Yazılar

Lenf bezinde her şişlik lenfoma değil!

Lenf bezinde her şişlik lenfoma değil!

Son yıllarda giderek yaygınlaşan lenfoma (lenf bezi kanseri), çocukluk çağında en sık görülen 3. kanser olurken, erişkin kanserleri arasında 7. sırada bulunuyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner lenfomanın genellikle lenf bezinin şişmesi ile ortaya çıktığını, ancak her şişen lenf bezinin kanser anlamına gelmediğini belirterek “Lenf bezlerinin büyümesi, ele gelmesi ve ağrılı olması durumunda kişiler çoğunlukla ‘acaba kanser mi oldum?’ endişesine kapılabiliyor ama lenf bezleri viral enfeksiyonların da aralarında bulunduğu birçok nedenden dolayı büyüyebiliyor. O nedenle her lenf bezi büyümesi lenfoma anlamına gelmez. Buna karşın lenf bezlerinin büyümesi bazen de lenfomanın tek belirtisi olabildiğinden doktora gitmeyi ihmal etmemek gerekiyor.” diyor. Lenfomanın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu ve ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Mustafa Çetiner, lenfomanın ihmale gelmez 7 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Maslak Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner

Prof. Dr. Mustafa Çetiner

Lenfomanın tedavisi, türüne göre değişiyor!

“Herkesin vücudunda lenf bezleri vardır, çünkü bunlar karakol gibi vücudumuzda yolunda gitmeyen işlere müdahale eden bezlerdir; vücudun diğer enfeksiyonlara veya diğer hastalıklara karşı mücadelesinde önemli rol oynarlar” diyen Prof. Dr. Mustafa Çetiner, lenf bezlerindeki her şişliğin ise lenf bezi kanseri yani lenfoma anlamına gelmediğini vurguluyor. Bir hastaya lenfoma tanısı konulmasının da tek başına bir anlamı olmadığını çünkü lenfomanın 40’a yakın çeşidi olduğunu belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner “Bunların bir kısmı çok yavaş seyirlidir ve dolayısıyla çok agresif değildir, acil tedavi gerektirmez. Bazı lenfomaları yıllarca hiç ilaç kullanmaksızın izlediğimiz oluyor. Kimi lenfomalar da sadece şişlik ile kendini belli edebilir, agresif seyirlidir ve bir an önce müdahale edilmesi gerekir. Bu nedenle lenfomaların türüne kesin karar veren patolojidir. Biyopsi olmadan ve elimizde doku tanısı olmadan lenfoma tanısını koymak imkansızdır. Lenfomaların türüne göre tanı ve tedavileri önemli farklılıklar gösterir.” diyor.

Lenfoma tedavi edilebilir!

Lenfomanın günümüzde çoğunlukla tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu, bu nedenle ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini belirten Prof. Dr. Mustafa Çetiner, kemoterapinin halen tedavinin temelini oluşturduğunu, ancak 2000’li yılların başından itibaren hedefe yönelik tedaviler de uygulandığını söyleyerek “Hedefe yönelik, akıllı bir molekülün keşfiyle günümüzde artık kemoterapi dışı, birden çok seçenek uygulanmaktadır. Gerektiğinde kemik iliği nakli de tedavi seçenekleri arasındadır.” diyor.

Pause Dergi

Lenfomada ihmale gelmez 7 belirti!

Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner “Klinik bulgular genellikle lenf bezlerinin ve organ tutulumlarının bölgesine, tümörün çapına, büyüklüğüne, tümörün büyüme hızına, hastanın eşlik eden hastalıklarına ve yaşına bağlı olarak değişkenlik gösterir” diyor. Prof. Dr. Mustafa Çetiner, lenfomanın 7 önemli belirtisini şöyle sıralıyor;

  • Çoğunlukla boyun, kasık ve koltuk altı lenf bezlerinde büyüme, ele gelen şişlik
  • Uzun süren, iniş ve çıkışlarla seyreden, nedeni bulunamayan, çoğunlukla 38.5 dereceyi geçmeyen ateş
  • Her gece çamaşır değiştirecek kadar yoğun terleme
  • Kısa sürede ciddi kilo kaybı
  • Lenf bezinin büyümesine bağlı olarak, çevrede bulunan organ ve dokulara uygulanan baskılara ilişkin bulgular (Örneğin; şiddetli kemik, göğüs, karın ağrısı, bacaklarda şişlik, kuru öksürük, ses kısıklığı vb)
  • Yorgunluk, halsizlik
  • Ciltte kaşıntı ve yaygın döküntü

Başarılı ve zayıf karnede bu hatalardan kaçının!

Başarılı ve zayıf karnede bu hatalardan kaçının!

Milyonlarca öğrenci son ders zilinin çalmasıyla yarıyıl tatiline girerken, anne babalar olarak karneye vereceğiniz tepkiyle şimdi sizin sınavınızın başladığını biliyor muydunuz? Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç “Çocuğunuzun karnesi beklentinizin altında da kalsa, üstünde de gelse tepkilerinizin kontrollü olması son derece önemli. Zira çocuklar sevgiyi başarı bazlı değişen bir olgu olarak kodlayabiliyorlar. Bu nedenle onlara bu alt mesajı vermemek ve geliştirici, destekleyici bir ebeveyn olabilmek adına dikkat edilmesi gereken çok önemli kurallar var” diyor. Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç, ebeveynlere başarılı ya da zayıf karne karşısında kaçınmaları gereken davranış modellerini ve doğru yaklaşım örneklerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kıyaslamak, dinlemeden yargılamak, ceza vermek, ‘tembelsin, başarısızsın’ gibi etiketler yapıştırmak, ses tonunu yükseltmek ya da umursamaz davranmak! Herhangi bir başarısızlığınızda sizin için çok önemli birinin bu tür tepkileri verdiğini düşünün, ne hissedersiniz? İlk söyleyeceğiniz; kızgınlık ya da kırgınlık olacaktır öyle değil mi? Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç işte bu hisleri çocukların çok daha yoğun hissettiklerini ve daha kötüsü, sadece bir duygu olarak yaşamayıp bu duyguyu genellediklerini belirterek “Ailesinden karnesine bu tür yaklaşımlarla karşılaşan çocuk ister istemiz kendisini reddedilmiş, dışlanmış ya da sevilmeyen bir birey olarak hissedecektir. Bu duyguları ailesine karşı hissetmesi başarı ihtimalini değil başarısızlık ihtimalini artıracaktır. Bu da aileden uzaklaşmayı tetikleyecektir” diyor. Peki ailelerin zayıf karneye doğru yaklaşımı nasıl olmalı? Uzman Psikolog Dilara Yamanlar önerilerini şu şekilde sıralıyor;

Pause Dergi

Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç

Yargılamadan düşük notların nedenini bulun!

Çocukla iletişim kurarak, öncelikle iyisiyle kötüsüyle bir dönemi bitirmiş olmasını kutlamak, hemen ardından da karnesindeki zayıf notları yargılamadan bunların nedenini bulmaya çalışmak gerekiyor. Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç çocuğa “İyisiyle, kötüsüyle koca bir dönemi bitirdin, zorlandığın noktalar da olmuştur, keyif aldığın noktalar da. Bir dönemi daha bir sürü tecrübeyle bitirdiğin için seni tebrik ediyorum. Hadi biraz bu dönemi değerlendirelim, karnendeki notların beraber üstünden geçelim. Burada diğer notlarına göre biraz daha düşük olan birkaç ders görüyorum, sence neden böyle olmuş olabilir? Sence bunu nasıl geliştirebilirsin? Biz ebeveynlerin olarak sana nasıl destek verebiliriz?’” şeklinde yaklaşmak gerektiğini söylüyor.

Çabasını takdir edin, pozitif noktalarını dile getirin!

Çocuğa doğru yaklaşımda ikinci adımda; kucaklayıcı olmak, çabasını takdir etmek, pozitif noktalarını dile getirmek, aynı zamanda geliştirebileceği yönlerini göstermek çok önemli. Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç “‘Sen benim için çok değerlisin, sonuç ne olursa olsun benim sana karşı olan sevgim hiç değişmeyecek. Odaklandığında, çabaladığında çok güzel şeyler yaptığını görüyorum, yeterince çabaladığında elinden geleni yaptığında çok daha iyi sonuçların olacağına da inanıyorum. Gel bir sarılalım, önümüzdeki dönem yepyeni bir dönem, onunla ilgili neleri daha farklı yaparsak sonuç daha farklı olur biraz onun hakkında konuşalım” şeklindeki yaklaşımın daha yapıcı ve kucaklayıcı olacağını söylüyor.

Önerisini sorun ve anladığınızı gösterin!

Çocuğa tatile başlayacağını ama bu düşük gelen derslerle ilgili küçük adımlarla çalışmaya başlaması gerektiği anlatılıp, önerisi alınmalı. Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç “Bir dönem boyunca yoruldun, tatile de ihtiyacın var, hadi gel tatilin planını birlikte yapalım, neler yapmayı düşünüyorsun? Düşük derslerle ilgili konu tekrarlarına da vakit ayırsak güzel bir başlangıç yapmış oluruz, tatilin hangi aşamasına konu tekrarını koymayı tercih edersin?’ şeklinde ana çerçeve belirlenip seçim hakkı çocuklara bırakıldığında anne babanın işi kolaylaşıyor ve çocuklar da daha fazla motive oluyor” diyor.

Pause Dergi

Kendinizi sorgulayın!

Son adım olarak kendinizi sorgulamanız gerektiğini vurgulayan Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç, anne babaların ‘biz nerede eksik yapmış olabiliriz, takip konusunda, teşvik etme konusunda, başarının devamlılığı konusunda neler yapabiliriz’ diye düşünerek, çocuğun öğretmenleriyle görüşüp, gelişim için onların da önerilerini dinlemeleri gerektiğini söylüyor.

Başarılı karne karşısında tepkilerinizi abartmayın!

Peki başarılı hatta fazlasıyla iyi bir karne karşısında tepkiler nasıl olmalı? Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç, çocuğa abartılı hediyelerden ve ‘zekisin’ gibi etiketlerden, övgülerden uzak durulması gerektiğini belirterek “Bu durum hediye için çalışmaya ya da ‘Zaten çok zekiyim’ mesajıyla çabasının azalmasına sebebiyet verebilir. Yapmanız gereken; takdir etmek, çabasını gördüğünüzü ve gurur duyduğunuzu söylemek, başarıya ulaşmasında etkili olan faktörlerin üzerinden geçmek, bu başarının ona nasıl hissettirdğini konuşmak ve sarılarak ya da beraber yemeğe giderek başarısını kutlamaktır. Bu tutum çocuğunuzun başarısının devamlılığını sağlamak için ideal olacaktır” diyor. Karnenin zeka göstergesi ya da hayat başarısı göstergesi olmadığının unutulmaması gerektiğinin altını çizen Uzman Psikolog Dilara Yamanlar Büyükkoç “Karnenin sadece bir dönemin ya da bir yılın özeti olduğu hatırlanmalı ve çocuğa da hatırlatılmalıdır. Böylelikle yeni döneme yepyeni bir başlangıç yapma ihtimalini de artırmış oluruz” diyor.

Çocuklarda yüksek ateş ne zaman tehlikeli?  

Çocuklarda yüksek ateş ne zaman tehlikeli?  

Kış aylarında çocuklarda soğuk algınlığı ve grip gibi üst solunum yolları enfeksiyonları oldukça sık görülüyor. Bu hastalıklarda ebeveynlerin en büyük endişelerinden biri ‘yüksek ateş’ oluyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Tarkan İkizoğlu, özellikle enfeksiyon hastalıklarında sık görülen bir belirti olan yüksek ateşin aslında çocuklar için zararlı değil, tam aksine yararlı olduğuna dikkat çekerek, “Zira ateş, vücudun enfeksiyon etkeni ile savaşmasını kolaylaştıran bir savunma mekanizmasıdır. Bu nedenle çocuklarda ateşi hemen düşürmeye çalışmak gereksizdir. Ancak çocuk ateşli dönemde kendini kötü hissediyorsa ve halsiz ise doktorunuzun önereceği ateş düşürücü ilaçlar ile daha iyi hissetmesini sağlayabilirsiniz” diyor. Çocukların ateşi yükseldiğinde ebeveynlerin doğru müdahalede bulunmaları da büyük önem taşıyor, aksi halde hipotermiden ilaç zehirlenmesine kadar pek çok sorun gelişebiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Tarkan İkizoğlu, yüksek ateşte kaçınmanız gereken hatalı alışkanlıkları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Tarkan İkizoğlu

Hemen ilaç vermek. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Ateş çocuğunuz tarafından iyi tolere ediliyorsa hemen ilaç vermeniz gerekmiyor. Eğer bir enfeksiyon söz konusu ise ateşi düşürmek sorunu daha çabuk çözmüyor, nedeni ortadan kaldırmıyor. Ateşi çok yüksek değilse ve çocuğunuz kendini kötü hissetmiyorsa, üzerini soyup, ılık bir duş aldırabilirsiniz. Eğer kendini iyi hissetmiyorsa, dozlarına ve dozlar arasındaki sürelere dikkat ederek ateş düşürücü ilaç vermeniz ise önem taşıyor. Dr. Öğretim Üyesi Tarkan İkizoğlu, “İlaç kullanımına rağmen ateş 72 saat boyunca düşmemiş ise mutlaka doktorunuza danışmanız gerekiyor” uyarısında bulunuyor.

Yeterince su vermemek. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dr. Öğretim Üyesi Tarkan İkizoğlu, yüksek ateşte çocuğunuza düzenli olarak sıvı vermenizin çok önemli olduğunu hatırlatarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Susuz kalmayı engellemek hayati bir öneme sahip. Zira hem ateşe karşı direnç hem de bağışıklık sisteminin etkin çalışmasında sıvı dengesi kilit rol üstleniyor. Bu nedenle çocuğunuz istemese bile ona bol bol sıvı vermeyi ihmal etmeyin”

‘Üşüyor’ diye odanın ısısını yükseltmek. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ortam ısısı yüksek olduğunda çocuğun ateşi daha hızlı yükseliyor. Dolayısıyla ortam sıcaklığının sabit ve 18-20°C aralığında kalması gerekiyor. Ayrıca ateşli çocuğun hava ihtiyacı artıyor, bu nedenle konforlu bir solunum için havanın çok nemli veya çok kuru olmaması gerekiyor. Odasını düzenli olarak havalandırmanız da, mikropların ortamdan uzaklaşmalarını sağlıyor.

Çocuğun üzerini örtmek YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ateşi yükseldiğinde çocuğunuzun üzerini örtmeyin. Üşüme hissini azaltmak için vücut ısısını yükseltmeyecek incelikte ve pamuklu giysi veya örtü tercih edin. Zira küçük bebekler, özellikle yeni doğanlar sıcak ortamlarda fazla kalın giydirildiklerinde, vücut ısılarını dengeleyemedikleri için ateşleri çıkabiliyor. Bu yüzden ateşlendiklerinde fazla kalın giydirmemek ve üzerlerini örtmemek gerekiyor. Ancak vücut ısısının fazla düşmesine ve üşümesine yol açacağı için ateşi takip etmeli ve düştüğünde uygun giysiler giydirmelisiniz.

Pause Dergi

Soğuk suda yıkamak. YANLIŞ!DOĞRUSU: Ateşin yükselme evresinde üşüyen çocuğu soğuk suda yıkamak kendisini daha kötü hissetmesine neden olacağı için önerilmiyor. Ateş düşürücü ilaca rağmen vücut ısısı düşmüyorsa ılık suyla duş aldırmanız ilacın etki hızını artıracaktır.

Kolonya ve sirkeli su ile ovmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sirke gibi asidik içerikli sıvıların veya alkolün uçucu özelliği nedeniyle buharlaşmayı artırarak ateşi düşüreceği düşünülüyor. Ancak yapılan çalışmalarda bu tür sıvıların hiçbir olumlu etkisi gösterilmemiş. Aksine deriden emildikleri takdirde çocuklarda zehirlenme bulgularına yol açabiliyor.

Buz ve buz torbaları uygulamak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Tarkan İkizoğlu, enfeksiyona bağlı gelişen yüksek ateşte ‘buz veya buz torbaları’ uygulamasının kesinlikle önerilmediği uyarısında bulunarak, “Bu tür işlemler çocuğun üşüme duygusunu artırmasının yanı sıra vücudun ısıtma mekanizmalarını daha güçlü çalıştırarak ateşin daha da yükselmesine neden olabiliyor” diyor.

Yılbaşı sofralarına dikkat!

Yılbaşı sofralarına dikkat!

Yeni yıla sayılı günler kala yılbaşı akşamı için hazırlıklara başlandı bile. Hemen hepimizin planlarında öncelik ise genellikle soframızda yer alacak olan yemek ve içeceklerdeki çeşitlilik oluyor. Birçok kişiye göre bu sofralardaki yemek çeşidi ne kadar çok olursa gelecek yıl da o kadar bereketli geçiyor.  Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, ancak yılbaşı sofrasında bazen yemek ve içecek miktarının kontrolsüzce artabildiğine dikkat çekerek, “Yeni yılda en büyük beklentimiz çoğumuz için sağlık oluyor. Ancak gece geç saatlere kadar sofrada oturulması daha fazla yemek yemek anlamına geliyor. Buna bir de aşırı miktarda tüketilen içecekler de eklenince; ertesi gün mide ağrısı ve reflü gibi sindirim sorunlarının yanı sıra baş ağrısı ve halsizlik gelişebiliyor. Özellikle diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalığı gibi sağlık sorunları olan kişiler bu durumdan daha fazla etkileniyor, ani tansiyon ve şeker yükselmesiyle karşı karşıya kalabiliyor. Bu nedenle yılbaşı sofrasında bazı beslenme kurallarına dikkat edilmesi yeni yıla sağlıklı başlanması için çok önemlidir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, yılbaşı sofrasında dikkat etmeniz gerekenbeslenme kurallarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Yemeğe hafif bir çorba ile başlayın

Akşam yemeğine çorba ile başlamanız daha az ve yavaş yemenize yardımcı olacağı için olası mide şikayetlerinin de önüne geçiyor. Ayrıca daha düşük kalorili beslenmeniz de mümkün olabiliyor.

Zeytinyağlı sebze yemekleri şart

Sofralarımızın baş tacı olan zeytinyağlı sebze yemekleri, yılbaşı sofralarının da vazgeçilmezleri arasında yer alıyor.  Yılbaşı akşamında masanızda birkaç çeşit zeytinyağlı sebze bulunması hem görsel tokluğa hem de midemizin kolay doymasına destek oluyor. Ayrıca pırasa, lahana ve kereviz gibi kış sebzelerinin içerdikleri posalar bağırsak sağlığımız üzerinde de önemli rol oynuyorlar.

Et yemeğinizi fırında pişirin

Sağlıklı bir yılbaşı için akşam yemeğini hazırlarken kullanacağınız pişirme yöntemine dikkat edin. Sofrada sunacağınız yiyecekleri hazırlarken; buharda, fırında veya ızgarada gibi pişirme yöntemlerini tercih etmeniz, yemeklerin kalori içeriklerini azaltmalarının yanı sıra daha rahat sindirim sağladıkları için mide rahatsızlıklarının oluşumunu da önlüyor. Tavuk ile hindi gibi et yemeklerini ve patatesleri fırında kızartmanız, sebzeleri tavada ızgara yaparak hazırlamanız, yemeklerin kalori içeriklerinin oldukça azalmalarını sağlayacaktır.

Sofraya çok aç oturmayın

Akşam çok fazla yemek yiyeceğinizi düşünerek tüm gün aç kalmamaya dikkat edin. Güne mutlaka hafif bir kahvaltıyla başlamanız, öğlen yemeğinde zeytinyağlı sebze veya salata tarzı yiyecekleri tüketmeniz çok önemli. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, “Çok aç karnına yemeğe oturduğunuz zaman, sofrada bolca yemeklerin olacağını da göz önüne alırsak, hızlıca fazla miktarda yemek yeme riskiyle karşılaşırsınız” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Yemeğin yanında mutlaka salata olsun

Tabağınızı hazırlarken sofradaki yiyeceklerden az miktarda alıp yanında salata tüketmeniz de önem taşıyor. Zira salata posa içeriğinin yüksek olması bağırsakların çalışmasına katkı sağlıyor. Kalori içeriği de düşük olan salata kilo alımını önlerken, içerdiği sindirilebilir ve sindirilemez posa etkisiyle tokluk hissinin daha hızlı oluşmasına destek verebiliyor. Bunların yanı sıra renkli sebzelerin içerdikleri antioksidan öğeler de günümüzde çok yaygın olan enfeksiyonlardan korunmada etkili oluyor.

Mayonez yerine yoğurt kullanın

Yemeklerin kalori ve yağ içeriklerini azaltmak için bazı değişiklikler yapmaya özen gösterin. Örneğin, hazırlayacağınız mezelerde ve salatalarda mayonez yerine yoğurdu tercih edebilirsiniz. Yoğurt hem lezzet hem de içerdiği mineral ve vitaminler ile son derece faydalı bir besin olmasının yanı sıra mayonezle kıyaslandığında daha düşük kalori içeriyor. Sofrada bulunduracağınız peynirlerin az yağlı olmasına da dikkat etmenizde fayda var.

Meyveli veya sütlü tatlı tercih edin

Şerbetli tatlılar ve yaş pastalar oldukça fazla kalori ile yağ içeriyor. Zaten fazlaca tüketilen yemeklerin üzerine bu tatlıları eklediğinizde, gece alacağınız kalori ve yağ miktarı yaklaşık 2 katına çıkıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, “Mutlaka tatlı tüketecekseniz, taze meyveli veya hafif sütlü tatlıları tercih etmeniz, kalori artışının daha düşük olmasını sağlayacaktır” diyor.

Kuruyemişler çok sağlıklı olsa da…

Kuruyemişler, içerdikleri protein, iyi yağlar ve mineraller ile çok kıymetli besinler arasında yer alıyor. Ancak çok sağlıklı besinler olsalar da tüketim miktarlarına dikkat edilmesi gerekiyor. Zira 100 gram kuruyemiş yaklaşık 500-700 kalori içeriyor.

Bol bol su için

Su vücudumuzun düzenli çalışması ve sindirimin sağlıklı olması için elzem bir içecek. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, her zaman olduğu gibi yılbaşı sofrasında da su içmeye özen göstermeniz gerektiğini belirterek, “Yeterli su içmeniz geceyi daha rahat geçirmenizi ve sabah daha iyi uyanmanızı sağlayacaktır. Ayrıca su kalori içermiyor ve tokluk hissinin oluşmasına da yardımcı oluyor.” diye konuşuyor.

Karnınız açken çok hızlı alkol tüketmeyin

Bol su içmek, alkolün yoğunluğunu ve alınan alkol miktarını azaltıyor. Şarabın bir kadehi ortalama 110-150 kalori arasında oluyor. Kalori içeriği çok yüksek olmadığı için tercih edilebilir. Kilo alma endişeniz varsa, alkollü içecek miktarını 2-3 kadehle sınırlandırmanız uygun olacaktır.       

 

Şiddetli baş dönmesinin nedeni ‘denge kristalleri’ olabilir!

Şiddetli baş dönmesinin nedeni ‘denge kristalleri’ olabilir!

 Dünya başıma yıkılıyor zannettim… Etrafımdaki her şey bir anda alt üst oldu… Sanki yer ayağımın altından kayıyor gibi… Genellikle bulantı eşlik ediyor, bazen de kusma… Bu şikayetler ülkemizde her 100 kişiden 3’ünde görülen baş dönmesi, tıbbi adıyla ‘vertigo’nun en sık yol açtığı sorunlardan. Başımız döndüğünde aklımıza ilk olarak beyin tümörü gibi nörolojik hastalıklar gelse de, aslında çoğu, toplumda ‘iç kulaktaki kristallerin yerinden oynaması’ olarak bilinen Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo’dan (BPPV) kaynaklanıyor. Başın hareketleriyle birlikte aniden ortaya çıkan şiddetli baş dönmesiyle karakterize olan bu hastalık her yaşta görülmekle beraber, sıklığı ileri yaşlarda daha da artıyor. Öyle ki 40-60’lı yaşlarda en sık görülen baş dönmesi nedeni BBPV oluyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, bu hastalıkta  ilk şiddetli baş dönmesi atağının genellikle sabah yataktan kalkarken başladığını belirterek, “Ataklar eğilip kalkma, yukarıya veya aşağıya doğru bakma ya da yatakta bir yandan diğerine dönüldüğünde görülüyor ve yaklaşık 15-60 saniye kadar sürüyor.” diyor. Şiddetli baş dönmesi atakları nedeniyle araba kullanmak, makina başında çalışmak, sportif aktivitelerde bulunmak, merdiven inip çıkmak, toplantılara ve sosyal etkinliklere katılmak ciddi sıkıntılar yaratabiliyor. Hastalar korkuları nedeniyle eve kapanıyor ve sosyal yaşamdan kopabiliyorlar. Güzel haber ise BBPV tablosunda sadece birkaç dakika süren ‘manevra’ tedavisiyle baş dönmesinden kurtulmanın mümkün olması; üstelik genellikle tek seans yeterli oluyor!

Pause Dergi

Prof. Dr. Nazım Korkut

Hastalık değil, belirti!

Toplumdaki yaygın inanışın aksine, vertigo, diğer adıyla baş dönmesi hastalık değil, pek çok hastalıkta görülen bir belirti. Baş dönmesinin nedenleri kabaca ‘santral’ ve ‘periferik’ kökenli vertigo olarak ikiye ayrılıyor. Beyin kanamaları, beyin tümörleri, anevrizmalar, multipl skleroz gibi birçok santral sinir sistemi hastalıklarında görülen vertigo çok gürültülü ve çok semptomlu bir klinik tablonun belirtilerinden sadece biri oluyor. Prof. Dr. Nazım Korkut, “Ancak periferik vestibüler sistem hastalıklarında ise vertigo, yani şiddetli baş dönmesi tüm dikkati üzerinde toplayan en önemli belirti olarak karşımıza çıkıyor” diyor.

İç kulaktaki kristaller yerinden oynarsa…

BPPV normal koşullarda iç kulakta dengenin sağlanmasında var olan, fakat bulunması gereken yerin dışına kaçan kalsiyum parçacıklarının neden olduğu mekanik bir hastalık. Utrikül ve sakkül denilen iç kulak bölümlerinden, yarım daire kanalları içine kalsiyum karbonat parçacıklarının (kristallerin) kaçması ve bu parçacıkların serbestçe kanalların içinde dolaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bir diğer tablo ise yarım daire kanallarının ‘ampüller kupula’ denilen bölüme bu parçacıkların yapışmasıyla oluşuyor.

Tek seansta çözüm sağlanabiliyor

Mekanik bir iç kulak hastalığı olan BPPV’ye tedaviyle kesin çözüm sağlanabiliyor. Bazen kristaller kendiliğinden yerine dönebilse de genellikle sorunlu kanal veya kanalların saptanarak uygun manevralarla tedavi edilmesi gerekebiliyor. Kanallar içine kaçan kalsiyum kristalleri ‘repozisyon manevraları’ ile olması gereken orijinal konumlarına gönderiliyor, böylece sorun ortadan kalkıyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, manevra tedavisiyle baş dönmesi sorununun genellikle tek seansta ortadan kalktığına işaret ederek, “BPPV’de baş dönmesinin yüzde 80 gibi oldukça yüksek bir oranından arka kanallar sorumlu oluyor. Bunlara yönelik manevralarla baş dönmesi ilk seansta büyük oranda sona eriyor. Daha az sıklıkta rastlanan yatay kanallara ait BPPV ise daha dirençli seyir izliyor ve repozisyon manevralarını birçok kere tekrarlamak gerekebiliyor.” diyor.

Pause Dergi

Nadiren cerrahi girişim gerekebiliyor

Prof. Dr. Nazım Korkut, uygun manevralara rağmen düzelmeyen hastalarda ise çok nadiren cerrahi girişime ihtiyaç duyulduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Cerrahi girişim olarak kanalın tıkanması veya uyarıları beyine taşıyan sinirin kesilmesi gündeme gelebiliyor. Özellikle uzun soluklu, sık tekrarlayan BPPV hastalarında beraberinde migren de bulunabiliyor. Bu durumdaki hasta grubunda repozisyon manevralarının yanı sıra vestibüler migrenin tıbbi tedavisi de uygulanıyor.”

Tedavi birkaç dakikada tamamlanıyor!

BPPV (Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo) tedavisinde ‘kanalolit repozisyon’ manevrasından oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Odyolog Dr. Zeynep Gence Gümüş, altta yatan farklı bir neden olmadığı takdirde, BPPV hastalığının repozisyon manevralarıyla düzeldiğini vurgulayarak, “Manevra tedavisi dakikalar süren kısa bir tedavidir. Hastanın başına belli pozisyonlar verilerek halk arasında denge kristalleri olarak bilinen otokonianın yerine girmesi amaçlanıyor. Hastalarımızın yüzde 85’i tek seansta düzelirken, kalan yüzde 15’lik bölümüne birden fazla kez manevra uygulanması gerekebiliyor” diyor. Dr. Zeynep Gence Gümüş, manevra tedavisinden etkin sonuç alınabilmesi için sonrasında birkaç gün baş hareketlerinin kısıtlanması, yüksek yastıkla ve sırt üstü (sağa/ sola dönmeden) yatılması gerektiğinin altını çiziyor.

Akciğer kanserinde tedavinin başarı oranı yüzde 70’lere varıyor

Akciğer kanserinde tedavinin başarı oranı yüzde 70’lere varıyor

Akciğer kanseri, dünyada olduğu gibi ülkemizde de kanserden ölümler arasında ilk sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 2 milyondan fazla, ülkemizde de 40 bini aşkın kişide, ‘akciğer kanseri’ teşhis ediliyor. Sigaranın en önemli risk faktörü olduğu akciğer kanseri günümüzde en korkulan kanser türlerinden biri olsa da, tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde hastaların yaşam süreleri uzatılırken, yaşam kaliteleri de artırılıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, kapalı bir ameliyat tekniği olan Tek Port VATS yönteminin özellikle son dönemlerde hasta ve hekimler tarafından sıklıkla tercih edildiğini belirtiyor. Tanı ve tedaviyi aynı operasyonda birleştiren yöntem, daha az ağrıya yol açması ve ameliyat sonrası hızlı iyileşme sürecine olanak tanıması nedeniyle de diğer teknikler arasında öne çıkıyor.

Pause Dergi

Prof. Dr. Semih Halezeroğlu

Yıllık taramalar ölüm oranını azaltıyor

Başlangıç aşamasında akciğer kanserinin fazla şikayete yol açmadığına değinen Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu zamanla ortaya çıkan belirtileri “öksürük, halsizlik, iştahsızlık, zayıflama, vücudun farklı yerlerinde ağrılar, ses kısıklığı, yüzde şişme, yutma zorluğu, öksürükle ağızdan kan gelmesi gibi durumlar” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Semih Halezeroğlu akciğer kanserini, henüz belirtilerin görülmediği erken aşamada yakalamanın önemine değinerek, özellikle 50-80 yaş arası kişiler ile uzun süre sigara içen ancak 15 yıldan önce bırakmış olanlara yılda bir kez düşük doz tarama amaçlı tomografi çekilmesini öneriyor. Çünkü bu tarama programları sayesinde erken tanı konulabiliyor, böylece akciğer kanserine bağlı ölümler azalıyor.  Erken evrede tedavi oranının çok başarılı sonuçları olduğundan bahseden Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, “Bu evrede en yaygın ve temel tedavi yaklaşımı, cerrahi girişimle tümörü çıkartmak. Bugün tıp teknolojilerinin geldiği noktada kapalı ameliyatlar sayesinde yüzde 70’e varan başarılı tedavi sonuçlarından söz edebiliyoruz” diyor.

Tek Port VATS yöntemiyle tanı ve tedavi aynı anda

Kapalı ameliyatlar arasında son dönemde Tek Port VATS yönteminin öne çıktığına dikkat çeken Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, göğüs kafesine açılan küçük bir kesi ile tüm işlemin gerçekleştirildiğini ifade ediyor. Tek Port VATS en çok ameliyat sonrasında hastaların solunumunu çok rahat yapabilmeleri ve bağışıklığı düşürmemesi nedeniyle tercih ediliyor. Üstelik bu yöntemle tanı ve tedavi işlemleri aynı operasyonda yapılabildiği için patoloji incelemesi tümörün kötü huylu olduğunu gösterirse o sırada hekim müdahalesiyle hasta vakit kaybetmeden tedavi edilebiliyor.

“2 ya da 3 değil, tek kesi”

Akciğer kanseri ameliyatları, kaburgaların açıldığı ‘açık ameliyatlar’ ve göğüs boşluğu açılmadan, kaburgalar arasında gezdirilen kamera görüntüleriyle yapılan ‘kapalı ameliyatlar’ olmak üzere 2 grupta toplanıyor. Kapalı ameliyatların da kendi içinde standart VATS, robotik yöntem ve Tek Port VATS yöntemi olmak üzere 3’e ayrıldığını belirten Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “Standart VATS ve robotik yöntemde göğüs boşluğunda açılan 2 veya 3 kesi üzerinden ilerleniyor. Genel anesteziyle yapılan Tek Port VATS yönteminde ise 2-3 cm arasındaki tek bir kesiden giriliyor. Cerrahi kamera aracılığıyla hastalıklı bölgeden sağlanan görüntüleri ekranda değerlendirirken, aynı kesiden operasyon gerçekleştiriyor” diyor.

Pause Dergi

Hastanın iyileşme süreci kısalıyor

Göğüs kafesinde kalp, akciğer ve büyük damarlar bulunduğu için bu hassas bölge vücudun diğer bölgelerine oranla çok daha fazla koruyucu sinir ağları ile çevrili. Bu nedenle bu hayati alanda yaşanan en küçük bir sorunda bile ağrı oluşuyor. Dolayısıyla ameliyatlarda göğüs kafesinde ne kadar az kesi olursa, sinirlerde o kadar az tahribat ve o kadar az ağrı ortaya çıkıyor. Kesi ne kadar çok olursa ameliyat sonrasında ağrı, soluk alıp verirken zorluk, günlük rutine geçiş süresinin uzaması ve bağışıklıkta zayıflama ihtimali de o oranda artıyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, tek kesi imkanı sunan Tek Port VATS’ın sağladığı avantajları, “Kısa ameliyat süresi, düşük komplikasyonlar, kanama miktarının azlığı, ameliyat sonrasında çok rahat solunum yapılabilmesi sayesinde zatürre ve akciğer sönmesi riskinin en aza inmesi, ameliyat sonrasında yoğun bakım süresinin azalması, bağışıklık sisteminin çok az zarar görmesi sayesinde hastanın kanserle daha güçlü mücadele edebilmesi, kozmetik açıdan daha az sorun yaşanması, kısa sürede taburcu olunabilmesi, sonrasında daha az ağrı şikayeti ve gündelik rutine dönme süresinin çok daha kısa olması” olarak sıralıyor.

 

Eklem ağrısının altında ciddi bir hastalık yatabilir!

Eklem ağrısının altında ciddi bir hastalık yatabilir!

Çocuklar günlük aktivitelerini etkilemedikçe bazı fiziksel sıkıntılarını aileleriyle paylaşmayabiliyor. Bu da bazı hastalıkların çok daha karmaşık ve içinden çıkılması zor hale gelmesine neden olabiliyor. İşte, eklem romatizması da bu hastalıklardan biri! Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ferhat Demir, çocuklarda eklem romatizmasının teşhisinde ilk görevin ebeveynlere düştüğünü belirterek “Anne babalar bazen çocuklarındaki eklem ağrılarını ‘büyüme ağrısı’ olarak düşünüp çocuğun gelişiminin doğal bir süreci olarak görebiliyor. Ancak her eklem ağrısına ‘büyüme ağrısıdır’ demek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü eklem romatizmasında erken teşhis, hastalığın tedavisinde çok büyük önem taşımaktadır” diyor. Doç. Dr. Ferhat Demir, 12 Ekim Dünya Artrit Günü kapsamında yaptığı açıklamada, çocuklarda eklem romatizmasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Çocuğunuzun yürüyüşünde aksama ya da bozulma, eklemlerinin simetrik görünümünde farklılık, şişlik ve kızarıklık görüyorsanız bu sorunun altında eklem romatizmasının olabileceği ihtimalini göz ardı etmemelisiniz. Zira ‘çocuklarda eklem romatizması’ gerek dünyada gerekse ülkemizde toplumsal farkındalığın az olduğu hastalıklar arasında yer alıyor. Bu nedenle, eklem iltihabına (artrit) yönelik farkındalığı artırmak amacıyla tüm dünyada 12 Ekim Dünya Artrit Günü kapsamında etkinlikler gerçekleştiriliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ferhat Demir, eklem romatizmasının, eklem aralığında ortaya çıkan, mikrobik olmayan iltihabi durumlara denildiğini belirterek “Hastalığın tıbbi literatürdeki adı; “jüvenil idiopatik artrit”’tir. İltihaplı eklem romatizmasını erişkin hastalar gibi, maalesef çocuklarda da görebilmekteyiz.” diyor.

Pause Dergi

Doç. Dr. Ferhat Demir

İlk bulgu genellikle eklem ağrısı oluyor!

İltihabi eklem romatizmasında ilk bulgunun genellikle eklem ağrısı olduğunu ve günlerce sürebileceğini belirten Doç. Dr. Ferhat Demir şöyle konuşuyor: “Eklem ağrısından başka diğer tipik bulgular; eklem şişliği ve o eklemin hareketlerinde kısıtlılık yaşanmasıdır. Özellikle küçük çocuklarda, eklem ağrısı olmadan da topallama ve hareket kısıtlılığı fark edilebilir. Bir çocukta eklem romatizması varlığından söz edebilmek için, bu durumun en az 6 haftadır devam ediyor olması ve bu iltihaba neden olabilecek enfeksiyon, travma ve kan hastalıkları gibi diğer nedenlerin olmadığını göstermemiz gerekmektedir.” İltihabi eklem romatizmasının, otoimmün bir hastalık olduğunu, otoimmün hastalıkların, bağışıklık sisteminin kendi dokularına karşı reaksiyon göstermesi ve ilgili dokuda iltihabi bir yanıta neden olması sonucunda ortaya çıkan hastalıklar olduğunu belirten Doç. Dr. Ferhat Demir “Bu hastalıkta, bağışıklık sistemi hücrelerimiz stress-travma ya da enfeksiyon gibi bir tetikleyici ile aktifleşmekte, eklemlerimizi saran sinovya adını verdiğimiz zara saldırarak sıvı üretimi ve iltihabi bir tabloya sebep olabilmektedir.” diyor.

Erken tanı ve tedavi kritik önem taşıyor!

Çocuklarda iltihabi eklem romatizması, ülkemizde yaklaşık her 1500 çocuktan birinde görülüyor. Doç. Dr. Ferhat Demir tedavi ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Hastalığın erken tanınması, izleminde etkin ve yerinde tedavi ile; eklemdeki ödemin-iltihabın hızlı bir şekilde yok edilerek ilgili ekleme zarar vermesi  engellenebilir. Hastalığı hızlı ve etkin bir şekilde kontrol altına alınmış çocuklarda, hastalığa bağlı riskler azalmakta, ilerki dönemlerde tedaviler daha kolay kesilebilmektedir.” Doç. Dr. Ferhat Demir, hastalığa bağlı gelişebilecek en önemli riskin; tedavisiz kalmış ya da tedavisi gecikmiş çocuklarda uzun dönemde ilgili eklemde hareket kısıtlılığı ve o eklemin hareket kabiliyetini kaybetmesi olduğunu vurguluyor.

Pause Dergi

Bu belirtilere dikkat!

Çocukların genellikle, eklem ağrısı ve şişliği belirgin artıp günlük aktivitelerini engelleyecek düzeye çıkmadıkça ailelere şikayetlerini söylemeyebildiklerine dikkat çeken Doç. Dr. Ferhat Demir “Ailelerin gözlemi, bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Çocuklarımızın yürüyüşünde bozulma, aksama; eklemlerin simetrik görünümünde farklılık, şişlik, kızarıklık gibi  bulgular ailelerimizi alarma geçirmelidir. Eklem ağrısından yakınan her çocuğa “büyüme ağrısıdır” demek de çok doğru bir yaklaşım değildir. Eklemlerde şişlik, tutukluk ve ağrı şikayetleri olan çocukların ilk başvuru noktası ortopedi poliklinikleri olabilmektedir. Ortopedik bir neden düşünülmediği takdirde, bu çocukların erken dönemde çocuk romatolojisi poliklinik değerlendirmelerinin yapılması, tanı ve tedavide gecikmeyi engelleyebilir” diyor. Hastalığı tanımada, ailelere ve birinci basamak hekimlerine büyük görev düştüğünü kaydeden Doç. Dr. Ferhat Demir, çocuklarda iltihabi eklem romatizmasının belirtilerini şu şekilde sıralıyor:

  • Eklemde gözle görülür bir şişlik
  • Eklem yüzeyinde kızarıklık ve ısı artışı
  • Eklemde kısa süreli olup gerilemeyen, günlerce sürebilen ağrı (özellikle sabah saatleri ve dinlenme sonrası ortaya çıkan ağrılar)
  • İlgili eklemin hareketlerinin kısıtlı olması
  • Yürürken aksama ya da günlük aktivitelerini yaparken ilgili eklemi kullanmak istememe

Bu hastalık okul başarısını etkiliyor!

 

Havaların soğumaya başladığı sonbaharla birlikte çocuklarda alerjik hastalıklar da artış gösteriyor. Ancak alerjik şikayetlerin üst solunum yolu enfeksiyonları ile karışabilmesi tanı ve tedavinin gecikmesine yol açabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Alerji Uzmanı Prof. Dr. Gülbin Bingöl “Sonbaharda artış gösteren alerji çocuğun hayat kalitesini olumsuz etkiliyor, okul başarısını düşürüyor. Ebeveynlerin alerjik şikayetlere karşı dikkatli olmaları ve bu yakınmaları ‘nezle ve griptendir’ diye düşünmeyip mutlaka hekime başvurmaları gerekir.” diyor. Prof. Dr. Gülbin Bingöl sonbaharda artış gösteren alerjiye karşı çocuklarda alınması gereken 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sıcaklıkların azalmaya başladığı, güneşin yerini bulutlu ve yağışlı havaya bıraktığı sonbaharla birlikte ağaçlar yapraklarını döküyor, doğa mevsime özgü güzelliğiyle büyülüyor. Ancak bu değişim zamanı özellikle çocuklu aileler için zorlu bir süreci de beraberinde getiriyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Alerji Uzmanı Prof. Dr. Gülbin Bingöl, genelde rüzgarla birlikte etrafa yayılarak kilometrelerce uzaklara taşınan ve yoğun olarak havada bulunan yabani ot ve nezle otu gibi bazı polenlerin alerjik şikayetleri artırdığını belirterek “Çocuk eğer alerjik bir bünyeye sahipse, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu polen taneciklerini havayolu ile soluduğunda alerjik şikayetler tetiklenerek burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırma, öksürük ve gözlerde kızarıklık gibi birçok şikayete yol açıyor. Bu şikayetler nezle ve grip gibi üst solunum yolu hastalıkları ile karışabildiğinden tanı ve tedavide gecikmeye neden olabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Gülbin Bingöl

Okuldaki risklere dikkat!

Sonbaharda havaların soğuması, okulların açılması ve kapalı mekanlarda geçirilen zamanın artmasıyla üst solunum yolu enfeksiyonlarında da artış olduğunu, enfeksiyonların kolayca bulaş imkanı bulduğunu belirten Prof. Dr. Gülbin Bingöl, enfeksiyonların da alerjik bulguları tetikleyebildiğine dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Kapalı ortamlarda virüslerin kolayca bulaşmaları nedeniyle oldukça sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonları, alerjik bünyesi olan çocuklarda daha ağır seyrediyor. Hapşırma, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, genizde kaşıntı hissi, gözlerde kızarıklık ve sulanma, özellikle düzelmeyen ve geceleri artan kuru öksürük, göğüste hışıltı ve nefes darlığı gibi şikayetler hem çocuğun yaşam kalitesini düşürüyor hem de okul performansını olumsuz etkiliyor, okulda gün kaybına yol açabiliyor.”

Tanı ve tedavide gecikilmemeli!

Son yıllarda alerjik hastalıkların giderek yaygınlaştığını, ebeveynlerin çocuklarındaki alerjik belirtiler karşısında en kısa sürede hekime başvurmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Gülbin Bingöl, hastalığın doğru tanı ve tedavisinin hem çocuğun hastalığını kontrol altına alarak rahatlatmada hem de gereksiz ilaç kullanımını önlemede çok büyük önem taşıdığını söylüyor. Çocuklarda alerjik öksürüklerin yüzde 80’inin alerjik astım olduğuna işaret eden Prof. Dr. Gülbin Bingöl “Alerjide erken tanı ve tedavi, ileride gelişecek kronik astım ile KOAH gibi çok daha tehlikeli hastalıkların, havayollarında oluşabilecek kalıcı hasarın önlenmesinde kritik rol oynuyor.” diyor.

 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Çocuklarda sonbahar alerjisine karşı etkili önlemler!

Çocuk Alerji Uzmanı Prof. Dr. Gülbin Bingöl, alerjik etkenlerden korunarak şikayetlerin büyük ölçüde azaltılabileceğini belirterek, etkili önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Burun, dudak ve göz çevresine ince bir tabaka vazelin sürerek polenlerin vücuda girişini engelleyebilirsiniz.
  • Çocuklarınızı ellerini sık yıkamaları ve gün içerisinde ellerini yüzüne sürmemeleri, arkadaşlarıyla sosyal mesafeye dikkat etmeleri konusunda bilgilendirin.
  • Soğuk havalarda evde kullanacağınız ısıtıcılar odanın nem oranını düşürüp havayı kurutabileceğinden odayı düzenli aralıklarla havalandırın.
  • Çocuğunuzun uyuduğu odada çok fazla eşya bulundurmayın. Çiçek, oyuncak, battaniye, halı gibi eşyalardan da uzak tutun.
  • Çocuğunuza yünlü ve tüylü giyseler giydirmeyin.
  • Çocuğunuzun nevresimini en az 60 derecede yıkayın.
  • Çamaşırları çocuğunuzun yanında kurutmayın, boş olan bir odada kurutun.

Çocuklarda bu şikayetler alerjiden olabilir!

  • Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, burun yanması ve burun kaşıntısı
  • Hapşırma
  • Gözlerde kızarıklık, yanma, sulanma
  • Gözaltlarında mavimsi ve mor renkli görünüm
  • Geniz akıntısı
  • Öksürük, hırıltı, nefes darlığı
  • Uykuda terleme

Hipertansiyonu tetikleyen alışkanlıklar neler?

Hipertansiyonu tetikleyen alışkanlıklar neler?

Ülkemizde her 3 erişkinden 1’inde görülen hipertansiyon, tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; dünyada yaklaşık 1.3 milyar hipertansiyon hastası var ve her yıl yaklaşık 10 milyon kişi de yüksek kan basıncı nedeniyle gelişen hastalıklar sonucu yaşamını yitiriyor. Bunun nedeni ise hipertansiyonun; kalp krizi, kalp yetmezliği, ritim bozukluğu, bacak damarlarının tıkanması, böbrek yetmezliği, beyin kanaması, inme ve körlük gibi ciddi hastalıkların önde gelen nedenlerinden biri olması. Üstelik hipertansiyon baş-ense ağrısı, baş dönmesi, bulanık görme, çarpıntı, kulaklarda basınç hissi ve burun kanaması gibi şikayetlere yol açabilse de çoğunlukla belirti vermediği için neredeyse her iki hastadan biri, kan basıncının yüksek olduğunu bilmiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ertuğrul Zencirci, “Bazı hastaların hipertansiyon hastası oldukları ancak kalp krizi, kalp yetmezliği, ritim bozukluğu, böbrek yetmezliği, beyin kanaması ve inme gibi hastalıklara yakalandıklarında ortaya çıkıyor. Bu nedenle hipertansiyon ‘sessiz katil’ olarak nitelendiriliyor.” diyor.

Kalbimizden tüm vücuda taşınan kanın atardamar duvarına oluşturduğu basıncın 140/90 mmHg ve üzerinde olmasına, ‘hipertansiyon’  deniyor. Hastaların büyük çoğunluğunda yüksek tansiyon nedeni belli değilken, genetik yatkınlık ve çeşitli hastalıkların yanı sıra hatalı alışkanlıklarımızın da etkili olduğu vurgulanıyor. Peki hipertansiyona karşı neler yapmamız, nelerden kaçınmamız gerekiyor? Acıbadem Maslak Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ertuğrul Zencirci, hipertansiyona neden olan hatalı alışkanlıklarımız anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Ertuğrul Zencirci

Hareketsiz bir yaşam sürmek

Azalmış fiziksel aktivite insülin direncinin artmasına, sempatik sinir sisteminin ve kan basıncı ile sıvı dengesini düzenleyen hormonal sistemin uyarılmasına, oksidatif strese, inflamasyona, damar fonksiyon bozukluğuna ve leptin hormonunun (yağ dokusundan salgılanan bir protein) etkisinin artmasına neden oluyor. Bunlarla beraber aynı zamanda kilo artışına da yol açarak kan basıncını yükseltiyor. Haftanın 5-7 günü, yaklaşık 30-60 dakika, orta düzeyde dinamik egzersiz yapmanız hipertansiyona karşı etkili oluyor.

Fazla kilo almak

“Günümüzde giderek yaygınlaşan fazla kilo ve obezite hastalığında yaşanan en önemli sağlık problemlerinden biri, hipertansiyondur.” uyarısında bulunan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ertuğrul Zencirci, sözlerine şöyle devam ediyor: “Fazla kilo ve obezite nedeniyle insulin  direnci ile leptin düzeyi artıyor, sempatik sinir sistemi ve kan basıncı ile sıvı dengesini düzenleyen hormonal sistem uyarılıyor, böbrekten sodyum atılmasını sağlayan protein düzeyi azalıyor ve karın içi yağlanma ile böbreğe bası etkisi oluşuyor. Tüm bunlar kalp hızını artırıp böbrekten sodyum ile sıvı atımını azaltarak ve periferik damar direncini yükselterek hipertansiyona neden oluyor. Hipertansiyondan korunmak için vücut kitle indeksi 20 – 25 kg/m2 ve bel çevresi erkekler için <94 cm ve kadınlar için <80 cm olmalıdır.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yemekleri fazla tuzlu tüketmek

Paleolitik çağda günlük sodyum tüketimi yaklaşık 0.69 gram iken modern zamanda bu miktar 4.9 grama yükseldi. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ertuğrul Zencirci, az tuz alımına göre hareket eden ve genetik olarak ayarlanmış metabolizmamızın fazla tuz tüketimiyle başa çıkamaması sonucu hipertansiyon geliştiğini vurgulayarak, “Fazla sodyum sempatik sinir sisteminde ve kan basıncı ile sıvı dengesini düzenleyen hormonal sistemde sorun oluşturuyor, kan akımına karşı gelişen direnci artırıyor. Aynı zamanda vücudumuz bu fazla sodyumu böbrek yoluyla atmak için kan basıncını yükseltiyor. Bunun sonucunda da hipertansiyon gelişiyor.” diyor. Dolayısıyla günlük tuz tüketiminizin 5 gramın altında olmasına özen gösterin.

Alkol alışkanlığı edinmek

Fazla alkol tüketimi vücudumuzda sempatik sinir sistemini ve kan basıncı ile sıvı dengesini düzenleyen hormonal sistemi uyarıyor, ayrıca oksidatif strese ve inflamasyona sebep olarak damar fonksiyon bozukluğuna neden olabiliyor. Tüm bunların sonucunda da hipertansiyon gelişiyor. Uzmanlar alkol tüketiminin erkeklerde 14 üniteden, kadınlarda da 8 üniteden az olması gerektiğine dikkat çekiyorlar.

Sigara kullanmak

Sigara, sempatik sinir sistemini uyararak ve arter damar sertliğini artırarak kan basıncını yükseltiyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ertuğrul Zencirci, “Kalp ve damar hastalığının da önemli risk faktörlerinden biri olması nedeniyle hipertansif hastaların sigara içiminden vazgeçmeleri son derece önemlidir.” diyor.

Hatalı beslenmek

Sağlıksız beslenme oksidatif stresi, insulin direncini, bunların sonucunda da kan basıncını artırıyor. Temel olarak düşük yağ ve sodyum içeren, liften ve potasyumdan zengin gıdalar ise kan basıncını düşürüyor. Bu nedenle sebze, taze meyve, baklagiller, az yağlı süt ürünleri, kepekli tahıllar, balık ile doymamış yağ asitleri (zeytinyağı) gibi besinlerden zengin, kırımızı etten ve doymuş yağ asidinden ise fakir bir diyet alışkanlık edinilmeli.

Kadın kanserlerinde farkındalık hayat kurtarıyor!

Kadın kanserlerinde farkındalık hayat kurtarıyor!

Ülkemizde meme kanserinden sonra kadınlarda en sık görülen jinekolojik kanserleri rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanseri oluşturuyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör “Jinekolojik kanserler kadınlarda en sık görülen ilk 10 kanserden 3’ünü oluşturuyor. Bunlardan yumurtalık kanseri 5. sırada, rahim kanseri 7. sırada, rahim ağzı kanseri de 9. sırada yer alıyor. Bu kanserler arasında sadece rahim ağzı kanserinin etkili bir tarama programı bulunuyor. Yumurtalık kanseri son derece sinsi olduğundan genellikle tanı konulduğunda ileri evreye ulaşmış oluyor. Rahim kanseri ise genellikle menopoz sonrası kanama ile kendini gösterip, erken teşhis edildiğinde büyük bir kısmını tamamen tedavi edebiliriz. Yumurtalık ve rahim kanserinin etkili bir tarama programı olmasa da düzenli aralıklarla yapılacak jinekolojik muayenelerle hastalığın erken teşhisi ve tedavisi mümkün olabiliyor” diyor.

Kadın kanserleri konusunda toplumsal farkındalık olmadığı için, çoğunlukla kanserlere ileri evrede tanı konulduğunu, toplumda doğru bilinen bazı yanlışların da erken tanı imkanını ve tedaviyi olumsuz etkilediğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör, Eylül-Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, jinekolojik kanserler hakkında doğru bilinen 6 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Mete Güngör

Ailemde hiç kanser yok, dolayısıyla risk altında değilim: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yakın aile bireylerinde kanser olmasının riski artırdığını belirten Prof. Dr. Mete Güngör, kanserlerin büyük kısmının herhangi bir mutasyon veya aile hikayesi olmadan çevresel ve hormonal faktörler ile yanlış yaşam alışkanlıklarından meydana geldiğini söylüyor. Tüm türler incelendiğinde sadece yüzde 10-15 arasında kalıtsal kanser türüne rastlandığını kaydeden Prof. Dr. Mete Güngör şöyle konuşuyor: “Bu türler genellikle; meme, yumurtalık ve kalın bağırsak kanserleridir. Örneğin; kalıtımsal geçen BRCA1 ve 2 mutasyonları varsa meme kanseri olasılığı yüzde 85, yumurtalık kanseri olma ihtimali ise yüzde 20-40 civarındadır. Ama ailede bulunan bu genler çocuklara aktarılsa bile kanser olasılığı yüzde 100 demek değildir. Ayrıca bu çok bilinen mutasyonlar dışındaki bazı genetik bozukluklarda da kanser kalıtsal olabilir.”

Hiçbir şikayetim yok. Neden kanser taraması yaptırayım ki?: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Jinekolojik kanserler arasında rahimağzı kanserinin tarama programı bulunuyor.  Tarama 21 yaşında başlıyor ve 70 yaşına kadar 3 yılda bir devam ediyor. Bu kanserler belirti verdiğinde ‘geç kalınmış’ olarak kabul ediliyor. Bu nedenle kanser taramasının herhangi bir belirti olmadan yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör “Düzenli rahimağzı kanseri taraması yaptıran kadınlar çok nadiren rahimağzı kanserine yakalanırlar. Yumurtalık kanserlerinin ve rahim kanserinin etkili bir tarama yöntemi yoktur. Ancak herhangi bir şikayet olmasa da düzenli aralıklarla jinekolojik muayenelerin yapılması bu hastalıkların erken tanısının konulabilmesine ve tedavi edilebilmesine olanak sağlar.” diyor.

Rahim ağzı kanseri kalıtsal olarak aileden gelir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Rahim ağzı kanserinin nedeninin, cinsel yolla bulaşan HPV virüsü olduğunu belirten Prof. Dr. Mete Güngör, ancak bu virüsü alan herkesin kanser olacağının da düşünülmemesi gerektiğini söylüyor. Rahim ağzı kanserinde ailesel bir geçiş bulunmadığını kaydeden Prof. Dr. Mete Güngör, ailesinde rahim ağzı kanseri olanların fazladan bir risk altında olmadığına dikkat çekiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

HPV tespit edildiğinde konizasyon yapılırsa HPV’den kurtulurum: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Mete Güngör “HPV enfeksiyonunun tespit edilmesi rahim ağzında bir bozukluk olduğunu göstermez. Eğer smear testinde hücre anormallikleri görülür ve kolposkopik biopside rahim ağzında kanser öncesi lezyon denilen bir bozukluk tespit edilirse o zaman cerrahi işlemle (konizasyon) temizlenir. Yapılan bu işlem sadece rahim ağzındaki bu hücresel bozuklukları temizler, HPV virüsünü temizlemez. HPV virüsü rahim ağzındaki normal hücreler içinde bulunmaya devam eder. HPV sadece bağışıklık sistemi sayesinde temizlenir” diyor.

HPV enfeksiyonu geçirdiğim için artık aşı işe yaramaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: HPV enfeksiyonu geçirmiş olsun ya da olmasın 45 yaşına kadar erkek-kadın herkese aşı HPV aşısı yapılabileceğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör şöyle konuşuyor: “Aşı; mevcut HPV enfeksiyonunu tedavi etmez, korunmak için yapılır. Ancak yapılan çalışmalar; HPV nedeniyle rahim ağzında meydana gelmiş bozukluklardan sonra HPV aşısı yaptıranlarda, aşı yaptırmayanlara göre daha büyük oranda iyileşme olduğunu göstermektedir. HPV aşıları 3 doz halinde toplam 6 ay içinde yapılır. Bu 3 doz yapıldıktan sonra bir daha tekrarlanmasına gerek yoktur. Aşılar içinde bulunan HPV tiplerine karşı ömür boyu koruma sağlarlar.”

Jinekolojik kanserlerin tedavisi sonrası çocuk sahibi olunamaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Üreme çağında, çocuk sahibi olmak isteyen kadınlarda kanserin evresine göre tedavi yapılarak, hastanın doğurganlığının korunması mümkün olabiliyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör “Rahim kanseri üreme çağında çok nadir görülür ancak üreme çağında görülen hastalık erken evrede ise 6-12 ay hastalığı hormonal tedavi ile baskılayıp hastalara çocuk sahibi olabilmeleri için fırsat sağlanabilir. Yumurtalık kanseri her yaşta görülebilir. Genç hasta grubunda hastalık tek bir yumurtalıkta sınırlı ise diğer yumurtalık ve rahim korunarak ameliyat yapılır. Rahim ağzı kanseri de erken yaşlarda görülebilir. Hastalık erken evrede ise rahim gövdesi korunarak sadece rahim ağzı çıkartılarak ameliyat yapılabilir ve böylece doğurganlık kapasitesi korunur. Eğer rahim korunamayacak durumda ise yumurtalıklar korunur ve ameliyat sonrası olası ışın tedavisinin etkisinden korumak için karnın üst bölgelerine asılarak ışın tedavisi alanından çıkartılır. Bu sayede hasta gelecekte isterse kendi yumurtaları ile taşıyıcı anneden çocuk sahibi olabilir.” diyor.