Yazılar

Skolyoz ve Eklem Kireçlenmesine Yol Açabilir: Belirtileri Hafife Almayın

Her ebeveynin en büyük arzusu, çocuklarının sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesidir. Ancak çocukların sağlığını değerlendirirken yalnızca boy ve kilo takibi yeterli olmayabiliyor; iskelet sistemi gelişiminin de dikkatle izlenmesi gerekiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk döneminde gözden kaçabilen bacak boyundaki eşitsizliğin erken dönemde müdahale edilmediğinde çocuğun tüm iskelet sistemini tehdit edebildiğini belirterek,   “Bacak boyu eşitsizliği ilerleyen yıllarda kalıcı omurga eğriliği (skolyoz), kalça ve  diz eklemlerinde erken kireçlenme ile kronik ağrı gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir” diyor.   Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bacak boyu eşitsizliğinde toplumdaki en büyük yanılgının “çocuk büyüyünce düzelir” düşüncesi olduğunu vurgulayarak, “Büyüme plağı hasarlarına bağlı gelişen bacak boyu eşitsizliği çocuk büyüdükçe katlanarak artar. Bu nedenle çocuğun yürüyüşünde fark edilen en küçük bir aksama bile basit bir basma bozukluğu olarak hafife alınmamalı ve mutlaka hekime başvurulmalıdır. Çünkü, kemik gelişimi tamamlanmadan yapılan küçük bir müdahale ileride ihtiyaç duyulabilecek büyük kemik ameliyatlarını önleyebilir” bilgisini veriyor. Bacak boyu eşitsizliğinde hafif farkların belirti vermeyebileceğini söyleyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu nedenle özellikle büyüme çağındaki çocuklarda düzenli ortopedik değerlendirmenin büyük önem taşıdığı uyarısında bulunuyor.

Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz

Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Bacak boyu eşitsizliğinin, iki bacak arasındaki ölçülebilir uzunluk farkı olduğunu belirten Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, toplumda hafif düzeyde farkların yaygın görüldüğünü ve bunların genellikle sorun oluşturmadığını anlatıyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, ancak dünya genelinde her 100 çocuktan yaklaşık 3 ila 5’inde görülen önemli farkların ise tedavi edilmediği durumlarda kalıcı sağlık problemlerinin gelişebileceği uyarısında bulunuyor. Hafif düzeydeki eşitsizliklerin çoğu zaman dışarıdan belirti vermediğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, “Ancak  fark arttıkça; yürürken aksama, bir bacağın üzerinde daha fazla durma, ayakkabı tabanlarında farklı aşınma ve omuz-kalça hattında asimetri gibi belirtiler ortaya çıkabilir” diye konuşuyor.

Hem doğuştan hem sonradan olabiliyor!

Bacak boyu eşitsizliği hem doğuştan hem de sonradan ortaya çıkabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk çağında geçirilen ve büyüme plağını etkileyen kemik kırıklarının, enfeksiyonların ve kalça çıkığının (gelişimsel kalça displazisi) bacak boyu eşitsizliğinin en sık görülen nedenleri olduğunu aktarıyor. Bunların yanı sıra bazı çocukların doğuştan uzuv gelişim eksikliğiyle dünyaya geldiğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bazı sendromik durumlarda da vücudun bir yarısının diğerine göre daha fazla büyüyebildiğini kaydediyor. Prof. Dr. Kerim Yılmaz, nadir durumlarda ise kemik tümörleri veya çocukluk çağı romatizmasının büyüme dengesini bozarak eşitsizliğe yol açabildiğine vurgu yapıyor.

Hafif farklarda ilk seçenek: Tabanlık ve ayakkabı takviyeleri

Her bacak boyu eşitsizliğinin ameliyat gerektirmediğini dile getiren Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, özellikle 2 santimetrenin altındaki farklarda cerrahi dışı yöntemlerin tercih edildiğini söylüyor.

Kişiye özel ortopedik tabanlıklar: Ayakkabı içine yerleştirilen özel ortopedik tabanlıklar kısa olan bacağı destekleyerek kalça ve omurga dizilimini dengeliyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlık kullanımının, vücudun eşitsizliği telafi etmek için omurgayı eğmesini önlediğini ve eklemlere binen dengesiz yükü ortadan kaldırdığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlıkların bu etkileriyle skolyoz gelişimini engelleyebildiğini vurguluyor.

Ayakkabı altı takviyeleri (Lift): Farkın tabanlıkla giderilemeyecek düzeyde olduğu, ancak cerrahi sınırın altında kaldığı durumlarda, ayakkabının dış tabanına eklemeler yapılarak denge sağlanıyor.

Bu farklarda ameliyat gündeme geliyor

Bacak boyları arasındaki farkın 2-2,5 santimetrenin üzerine çıkmasının beklendiği durumlarda cerrahi yöntemlerin gündeme geldiğini ifade eden Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, uygulanan tedavilerin vücudun kendi kemiğini üretme prensibine dayandığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu süreçte kullanılan başlıca teknikleri şöyle sıralıyor:

Eksternal fiksatörler (Dıştan cihazlar):  Dıştan yerleştirilen metal çerçeveler (eksternal fiksatörler) kemiklere ince teller veya vidalarla tutunuyor. Yöntem özellikle kemikte hem kısalık hem de eğrilik (deformite) olan karmaşık tablolarda ön plana çıkıyor.

Manyetik akıllı çiviler (İçten uzatma): Kemiğin içine yerleştirilen ve dışarıdan hiçbir parçası görünmeyen ileri teknoloji ürünü bir yöntem. Uzatma işlemi dışarıdan tutulan bir manyetik kumandayla gerçekleştiriliyor. Enfeksiyon riskinin daha düşük olduğu bu yöntem iz bırakmaması nedeniyle estetik açıdan da avantaj sağlıyor.

Kombine yöntemler (LON Tekniği): Hem içten çivi hem de dıştan fiksatörün birlikte kullanıldığı bu teknikte, çocuğun dıştaki fiksatör cihazıyla geçirdiği süre önemli ölçüde kısaltılarak konfor artırılıyor.

Büyümenin yavaşlatılması (Epifizyodez): Uzun olan bacağın büyüme hızı küçük bir müdahaleyle kontrollü şekilde yavaşlatılarak, kısa olan bacağın diğerine yetişmesi hedefleniyor.

 

#BacakBoyuEşitsizliği #ÇocukSağlığı #Skolyoz #Ortopedi #KerimSarıyılmaz #AcıbademHastanesi #ErkenTeşhis #SağlıkHaber #İskeletSistemi #ÇocukOrtopedisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Fazla tuzun 7 zararı

Modern yaşamın hızına ayak uydururken beslenme alışkanlıkları da giderek değişiyor. Hazır ve işlenmiş gıdaların günlük yaşamda daha fazla yer almasıyla birlikte, farkında olmadan tüketilen tuz miktarının arttığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Fazla tuz tüketimi yalnızca sofradaki lezzeti değil, uzun vadede sağlığımızı da doğrudan etkiliyor. Özellikle kalp-damar sistemi ve böbrekler üzerinde kritik sonuçlara yol açabilen aşırı tuz tüketimi, yaşam kalitesini düşüren sağlık sorunlarının başlıca nedenleri arasında” dedi.

Yoğun tuz tüketimi ilk olarak kalp-damar sistemi ve böbrekleri etkiliyor. Özellikle aralıklı tansiyon yükselmeleri ve bacaklarda şişlik oluşmasının, aşırı tuz tüketiminin ardından görülebilen ilk değişiklikler arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram yani bir çay kaşığı ile sınırlandırılmasını öneriyor. Ancak günümüzde birçok kişi farkında olmadan bu miktarın 2-3 katını tüketiyor. Türkiye’nin de tuzu seven bir toplum olduğunu biliyoruz. Bu nedenle ülkemizde günlük tuz tüketimi ortalama 15-19 gram seviyelerine kadar çıkabiliyor” açıklamasında bulundu.

Dr. Emine Dündar

Dr. Emine Dündar

Fazla tuz böbrekleri zorlayıp ödem oluşturabiliyor

Fazla tuz tüketiminin vücutta sodyum birikimine yol açtığını belirten Dündar, “Sodyum suyu tutma eğilimindedir. Bu durum damar dışına sıvı geçişini artırarak dokular arasında su birikmesine neden olur. Böbrekler fazla sodyumu atmakta zorlandığında ise vücut dengeyi sağlamak için daha fazla su tutar. Sonuç olarak özellikle ayaklar, bilekler, bacaklar ve yüzde şişlik yani ödem ortaya çıkar. Bu tablo genellikle gün içinde artan, akşam saatlerinde belirginleşen bir şişlik şeklinde kendini gösterebilir. Sürekli tekrar eden ödem şikâyetlerinin ise mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir” uyarısında bulundu.

“Gizli tuz”a dikkat

Gizli tuzun, yemeklere eklenen tuz dışında gıdaların doğal yapısında veya işlenme sürecinde bulunan tuz olduğunu dile getiren Dündar, “Ekmek, peynir, zeytin, hazır çorbalar, soslar, cipsler, salçalar, kuruyemişler, turşu ve salamura gıdalar, işlenmiş et ve şarküteri ürünleri ile paketli ürünler en önemli gizli tuz kaynaklardır. Bu nedenle kişi bu ve benzeri besinlere tuz eklemediğini düşünse bile günlük alım farkında olmadan yükselir. Bu nedenle öncelikle gizli tuz kaynaklarının farkına varmak gerekir. Paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimini azaltmak, etiket okumak önemli bir adımdır. Yemeklerin tuz eklemeden önce tadına bakmak ve miktarı kademeli olarak azaltmak damak tadının uyum sağlamasını kolaylaştırır. Limon, sirke, sarımsak ve çeşitli baharatlar tuz yerine lezzet artırıcı olarak kullanılabilir. Ayrıca evde yeme alışkanlığı kazanmak ve dışarıda hazır gıda tüketimini azaltmak da tuz alımını belirgin şekilde düşürür” şeklinde konuştu.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, uzun vadede yüksek tuz tüketiminin zararlarını sıraladı:

  1. Yüksek tansiyon: Damar basıncını artırarak hipertansiyona yol açar.
  2. Kalp hastalıkları: Kalbin yükünü artırarak kalp krizi ve kalp yetmezliği riskini arttırır.
  3. Böbrek hasarı: Böbrek fonksiyonlarının azalmasına, protein kaçağına ve hatta kronik böbrek hastalığına zemin hazırlayabilir.
  4. Felç riski: Beyin damarlarında hasar oluşturarak inme riskini artırır.
  5. Ödem: Vücutta sıvı tutulmasına ve şişliklere yol açar.
  6. Kemik kaybı: Kalsiyum atılımını artırarak kemik sağlığını olumsuz etkiler.
  7. Mide hastalıkları: Mide mukozasını etkileyerek gastrit ve bazı mide hastalıklarına zemin hazırlar.

 

#DünyaTuzaDikkatHaftası #TuzTüketimi #SağlıklıBeslenme #KalpSağlığı #BöbrekSağlığı #Hipertansiyon #GizliTuz #SağlıkHaber #AnadoluSağlıkMerkezi #DrEmineDündar #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Güneş Kremi Kullanmanın Doğru Yolları: Etkili Koruma İçin Altın Kurallar

Yaz mevsiminin etkisini artırmasıyla birlikte, güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarına karşı korunma ihtiyacı yeniden gündemin önemli başlıkları arasında yer alıyor. Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, güneş kremi kullanımında yapılan hataların ve cilt tipine uygun olmayan ürün tercihlerinin, beklenen korumayı sağlamadığı gibi ciltte çeşitli sorunlara da yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Dr. Gizem Yağcıoğlu

Doğru Uygulama Korumanın Temeli

Güneş koruyucuların etkili olabilmesi için doğru ve düzenli kullanım büyük önem taşıyor. Uzmanlar, güneş kremi uygulamasının güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce yapılması gerektiğini belirtiyor. Yüz ve boyun bölgesi için “iki parmak kuralı” ile yeterli miktarda ürün kullanılması, koruyuculuğun sağlanması açısından kritik görülüyor.

Dr. Yağcıoğlu, gün içinde etkin korumanın devam etmesi için güneş kreminin her iki saatte bir yenilenmesi gerektiğini vurgularken; yüzme, terleme veya havluyla kurulanma sonrasında da tekrar uygulanması gerektiğini ifade ediyor.

Cilt Tipine Göre Güneş Kremi Seçimi

Güneş koruyucu seçiminde yalnızca SPF değeri değil, cilt tipi de belirleyici bir faktör olarak öne çıkıyor:

-Yağlı ve karma ciltler: Gözenekleri tıkamayan, su bazlı, mat bitişli ve “non-komedojenik” ürünler tercih edilmeli.

-Kuru ciltler: Hyaluronik asit ve seramid gibi nemlendirici içeriklere sahip formüller daha uygun.

-Hassas ciltler: Alerji riskini azaltan mineral filtreli (çinko oksit ve titanyum dioksit içeren) ürünler öneriliyor.

Günlük kullanım için en az SPF 30, yoğun güneş maruziyeti ve uzun süreli açık hava aktivitelerinde ise SPF 50 ürünlerin tercih edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Yalnızca UVB Değil, UVA Koruması da Önemli

Central Hospital Dermatoloji Uzmanı Dr. Gizem Yağcıoğlu, yalnızca UVB ışınlarına değil, UVA ışınlarına karşı da koruma sağlayan “geniş spektrumlu” ürünlerin kullanılmasının; güneş yanıklarının yanı sıra erken cilt yaşlanması ve leke oluşumunun önlenmesinde önemli rol oynadığını vurguluyor.

Güneş kreminin yalnızca yaz aylarında değil, kış mevsimi dahil olmak üzere yıl boyunca düzenli olarak kullanılması gerektiği hatırlatılıyor. Uzmanlar, UV ışınlarının bulutlu havalarda dahi cilde zarar verebileceğine dikkat çekiyor.

 

#GüneşKremi #SPF #CiltSağlığı #UVKoruma #Dermatoloji #SağlıkHaber #GüneştenKorunma #CiltBakımı #CentralHospital #DrGizemYağcıoğlu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Fare Teması ve Gizli Bulaş Yollarına Dikkat

Bir yolcu gemisinde tespit edilen ve paniğe neden olan Hantavirüsün, kemirgenler aracılığıyla bulaştığını belirten uzmanlar, dünya genelinde görülebilen bir enfeksiyon olduğunu söylüyor.

En sık bulaş yolu, kemirgen idrarı ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması olduğuna vurgu yapan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.” dedi. Erken dönemde ateş, kas ağrısı ve sindirim sistemi şikayetleri ile kendini gösterebildiğini aktaran Dr. Mamçu, özellikle riskli alanlarda kemirgen teması ve toz kaldırmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada salgın korkusuna neden olan hantavirüsün dünya genelindeki yayılımı, bulaş yolları, risk faktörleri ve korunma yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir!

Hantavirüslerin, yıllar içinde birçok ülkede çok sayıda kemirici türünden farklı tiplerde ortaya çıktığını aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir. Yıllık vaka sayısı ortalama 30 bindir.” dedi.

İnsanlarda Renal Sendromla Seyreden Kanamalı Ateş (RSHA) ve Kardiyopulmoner Sendrom (HKPS) şeklinde iki farklı klinik tabloya neden olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, ülkemizde şu ana kadar RSHA klinik tablosu izlendiğini dile getirdi.

Temel bulaş yolu kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması!

Hantavirüsünün bulaş yolları hakkında bilgi veren Dr. Mamçu, şunları söyledi:

“Kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması temel bulaş yoludur. Bununla birlikte kemirgen idrarıyla kirlenmiş gıdaların tüketilmesi, kemirgen ısırıkları veya çıkarılarının ciltteki açık yaralara temas etmesiyle de bulaş görülebilir. İnsandan insana bulaşma sadece bir tek tür Hantavirüs’te gösterilmiştir.

Kuluçka dönemi 2-4 haftadır. Başlangıçta; ateş, baş ağrısı, şiddetli kas ağrıları, iştahsızlık, bulantı-kusma, ışığa hassasiyet, göz hareketleri ile ağrı ve bulanık görme şikayetleri vardır. Hastalara genellikle bu dönemde tanı konur. Ciltte döküntüler ve idrar miktarında azalma olabilir. Kanama, hastaların yüzde 10’unda görülür. Hantavirüse karşı henüz etkili bir ilaç ya da aşı geliştirilmemiştir. Hastalara destek tedavisi uygulanır. Ölüm oranı yüzde 1’den azdır. Kuzey Amerika’da Sin Nombre Hantavirüsü, Güney Amerika’daysa insandan insana bulaşabilen Andes Hantavirüsü daha çok ağır akciğer tutulumuyla seyreden, daha ölümcül olan bir klinik tabloya neden olur. Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.”

Virüsün yayılması insan davranışlarına bağlı!

Hantavirüs hastalığından etkilenen tüm ülkelerde, yıllık vaka sayıları ve etkilenen bölgelerin her yıl değişebildiğine işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu farklılıklar iklim faktörlerine (yağış, sıcaklık), doğal rezervuar olan kemirgen türlerinin coğrafi dağılımına, kemirgen popülasyon dinamiklerine, sosyal gelişmeye ve kemirgen ile insan etkileşimini artıran insan davranışlarına bağlıdır. Farelerin yoğun olduğu havasız ortamlarda enfekte hayvanların salgılarına temas edilmesi veya viral partiküllerin solunması başlıca bulaş yoludur.” dedi.

Hantavirüsü enfeksiyonunda erken teşhisin önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Mamçu, “Şüpheli vakalarda gözlerde kızarma, döküntü, sırt ve bel ağrısı, tansiyon düşüklüğü ve bilinç değişikliği durumunda bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır. Laboratuvar testleri ve PCR ile kolayca tanı konur.” şeklinde konuştu.

Farelerin bulunabileceği riskli alanlarda toz kaldırılmamalı!

Korunmanın temel yolunun ise kemirgenlerle teması önlemek, hastalığın bulaşında rol alan farelerin evlerden ve insanlardan uzak tutulmasını sağlamak olduğuna dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:

“Ev içinde farelerin bulunması açısından çatı katı, bodrum, kiler, odunluk ve ahır gibi riskli alanların temizliğinden önce yarım saat ortamın havalandırılması, özellikle süpürme gibi toz kaldıracak yöntemlerden kaçınılması önemlidir. Toz kaldıracak işlemler öncesinde ıslatma, maske takılması, süpürme yerine mümkünse çamaşır suyu ile ıslatılmış bezle silme veya yıkama önerilir.

Genel olarak el temizliğine dikkat edilmeli, canlı veya ölü farelere çıplak elle dokunulmamalı, dokunulduğu takdirde eller bol sabunlu su ile yıkanmalı, tuvaletlerde lağım farelerinin evlere ulaşmasını engelleyecek şekilde tek yönlü tuvalet kapağı kullanımı yaygınlaştırılmalı.”

 

#Hantavirüs #EnfeksiyonHastalıkları #SağlıkHaber #KemirgenTeması #TozSoluma #BöbrekSağlığı #AkciğerTutulumu #ErkenTeşhis #ÜsküdarÜniversitesi #DrDilekLeylaMamçu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bu hatalar gençlerde insulin direnci nedeni!

Modern yaşam tarzının etkisiyle insülin direnci artık küresel bir sağlık sorunu haline geldi. Dünya genelinde erişkinlerin yaklaşık yüzde 25–35’inde insülin direnci olduğu tahmin ediliyor. Kesin tanı verileri değişiklik göstermekle birlikte ülkemizde de yaklaşık her 3 kişiden 1’inin insülin direnci veya prediyabet, bir başka deyişle ileride tip 2 diyabet gelişme riskini gösteren metabolik bir tablo sürecinde olduğu düşünülüyor. Üstelik çağımızın önemli bir problemi olan insülin direnci artık yalnızca ileri yaşlarda değil; 20’li yaş grubunda, ergenlik döneminde, hatta çocukluk çağında da giderek daha sık görülüyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, erken yaşta başlayan insülin direncinin ilerleyen yıllarda ciddi hastalıklara zemin hazırladığına dikkat çekerek, “İnsülin direnci ne kadar erken başlarsa; tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkma yaşı da o kadar erkene kaymaktadır. Ayrıca, uzun süreli metabolik yük, organ hasarını da hızlandırmaktadır. Bu nedenle, insülin direncini önlemek için çocukluk ile ergenlik döneminde sağlıklı beslenmek ve aktif bir yaşam sürmek son derece önemlidir” diyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Belgin Küçükkaya

Hücre içi sinyal iletimi bozulunca…

İnsülin direncinin oluşumundaki temel mekanizma, hücre içi sinyal iletimindeki bozulma olarak açıklanıyor. Normalde pankreasın ürettiği insülin hormonu, kandaki şekeri (glikoz) hücrelerin içine taşıyarak enerji olarak kullanılmasını sağlıyor. Ancak özellikle karın çevresindeki yağ dokusunun artmasıyla gelişen inflamasyon, serbest yağ asitleri ve bazı hormonlar, insülinin hücreler üzerindeki etkisini azaltıyor. Bu durum pankreasın daha fazla insülin üretmesine yol açıyor. Ancak artan insüline rağmen kas, yağ ve karaciğer hücreleri bu hormona yeterince yanıt veremiyor. Sonuç olarak kandaki şeker hücrelere taşınamıyor. Pankreas sürekli daha fazla insülin üretse de etkili sonuç alınamıyor ve bu durum zamanla kan şekerinin normalden yüksek seyretmesine neden oluyor.

Gençlerde en önemli nedenlerine dikkat!

Günümüzde insülin direncinin en önemli risk faktörleri arasında fiziksel hareketsizlik, hatalı beslenme (yüksek kalorili ve rafine karbonhidrat ağırlıklı gıdalar) genetik yatkınlık, uyku düzensizliği ve stres yer alıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, insülin direncinin gençlerde görülen artışın temel nedenlerini şöyle sıralıyor: “Fast-food tüketiminin yaygınlaşması, özellikle paketli gıdalar ve kolalı içeceklerin tüketilmesi, ekran başında geçirilen sürenin artması ve fiziksel aktivitenin azalması gençlerde oluşan insülin direncinin en önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Bu etkenler doğrudan metabolik sistemi etkilemelerinin yanı sıra karın bölgesinde yağlanmaya yol açmaktadırlar. Karın bölgesindeki yağlar insülinin etkisini bozan hormonlar ve inflamatuar maddeler salgılamaktadır. Ayrıca araştırmalar, çocukluk çağı obezitesindeki artışa paralel olarak gençlerde insülin direncinin daha sık görüldüğünü göstermektedir.”

Bel çevresinde yağlanma varsa, zaman kaybetmeyin!

İnsülin direnci çoğu zaman sinsi ilerliyor ve uzun süre fark edilmeyebiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, insülin direnci belirti verdiğinde ise gelişen sorunları şöyle sıralıyor: “En yaygın belirtiler; yemek sonrası uyku hali ve halsizlik, tatlı krizleri, karın bölgesinde yağlanma ile kilo vermede zorlanmadır. Yorgunluk ve dikkat azalması da insülin direncine bağlı gelişebilmektedir.”  Dr. Belgin Küçükkaya, ancak bu belirtilerin sıklıkla göz ardı edildiği için insülin direncine çoğunlukla geç tanı konulduğunu vurguluyor.  Oysa erken dönemde yapılacak yaşam tarzı değişikliğiyle insülin direnci büyük ölçüde geriletilebiliyor. Bu sayede diyabet ve kalp hastalıkları gibi ciddi komplikasyonların önüne geçmek  mümkün olabiliyor. Dr. Belgin Küçükkaya, erken tanı için özellikle ailede diyabet öyküsü ve bel çevresinde yağlanma artışı varsa zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Tedavide ilk basamak: Yaşam tarzı değişikliği

İnsülin direncinin tedavisinde amaç, insülin duyarlılığını artırmak ve metabolik dengeyi sağlamak.  İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, tedavi sürecinde yaşam tarzı değişikliğinin ön plana çıktığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor:  “İnsülin direncinde  en etkili yaklaşım, beslenme ve fiziksel aktivite değişikliğidir. Glisemik indeksi düşük beslenmek, şekerli içeceklerden kaçınmak, haftada en az 150 dakika egzersiz yapmak ve yeterli süre uyumak, insülin direncinin kontrol altına alınmasında kritik rol oynamaktadır. Stres yönetimi de tedaviyi desteklemektedir. Gerekli durumlarda ilaç tedavisine başvurulmaktadır.”

İnsülin direncine karşı 6 önemli kural!

  • Haftada en az 150 dakika düzenli fiziksel aktivitede bulunmak
  • Dengeli ve düşük glisemik indeksli beslenmek
  • Şekerli içeceklerden uzak durmak
  • Paketli ve işlenmiş gıda tüketimini azaltmak
  • Sağlıklı kiloyu korumak
  • Yeterli uyumak ve stres yönetimine dikkat etmek

 

#İnsülinDirenci #GençlerdeObezite #Tip2Diyabet #Prediyabet #KalpDamarSağlığı #SağlıklıBeslenme #Egzersiz #UykuDüzeni #StresKontrolü #SuTüketimi #FastFoodAzalt #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

PCOS Sessizce İlerliyor: Milyonlarca Kadının Hayatını Etkiliyor

Kadınlarda üreme çağında en sık görülen hormonal rahatsızlıklardan biri olan Polikistik Over Sendromu, yalnızca adet düzensizliğiyle sınırlı kalmayan etkileri nedeniyle giderek daha önemli bir halk sağlığı konusu olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, hastalığın erken dönemde fark edilmesinin hem kadın sağlığını korumada hem de ilerleyen dönemlerde oluşabilecek ciddi sağlık sorunlarını önlemede kritik rol oynadığını belirtiyor.

Central Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt, PCOS’un kadınlarda hormonal sistemi etkileyen kronik bir rahatsızlık olduğunu ifade ederek toplumdaki farkındalığın artırılması gerektiğini söyledi.

“Polikistik Over Sendromu, kadınlarda yumurtlama düzenini bozan ve hormon dengesini etkileyen yaygın bir sağlık sorunudur. Hastalar çoğunlukla adet düzensizliği, kilo alma, aşırı tüylenme, akne veya gebe kalmada güçlük şikâyetleriyle başvuruyor. Ancak PCOS yalnızca jinekolojik bir problem değildir; metabolik ve psikolojik etkileri de olan çok yönlü bir hastalıktır.”

PCOS’un belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Bazı kadınlarda yalnızca adet düzensizliği görülürken, bazı hastalarda hormon bozukluklarına bağlı daha belirgin fiziksel ve metabolik değişimler ortaya çıkabiliyor.

Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt

Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt

En sık görülen belirtiler arasında şunlar yer alıyor:

Seyrek adet görme veya uzun süre adet olamama

Yumurtlama düzensizliği

Aşırı tüylenme

Akne ve cilt yağlanması

Saç dökülmesi

Kilo artışı ve kilo vermede zorlanma

İnsülin direnci

Halsizlik ve enerji düşüklüğü

Gebe kalmada güçlük

Kaygı ve depresif belirtiler

Central Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt, özellikle ergenlik döneminden itibaren görülen düzensiz adetlerin “geçici” düşüncesiyle göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Çünkü erken dönemde kontrol altına alınmayan PCOS, ilerleyen yaşlarda daha ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabiliyor.

“PCOS hastalarında insülin direnci oldukça sık görülüyor. Bu durum zaman içerisinde tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği ve kalp-damar hastalıkları riskini artırabiliyor. Ayrıca düzensiz yumurtlama nedeniyle doğurganlık sorunları da ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle hastaların yalnızca kısa vadeli şikâyetler açısından değil, uzun dönem sağlık riskleri açısından da takip edilmesi gerekiyor.”

Tanı sürecinde hormonal kan testleri, ultrason incelemeleri ve metabolik değerlendirmeler yapılıyor. Tedavi sürecinin kişiye özel planlandığını belirten Central Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt yaşam tarzı değişikliklerinin önemine de vurgu yaptı:

“PCOS tedavisinde yalnızca ilaç yeterli olmayabiliyor. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, ideal kilonun korunması ve düzenli uyku hormonal denge üzerinde oldukça olumlu etkiler sağlayabiliyor. Özellikle kilo kontrolü sağlanan hastalarda adet düzeninin ve yumurtlama fonksiyonlarının belirgin şekilde düzeldiğini görüyoruz.” Pcos için erken tanı yaşamı olumlu yönde etkiliyor.

 

#PCOS #PolikistikOverSendromu #KadınSağlığı #HormonalDenge #ErkenTanı #SağlıklıYaşam #ÜremeSağlığı #MetabolikSağlık #AdetDüzensizliği #Farkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

El Hijyeninde Dengeyi Korumak Hayati

Uzmanlar, el hijyeninin, enfeksiyonların yayılmasını önlemede en etkili ve en basit yöntemlerden biri olarak öne çıktığını söylüyor.

Ellerin doğru zamanda ve en az 20 saniye süresince uygun teknikle yıkanması gerektiğini vurgulayan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Ancak ellerinizi görünür bir kirlenme, riskli temas veya tuvalet sonrası, yemek öncesi gibi durumlar olmadığı halde, sırf bir ritüel olarak saatte birçok kez yıkıyorsanız sınır aşılmış demektir.  Ciltteki doğal bariyer (yağ tabakası) yok olduğunda, cilt kurumaya ve gerilmeye başladığında fayda yerini zarara bırakır.” dedi. Özellikle 3–5 saniyelik yıkamaların yeterli olmadığı ve hijyen sağlamadığı ifade eden Dr. Mamçu, el hijyeninde dengenin korunması gerektiğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, 5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü kapsamında el hijyeninin enfeksiyonları önlemedeki önemi ile yanlış teknik kullanımı ve aşırıya kaçmanın cilt sağlığına zararları hakkında bilgi verdi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Yetersiz hijyen, özellikle çocuklarda ölümlerin en önemli nedenlerinden biri!

El hijyeninin kritik bir halk sağlığı konusu olduğunu aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Tüm dünyada, temiz olmayan su ve gıda kaynakları ile yetersiz hijyen şartları özellikle çocuklar arasındaki ölümlerin en önemli nedenlerinden biridir.” dedi.

Dr. Mamçu, grip, soğuk algınlığı, zatürre, ishal, Hepatit A gibi halk sağlığını tehdit eden birçok hastalığın doğru yıkanmayan eller aracılığı ile bulaştığı vurgusunu yaptı.

El hijyeni, enfeksiyon zincirini kırmanın en ucuz ve en etkili yolu!

Ellerimizin çevreyle temas eden en aktif organ olduğunu hatırlatan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Patojenlerin (mikropların) vücuda giriş yolu olan ağız, burun ve gözlere taşınmasında ana köprü görevi görürler. El hijyeni, enfeksiyon zincirini kırmanın en ucuz ve en etkili yoludur.” dedi.

Gün içinde el yıkama sıklığı için ‘sağlıklı sınır’ın sayısal bir rakamdan ziyade ihtiyaca dayalı olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, “Ancak ellerinizi görünür bir kirlenme, riskli temas veya tuvalet sonrası, yemek öncesi gibi durumlar olmadığı halde, sırf bir ritüel olarak saatte birçok kez yıkıyorsanız sınır aşılmış demektir.  Ciltteki doğal bariyer (yağ tabakası) yok olduğunda, cilt kurumaya ve gerilmeye başladığında fayda yerini zarara bırakır.” şeklinde konuştu.

Ellerin aşırı yıkanması cildi bozarak enfeksiyon riskini artırabiliyor!

Aşırı yıkama sonucu ciltte oluşan mikro çatlaklar ve egzamanın oldukça yaygın olduğunu ifade eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, şunları söyledi:

“Tahriş olmuş, bütünlüğü bozulmuş bir cilt, mikroplar için açık bir kapı haline gelir. Yani ellerinizi aşırı yıkayarak cildinizi bozarsanız, enfeksiyon riskini azaltmak yerine artırırsınız. Sağlam bir deri, mikroplara karşı en güçlü kalkandır. Çok sık el yıkama, kolonya kullanma davranışı bulaş riskini ortadan kaldırıp anlık rahatlama sağlasa bile bakıldığında 5 dakikada bir el hijyeni, temizlik hastalığını beraberinde getirebilir. El yıkama bizi hastalıklardan korur bu doğru ancak bu el yıkama rutininin çok üzerine çıkıp takıntılı bir hale dönüşmemeli.”

Doğru zamanda, doğru teknikle…

‘Yeterli el hijyeni’nin nasıl tanımlanması gerektiğine değinen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Doğru zamanda, doğru teknikle (en az 20 saniye, tüm yüzeyleri kapsayacak şekilde) ve cildi kurutmadan yapılan temizliktir. Sadece suyla değil, sabunla veya sabun yoksa alkol bazlı dezenfektanla yapılmalıdır.” dedi.

Dr. Mamçu, yemek hazırlamadan önce ve yedikten sonra, tuvalet kullanımı sonrası, hapşırma, öksürme veya burun silme sonrası, çöplere dokunduktan sonra, dışarıdan eve girince, hasta birine temas etmeden önce ve sonra el yıkamanın gerçekten zorunlu olduğuna işaret etti.

Elleri 3-5 saniye suyun altına tutup çekmek, yıkamak sayılamaz!

El hijyeni konusunda toplumda en sık yapılan yanlışlar hakkında da bilgi veren Dr. Dilek Leyla Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Elleri sadece 3-5 saniye suyun altına tutup çekmek, yıkamak sayılamaz. Islak eller mikropları kuru ellere göre çok daha kolay yayar. Ellerin iyice kurulanmaması büyük bir hatadır. Elleri dezenfekte etmek için çok sıcak su kullanmak mikropları öldürmez, sadece cildi tahriş eder.

El hijyeni konusunda toplumun bilmesi gereken en önemli 3 konu; her an değil, riskli temas sonrası el yıkanmalı, yıkama sonrası nemlendirici kullanarak cilt bütünlüğü (bariyeri) korunmalı, kısa süreli yıkamanın temizlik sağlamadığı unutulmamalı ve parmak araları ile tırnak dipleri ihmal edilmemeli.”

 

 

#ElHijyeni #SağlıkHaberi #DilekLeylaMamçu #EnfeksiyonÖnleme #CiltSağlığı #DünyaElHijyeniGünü #Hijyen #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Kilo Sanılıyor, Hastalık Çıkıyor: Lipödem Sessizce İlerliyor

Çoğu zaman kilo aldım diye düşünebilir, diyetlerle zayıflayacağınızı düşünebilirsiniz. Ama kilo sandığınız bu yağlanma aslında lipödem olabilir.

Lipödem, aslında özellikle kadınları etkileyen kronik, ilerleyici ve tedavi gerektiren bir hastalık olarak öne çıkıyor. Central Hospital Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dr. Öğretim Üyesi Sevil Karagül, hastalığın yıllarca fark edilmeden ilerleyebildiğine dikkat çekerek, erken tanının hem fiziksel hem de psikolojik açıdan yaşam kalitesini belirgin şekilde artırdığını vurguluyor.

Lipödem; genellikle kalça, basen ve bacaklarda simetrik yağ birikimiyle kendini gösterirken, bu tabloya ağrı, dokunmaya hassasiyet, kolay morarma ve gün içinde artan ödem hissi eşlik edebiliyor. En önemli ayırt edici özelliklerinden biri ise, diyet ve egzersize dirençli olması. Bu durum, hastaların uzun süre yanlış yönlendirilmesine ve “zayıflayamama” algısıyla psikolojik olarak da yıpranmasına neden olabiliyor.

Dr. Öğretim Üyesi Sevil Karagül

Dr. Öğretim Üyesi Sevil Karagül

Kadınlarda Daha Sık Görülüyor

Lipödemin büyük oranda kadınlarda görülmesi, hastalığın hormonal değişimlerle ilişkili olabileceğini düşündürüyor. Ergenlik, hamilelik ve menopoz gibi dönemlerde belirtilerin artış göstermesi, bu görüşü destekleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Erkeklerde ise oldukça nadir görülüyor.

“Bu Bir Estetik Sorun Değil, Sağlık Problemi”

Central Hospital Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dr. Öğretim Üyesi Sevil Karagül, lipödemin yalnızca kozmetik bir durum olarak değerlendirilmesinin en büyük hatalardan biri olduğunu belirtiyor. Hastalık ilerledikçe lenfatik sistem de etkilenebiliyor ve bu durum lipolenfödem gibi daha ciddi tablolara yol açabiliyor. İleri evrelerde hareket kısıtlılığı, yürüme güçlüğü ve kronik ağrı gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Bununla birlikte hastaların yaşadığı görünüm değişikliği, özgüven kaybı, sosyal hayattan uzaklaşma ve depresyon gibi psikolojik etkiler de sürecin önemli bir parçası olarak öne çıkıyor.

Erken Tanı ile Süreç Kontrol Altına Alınabilir

Lipödem tedavisinde erken teşhis büyük önem taşıyor. Tanı genellikle klinik muayene ile konulurken, gerekli durumlarda görüntüleme yöntemlerinden de yararlanılabiliyor. Erken evrede başlanan doğru tedavi yaklaşımlarıyla hastalığın ilerlemesi önemli ölçüde yavaşlatılabiliyor.

Tedavi sürecinde öne çıkan başlıca yöntemler şunlardır:

* Kişiye özel anti-inflamatuar beslenme planları

* Medikal kompresyon (basınçlı giysiler) kullanımı

* Manuel lenfatik drenaj ve özel masaj teknikleri

* Düşük etkili, düzenli egzersiz programları (yürüyüş, yüzme vb.)

İleri evre hastalarda ise, uzman değerlendirmesi sonucunda cerrahi tedavi seçenekleri (liposuction gibi) gündeme gelebiliyor.

Yanlış Bilinenler Tanıyı Geciktiriyor

Lipödemle ilgili en yaygın yanlış inanışlardan biri, hastalığın obezite ile aynı olduğu düşüncesi. Oysa lipödemli bireyler kilo verse bile hastalıklı yağ dokusu kalmaya devam edebiliyor. Bu durum, hem tanı sürecini geciktiriyor hem de hastaların gereksiz diyet ve tedavi yöntemlerine yönelmesine yol açabiliyor.

 

#Lipödem #KadınSağlığı #KronikHastalık #ErkenTanı #SağlıkHaberi #CentralHospital #SevilKaragül #GıdaVeSağlık #YaşamKalitesi #DoğruTanı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Mevsim geçişi cildi zorluyor!

Kış aylarının soğuk, rüzgarlı ve kurutucu etkisinin ardından bahar mevsimine geçiş, cildimiz için önemli bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Kış boyunca düşük nem, soğuk hava ve kapalı ortamlarda geçirilen uzun süreler cildin bariyerini zayıflatabiliyor ve kuruluğa neden olabiliyor. Bahar aylarıyla birlikte ise sıcaklık artıyor, nem oranı değişiyor ve güneş ışınları daha güçlü hissedilmeye başlıyor. Ayrıca bahar aylarında artan ağaç ve çimen polenleri ile küf sporları gibi çevresel alerjenler de daha yoğun hale geliyor. Bu çevresel etkenler nedeniyle, cilt bakımına dikkat edilmediğinde; ciltte kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma, lekelenme ve yağ üretiminin artmasına bağlı akne oluşumu gibi sorunlar gelişebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, “Kışın uygulanan yoğun ve besleyici bakım rutinlerinin bahar aylarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi, cildin bu geçiş sürecine daha sağlıklı uyum sağlaması için çok önemlidir” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığının korunmasında üç temel kuralın öne çıktığını belirterek, “İlk olarak, cildi sabah ve akşam nazik bir temizleyici ürünle düzenli olarak temizlemek gerekir. Her gün SPF 50 olan bir güneş koruyucu kullanmak, cilt lekelerini ve güneş hasarını önlemede büyük önem taşır. Bunların yanı sıra cilt tipine uygun, daha hafif yapılı bir nemlendiriciyle cildin nem dengesini korumak da son derece önemlidir. Bu üç basit ama etkili adım, cildin mevsim geçişine daha sağlıklı uyum sağlamasına yardımcı olur ve birçok dermatolojik sorunun önlenmesine önemli katkı sağlar” diye konuşuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığı için dikkat edilmesi gereken 7 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Name Cemşitoğlu

Dr. Name Cemşitoğlu

Cildinizi günde iki kez temizleyin

Bahar aylarında artan sıcaklık ve nem oranı, cildin sebum üretimini artırabiliyor. Bu durum gözeneklerin tıkanmalarına ve akne oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, cilt tipine uygun nazik bir temizleyici ürünle cildin temizlenmesi gerektiğini belirterek, “Cilt pH’ına yakın temizleyicilerin tercih edilmesi cilt bariyerinin korunmasına yardımcı olur. Özellikle akşam temizliği; makyaj, güneş koruyucu ve gün boyunca biriken çevresel kirletici etkenlerin uzaklaştırılması açısından önemlidir” diyor.

Güneşten korunmayı rutin haline getirin

Bahar aylarında UV ışınlarının yoğunluğu artmaya başlıyor ve bu durum ciltte fotoaging (ışığa bağlı yaşlanma) ile pigmentasyon artışına, yani cilt lekelerinin gelişimine yol açabiliyor. Bu nedenle her gün geniş spektrumlu (UVA ve UVB korumalı) ve SPF 50 içeren bir güneş koruyucu kullanımı büyük önem taşıyor.  Dr. Name Cemşitoğlu, “Güneş koruyucular sadece plajda değil, günlük yaşamda da uygulanmalı ve dış ortamda uzun süre kalınacaksa 2-3 saatte bir yenilenmelidir” bilgisini veriyor.

Mevsime uygun nemlendirici kullanın

Cilt bariyerinin sağlıklı olması, çevresel faktörlere karşı cildin direncini artırıyor. Ancak kış aylarında kullanılan yoğun ve yağ bazlı nemlendiriciler, bahar aylarında bazı cilt tiplerine ağır gelebiliyor ve gözeneklerin tıkanmalarına neden olabiliyor. Dolayısıyla, bahar aylarında daha hafif yapılı, su bazlı veya jel formundaki nemlendiricilerin tercih edilmesi öneriliyor. Hyaluronik asit, gliserin ve seramid içeren ürünler, cildin nem dengesini korumaya ve bariyerini güçlendirmeye katkı sağlıyor.

Haftada 1-2 kez peeling yapın, ancak…

Mevsim geçişlerinde, cilt yüzeyinde biriken ölü hücreler, cildin mat ve cansız görünmesine yol açabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, cilt sağlığı için haftada 1-2 kez nazik peeling uygulamalarını önerdiklerine işaret ederek, “Peeling cildin üst tabakasındaki hücre yenilenmesini destekleyerek daha pürüzsüz görünmesine yardımcı olur. Özellikle AHA veya PHA içeren hafif eksfoliyanlar, yani ciltten nazikçe ölü tabakayı arındıran asit içerikli peelingler kontrollü şekilde kullanılabilir” diyor. Ancak aşırı peeling uygulamalarının cilt bariyerine zarar verebileceğini belirten Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle peeling yönteminin hekimin önerileri doğrultusunda uygulanması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Günde 2-2.5 litre su için

Yeterli sıvı alımı, vücudun genel metabolik fonksiyonlarının yanı sıra cilt sağlığı için de önem taşıyor. Özellikle bahar aylarında artan fiziksel aktivite ve terleme nedeniyle vücudun sıvı ihtiyacı da artabiliyor. Su tüketimi tek başına etkili olmasa da sağlıklı bir cilt bakımını destekliyor. Günlük ortalama 2-2.5 litre su tüketimi hücrelerin nem dengesini, bir başka deyişle cilt sağlığı için gerekli olan su miktarını karşılamasıyla cildin daha canlı görünmesine katkı sağlayabiliyor.

Cilt bariyerini destekleyen içerikleri tercih edin

Mevsim geçişleri bazı kişilerde cilt hassasiyetini artırabiliyor. “Bu nedenle cilt bakım ürünlerinde bariyer onarıcı içeriklerin bulunması fayda sağlayabilir” diyen Dr. Name Cemşitoğlu, şu bilgileri paylaşıyor: “Güçlü bir cilt bariyeri cildin çevresel stres faktörlerine karşı daha dirençli olmasını sağlar. Seramidler, niasinamid, panthenol ve hyaluronik asit gibi içerikler cildimizin üst tabakasında bariyer fonksiyonunu destekleyerek, ciltten su kaybını azaltmaya yardımcı olur.”

Cildi tahriş edebilen ürünlerden kaçının

Alkol oranı yüksek tonikler, yoğun parfüm içeren kozmetikler veya aşındırıcı peeling ürünleri bazı ciltlerde hassasiyeti artırabiliyor. Özellikle mevsim geçişlerinde cilt bariyeri daha kırılgan hale gelebileceği için bu tür ürünlerden kaçınılması öneriliyor. Dermatolojik olarak test edilmiş, hassas ciltlere uygun ve minimal içerikli ürünlerin tercih edilmesi cilt sağlığı açısından daha güvenli olabiliyor.

#CiltSağlığı #MevsimGeçişi #Dermatoloji #CiltBakımı #GüneşKoruyucu #Nemlendirici #PolenMevsimi #SağlıklıCilt #AkneÖnleme #LekesizCilt #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Helikobakter Pylori ve Tuz: Tehlikeli İkili

Mide sağlığını olumsuz etkileyen birçok faktör olduğunu belirten uzmanlar, aşırı tuz tüketiminin bunlardan bir olduğunu söylüyor.
Aşırı tuz tüketiminin doğrudan kansere yol açmasa da ciddi riskler oluşturabildiğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yüksek tuz alımı, mideyi koruyan mukozal tabakayı tahriş eder ve zamanla zayıflatır. Bu durum, mideyi zararlı maddelere ve enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirir.” dedi. Özellikle Helikobakter pylori gibi bakterilerin çoğalmasını kolaylaştıran bu durumun, mide kanseri riskini artırabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Atamer, sigara ve alkol kullanımıyla birleştiğinde ise tehlikenin daha da büyüdüğünü vurguladı. Prof. Dr. Atamer ayrıca günlük sodyum tüketiminin sınırlandırılması gerektiği ve gizli tuza karşı farkındalık oluşturulması konusunda uyardı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, aşırı tuz tüketiminin mideye verdiği zararlar ile özellikle diğer risk faktörleriyle birlikte kanser riskinin artmasına etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Fazla tuz tüketimi kanser gelişimi için uygun bir zemin hazırlayabilir!
Aşırı tuz tüketiminin doğrudan kansere neden olmasa da, mide sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratarak mide kanseri riskini artırabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yüksek tuz alımı, mideyi koruyan mukozal tabakayı tahriş eder ve zamanla zayıflatır. Bu durum, mideyi zararlı maddelere ve enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirir.” dedi.
Sürekli tahriş olan mide yüzeyinin, adeta zımpara kağıdıyla aşındırılmış gibi hassaslaşacağını ve bunun da iltihaplanma süreçlerini tetikleyebileceğini ifade eden Prof. Dr. Atamer, “Bilimsel çalışmalar, aşırı tuz tüketiminin mide kanseri ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle turşu, konserve ve yüksek tuz içeren fermente gıdaların sık tüketildiği toplumlarda mide kanseri oranlarının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu durumun önemli nedenlerinden biri, mide kanseriyle ilişkili bir bakteri olan Helikobakter pylori’nin yüksek tuzlu ortamda daha kolay çoğalabilmesidir. Tuz, bu bakterinin mide duvarına verdiği zararı artırarak kanser gelişimi için uygun bir zemin hazırlayabilir.” şeklinde konuştu.
Sigara ve alkol kullanımıyla birlikte yüksek tuz tüketimi kanser riskini artırabilir!
Tuz tüketiminin diğer risk faktörleriyle birleşmesinin de tehlikeyi büyüttüğüne vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Sigara ve alkol kullanımı, mide zarını zayıflatarak tuzun olumsuz etkilerini artırır ve birlikte değerlendirildiğinde kanser riskini daha da yükseltebilir.” dedi.
Günlük tuz tüketimi konusunda dikkatli olunması büyük önem taşıdığı uyarısını yapan Prof. Dr. Atamer, “Genel olarak günlük sodyum alımının 2.300 miligramı aşmaması önerilir. Ancak çocuklar, hipertansiyon hastaları ve böbrek hastalığı bulunan bireyler için bu miktarın daha da düşük olması gerekir.” açıklamasını yaptı.
Dengeli tuz tüketimi sağlığı korur!
Modern beslenme alışkanlıklarında ‘gizli tuz’un önemli bir sorun olduğunun altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Cipsler, hazır çorbalar, şarküteri ürünleri, dondurulmuş yemekler ve hatta bazı ekmek çeşitleri beklenenden çok daha fazla sodyum içerebilir. Örneğin, bir porsiyon konserve çorba 800 miligramdan fazla sodyum içerebilir; bu da günlük önerilen miktarın önemli bir kısmını tek başına karşılayabilir.” dedi.
Tuz tüketimini azaltmanın, lezzetten ödün vermek anlamına gelmediği değerlendirmesini yapan Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:
“Yemeklerde sarımsak, kırmızı biber, kekik gibi baharatlar ve limon gibi turunçgiller kullanılarak daha zengin ve dengeli tatlar elde edilebilir. Ayrıca alışveriş yaparken ürün etiketlerindeki sodyum oranını kontrol etmek ve ‘az tuzlu’ ibaresi bulunan ürünleri tercih etmek sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Özellikle kalp hastalığı, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı olan bireyler için tuz tüketimi daha kritik bir konudur. Fazla tuz alımı, bu hastalıkların seyrini olumsuz etkileyebilir ve komplikasyon riskini artırabilir. Bu nedenle dengeli ve kontrollü bir tuz tüketimi, hem mide sağlığını korumak hem de genel sağlığı desteklemek açısından büyük önem taşır.”

#Sağlık #MideSağlığı #TuzTüketimi #MideKanseri #GizliTuz #Beslenme #SağlıklıYaşam #ÜsküdarÜniversitesi #ProfAytaçAtamer #Gastroenteroloji #RegnumHotels #RegnumTheCrown #RegnumCarya #AntalyaTurizmi #Belek #LüksTatil #Turizm2026 #Gastronomi #DeneyimOdaklıTatil #SessizLüks #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity