Yazılar

Meme kanserinde 20 yaş üzeri kadınlar ve risk grubundaki erkekler dikkat!

Meme kanserinde 20 yaş üzeri kadınlar ve risk grubundaki erkekler dikkat!

Kadınlar arasında en yaygın görülen ve günümüzde her 8 kadından 1’inin kapısını çalan meme kanseri bilim dünyasının üzerinde en çok araştırma yaptığı, tanı ve tedavide çok hızlı ilerlemeler kaydettiği bir kanser türü. Ancak kadınlara düşen görevler de var! Son yıllarda genç yaşlarda da çok sık görülür hale gelen meme kanserinde erken teşhisin hayat kurtardığını vurgulayan Acıbadem Üniversitesi Senoloji (Meme Bilimi) Araştırma Enstitüsü Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, erken teşhiste gerek düzenli taramaların gerekse ‘kişinin kendini elle muayenesi’nin kritik rol oynadığını söylüyor. 20 yaş üzerindeki kadınların ve risk grubundaki erkeklerin (ailesinde yumurtalık, bağırsak ve meme kanseri öyküsü olanlar) ayna karşısında, ayda sadece 10 dakikalarını ayırarak meme kanseri testi yapmalarını tavsiye eden Prof. Dr. Cihan Uras, Ekim Ayı-Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, hem kendi kendini muayenenin inceliklerini hem de meme kanserine yönelik mutlaka bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Cihan Uras

  • Sağlıklı yaşam alışkanlığı çok önemli!

Son yıllarda sağlıksız beslenmeden sigara ve alkole, aşırı kilo ve aşırı stresten menopoz döneminde uzun süreli kontrolsüz hormon kullanımına dek bir çok etkenin meme kanserine zemin hazırladığını belirten Prof. Dr. Cihan Uras şöyle konuşuyor: “Her gün düzenli olarak alkol tüketenlerde meme kanseri riski, alkol tüketmeyenlere oranla yüzde 40 daha fazla oluyor. Şişmanlık da meme kanserine davetiye çıkarıyor. Vücutta yağ oranı arttığında kanserin yayılma ihtimali yükseldiğinden şişman kişilerin mutlaka kilo vermesi, şeker, pirinç ve beyaz undan kaçınılması, sebze ve meyve tüketilmesi, kırmızı et yerine beyaz et tercih edilmesi gerekiyor.” Hareketsiz bir yaşam tarzının da tehlikeye davetiye çıkardığını belirten Prof. Dr. Cihan Uras, her gün en az 30 dakika tempolu yürüyüşün şart olduğunu, temizlik malzemelerine de aşırı maruz kalmamak gerektiğini söylüyor.

  • Bu belirtilere dikkat!

Meme kanserlerinin bazıları belirti verebilirken bazıları hiçbir belirti vermeden ilerliyor. Prof. Dr. Cihan Uras, görülebilecek bazı belirtileri şöyle sıralayarak uyarıyor: “Memede ele gelen kitle, meme başından akıntı, meme cildinde portakal kabuğu görünümü, meme cildinde çekinti, memede ağrı kızarıklık ve şişme olabilir. En sık bulgu ise ele gelen ağrısız kitle olarak karşımıza çıkar. Her ele gelen kitle meme kanseri anlamına gelmese de ihmal edilmemeli ve mutlaka hekime danışılmalıdır.”

Acıbadem Maslak Hastanesi

  • Yılda 1 gün düzenli muayene şart!

Ülkemizde meme kanseri 50 yaşın altında da sık görülür hale geldi. Öyle ki dünyada bu oran yüzde 20’lerde seyrederken, ülkemizde özellikle son yıllarda hızla artarak yüzde 40’a ulaştı. Yılda bir kez düzenli olarak hekim muayenesine gitmenin şart olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Cihan Uras “Genç yaşta kanser hücreleri çok daha saldırgan olup çok daha hızlı ilerlediği için 30 yaşından itibaren meme ultrasonu, 40 yaşından itibaren ise yılda bir kez mamografi yaptırmak gerekiyor. Ailede risk faktörüne göre 20 yaşından itibaren 1-3 yılda bir hekime görünmek çok önemli” diyor. Meme dokusu yoğun olanlarda memenin ultrasonla incelendiğini ancak teşhiste mamografinin ‘altın standart’ olduğunu belirten Prof. Dr. Uras, bu tetkiklerin birbirinin yerine geçmediğini, hekimin gerekli gördüğü tetkiklerin yaptırılması gerektiğini söylüyor.

  • Bu risk faktörlerinin önüne geçebilirsiniz!

Meme kanserinde risk faktörleri ‘değiştirilebilen’ ve ‘değiştirilemeyen’ler olmak üzere ikiye ayrılıyor. Genetik yatkınlık, aile hikayesi, erken ergenliğe giriş, geç menopoz, ırk ve yaş gibi faktörler ‘değiştirilemeyen risk faktörleri’ olarak karşımıza çıkarken, Prof. Dr. Cihan Uras “Değiştirilebilen risk faktörleri arasında; geç doğum yapma veya doğum yapmama, az emzirme veya emzirmeme, sigara ve alkol tüketimi, kadınlık hormonu kullanımı, beslenme gibi faktörler yer almaktadır. Değiştirilebilen risk faktörlerine karşı yaşam tarzınızda sağlıklı değişiklikler yaparak önlem alabilirsiniz” diyor.

  • Arkadaş, internet ve sosyal medyadaki bilgilere dikkat!

Meme kanserinde erken teşhis hayat kurtarsa da, ülkemizde çoğunlukla ‘hurafeler’ nedeniyle ileri evrede teşhis konulabildiğini belirten Prof. Dr. Cihan Uras şöyle konuşuyor: “Ülkemizde ne yazık ki doktora başvurmak yerine arkadaş çevresi, akrabalar, internet ve sosyal medyadaki yanlış bilgilere inanılarak teşhis ve tedavide gecikildiğini görüyoruz. Örneğin; bir kadının eline kitle geliyorsa, ‘süt bezesidir’ dememeli, kesinlikle hekime görünmeli. Mamografideki radyasyonun kanser yaptığı ya da biyopsi veya cerrahinin kanserin yayılımını hızlandırdığı şeklindeki yanlış inanışlar terk edilmeli. Meme kanserinin erkeklerde de görüldüğü bilinmeli. Bitkisel tedavi denilen yöntemlere başvurulması tıbbi tedaviyi geciktirdiğinden çok geç kalınmasına neden olabilirken, tedavi esnasında ise ilaçlarla etkileşime girerek fayda yerine zarara yol açıyor. Bu nedenle hekime danışmadan kesinlikle bu yöntemlerden kaçınılmalı.”

  • Tedavi yaklaşımında çok önemli yenilikler!

Prof. Dr. Cihan Uras, meme kanseri tedavisinde son yıllarda çok önemli gelişmeler olduğunu, artık cerrahinin ilk yöntem olmaktan çıktığını belirterek “Günümüzde meme kanserinin moleküler özelliklerini çok daha iyi bildiğimizden artık ‘kişiye özel’ çok daha etkili tedavi yapabiliyoruz. Cerrahi öncesi kemoterapi ile memedeki kitleyi küçültebiliyor, koltuk altındaki lenf nodlarının tümörden temizlenmesini sağlayıp lenfödem gelişmesini engelleyerek yaşam kalitesini artırabiliyoruz” diyor. Günümüzde artık ‘akıllı’ ilaçlarla normal hücreleri olabildiğince koruyarak kanser hücrelerini yok edebildiklerini söyleyen Prof. Dr. Uras, her 3 kadından 2’sinin memesinin korunabildiğini, robotik cerrahinin de desteği ile koltuk altından 5 cm.lik bir kesi ile iz kalmadan meme kanseri ameliyatı yapmanın mümkün hale geldiğini, memenin tümüyle alınması gerektiğindeyse plastik cerrah ile eşzamanlı rekonstrüktif işlemler sayesinde eski halinden daha güzel meme yapılabildiğini  vurguluyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi

  • Ayda 1 kez ayna karşısında elle muayene yapın!

Günümüzde meme kanseri 40 yaşın altındaki kişilerde de çok sık görülüyor hale geldi. Öyle ki Avrupa’da yüzde 5-6’yı geçmezken, ülkemizde yüzde 20’lere ulaştı. Bu nedenle 20 yaş üzerindeki kadınların ve risk grubundaki erkeklerin (ailesinde yumurtalık, bağırsak ve meme kanseri öyküsü olanlar) düzenli olarak ayda 1 kez, sadece 10 dakika ayna karşısında elle muayene yapmalarının son derece önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Cihan Uras, kendi kendini muayenenin erken teşhis ve tedavide kritik rol oynadığını vurguluyor.

4 adımda basit ama etkili test!

Prof. Dr. Cihan Uras her ay düzenli olarak yapacağınız elle meme muayenesi sayesinde belli bir süre sonra normal meme dokunuzun özelliklerini öğreneceğinizi ve böylece yeni ortaya çıkan kitleleri erken dönemde fark edebileceğinizi söylüyor. Peki 4 adımda basit ama hayati önem taşıyan meme testi nasıl yapılır? Prof. Dr. Cihan Uras adım adım anlattı;

  1. Ayna karşısına geçin ve iki elinizi belinize koyun. Her iki memeniz simetrik mi? Görünür bir kitle var mı iyice bakın. Deride ve meme başında bir çöküntü ya da renk değişikliği var mı inceleyin.
  2. Kollarınızı yukarı kaldırın ve aynı işlemleri tekrarlayın.
  3. Yere uzanın ve sağa dönün. Başınızın altına küçük bir yastık koyun. Sağ elinizi başınızın arkasına yerleştirip, sol elinizin 2. ve 3. parmaklarının iç kısmıyla muayeneyi gerçekleştirin. Meme başı çevresinden başlayarak ve meme dokusunu parmaklarınızla göğüs duvarı arasında hafifçe ezerek saat yönünde halkasal hareketlerle herhangi bir duyarlılık ya da kitle olup olmadığını kontrol edin. Ardından sola uzanarak aynı işlemi tekrarlayın.
  4. Son olarak koltuk altına bakın. Sağ koltuk altının ardından sol koltuk altınızı muayene ederek muayeneyi tamamlayın.

Bu öneriler bebeğinizi mışıl mışıl uyutacak!

Bu öneriler bebeğinizi mışıl mışıl uyutacak!

Bebeklik döneminde sağlıklı bir uyku fiziksel ve zihinsel gelişimde büyük bir önem taşıyor. Ancak günümüzde bebeklerde uyku probleminin görülme sıklığı giderek artıyor. Yapılan araştırmalara göre; her üç bebekten ikisi uyku sorunu yaşıyor. Uykuya dalmakta güçlük ve geceleri sık uyanmak bebeklerde en sık görülen uyku problemlerini oluşturuyor. Uyku düzeninin bozulmasında teknolojinin, sosyal ve çevresel faktörlerin rolü çok fazla. Örneğin, elektronik cihazların yaydığı mavi ışık, uykuya geçişi sağlayan ve karanlık bir ortamda salgılanan melatonin hormonunu baskılayabiliyor. Özellikle çalışan annelerin hissettikleri suçluluk duygusu da bebeklerde uyku probleminin görülme sıklığını arttırıyor. Zira, anne yeterince zaman ayıramadığı kaygısıyla bebeğin her uyaranına cevap veriyor ve kurallar koymakta sorun yaşıyor. Bunun sonucunda da bebeğin uyku düzeninde problemler gelişebiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, bebeklerin yeterli ve dengeli uyumalarında uyku eğitiminin son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Uyku eğitiminde bebeklerin doğru uygulamaya ve tutarlılığa ihtiyaçları vardır. Hızlı fikir değiştirmek çözümsüzlüğe, daha önemlisi bebeklerin zihinlerinde karışıklığa neden olabiliyor. Ebeveynler kendi kapasitelerine güvenmeli, uyku eğitiminin önemini anlamalı ve doğru uygulamalıdır” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz

Dr. Neslihan Korkmaz

Bebekler ne kadar uyumalı?

Bebeklerin uykuya olan gereksinimleri ve uyku süreleri büyüme dönemlerine göre farklılık gösteriyor. Yeni doğan bebekler günün neredeyse üçte ikisini uykuda geçiriyorlar. Uyku düzeni yaklaşık altı haftadan sonra oluşmaya başlasa da ilk üç ayda belli bir düzen olmuyor. Üç aylık bebekler gece boyunca 5 saat uyuyabiliyor ve bu aşamada gece–gündüz ayrımını yapmaya başlıyorlar. Bebeğin 6-9 aylık döneminde gündüz uykuya yatma sıklığı azalmaya başlıyor, gece ile gündüz dengesi oluşuyor ve yavaş yavaş uzun uyku süreci başlıyor. Dr. Neslihan Korkmaz, 9 ay ve üstü bebeklerde ise artık uyku düzeninin sağlanmış olduğunu belirterek, “Bebeğin 15-18 ayları itibariyle gündüz sadece bir kez ve toplam 12-14 saat uyuması yeterli geliyor. Ancak her bebek özeldir, bu veriler ortalama değerlerdir. Dolayısıyla belirli bir sınırın altında olmadığı sürece daha az veya daha çok uyuyabilir” diyor.

Uyku eğitimi çok önemli!

Doğum sonrasında bebeklerin ilk üç ayda belli bir uyku düzenleri olmazken geceleri de beslenmeleri için sık sık uyanmaları gerekiyor. Üç – dört aydan sonra da uyaranlara karşı duyarlılıkları arttığı için uyku düzenleri bozuluyor. Uyku problemlerinin en sık yaşandığı dönem, ayrılık anksiyetesi nedeniyle 7-9 aylar oluyor. Bu döneme denk gelmeden uyku eğitiminin alınması, bebeğin uyku sürecine daha kolay adapte olmasını sağlıyor. Çeşitli yöntemlerden oluşan uyku eğitimi, bebeklerde uykuyu düzenlemek ve uyku kalitesini artırmak amacıyla uygulanıyor.

En sık görülen nedeni ‘kolik’ sancısı

Ayrılık anksiyetesi gibi psikolojik etkenlerin yanı sıra fiziksel rahatsızlıklar da bebeklerde uyku düzenini olumsuz etkileyebiliyor. İlk aylarda en yaygın neden, kolik sancısı oluyor. Bebek büyüdükçe reflü gibi sindirim problemleri, diş çıkarmanın yol açtığı ağrılar, büyüme atakları, besin alerjileri, orta kulak iltihabı ve idrar yolu enfeksiyonu gibi çeşitli etkenler bebeklerde uyku problemlerine yol açabiliyor. Bunların yanı sıra ebeveynlerin bebeği uyutma alışkanlıkları veya stresli olmaları ya da bebeğin gece sık beslenmesi uyku düzenini bozabiliyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi

Uyku alışkanlığı kazandırmak için 10 öneri!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, bebeklerin uykuya geçişini kolaylaştıran önerileri şöyle sıralıyor:

  • Bebeğinizi gece boyunca rahatsız etmeyecek miktarda, saat 22:00’den sonra anne sütü veya mama ile besleyebilirsiniz.
  • Ilık banyo yaptırmanız vücudunun rahatlamasına yardımcı olacaktır.
  • Odasını iyi havalandırın ve sıcaklığın 22-24 derece olmasına özen gösterin.
  • Odasının sesiz ve karanlık olmasına dikkat edin.
  • Uyku rutini oluşturun. Örneğin bebeğinize kitap okuyabilir veya ninni söyleyebilirsiniz.
  • Uyku saatine sadık kalın, böylece bebeğiniz aynı saatte uyku rutinine girecektir.
  • İlk aylarda bebeğinizin sadece kollarını kundaklayabilirsiniz. Kundakta sıkışan bebeğiniz kendini anne karnında, dolayısıyla güvende hissedecektir.
  • Yanındayken yavaş ve sakin hareket edin.
  • Yatağına bırakırken “uyku zamanı” gibi çeşitli anahtar kelimeleri tekrarlayabilirsiniz.
  • Sevdiği bir oyuncağı uyku arkadaşı olarak yanına bırakabilirsiniz.

Annelere özel emzirme tüyoları

Annelere özel emzirme tüyoları

Tek başına mucizevi bir besin olan anne sütü, bebeğinizin özellikle de ilk altı aylık gelişiminde D vitamini haricinde ihtiyaç duyduğu tüm vitamin ve mineralleri tek başına karşılayabilirken, emzirmek de anne sağlığı açısından sayısız fayda sağlıyor. Ancak bazen anneler yeterince emziremediklerini, bu yüzden bebeklerinin yeterli gelişimi gösteremeyeceğini düşünerek kendilerini başarısız hissediyorlar. Oysa emzirme istek ve bilgiye sahip her kadının rahatlıkla başarabileceği bir süreç. Kendilerini başarısız hisseden annelere verilecek destekle bu durumun çok kolay aşılabileceğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yavrucu, çiçeği burnunda annelere başarılı emzirmenin 7 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Çiğdem Yavrucu

Doğumdan kısa süre sonra emzirmeye başlayın

Emzirme fikrine hamilelik sürecinde hazırlanın. Bebek Dostu Hastanelerde bebek doğumdan çok kısa süre sonra anne ile buluşturulur. Zira, bebeğin emmeye en çok istekli olduğu saat, doğumundan sonraki bir saattir. Bebeğiniz çok az emse de yenidoğanın midesinin bir çay kaşığı süt ile dolacağını sakın aklınızdan çıkarmayın. Ayrıca ilk sütünüz yani kolostrum çok değerli bir süttür. Bağışıklık sistemini güçlendirecek, büyüme ve gelişmeyi sağlayacak özel bir içeriğe sahip. Mucizevi bir öneme sahip, adeta ‘aşı’ denilebilecek bu sütten bebeğinizin yararlanmasını sağlayın.

Bol su için

Emziren annenin mutlaka günde üç litre su içmesi gerektiğini, suyun anne sütünü artıran temel besin maddesi olduğunu vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yavrucu, günlük sıvı alımının üç litre olmasına, bu sıvının çoğunlukla su içilerek karşılanması gerektiğini belirterek “Suyun yanı sıra ayran, kefir, taze sıkılmış meyve suyu ve çorba da içilebilir. Ancak kahve, çay, gazlı içeceklerle bazı bitki çaylarından uzak durulmalıdır. Anne sütünün içerisinde bebeğin ihtiyacı olan su da bolca bulunduğundan bebeğinize özellikle ilk altı ayda su vermeyin. Tıbbi bir gereklilik olmadığı takdirde mamadan, emzirme döneminde ‘süt artırıcı’ olduğu iddia edilen bitkisel takviye adı altındaki ürünlerin kullanımından kesinlikle kaçınılmalıdır” diyor.

“Sütüm gelmiyor” diye emzirmeyi bırakmayın!

Çiçeği burnunda birçok annenin anne sütü yerine mamayı tercih etmesinin başlıca etkenlerinden biri sütünün gelmediği ya da az geldiği için bebeğinin aç kalabileceği endişesi oluyor. Bu endişenin yersiz olduğunu vurgulayan Dr. Çiğdem Yavrucu şöyle konuşuyor: “Annenin tıbbi bir rahatsızlığı yoksa sağlıklı ve dengeli besleniyor, bol bol su içiyor, olumlu ve güzel düşüncelerle kendini rahatlatıp emzirme tekniklerini doğru uyguluyorsa sütü bebeğine mutlaka yeterli gelecektir. Bebek memeyi emdikçe annenin beynine ‘bebek aç ve süte ihtiyacı var’ mesajı gidecek ve emzirme yolları açılarak yeterince süt üretilecektir. Öyle ki, ikiz bebekleri olan anneler bile, her iki bebeğe yetecek kadar süt üretebilirler” 

Bebeğinizi sık aralıklarla ve emmek istedikçe emzirin

Bebeğinizi emzirmek için özellikle ilk haftalarda zaman aralıkları yapmayın, sık sık ve emmek istedikçe mutlaka emzirin. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yavrucu, emzirdikçe sütünüzün geleceğini ancak memelerin yeterince boşaltılamaması durumunda süt yapımının azalacağını belirterek “Bu nedenle memeleriniz iyice boşalana kadar emzirmeye devam edin. Memeden süt gelmesi için en önemli uyaran bebeğinizin memenizle buluşması ve sonuna kadar emmesidir. Bu nedenle emzirmeye başlamadan önce memenizin ucundan birkaç damla sütü bebeğinize damlatarak motive edin. Toplumda yanlış inanışlardan biri; uyuyan bebeğin emzirme için uyandırılmaması gerektiği düşüncesi. Ancak bebeği özellikle ilk aylarda günde 10-12 kez emzirmek gerektiği için, uyuyor olsa da iki saati geçmişse uyandırarak emzirin” diyor.

 Dr. Çiğdem Yavrucu

Emzirmeden önce mutlaka ellerinizi yıkayın

Gün içerisinde en fazla kirlenen organımız ellerimiz. Eller etraftaki bakteri ve virüslerin de bulaşmasında çok önemli bir etken olduğundan ellerinizi sık sık yıkayın. Özellikle de bebeğinizi her emzirmeden önce mutlaka yıkamaya özen gösterin. Meme başınızın ve çevresinin temiz olduğundan emin olun. Meme uçlarını tahriş etmemesi için suyla temizleyin, emzirmeden sonra da memenizdeki bir iki damla sütle etrafını yumuşakça silmeniz yeterli. Meme başlarınızı sabun, ıslak mendil ve alkol içeren ürünlerle temizlemekten kaçının. Bebeğiniz için anne kokusu büyük önem taşıdığından emzirme süreniz boyunca parfüm sıkmayın.”

Meme başında çatlak ve yaraya karşı bu önlemleri alın

Birçok annenin mustarip olduğu ve bebeğini emzirmekten alıkoyan etkenlerden biri de; meme başındaki çatlaklar ve yara oluyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yavrucu, “Meme başındaki çatlak ve yaranın önüne geçmek için, bebeğinizin sadece memenin uç kısmını değil çevresindeki kahverengi kısmı da ağzına vermeye dikkat edin. Bebeğiniz sadece memenizin uç kısmını emerse çatlak ve yara oluşumuna neden olabilir ve canınız yanacağı için emzirmeye ara vermenize ya da son vermenize neden olabilir. Ancak bu basit önlemlerle bu sorunun üstesinde kolaylıkla gelebilirsiniz” diyor.

Kendi diyetinize çok dikkat edin!

Lohusalık dönemi, özel bir süreçtir. Doğru beslenmeniz emzirme sürecinizi etkileyebilir. Bu süreçte sağlıklı besinler yemeyi tercih edin. Akdeniz diyeti ve bol su, sizin için ideal olanı. Yediğiniz her besin, sütünüzün içeriğini etkiler. Bebeğinizin de yediğiniz sağlıklı gıdalardan oluşan bir süt menüsünden beslendiğini hayal edin. Her bebeğin gelişimi kendine özgü olsa da genel olarak ilk 6 ayda bebekler ortalama ayda 800 gr alırlar. Boyları da 1.5-2 cm kadar uzar. 6 aydan sonra kilo alımı ayda 200-500 gr arasına düşer, boyu da 1 cm kadar uzayabilir. Boy ve kilosu normal gelişiyorsa, siz bu işi başardınız demektir!

Size iyi gelen şeylere odaklanın

Psikoloji, fiziksel sağlık kadar önemli diyen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yavrucu, “Annelerin ruhsal olarak kendilerini iyi hissetmeleri emzirmenin devam etmesi için çok önemli. Emzirme sürecinde üzüntü yaşanması, birçok annenin sütünün azalmasına yol açar. O nedenle, anne de bilinçli davranarak, bebeğini düşünerek, çevreden gelen olumsuz etkilerden uzak durmaya çalışmalıdır. Annenin çevresindekiler özellikle babalar bu özel süreci düşünerek, anneye moral olarak destek vermelidir. Kendini iyi hisseden anneler, emzirmeye daha iyi odaklanabilirler” dedi.

Saçlarınızı güneşten korumanın yolları!

Saçlarınızı güneşten korumanın yolları!

Güneşin, denizin ve özellikle de tatil havasının üzerimizde yarattığı olumlu etkiye rağmen, yaz ayları saçlar için yıpratıcı bir mevsim olabiliyor. Gerekli önlemler alınmazsa, güneş ışınlarının yol açtığı hasarlar nedeniyle uçları kırılmış, elastikiyeti azalmış, parlaklığını yitirmiş ve rengi solmuş saçlar, özellikle açık renkli ve ince telli saçları olan kadınlar için kaçınılmaz bir hal alıyor. Havuzun klorlu suyu da tüm bu hasarların katlanarak artmasına neden oluyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Dicle, bu nedenle yaz aylarında cildimizin yanı sıra saçlarımızı da güneş ışınlarından korumaya özen göstermemiz gerektiğini belirterek, “Saçlarımıza vereceği zararları azaltmak için ultraviyole ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11:00 – 15:00 saatleri arasında güneş altında kalmamak, şapka ve eşarp gibi aksesuarlar ile korunmak büyük öneme sahip. Bunların yanı sıra UV filtreli saç bakım ürünlerini kullanmak, yıpratıcı kozmetik işlemlerden kaçınmak ve nemi korumak amacıyla bu mevsime özel saç ürünlerini tercih etmek, dikkat etmemiz gereken en önemli kurallardır” diyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Dicle, yaz aylarında saçlarımızın yıpranmaması için almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Şapka veya eşarbınızı mutlaka takın!

Yaz aylarında ‘ultraviyole ışınlarından korunma’ dendiğinde aklımıza gelen şey, cildimizi korumak oluyor. Ancak saçlarımızı da güneşin zararlı ışınlarına karşı korumayı ihmal etmememiz gerekiyor. Saçlarınızı ultraviyole ışınlarından en iyi şekilde korumayı, güneşe çıkarken kullanacağınız şapka ya da eşarp gibi aksesuarlar sağlıyor. Bu tip aksesuarları, özellikle deniz ve havuz kenarında takmayı mutlaka alışkanlık edinin.

Saçlarınızın rengini açtırmayın!

Saçlarınızı boyatıyorsanız, yaz aylarında koyu renkleri tercih etmenizde fayda var. Zira, koyu renkli kalıcı saç boyaları ultraviyole ışığını zayıflatarak, saç lifindeki proteinin hasarını azaltan pasif bir foto filtre işlevi görüyor. Boya molekülü ışığın enerjisini emerek koruma sağlıyor. Dolayısıyla saç boyasının rengi ne kadar koyu olursa, boya tarafından o kadar fazla ışık koruması sağlanıyor. Ayrıca saç tellerinin doğal ışıktan korunması melanin pigmentiyle gerçekleşiyor. Melanin ultraviyole ışınlarıyla parçalandığında, güneş ışınlarının saçlara verdiği en önemli hasar olan foto ağarma sorunu oluşuyor. Foto ağarma özellikle rengi oksitlenerek sarartılmış saçlarda belirgin görülüyor. Bu nedenle yaz aylarında saçların rengini açma ve açık renklere boyama işlemlerinden kaçınmanız gerekiyor.

Yıpratıcı kozmetik işlemler yaptırmayın

Günlük yaşantımızda hatalı tarama, saçları boyamakta kullanılan oksidatif renklendiriciler, perma ya da kalıcı düzleştirme işlemleri gibi saç sağlığımızı olumsuz etkileyen çok sayıda faktör mevcut. Bu etkenler sonrasında saç hasarı; kırılma, parlaklık ve renk kaybı, kırık saç uçları ile elektriklenme şeklinde kendini gösteriyor. Güneş ışığından zarar gören saç proteinleri nedeniyle saç lifinin çekme direnci azaldığı için saçlar tarandığında, gerildiğinde ve şekillendirici uygulamalar yapıldığında saç tellerinin kırılma riski daha yüksek oluyor. Dolayısıyla yaz aylarında saçları yıpratan etkenlerden kaçınmanız ayrı bir önem taşıyor.

Sıcak su kaynaklarından uzak durun

Yaz aylarında yapılan buhar banyoları, hamam ve sauna kullanımı, sıcak suyla uzun süreli alınan duşlar ve sıcak ısıda kullanılan kurutma makineleri saçlarda belirgin yıpranmaya neden oluyor. Bu dönemde saçlarınızda ortam ısısının yol açtığı buharlaşmayı arttırmamak için kısa süreli ılık banyoları tercih edin ve saçlarınızı doğal ortamda kurumaya bırakın.

Saçları nemlendiren şampuanları tercih edin

Denizin tuzlu ve havuzun klorlu suyu nedeniyle yaz aylarında saç tellerinde belirgin kuruma görülüyor. Bu nedenle yaz aylarında nemlendirme özelliği taşıyan şampuan ve şaç kremleri kullanmanız, dikkat etmeniz gereken bir başka önemli kuralı oluşturuyor.

Saçlarınızı güneşten korumanın yolları!

Yoğun nem veren maske önemli!

Yaz aylarında saç telleri aşırı kuruyabildikleri için yoğun nem veren maskeler ve durulanma gerektirmeyen nemlendirici saç yağları, bu mevsimin vazgeçilmezleri olmalı. Saçlarınıza haftada bir gün nemlendirici maske yapmayı ihmal etmeyin.

UV filtreli saç bakım ürünlerini kullanın

Saç boyalarına ek olarak, saça bir miktar ışık koruması sağlayabilen çeşitli saç bakım ürünlerinden de faydalanabilirsiniz. Bu ürünler arasında UVB ve UVA güneş koruma faktörleri eklenmiş saç kremleri, maskeler, şekillendirici jeller ve saç spreyleri yer alıyor. Ayrıca,  özellikle UVA ışınlarının boyalı saçın rengini değiştirmesi nedeniyle, boyalı saçlar için tasarlanmış olan saç bakım formülasyonlarına, saç boyasının ömrünü uzatmak amacıyla güneş koruma faktörleri de eklendi. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Dicle, “Ancak bu tür koruma yaklaşımlarındaki temel sorun, bu ürünlerin saçta fazla süre kalmamaları ve kafadaki her bir saç telinin tüm yüzey alanını koruyan eşit bir film tabakası oluşturamamalarıdır. Sadece bu ürünlere güvenmek için henüz elimizde yeteri kadar veri mevcut değil” diyor.

Saçlarınıza gerekenden fazla şampuan kullanmayın!

Yaz aylarında daha fazla terlediğimiz için saçlarımızı sık yıkama ihtiyacı duyabiliyoruz. Ancak sık yıkadığınızda her seferinde şampuanlama yaparsanız, zaten sıcaktan nemini kaybetmiş olan saç tellerinizin daha fazla yıpranmasına, daha önemlisi saçlı deride kurumalara ve kepeklenmelere yol açabilirsiniz. Dolayısıyla, temel yapısında hasar oluşmaması için saçlarınızı günde bir kereden fazla şampuanlamaktan kaçınmalısınız.

Havuzda bone kullanın ve çıkınca hemen durulanın

Düzenli olarak klora maruz kalmak saçları kuru ve kırılgan hale getiriyor. Ancak yüzme havuzları en önemli hasarı boyalı saçlara veriyor, zira klor saçların rengini değiştirebiliyor. Bundan kaçınmak için en iyi yöntem havuz kullanımlarında bone takmaktır. Yüzdükten sonra saçlarınızı hemen temiz suyla iyice durulamak da her zaman iyi bir fikir olacaktır.

Saçlarınızı güneşten korumanın yolları!

Botanik özlerin desteğini alabilirsiniz

Botanik özlerde bulunan antioksidanlar saçlarımızı yaz mevsiminin olumsuz etkilerine karşı koruyabiliyor. Durulanmayan saç kremlerine eklenen ve antioksidan açısından zengin enginar özü (Cynara scolymus L.) ultraviyole ışınlarına maruz kalan saç tellerini yağ ve protein bozulmasından koruyabiliyor. Ayrıca pirinç özü (Oryza sativa L.) saçın gerilebilme gücünü artırırken, tanen açısından zengin nar özü (Punica granatum L.) boyalı kırmızı saçların renginin güneş ışığı nedeniyle solmasını önleyebiliyor. Yapılan çalışmalarda; antioksidan bir molekül olan kuarsetin gibi yüksek miktarlarda flavonoidler içeren hanımeli özü (Lonicera japonica Thunb.) ve çay için de benzer sonuçlar gözlenmiş.

 Güneş saçlarımızı nasıl yıpratıyor?

Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Dicle, zararlı ultraviyole ışınlarının saçlarımızı nasıl yıprattığını şöyle anlatıyor:

  • Saç telleri, proteinlerin ve yağların dizilimiyle oluşmuş, rengini tıpkı deride olduğu gibi melanin pigmentinden alan karmaşık bir yapı. Yazın yeryüzüne güçlü bir şekilde ulaşan ultraviyole ışınları, saçın bu üç temel maddesine zarar veriyor. Işınların emilmesiyle saçların yapısındaki yağlarda hasar meydana gelince parlaklık azalıyor, proteinlerin parçalanması sonucu liflerin kalitesi bozulunca kırıklar oluşuyor ve pigment hasarıyla da foto ağarma gerçekleşiyor.
  • Ayrıca yaz mevsiminde, yüzde 10 ila 15’ i sudan oluşan saç tellerinde bir yandan yüksek ısı nedeniyle oluşan buharlaşma, diğer yandan tuzlu deniz suyundaki yoğunluk farkı nedeniyle suyun dışarı çekilmesi sonucu belirgin bir nem kaybı görülüyor. Havuz kullanımlarında klorlu su, tüm bu hasarları katlayarak arttırıyor. Bunların ardından da saçlarda belirgin bir kuruma oluşuyor. 

Zayıf karneye veya başarılı karneye nasıl tepki vermeli!

Zayıf karneye veya başarılı karneye nasıl tepki vermeli!

Okullarda bir eğitim öğretim döneminin daha sonuna yaklaşıldı. Milyonlarca öğrenci ve ailesi karne heyecanı yaşarken, kimi çocuklar anne-babasının karşısına ‘teşekkür’, ‘takdir’ ile çıkmanın haklı gururunu kimi çocuklar ise karnesindeki bir veya birkaç zayıfın üzüntüsünü ve tedirginliğini yaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç her iki durumda da ebeveynlere büyük görev düştüğünü belirterek “Bu süreçte çocukların psikolojisini sağlıklı yönetebilmek ve sonraki dönemler için sağlıklı şekilde motive edebilmek adına ebeveynlerin tutum ve tepkilerinde aşırıya kaçmamaları çok önemlidir” diyor. Peki zayıf ve başarılı karneye en doğru yaklaşım nasıl olmalı? Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç ebeveynlere önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç

Sağlıklı iletişim kurun!

Çocukla empati yapın ve sağlıklı iletişim kurun. İyisiyle, kötüsüyle bir yılın geride kaldığını, zorlandığı konular kadar keyif aldığı konuların da olduğunu hatırlatırken, öncelikle onun fikirlerini dinleyin. ‘Bu karne senin hayat başarını değil, bu yılı nasıl tamamladığını gösteriyor’ şeklinde yaklaşımda bulunun.

Genelleme yapmayın!

Çocuğun başarısızlığını genele yaymayın, sadece konu özelinde yaklaşın. Örneğin; çocuğunuz matematik dersinden zayıf not aldıysa matematiğe karşı yetersiz olduğuna inanırsa, çaba göstermekten vazgeçer. Oysa ona ‘Bu sene matematik dersin zayıf gelmiş olabilir ama bu senin matematikte hiçbir zaman iyi olmayacağın anlamına gelmez, eksiklerini tamamladığın taktirde gelecek sene daha iyi olacaksın’ şeklinde yaklaşmanız onu motive edecektir.

Yapıcı davranın!

Düşük gelen notlarını beraber değerlendirin ancak bu esnada küçük düşürücü, incitici, alay edici bir yaklaşımdan kesinlikle kaçının! Zorlandığı konuları tespit ederken sevgiyle ve şefkatle, motive edici bir üslupla yaklaşın. ‘Sence nerelerde zorlandın, seneye böyle olmaması için bunu nasıl geliştirebilirsin? Biz ebeveynlerin olarak sana nasıl destek olabiliriz?” şeklindeki tutum hem yapıcı hem de çocuk için farkındalık kazandıran bir yaklaşım olacaktır.

Kendinizi de sorgulayın!

Karnedeki zayıf notların nedenlerini sadece çocuğa bağlamak doğru değil. Zira zayıf notların altında birçok etken yatabiliyor. Anne baba olarak yıl boyunca çocuğa nasıl yaklaştığınızdan taşınma, boşanma, aile içinde huzursuzluk ya da kardeş doğumuna dek bir çok faktör doğrudan karne notuna yansıyabileceğinden kendinizi de sorgulamaktan ve bunlardan dersler çıkarmaktan kaçınmayın.

Geliştirebileceği yönlerini gösterin, çabasını takdir edin!

Odaklandığında ve çabaladığında aslında bir çok şeyi yapabildiğini çocuklara hissettirmek ve önceden çaba gösterip başardığı birkaç örneği hatırlatmak çok önemli. Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç “Bu sayede çocuğun kendisini yetersiz hissetme ihtimalini hafifletebilir, onu motive edebilirsiniz. Çabaladıkça çabasını takdir etmek yine pozitif pekiştireç olacak ve bu çabalama davranışının artmasını sağlayacaktır. Örneğin; ‘Bu sene şu dersler için çabaladığını ve o dersin diğerlerine göre daha yüksek olduğunu görüyorum, çabaladığında tüm dersler için bu yükselişin olacağına benim inancım tam’ şeklindeki yaklaşım ona güçlü yönlerini hatırlatacak ve diğerlerini de geliştirmek için ilham olacaktır” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç

Gelecek sene temiz bir sayfa için motive edin!

Her tecrübenin geliştirici bir yanı olduğunu vurgularken, bu karne döneminden neleri tecrübe ettiğini sorun, verdiği cevaplar ve çıkarttığı dersler için takdir edin, birlikte yeni eğitim yılı için hedefler koyun. Çocuğa önümüzdeki eğitim yılının yepyeni bir yıl olduğunu hatırlatarak temiz bir sayfa açtığını hissettirmek ve edindiği tecrübelerle daha güçlü olduğunu hatırlatmak yeni dönem için daha güvenli ve emin adımlarla ilerlemesini destekleyecektir.

Başarısını manevi bir hediyeyle kutlayın!

Başarılı bir karnedeyse ödülün abartılmaması, özellikle yüksek maddi değerli hediyelerden kaçınılması gerektiğini vurgulayan Dilara Yamanlar Büyükkoç şöyle konuşuyor: “Çocuğu öncelikle gönülden tebrik edin, başarısını kesinlikle görmezden gelmeyin. Başarıya nasıl ulaştığının tekrar üstünden geçerek, bu başarının ona nasıl hissettirdiği üzerine konuşun. Bu adımlar duygusal anlamda başarıyı içselleştirmesini ve başarısının devamlılığını sağlayacaktır. Başarısını birlikte bir etkinlikle kutlamak, o günün başrol oyuncusu olarak hissettirmek, manevi anlamda onu en çok besleyen, en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Abartılı ve pahalı hediyelerden kaçının zira böyle bir yaklaşım bir süre sonra sadece hediye için çalışan, hediye alınmazsa tepkisel olarak çalışmayan çocuklar görmemize neden olabiliyor. ‘Çok akıllı’, ‘çok zeki’ gibi tanımlamalar ise çalışmadan da başarabileceği düşüncesine yol açarak başarı ivmesini düşürebildiğinden bu tür tanımlamalardan kaçının.”

İnmemiş testis baba olmanıza engel olabilir!

İnmemiş testis baba olmanıza engel olabilir!

Ülkemizde her 100 bebekten en az birinde görülen, prematüre bebeklerde yüzde 45’e kadar çıkabilen inmemiş testisin özellikle ilk bir yıl içerisinde tedavisi son derece önemli. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Celal Şen “İnmemiş testis tedavisi altı aydan sonra ve en geç bir yaşına kadar gerçekleştirilmelidir. Bir yaşından sonra tanı alan çocuklar mümkün olan en kısa sürede tedavi edilmelidir. Aksi taktirde vücut sıcaklığına maruz kalan testislerin hücresel yapıları bozulur ve bu çocukların ileride baba olma potansiyelleri olumsuz etkilenir. Ayrıca testis kanseri riski de artmaktadır” diyor. Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Celal Şen inmemiş testisler hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mehmet Celal Şen

Belirti vermiyor!

Ağrı, kızarıklık, şişlik gibi belirti vermediğinden, aile tarafından çoğu zaman fark edilmeyip dikkatli bir muayene sırasında saptanabilen inmemiş testis bebeklerde sık görülen bir hastalık. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Celal Şen “Doğum sonrası anneden geçen hormonların baskılayıcı etkisi ortadan kalkınca bebeklerde cinsiyet hormonu düzeyinde artış meydana gelir. Bu durum testislerin inişine devam etmesini sağlar ve bir yaşına gelindiğinde doğumda saptanan inmemiş testislerin yüzde 70’i torbaya inmiş olur. Ülkemizde bir yaşına kadar inmemiş testisin görülme sıklığı yüzde 1-5 arasında değişirken, prematüre bebeklerdeyse bu oran yüzde 45’e çıkmaktadır” diyor.

Kozmetik ürünler ve tarım ilaçları da yol açabiliyor!

Yapılan çalışmalara göre; testisin inişinin hormonal, fiziksel, çevresel ve genetik faktörlerin kontrolü altında olduğuna dikkat çeken Dr. Mehmet Celal Şen testislerin inmemesinin nedenlerini şöyle anlatıyor: “Hormonal faktörler cinsiyet gelişim kusurları ve testosteron (erkek cinsiyet hormonu) üretimini ve etkisini azaltan bozukluklardır. Fiziksel faktörler testis ve kasık kanalının anatomik yapısını bozan anomalilerdir. Çevresel faktörler, anne karnındayken maruz kalınan ve hormon yapımını olumsuz etkileyen kozmetik ürün imalatında kullanılan bazı maddeler (fitalat) ve tarım ilaçları gibi kimyasallardır. Genetik faktörler ise inmemiş testise neden olabilen bazı sendromlar ve gen mutasyonlarıdır.”

Erken tanı ve tedavi çok önemli!

İnmemiş testiste erken tanı ve tedavinin son derece önemli olduğunu vurgulayan Dr. Mehmet Celal Şen “Testislerin sperm ve hormon üretimine normal şekilde devam edebilmeleri için vücut sıcaklığından 2 ila 7 derece daha düşük bir ortamda bulunmaları gerekir ki torbalarda durum böyledir. Vücut sıcaklığına maruz kalan testislerin hücresel yapıları bozulur ve bu çocukların ileride baba olmaları potansiyelleri olumsuz etkilenir. Ayrıca ileride testis kanseri gelişmesi, testisin kendi etrafında dönüp boğulması (torsiyon), travmaya maruz kalması ihtimallerinin yüksek olması diğer tedavi edilme nedenleridir. Bunlarla birlikte boş bir torba görünümünün çocuk için yaratacağı psikolojik etkiler de göz önüne alınmalıdır” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Celal Şen

6 ay-1 yaş arası tedavisi şart!

Doğum sonrası fark edilen inmemiş testislerin bir bölümünün ilk bir yaş içinde inişini tamamlayabildiğini belirten Dr. Mehmet Celal Şen şöyle konuşuyor: “Bu süreç genellikle üç-altı ay içinde tamamlanırken, altıncı aydan sonra kendiliğinden inme ihtimali giderek azalmaktadır. Bu nedenle inmemiş testis tedavisi 6 aydan sonra ve en geç 1 yaşta gerçekleştirilmelidir. 1 yaşından sonra tanı alan çocuklar mümkün olan en kısa sürede tedavi edilmelidir.”

‘Utangaç testis’ ergenliğe kadar takip edilmeli!

Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Celal Şen, torbaya inişini gerçekleştiren testisin bazen yukarı yönlü yer değiştirerek torba içerisinde görülemediğini belirterek “Halk arasında ‘utangaç testis’ olarak adlandırılan bu durumda aile çocuğun testisinin zaman zaman yukarı kaçtığını, banyo sırasında indiğini tarif eder. Testisi soğuktan ve travmadan korumaya yönelik bu refleks tamamen fizyolojik bir durum olup tedavi gerektirmez. Ancak utangaç testislerin üçte birinde ileride inmemiş testis (asendan testis) gelişebildiği bilindiğinden, bu çocukların ergenliğe kadar takip edilmeleri gerekir” diye konuşuyor.

Erkeklerde sinsi tehlikeye dikkat!

Erkeklerde sinsi tehlikeye dikkat!

Ülkemizde her 100 erkekten 12’sinin hayatının bir döneminde karşısına çıkabilen prostat kanseri son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, erkeklerde en sık görülen ikinci kanser olan prostat kanserinde en önemli risk faktörünün yaş olduğunu belirterek “Prostat kanseri sinsice ilerlediğinden özellikle 45 yaşından itibaren PSA denilen kan testi ve rektal tuşe (parmakla muayene) yaptırmak hayati önem taşımaktadır. Ailesinde özellikle baba tarafında prostat kanseri olanların bu muayeneleri 40 yaşından itibaren yaptırması gerekir” diyor. Tedavide son yıllarda teknolojideki hızlı ilerlemeler sayesinde başarı şansının arttığını söyleyen Prof. Dr. Enis Özyar, kişiye özel tedavi planı ile tümörün 12’den vurulup, çevre organlara zararının önlenebildiğini vurguluyor. Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, prostat kanserinde yeni nesil tedavi yöntemini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ülkemizde son yıllarda görülme sıklığı artan prostat kanserinde, genetik faktörler ve ilerleyen yaşın yanı sıra kolestrolden zengin batı tipi beslenme, fazla kilo, hareketsizlik, sigara ve alkol gibi sağlıksız yaşam alışkanlıkları önemli risk faktörleri olarak karşımıza çıkıyor. Erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser olan prostat kanserinde erken tanı büyük önem taşırken, buna karşın toplumumuzda gerek muayene şekli gerekse yapılacak tedavilerin cinselliğe zarar verebileceği kaygısı erken tanıyı önlüyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, istatistiklere göre yılda yaklaşık 30 bin erkeğe prostat kanseri tanısı konulduğunu, günümüzde her 100 erkekten 3’ünün bu kanserden dolayı hayatını kaybettiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Prostat kanseri için tüm erkekler risk altında olup, yaş arttıkça görülme sıklığı artmaktadır. Tümör sinsice ilerlediğinden dolayı; özellikle 45 yaşından itibaren, kanda bakılan ve prostat kanserini işaret eden PSA testinin yaptırılması erken evrede teşhis konulması açısından son derece önemlidir. Ailesinde özellikle baba tarafında prostat kanseri olanların da bu muayeneleri 40 yaşından itibaren yaptırması gerekir.”

Prof. Dr. Enis Özyar

Bu şikayetlerle ortaya çıkabiliyor!

Erken dönemde herhangi bir yakınmaya yol açmayan prostat kanseri ileri evrelerde ise tümör kitlesinin idrar yollarına bası yapması nedeniyle idrar yapmada zorlanma, idrar akışında zayıflama, sık sık idrara çıkma, idrar torbasını tam olarak boşaltamama, ağrılı idrar ve idrar/menide kan gelerek kendini belli ediyor. Ancak bu bulguların ve her yükselen PSA’nın da tümör anlamına gelmediğini buna karşın PSA’yı çok üretmeyen saldırgan kanserler de olduğunu belirten Prof. Dr. Enis Özyar bu nedenle PSA değeri ne olursa olsun prostat dokusunda sertlik bulunması halinde gerekli görüntülemelerden sonra mutlaka biyopsi yapılması gerektiğini söylüyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar

Her tedavi seansında yer değiştiren prostata tam isabet!

Prostat kanserinin erken evrelerde cerrahi ve radyoterapi ile başarıyla tedavi edilebildiğini, ileri evrelerde ise hormonal tedaviler ve yeni sistemik tedaviler uygulandığını kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, günümüzde teknolojideki hızlı ilerlemeler sayesinde yeni nesil tedavi yöntemleri ile çok başarılı sonuçlar alınabildiğini vurguluyor. Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, tedavide bağırsak hareketleri ve idrar torbasındaki idrar miktarı ile yer değiştiren prostata tam isabet eden ve çevre organlara vereceği hasarı büyük ölçüde önleyen yöntemi şöyle anlatıyor: “MRIdian ya da bilinen adıyla MR Linak son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanan bir radyoterapi yöntemidir. Radyoterapi cihazı içine entegre edilmiş Manyetik Rezonans (MR), tümörü anlık ve net olarak görüntülerken, prostatın daha iyi görülmesini ve çevre organların daha iyi korunmasını sağlar. Her tedavi seansı öncesi alınan MR görüntüleri ile tedavi planlaması yapılıp, kişiye özel tedavi planı ile hedefin ışınlanma başarısı artarken, çevre organlara daha az zarar verilir.”

 Erken evrede tek başına tedavi yöntemi!

MRIdian yönteminin prostat kanserinin yanı sıra birçok kanserin tedavisinde etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Enis Özyar “Bu yöntem prostat kanserinde farklı durumlarda kullanılır. Erken sınırlı evrede 5 fraksiyonluk, gün aşırı uygulanan tedavi ile 1.5 haftada tedavi tamamlanır. Geçmişte uygulanan 1.5-2 ayı bulan tedaviler yerine hastanın daha az hastaneye gelmesini sağlar. Ameliyatlı hastalarda 25-33 seans süren tedavilerde kullanılır. Ayrıca eğer vücutta kemik, böbreküstü bezi, lenf nodu gibi sınırlı bölgelerde hastalık varsa kısa süreli (1-5 seans)  tedavi ile başarı sağlanabilirr” diyor. Prof. Dr. Enis Özyar, Radyasyon Onkoloğuna bir cerrah titizliğiyle ışınlama yapma imkanı sunan MRIdian’ın erken evrelerde tek başına tedavi yöntemi olduğunu söylüyor.

 

Çocukluk çağı kanserleri sık görülüyor!

Çocukluk çağı kanserleri sık görülüyor!

Bazen ağrı, bacaklarda morarma ya da halsizlik gibi belirtilerle kendini gösteriyor bazen de hiçbir şikayete yol açmadan sinsice gelişiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu, ebeveynlerin, çocuklarında olağan dışı gördükleri, özellikle birkaç günden fazla devam eden bazı sorunlarını “Bu yaşta normal; büyüme ağrısıdır geçer” ya da “Bacaklarındaki morluklar normal çünkü çok hareketli ve yaramaz” gibi düşüncelerle göz ardı etmemeleri gerektiğini vurgulayarak, mutlaka hekime başvurmalarını öneriyor. Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu, üst solunum yolu enfeksiyonları ile de karışabilen çocukluk çağı kanserlerine yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Çocukluk çağında lösemi, lenfoma, beyin tümörü ve yumuşak doku sarkomu en sık görülen kanserler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Çocukluk çağı kanserlerinin erişkinlerden farklı olarak hızlı seyrettiğini, belirtilerin ortaya çıkması ile tanı alınması arasında geçen sürenin kısa olduğunu, ailelerin çocuklarını iyi gözlemlemeleri gerektiğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu, birkaç günden fazla devam eden bazı şikayetlerde mutlaka hekime başvurulmasının önemine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu önemli belirtilere yönelik şöyle konuşuyor: “Ateş ve halsizlik gibi basit üst solunum yolu enfeksiyonlarında görülebilen belirtiler bazen löseminin habercisi olabiliyor. Yine, burunda tıkanıklık gibi bir belirti son derece basit bir nedenden kaynaklanabileceği gibi bazen de nazofarenks (üst yutak) kanserinin belirtisi olarak karşımıza çıkabiliyor. Boyunda şişlik, ateş, kilo kaybı, halsizlik, bacakta morluk ve nefes darlığı gibi belirtiler çocukluk çağı lenfomasının, karında, kolda ve bacakta şişlikler de yumuşak doku ve kemik tümörlerinin, özellikle sabah uykudan uyandıran baş ağrısı ya da sabah uyanır uyanmaz kusma gibi belirtiler de beyin tümörünün habercisi olabiliyor.”

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu

Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu

‘Büyüme ağrısıdır, geçer’ demeyin!

Çocukluk çağı kanserlerinde erken teşhisin çok önemli olduğunu ancak anne babaların özellikle sıklıkla karşılaşılan kol ve bacak ağrılarına “büyüme ağrısıdır, geçer” ya da bacaklardaki morluklar için “çok hareketli, bacaklarını çarpıyor” şeklinde yaklaşabildiğini, bu nedenle hekime başvurmakta gecikilebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu “Vücudun herhangi bir yerinde morluk olduğu zaman aileler genellikle oyun çağındaki çocukların bir yere çarptığı için özellikle de bacaklarının morardığını düşünürler. Bir hastanın bacaklarında veya kollarında morarmalar varsa, bunun gerçekten ne olduğunu, geçip geçmediğini mutlaka sorgulamak lazım. Yine kemik ağrısı lösemili ya da kemik tümörlü çocuklarda çok olur. Ancak aileler ‘büyüme ağrısıdır’ diyerek önemsemeyebilir. Baş ağrısı da çok ötelenir. Bu nedenle çocuk hekimlerine de çok büyük görev düşüyor. Bu tür şikayetlerle başvurulduğunda hastaya mutlaka kan sayımı yapılması gerekir. Dahası, kan sayımının bir parçası olarak periferik kan yayması dediğimiz tetkikin de mutlaka bakılması, gerekirse çocuk hematoloji ve çocuk onkoloji uzmanlarına yönlendirilmesi gerekir. Zira çocukluk çağı kanserlerinin tanı ve tedavisi özel bir eğitim, emek ve donanımlı kurumlar gerektirir” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu

Tedavide tam başarı mümkün

Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde özellikle son yıllarda tıpta ve teknolojide hızlı gelişmeler sayesinde çok başarılı sonuçlar alınabildiğini belirten Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu, olumsuz yan etkilerin minimuma indirilmesi konusunda da çalışmaların sürdüğünü söylüyor. Halk arasındaki tabiriyle ‘akıllı ilaçların’ tedavide yeni bir çağ başlattığını vurgulayan Prof. Dr. Funda Çorapçıoğlu şöyle konuşuyor: “Akıllı ilaçlar vücutta doğrudan tümör hücresini bulduğundan, normal, sağlıklı hücreleri çok fazla etkilemeden etkili tedavi gerçekleştirebiliyor. Bu ilaçları tedavide sıkça kullanıyoruz. Çocukluk çağı kanserlerinde yeni bir dönem başlatan akıllı ilaçları kullanırken çocukların normal hayatlarına dönebiliyorlar. Örneğin; benim akıllı ilaç kullanırken okuluna devam edebilen çok hastam var. Ancak bu ilaçlar bazı kanserlerde tek başına yetebilse de birçoğunda hala kullandığımız kemoterapilere ek olarak bunları veriyoruz. Tedavide hastaya ve tümöre özel, hedefe odaklı yaklaşım son derece önemli.”

Çikolata kisti nedir?

Çikolata kisti nedir?

Rahmin içini döşeyen ve adet gören kadınlarda her ay kalınlaşıp dökülen endometrium tabakasının çeşitli etkenler nedeniyle rahim dışında, örneğin yumurtalık, tüpler, karın zarı, bağırsak ile mesanede bulunması ‘endometriozis’ olarak adlandırılıyor. Endometriozisin yumurtalıklarda oluşmasına da ‘çikolata kisti’ deniliyor. Ülkemizde üreme çağındaki her 10 kadından birinde endometriozis görülürken, bu hastaların yaklaşık yüzde 17-44’ünün yumurtalıklarında çikolata kisti teşhis ediliyor. En yaygın görülen belirtileri ise adet döneminde, cinsel ilişki veya dışkılama sırasında yaşanan ağrılar oluyor. Ayrıca kronik pelvik ağrısı da yine sık görülen belirtilerinden.

Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum /Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof.  Dr. Mete Güngör, çikolata kistlerinde erken teşhisin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, “Çikolata kistleri genç kızlarda da görülebilen bir hastalık. Dolayısıyla özellikle adolesan dönemindeki genç kızların ağrılı adet gördüklerinde ‘ilerleyen yıllarda geçer’ diyerek durumu olağan karşılamamaları ve zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerekiyor. Çünkü bu kistler yaşam kalitesini düşürecek şiddette gelişebilen ağrılara yol açmalarının yanı sıra jinekolojik organlara zarar vererek hamileliğin oluşmasını da önleyebiliyor. Ayrıca büyük boyutlara ulaştıklarında tedavileri çok daha kompleks hale gelebiliyor” diyor.

Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, çikolata kisti hakkında en çok merak edilen soruları anlattı; önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Mete Güngör

SORU: Hangi belirtiler ile sinyal veriyor?

Çikolata kistleri, boyutları küçük olduğunda (< 4 cm) herhangi bir belirti ve hasar vermeyebiliyor, yani ağrı olmayabiliyor. Ayrıca hastalar bu kistlerle rahatlıkla hamile kalabiliyor. Ancak çikolata kisti, özellikle yumurtalıkla birlikte diğer bölgeleri de etkilediği durumlarda, değişik derecelerde ağrıya yol açabiliyor. Endometriozis hastalığının yumurtalıklarda meydana gelmiş şekli olan çikolata kistinde, ağrılı adet, cinsel ilişkide ağrı, idrar yaparken veya dışkılamada ağrı, bel veya kronik pelvik ağrısı, bulantı-kusma ile karın şişkinliği gibi bulguların herhangi biri oluşabiliyor. En yaygın belirtileri ise adet döneminde, cinsel ilişkide veya dışkılama sırasında gelişen ağrı ile kronik pelvik ağrıları oluyor.

SORU: Hamilelik oluşumunu nasıl önlüyor?

Yumurtalıkta bulunan endometrium tabakası, her ay kanaması sonucunda kist haline geliyor. Bu tabakanın içinde biriken sıvı erimiş çikolata şeklinde olduğu için ‘çikolata kisti’ olarak adlandırılıyor. Çikolata kistleri hamile kalmanın önündeki en önemli engellerden biri olarak görülüyor. Öyle ki hamile kalamayan kadınların yüzde 17’sinde çikolata kisti teşhis ediliyor. Bunun nedeni ise çikolata kistinin yumurtlama fonksiyonlarını bozarak ve tüpler ile yumurtalıklarda yapışıklıklar oluşturarak hamile kalmayı zorlaştırabilmesi.

SORU: Çikolata kisti kansere dönüşebilir mi?

Çikolata kistleri, nadiren olsa da kötü huylu tümöre dönüşebiliyor. Prof. Dr. Mete Güngör, “Bu nedenle özellikle ileri yaşlardaki hastalarda teşhis edilen çikolata kistleri çok daha dikkatli değerlendiriliyor” diyor.

SORU: Tedavide başvurulan yöntemler neler?

Kronik bir hastalık olan endometriozis ile çikolata kistlerinin kesin bir tedavisi mevcut değil. Eğer çikolata kisti küçükse ve belirti vermiyorsa, takip altına alınması yeterli geliyor. Tedavide hangi yönteme başvurulacağı; kistin büyüklüğüne, semptomlarına ve hastanın çocuk sahibi olmak isteyip istemediğine göre değişiyor. Ağrının temel sorun olduğu durumlarda genellikle önce ilaç tedavisi uygulanıyor. Medikal tedaviyle kistlerin yol açtığı yakınmalar azaltabiliyor veya ortadan kaldırılabiliyor. Ayrıca endometriozisin ilerlemesi yavaşlatabiliyor ve kist cerrahi yöntemle çıkartıldıysa yeniden gelişme riskini düşürüyor. Progestinler, vajinal halka, doğum kontrol hapları, hormonlu spiral ile GnRH agonistleri, medikal tedavi yöntemlerini oluşturuyor.

SORU: Ameliyat ne zaman gündeme geliyor?

Çikolata kistlerinin semptomları hayat kalitesini etkiliyorsa ve medikal tedaviden yanıt alınamıyorsa, hasta tüp bebek tedavisi gördüğü halde hamile kalamıyorsa  veya mevcut kistin kanserojen olma ihtimali varsa cerrahi seçenek gündeme geliyor.

SORU: Ameliyat kesin çözüm sunuyor mu?

Çikolata kistinin cerrahi yöntemle çıkartılması şikayetlerin ortadan kalkmasını sağladığı gibi yumurtalıkta oluşan hasarın ilerlemesini önleyebiliyor ve hamilelik şansını artırıyor. Ayrıca tüp bebek tedavisi görecek olan hastalarda çikolata kistlerinin yok edilmesi yumurta toplama işlemini kolaylaştırıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, ancak çikolata kistlerinin tekrarlayabilen bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Cerrahi sonrası, yapılan ameliyatın şekline ve ameliyat sonrası uygulanan medikal tedaviye göre hastalığın yüzde 9-25 oranında tekrarlama ihtimali oluyor” diyor.

SORU: Cerrahi yöntem nasıl uygulanıyor?  

Günümüzde çikolata kistinin vücuttan çıkartılmasında genellikle kapalı cerrahi yöntem tercih ediliyor. Laparoskopi olarak adlandırılan bu yöntemde yüksek çözünürlüklü kameralar sayesinde yumurtalıklar ve rahim görüntülenebiliyor. Böylece büyük kesilere ihtiyaç duyulmadan çikolata kistinin çıkartılması mümkün oluyor. Prof. Dr. Mete Güngör, laparoskopik cerrahinin çikolata kistinde iki şekilde uygulanabildiğini belirterek, şöyle devam ediyor:

Laparoskopik kistektomi: Yumurtalıktaki sağlam dokular korunarak sadece çikolata kistinin kapsülü çıkartılıyor veya kist boşaltılıp duvarı yakılabiliyor. Böylelikle kist sağlam dokuya en az hasar verecek şekilde temizleniyor.

Laparoskopik Ooforektomi: İlerlemiş olgularda, hamilelik düşüncesi olmayan hastalarda veya kistin kanser açısından şüpheli olduğu durumlarda yumurtalığın tamamı çıkartılıyor.

Çoklu virüslere dikkat  

Çoklu virüslere dikkat  

Kıştan bahara geçiş yaptığımız bugünlerde hava sıcaklığındaki değişkenliğin de etkisiyle çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları çok sık görülüyor. Çoklu virüsler kalabalık ve kapalı ortamlarda kolayca bulaştığından pek çok çocukta burun akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük, halsizlik ya da yüksek ateş şikayetleri yaşanıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilek Çoban, influenza (domuz gribi), Beta, RSV, Adenovirüs, Metapnömavirüs ve Bocavirüs gibi çeşitli solunum yolu virüslerinin halen çok yaygın olduğunu belirterek, ailelerin doktora danışmadan çocuklarına gelişigüzel antibiyotik ve vitamin takviyesinden kaçınmaları gerektiğini vurguluyor. Bilimsel temele dayanmayan, arkadaş tavsiyesiyle ve internetten edinilen bilgilerle yapılan uygulamaların çocuğu iyileştirmenin aksine, bağışıklık sistemini olumsuz etkileyerek daha fazla zarar verebileceğini vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilek Çoban, çocuk sağlığında yapılan 6 önemli hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Dilek Çoban

Antibiyotik verirsem daha çabuk iyileşir!

Çocukların geçirdiği enfeksiyonların çok büyük bir kısmına virüslerin sebep olduğunu, antibiyotiklerin ise viral enfeksiyonlarda işe yaramadığını, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanıldığını belirten Dr. Dilek Çoban “Gereksiz verilen antibiyotikler, çocukların bağırsak florasını kötü etkilemekle kalmıyor, antibiyotik direnci nedeniyle gerçekten ihtiyacımız olduğunda artık antibiyotikler de işe yaramaz hale geliyor. Bu nedenle doktorunuz önermeden kesinlikle antibiyotik kullanmayın. Doktorunuz gerekli gördüğünde antibiyotik tedavisi uygulayacaktır.” diyor.

Vitamin takviyesi yaparsam bağışıklığı güçlenir!  

Doktora danışmadan yapılacak vitamin ve omega takviyesi de fayda yerine zarar verebiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilek Çoban “Vitaminler ve omega; sağlıklı bir metabolizma ve bağışıklık sistemi için çok önemli. Ancak her çocuğun vitamin ihtiyacı farklıdır. İhtiyacı olmayan vitamin takviyesini çocuğa vermek uzun dönemde karaciğer ve böbrekler başta olmak üzere ciddi sıkıntılara yol açabilir. Bu nedenle uzmana danışmadan ve gerekli tetkikleri yaptırmadan gelişigüzel vitamin takviyesi yapmamak gerekir. Çocukların günlük beslenmesini, taze meyve, sebze, balık, fındık, ceviz ve badem gibi besin değeri yüksek gıdalarla zenginleştirdiğinizde, yeterli süre uyumasını ve spor yapmasını sağladığınızda bağışıklığını da güçlendirmiş olursunuz.” diye konuşuyor.

Kalın giydirirsem hasta olmaz!

Toplumda doğru sanılan yanlışlardan biri de, çocukları kalın giydirmek, evin ısısını yüksek tutmak hatta çocuklarını dışarı çıkarmazlarsa hasta olmayacaklarını düşünmek! “Çocuklar üşüdükleri için hasta olmuyor. Enfeksiyona neden olan mikroplar soğuk havada, kalabalık alanlarda daha çok vakit geçirdiğimiz için daha kolay bulaşıyor ve hastalık yapıyor. Çocukları kalın giydirdiğimizde terleme de arttığından, dış ortama çıktıklarında daha çok üşüyor ve kolay hastalanıyorlar” diyen Dr. Dilek Çoban, çocukların açık havaya çıkarılması ve temiz hava almalarının sağlanması gerektiğini söylüyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi

Ateşini hemen düşürmeliyim, yoksa havale geçirir!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilek Çoban çocukların ateşi yükseldiğinde ebeveynlerin en çok havale ihtimali nedeniyle tedirgin olduklarını belirterek şöyle konuşuyor: “Ateşli havale özellikle ilk 5 yaşta görülür ve kalıtımın rolü büyüktür. Ailede benzer öykü varsa bu ihtimal çocuğun ateşinin 37 veya 40 derece olmasıyla değişmez. Ateş aslında bağışıklık sistemimizin iyi çalıştığının bir göstergesidir. Mikroplarla savaşta ve onlardan kurtulmada da önemli bir silahtır. Bu nedenle ateş; çocuğu rahatsız ettiğinde, çok yükseldiğinde ve ilk alınacak önlemlerle (üzerini inceltmek, ortamı serinletmek, ılık su ile duş, bol sıvı vermek gibi) düşürülemiyorsa ilaç verilmelidir.”

Okula ne kadar geç başlarsa, o kadar az hastalanır!

Okul, çocukların eğitim ve öğretimi kadar; sosyalleşmeleri, enerjilerini atmaları ve bağışıklık sistemlerinin gelişmesi için de önemli. Kapalı ve kalabalık ortamlar nedeniyle çocukların okula ne kadar geç başlarsa o kadar az hastalanacağı şeklindeki düşüncenin doğru olmadığını belirten Dr. Dilek Çoban “Çocuk bu mikroplarla er ya da geç karşılaşacak ve onlarla karşılaştıkça bağışıklık sistemleri bu mikropları tanıyıp savaşarak güçlenecek” diye konuşuyor.

Öksürüğünü, burun akıntısını hemen durdurmalıyım!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilek Çoban, en sık yapılan yanlışlardan birinin de çocuktaki öksürük ve burun akıntısını hemen durdurmaya çalışmak olduğunu belirterek şu bilgileri veriyor: “Oysa ateş, öksürük ve burun akıntısı hastalık değil, bağışıklık sistemimizin mikroplarla karşılaştığında başlattığı savaşın artıkları ve bu artıkları vücuttan atma yollarıdır. Aynı ateş gibi, öksürüğe de çocuğun uyku kalitesini, günlük aktivitesini bozacak kadar şiddetli olduğunda müdahale edilmelidir. Ancak öksürük şurubu ya da soğuk algınlığı ilacı vermeden önce mutlaka bir çocuk hekimine danışmak gerekir çünkü bazı öksürükler zatürre, bronşiolit gibi ciddi akciğer hastalıklarının habercisi olabilir. Unutmayalım ki, bir şurupla bu öksürüğün kesilmeye çalışılması, ciddi bir enfeksiyonun geç teşhis edilmesine ve bu nedenle tedavide geç kalınmasına sebep olabilir.”