oyunların şans odaklı yapısı, zorluk seviyesinin giderek artması ve sosyal hissettiren mekanizmaları bu davranış bozukluğunu pekiştirmektedir” dedi.

Sosyal medya bağımlılığı da sıkça görülüyor

Dijital teknoloji bağımlılıkları arasında yer alan problemli sosyal medya kullanımının ise fiziksel ve sosyal sonuçlarıyla kişinin yaşamını etkilediğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Sosyal medya bağımlılığı, sürekli bağlantı ihtiyacı, kaçırma korkusu, gerçek hayatın aksatılması ve kimliğin yapay olarak inşası ile karakterize bir durumdur. Gelişmeleri kaçırma korkusu ile beslenen sosyal medya bağımlılıkları günümüzün en yaygın türlerini oluşturuyor” dedi.

Dijital teknoloji bağımlılığının farklı nedenleri var

Dijital teknolojik araçların bağımlılık oluşturacak şekilde kontrolsüz bir şekilde kullanımının nedenlerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Bu tehlikeli tabloya yol açan nedenlerin başında bilinçsizlik ve merak duygusu geliyor. Bireylerin kontrolsüz kullanımın sonuçlarını bilmemesi, can sıkıntısına alternatif bulamaması, dışlanma korkusuyla arkadaş çevresine uyum sağlama çabası ve gerçek hayattaki sorunları çözmek yerine sanal dünyaya kaçma eğilimi, bağımlılığa zemin hazırlıyor. Sosyal ilişki kurmakta zorlanan ve gerçek hayatta başaramadıklarını sanal ortamda elde etmeye çalışan kişiler, bu tuzağa çok daha kolay düşüyor” diye konuştu.

Bağımlılık dört aşamada gelişiyor

Bağımlılığın bir anda ortaya çıkmadığını, dört aşamalı bir süreçle geliştiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “İlk adım olan ‘Deneysel Kullanım’ evresinde kişi merak ettiği bir uygulama veya oyunu deniyor. Ardından, çevresindeki kullanıcılara uyum sağlamak amacıyla ‘Sosyal Kullanım’ evresine geçiliyor. Üçüncü aşamada, zevk almak veya sorunlardan kaçmak gibi belirli amaçlar güdülerek ‘Operasyonel Kullanım’ başlıyor. Son aşama olan ‘Bağımlı Kullanım’ evresinde ise artık bir sebebe ihtiyaç duyulmuyor; kişinin tüm zamanı ve eylemleri teknolojiye göre şekilleniyor ve kontrol tamamen kaybediliyor.

Teknoloji bağımlılığının belirtilerine dikkat!

Bağımlılık sürecine giren bireylerde belirgin davranış değişiklikleri gözlemlendiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Teknoloji başında geçirilen sürenin giderek artması, cihazdan uzak kalındığında öfke, huzursuzluk ve uykusuzluk gibi yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkması en temel göstergelerdir. Bireyler çevreleriyle iletişimlerini asgari düzeye indiriyor, yeme-içme, temizlik ve okul/iş gibi günlük sorumluluklarını aksatıyor. Ciddi bedensel veya sosyal sorunlar yaşasalar bile kullanıma devam etmeleri ve cihaz başında geçirdikleri süreyi inkar etmeleri, tablonun ciddiyetini ortaya koyuyor” uyarısında bulundu.

Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, şunları söyledi: “Teknoloji bağımlısı olup olmadığımızı anlamanın bazı işaretleri var: Eğer cep telefonunuzu sık sık kontrol etme ihtiyacı hissediyor, onu her zaman yanınızda veya yatağınızın başucunda tutuyorsanız bu bir uyarı işareti olabilir. Telefon veya bilgisayar kullanmaktan günlük işlerinize vakit ayıramıyor, kendinizi kötü hissettiğinizde teknolojiye sarılıyor, uzak kaldığınızda ise huzursuzluğunuz artıyorsa risk altındasınız demektir. Başkalarıyla sohbet ederken veya yemek yerken bile ekrandan kopamamak, bağımlılığın eşiğinde veya içinde olduğunuzun en somut göstergelerindendir.”

Teknolojiden dengeli bir şekilde yararlanmak mümkün

Dijital teknoloji bağımlılığından korunmanın ve teknolojiden dengeli bir şekilde yararlanmanın mümkün olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Teknolojik cihazların kullanımına net zaman sınırlar konulmalı ve ekran başında geçirilen sürenin yerine spor, hobi, aile içi oyunlar gibi alternatif aktiviteler yerleştirilmeli. Alışkanlıkları gözden geçirmek, kullanım saatlerini ve mekanlarını değiştirmek oldukça etkili olabilir. Ayrıca ortak kullanım alanlarında sosyalleşmek, öfke kontrolü gibi sosyal beceriler edinmek ve gerekiyorsa kullanım sonrası yapılması zorunlu dış motive edicileri planlamak koruyucu kalkan işlevi görüyor” diye konuştu.

Uzman desteği alınmalı

Bireyin kendi kendine bu süreci yönetememesi halinde mutlaka destek alması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Leman Kutlu, “Bu konuda okulların rehberlik servislerinden yardım alınabilir. 12 yaş ve üzeri bireylere ücretsiz destek sağlayan, hem bireyle hem de bireyin ailesiyle görüşmeler gerçekleştiren Yeşilay Danışmanlık Merkezi (YEDAM) bu konuda ücretsiz hizmet sunmaktadır. 115 YEDAM Danışma Hattından ücretsiz randevu alınabilir. Hastanelerin teknoloji ve davranışsal bağımlılık polikliniklerine başvurulup destek alınabilir” diye konuştu.

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #TeknolojiBağımlılığı #DijitalÇağ #YeşilayHaftası #SağlıklıYaşam #EkranSüresi #SosyalMedyaBağımlılığı #DijitalOyun #OnlineKumar #AtlasÜniversitesi #DrLemanKutlu #BağımlılıkÖnleme #DijitalFarkındalık

Scorpions’tan Türk Hayranlarına Özel Mesaj

Rock tarihinin 60 yıllık efsanesi Scorpions, 24 Haziran 2026’da Beşiktaş Tüpraş Stadyumu’nda gerçekleşecek konser öncesi Türkiye’ye özel bir video mesaj gönderdi. Grubun unutulmaz vokalisti Klaus Meine, “24 Haziran’da İstanbul’u kasırga gibi sallayacağız!” diyerek hayranlarına seslendi.

Meine’nin “kasırga” vurgusu, grubun dünya çapında marşa dönüşen hit parçası “Rock You Like a Hurricane”a gönderme niteliği taşıyor ve İstanbul’da yaşanacak yüksek enerjili stadyum atmosferinin ipuçlarını veriyor.

1965’te Hannover’de kurulan ve 100 milyonun üzerinde albüm satışıyla rock tarihine damga vuran Scorpions; “Wind of Change”, “Still Loving You”, “No One Like You” ve “Rock You Like a Hurricane” gibi kuşakları aşan şarkılarıyla dünyanın en güçlü canlı performans gruplarından biri olarak kabul ediliyor.

Coming Home — 60 Years of Scorpions turnesi kapsamında gerçekleşecek İstanbul konseri, grubun altmış yıllık sahne mirasını dev stadyum prodüksiyonu ve yüksek enerjisiyle Türk hayranlarıyla buluşturacak.

24 Haziran 2026: İstanbul için Scorpions gecesi.

#Scorpions #İstanbulKonseri #RockYouLikeAHurricane #WindOfChange #StillLovingYou #RockEfsanesi #BKMOrganizasyon #BeşiktaşTüpraşStadyumu #60YearsOfScorpions #RockKonser #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ramazan’da Sindirim Sağlığını Korumak İçin Altın Öneriler

Ramazan ayında beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiğini belirten uzmanlar, sindirim sağlığı için iftar ve sahurda tüketilenlerin büyük önem taşıdığını söylüyor.

Özellikle su tüketiminin iftar ve sahur arasında dengeli bir şekilde yapılması gerektiğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir anda içilen bir litre suyun faydası sınırlı olacaktır. Bunun yerine su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı. Sahurda en az yarım litre su içilmesi önerilir.” dedi. Porsiyonların küçültülmesi ve her besin grubundan dengeli şekilde tüketim sağlanması gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, yemeklerin yavaş ve bol çiğnenerek tüketilmesi, ilk lokmadan sonra beyinde doyma sinyalinin oluşmasının beklenmesi gerektiğine dikkat çekti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, Ramazan’da sindirim sağlını korumak için dikkat edilmesi gereken alışkanlıklar hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Ramazan’a uygun beslenme alışkanlıkları geliştirilmesi önemli!

Ramazan ayında beslenme şeklinden yemek saatlerine, yenen yemeğin çeşidinden hareket miktarına kadar birçok dengenin değiştiğini hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle bu döneme uygun alışkanlıklar geliştirilmesi büyük önem taşır.” dedi.

Ramazan ayının nefis terbiyesi, yeme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi ve özellikle porsiyon kontrolünü öğrenmek için önemli bir fırsat olarak görülmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Atamer, bayram sonrasında da benzer yeme alışkanlıklarının sürdürülmesi ve dengeli beslenmenin yaşam tarzı haline getirilmesi önerisinde bulundu.

Su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı!

Ramazan ayı boyunca su kaybının daha belirgin hale geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle yeterli suyun iftar ve sahur aralığında tüketilmesi gerekir.” dedi.

Suyu bir anda içmenin doğru olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Atamer, şunları söyledi:

“Bir anda içilen bir litre suyun faydası sınırlı olacaktır. Bunun yerine su tüketimi iftar ve sahur arasına yayılmalı. Günlük ortalama 2-3 litre su hedeflenmeli. Sahurda en az yarım litre su içilmesi önerilir. İftarda birkaç bardak suyun ardından ılık, hafif ballı ve limonlu su tüketmek şeker dengesinin ayarlanmasına katkı sağlayabilir.

Çay ve kahve tüketimi ise sınırlandırılmalı. İftar ve sahurda içilen kahve ve siyah çay, beyindeki susama merkezinin baskılanmasına neden olarak yeterince su içmeyi engelleyebilir. Ayrıca idrar söktürücü etkileri nedeniyle gün içinde su kaybını artırabilirler. Bu nedenle Ramazan boyunca kontrollü tüketilmeleri önerilir. Gazlı ve şekerli soğuk içeceklerden ise uzak durulmalı.”

Ramazan’da porsiyonların küçültülmesi önemli!

Ramazan’da porsiyonların küçültülmesinin önemli olduğunu aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tabağa tüm ürünleri doldurmak yerine, her ürün tüketildikten sonra diğer yemeğe geçilmeli.” dedi.

Göz ve mide açlığı nedeniyle porsiyon alımının fazla olabileceği uyarısını yapan Prof. Dr. Atamer, “İlk 15 dakika az ölçüyle başlanırsa, devamında da yine az porsiyon ile devam edilir ve bu sayede kilo alımının önüne geçilebilir. Her grup besin kaynağı az ve dengeli şekilde tüketilmeli. Vücudun ihtiyacı olan karbonhidratlar daha çok sebze ve bakliyatlardan, daha az miktarda olmak üzere meyvelerden alınmalı. Pide gibi beyaz unlu ürünler yerine kepekli siyah bulgur, esmer pirinç, çavdar, tam buğday ve kepekli buğday gibi şeker yükseltici etkisi daha az olan gıdalar tercih edilmeli.” şeklinde konuştu.

Protein ağırlıklı beslenme iştah kontrolünü destekler!

Protein alımının azaltılmasının iştah kontrolünü zorlaştıracağına ve Ramazan sonunda bedenin yağ oranında artışa neden olabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Protein ağırlıklı beslenmek gerekir.” dedi.

Balığın haftada iki kez, kızartma yerine diğer pişirme yöntemleriyle tüketilmesi gerektiğine değinen Prof. Dr. Atamer, “Aşırı yağlı tüketilen protein kaynakları; sucuk, sosis, pastırma, aşırı yağlı et, kavurma, kızartma ve yağlı peynir gibi besinler kilo alımına neden olabilir. Özellikle kırmızı et ve balık eti hazırlanırken sebzelerle sote edilmeli; yoğurt, ayran veya kefirle birlikte tüketilmelidir. Sahurda yumurta ihmal edilmemelidir.” açıklamasını yaptı.

Katı bir lokma en az 20 kez çiğnenmeli ve sonra yutulmalı!

Yemeklerin çok çiğnenerek tüketilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Katı bir lokma en az 20 kez çiğnenmeli ve sonra yutulmalıdır. Çiğnenme yapılamıyorsa yemek arasında mola verilmelidir.” dedi.

Özellikle iftarda, ilk çorbadan sonra mutlaka 15 dakika beklenmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Atamer, beynin doğru besin sinyali oluşturabilmesi için ilk lokmadan itibaren en az 13 dakika geçmesi gerektiğini hatırlattı.

Sahurda tatlı tüketilmemeli!

Sahurda tatlı yenmemesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İftarda ise haftada en fazla bir-iki kez hafif tatlılar tercih edilebilir.” dedi.

Az şekerli sütlü tatlılar, güllaç ve dondurucuya atılan meyveli yoğurtların tercih edilebileceğine işaret eden Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ancak bu tatlılar yemekten en az bir saat sonra tüketilmeli. Şerbetli tatlılardan uzak durulmalı. İftar sonrası yatıncaya kadar olan dönemde ve sahurda sınırlı olmak kaydıyla taze meyve ile birlikte çiğ, kavrulmamış kuru yemiş tüketilebilir. Bağırsakların iyi çalışmasını sağlayan meyveler zaman zaman bol tarçınlı, şekersiz veya az şekerli komposto olarak hazırlanabilir. Ancak meyvelerin şeker içeriği unutulmamalı ve günde iki porsiyondan fazla tüketilmemeli.

Ceviz, içerdiği Omega 3 desteği ve tokluk süresini uzatması nedeniyle hem sahurda hem iftarda 2-3 adet tüketilebilir. Bunun yanında çiğ olarak 4 adet badem, 3 adet fındık veya fıstık alınması önerilir.”

#RamazanBeslenme #SindirimSağlığı #ProfDrAytaçAtamer #RamazanÖnerileri #SağlıklıYaşam #İftarSahur #PorsiyonKontrolü #SuTüketimi #RamazanSağlık #BeslenmeAlışkanlıkları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sigara ve Nargile: Bağımlılık ve Sağlık Üzerindeki Sessiz Tehdit

Sigara bağımlılığının kronik, tedavi edilebilen, tıbbi destek gerektirebilen bir hastalık olduğunu belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dilek Toprak, en etkili yaklaşımın ilaç tedavisi ve davranış terapisinin birlikte uygulanması olduğunu söyledi. Tedavisiz bırakma girişimlerinde 1 yıllık başarı oranının genellikle yüzde 3–5 civarında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dilek Toprak, farmakolojik destekle bu oranın yüzde 15–35’e kadar çıkabildiğini, kombine tedavilerde oranın daha da arttığını söyledi. Nargilenin içim süresi, dumanın miktarı ve kullanılan tütünün yapısı nedeniyle sigaradan daha zararlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Dilek Toprak, bir nargile seansında, bir kişinin 100 ya da daha fazla sigara dumanı kadar duman soluduğunu kaydetti.

İstanbul Atlas Üniversitesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dilek Toprak, Yeşilay Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada nikotin bağımlılığı, sigara ve nargile kullanımının etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.

Prof. Dr. Dilek Toprak

Prof. Dr. Dilek Toprak

Sadece tek kullanım bile bağımlılık riskini artırıyor

Sigaranın temel bağımlılık yapıcı maddesinin nikotin olduğunu belirten Prof. Dr. Dilek Toprak, “Nikotin, beyindeki dopamin salınımını tetikleyerek kişide keyif ve ödül hissi yaratır. Bu his, zamanla beynin nikotine karşı tolerans geliştirmesine ve aynı etkiyi elde etmek için daha fazla maddeye ihtiyaç duymasına neden olur. Nikotin son derece bağımlılık yapıcıdır, sadece bir kez kullanmak bile, beyniniz üzerindeki anlık etkisi nedeniyle bağımlı hale gelme riskini artırır” uyarısında bulundu.

Fiziksel ve psikolojik bağımlılık ortaya çıkıyor

Nikotin bağımlılığında, fiziksel ve psikolojik olarak, vücudun sürekli olarak bu kimyasala “bağımlı” hale geldiğini kaydeden Prof. Dr. Dilek Toprak, “Fiziksel bağımlılık, vücudun yoksunluk belirtilerinden kaçınmak için nikotine ihtiyaç duyması durumudur. Yoksunluk belirtileri nikotin kullanımını bıraktığınızda yaşadığınız huzursuzluk, sinirlilik, konsantrasyon güçlüğü gibi hoş olmayan hislerdir. Psikolojik bağımlılıkta ise o alışkanlık, günlük rutininizin bir parçası olmuştur. Kahve ile sigara içmek, sinirlenince sigara içmek gibi eşleşmeler yapılır. Bu gibi durumlarda içme ihtiyacı hissedilir” diye konuştu.

Tütün salgını, en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tütünün yaygın kullanımı için “tütün salgını” ifadesini kullandığını belirten Prof. Dr. Dilek Toprak, “Dünya Sağlık Örgütü, bunun şimdiye kadar karşılaştığımız en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri olduğunu söylüyor ve yılda 8 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olduğunu bildiriyor. Bu ölümlerin 1,2 milyonu pasif içicilikten kaynaklanıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, 700 milyon çocuk yani dünyadaki çocukların yarısı tütün ürünü dumanına maruz kalmaktadır” dedi.

Sigara bağımlılığı nasıl anlaşılır?

Sigara bağımlılığının DSM-5 denilen evrensel tanı kriterleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Dilek Toprak, bu tanı kriterlerine göre son 12 ay içinde aşağıdaki kriterlerden en az 2’sinin bulunmasının nikotin bağımlılığını düşündürdüğünü söyledi. Prof. Dr. Dilek Toprak, bu kirterleri şöyle sıraladı:

  • Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre sigara içme
  • Bırakma girişimlerinin başarısız olması
  • Sigara temini ve içimi için aşırı zaman harcama
  • Güçlü içme isteği
  • İş, okul veya sosyal sorumlulukların aksaması
  • Zararlı etkiler bilinmesine rağmen devam etme
  • Tolerans gelişimi
  • Yoksunluk belirtileri görülmesi

Sigara bağımlılığında ilaç tedavileri etkili oluyor

Sigara bağımlılığının tedavi edilebildiğini ve etkili tedavi yöntemleri olduğunu belirten Prof. Dr. Dilek Toprak, “En yüksek başarı oranı davranışsal destek ve ilaç tedavisi birlikteliği ile elde edilir. Bunların tek başına kullanımı bile bırakma oranlarını artırmaktadır. Farmakolojik tedavi yani ilaç tedavisinde Nikotin Replasman Tedavisi (NRT) ve bupropion preparatlarını oldukça sık kullanmaktayız Tedavisiz bırakma girişimlerinde 1 yıllık başarı oranı genellikle yüzde 3–5 civarındadır. Farmakolojik destekle bu oran yüzde 15–35’e kadar çıkabilir. Kombine tedavilerde oran daha da artar” diye konuştu.

Tedavi sürecinde relaps görülmesi normal

Tedavi sürecinde relaps (nüks) görülebildiğini belirten Prof. Dr. Dilek Toprak, “Bu durum tedavinin başarısız olduğu anlamına gelmez, bağımlılığın kronik doğasının göstergesidir. Sigara bağımlılığı kronik, tedavi edilebilen, tıbbi destek gerektirebilen bir hastalıktır. En etkili yaklaşım ilaç tedavisi ve davranış terapisinin birlikte uygulanmasıdır” dedi.

Bir nargile seansı 100 sigara dumanına bedel

Nargilenin sigaradan daha zararlı olabildiğini belirten Prof. Dr. Dilek Toprak, bunun nedeninin nargile içiminin süresi, dumanın miktarı ve kullanılan tütünün yapısı olduğunu ifade ederek nargilenin sigaraya kıyasla daha zararlı olmasının bazı nedenleri:

  • Nargile kömürle yakıldığı için, karbonmonoksit gibi toksik gazlar da solunur. Ayrıca nargile dumanı, sigara dumanından daha fazla ağır metal, katran ve kanserojen maddeler içerebilir.
  • Nargile genellikle 30-60 dakika gibi uzun bir sürede içilir. Bu süre zarfında, bir nargile içicisi, sigara içen birinin aldığından çok daha fazla duman solur. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), bir nargile seansının, bir kişinin 100 ya da daha fazla sigara dumanı kadar duman solumasına neden olabileceğini belirtmiştir.
  • Nargilede genellikle ağızlıklar paylaşıldığı için enfeksiyon riski fazladır. Tüberküloz, Herpes ve diğer enfeksiyon hastalıklarının yayılması daha kolaydır.
  • Nargiledeki su zararlı maddeleri yeterince filtrelemez ve duman hâlâ toksinler içerir.

Nargile kullanımının sigaraya göre daha zararsız olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu belirten Prof. Dr. Dilek Toprak, “Her ikisi de ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir ancak nargilenin daha fazla duman çekilmesi ve karbonmonoksit gibi ek riskler taşıması nedeniyle daha tehlikeli olabileceği kabul edilmektedir​” dedi.

Tütün bağımlılığının önlenmesi için bu tavsiyelere dikkat!

Tütün bağımlılığının önlenmesi noktasında hedefin sigaraya başlamanın önlenmesi olması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Dilek Toprak, gençlerin ve çocukların bu tehlikeden korunması ve hiç başlamamaları için gayret gösterilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Dilek Toprak, önerlerini şöyle sıraladı:

-Ailelerin özellikle ebeveynlerin bilinçlendirmesi ve gençler üzerinde olumlu model olmaları önemlidir.

-Elektronik sigara bir sigara bırakma yöntemi değildir. Sağlık açısından önemli riskler taşır.

-Ailece düzenli ve kaliteli zaman geçiren, iletişimi güçlü ailelerin çocuklarının sigara ve alkolü bırakma oranı, diğer ailelere kıyasla daha yüksektir.

-Çocuğun akademik becerilerini desteklemek, okul dışı farklı aktivitelere yönlendirmek, daha olumlu arkadaş çevrelerine girmesine destek olmak da katkı sağlayacaktır. Gençlerin spora, sanata ya da hobilerine yönlendirilmesi, boş zamanlarını sağlıklı aktivitelerle doldurmalarına yardımcı olur. Böylece riskli davranışlardan uzak kalabilirler ancak ebeveynlerden biri veya her ikisi sigara içiyorsa; çocuğunuzla konuşmanız, yasaklamanız, cezalar vermeniz pek de işe yaramayacaktır.

-Sigarayı bırakmak için Sağlık Bakanlığı tarafından onaylı profesyonellerin görev yaptığı ve ülkemizin her bölgesinde kolayca ulaşılabilen Sigara Bırakma Polikliniklerinden yardım alabilirsiniz.

-Sigara kullanımı hakkında eğitimler ve farkındalık çalışmaları, okullarda yaygın olarak yapılmalıdır.

-Televizyon, radyo ve sosyal medya üzerinden sigaranın zararlarına yönelik bilinçlendirme kampanyaları yapılması etkili olur. Ünlü ve popüler kişilerin sigara karşıtı mesajlar vermesi, gençler üzerinde olumlu bir etki yaratabilir.

-Ergenler arasında sigaraya başlamanın altında yatan nedenler çoğu zaman stres, anksiyete veya depresyon gibi psikolojik sorunlar olabilir. Bu durumda, gençlere psikolojik destek sağlamak ve duygusal problemlerle başa çıkmalarını öğretmek önemli bir adımdır.

– Erken yaşta sigaraya başlamayı önlemek için bu adımlar hem devlet politikaları hem de toplumsal farkındalık açısından büyük önem taşır. Gençlerin sağlıklı tercihler yapabilmesi için doğru rehberlik ve destek almaları, uzun vadede toplum sağlığını iyileştirmeye katkı sağlar.

#SigaraBırak #NikotinBağımlılığı #NargileZararlı #TütünSalgını #SağlıkUyarısı #ProfDrDilekToprak #AtlasÜniversitesi #YeşilayHaftası #SigaraBırakma #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity