Yazılar

El ve ayak büyümesi nedir?

El ve ayak büyümesi nedir?

Yıllardır taktığınız yüzüğün giderek parmağınızı sıkmasına, ayakkabı numaranızın giderek büyümesine, saatinizin bileğinize dar gelmesine şaşırıyorsanız, dikkat! Bu tabloya eklem ağrıları, aşırı terleme, yüz hatlarında kabalaşma, ellerde uyuşma ve güçsüzlük eşlik ediyorsa tedavi başarısı oldukça yüksek ve Akromegali olarak bilinen nadir bir hastalıkla karşı karşıya olabilirsiniz.

Akromegali, vücutta aşırı miktarda büyüme hormonu bulunmasına bağlı olarak el ve ayaklarda büyüme ve yüz hatlarında kabalaşma ile kendini belli eden bir hastalık. Dünyada her 100 bin kişiden 3’ü ila 14’ünde görülüyor, ancak ülkemizdeki görülme sıklığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Sema Yarman, “Çok nadiren genetik geçişli olabilen Akromegali’nin nedeni çoğunlukla hipofiz bezinin büyüme hormonu salgılayan hücrelerinden çıkan ve kanser olmayan iyi huylu bir tümördür. Bu tümörden aşırı miktarda salgılanan büyüme hormonu diyabet, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, uyku-apne sendromu, eklem ağrısı, ellerde uyuşma ve güçsüzlük, kalın bağırsakta polip, tiroit tümörü ve çok daha nadir başka tümör oluşumlarına yol açabilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Sema Yarman

En erken belirti, el ve ayakta büyüme

Akromegali’nin pek çok belirtisi var. En erken rastlanan belirtilerin başında “yumuşak doku artışına bağlı el ve ayaklarda büyüme” geliyor. Diğer belirtiler ise kaş kemerlerinin öne doğru belirginleşmesi, alt çenenin öne doğru çıkması gibi yüz hatlarında kabalaşma, diş aralarının açılması, dudaklarda dolgunluk, burun ve dilde büyüme, ellerde uyuşma ve güçsüzlük, ciltte kalınlaşma ve yağlanmada artış, aşırı terleme, göğüsten süt gelmesi ve eklem ağrısı şeklinde sıralanıyor. Tümör büyüyerek çevresindeki dokulara baskı yaparsa baş ağrısına; görme sinirine (optik kiazmaya) baskı yaparsa da görmede azalmaya neden olabiliyor. Tümörün çok büyüyüp hipofiz bezinin diğer hormonları salgılayan sağlam hücrelerine baskı yapması halinde ise bu hormon eksikliklerine bağlı yorgunluk ve halsizlik, kısırlık, adet düzensizliği, erkeklerde cinsel güçte azalma ve isteksizlik gibi tablolara yol açabiliyor.

Hasta, akromegaliyi tesadüfen öğrenebiliyor

Rahatlıkla gözlemlenebilen büyüme belirtileri, hastanın günlük hayatına yansıyor. Örneğin hastanın yüzük ölçüsü ve ayakkabı numarası giderek büyüyor, yıllardır kullandığı saati kolunu sıkıyor, kaskı kafasına dar gelmeye başlıyor, diş protezi sıktığı için sıkça değiştiriliyor, ameliyat olmasına rağmen horlama ve burun tıkanıklığı devam ediyor. Endokrinolog Prof. Dr. Sema Yarman, bu belirtilerin dışında hastaların kendilerine başvurmaya nasıl karar verdiğini şöyle anlatıyor: “Hasta uzun süre görüşmediği bir tanıdığının kendisine çok değişmiş ve irileşmiş olduğunu söylediğinde bu sorunu fark edebiliyor. Bu durumda hastanın yeni ve 7-8 yıl önceki fotoğraflarını karşılaştırması işe yarayabilir. Bazen tesadüfen karşılaştığı bir Akromegali hastasından duyarak kendisi de bu hastalığı taşıdığını düşünebiliyor. Ya da ailesinde kendisi gibi sonradan irileşen ve beyin ameliyatı geçirmiş kişilerin bulunduğunu öğrenebiliyor.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kolaylıkla tanı konulabiliyor

30 ila 50 yaş arasında daha çok görülen Akromegalide klinik bulgular hastadan hastaya değişiyor ve çok yavaş geliştiği için hastalık yıllarca fark edilmeyebiliyor. Oysa ki tipik bulguları var ise endokrinolog tarafından kolaylıkla tanı konulabiliyor. Muayenenin ardından başta büyüme hormonu düzeyi olmak üzere bazı hormonal tetkikler daha yapılıyor ve tümörün görüntülenmesi için hipofiz MR yöntemine başvuruluyor.

Tedaviyle yaşam kalitesi iyileşiyor

Tedavi süreci çoğunlukla başarılı geçen akromegali hastalarının hem yaşam kalitesi yükseliyor hem yaşam beklentisi sağlıklı bireylerdeki gibi normale dönüyor. Tedavide ilk basamak, hipofiz ameliyatlarında deneyimli bir beyin cerrahı tarafından bulunan tümörün burundan girilerek çıkartılması oluyor. Ameliyat başarısının, tümörün büyüklüğüne ve beyin cerrahının deneyimine bağlı olduğunu belirten Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

Prof. Dr. Sema Yarman “Genellikle küçük tümörlerin çıkarılması büyük olanlardan daha başarılıdır. Büyük tümörlerde ise ameliyat, baş ağrısının giderilmesinde ve görme bozukluklarının ortadan kaldırılmasında oldukça etkilidir. Ancak tamamen çıkarılması mümkün olamayan çok büyük tümörlerde ameliyat sonrası ilaç veya ışın gibi ek tedaviler gerekebilir” diyor.

Çoğu kez hasta, ameliyat sonrası ilk birkaç gün içinde yumuşak doku gerilemesine bağlı olarak yüzünde incelme, el ve ayaklarında ufalma hissediyor. Tedaviyle, hormonal kontrolü sağlayarak hastalığın aktivitesini önlemek ve böylece eşlik eden diğer hastalıkları iyileştirmek hedefleniyor. Hastaya en uygun tedavi yöntemine ise bu konuda deneyimli endokrinolog karar veriyor.

Akromegali hastası sağlıklı bir hamilelik geçirebilir

Akromegali hastalarının merak ettiği sorulardan biri de gebeliğin mümkün olup olmadığı. Prof. Dr. Yarman bu konuda da şunları söylüyor: “Tümör üreme hormonu salgılayan hücrelerden hormon salınımına mani olmadıkça hasta çocuk sahibi olabilir. Ameliyattan sonra çocuk sahibi olan hastalar da vardır. Ancak, ameliyat veya ışın tedavileri çocuk sahibi olma şansını azaltabilir. Hamilelikte büyüme hormonu seviyesindeki değişiklikler olsa da genellikle normal bir hamilelik ve sağlıklı bir doğum gerçekleşir.” Gebelik planı olan hastanın bu durumunu tedavi öncesi hekimiyle mutlaka görüşmesi öneriliyor.

Ruhsal, zihinsel ve fiziksel yenilenme için…

Ruhsal, zihinsel ve fiziksel yenilenme için…

Bunaltıcı sıcaklarına rağmen çoğu insanın yazı çok sevmesinin, adeta bütün kış ‘yaz gelsin’ diye beklemesinin bilimsel bir sebebinin olduğunu biliyor muydunuz? Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç “Mevsimlerin değişmesiyle birlikte bedenimiz ve ruhumuz da değişim ve yenilenmeden geçer. Yaz mevsimi yenilenme, canlanma ve enerjinin sembolüdür. Yapılan çalışmalar da gösteriyor ki; serotonin adı verilen mutluluk hormonu güneş ışığına bağlı olarak yazın artarken, melatonin denilen uyku hormonu ise azalıyor. Yazın daha canlı olunmasının temelinde; güneş ışığının olumlu etkileri ile artan serotonin hormonuna bağlı gelişen mutluluk etkili oluyor” diyor. Bu nedenle kendimizi yenilemeye başlamamız için yaz döneminin daha fazla fırsat sunduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, yazın yenilenmemizi sağlayacak 8 yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç

Açık havaya çıkın!

Sonbahar ve kış aylarında havanın kararması ve soğumasıyla daha fazla olumsuz psikolojik etkilerle karşılaşıyoruz. Güneş ışığının yokluğu kişiyi karamsar ruh haline sokup, depresyonu da tetikleyebiliyor. Yaz güneşi antidepresan etki yaratarak, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacağından ve fiziksel, zihinsel, ruhsal yenilenmenize destek olacağından, yazın güneşin zararlı ışınlarından korunmaya yönelik önlemleri almak koşuluyla mutlaka açık havada zaman geçirin.

Su için!

Yazın kendinizi yenileme listenizde ilk sıralara mutlaka yeterli su tüketmeyi yazın. Özellikle yaz sıcaklarında vücudumuz terleme yoluyla su kaybettiğinden dolayı su içmek için kesinlikle susamayı beklemeyin, bol su için. Vücudumuz kadar beynimizin de suya ihtiyacı var. Yaşam kaynağı olan su, yeterince tüketildiğinde baş ağrılarını azaltıp stresi önlerken, insanın öğrenme yeteneğinin artmasına da yardım ediyor. Vücudun uyanık ve canlı kalmasını, enerjik hissetmeyi sağlıyor. Bu nedenle günde en az iki litre su içme alışkanlığı kazanın ve kış aylarında da yeterli su içmeye dikkat edin.

Yaşantınıza ‘hareket’ katın!

Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç “Sabah uyandığınızda, başlayacağınız güne dair taşıdığınız umutlar, heyecanlar, o günü şekillendiriyor. Güne mutlu başlamada en önemli etkenlerden biri hareket/spor. Her gün 45 dakika tempolu ve sadece burundan nefes alarak yürüyüş, kan dolaşımını sağlayarak beyne gidecek oksijen ve glikoz miktarını artırıyor, dopamin ve serotonin üretimi ile kişinin ruh halini iyileştiriyor, anksiyete ve depresyona iyi geliyor. Gün içerisinde psikolojik, zihinsel ve fiziksel yenilenme sağlayarak motivasyonu artırıyor.

Zamanı esnetmeyi öğrenin!

Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç “Havanın erken karardığı soğuk kış akşamlarında çoğu planımızı erteliyor, erkenden eve gidip dinlenmeyi tercih ediyoruz. Havanın geç karardığı yaz akşamlarında ise uzun süreler dışarıda kalabiliyor, dışarıda veya evde arkadaşlarımızla daha fazla vakit geçirebiliyoruz. Yapılan araştırmalar da, bir arkadaş çevresi ve güçlü sosyal ağlar içinde yer almanın, insanın beden ve ruh sağlığına olumlu şekilde güçlü etkide bulunduğunu gösteriyor. Zamanı esnetmenin ruhumuza iyi geldiğini ve mutlu hissettirdiğini unutmayın ve yazın bu avantajıyla ilk adımı atın” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sağlıklı beslenme düzenine geçin!

Kış aylarına göre taze sebze ve meyve tüketimi yazın daha fazla oluyor. Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç yaz beslenmesinin vücudun yenilenmesi için fırsat oluşturduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Yapılan bilimsel çalışmalar; düşük kalorili beslenmenin ömrü uzattığını gösteriyor. Yaz aylarında kışa nispeten daha düşük kalorili ve daha sağlıklı beslendiğimiz, çoğunlukla sebze ağırlıklı hafif yiyecekler tükettiğimiz için protein ve doğal şeker başta olmak üzere tüm ihtiyaçlarımızı dengeli alabiliyoruz. Yazın sağlıklı beslenme düzenine geçerek ve sürdürülebilir diyet uygulayarak yenilenme yolunda sağlıklı ve güzel bir başlangıç yapabilirsiniz.”

Kendinize yeni alanlar açın!

Televizyon, internet ve sosyal medyada ‘işinize yaramayacak ya da ruhunuza iyi gelmeyecek’ konular ya da kişilere ayıracağınız zaman yerine, zamanınızı doğru yöneterek kendinize yeni alanlar açın. Sanal dünyalar, kişilerin gerçeklik algısını etkiliyor ve bazen önemli durumları atlayıp, unutturabiliyor. Bazen de fazla duygusallaşarak takılınmaması gereken olaylar büyütülüyor, abartılı tepkiler veriliyor. İlgi alanlarınızda yapacağınız değişimler, ruh sağlığınızı da olumlu etkileyecek.
Zihin detoksu yapın!

Yaz mevsimi pozitif düşünce sistemimizi destekliyor, kışın bunalan ruhumuza yazın doğan güneş, umut oluyor. Mevsime göre farklılık gösteren duygusal değişimlerin nedeni; beynin melatonin salgısından ileri geliyor. Melatonin bize mutluluk veren bir salgı. Ve gelin görün ki melatonin gün ışığıyla bağlantılı olarak salgılanıyor. Bu nedenle yaz ayını fırsat bilip, olumlu düşüncelere yelken açın. Ruhunuza, zihninize ve bedeninize iyi gelmeyen kötü düşünceleri silip zihinsel detoks uygulayın.
Mutluluğu seçin

Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç “Sizi mutlu edecek konular ve insanlar seçin. Burada, anlık mutluluklardan bahsetmiyoruz. Sonrasında ve devamında insana kendisini iyi hissettiren, huzur ve mutluluk veren, bir adım ötesine taşıyabilecek seçimler yapmak lazım.  Bizleri mutsuz eden kişilerden ve durumlardan uzak durarak, bize olumlu enerji veren insanlar ile vakit geçirmeliyiz. Unutulmamalıdır ki; mutluluk bulaşıcıdır ve mutluluğu yakalayıp, sahip çıkmak bizim elimizdedir” diyor.

Çocuğunuzda bu şikayetler sık tekrarlıyorsa!

Çocuğunuzda bu şikayetler sık tekrarlıyorsa!

Romatizma denilince sadece eklemlerin etkilendiği durumlar aklınıza geliyor olabilir, fakat romatizmal hastalıklar eklemler dışında; cilt, bağ dokusu, tendonlar, damarlar ve neredeyse tüm iç organlarda etkilenmelere neden olabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ferhat Demir, “Erişkin yaşta gördüğünüz romatizmal hastalıkların birçoğu çocukluk çağında başlangıç gösterebilmektedir. Bunun yanında çocukluk çağına özgü onlarca romatizmal hastalık, maalesef çocukları etkileyebilmektedir” diyor. Bu hastalıkların birçoğunun, bağışıklık sisteminin düzensiz ya da aşırı çalışmasından kaynaklandığını, bilinen en sık tetikleyicilerin ise stres, travma ve enfeksiyonlar olduğunu belirten Doç. Dr. Ferhat Demir “Tetikleyicilerin mümkün olduğunca azaltılması, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz tedavide önemli rol oynamaktadır. Tabi ki, tüm bunların, medikal tedaviler eşliğinde bir çocuk romatoloji uzmanı tarafından hasta özelinde düzenlenmesi gerekmektedir” diyor. Tedavide erken teşhisin önemli olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Ferhat Demir, çocuklarda romatizmal hastalıkların 8 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Ferhat Demir

  • Eklem şikayetleri (Ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığı, topallama)

Çocuklarda romatizmal hastalıkların en sık bulgusu eklem şikayetleridir. Herhangi bir eklemdeki ağrı, buna eşlik eden hareket ettirmede zorluk, eklem cildi üzerinde kızarıklık-ısı artışı veya eklemde gözle görülür bir şişlik bulgusu, geçici ya da kalıcı bir romatizmal hastalığın ilk bulgusu olabilir. Özellikle bu bulguların kısa süreli olmaması ya da tekrarlaması durumunda, çocuğun vakit kaybedilmeden değerlendirilmesi gerekir.

  • Tekrarlayan ateş

Doç. Dr. Ferhat Demir “Ateş, bağışıklık sisteminin farklı nedenlerle uyarılması sonrası aktifleşmesinin ve vücudumuzun korunmasına yönelik reaksiyonun bir göstergesidir. Eğer bu ateşe neden olabilecek bir enfeksiyon durumu yoksa, romatizmal ateş hastalıklarını da değerlendirmek gerekmektedir” diyor. En sık karşılaşılan romatizmal ateş nedenlerinin, ‘periyodik ateş sendromları’ olarak adlandırılan, tekrarlayan dirençli ateşler ile giden hastalıklar olduğunu belirten Doç. Dr. Ferhat Demir şöyle konuşuyor: “PFAPA sendromu (tekrarlayan ateş) ve Ailevi Akdeniz ateşi (FMF) hastalığı ülkemizdeki en sık sebeplerdir. Bu hastalıklarda, belirli periyotlar ile (1/2 hafta-3/4 ay aralığında) tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı, boğaz enfeksiyonu, döküntü, ishal ve  lenf bezlerinde büyüme gibi bulgulardan biri veya birkaçı görülebilir.”

  • Uzamış ateş

Ateşin enfeksiyondan kaynaklanmadığı tespit edildiğinde, ateşli romatizmal hastalıkların tanıda değerlendirilmesi gerekir. 5 gün ve daha uzun süren ateş tablosunda Kawasaki hastalığı adı verilen bir damar romatizmasını, 2 hafta ve daha uzun süren ateş durumunda ise ateşli eklem romatizmasını tanıda düşünmek gerekmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Tekrarlayan boğaz enfeksiyonu

Çocuk Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ferhat Demir “Ortalama 3-4 hafta ara ile tekrarlayan dirençli ateş, tonsillit (bademcik iltihabı), farenjit, ağızda aft-yara ve boyun lenf bezlerinde büyüme şikayetleri, PFAPA sendromunun bulgularındandır. Maalesef bu bulgular, sıklıkla boğaz enfeksiyonu ile karıştırılabilmekte ve hastalar gereksiz antibiyotik tedavisi alabilmektedir” diyor.

  • Kas ağrısı – kas güçsüzlüğü

Tekrarlayan ya da uzamış bir kas güçsüzlüğü-kas ağrısı durumunda, çocukların romatizmal  hastalıklar yönünden değerlendirilmesi gerekir.

  • Cilt döküntüleri

Doç. Dr. Ferhat Demir ”Romatizmal hastalıklar, farklı tipte cilt döküntüleri ile karşımıza çıkabilmektedir. En sık görülenlerden biri ürtiker (kurdeşen) olarak adlandırılan, gün içinde solabilen, kaşıntılı cilt döküntüleridir. Bu döküntüler özellikle ateş birlikteliğinde bir romatizmal hastalık işareti olabilir. Ayrıca peteşi ya da purpura adını verdiğimiz, vücudun farklı bölgelerinde tekrarlayabilen, cilt altı farklı büyüklerde kanama odaklarının olması da vaskülit olarak adlandırdığımız romatizmal damar hastalıklarının belirtilerindendir. Livedo reticularis olarak adlandırılan cildin alacalı görünümü de, yine romatizmal bir damar hastalığının ilk bulgusu olabilir” diyor.

  • Tekrarlayan ağız yaraları (oral aft)

Tekrarlayan ağız içi yaraları-aftlar, altta yatan romatizmal bir hastalığın işareti olabileceği gibi, tamamen iyi huylu olarak da gelişebilir. Bunun yanında, kansızlık ve vitamin eksikliklerine bağlı da ağız yaraları ortaya çıkabilir. Behçet hastalığı, PFAPA sendromu, Çölyak ve Crohn hastalığı gibi romatizmal ve/veya bağırsak ilişkili hastalıklar, tekrarlayıcı ağız yaralarına neden olabilir. Yılda 3-4’den fazla ağız yarası çıkan çocuklar, bu yönlerden mutlaka değerlendirilmelidir.

  • Tekrarlayan karın ağrısı ya da göğüs ağrısı atakları

Doç. Dr. Ferhat Demir, “Farklı dönemlerde ortaya çıkan tekrarlayıcı karın veya göğüs ağrısı durumları, periyodik ateş sendromu adını verdiğimiz, ateşli romatizmal hastalıklar zemininde gelişebilir. Ailevi Akdeniz ateşi, bu hastalıkların ülkemizde en sık görüleni olup, nedenin bulunamadığı karın ağrısı durumlarında mutlaka akılda tutulmalıdır” diyor.

Yaz çorbalarının gücünden faydalanma zamanı!

Yaz çorbalarının gücünden faydalanma zamanı!

Sofralarımızda genellikle kışın soğuk havalarında yer bulan çorbaların gücünden yaz aylarında da faydalanmak istemez misiniz? “Yazın çorba mı içilir!” dememek, kökeni yüzyıllar öncesine uzanan çorbanın gücünden, yaz sebzelerini de bolca kullanarak faydalanmak gerekiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Çorba, hazırlanırken içine konulan çeşitli gıda maddeleri ile hem lezzetli hem de sağlığımıza faydalıdır. Bu nedenle beslenmemizde önemli bir yer tutar. Genellikle kışın soğuk havalarda tercih edilen çorbalar yaz sofralarında da soğuk hazırlanarak tüketilebilir. Üstelik serinlemek ve hafif bir gıda tüketmek için iyi bir seçenektir. Yaz sofralarında özellikle soğuk çorbalara yer verilmeli, öğle ve akşam yemeklerinde mutlaka tüketilmeye çalışılmalıdır” diyor. Çorbaların içerdikleri besin ögeleri ile oldukça faydalı bir yemek çeşidi olduğunu belirten Fatma Turanlı, yazın çorba ile gelen 6 faydayı sıraladı, yaz sıcaklarına karşı soğuk şekilde tüketebileceğiniz 5 sağlıklı çorbayı ve faydalarını anlattı…

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Kilo vermeye yardımcı oluyor

Yemeğe çorba ile başlamak doygunluğa kolay ulaşılmasını sağlayarak kilo alımını engelliyor. Yağlı ve karbonhidratlı yiyecekler yerine, besleyici değeri yüksek olan çorbalar tüketilen kalori oranını da azaltacağı için kilo vermeye yardımcı oluyor.

Uzun süre tok tutuyor

Kalori içeriği çok yüksek olmamakla birlikte, besin içeriği açısından oldukça zengin olan çorbalar; uzun süre tok tutarak gereksiz atıştırmalıkların önüne geçiyor.

Bağışıklığı güçlendiriyor

Çorbalar içerdikleri vitamin, mineral ve lifler ile bağışıklığın güçlenmesine ve hastalıklardan korunmaya katkı sağlıyor.

Bağırsakları çalıştırıyor

Sebzelerde bol miktarda bulunan lifler, bağırsakların düzenli çalışmasına fayda sağlıyor. Ayrıca çorbanın büyük kısmı sıvı olduğu için özellikle yaz aylarında vücudun su ihtiyacının karşılanmasında önemli ölçüde destek oluyor.

Vücut ısısını dengeliyor

Sıcak havalarda içilen çorba; yağlı ve karbonhidrattan zengin ağır yemekler yerine hafif bir seçenek olarak yerini alıyor. Kişinin daha rahat ve serin hissetmesine yardımcı oluyor.

Vücut direncini artırıyor

Bütün çorbalara ilave edilebilen karabiber, pul biber, zerdeçal, nane ve kekik gibi baharatlar ile sarımsak, maydanoz, dereotu vb. sebzeler; içerdikleri vitamin, mineral ve antioksidan bileşikler sayesinde çorbaların besin değerlerini daha kaliteli hale getiriyor. Kişinin vücut direncini artırıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

5 SOĞUK YAZ ÇORBASI VE FAYDALARI

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, yazın sıcak havalarında soğuk şekilde tüketebileceğiniz, hem serinletici hem sağlık deposu 5 yaz çorbasını ve faydalarını anlattı;

Soğuk domates çorbası

Domates, salatalık, soğan, yeşil biber, 1 dilim ekmek içi, sirke, sarımsak ve zeytinyağı konularak hazırlanan bu çorba tam bir antioksidan ve vitamin deposudur. Domates C vitamini, potasyum, demir, likopen, A vitamini, posa içeriği sayesinde kalp sağlığı, bağırsak sağlığı, cilt güzelliği, göz sağlığı için önemli katkılar sağlar. Sigaranın vücuda vereceği hasarları azaltmaya yardımcı olur. İçerdiği posa bağırsak çalışmasını kolaylaştırır. Ayrıca kanser oluşumunda rol oynayan serbest radikallerle savaşmaya antioksidan içeriği sayesinde destek olur.

Yoğurtlu soğuk çorba

Süzme yoğurt, nohut, buğday, zeytin yağı, nane kullanılarak hazırlanan çok pratik ve bir o kadar da faydalı olan bu çorba yaz sofrasının baş tacı olmayı hakeder. Yoğurt zengin

kalsiyum kaynağı olmasının yanında B vitaminleri, D vitamini, protein, iyot, A vitamini, E vitamini içerikleri sayesinde kemik sağlığı ve sinir sistemi çalışması için gereklidir. Fermante bir ürün olması nedeniyle de bağırsak mikrobiyotası üzerinde olumlu etkisi vardır, dolayısıyla bağırsak sağlığı ve bağışıklık sisteminin korunmasında önemli rol oynar.

Soğuk semizotu çorbası

Semizotu, soğan, pirinç ve sarımsağın; yoğurt ve yumurta terbiyesiyle pişirilerek hazırlanıp soğuk içilen bu çorba besin içeriği güçlü bir yaz çorbasıdır. Semizotu A vitamini, B

vitaminleri, C, E vitaminleri, beta karoten, potasyum, demir, magnezyum, çinko gibi vitamin ve mineralleri bol miktarda içeren harika bir yaz sebzesidir. Ayrıca iyi bir omega 3 kaynağıdır. Dolayısıyla bağışıklık sistemini güçlendirme, bağırsak çalışmasını düzenleme, kalp damar sağlığını koruma gibi vücut için önemli faydaları vardır. Ayrıca çok düşük kalori içerdiği için kilo vermeye yardımcı olur.

Soğuk pancar çorbası

Kırmızı pancar, yoğurt, sarımsak, zeytinyağı kullanılarak hazırlanan nefis bir yaz çorbasıdır. Pancar C vitamini, folat, fosfat, manganez, kalsiyum, potasyum gibi birçok vitamin ve mineral sayesinde bağışıklık sisteminin güçlenmesinde önemli rol oynar, beyin ve bilişsel fonksiyonların en elverişli şekilde yürütülmesine yardımcı olur. İçerdiği nitratın nitrik okside dönüşmesi damarlar üzerinde olumlu etki yaparak tansiyon düşmesine, fiziksel performansın artmasına yardımcı olur. Bağırsak sağlığı için çok önemli bir amino asit olan glutamin içeriği de yüksektir, lif açısından zengin bir yapısı vardır.

Soğuk bezelye çorbası

Bezelye, kuru soğan, taze nane, yoğurt, sarımsak, köri, karabiber ve tavuk suyu ile hazırlanan tam bir sağlık deposu olan güzel bir yaz çorba seçeneğidir. Bezelye iyi bir protein ve lif kaynağıdır. İçerdiği zengin folik asit sayesinde gebeliğe hazırlanan anne adayları için kıymetli bir sebzedir. Ayrıca C vitamini, polifenoller, alfa karoten içerikleri sayesinde de cildin güzelleşmesi, metabolizmanın hızlanması ve mide şikayetlerinin azalmasına yardımcı olur.

Çağımızın yeni halk sağlığı sorunu: Erişkin skolyozu!

Çağımızın yeni halk sağlığı sorunu: Erişkin skolyozu!

Fazla kilolar, hareketsizlik, yanlış duruş ve oturuş, hatta aşırı topuklu ya da babet ayakkabılar giymek… Günümüzde gerek sağlıksız yaşam tarzı, gerekse ilerleyen yaş gibi etkenlerle erişkin skolyozu giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Omurga Sağlığı Merkezi, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Alanay, erişkin skolyozunun yaşam kalitesini diğer kronik hastalıklar kadar çok etkilediğini belirterek “Yapılan çalışmalar; erişkin dejeneratif (sonradan ortaya çıkan) skolyozun, yaşlanan nüfusla birlikte sıklığı artan, çağımızın yeni halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koyuyor” diyor. Prof. Dr. Ahmet Alanay, Haziran – Skolyoz Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, erişkin skolyozu hakkında en sık sorulan 6 soruyu yanıtladı, kaçınılması gereken 4 hatayı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ahmet Alanay

  • SORU: Erişkin skolyoz ve diğer omurga bozuklukları nasıl ortaya çıkıyor?

CEVAP: Erişkin omurga bozuklukları çocukluk ve ergenlik çağında ortaya çıkan hastalıkların devamı niteliğinde olabileceği gibi, erişkinlik döneminde de başlayabiliyor. Ergenlik döneminde başlayan, ancak o dönemde farkına varılmayan ya da farkına varıldığı halde tedavi edilmeyen ve belirtileri ilerleyen skolyoza ‘erişkin idiyopatik skolyoz’ deniliyor. Bu skolyoz tipinde ağrı ve duruş bozukluğu gibi belirtiler zamanla ortaya çıkıyor. Erişkin dejeneratif (sonradan ortaya çıkan) skolyoz ise; yaşlanma ile birlikte omurga yapısının yıpranması ve osteoporoz (kemik erimesi) sonucu oluşuyor. Çalışmalar; bu tip skolyozun 60 yaş üstünde görülme sıklığının yüzde 60’ın üzerinde olduğunu gösterirken, Prof. Dr. Ahmet Alanay, erişkin dejeneratif skolyozun, çağımızın yeni halk sağlığı sorunu olduğunu söylüyor.

  • SORU: Erişkin skolyoz ve omurga bozuklukları hangi sorunlara yol açıyor?

CEVAP: İleri derecede erişkin skolyozlu kişilerde omurga ve gövde yana ya da öne doğru yatarken, hareket kabiliyetinde kısıtlanma, sırt ve bel ağrısı, kaslarda güç kaybı, bacaklarda uyuşma, kramp ve yürüme mesafesinde kısalma olabiliyor. Yaygın bilinen ifade biçimiyle ‘bel kayması’ yani bir omurun diğeri üzerinde öne, arkaya veya yana doğru yer değiştirmesi de tabloya eklenirse şikayetler artabiliyor. Erişkin idiyopatik skolyozda ise, omurga eklemlerinde bozulmalarla şiddetli ağrı olabilirken, göğüs kafesi baskılanarak çabuk yorulma ve solunum sıkıntısı yaşanabiliyor. Tüm bu şikayetler hastaların yaşam kalitesini çok ciddi ölçüde düşürüyor.

SORU: Erişkin skolyoz ve omurga bozukluklarında tedavi yöntemi nasıl belirleniyor?

CEVAP: Hastanın şikayetleri ve skolyozun eğrilik derecesi tedavinin yönünü belirliyor.  Doktor, hasta şikayetlerini değerlendirerek radyografi, manyetik rezonans görüntüleme (MRG), bilgisayarlı tomografi (BT) ya da elektro-tanısal testler isteyebiliyor. Erişkin skolyoz tedavisinde seçilecek yöntem, ağrı ve skolyozun eğrilik derecesine, eğriliğin ilerleyici olup olmamasına göre planlanıyor. Genellikle hastaya önce cerrahi olmayan tedavi yöntemleri uygulanıyor.

  • SORU: Erişkin skolyoz ve omurga deformitelerinde cerrahi olmayan tedaviler ne kadar etkili oluyor?

CEVAP: Prof. Dr. Ahmet Alanay “Erişkin skolyozu olan hastalar için; fizyoterapist eşliğinde uygulanacak fizik tedavi ve egzersizler, ilaç ve enjeksiyonlar, korse tedavisi gibi yöntemler tek tek veya birlikte uygulanabilir. Skolyozun türüne ve kişinin fiziksel kondisyon durumuna göre doktorlar her hasta için farklı ve en uygun olan yöntemi seçecektir. Ancak korse tedavisinin uzun süre uygulanması faydadan çok zarara neden olabileceği gibi, fizik tedavi ve egzersizler de ilerleyici bir skolyozu önlemedeki yetersiz kalabilir.” diyor.  

  • SORU: Erişkin skolyoz ve omurga deformitelerinde cerrahi tedavi ne kadar etkindir?

CEVAP: Erişkin skolyoz ameliyatında, ameliyat süresinin ve cerrahi işlem sayılarının genç hastalara göre daha fazla olabildiğini belirten Prof. Dr. Ahmet Alanay şöyle konuşuyor: “Özellikle hastanın kalp ve akciğer gibi hastalıkları, diyabeti ve osteoporozu var ise cerrahi tedavi daha da zorlaşabilir. Ancak hastanın iyi hazırlanması ve gerekli tedbirlerin alınması ile cerrahi tedavi sonuçları son derece yüz güldürücü olabilir.”

Pause Sağlık, Pause Dergi 

  • SORU: Erişkin skolyoz ve omurga deformitelerinde güncel cerrahi yaklaşım nasıldır?

CEVAP: Skolyoz ameliyatında eğriliğin dengeyi sağlayacak kadar düzeltilerek omurların kaynaştırılması (füzyon) ve sinir basılarının ortadan kaldırılması hedefleniyor. Prof. Dr. Ahmet Alanay “Erişkin skolyoz ve omurga deformitelerinde minimal invaziv cerrahiler genelde ilk seçim oluyor. Minimal girişimle maksimum fayda sağlamayı amaçlıyoruz. Ancak bazı durumlarda füzyon gibi daha agresif cerrahiler gerekebiliyor. Vida ve çubuk kullanılan füzyon ameliyatlarında planlama ve özellikle omurganın normal bel ve sırt kıvrımlarının hastaya özgü şeklinin sağlanması çok önemlidir. Aksi taktirde yeni ameliyatlar gerekebilir.” diyor. Bu tür ameliyatlar için bilgisayarda yapılan kişiye özel analiz ve simülasyonlarla ideal omurga yan şeklini sağladıklarını belirten Prof. Dr. Ahmet Alanay “Böylece ameliyat sonrası mekanik komplikasyonları en aza indiriyoruz. Cerrahinin ne kadar agresif olacağına karar vermemizde hastanın deformite analizi ve genel sağlık durumu etkili oluyor. Günümüzde yapay zeka kullanarak oluşturulan risk hesaplayıcılar ile hasta için en uygun cerrahi yöntemi seçmeye çalışıyoruz” diye konuşuyor. Ameliyat sonrası iyileştirme ve rehabilitasyon süreci uygulanan hasta 7-10 gün sonra taburcu ediliyor. Egzersiz ve düzenli kontrollerle hastanın bir an önce normal yaşantısına dönmesi amaçlanıyor.

Dikkat! Bu 4 hataya düşmeyin!

Prof. Dr. Ahmet Alanay, 60 yaşın üzerindeki her 100 kişiden 60’ında omurga deformitelerine rastlandığını ve gelecek yıllarda bu sayının çok daha artmasının beklendiğini belirterek “Erişkin skolyoz ve omurga deformiteleri artışının önüne geçebilmek için, günlük yaşantımızda alışkanlık haline gelen bazı hatalı davranışlarımızın mutlaka değiştirilmesi gerekiyor” diyor. Prof. Dr. Ahmet Alanay, erişkin skolyozu ve omurga deformitelerine yol açabilen 4 hatayı şöyle sıralıyor:

  • Fazla kilo

Fazla kilolar omurgaya binen yükü artırıyor ve hareketlerin kısıtlanmasına neden oluyor. Sağlıklı beslenerek formunuzu koruyun ve omurganızı rahatlatın. Ayrıca kalsiyumdan zengin ve dengeli bir beslenme sisteminizin olması kemiklerinizin de kuvvetlenmesini sağlıyor.

  • Hareketsizlik ve düzenli egzersiz yapmamak

Sağlıklı bir omurga yapısı için kasların kuvvetli olması şart. Egzersizden uzak, hareketsiz bir yaşam kasların güçsüzleşmesine, omurgada sorunların ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu nedenle hayatınıza hareket katın. Her gün mutlaka en az yarım saatinizi egzersize ayırın.

  • Yanlış duruş ve oturuş

İyi bir duruşa sahip olun. Sağlıklı omurganın ilk kuralı sağlıklı bir duruşa sahip olmaktan geçiyor. İyi bir duruş sayesinde omurga en az şekilde enerji kullanıyor ve yıpranmıyor. Dolayısıyla ilerleyen yıllarda omurgada sorunların ortaya çıkma riski azalıyor.

  • Aşırı topuklu ve babet ayakkabılar

Aşırı topuklu ya da babet ayakkabılar; diz, kalça ve omurga sağlığını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle ayakkabı topuğunuzun boyu 3- 4 santim olmalı.

Başarılı ve zayıf karneye doğru yaklaşımda 4’er püf noktası!

Başarılı ve zayıf karneye doğru yaklaşımda 4’er püf noktası!

Günümüzde aileler çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak için akademik başarı ile ilgili maddi manevi yoğun uğraş veriyor. Bu durum çocuklarından derslerle ilgili beklentilerinin de artmasına yol açıyor. Karne ise bu beklentinin en somut bulmuş hallerinden birisi olarak görülüyor. Ancak dikkat! Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz “Aileler tüm imkanlarını bu kadar seferber etmişken gelen kötü notları kimi zaman kendilerine haksızlık olarak algılayabilmekte, ‘biz herşeyi yaptık, neden bu notlar hala düşük’ diyerek bu duruma öfkelenebilmekte, kendilerine ve emeklerine bir saldırı olarak algılayabilmektedir. Oysa çocuğun akademik başarısı bir çok değişkenin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır; çocuğun bilişsel ve öğrenme yetenekleri ile ilgili olduğu kadar, aile ortamı, anne babası ile ilişkisi, sosyal ilişkileri, okul ortamı gibi daha bir çok faktör etkili olabilmektedir. Bu nedenle çocuklar arasında kıyaslama yapılmamalı, her çocuk kendi potansiyeli ve imkanlarına göre değerlendirilmelidir” diyor. Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz, zayıf karne kadar, başarılı karneye de doğru yaklaşılması gerektiğini belirterek, anne babalara doğru yaklaşımın 4’er püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz

Zayıf karneye 4 doğru yaklaşım önerisi

  • Sivri ve yaralayıcı ifadelerden kaçının!

Notlar çocuğun zekası, becerileri ya da kişiliği hakkında olumsuz bilgi vermez. Sadece zayıf olan derslerine işaret eder. Bu nedenle karnedeki zayıfları genellemekten ve sivri ifadelerden kaçının. ‘Senden adam olmaz’, ‘Tembel’ gibi çocuğun kişiliğini yaralayacak, özgüvenini ve benlik saygısını azaltacak ifadelerden kesinlikle uzak durun. Böyle bir muamele çocuğu motive etmez, aksine kendini değersiz ve beceriksiz hissetmesine, ailesinden duygusal olarak uzaklaşmasına yol açar. Yine, ‘Bizi  çok üzdün’, ‘Emeklerimizi boşa çıkardın‘ gibi çocuğu derinden etkileyebilecek duygusal, aşağılayıcı üslup ve fiziksel cezalar da çocuğu çıkmaza sürükler.

  • Kendinizi de sorgulayarak, birlikte yol haritası belirleyin!

Geçen sürece yönelik kendi tutumlarınızı da gözden geçirin. Acaba çocuğa çok mu müdahale edildi, çocuk yalnız mı hissetti, yoksa çocuğa çok koruyucu davranılarak bir şeyler yapması farkında olmadan engellendi mi? Dolayısıyla “Acaba çocuk bu karne ile bize ne anlatmak istiyor” diye düşünerek, karnenin mesajını doğru anlamaya çalışın. Çocuğunuza “Sanırım zor bir yıl geçti. Sonuçlar senin de istediğin gibi olmadı. Aslında biz senin daha iyisini yapabileceğini biliyoruz. Ama ne oldu da acaba işler ters gitti, ne seni zorladı (eğer kötü notlar alması ile ilgili bir tahmininiz varsa o paylaşılır) birlikte anlayıp bir yol bulalım, çünkü bu böyle olmaz’ gibi hem bir sorun olduğunu dile getiren, nedenleri hakkında düşünen ama aynı zamanda çözüm üreten bir konuşma yapın. Bu çocuğu motive edecek ve çaresiz hissetmesini engelleyecektir.

  •  “İş işten geçti!” mesajı yerine “Birlikte düzelteceğiz” mesajı verin

Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz ‘Şimdi yeni bir yıla gireceğiz yazı iyi değerlendirelim, sen bir dinlen, kafanı boşalt, oyunlarını oyna, ama önümüzdeki yıl biz de sana destek olacağız; sen de elinden geleni yaparsın, biliyoruz sen de iyi bir karne getirmek isterdin. Bu yıl böyle oldu ama seneye düzeltebilirsin. Seneye elinden geleni yaparsın’ gibi yaklaşımlarla çocuğa telafi ve tamir etme seçeneğinin olduğunu hissettirin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Motive edin

Kötü karneyi görmezden gelmek de doğru değil. Çünkü çocukta ‘önemsenmeme’ hissine yol açar. Ancak pozitif yönleri üzerinden güçlendirmek çocuğa güç verir. Bu nedenle ‘Bak geçen yıl karnende böyle böyle güzel notlar vardı, demek ki senin içinde iyi notlar alabilecek bir başarma gücün var, bu sefer olmamış olabilir ama bu güç senin içinde ve yeniden bu gücü kullanıp iyi notlar alabilirsin, biz de sana bu yönde destek olacağız’ gibi çocuğu güçlendiren konuşmalar yapın.

 Başarılı karneye 4 doğru yaklaşım önerisi

  •  Çocuğunuzu ödüle boğmayın!

Başarılı olan ve takdir belgesi alan çocuğunuza gereğinden fazla övgü ve onu ödüle boğmak da yapılacak en büyük yanlışlardan biri. Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz “Çocuklar büyük ödüllere boğulmamalıdır. Çocuğun yaşına uygun ve makul bir karne hediyesi çocuk için son derece teşvik ediciyken, çok büyük ödüller çocukta sanki o notları anne baba için aldığı duygusu uyandırabilmekte, çocuğun ders sorumluluğunun kendine ait olduğu duygusunu sahiplenmesini güçleştirmektedir” diyor. Öteyandan çocuğa daha önce karne hediyesi olarak bir söz verildiyse bunun mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini belirten Neil Serem Yılmaz “Verilen ve nedeni iyi açıklanmadan tutulmayan/tutulamayan sözler çocukta hayal kırıklığı ve anne babanın verdiği sözlere dair bir güvensizlik hissi oluşturabilir” diyor.

  • Başarısını önemseyin, mükemmeliyetçilikten kaçının!

Çocuğunuzun çabasını ve başarısını görmezden gelerek önemsizleştirmeyin. Mutlaka takdir edin, duygusal gelişimini destekleyecek küçük bir ödül verin. Mükemmeliyetçi yaklaşımdan ise mutlaka kaçının. Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz “Mükemmelliyetçi tutumdan uzak durmak, uç söylemlerden kaçınmak son derece önemlidir. ‘Bütün  notların 100, neden şu notun 95 ‘gibi mükemmelliyetçi bir tutum çocuğun emeğinin görülmediği ve hep daha fazlası istendiği hissini oluşturabilir” uyarısında bulunuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  •  Üstün zekalı etiketi yapıştırmayın!

 Çocuğa ‘üstün zekalı’ gibi  etiketler yapıştırarak, çocuktan çok yüksek beklentilere girilmemesi gerekiyor. Çünkü bu durum çocuklar için baskı unsuru oluşturabiliyor. Var olan başarısını kaybetmekle ilgili performans kaygısı ya da sınav kaygısı gibi zorluklar gelişebiliyor. ‘Benim çocuğum çok başarılı, şu bölümü, şu üniversiteyi kazanacak’ gibi söylemler, çocukları bu yük altında ezerek, yoğun stres yaşamalarına yol açıyor. Ders başarılarını da artırmaya yardımcı olmadığı gibi, aksine gerilemelerine neden olabiliyor.

  •  Çocuklarınızı kıyaslamayın!

Uzman Klinik Psikolog Neil Serem Yılmaz “Karnesi iyi olan hatta takdir belgesi alan kardeş, karnesi kötü olan kardeşe kesinlikle örnek gösterilmemelidir. Bu tür bir kıyaslama fayda yerine zarar getirir. Çocuklar arasında yoğun bir rekabete ve kıskançlığa neden olarak kardeşlerin aralarını bozabilirken, anne babanın kendisini bu nedenle sevmediği hissine de yol açarak yalnızlık hissine neden olabilir” diyor.

Skolyozda erken tanı, tedavinin yöntemini de değiştiriyor!

Skolyozda erken tanı, tedavinin yöntemini de değiştiriyor!

Omurganın yana doğru eğriliği anlamına gelen skolyozun doğuştan olan şekli, son yıllarda teknoloji ve tıptaki gelişmeler sayesinde henüz bebek anne karnında iken de tespit edilebiliyor. Anne karnındaki bebeğin gelişimi sırasında ortaya çıkan doğuştan (doğumsal) skolyoz genellikle ilerleyici olduğu için, erken teşhis ve tedavisi büyük önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Omurga Sağlığı, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Alanay, dünyada her bin canlı doğumdan 1’inde görüldüğü tahmin edilen ve ergenlik döneminde ortaya çıkan skolyozdan sonra en yaygın görülen skolyoz nedeni olan doğuştan skolyozda erken tanının, tedavinin yöntemini de belirlediğini vurguluyor. Prof. Dr. Ahmet Alanay, skolyoza karşı toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla tüm dünyada etkinliklerin yapıldığı Haziran – Skolyoz Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, doğuştan skolyoz hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ahmet Alanay

  • Gebelik sırasında tespit edilebiliyor

Anne karnındaki bebeğin omurga gelişimi ilk üç ayda tamamlanır. Doğuştan skolyoz, anne karnında organların oluşumu sırasında omur veya omurların tam gelişememesi veya birbirine yapışık kalması nedeniyle oluşan deformitelerdir. Bunlar teşhis edildikten sonra gebelik boyunca izlenir ve doğumdan sonra da çocuk konunun uzmanı hekim tarafından takibe alınır. Doğuştan skolyoza; genetik faktörlerin yanı sıra gebelikte oksijensiz kalma, sigara içimi, alkol ve bazı ilaçların kullanımının yol açabildiği düşünülse de kesin nedeni bilinmemektedir.

  • Erken tanı kritik önem taşıyor

Skolyozda erken tanı ve tedavi çok önemlidir. Doğuştan skolyozlar genellikle ilerleyicidir ve tedavileri gerekir. Erken tanı, eğriliğin tedavisinin zor ve karışık bir hal almasını engeller, gerekli cerrahinin büyüklüğünü ve risklerini azaltır. Büyüme daha az etkilenir. Bu nedenle omurga eğriliği tespit edildiği andan itibaren çok vakit kaybetmeden uzman görüşü alınması ve ilerleyici skolyozun erken tedavisinin yapılması gerekir.

  • Erken teşhis, tedavinin yöntemini de belirliyor

Prof. Dr. Ahmet Alanay, gebelik esnasında ya da doğumdan hemen sonra tanı konulduğunda, eğrilik şiddetli değilse bebeğin izleme alındığını belirtirken, şiddetli eğriliklerde ise tedavi sürecini şöyle özetliyor: “Erken teşhis, tedavinin yöntemini de belirler. İlk tedavi olarak gövde alçısı uygulanır. Genellikle alçı veya korse tam bir iyileşme sağlamaz ancak çocuğun cerrahi müdahaleye uygun yaşa gelmesi için zaman kazanmaya yarar. Eğriliklerin ilerlemesi durumunda ise cerrahi tedavi uygulanır. Cerrahi tedavi için genelde çocuğun 3 yaşına kadar büyümesi ve cerrahinin 3 yaş ve sonrasında yapılması önerilse de, günümüz teknolojisi ile gerekli eğriliklerde 1 yaş civarında ameliyat uygulayabiliyoruz. Hangi yaşta cerrahi uygulanırsa uygulansın, doğuştan skolyozu olan çocuklar ergenlik çağının sonuna kadar yeni eğrilik oluşması açısından takip edilirler.Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Doğuştan skolyoza başka sorunlar da eşlik edebiliyor

Doğuştan skolyoz anne karnında organların gelişimi sırasında ortaya çıkan ve omurga gelişimindeki bir kodlama hatası ile oluşan bir durum olduğu için diğer organlar da etkilenebilir. Beraberinde kalp, böbrek rahatsızlıkları ve omuriliği ilgilendiren sorunlar olabilir. Doğuştan skolyoz, ergenlikte görülen skolyoza kıyasla daha agresif seyreder ve daha çok cerrahi girişim gerektirir. Henüz anne karnında iken başlayan ve ilerleyici olan bir skolyoz çeşidi olması nedeniyle, gövde ve akciğer gelişimini ciddi etkiler ve tedavi edilmez ise akciğer sorunları nedeniyle yaşam süresini kısaltabilir.

  • Doğru sanılan bu yanlışa dikkat!

Toplumda doğuştan skolyozla ilgili doğru sanılan en önemli yanlışlardan birisi; ilerleyen eğriliklerde ‘çocuğun büyümesi durmasın’ diye ameliyatı ergen yaşlarına kadar geciktirmek. Günümüzde teknoloji ve tıptaki gelişmeler ve hekimlerin tecrübesi ile bu bu ameliyatlar 1-1.5 yaş civarında yapılabilmektedir. Ameliyat ne kadar erken yapılırsa, büyüme o kadar az etkilenir ve ameliyata bağlı komplikasyonlar o kadar az olur.

  • Günümüzde tedavi şansı daha yüksek, ama!

Prof. Dr. Ahmet Alanay “Günümüz olanakları ile tedavide başarı mümkün ancak ergen skolyozuna göre daha zor bir süreç. Tedavinin zorluğu skolyoza neden olan bir veya daha çok omurga anomalisinin bulunmasına bağlıdır. Çok fazla sayıda omurda gelişim geriliği veya yapışıklık var ise tedavi daha güçtür. Korse ve egsersizin rolü kısıtlıdır. İyi planlanmış ve uygulanmış ameliyat ile başarı sağlanır. Bir kez daha vurgulamak isterim ki; eğrilik çok büyük boyutlara ulaşmadan erken teşhis edilmesi, tedavinin başarısı için büyük önem taşımaktadır” diyor.

Genetik tanı ile ‘sağlıklı bebek’ mümkün!

Genetik tanı ile ‘sağlıklı bebek’ mümkün!

Aşırı halsizlik, çarpıntı, çabuk yorulma, deride koyulaşma, gelişme geriliği… Halk arasında ‘Akdeniz anemisi’ olarak bilinen talasemi hastalığının en sık görülen belirtilerinden birkaçı… Acıbadem Maslak Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Öztürk, ülkemizde en sık görülen kalıtımsal hastalıklar arasında yer alan talaseminin, çocuğa anne ve babasından bozuk genler nedeniyle geçtiğini söylüyor. Dünyada ve ülkemizde bu kalıtsal kan hastalığına yönelik toplumsal farkındalık çok az olduğu için her yıl 8 Mayıs Dünya Talasemi Günü kapsamında bilinçlendirici etkinlikler yapılıyor. Günümüzde tıp ve teknolojideki gelişmeler, genetik tanı sayesinde sağlıklı bebek dünyaya getirmenin mümkün olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Öztürk, hastalığın kök hücre nakli ile de tedavi edilebildiğini söylüyor. Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Öztürk, 8 Mayıs Dünya Talasemi Günü kapsamında, talasemi hakkında en çok merak edilen 7 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ahmet Öztürk

  • Talasemi hastalığının belirtileri nelerdir?

Anne ve babadan gelen bozuk genlerin yol açtığı, genetik bir kan hastalığı olan talasemi;  ciddi kansızlık ve buna bağlı olarak aşırı halsizlik, çabuk yorulma, etrafa ilgisizlik, renkte solgunluk, çarpıntı ve gelişme geriliği gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Deri renginde ve idrar renginde koyulaşma, safra kesesinde taş, karaciğer büyüklüğü, kalp yetmezliği ve iskelet sisteminde bozukluklarla da ortaya çıkabiliyor.

  • Talasemi hastalığında risk unsurları nelerdir?

Talasemi kalıtsal bir hastalık olduğu için çevresel faktörler risk oluşturmuyor. Talasemi hastalığı açısından anne ve babası taşıyıcı olan çocukların risk altında olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Öztürk şöyle konuşuyor: “Yapılan bilimsel çalışmalar; iki taşıyıcının evlenmesi sonucunda her bir çocuğun yüzde 25 hastalıklı doğma, yüzde 50 taşıyıcı olma ve yüzde 25 normal doğma ihtimali olduğunu gösteriyor” diyor.

  • Talasemi hastasının, talasemi taşıyıcısından farkı nedir?

Talasemi hastaları, talasemi taşıyıcılarından farklı olarak bir ömür boyu sürekli yeni kan nakline ihtiyaç duyuyorlar. Öyle ki, üç-dört haftada bir yeni kan almadan hayatlarını sürdürmeleri imkansız oluyor, ancak bu sayede erişkinliğe ulaşabiliyorlar. Talasemi taşıyıcısı olan kişilere ise kan nakli gerekmiyor. Talasemi taşıyıcılarında hafif düzeyde bir kansızlık ve buna bağlı olarak halsizlik görülebiliyor. Çoğu taşıyıcıda hiç bir bulgu olmayıp, ancak tesadüfen yaptırdıkları tahlil sonrası talasemi taşıyıcısı olduklarını öğreniyorlar.

  • “Ben taşıyıcıyım, eşim değil. Çocuğumuzun riski nedir?”

Ülkemizde en yaygın görülen genetik hastalıklar arasında ilk sırada yer alan talaseminin ortaya çıkması için; anne ve babanın her ikisinin de taşıyıcı olması gerekiyor. Bir beta talasemi taşıyıcısı, taşıyıcı olmayan bir kişi ile evlenirse doğacak her bir çocuk için yüzde 50 taşıyıcı, yüzde 50 sağlıklı olma olasılığı vardır. Taşıyıcılık durumunda hastalık ortaya çıkmaz. Ancak anne veya babanın birinde taşıyıcılık var diğeri normal ise çocuklarda hastalık değil ama taşıyıcılık görülebilir. Özellikle akraba evliliklerinde çocuğun hastalıklı dünyaya gelme riski yüksek olduğundan bu kişilerin evlilik öncesi mutlaka gerekli tetkikleri yaptırmaları gerekir. Talasemi taşıyıcıları riskleri bilmek kaydı ile normal veya tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi olabilirler.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Talasemi hastalığı önlenebilir mi?

Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Öztürk “Günümüzde teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde talasemi hastalığını engellemek mümkün olabiliyor. Genetik bilimsel gelişmeler ışığında geliştirilen yöntemle taşıyıcı çiftlerin bebeklerinin sağlıklı doğması da mümkün olabiliyor. Ancak bunun için çiftlerin evlenmeden önce talasemi taşıyıcılığı açısından mutlaka test yapılarak  taranması gerekiyor. Genetik tanı ile çiftlerin Akdeniz anemisi hastalığına yol açabilecek taşıyıcı genlere sahip olduğu saptanırsa doğacak çocuklarının da taşıyıcı ya da hasta olma ihtimalleri de hesaplanabiliyor” diyor.

  • Talasemide yaşam tarzı nasıl olmalı?

Talasemi hastalarının tıpkı her insanın yapması gerektiği gibi sağlıklı beslenmesi önemli. Ancak özel bir diyet uygulamaları gerekmiyor. Yılda bir kez kan kontrolü yaptırılması şart. Bununla birlikte vitamin ve özellikle demir ilacını hekim önerisi olmadan kesinlikle kullanmamak gerekiyor.

  • Talasemi hastalığının kesin tedavisi var mı?

Talasemi hastalığı kalıtsal bir hastalık olduğu için ilaç ile tedavisinin olmadığını belirten Prof. Dr. Ahmet Öztürk şöyle konuşuyor: “Kök Hücre Nakli bugün için talaseminin kesin tedavisidir. Başarılı bir nakil gerçekleşirse, hasta yaşamına kan desteği ve onun getirdiği yan etkiler olmadan devam edebilir. Talasemili bir hastanın doku grubu uygun bir kardeşi varsa kardeşinden kemik iliği nakli ile yapılabilir. Günümüzde araştırmalara devam edilen gen nakli tedavisi henüz hastalara uygulanmıyor.”

Tek ve küçük kesiden ‘akciğer kanseri’ ameliyatı

Tek ve küçük kesiden ‘akciğer kanseri’ ameliyatı

En sık görülen kanserler arasında yer alan akciğer kanserinin adını duymak bile insanı korkutmaya yetiyor. Dünyada her yıl 2 milyondan fazla, ülkemizde de 40 bin kişi, sigaranın en önemli risk faktörü olduğu ‘akciğer kanseri’  tanısı alıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, kanserden kaynaklanan ölümler arasında  ilk sırada yer alsa da, aslında tedavisinde atılan dev adımlar sayesinde erken evre akciğer kanserlerinin günümüzde yüksek başarı oranıyla tedavi edilebildiğine dikkat çekerek, “Erken evredeki akciğer kanserinin en yaygın ve ana tedavi yöntemini de cerrahi girişimle tümörün çıkarılması oluşturuyor. Günümüzde akciğer kanseri ameliyatlarının büyük bölümü, hastaya pek çok avantaj sunan kapalı ameliyatlarla gerçekleştiriliyor. Geliştirilen teknikler sayesinde erken evredeki akciğer kanseri ameliyatlarında yüzde 70’lere varan başarılı sonuçlar elde edilebiliyor ve hastalar uzun yıllar sağlıklı yaşamlarına devam edebiliyor.” diyor.

Tek Port VATS yöntemi: Pek çok fayda sağlıyor!

Akciğer kanserinin tedavisinde uygulanan kapalı ameliyatlardan son yıllarda en çok dikkat çeken yöntem ise tüm işlemlerin göğüs kafesinden yapılan tek bir küçük bir kesi ile gerçekleştirildiği Tek Port VATS yöntemi! Dünyada ve ülkemizde sayılı merkezlerde uygulanan yöntemin sağladığı en önemli avantaj; ameliyat sonrasında hastaların solunumunu çok rahat şekilde yapmalarına olanak sağlaması ve bağışıklığı düşürmediği için hastanın kanserle mücadelesinde başarı şansını artırması! Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, bu yöntemin tanı ve tedavi işlemlerinin aynı operasyonda yapılmasına da imkan sağladığını belirterek, “Patoloji incelemesinde tümörün kötü huylu olduğu tespit edilirse aynı anda yapılan ameliyat ile kanserin tedavisi de gerçekleştiriliyor. Böylelikle akciğer kanserinin en erken şekilde teşhis ve tedavi edilmesine imkan tanıyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Semih Halezeroğlu

İşlemler tek bir kesiden gerçekleştiriliyor

Akciğer kanseri, kaburgalar arasının geniş şekilde açılarak yapılan ‘açık ameliyatlar’ ve göğüs boşluğu açılmadan, kaburgalar arasından ilerletilen bir kamera ile görüntülerin ekranlara yansıtılmasıyla gerçekleştirilen ‘kapalı ameliyatlar’ olmak üzere 2 şekilde gerçekleştiriliyor.

Kapalı akciğer kanseri ameliyatları kendi içerisinde standart VATS yöntemi, robotik yöntem ve Tek Port VATS yöntemi olmak üzere 3 gruba ayrılıyor. Standart VATS ve robotik yöntemde işlemler göğüs boşluğuna 2 veya 3 yerden gerçekleştirilen kesiden girilerek yapılıyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, genel anestezi altında uygulanan Tek Port VATS yönteminde ise hastalığın olduğu göğüs boşluğu içerisine, sadece 2-3 cm arasındaki tek bir kesiden girildiğini belirterek, yöntemin nasıl uygulandığını şöyle anlatıyor: “Ardından 10 mm’lik bir cerrahi kamera hastalıklı olan bölgeye ilerletiliyor. Cerrah kamera aracılığıyla elde edilen görüntüleri ekranda görürken, operasyonu aynı kesiden ilerlettiği diğer cerrahi aletler ile gerçekleştiriyor. Hastalıklı kitle ‘endobag’ adı verilen cerrahi torba içerisine konularak göğüs boşluğu dışına çıkarıldıktan sonra operasyon tamamlanıyor.”

Hastanın iyileşme süreci kısalıyor!

Göğüs cerrahisi ameliyatlarında daha az kesi yapılması hastanın sağlığı açısından son derece önem taşıyor. Göğüs boşluğu içerisinde hayati önemdeki kalp, akciğer ve büyük damarlar bulunduğu için bu bölge vücudun diğer bölgelerine göre çok daha geniş koruyucu sinir ağları ile örülüdür. Böylece bu hayati alanda oluşabilecek en küçük bir tehlikede ağrı oluşarak hasta koruma altına alınıyor. “İşte bu nedenle, göğüs bölgesinde ne kadar çok kesi yaparsanız o bölgedeki sinirlerde oluşacak hasar ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak ağrı durumu da o oranda artıyor” diyen Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, şöyle devam ediyor: “Ameliyat sonrası ağrının artması, hastaların normal nefes alıp vermelerinde güçlüğe, normal yaşama geçmelerinde gecikmeye ve bağışıklıklarında azalmaya sebep olabiliyor. Göğüs kafesinde yapılan ameliyatlarda işlemlerin tek bir küçük kesi ile gerçekleştirilmesi bu sorunların önüne geçerek hastaya birçok açıdan avantaj sağlıyor.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tek operasyonda tanı ve tedavi imkanı!

Tek Port VATS yöntemi, akciğer kanserinin ‘tanı’ konulması aşamasında da önemli bir fayda sağlıyor. Tümörün büyüklüğü ve yerleşim yeri nedeniyle, iğne biyopsisi veya bronkoskopi, bazı akciğer tümörlerinin tanısı için yeterli olamıyor. Akciğer kanseri şüphesi olan hastalarda, bronkoskopi veya iğne biyopsisi gibi işlemlerle sonuç alınamadığı durumlarda Tek Port VATS yöntemiyle lezyonun görülerek biyopsi alınması işlemi yapılabiliyor. Alınan parça yeterli büyüklükte olduğu için bu yöntem kanserin tüm genetik testlerinin yapılmasına da olanak sağlıyor. Patoloji incelemesinde kitlenin kötü huylu olduğu tespit edilirse aynı anda gerçekleştirilen ameliyat ile kanserli doku vücuttan çıkartılıyor.

Tek Port VATS’ın faydaları neler?

  • Ameliyat süresinin kısa olması
  • Ameliyat komplikasyonlarının düşüklüğü
  • Kanama miktarının son derece az olması
  • Ameliyat sonrasında çok rahat solunum yapılabilmesi sayesinde zatürre ve akciğer sönmesi riskinin minimum seviyeye düşmesi
  • Ameliyat sonrasında yoğun bakımda kalma ihtiyacının çok azalması
  • Bağışıklık sisteminin çok az zarar görmesi sayesinde hastanın kanserle daha güçlü mücadele edebilmesi
  • Tek küçük bir kesi olduğu için kozmetik açıdan sorun yaşanmaması
  • Hastaneden kısa sürede taburcu olunabilmesi
  • Ameliyat sonrasında ağrının en düşük düzeyde yaşanması
  • Ameliyatın ardından normal yaşama dönme süresinin çok daha kısa olması

Gırtlak kanserinde sigara riski 20 kat artırıyor!

Gırtlak kanserinde sigara riski 20 kat artırıyor!

Ülkemizde her 100 bin kişiden ortalama 5’inde görülen gırtlak kanseri, gırtlağın iç yüzeyini döşeyen hücrelerin kontrolsüzce çoğalarak tümör halini alması sonucu oluşuyor. Sigara ve alkol kullanımının en önemli risk faktörü olduğu gırtlak kanseri genellikle 40 yaş ve üzerinde görülse de nadiren 30 yaş altındaki de kişilerde de oluşabiliyor. Tüm kanser türlerinde olduğu gibi gırtlak kanserinde de erken tanı büyük önem taşıyor. Zira, erken teşhis edilen hastaların gırtlak kanserinden tümüyle kurtulma şansları çok yüksek oluyor. Üstelik hastalık yayılmadığı için organın sadece küçük bir kısmının çıkartılması yeterli geliyor ve bu sayede hastanın ‘sesi’ de korunabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, gırtlak kanserinin en yaygın görülen erken belirtisinin ses kısıklığı olduğuna işaret ederek, “Bu nedenle 15 günden fazla ses kısıklığında zaman kaybetmeden bir kulak burun ve boğaz hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır. Özellikle gırtlağın üst kısmından kaynaklanan kanserlerde ise erken dönemde, ses kısıklığı yapmadan gelişen boğaz ağrısı da bir başka önemli belirtilerindendir. Bu tabloya kulak ağrısı da eşlik edebilmektedir. Dolayısıyla başka bir neden olmaksızın oluşan boğaz ve kulak ağrılarının da yakından incelenmesi erken teşhis açısından son derece önem taşımaktadır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Nazım Korkut

Gırtlak kanserinin belirtilerine dikkat!

Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, gırtlak kanserinin belirtilerini şöyle sıralıyor:

  • 15 günden fazla süren ses kısıklığı
  • Ses kısıklığı olmadan gelişen boğaz ağrısı
  • Boğaz ağrısına eşlik eden kulak ağrısı
  • Boğazda takılma hissi
  • Boyun bölgesinde oluşan şişlik
  • Nefes darlığı, yutma güçlüğü, öksürük ve kanlı balgam

Sigara riski 20 kat artırıyor!

Sigara ve diğer tütün ürünleri gırtlak kanserinin nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Öyle ki sigara tüketimi gırtlak kanseri riskini neredeyse 20 kat artırıyor. “Buradaki en önemli nokta, günlük tüketilen sigara miktarı ve kullanım süresidir. Özellikle günde 3 paket üzeri tüketimde gırtlak kanseri riski çok artıyor” uyarısında bulunan Prof. Dr. Nazım Korkut, diğer risk faktörlerini şöyle sıralıyor: “Alkol kullanımı da gırtlak kanserinin önemli bir risk faktörüdür. Sigara ve tütün ürünleriyle birlikte tüketilmesi riski çok daha fazla artırıyor. Bunların yanı sıra petro-kimya, boya sanayi, ağaç işleri ve mobilya sanayi gibi bazı meslek gruplarında gırtlak kanseri görülme sıklığı toplumun diğer kesimlerine göre daha fazla oluyor. Bu nedenle riskli meslek gruplarında ortamın havalandırılması ve koruyucu maske gibi önlemler yaşamsal öneme sahip. Yine son yıllarda gastroözofageal reflü hastalarında da gırtlak kanseri görülme sıklığı artıyor. Bir başka risk faktörü ise HPV, yani insan papilloma virüsüdür. Dolayısıyla kansere zemin hazırlayan reflü ve HPV gibi sağlık sorunlarının da mutlaka tedavi edilmeleri gerekiyor”

Lazer yöntemiyle ‘kesiksiz’ tedavi!

Gırtlak kanseri tedavisi mümkün olan bir hastalık. Öyle ki erken evrede yakalandığında hastalarda tam şifa sağlanabiliyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, tedavide ameliyat, radyoterapi ve daha az oranda kemoterapi olmak üzere üç seçeneğin olduğunu belirterek, “Günümüzde erken evre cerrahi tedavide, lazer yöntemiyle, geçici bile olsa boğazda herhangi bir delik (trakeostomi) açılmadan,  hastalıklı bölge ağız içinden çalışılarak tümüyle çıkartılabiliyor. Bu günübirlik veya hastanede bir gece kalmanın yeterli olduğu modern bir yöntemdir. Aynı işlem klasik açık teknikle de yapılabiliyor. Bu durumda solunum yolunun emniyeti için hastanın boğazına birkaç günlüğüne delik açılıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İleri evrede ‘ses protezi’ fayda sağlıyor!   

Gırtlak kanserinde hastaları kaygılandıran en önemli noktalardan biri ise seslerini kaybetme riskleri! Gırtlak kanseri erken teşhis edildiğinde hastanın sesi korunabilirken, hastalık ilerledikçe gırtlaktan daha fazla doku çıkartılacağı için ses hiçbir zaman orijinal haline kavuşamıyor. Ancak hasta normal yaşamına mevcut sesiyle de rahatlıkla devam edebiliyor. Daha ileri hastalık tablosunda ise gırtlağın tamamı çıkartılmak zorunda kalınıyor ve hasta ömür boyu boğazında bir delik (trakeostomi) ile yaşıyor. İleri evredeki bu hastalara gerekli görüldüğü takdirde ameliyat sonrasında radyoterapi ve kemoterapi de uygulanıyor. Gırtlağın tamamının çıkartıldığı hastalardaki en önemli sorunun konuşamamak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nazım Korkut, “Bunun için özel eğitimle yemek borusu sesi çıkartılabiliyor, fakat başarı oranı düşük oluyor. Güncel olarak ve çok sık kullanılan diğer yöntem ise geriye kalan soluk borusu ile yemek borusu arasına ses protezi takılmasıdır. Gırtlağından yoksun kalan tüm hastalar ses protezi ile konuşabiliyorlar. Hastalar bu şekilde rahatlıkla iletişim kurabiliyor, arzu edenler mesleklerine devam edebiliyorlar” bilgisini veriyor.