Yazılar

Kadın Bilgeliği ve Şifa Geleneği Kitaplaştırıldı

Bitki Bilimci Suna Dumankaya’nın yaşam öyküsü, Anadolu’nun kuşaklar boyunca aktarılan kadın şifacılığı geleneğini konu alan yeni bir romana dönüştü. Buket Müftüoğlu’nun kaleme aldığı “Suna – Şifaya Adanmış Bir Ömür”, Mona Kitap etiketiyle yayımlandı.

Kitap, Dumankaya’nın hayatını merkeze alarak kadın bilgeliğini, cesareti ve direnci öne çıkarıyor. Hadra’dan Fatma’ya, Suna’dan Handan’a uzanan kadim şifacılık geleneği, Anadolu’nun belleğinde saklı kalan kadın hikâyeleri eşliğinde aktarılıyor. Roman, gençlere umut ve cesaret mesajı verirken, edebiyat ile müziği bir araya getiren çok katmanlı bir anlatı sunuyor.

#SunaDumankaya #ŞifayaAdanmışBirÖmür #BuketMüftüoğlu #MonaKitap #KadimŞifacılık #AnadoluGeleneği #KadınBilgeliği #Edebiyat #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

İleri yaşta anne olmak isteyenlere ileri teknoloji desteği…

Son yıllarda anne olma yaşı eğitim, kariyere odaklanma ya da ekonomik sıkıntılar gibi gerekçelerle ertelenerek çoğunlukla 35’in üzerine çıkarken, yaş ilerledikçe doğurganlık kapasitesi ise azalıyor. İşte bu nedenle, ileride annelik hayaline kavuşabilmek amacıyla pek çok kadın yumurta dondurma konusunda araştırmalar yapıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Belgin Selam, “Doğurganlığı koruma yöntemlerinde yumurta dondurmanın yeri önemlidir. Kadın yaşlandıkça, doğurganlığı azalmaktadır. Günümüzde yumurta dondurma düşüncesi, isteği ve uygulamasının arttığını görüyoruz. Bu işlemin 35 yaşından önce yaptırılması yumurta sayısı ve kalitesi açısından önem taşıyor çünkü yaş ilerledikçe elde edilen yumurta sayısı azalıyor ve hamilelik şansı düşüyor” diyor. Prof. Dr. Belgin Selam yumurta dondurma hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Belgin Selam

Prof. Dr. Belgin Selam

  • Teknolojideki gelişmeler kaliteyi artırıyor

Son yıllarda teknoloji ve tıptaki gelişmeler; yumurta dondurmada yeni bilgileri ve uygulamaları gündeme getirdi. 1986 yılında dondurulmuş yumurtalarla ilk kez canlı doğum gerçekleşti. İlk yıllarda işlem için yavaş dondurma tekniği kullanılırken, günümüzde ise yumurtaların vitrifikasyon adı verilen yüksek hızlı dondurma tekniği ile -196 °C derecede sıvı azot tanklarında saklandığını belirten Prof. Dr. Belgin Selam “Vitrifikasyon tekniği ile ilk canlı doğum 1999 yılında gerçekleşti. Teknoloji ve tıptaki gelişmeler ile tüp bebek tedavisinde çözülen vitrifiye embriyoların gebelik oranlarının taze embriyolar ile aynı olduğu izlenmektedir” diyor.

  • 36 yaş ve üzerinde başarı oranı azalıyor!

Kadınlarda yaşla birlikte, yumurtalıklarda, üreme hücresi olan yumurta sayısında ve kalitesinde azalma izlenirken anomali oranları da artıyor. 36 yaş ve üzerinde başarı oranlarının anlamlı bir şekilde düşüş gösterdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Selam, sözlerine şöyle devam ediyor: “ESHRE Etik ve Hukuk Birimi planlanmış yumurta dondurma işleminin 35 yaş öncesinde yapılmasını, 38 yaş sonrasında uygulanmamasını önermektedir. 38 yaş, klinik gebelik için eşik değeri olarak izlenmektedir. Türkiye’de yumurta dondurma için yaş olarak üst veya alt sınır bulunmamaktadır.”

  • 40’lı yaşla birlikte şans iyice azalıyor

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Belgin Selam, yumurta dondurma işlemi için kaç yumurta dondurulması gerektiğine yönelik şu bilgileri veriyor: “Mümkün olduğu kadar çok sayıda olgun yumurta dondurulması tercih edilir. 1 canlı doğum yapma olasılığının yüzde 70 olması için 35 yaşında bir bireyde en az 10 olgun yumurta gerekirken, 40 yaşta ise yaklaşık 35 olgun yumurta gerekmektedir. Yaş arttıkça canlı doğum oranı azalmaktadır. Dondurulmuş ve çözülmüş bir yumurtadan canlı doğum oranı 30–34 yaşta yüzde 8.2, 35–37 yaşta yüzde 7.3, 38–40 yaşta yüzde 4.5, 41–42 yaşta ise yüzde 2.5 olarak rapor edilmektedir.”

  • Yumurtalar 5 yıl saklanabiliyor ama…

Ülkemizde yönetmeliğe göre; kanser hastalarında kemoterapi ve radyoterapi gibi yumurtalık hücrelerine zarar veren tedaviler ile üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak yumurtalıkların alınması gibi operasyonlar öncesinde yumurta dondurma işlemi yapılabiliyor. Ayrıca düşük yumurtalık rezervi olup henüz doğurmamış veya aile öyküsünde erken menopoz hikayesi olan kadınlar da yumurta dondurabiliyor. Dondurulan yumurtalar merkezlerde  5 yıl süreyle saklanırken, daha uzun süre saklanması Sağlık Bakanlığı’nın iznine tabi tutuluyor. Başvuruda bulunarak talebin devam ettiğini ifade eden imzalı dilekçe veriliyor.

  • Ortalama 2 haftada tamamlanabiliyor

Yumurta dondurma sürecinin yaklaşık 2 haftada tamamlanabildiğini belirten Prof. Dr. Selam, işlemin aşamalarını şöyle özetliyor: “Yumurtaların gelişmesi için adetin ilk günlerinde hormon tedavisi başlanıp, yumurtalıkların cevabına göre hormon iğnelerine 10-12 gün devam edilir. İğneden 34-36 saat sonra, anesteziyle, yumurtalar ultrasonografi eşliğinde toplanır. Uygun gelişim gösteren, olgun yumurtalar hızlı soğutmanın uygulandığı vitrifikasyon yöntemi ile dondurulur ve sıvı nitrojen tanklarında saklanır. Gebelik planlandığında bu yumurtalar çözülerek uygun spermle birleştirilip embriyo elde edilebilir ve kadın rahmine transfer edilebilir.”

#AnnelikHayali #YumurtaDondurma #Doğurganlık #KadınSağlığı #AnneOlmak #İleriYaşGebelik #Ramazan2026 #SağlıklıGelecek #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Pera Müzesi’nde Halil Paşa Retrospektifi: Suyun Kıyısında

Pera Müzesi, Türkiye’de modern resmin öncülerinden Halil Paşa’nın yaşamı ve sanatına odaklanan yeni sergisi “Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı” ile sanatseverleri ağırlamaya hazırlanıyor. Dr. Özlem İnay Erten küratörlüğünde hazırlanan sergi, 5 Mart – 23 Ağustos 2026 tarihleri arasında ziyarete açık olacak.

Halil Paşa’nın Paris’te aldığı eğitimden İstanbul Beylerbeyi’ndeki yaşamına ve Mısır yıllarına uzanan üretim süreci, portre, natürmort ve peyzaj eserleriyle kronolojik bir anlatı içinde sunuluyor. Sergi, özel koleksiyonlardan ödünç alınan eserlerin yanı sıra arşiv belgeleri, mektuplar, fotoğraflar ve desen defterleriyle dokümanter bir nitelik taşıyor.

Türkiye’de açık hava resim geleneğinin öncülerinden olan Halil Paşa, ışık ve renk kullanımındaki ustalığıyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Doğu ile Batı arasında bir estetik köprü kurdu.

Sergi, Pera Müzesi’nde Salı–Cumartesi günleri 10.00–19.00, Pazar günleri 12.00–18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri “Uzun Cuma” kapsamında 22.00’ye kadar, Çarşamba günleri ise “Genç Çarşamba” kapsamında öğrenciler için ücretsiz ziyaret imkânı sunuluyor.

#PeraMüzesi #HalilPaşa #SuyunKıyısında #SanatSergisi #İstanbulSanat #OsmanlıdanCumhuriyete #ModernResim  #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Böbrek taşını engelleyen etkili önlemler…

Ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşan böbrek taşı, ani başlayan ve şiddetli sancılarla yaşamı kabusa çevirebilen ağrılara yol açabiliyor. Böbrek taşı hastalığının artık genç erişkinlerde hatta 20’li yaş grubunda da sık görüldüğünü belirten Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Tokuç “Hastaların sıklıkla ‘hayatımda yaşadığım en şiddetli ağrı’ diye tanımladığı böbrek taşını, özellikle kış aylarında sık yapılan bazı hatalar ciddi şekilde artırabiliyor” diyor. Buna karşın alınacak basit ama etkili önlemlerle böbrek taşı riskini azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tokuç “Böbrek taşı hastalığı, doğru yaşam tarzı değişiklikleri ve bilinçli yaklaşımlarla büyük ölçüde önlenebilir. Özellikle vitamin, mineral ve besin takviyeleri konusunda “ne kadar çok, o kadar iyi” anlayışı yerine, kişiye özel ve hekim kontrolünde kullanım esas alınmalıdır. Böbrek sağlığını korumanın yolu, doğru bilgiye dayanarak atılan küçük ama etkili adımlardan geçer” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Tokuç kışın böbrek taşına yol açabilen 3 kritik hatayı ve böbrek taşına karşı basit ama etkili önlemleri anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Emre Tokuç

Doç. Dr. Emre Tokuç

  • Kışın yeterli su içilmemesi: YANLIŞ!

Soğuk havada susama hissi azalır. Ancak az su içmek idrarın yoğunlaşmasına neden olur. Yoğunlaşan idrarda kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi taş oluşturan maddeler daha kolay kristalleşir. Yapılan bilimsel çalışmalar; günlük idrar hacmi azaldıkça taş riskinin belirgin şekilde arttığını göstermektedir.

DOĞRUSU: Günde en az 2 litre su için

Böbrek taşı oluşumunu önlemenin en temel yolu yeterli sıvı alımıdır. Bu nedenle özellikle kış mevsiminde gün içinde susamayı beklemeden ortalama en az 2 litre su tüketmek kritik önem taşımaktadır.

  • Bilinçsiz vitamin ve mineral takviyesi kullanımı: YANLIŞ!

Son yıllarda bağışıklık sistemini güçlendirmek, yorgunluğu azaltmak ya da “daha sağlıklı olmak” amacıyla vitamin ve mineral takviyelerinin kullanımı belirgin şekilde artmıştır. Ancak bu ürünler tamamen masum değildir. Özellikle kontrolsüz, yüksek dozda ve uzun süreli kullanım böbrek taşı oluşum riskini artırabilir. Ayrıca ‘bitkisel’ olması böbreklere zarar vermeyeceği anlamına gelmez, aksine yüksek yük oluşturabilir.

DOĞRUSU: Önce vitamin ve mineral değerlerinizi ölçtürün

Vitamin ve mineral takviyeleri, mutlaka kişinin yaşına, eşlik eden hastalıklarına, kullandığı ilaçlara ve böbrek taşı öyküsüne göre planlanmalıdır. Takviye kullanımı öncesinde hekim görüşü almak, gerekiyorsa kan ve idrar tetkikleriyle ihtiyaç ve dozun belirlenmesi, böbrek taşı riskini azaltmak açısından son derece önemlidir.

  • Aşırı tuz ve hayvansal protein tüketimi: YANLIŞ!

Aşırı tuz tüketimi, idrarla kalsiyum atılımını artırarak taş oluşumunu kolaylaştırır. Kırmızı et ağırlıklı beslenme de, idrarda taş yapıcı maddelerin artmasına yol açabilir. Bunların yanında, son dönemde spor yapan bireylerin kas gelişimini hızlandırmak açısından kullandıkları protein tozlarının uzun dönem, yanlış ve bilinçsiz kullanımı da böbrek taşlarının gelişiminde rol oynayabilmektedir.

DOĞRUSU: Aşırı tuz ve protein tüketiminden kaçının

Dengeli, tuzdan fakir ve sebze-meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni böbrek taşı riskini azaltmada önemli rol oynar. Günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesi, hayvansal proteini abartmadan tüketmek, bitkisel protein kaynaklarına (baklagiller vb) yer vermek ve protein takviyelerini mutlaka bireysel ihtiyaçlar doğrultusunda uzman önerisiyle kullanmak gerekir.

Tedavide kişiye özel yaklaşım çok önemli!

Böbrek taşlarının içeriklerine göre farklılık gösterdiğini ve her taş tipi için önerilerin aynı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Emre Tokuç şöyle konuşuyor: “Bu nedenle “herkese uyan tek bir diyet” yaklaşımı doğru değildir. Taş analizi yapılan hastalarda, taşın tipine göre kişiye özel beslenme ve korunma önerileri planlanmalıdır. Kulaktan dolma bilgiler yerine bireysel risk faktörlerine göre hareket edilmelidir. Daha önce böbrek taşı düşürmüş veya taş tedavisi görmüş kişilerde tekrar taş oluşma riski yüksektir. Bu hastaların düzenli aralıklarla üroloji kontrolüne gitmesi, gerekli tetkiklerin yapılması ve koruyucu önlemlerin gözden geçirilmesi önemlidir. Erken dönemde fark edilen taşlar, çoğu zaman daha basit yöntemlerle tedavi edilebilir.”

#BöbrekTaşı #KışAyları #Sağlık #Üroloji #BöbrekSağlığı #DoğruBilgi #SağlıklıYaşam #GençlerdeBöbrekTaşı #KışınSağlık #TaşRiskineKarşıÖnlem #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Mide ve bağırsak sisteminiz zarar görmesin!

Ramazan’da uzun saatler süren açlığın ardından iftar yemeğinde midemize aniden ve hızlı bir şekilde yükleniyoruz.  Aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdaları soframızdan eksik etmiyoruz. İftardan kısa bir süre sonra da kendimizi kanepenin üzerinde uzanmış buluyoruz. Oruç tutmak aslında son derece sağlıklı olsa da, yaptığımız bu tür hatalar mide ve bağırsak sistemimize zarar verebiliyor.  Mide ağrısı, hazımsızlık, şişkinlik, reflü atakları ve safra sorunları, Ramazan’da en sık görülen sorunları oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, Ramazan’da mide problemleri yaşamamak için dikkat etmemiz gereken 3 temel kuralı; “İftarı yavaş ve küçük porsiyonlarla açmak,  sahuru mutlaka yapmak, aşırı yağlı, şekerli ve ağır yiyeceklerden kaçınmak” olarak sıralıyor.  Prof. Dr. Murat Saruç, kronik hastalığı veya herhangi bir sağlık sorunu olan kişilerin  oruca başlamadan önce ilaçların saatlerinin yeniden düzenlenmeleri için mutlaka doktorlarıyla görüşmeleri gerektiğine de vurgu yapıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, oruç tutarken dikkat etmemiz gereken 8 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Murat Saruç

Prof. Dr. Murat Saruç

Sahura mutlaka kalkın

Sahur, kan şekerinin gün boyu dengede kalmasını ve bu sayede insülin düzeyinde yükselme olmamasını sağlıyor. Tüm gün oruç tutarken yetersiz beslenmemize bağlı hipoglisemiyi de önlüyor. Sahur öğününün atlanması halinde birçok sağlık sorunu ortaya çıkabileceği uyarısında bulunan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, “Sahur yapmamak uzun açlık süresini daha da uzatır ve bunun sonucunda; halsizlik, baş ağrısı ile ani tansiyon düşmelerine yol açabilir. Ayrıca, mide asidi boş mideye daha uzun süre temas eder; bu durum gastrit ve reflüyü tetikler” diyor.

İftara yavaş ve küçük porsiyonlarla başlayın

Uzun süren açlıktan sonra mide hareketleri yavaşlıyor ve sindirim enzimleri azalıyor. Dolayısıyla, iftar öğününde bir anda fazla yemek midenin yükünü çok artırıyor, bunun sonucunda; şişkinlik, mide ağrısı, gastrit ve reflü  gibi sorunlar gelişiyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, “İftarda orucumuzu ‘çorba, su ve hurma’ gibi hafif yiyecekler ile açmak, midemizi daha sonra yiyeceğimiz kalorili yiyeceklere hazırlar. Ana yemeğe geçmeden 10–15 dakika beklemek de sindirimi ciddi şekilde rahatlatır” diye konuşuyor.

Aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdalardan kaçının

İftar ile sahurda aşırı yağlı, kızartma türü ve hamur işi gıdalardan uzak durmanız da çok önemli. Çünkü, Ramazan’da artan mide şikâyetlerinin ana nedenini bu beslenme alışkanlığı oluşturuyor.  Bu tür yiyecekler mide boşalmasını geciktiriyor ve mide asidini artırıyor. Sonuç olarak; hazımsızlık, yanma ve gece reflüsü  sıkça oluşabiliyor.  Ayrıca karaciğer ve safra kesesi de daha fazla zorlanıyor.

Tuzlu besinleri sınırlayın

Tuzlu yiyecekler vücuttan su atılımını artırıyor ve susuzluğu şiddetlendiriyor. Bu durumun tansiyon düzensizliği, baş ağrısı ve ödemle sonuçlanacağını söyleyen Prof. Dr. Murat Saruç, “Sahurda salam, sucuk ve peynir gibi tuzlu yiyeceklerin fazla tüketilmeleri bu yüzden risklidir. Ramazan’da sıvı dengesini korumak en az besin seçimi kadar önemlidir” bilgisini veriyor.

Bir anda fazla su içmeyin

İftar ve sahur arasında yeterli su içmeniz çok önemli. Çünkü,  yetersiz sıvı alımı kabızlık, böbrek taşı ve tansiyon problemlerini artırıyor. Ancak, bir anda fazla su içmek de mideyi geriyor, şişkinlik yapıyor ve elektrolit dengesini bozabiliyor.  Bu nedenle, su tüketimini iftar ile sahur arasına yaymanız gerekiyor. “Susuzluğunuzu gidermek için mutlaka 3-4 litre su içmelisiniz” şeklindeki tavsiyelerin doğru olmadığı uyarısında bulunan Prof. Dr. Murat Saruç, bu durumun su zehirlenmesine yol açabileceğine vurgu yapıyor.  Prof. Dr. Murat Saruç, çay ve kahvenin ise su yerine geçmediğini, aksine sıvı kaybını artırabildiğini sözlerine ekliyor.

İftardan sonra en az 1.5 – 2 saat kuralına dikkat!

İftardan sonra hemen yatmak, mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasını kolaylaştırıyor. Bu durumun reflü, mide yanması ve boğazda acı su hissine neden olacağına işaret eden Prof. Dr. Murat Saruç,  “Yemekten sonra en az 1,5–2 saat dik pozisyonda kalmak sindirimi destekler. Özellikle mide problemi olanlar için bu kural oldukça önemlidir” diyor.

İlaçlarınızın saatlerini gelişigüzel değiştirmeyin

İlaç kullanım saatlerinin Ramazan’da mutlaka hekim önerisiyle yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Gastreonteroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Saruç, hekime danışılmadan gelişigüzel yapılan saat değişikliğinin ilacın etkisini azalttığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Ayrıca, varsa birlikte kullanılan diğer ilacın da etkisini azaltabilir ya da artırabilir. Örneğin,  bu bir kan sulandırıcı ise kanamaya neden olabilir; tiroit ilacı ise tiroit yetersizliğine yol açabilir; ritim ilaçları ise bulantı-kusma, karın ağrısı, çarpıntı ve baş ağrısı gibi sorunlar oluşturabilir.” Özellikle mide koruyucuların mutlaka aç karnına alınmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Muraç Saruç, “Aksi halde bu ilaçların vücuttaki etkileri yeterli seviyeye ulaşmayacak, reflüye bağlı yemek borusu ülserleri oluşabilecek, mide koruyucu özelliği kaybolacağı için mide kanamaları ortaya çıkabilecektir” uyarısında bulunuyor.

Egzersizi bırakmayın ama zamanını doğru seçin

Tamamen hareketsiz kalmak kabızlık ve kilo artışını tetikliyor. Dolayısıyla, egzersizleri her gün alışkanlık haline getirmek, sağlığımız için çok önemli. Ancak, aç karnına yapılan ağır egzersizler bayılmaya ve kas yıkımına neden olabiliyor. İftardan 1–2 saat sonra yapılan hafif yürüyüşler ise sindirimi hızlandırıyor ve kan şekerini dengeliyor.

 

#RamazanSağlığı #SahuruAtlama #MideSağlığı #Reflü #RamazanBeslenme #SağlıklıRamazan #İftarÖnerileri #SahurÖnerileri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Her İki Kişiden Biri Gelecek İçin Sağlık Diliyor

Ipsos’un 30 ülkede gerçekleştirdiği kapsamlı “Öngörüler 2026” araştırması, küresel toplumun ve Türkiye’nin yeni yıla dair karmaşık duygu dünyasını çarpıcı verilerle ortaya koyuyor. Araştırma sonuçlarına göre, geride bıraktığımız yılı ülke genelinde olumsuz değerlendirenlerin oranı %66’yı bulurken, bireylerin kendi yaşam alanlarına ve ailelerine odaklandıklarında daha dengeli ve “seçici” bir iyimserlik sergiledikleri görülüyor. Makro Karamsarlığın karşısına panzehiri Seçici İyimserlik ve Sağlık olarak çıkıyor. Bu tablo, bireylerin kontrol edemedikleri makro belirsizlikler karşısında, kendi etki alanlarındaki dengeye tutunma eğiliminde olduklarını gösteriyor.

Ipsos Türkiye Ipsos Türkiye

Ipsos’un Öngörüler 2026 araştırması, toplumun genel gidişata dair duyduğu karamsarlığa rağmen bireysel yaşam alanlarında korumaya çalıştığı “seçici iyimserliği” gözler önüne seriyor. Katılımcıların büyük bir çoğunluğu geride bıraktığımız yılı ülkeleri açısından olumsuz bir dönem olarak nitelendirirken, konu kişisel hayat ve aile odaklı değerlendirmelere geldiğinde algı çok daha dengeli bir seyir izliyor. Nitekim 2025 yılının kendisi ve ailesi için kötü geçtiğini belirtenlerin oranı %50 seviyesinde kalarak, bireylerin kontrol edebildikleri alanlara daha sıkı tutunduğuna işaret ediyor. Bu tablo, 2026 yılına girerken belirsizliklerin gölgesinde şekillenen ancak temel ihtiyaçlar ve aile ekseninde dengelenen ihtiyatlı bir umut arayışını temsil ediyor.

Ipsos Türkiye

Türkiye’de yeni yıla dair toplumsal beklentiler, son üç yıldır değişmeyen bir heyecan taşımasına rağmen, 2026 yılı için daha umutlu bir kırılma görülüyor. Gündeme Dair araştırmamızın sonuçlarına göre, yeni yıl coşkusunda veriler aynı oranları gösterse de; hayatlarının daha iyiye gideceğine inananların oranındaki 9 puanlık artış, toplumdaki iyimserlik duygularının yükseldiğine işaret ediyor. Bu veri, ekonomik ve sosyal belirsizliklerin ortasında bireylerin gelecek vizyonlarını daha pozitif bir zemine taşıma gayretinde olduğunu gösterirken, 2026’yı; bir toparlanma ve umut yılı olarak konumlandırdıkları şeklinde ifade edilebilir.

Ipsos Türkiye

2026 yılına dair beklentilerde umut ve ihtiyatın iç içe geçtiğinde ekonomik yetersizlikler duygulara ait okları aşağı yöne çeviriyor. Toplumun genelinde yeni yıla dair pozitif beklentiler güçlense de ekonomiye yönelik süregelen belirsizlikler, iyimserlik önündeki en büyük engel olarak varlığını koruyor. Nitekim hem kişisel yaşam standartlarının hem de ülke ekonomisinin daha iyiye gideceğine inananların oranının yaklaşık dörtte bir seviyesinde (%25) sınırlı kalması, toplumun büyük bir kesiminin geleceğe dair temkinli ve gerçekçi bir bekleyiş içinde olduğunu gösteriyor.

Ipsos Türkiye

Sağlık her yıl olduğu gibi bu yıl da en çok paylaşılan ortak dilek olarak Tüm beklentilerin ötesinde yerini koruyor. Ekonomik ve sosyal belirsizlikler ne yönde ilerlerse ilerlesin, sağlığın değişmeyen bir öncelik olarak öne çıkması; bireylerin güven arayışının merkezinde hâlâ en temel insani ihtiyacın yer aldığını bir kez daha ortaya verilerle koyuyor

Ipsos Türkiye

Uzun vadeli geleceğe dair toplumların düşünceleri tam ortadan ikiye bölünüyor. Global ortalamaya bakıldığında, her iki kişiden biri 2026 yılıyla birlikte ülkelerindeki genel ruh halinin uzun vadede daha iyimser bir yöne evrileceğine inanıyor. Bu tablo, geleceğe duyulan güvenin henüz ortak bir zeminde buluşamadığını, umut ile kaygının beraber oynadığı bir futbol maçında baş başa gittiği bir uzatmaların görüldüğü bir durumu gösteriyor.

Ipsos Türkiye

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik, araştırma verilerini şöyle yorumladı;

Ipsos’un otuz ülkede gerçekleştirdiği Öngörüler 2026 araştırmasına göre, 2025 yılı sonunda katılımcıların üçte ikisi (%66), geride kalan yılı ülkeleri açısından olumsuz bir dönem olarak değerlendiriyor. Ülkenin genel gidişatına bakıldığında daha karamsar bir tablo öne çıkarken, değerlendirme kişisel hayata ve aileye odaklandığında algı daha dengeli bir seyir izliyor. Her iki kişiden biri 2025’in kendisi ve ailesi için kötü bir yıl olduğunu belirtiyor. Bu tablo, belirsizliklerin gölgesinde şekillenen bir “seçici iyimserliğe” işaret ediyor. Bireyler ülke geneline dair değerlendirmelerinde daha mesafeli ve eleştirel bir tutum sergilerken, kendi yaşam alanlarında dengeyi koruma ve kontrol edebildikleri alanlara tutunma eğilimi gösteriyor.

Yeni bir yıla girerken, takvim değişse de geleceğe dair beklentiler yeniden şekilleniyor. Araştırmaya katılanların yaklaşık dörtte üçü (%71), 2026’nın 2025’ten daha iyi bir yıl olacağına inanıyor. Türkiye’de ise bu iyimserlik daha ölçülü bir biçimde ifade ediliyor ve her on kişiden altısı bu görüşü paylaşıyor. Gündeme Dair araştırmamıza göre Türkiye’de yeni yıla girerken heyecan duyanların oranı son üç yıldır değişmiyor. Buna karşın 2026 yılında hayatlarının daha iyiye gideceğini düşünenlerin oranı geçen yıla kıyasla 9 puan arttı. Ancak gerek kendi yaşam standartları gerekse ülke ekonomisi açısından daha iyi bir tablo bekleyenlerin oranı toplumun yaklaşık dörtte biriyle sınırlı. Tüm bu değerlendirmeler içinde değişmeyen bir öncelik dikkat çekiyor: Sağlık. Sağlığın değişmeyen öncelik olarak öne çıkması ise, hem bireysel hem toplumsal düzeyde güven arayışının merkezinde hâlâ temel ihtiyaçların yer aldığını gösteriyor.

Uzun vadeli geleceğe dair olumlu beklenti taşıyanlarla olumsuz beklenti içinde olanların oranı birbirine yakın. Global ortalamada her iki kişiden biri, 2026 yılında ülkesinde insanların uzun vadeli geleceğe dair daha iyimser hissetmeye başlayacağına inanıyor. Umut,  ihtiyatla birlikte elbette ki varlığını her zaman koruyor.

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik

#Ipsos #Öngörüler2026 #Umut #Sağlık #Araştırma #Toplum #Türkiye #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Mesai”de Meze Yolculuğu Ateşten Çıkan Güçlü Tatlarla Zenginleşiyor

Geleneksel ocakbaşı kültürünü modern şehir hayatının temposuyla buluşturan Mesai, İstanbul’un gastronomi sahnesine yeni bir soluk getiriyor. Ateş merkezli mutfağıyla kebabı başrole taşıyan restoran, samimi ve sade bir anlayışla hazırlanan tabaklarıyla paylaşım kültürünü öne çıkarıyor.

Mesai’nin mutfağında ateş yalnızca bir pişirme yöntemi değil; lezzetin karakterini belirleyen temel unsur. Mevsiminde özenle seçilen ürünler, ustalıkla işlenerek rafine dokunuşlarla buluşuyor. Ortaya çıkan her kebap, gelenekten aldığı gücü modern gastronomi yaklaşımıyla harmanlıyor.

Mesai, İstanbul

 Mezeler ve kebaplar başrolde

Mesai’de kebap yalnızca bir ana yemek değil; sofranın merkezinde konumlanan bir deneyim. Meze kültürüyle başlayan yolculuk, ara sıcaklarla zenginleşiyor. Atom, Trüflü Biber Borani, Mutabbel ve Müdür damak çatlatan mezeler arasında yer alıyor. Yaprak Ciğer, Atom Kokoreç, Çıtır Mantı ve Pastırmalı Humus ise özel gastronomi dokunuşlarıyla dikkat çekiyor.

Ana yemeklerde Mesai Kebap, Ali Nazik ve Kuzu Şiş öne çıkarken; Havuç Dilim Baklava, Ekmek Kadayıfı ve Çıtır Kabak gibi geleneksel tatlılar bu lezzet yolculuğunu tamamlıyor. Mesai, Türk mutfağının özünü korurken şehirli ve çağdaş bir yorumla kebabı yeniden tanımlıyor.

Mesai, İstanbul

 İstanbul’un ruhu Mesai’de

Topkapı Sarayı’ndan Ayasofya’ya, Taşkışla’dan Kız Kulesi’ne… İstanbul’un tüm ihtişamı Mesai’de hayat buluyor. Gün batımında gökyüzünün altın tonlarına karşı başlayan keyifli saatler, lezzetli yemeklerle ayrıcalıklı bir ambiyansa dönüşüyor.

Cam tavanın gökyüzüyle kurduğu görsel bağ, şık aydınlatmalar, ihtişamlı bar ve zarif detaylarla birleşerek konuklara ferah ve davetkâr bir atmosfer sunuyor. Mesai, zarif tasarımı ve enerjik ambiyansıyla İstanbul’un gastronomi sahnesinde öne çıkıyor.

Mesai, İstanbul

Adres: İnönü Cad. No:26 Gümüşsuyu

Bilgi: 0532 056 37 24

 #Mesai #İstanbulLezzetleri #Kebap #MezeKültürü #Gastronomi #Magazin #LezzetYolculuğu #ÜnlülerinTercihi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Melikjoy’dan Sevgililer Günü Öncesi “AŞK”

Modern müziğin çok yönlü ismi Melikjoy, sözü ve müziği kendisine ait olan yeni teklisi “AŞK” ile dinleyicilerle buluştu. 13 Şubat’ta yayınlanan şarkı, sanatçının eşsiz vokali ve virtüöz kimliğini ortaya koyduğu solo keman performansıyla yılın en romantik eserlerinden biri olmaya aday.

Şarkının düzenlemesi ve yaylı orkestrasyonu Erhan Bayrak imzası taşırken, gitarlarda Selahattin Güzelel, yaylılarda İstanbul Strings yer aldı. Mix ve mastering işlemleri Özgür Yurtoğlu tarafından tamamlandı. Epik klibin yönetmenliğini Mustafa Özen üstlenirken, yapımcılığını Ozan Karabağ, görüntü yönetmenliğini ise Anıl Kılınç gerçekleştirdi.

Melikjoy’un yeni teklisi “AŞK”, Sirius Music Yapım etiketiyle tüm dijital platformlarda ve klibiyle YouTube’da yayında.

#Melikjoy #AŞK #YeniSingle #SevgililerGünü #RomantikŞarkı #SiriusMusic #Müzik2026 #SoloKeman #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

İdil Ateş’ten Yeni Single: “Göz Bebeğim”

Üretimlerine istikrarlı bir çizgide devam eden İdil Ateş, yeni single çalışması “Göz Bebeğim” ile müzikseverlerle buluşuyor. Daha önce yayımladığı “Belki De”, “Seneler Geçti” ve “Zaman” gibi şarkılarıyla dikkat çeken sanatçı, bu yeni teklisiyle müzikal anlatımını bir adım ileri taşıyor.

Sözleri Özer Atik, bestesi Tolay Günyaşar’a ait olan ve prodüktörlüğünü Yiğit Seferoğlu’nun üstlendiği şarkı; aldatma, pişmanlık ve içsel yüzleşme temalarını yalın ama etkileyici bir dille işliyor. İdil Ateş’in duygu odaklı yorumu, şarkının atmosferini derinleştirirken akılda kalıcı melodisiyle dinleyicide kalıcı bir iz bırakıyor.

“Göz Bebeğim”, Avrupa Müzik etiketiyle tüm dijital platformlarda yayında.

#İdilAteş #GözBebeğim #YeniSingle #AvrupaMüzik #TürkMüziği #Müzik2026 #DuygusalPop #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Doğuş’tan Yeni Single: “Senden Başkası Olmayacak”

Türk pop müziğinin sevilen isimlerinden Doğuş, yeni single’ı “Senden Başkası Olmayacak” ile dinleyicisiyle buluştu. “Uyan”, “Gamsız” ve “Yan Yüreğim” gibi hafızalara kazınan şarkılarıyla geniş bir kitleye ulaşan sanatçı, bu yeni çalışmasıyla müzikal yolculuğuna duygusal bir halka daha ekliyor.

Sözü ve müziği Doğuş’a ait olan şarkı, sevgiye duyulan koşulsuz bağlılığı merkezine alıyor. Duygusal pop çizgisinde ilerleyen eser, sanatçının içten yorumuyla dinleyiciye doğrudan geçiyor ve kısa sürede sevilen parçalar arasına girmeye aday görünüyor.

“Senden Başkası Olmayacak”, Avrupa Müzik Yapım etiketiyle tüm dijital platformlarda yayında.

#Doğuş #SendenBaşkasıOlmayacak #YeniSingle #TürkPopMüziği #AvrupaMüzik #Müzik2026 #DuygusalPop #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity