Yazılar

Bahar aylarında en sık görülen nedeni polenler olsa da…

Bahar ayları özellikle astım hastaları için riskli bir dönemi de beraberinde getiriyor. Artan polen yoğunluğu ve hava değişimleri başta olmak üzere pek çok etken astım ataklarını tetikleyerek hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor, hatta ölümcül olabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu dönemde acil servise başvurularda ve hastane yatışlarında belirgin artış görüldüğüne dikkat çekerek, “Bahar, astım hastaları için en riskli mevsimlerden birini oluşturmaktadır. Bu dönemde yoğun polen, ani sıcaklık değişimleri, artan nem ve hava kirliliği gibi çevresel faktörlerin bir araya gelmesi hava yollarındaki hassasiyeti belirgin şekilde artırmaktadır. İngiltere’de yürütülen bir araştırma, nisan-mayıs döneminde astım kaynaklı ölümlerde anlamlı bir artış saptamıştır. Ülkemizde de benzer tablo yaşanmakta; ilkbahar aylarında astım nedeniyle poliklinik başvuruları yüzde 30 – 40 oranında artış göstermektedir” diyor.

Dr. Burcu Babaoğlu Karan

Dr. Burcu Babaoğlu Karan

Dünya genelinde 300 milyon kişi astım hastası

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, astım dünya genelinde 300 milyon kişiyi etkilerken, ülkemizde de yaklaşık 6 milyon kişinin bu hastalıkla mücadele ettiği belirtiliyor. Tedavi edilmediğinde yaşam kalitesini düşüren astım özellikle bahar aylarında hastalar için ciddi bir tehdit oluşturabiliyor. Ancak önemli bir sağlık sorunu olsa da doğru tedavi ve önlemlerle kontrol altına alınabiliyor. Düzenli ilaç kullanımı, bireysel tetikleyicilerden kaçınma ve hekim takibinin bu süreçte kritik rol oynadığını belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bahar aylarında astım ataklarının önlenmesi; tetikleyicilerden korunmak ve uygun ilaç tedavisini sürdürmek olmak üzere iki temel stratejiye dayanmaktadır. Hekim tarafından önerilen ilaç tedavisinin düzenli kullanımı acil servislere başvuruları önemli oranda azaltmaktadır. Uluslararası GINA (Global Initiative for Asthma) kılavuzuna göre astımı iyi kontrol altındaki hastaların yüzde 80’inden fazlası, doğru tedavi ve korunma stratejileriyle öksürük ve nefes almakta güçlük gibi semptomlardan büyük ölçüde kurtulabilmektedir.”  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bahar aylarında astım ataklarını tetikleyen 7 önemli etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. 

POLENLER

Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bahar aylarında astımı tetikleyen faktörlerin başında polenlerin geldiğine işaret ediyor. Mart ayından itibaren fındık ve kavak gibi ağaçlar, mayıs-haziran döneminde çimen ve yabani otlar yoğun miktarda spor, yani havada uçuşan mikroskobik toz taneciklerini salmaya başlıyor. Polenler solunum yoluyla bronşlara ulaştığında bağışıklık sistemini tetikleyerek IgE aracılı alerjik inflamasyonu başlatıyor; bu da hava yollarının şişmesine (bronkospazm) ve  mukus (balgam) artışına yol açıyor. Türkiye Astım ve Alerji Derneği verilerine göre; alerjik astımlı hastaların yüzde 70’inden fazlası ilkbahar polenlerine duyarlı oluyor. Avrupa’da yapılan geniş çaplı araştırmalar; yüksek polen yoğunluğu olan günlerde acil servislere astım kaynaklı başvuruların yüzde 30 – 50  oranında arttığını gösteriyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Günlük hava durumu tahminleriyle birlikte ulusal veya bölgesel polen takvimlerini takip edin; yüksek riskli günlerde dışarı çıkmaktan kaçının.
  • Polen yoğunluğu sabah 08:00-11:00 saatlerinde ve rüzgarlı havalarda en üst düzeye ulaşıyor; bu saatler dışında sokağa çıkmayı tercih edin.
  • Dışarıdan eve geldiğinizde mutlaka duş alın ve giysilerinizi değiştirin; kıyafetleri balkona sermeyin.
  • Ev pencerelerini kapalı tutun, HEPA filtreli hava temizleyicisi kullanın.
  • Alerji testleriyle duyarlı olduğunuz polenleri saptayın; doktorunuzla birlikte alerjen immünoterapisi seçeneğini değerlendirin.

ANİ HAVA DEĞİŞİMLERİ

Bahar ayları sabah saatlerinde 8-10 dereceye kadar düşen, öğleden sonra ise 20-25 dereceye yükselen hava sıcaklığıyla günlük ısı farklarının en belirgin yaşandığı bir dönem. Bu ani değişimler, bronşiyal hiperreaktiviteye, bir başka deyişle solunum yollarının normalden çok daha kolay tahriş olabilir hale gelmesine yol açabiliyor. Soğuk hava bronş mukozasında kuruma ve sekresyon değişikliğine yol açarken, ani ısı yükselişi hava yolu ödemini kötüleştiriyor. Bu iki etken birlikte devreye girdiğinde bronkospazm kaçınılmaz hale geliyor. Araştırmalar, 10 dereceyi aşan günlük ısı farklarında astım ataklarının yüzde 20 – 25 oranında arttığını gösteriyor.

Nasıl önlem alınmalı?

  • Hava durumu uygulamalarını düzenli takip edin; günlük ısı farkının yüksek olduğu günlerde katmanlı giyinin.
  • Sabah ve akşam saatlerinde soğuk hava maruziyetini azaltmak için ince bir bere veya atkı kullanarak ağız ile burun bölgenizi koruyun.

AÇIK HAVADA EGZERSİZ YAPMAK

Egzersiz sırasında artan solunum hızı, soğuk ve kuru havanın bronşlara nüfuz etmesine zemin hazırlıyor. Bu durum inflamasyon mediatörlerinin, yani histamin ve lökotrien gibi maddelerin salınımını tetikleyerek egzersize bağlı bronkospazma yol açabiliyor. Bahar aylarında açık havada yapılan koşu, bisiklet ve futbol gibi aktiviteler; yoğun polen maruziyetiyle eş zamanlı gerçekleştiğinde risk artıyor. Astım hastalarının yüzde 80’inde görülen bronkospazmın nefes darlığı ve göğüste sıkışma gibi semptomları genellikle egzersiz başlangıcından 5-10 dakika sonra belirginleşiyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Açık hava aktivitelerini mümkünse polen yoğunluğunun daha düşük olduğu öğle saatlerinde planlayın.
  • Egzersizden 15-20 dakika önce doktorunuzun önerdiği kısa etkili bronkodilatör (kurtarıcı inhaler) kullanın.
  • Aktiviteden 5-10 dakika önce yürüyüş gibi hafif tempolu bir ısınma yapın; bu uygulama hava yollarını kademeli olarak genişleterek ani bronkospazm riskini azaltır ve solunum kaslarını yoğun egzersize hazırlar.
  • Havuz ortamındaki nem bronşları koruduğu için koşu yerine yüzme gibi kapalı mekân sporlarını tercih edin.
  • Egzersiz sırasında ve sonrasında nefes almakta güçlük ve öksürük gibi semptomlar gelişirse hemen durun ve kurtarıcı inhalerinizi kullanın. 

TEMİZLİK ÜRÜNLERİ VE KİMYASAL İRRİTANLAR

Bahar temizliği, astımlı bireyler için ciddi riskler barındırıyor. Klorlu temizlik ürünleri, sprey dezenfektanlar, parfümlü yüzey temizleyiciler ve kuru tozlar bronş mukozasını doğrudan tahriş edebiliyor.  Temizlik sırasında havaya kalkan tozların içinde bulunan   ev tozu akarları ve küf sporları da güçlü alerjik tetikleyicileri oluşturuyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Güçlü çözücüler, çamaşır suyu ve amonyaklı ürünler yerine sirke veya karbonat bazlı doğal temizleyicileri tercih edin.
  • Temizlik sırasında N95 veya FFP2 maske takın ve mekanı iyi havalandırın; pencereleri açın.
  • Toz kaldırmayan microfiber bezler ve nemli paspas kullanın; toz kaldıran süpürge ve fırçalardan kaçının.
  • Ağır temizlik işlerini kendiniz yapmak yerine mümkünse yardım alın.
  • Bronşları tahrip edebildiği için hava tazeleyici ve oda spreylerinden kaçının.

KÜFLER VE FUNGAL SPORLAR

Bahar yağmurlarının ardından artan nem ve sıcaklık, küf mantarlarının çoğalması için ideal koşullar yaratıyor. Alternaria ve Cladosporium başta olmak üzere pek çok fungal tür sporu, yani havada bulunan mikroskobik parçacık miktarını zirveye taşıyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu sporların polenlerden çok daha küçük oldukları için bronşiollere kadar ulaşarak şiddetli astım ataklarını tetikleyebildiklerini vurguluyor. Dr. Burcu Babaoğlu Karan, “Özellikle ev içindeki küfler; banyo, mutfak ve ıslak duvarlarda yıl boyunca süregelen tetikleyicilerdir. Ayrıca, küf sporlarına duyarlı astım hastaları, yağmur sonrasında ve yüksek nemli günlerde belirgin semptom artışı yaşadıklarını bildirmektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Ev içindeki nem oranını yüzde 45 – 50 arasında tutun; higrometre ile takip edin.
  • Banyo, mutfak ve bodrum gibi nemli alanları düzenli olarak küf önleyici ürünlerle temizleyin.
  • Islak zeminler ve çürümüş ahşap hızlı küflenmeye zemin hazırladıkları için çatı veya duvar sızıntılarını derhal onarın.
  • Spor yoğunluğunun arttığı günlerde (yağmur sonrası, sisli ve nemli havalarda) dışarıda fazla zaman geçirmeyin.
  • HEPA filtreli hava temizleyicisi kullanın ve yaşam alanlarını düzenli aralıklarla havalandırın.

ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI

Bahar, kalabalık okul ortamları ve mevsim geçişlerinin getirdiği bağışıklık kırılganlığı gibi etkenler nedeniyle üst solunum yolu enfeksiyonlarının sık görüldüğü bir dönem. Viral enfeksiyonlar bronşiyal inflamasyonu  artırıyor, mukus üretimini çoğaltıyor ve hava yolu tıkanıklığını belirginleştiriyor. Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu durumun astım ataklarını tetikleyebildiğini vurgulayarak, “Rinovirüsler başta olmak üzere influenza, Respiratuvar Sinsityal Virüs (RSV) ve koronavirüsler gibi viral etkenler astım ataklarının yaygın nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır” diye konuşuyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Yıllık grip aşısını ve doktorunuzun önerdiği diğer aşıları (pnömokok vb.) düzenli olarak yaptırın.
  • Viral bulaşmayı belirgin şekilde azaltmak için ellerinizi sık sık yıkayın ve kalabalık ortamlarda maske kullanın.
  • Viral enfeksiyon sürecinde ilaç dozunuzun ayarlanması gerekebiliyor. Bu nedenle enfeksiyon belirtileri başlar başlamaz doktorunuzu aramayı ihmal etmeyin.
  • Hasta kişilerle yakın temastan kaçının. Kapalı ve kalabalık mekânlarda geçirdiğiniz süreyi kısıtlayın.

HAVA KİRLİLİĞİ VE ARTAN OZON SEVİYELERİ

Hava kirliliği ve artan ozon seviyeleri de astım hastaları için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bahar ve yaz başında güneş ışınlarının artmasıyla birlikte fotokimyasal smog reaksiyonları, yani güneş ışığının etkisiyle kirleticilerin kimyasal reaksiyonlara girerek ozon oluşturması süreci hız kazanıyor. Bunun sonucunda yüzeydeki ozon düzeyleri yükseliyor. Yüzeydeki ozon ile partikül maddeler bronş epitelini doğrudan tahriş ederek oksidatif stres ve inflamasyonu artırıyor. Büyük şehirlerde trafik kökenli azot dioksit ve uçucu organik bileşikler de bu etkiyi katlıyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Günlük hava kalitesi indeksini (HKİ) mutlaka takip edin; orta ve üzeri seviyelerdeyse fiziksel aktivitenizi kısıtlayın.
  • Trafiğin yoğun olduğu bölgelerde ve kavşaklarda uzun süre kalmaktan kaçının. Mümkünse park ve yeşil alanlarda yürüyüş yapın.
  • Güneşli ve sıcak günlerde ozon seviyeleri öğle-akşam saatlerinde en üst düzeye ulaşıyor; bu saatlerde dışarıda egzersiz yapmaktan kaçının.

 

#Astım #BaharAlerjisi #PolenMevsimi #GöğüsHastalıkları #AcıbademMaslak #DrBurcuBabaoğluKaran #AstımAtakları #SağlıkHaberleri #SolunumHastalıkları #AstımKontrol #BaharRiskleri #AstımVePolen #AstımFarkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Polipler kansere dönüşmeden çıkarılıyor!

Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1.9 milyon, ülkemizde ise 20 bini aşkın kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Üstelik eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen kolon kanserine, günümüzde 40’lı yaşlarda, hatta genç erişkinlerde daha sık rastlanıyor. Son yıllarda obezitenin artması, hareketsiz bir yaşam sürülmesi ve fast food tipi beslenmenin bu artışta etkili olduğu belirtiliyor. Kolon kanseri en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada yer alırken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. En ölümcül kanserlerde üst sıralarda yer almasının sebebi ise genellikle ileri aşamaya kadar belirti vermeden sinsice ilerlemesi! Bu nedenle tarama programı kritik önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, kolon kanserinin önemli bir bölümünün aslında tarama programı ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle önlenebildiğine dikkat çekerek,  “Kolon kanseri tedavi edilmediğinde veya ileri evrede tanı aldığında yaşamı tehdit edebilen bir hastalıktır.  Bununla birlikte, bu kanserin en önemli özelliği tarama programıyla erken yakalanabilmesi, hatta kolonoskopi yönteminde saptanan poliplerin kansere dönüşmeden çıkarılması sayesinde önlenebilmesidir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Sönmez

Prof. Dr. Özlem Sönmez

Her iki yılda bir tarama testi şart!

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, bu nedenle düzenli yapılan tarama programının kolon kanserinde yaşamsal önem taşıdığını belirterek, şu bilgileri veriyor: “Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın ulusal tarama programı; 50–70 yaş aralığında iki yılda bir gaitada gizli kan testi ve ayrıca 10 yılda bir kolonoskopi şeklindedir. Hiçbir şikayet olmasa bile tarama yaptırmak; dışkıda kan, dışkılama alışkanlığında değişiklik ve demir eksikliği anemisi gibi bulguları önemsemek,  hayat kurtarır.”  Prof. Dr. Özlem Sönmez, sağlıklı beslenmenin, düzenli hareket etmenin, ideal kiloyu korumanın ve sigara ile alkolden uzak durmanın ise kolon kanseri riskini azaltmanın temel taşlarını oluşturduğunu vurguluyor.

En yaygın nedeni polipler!

Kalın bağırsağın (kolon) iç yüzeyini döşeyen hücrelerde gelişen kötü huylu tümörler olan kolon kanseri, “kolorektal kanser” başlığı altında rektum kanseriyle birlikte değerlendiriliyor. İlerleyen yaş, aile öyküsü, erkek olmak, kalıtsal sendromlar (Lynch sendromu, ailesel adenomatöz polipozis) veya inflamatuvar bağırsak hastalıkları gibi kronik inflamasyon ve  radyasyona maruz kalmak, kolon kanseri için değiştirilemez risk faktörlerini oluşturuyor.  En yaygın görülen ve önlenebilir riskler arasında ise “Obezite, hareketsiz yaşam, kırmızı ile işlenmiş etten zengin ve liften fakir beslenme, sigara ile alkol kullanımı” yer alıyor. Ancak, kolon kanserinin yaklaşık yüzde 90 gibi önemli bir oranından polipler sorumlu oluyor. Polip olarak başlayan iyi huylu lezyonların bir bölümü yıllar içinde genetik ve epigenetik değişiklikler sonucu kansere dönüşüyor. Bu nedenle, poliplerin tarama kolonoskopisiyle saptanıp çıkarılması, kanser gelişimini önleyebilen temel yaklaşımı oluşturuyor.

Ailede öyküsünde risk yaklaşık 4 kat artıyor!

Yapılan çalışmalara göre; birinci derece akrabasında (anne, baba, kardeş) kolorektal kanser öyküsü olan kişilerde risk genel nüfusa göre yaklaşık 2–4 kat artıyor. Akrabanın genç yaşta tanı alması ve ailede bir kişiden fazla görülmesi riski daha da yükseltiyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, risk grubunda olan kişilerin taramalara daha erken yaşta başlamaları gerektiğini belirterek, “Kolonoskopi taramasına 40 yaşında veya ailedeki en erken tanı yaşından 10 yıl önce (hangisi daha erkense) başlamaları gerekmektedir.  Bulgulara göre hastalar genellikle 5 yılda bir izlenmektedir. Şüpheli semptom varlığında ise yaş beklenmeden değerlendirme yapılmaktadır” diyor.

Bu sorunlarda zaman kaybetmeyin!

Kolon kanseri ve kanser öncülü polipler uzun süre belirti vermeden sinsice ilerleyebiliyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez, kolon kanserinde en sık görülen belirtileri “Dışkılama alışkanlığında değişiklik (ishal-kabızlıkta yeni başlayan veya kalıcı değişim), dışkıda kan/ makattan kanama, nedensiz demir eksikliği anemisi, karın ağrısı–şişkinlik, açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez, bu belirtilerin özellikle 40 yaş üstünde veya aile öyküsü olanlarda “basit bir sorun” gibi görülmeden hızlıca hekime başvurmayı gerektirdiğini vurguluyor.

Erken evrede tam şifa mümkün!

Doğru zamanda yapılan tarama ve zamanında cerrahi, hastalığın doğal seyrini kökten değiştirebiliyor, gecikme ise tedaviyi daha karmaşık hale getiriyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, erken evrede yakalanan kolon kanserinde tam şifanın mümkün olduğunu vurguluyor. Tedavinin omurgasını genellikle cerrahi yöntemin oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Özlem Sönmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Patolojiye ve evresine göre bazı hastalarda ek tedaviler, özellikle lenf nodu tutulumu gibi risk faktörleri varsa, kemoterapi planlanmaktadır. Ayrıca, bağışıklık sistemini güçlendirerek kanserle savaşmasını sağlayan immünoterapi ilaçları, özellikle bazı özel genetik özelliklere sahip hastalarda 2017 yılından itibaren kullanılmaktadır ve tedavi seçeneklerini genişletmektedir. Kanser hücrelerinin büyümesini hedef alan akıllı ilaçlar da yaklaşık 2000’li yıllardan bu yana uygun hastalarda kullanılarak tedavinin kişiye özel planlanmasına yardımcı olmaktadır.”

#KolonKanseri #ErkenTanı #TaramaProgramı #PolipKontrolü #Onkoloji #SağlıkHaber #GençErişkinlerdeKanser #YaşamTarzı #Kolonoskopi #KanserFarkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bu belirtiler Parkinson hastalığı habercisi olabilir

Toplumda genellikle “titreme hastalığı” olarak bilinen Parkinson hastalığı, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Hüseyin Hayri Kertmen “Parkinson hastalığı titreme, hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertleşme ve denge sorunları gibi belirtilerle seyreder. Son yıllarda yapılan gözlemler, tanısı genellikle 50–55 yaş civarında konulan hastalığın daha genç yaşlarda da ortaya çıktığını göstermektedir” diyor. Sevindirici olan gelişmenin ise; tıp teknolojisindeki hızlı gelişmelerle hastalığın cerrahi tedavisinde daha esnek yaklaşımlar uygulanabilmesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kertmen, ileri teknoloji döneminin getirdiği yenilikleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beyinde hücre yıkımıyla ilerleyen ve Alzheimer’dan sonra görülme sıklığında ikinci sırada yer alan Parkinson hastalığı günümüzde artık genç yaşlarda da kapıyı çalabiliyor. Bu durumun ‘erken başlangıçlı Parkinson hastalığı’ olarak tanımlandığını belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Hüseyin Hayri Kertmen “Günümüzde Parkinson hastalarının yaklaşık yüzde 5–10’unda hastalık 40 yaşından önce başladığı görülmektedir. Erken yaşta Parkinson hastalığında genetik faktörler önemli rol oynamaktadır. Ayrıca bazı tarım ilaçları, ağır metallere maruz kalma ve hava kirliliği gibi çevresel etkenler de hastalığın daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına neden olabilmektedir” diyor.

Prof. Dr. Hüseyin Hayri Kertmen

Prof. Dr. Hüseyin Hayri Kertmen

Günümüzde daha erken tanı konulabiliyor

Son yıllarda tıp teknolojisinin gelişmesi ve toplumsal farkındalığın artmasıyla hastalığa daha erken ve daha doğru tanı konulabildiğini söyleyen Prof. Dr. Kertmen “Parkinson’un ilk ve en önemli tedavisi ilaç tedavisidir. Hastalığın ilk yıllarında özellikle dopamin içeren ilaçlar, genellikle çok iyi sonuç verdiği için halk arasında “balayı dönemi” olarak adlandırılır. Ancak zamanla ilaçların etki süresi kısalır; gün içinde daha sık ilaç alma ihtiyacı doğar. Bazı hastalarda ilaçlara bağlı istem dışı aşırı hareketler ortaya çıkabilir, doz sonu kötüleşmeleri yaşanabilir ve yaşam kalitesi belirgin şekilde bozulur. Bu durumlarda, titremesi kontrol altına alınamayan hastalarda cerrahi tedavi gündeme gelir” diyor.

Temel hedef, başkalarına bağımlılığı azaltmak ve yaşam kalitesini artırmak

Cerrahi tedavinin (beyin pili) her hastaya, hemen uygulanan bir yöntem olmadığını, uygun hastalarda cerrahinin daha erken dönemde uygulanmasının ise çok büyük faydalar sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Kertmen şöyle konuşuyor: “Böylece hastanın başkalarına bağımlılığı azalır ve yaşam kalitesi önemli ölçüde artar. Hastaların büyük bölümünde ilaç ihtiyacı azalırken, bazılarında hiç gerek kalmaz. Tedavi süreci, hastanın klinik durumuna göre yeniden düzenlenir. Cerrahi sonrası düzenli kontroller, pil ayarlarının yapılması ve egzersiz ile fizik tedavinin günlük yaşamın bir parçası haline getirilmesi durumunda ise hastanın kendi yemeğini yiyebilmesi, düğmesini ilikleyebilmesi ve daha güvenli yürüyebilmesi gibi becerilerin kazanımıyla bağımsız bir yaşam sürmesi mümkün olabilmektedir.”

Beyin pili için artık uzun yıllar beklemek gerekmiyor

Eskiden geçerli olan “beyin pili için mutlaka yıllarca beklemek gerekir” anlayışının günümüzde yerini hastaya özel ve bilimsel verilere dayanan daha esnek bir yaklaşıma bıraktığını belirten Prof. Dr. Hüseyin Hayri Kertmen “Tanının net konulması ve ilaçlardan sağlanan faydanın azalması durumunda, uygun hastalarda beyin pili ameliyatı için artık yıllarca beklemek gerekmiyor. Ancak ameliyat kararı; nöroloji ve beyin cerrahisi başta olmak üzere deneyimli bir ekip tarafından, hastanın genel durumu, zihinsel ve psikolojik özellikleri de göz önünde bulundurularak verilmelidir. Buradaki temel amaç; acele etmek değil, hastaya en fazla faydayı sağlayacak doğru zamanı yakalamaktır” diyor.

Parkinson cerrahisinde 5 önemli yenilik

Parkinson hastalığının cerrahi tedavisinde son yıllarda önemli teknolojik ilerlemeler sayesinde, özellikle beyin pili (Derin Beyin Stimülasyonu) uygulamalarının, geçmişe kıyasla hem daha hassas hem de hastaya özel çözümler sunabilir hale geldiğini belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kertmen 5 önemli yeniliği şöyle sıralıyor:

  • Günümüzde kullanılanyönlendirilebilir elektrotlar sayesinde, tedavi etkinliği artarken, konuşma bozukluğu vb yan etkiler azalmaktadır.
  • Akıllı (adaptif) beyin pili sistemleri sayesinde tedavi daha dengeli, daha kişiselleştirilmiş ve daha etkili olabilmektedir.
  • Cerrahi tekniklerdeki gelişmeler sayesinde, ameliyat esnasında artık çoğu hastanın uyanık kalma zorunluluğu yoktur.
  • Gelişmiş görüntüleme yöntemleri kullanılarak elektrotlar, hasta genel anestezi altındayken milimetrik doğrulukla hedef bölgeye yerleştirilebilmekte, bu da ameliyat sürecini hasta açısından daha konforlu hale getirmektedir.
  • Yeni nesilşarj edilebilir ve uzun ömürlü pil sistemleri ile pil değişim sıklığı önemli ölçüde azalmıştır. Kablosuz olarak şarj edilebilen bu piller, 10–15 yıla kadar kullanılabilmekte ve hastaların tekrar ameliyat olma ihtiyacını büyük ölçüde azaltmaktadır.

#Parkinson #BeyinPili #SağlıktaYenilik #Nöroloji #CerrahiTedavi #YaşamKalitesi #ParkinsonHastalığı #ErkenTanı #TıpTeknolojisi #Acıbadem #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Açıklanamayan infertilite çiftleri zorluyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada ilk kez infertilite tedavisinde A’dan Z’ye yol haritasının belirlendiği bir rehber hazırladı. “İnfertilitenin Önlenmesi, Tanısı ve Tedavisi Rehberi”nin hazırlık sürecine Türkiye’den Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Tansu Küçük davet edildi. Rehberin; farklı ülkelerden 30 uzmandan oluşan çalışma gruplarının çalışmalarıyla oluşturulduğunu belirten Prof. Dr. Tansu Küçük, 5 yıl süren yoğun bir hazırlık süreci yaşandığını söyledi.

“İstenmesine rağmen çocuk sahibi olamama” durumu olarak tanımlanan infertilite, artık dünyanın en görünmez fakat en yaygın sağlık sorunlarından biri olarak kabul ediliyor. Üreme çağındaki her 6 kişiden biri bu sorunu yaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü, infertilitenin yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil, tüm dünyada milyonlarca kişiyi etkileyen ciddi bir halk sağlığı meselesi olduğunu belirtiyor. Bu görüşün yansıdığı “İnfertilitenin Önlenmesi, Tanısı ve Tedavisi Rehberi” Dünya Sağlık Örgütü’nün infertilite alanında dünyada ilk kez yayınladığı ve en kapsamlı rehber olma niteliği taşıyor. Rehber, infetilite alanında çalışan bilim insanları için bilimsel bir başvuru kaynağı. WHO’un hazırlanması için farklı ülkelerden 30 uzman arasında, Türkiye’yi temsil eden Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Tansu Küçük’ten rehber hakkında bilgi aldık.

Prof. Dr. Tansu Küçük

Prof. Dr. Tansu Küçük

Tanı ve tedavide standartlar yeniden tanımlandı

Rehberde bilimsel kanıtlar titizlikle değerlendirildi, tanı ve tedavi standartları yeniden tanımlandı. Tüm dünyaya, eş zamanlı olarak düzenlenen geniş katılımlı bir webinarla duyuruldu. Sağlık bakanlıklarının, sivil toplum kuruluşlarının, hekimlerin ve hasta topluluklarının takip ettiği bu küresel toplantıda, infertilite alanında ülkelerin erişilebilir, maliyet-etkin ve hasta odaklı politikalar geliştirmesine yönelik çağrılar da yapıldı. Prof. Dr. Küçük, özellikle tanıda gereksiz testlerin azaltılması, çiftlerin psikososyal destek ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi ve tedavilerde bilimsel temeli olmayan “mucize” uygulamalardan kaçınılması gerektiğini vurgulayan bölümlerde aktif rol aldı.

İnfertilite tedavisinin gri alanı: Açıklanamayan İnfertilite

İnfertilite tedavisinde en tartışmalı alanlardan birinin açıklanamayan infertilite olduğunu belirten Prof. Dr. Tansu Küçük, bilimsel kanıtı olmayan “mucize tedavi” yaklaşımlarının çiftlere zaman ve para kaybettirdiğini vurgulayarak, bu grupta sorun tespit etme arzusunun anlaşılır olduğunu ancak gereksiz ve deneysel girişimlerin çoğu zaman hiçbir fayda sağlamadığını belirterek, sözlerine şöyle devam etti: “Açıklanamayan infertilitede ilk basamak çoğu zaman ‘bekle–gör’ yaklaşımıdır. Bu dönem, çiftleri pahalı ve etkisi kanıtlanmamış uygulamalara yönlendirmek için bir boşluk değil, doğru yönetilmesi gereken bir süreçtir. Gereksiz testler, ‘mucize’ diye sunulan deneysel tedaviler ya da bilimsel desteği olmayan müdahaleler hem zaman kaybı yaratır hem de çiftleri ekonomik olarak zorlar. Üreme seçenekleri kadar, sigaranın bırakılması, kilo yönetimi, düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenme gibi yaşam tarzı düzenlemeleri de tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır.”

Peki, rehber ne diyor?

Dünya Sağlık Örgütü(WHO)’nün hazırladığı bu rehber, infertilite hizmetlerinin bir “ayrıcalık” değil temel bir sağlık hakkı olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor. Çiftlere yaşa bağlı doğurganlık azalması, kilo durumu, sigara ve yaşam alışkanlıkları gibi risk faktörleri konusunda açık ve düşük maliyetli bilgilendirme yapılması; tanının mümkün olan en basit ve ulaşılabilir yöntemlerle konulması; tedavi başarı oranlarının, olası risklerin ve maliyetlerin şeffaf biçimde paylaşılması rehberin temel başlıklarını oluşturuyor. Günümüzde çiftlerin önemli ekonomik yüklerle karşılaştığını ifade eden Prof. Dr. Tansu Küçük; “ WHO rehberi ise ülkelerin üreme sağlığı programlarına infertilite hizmetlerini entegre etmesi, erişilebilirliği artırması ve veri temelli politikalar üretmesi gerektiğine işaret ediyor. Bu yaklaşım, ülkelere hem hizmet kalitesinin standartlaşması hem de çiftlerin daha eşit bir sağlık hizmetine ulaşması için kritik bir fırsat sunuyor” değerlendirmelerinde bulundu.

“İnfertilite bir hastalık olarak kabul edilmeli!”

İnfertilitenin çoğu ülkede, hatta Türkiye’de de bir “hastalık” olarak dahi tanımlanmadığından milyonlarca kişinin gerekli tedavilere erişemediğini belirten Prof. Dr. Tansu Küçük; “Özel sağlık sigortalarının büyük bölümünde yer almıyor. İnfertilite tedavileri devlet geri ödeme sistemlerinde sınırlı destek görüyor. Bu nedenle maddi imkanı olmayan çiftler için çoğu zaman ulaşılamaz hale geliyor. Bu durum yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal sonuçlar doğuruyor: infertilite yaşayan çiftlerde kadınların yüzde 36’sının bu nedenle partner şiddetine maruz kaldığı, kaygı, depresyon ve ilişki sorunlarının ise sık rastlanan eşlikçiler olduğu belirtiliyor” diye konuştu. Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı rehberde infertilitenin hem kadın hem de erkek kaynaklı olabileceği ancak kadınların çoğu zaman haksız yere suçlandığı ve erkek faktörünün göz ardı edildiği de özellikle vurgulanıyor.

#WHO #İnfertiliteRehberi #TansuKüçük #SağlıkHaberleri #ÜremeSağlığı #HalkSağlığı #İnfertiliteTedavisi #KadınSağlığı #GlobalSağlık #BilimselRehber

70 cm’lik mesafe kuralı çok önemli!

Türkiye’de kış döneminde acil servislere yapılan başvuruların yaklaşık yüzde 40’ı solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle oluyor. Özellikle grip, soğuk algınlığı, RSV enfeksiyonları, COVID-19, zatürre ve bronşit en sık görülen hastalıklar arasında yer alıyor.  Uzmanlara göre, kış aylarında bu hastalıkların bulaşma riski yaz aylarına nazaran 3 kat daha yüksek.  Bunun nedeni ise kapalı alanlarda daha uzun süre kalınması ve havalandırmanın yetersiz olması sebebiyle mikropların yayılımının kolaylaşması. Ayrıca, bağışıklık sisteminin soğuk havada zayıflaması da enfeksiyonlara olan yatkınlığı artırıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu, aslında doğru önlemlerle bu enfeksiyonlardan korunmanın veya hastalığa yakalanma riskini ciddi oranda azaltmanın mümkün olduğunu belirterek, “Hem kişisel hijyen hem de yaşam tarzı alışkanlıkları bu süreçte büyük önem taşıyor. Kışın sağlığımızı korumak için en önemli kural ise kalabalık ve kapalı ortamları sınırlamak, doğru havalandırma yapmak ve bağışıklığı güçlü tutmaktır. Ayrıca, öksürme ve hapşırmayla yayılan damlacıklar kolayca bulaşabildikleri için özellikle yüz yüze olan karşılıklı konuşmalarda aramızdaki mesafenin en az 70 cm olmasına özen göstermeliyiz” diyor.   İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu, kış aylarında hastalıklardan korunmamız için dikkat etmeniz gereken 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu

Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu

Kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçının

Kışın kapalı ve kalabalık ortamlardan mümkün olduğunca kaçınmanız çok önemli. Zira, insanların birbirine yakın bulundukları alanlarda influenza, solunum sinsityal virüsü (RSV) ve COVID-19 gibi virüsler çok hızlı yayılıyorlar. Araştırmalar, kalabalık ve kötü havalandırılan ortamlarda bulaşma riskinin 10 kata kadar arttığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla, sinema, AVM, toplu taşıma ve toplantı salonlarında uzun süre kalmaktan kaçınmak enfeksiyon riskini ciddi şekilde azaltıyor. Mecburi  durumlarda maske takmak da etkili olan bir başka önlem.

Haftada en az 3 kez 1’er saat yürüyün

Düzenli egzersiz bağışıklık hücrelerinin dolaşımını artırarak enfeksiyonlara karşı koruyucu etki sağlıyor. Araştırmalar, haftada en az 150 dakika yürüyen kişilerde solunum yolu enfeksiyonlarının yüzde 30 oranında daha az görüldüğünü gösteriyor. İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu, kışın soğuk havaya rağmen açık havada yapılan tempolu yürüyüşün hem D vitamini sentezine katkı sağladığını hem de kişiyi kapalı alan kalabalığından uzak tuttuğunu belirterek, “Yürüyüşü mümkünse gün içinde ve rüzgârdan korunaklı bir rota seçerek yapın. Aşırı terlemeyi ve üşümeyi önlemek için kat kat giyinmeye de dikkat edin” diyor.

Odalarınızı günde 3 kez 15’er dakika havalandırın

Kışın pencereler genelde kapalı kaldıkları için virüsler havada daha uzun süre asılı kalıyorlar. Bu nedenle, oturduğumuz, çalıştığımız veya uyuduğumuz ortamları günde 3 kez en az 10–15 dakika havalandırmak büyük fark oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütü, iyi havalandırmanın solunum yolu hastalıklarını yüzde 50 oranında azalttığını bildiriyor. Havalandırma sırasında kısa süreli ısı kaybı olsa bile hava kalitesinin korunması enfeksiyon riskini ciddi oranda düşürüyor. Kapalı ortamlarda sürekli klima veya soba kullanımı havayı kuruttuğu için nem dengesini korumak da önem taşıyor.

Aşılarınızı mutlaka tamamlayın

Grip aşısı, özellikle risk grubunda yer alan kişilerde hastaneye yatış riskini yüzde 60 oranına kadar azaltıyor. COVID-19 hatırlatma dozları bağışıklık düzeyinin düştüğü kış aylarında koruma sağlıyor. Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu,  65 yaş üstünde veya kronik hastalığı olanlarda zatürre (pnömokok) aşısının da ciddi enfeksiyonları önleyebildiğini vurgulayarak, “Aşılar hastalıkların bulaşmalarını ve ağır seyretmelerini önleyen en güçlü araçlardandır. Üstelik, sadece sizi değil çevrenizdeki hassas kişileri de koruyor” bilgisini veriyor.

Eve geldiğinizde ilk iş ellerinizi yıkamak olsun

Virüslerin büyük bir bölümü eller yoluyla bulaşıyor. Bu nedenle, ellerinizi yıkamadan yüzünüze, burnunuza veya gözlerinize asla dokunmayın. Ellerin su ve sabunla en az 20 saniye yıkanması enfeksiyon riskini yüzde 40–50 oranında azaltıyor. Dolayısıyla, özellikle toplu taşıma, market, okul veya iş yerinden dönüşte bu alışkanlık çok önem taşıyor. Su ve sabun yoksa en az yüzde 60 alkol içeren el antiseptikleri de fayda sağlıyor.

Boyun ve burun bölgenizi koruyun

Soğuk hava solunum yolu mukozasını zayıflatarak virüslere daha duyarlı hâle getiriyor. Boyun ve burun bölgesini korumak ise özellikle rüzgârın etkisini azaltarak mukozanın kurumasını ve bu sayede virüslerin solunum yollarında kolayca tutunmalarını önlüyor. Yaygın inanışın aksine, üşümek doğrudan hastalık yapmıyor; ancak bağışıklığı baskılayarak enfeksiyonlara zemin hazırlıyor. Dolayısıyla dışarı çıkmadan önce termal içlik ve atkı kullanmak faydalı oluyor. Bunların yanı sıra ince tek bir kıyafet yerine kat kat giyinmek vücut ısısını dengede tutuyor.

Günde 7–8 saat kesintisiz uyuyun

Uykusuzluk bağışıklık sistemi hücrelerinin aktivitelerini azaltıyor ve bu nedenle viral enfeksiyonların gelişme riskini artırıyor. Bilimsel çalışmalar, günde 6 saatten az uyuyan kişilerde hastalanma riskinin yaklaşık 4 kat arttığını gösteriyor. “Düzenli ve kaliteli uyku için uyku saatlerinin mutlaka sabit olması gerektiğini belirten Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu,   “Yoğun günlerde kısa molalar vermek stres hormonlarının seviyelerini düşürüyor ve böylece bağışıklığı güçlendiriyor. Akşam geç saatlerde ekran kullanımını sınırlandırmak da uyku kalitesini artırıyor” diye konuşuyor.

Bağışıklığı güçlendiren beslenme düzenini sürdürün

Yetersiz beslenme, enfeksiyonlara yatkınlığı yüzde 20–30 oranında artırıyor. Bu nedenle, dengeli ve yeterli beslenme bağışıklık sisteminin güçlenmesi açısından büyük önem taşıyor. Günde birkaç porsiyon sebze ve meyve tüketimi bağışıklığı destekliyor. Ayrıca, C vitamini, çinko, D vitamini ve omega-3 bakımından zengin gıdalar, antioksidan ve antiinflamatuar etkileri sayesinde enfeksiyon riskini azaltıyor. Haftada 2 kez balık, her gün yoğurt veya kefir tüketimi ise güçlü bir bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan bağırsak florasını destekliyor. Aşırı şekerli ve işlenmiş gıdalardan kaçınmak da enfeksiyon süresini kısaltmaya yardımcı oluyor.

Geceleri odanıza bir bardak su koyun

Kışın kullanılan ısıtıcılar odadaki nemi düşürüyor; kuru hava, virüslerin solunum yollarına kolayca tutunmalarına yol açıyor. Burun içinin kuruması da hem kanamaya hem enfeksiyona yatkınlık oluşturuyor. Bu nedenle, ortam neminin yüzde 40–60 arasında olması ideal kabul ediliyor. Geceleri odaya bir bardak su koymak veya nemlendirici cihaz kullanmak odanın nemlenmesinde fayda sağlıyor. Bu basit önlem bile üst solunum yolu enfeksiyonlarını azaltabiliyor.

Yüz yüze konuşurken en az 70 cm uzak durun

Kış aylarında aile ortamlarında bulaşma riski oldukça yükseliyor. Öyle ki temas hâlindeki her 3 kişiden 1’i enfeksiyonu kapabiliyor.  Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu, basit temas önlemlerinin bile bulaşma riskini önemli şekilde azaltabildiğini vurgulayarak, “Bunun için yüz yüze konuşurken mesafe korunmalı ve mümkünse maske kullanılmalı. Ortak havlular, bardaklar veya telefonlar paylaşılmamalı. Bunların yanı sıra hastanın ayrı odada kalması ve sık havalandırma da çok önemlidir” diyerek sözlerini tamamlıyor.

#KışHastalıkları #SolunumYoluEnfeksiyonları #KışaHazırlık #SağlıkÖnerileri #KışSağlığı #KişiselHijyen #DoğruHavalandırma #KapalıAlanRiskleri #Bulaşıcılık #KorunmaYolları #BağışıklıkGüçlendirme #SağlıklıYaşam #KışAylarındaSağlık #GüçlüBağışıklık #KışÖnlemleri #SağlıkHaberleri #UzmanGörüşü #Bilgilendirme #KışUyarısı #ToplumSağlığı

Kollarınızda veya bacaklarınızda şişlik varsa… Nedeni lenfödem olabilir!

Lenf dolaşımının doğuştan veya sonradan ortaya çıkan bazı durumlar nedeniyle bozulması sonucu proteinden zengin sıvının dokular arasında birikmesiyle oluşan lenfödem tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olarak öne çıkıyor.  Genellikle kol veya bacaklarda şişlik ve dolgunluk hissiyle kendini gösteren bu hastalık, tedavide gecikildiğinde oluşan enfeksiyonlar, ağrı, ağırlık hissi ve ciltte derin yaralar gibi önemli sorunlara yol açması nedeniyle hastaların yaşam kalitelerini düşürüyor. Hastalık ilerlediğinde kıyafet seçimi zorlaşırken, yazı yazmak, yürümek ve ayakkabı giymek gibi basit işler bile güçleşebiliyor. Lenfödemin sadece fiziksel değil, psikolojik yönü de önemli. Hastalar, estetik kaygılar veya hareket kısıtlılığı nedeniyle sosyal ortamlardan uzaklaşırken, aile ve iş hayatında da sorunlarla karşılaşabiliyor.  Tüm bunlar kaygı bozukluğuna ve depresyona yol açabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Meltem Vural, erken tanının lenfödem tedavisinden etkin sonuç alınmasında kritik bir öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “Erken tanı için kol veya bacak bölgesinde hassasiyet, dolgunluk, ağırlık hissi veya hafif bir şişlik olduğunda mutlaka bir hekime başvurulmalıdır. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı bu ilk adımda hastanın öyküsü ile detaylı bir fizik muayene, ihtiyaç halinde laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleriyle lenfödemi tespit edebilmektedir. Erken tanı sayesinde ciltte enfeksiyon ve derin yaralar gibi gelişebilecek olan sorunlara yönelik önleyici tedbirler alınabilmektedir. Erken tanı ve tedavinin yanı sıra hastaların kontrollerini düzenli olarak yaptırmaları tedavinin başarısı için çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Meltem Vural

Prof. Dr. Meltem Vural

Dünyada yaklaşık 250 milyon kişi bu sorunu yaşıyor!

Bebeklik döneminden itibaren her yaşta görülebilen lenfödem dünyada ve ülkemizde  yaygın görülen bir sorun. Öyle ki dünya çapında yaklaşık 250 milyon insanın lenfödemden etkilendiği belirtiliyor. Ülkemizde de benzer şekilde yaygın görülen bu hastalığın son yıllarda daha sık teşhis edildiğini belirten Prof. Dr. Meltem Vural, “Bunun en önemli nedeni ise kanser gibi hastalıkların artmasıdır. Bu hastalıklarda uygulanan cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi gibi tedaviler sonrasında ikincil sebeplerle lenfödem gelişebilmektedir” bilgisini veriyor.

En riskli grup meme kanseri hastaları olsa da…

Lenfödem; lenf bezleri ile damarlarının gelişim sorunları ve lenfatik akım bozuklukları nedeniyle oluşuyor. Sıklıkla kol veya bacaklarda görülse de genital bölge, baş ile boyun gibi vücudun farklı bölgelerinde de rastlanabiliyor. Cerrahi girişimler, radyoterapi, travma veya enfeksiyon gibi sebeplerin yanı sıra doğuştan da görülebiliyor. Ancak, kanser hastalarının en yüksek risk grubunda olduğuna işaret eden Prof. Dr. Meltem Vural, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kanserle ilişkili lenfödem sebebi olarak en sık meme kanseri karşımıza çıkmaktadır. Meme kanseri sonrasında lenfödem gelişme oranı yaklaşık yüzde 25 civarındadır. Hastalarda tedavi sonrasında çoğunlukla  kol, önkol ve el bölgesinde lenfödem gelişebilmektedir. Bu durum genellikle lenf nodlarının alınması veya radyoterapi sonrasında ortaya çıkmaktadır. En önemli nedeni, işlemler sebebiyle dokularda oluşan etkilenmeler sonucunda lenfatik akımın bozulması ve dokular arasında lenf sıvısının birikmesidir.”

Tedavisinde gecikmeyin, çünkü!

Prof. Dr. Meltem Vural, lenfödemin genellikle etkilenen kol veya bacak bölgesinde; şişlik, dolgunluk, hassasiyet ve ağırlık hissiyle kendini gösterdiğini belirterek, “Örneğin, yüzük veya kıyafetler dar gelmeye başlamışsa, dikkatli olunmalıdır. Şişlik ve dolgunluk hissi başlangıç evresinde hafifken; zamanında müdahale edilip tedavi edilmezse karşımıza daha ciddi bulgular çıkabilir. Şişlik artabilir, ciltte renk değişiklikleri, kalınlaşmalar, ağrı ve enfeksiyonlar gelişebilir” diyor. Prof. Dr. Meltem Vural, ilerleyen durumlarda ciltte yaraların, derinlemesine çukurların, papillom  adı verilen kabartıların ve skar dokularının da oluşabileceğine işaret ederek, “Gelişen bu sorunlar nedeniyle elde, kolda veya bacakta  fonksiyon kaybı sonucunda; ellerini kapatma, bir şeyi kavrama, kaldırma, itme, çekme, yürüme ve oturup-kalkma  gibi aktivitelerde hareket kısıtlılıkları oluşabilmektedir” diyor.

Erken tedaviyle kontrol altına alınabiliyor!

Lenfödem tedavi edilebilir olmakla birlikte tamamen ortadan kaldırılabilen bir hastalık değil. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Meltem Vural, lenfödemin erken tanı ve tedaviyle önemli ölçüde kontrol altına alınabildiğini ve ilerlemesinin önlenebildiğini vurgulayarak, “Lenfödemin tüm dünyada altın standart tedavi yöntemi; lenfödem rehabilitasyonu, yani  hastaların eğitimi, manuel lenf drenajı, çok tabakalı bandaj,  kompresyon giysileri, egzersiz ve cilt bakımıdır. Hastaların düzenli takip ve tedavilerinin yapılması da vazgeçilmezdir” diye konuşuyor.  Bazı özel durumlarda  veya ileri evrelerde cerrahi müdahale gerekebildiğini ifade eden Prof. Dr. Meltem Vural, “Süper mikrocerrahi teknikleri, lenf sıvısının dolaşıma kazandırılmasını sağlayarak şikayetleri azaltabilmektedir. Lenfovenöz anastomoz (LVA) ve lenf nod transferi (LNT) gibi yeni cerrahi yöntemler, lenfödem tedavisinde uygulanabilmektedir” bilgisini veriyor.

Lenfödeme karşı 10 önemli öneri!

Lenfödem açısından riskli olan kişilerin veya lenfödem sorunu yaşayan hastaların kol ve bacak gibi uzuvlarına çok dikkat etmeleri gerekiyor. Prof. Dr. Meltem Vural, lenfödeme karşı alınması gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Sorunlu olan kol veya bacağınıza yönelik zorlayıcı aktivitelerden kaçının. Ağırlık kaldırma, itme veya çekme gibi güç gerektiren hareketler yapmayın.
  • Etkilenen kol bölgesinden tansiyon ölçümü yapmayın. Damar yolu açılacaksa lenfödem sorunu olduğunuzu bildirin, bu durumda işlem diğer kolunuzdan yapılacaktır.
  • Cilt temizliğine ve kuruluğuna önem verin. Etkilenen bölgeye uygun PH içeriğine sahip temizleyici ürünlerle yıkanın. Ardından, cildinizi nazik bir şekilde kurulayın ve yağsız dermatolojik nemlendiriciler ile nemlendirin. Tırnaklarınızı cildinize zarar vermeyecek şekilde kısaltın.
  • İlgili bölgelerinizi güneşten koruyun, yüksek faktörlü güneş kremlerini tercih edin.
  • Etkilenen uzuvlarınızı böcek ısırmalarına, yara ve çiziklere karşı koruyun.
  • Sıkı ve dar giysilerden, takılardan kaçının.
  • Uyurken, etkilenen uzvun altta kalmamasına dikkat edin.
  • Uçak yolculuklarında basınç değişimlerine karşı bası giysileri giyin.
  • Dengeli beslenin ve kilo kontrolüne özen gösterin.
  • Hekiminizin önerileri doğrultusunda; tempolu yürüyün, temiz olduğu bilinen denizde yüzün, lenfödeme yönelik egzersizler ve nefes egzersizleri yapın. Ayrıca, uzun süre hareketsiz kalmamaya çalışın.

#Lenfödem #Sağlık #FizikTedavi #Rehabilitasyon #ErkenTanı #YaşamKalitesi #Acıbadem #MideSağlığı #PsikolojiVeSağlık #HastalıklarlaMücadele

Meme kanseri tedavisinde en güncel yöntemler!

**Ülkemizde her 8 kadından biri, yaşamı boyunca meme kanseri ile tanışıyor. Erken teşhis tedavinin yönünü belirlerken, tıp ve teknolojideki hızlı ilerlemelerin de sayesinde hayat kurtarıyor. Acıbadem Üniversitesi Senoloji (Meme) Araştırma Enstitüsü Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, “Günümüzde dünya bilim insanlarının en yoğun araştırma yaptığı ve yeni tedavi yöntemleri geliştirdiği alanlardan biri olan meme kanseri, erken teşhis edildiğinde artık tamamen tedavi edilebiliyor. Ancak erken tanı için, kadınların kendilerini ayda bir 10 dakika muayene etmeleri ve şüpheli bir belirti fark ettiklerinde hemen hekime başvurmaları kritik rol oynuyor” diyor.

Meme kanserinin basit bulgularla kendini belli edebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Uras, “20 yaşından itibaren her kadının ayda bir kez ayna karşısında kendi kendine meme muayenesi yapması, 40 yaşından itibaren ise doktorun önerdiği aralıklarla düzenli klinik muayene, mamografi ve ultrason yaptırması hayat kurtaran bir alışkanlıktır” diye konuşuyor. Prof. Dr. Cihan Uras, Ekim ayı-Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, meme kanserinin öncü belirtilerini ve tedavide en güncel yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Cihan Uras

Prof. Dr. Cihan Uras

  • Ele gelen kitle

Memenin herhangi bir yerinde veya koltuk altına yakın kısmında hissedilen sert, genellikle ağrısız kitleler, meme kanserinin en sık görülen ilk bulgusudur. Prof. Dr. Cihan Uras “Her kitle kanser değildir ancak her kitle ciddiye alınmalıdır” diyor.

  • Meme başında çekilme

Meme ucunda içe doğru çekilme, düzleşme veya normal görünümün bozulması, dokuların derinliğinde bir değişikliğe işaret edebilir. Meme ucundaki şekil değişiklikleri acilen  değerlendirilmelidir. Basit bir muayene bile erken tanıya giden yolun kapısını aralar.

  • Deride çukurlaşma

Meme derisinde portakal kabuğu görünümü, çukurlaşma, kalınlaşma ve meme başında pullanma gibi değişiklikler, önemli belirtilerdir. Prof. Dr. Cihan Uras “Bu tür görsel değişiklikler genellikle hastalar tarafından kozmetik bir cilt problemi gibi algılanıyor oysa altta yatan neden daha ciddi olabilir” diyor.

  • Akıntı ve kanama

Meme başından kendiliğinden, özellikle kanlı veya berrak akıntı gelmesi normal değildir. Bu bulgu, erken evre dahil birçok meme hastalığının belirtisi olabilir. Bu tür akıntılar enfeksiyon ya da iyi huylu bir lezyon kaynaklı olsa bile mutlaka hekim değerlendirmesi gerekir.

  • Koltuk altında şişlik

Koltuk altında ele gelen lenf bezi büyümeleri, enfeksiyon dışı durumlarda meme kanserinin yansıması olabilir. Bu bölgedeki şişlikler çoğu zaman önemsenmiyor ama lenf bezleri aslında vücudun alarm verdiğini gösteriyor.

  • Şekil veya boyut değişimi

Prof. Dr. Cihan Uras “Memenin birinde, diğerine göre ani büyüme, asimetri ya da şekil değişikliği fark edildiğinde mutlaka doktora başvurulmalıdır. Kadınlar çoğu kez yavaş değişimleri fark etmediklerinden, düzenli şekilde ayna karşısında elle muayene çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Cihan Uras, meme kanserinin tedavisinde en güncel yöntemleri şöyle anlattı;

Kişiye Özel Tedavi: Hedefe yönelik ilaçlar kanserli hücreleri hedef alır, sağlıklı dokulara az zarar verir. Her hastanın tümörü ve genetiği farklıdır, tedavi buna göre planlanır. Hormon reseptörü pozitif hastalarda anti-hormon tedavisi tümörün büyümesini yavaşlatıyor.

Onkoplastik Cerrahi: Kanserli dokuyu yeterli bir şekilde çıkardıktan sonra, plastik cerrahi işlemi de eklenerek ameliyat sonrası estetik açıdan doğal bir görünüm sağlanabiliyor.

İmmünoterapi ve Akıllı İlaçlar: Vücudun bağışıklık sistemini güçlendiren yeni nesil ilaçlar, bazı meme kanseri türlerinde önemli başarılar sağlıyor.

Daha Hassas Radyoterapi: Yeni teknolojilerle ışın tedavisi sadece hastalıklı bölgeye yoğunlaştırılarak yan etkiler azaltılıyor ve çevredeki diğer organların zarar görmesi de engelleniyor. Yeni tekniklerle tedavi süresi kısaltılarak, hastanın işgücü kaybı en aza indirgeniyor.

Minimal Invaziv Yöntemler: Meme kanseri cerrahisinde lenf bezlerinin korunmasına büyük özen gösteriliyor, sadece birkaç lenf bezi örneği alınarak lenfödem ve diğer komplikasyonlar önleniyor.

Erkeklerde en sık görülen 2. kanser!

Ülkemizde her 8 erkekten 1’inin yaşamı boyunca karşılaşabileceği prostat kanseri, günümüzde erken tanı yöntemleri ve yenilikçi tedaviler sayesinde tamamen iyileşme sağlanabilen bir hastalık haline geliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, “Prostat kanserinin tedavisinde özellikle robotik cerrahi ve yeni nesil ilaçlarla birlikte hastaların yaşam kalitesi korunurken sağkalım süreleri de uzuyor. Ancak tedavinin başarısında erken tanı kritik önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, 1-30 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Ayı ve 15 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada, prostat kanserinden korunmanın yollarını ve en güncel tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sinsice gelişerek erken dönemde herhangi bir belirti vermeyen, ileri evrede ise idrar yapmada güçlük, sık idrara gitme, kemik ağrıları ve kilo kaybı gibi şikayetlere yol açan prostat kanseri son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, dünya genelinde erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türü olan prostat kanserinin, ölüm nedenleri arasında beşinci sırada yer aldığını belirterek “Prostat kanserinde erken tanı kritik önem taşımaktadır. Özellikle ailesinde baba veya kardeşinde prostat kanseri olanların ve meme kanseri öyküsü bulunanların genetik riskten dolayı 40 yaşından itibaren, aile öyküsü olmayanların 50 yaşından itibaren her yıl düzenli olarak PSA (prostat spesifik antijen) testi ve mutlaka parmakla muayene yaptırması gerekir. Çünkü her PSA yüksekliği kanser varlığı anlamına gelmediği gibi, az sayıda da olsa PSA’ı çok üretmeyen saldırgan kanserler de vardır. Bu nedenle parmakla prostat muayenesi çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

Prostat kanserinden korunmak için!

Prof. Dr. Ali Rıza Kural prostat kanserinden korunmak için basit ama etkili önlemler alınabileceğini belirterek, bunların başında yağdan fakir beslenme, düzenli sebze ve meyve tüketme, süt ve süt ürünlerini aşırı tüketmeme, bol sıvı alma ve egzersiz yapmanın geldiğini söylüyor. Prostat kanserinden korunmada herhangi bir vitamin veya ilacın faydası olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Kural, özellikle son yıllarda vitaminlerin sıkça gündeme geldiğini, buna karşın yapılan çalışmaların prostat kanserinde vitamin kullanımının herhangi bir faydasının olmadığının kanıtlandığını belirtiyor.

Prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemler

Prof. Dr. Ali Rıza Kural, prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemleri şöyle anlatıyor;

  • Robotik cerrahi

Prostat kanseri tedavisinde altın standart haline gelen robotik cerrahi, hem tümörün çıkarılmasında hem de idrar tutma ve cinsel fonksiyonların korunmasında açık cerrahiye oranla daha yüksek oranda başarı sağlıyor.

  • Fokal Tedaviler

Tümörün bulunduğu bölgeyi hedef alan fokal tedavi yöntemleri, kriterlere uygun hastalarda son yıllarda daha sık kullanılıyor. HIFU (yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrasonla uygulanan tedavi), Kriyoterapi (tümörlü bölgenin dondurulması) ve Nano-knife (elektrik darbeleriyle kanserli tümörleri yok eden teknik) öne çıkıyor.

  • Işın tedavisi (Modern radyoterapi)

Günümüzde prostatın odaklandığı ve çevre dokuların korunduğu radyoterapi teknikleri kullanılıyor. MR Linac ve SBRT sayesinde radyasyon, prostat bölgesine daha güvenli şekilde yönlendiriliyor.

  • İleri evre tedaviler

Metastatik prostat kanserinde yeni nesil ilaçlar yaşam süresini uzatıyor. Hormon tedavileri, hedefe yönelik ilaçlar, radyoaktif tedaviler ve immünoterapiler prostat kanserinde sağkalım süresini uzatıyor ve hastaların yaşam kalitesini artırıyor.

Çocuklarda kalıcı böbrek hasarına yol açabilir!

Çocukların sağlıklı büyümelerinde idrar yollarının korunması kritik bir rol oynuyor. Zira, özellikle çocuklarda sık rastlanan idrar yolu enfeksiyonu sadece idrar yapmada güçlük, ateş ve huzursuzluk gibi geçici şikâyetlere yol açmakla kalmıyor; zamanında tedavi edilmezse böbreklerde kalıcı hasar da bırakabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, bu nedenle çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunda erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, “Üriner sistemde altta yatan işlevsel ya da yapısal bir anormalliğin varlığında; özellikle tekrarlayan ateşli üst idrar yolu enfeksiyonu geçirilmesi durumunda böbreklerde hasar gelişme riski yüksektir. Ülkemizde geri dönüşü olmayan kronik böbrek yetmezliğinin en sık nedenini de bu tablolar oluşturmaktadır. Dolayısıyla, çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunun ve altta yatan anormalliklerin erken saptanıp uygun şekilde tedavi edilmesi, böbrek sağlığının korunmasında çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Aydoğ

Prof. Dr. Özlem Aydoğ

Çocuklarda en sık görülen 2. enfeksiyon türü!  

Üriner sistemin, yani üretra, idrar kesesi, üreterler ve böbreklerin enfeksiyonu anlamına gelen “idrar yolu enfeksiyonu”, ülkemizde çocukluk çağında üst solunum yolu enfeksiyonundan sonra en sık görülen enfeksiyon olarak kayda geçiyor. Bebeklerde ve tuvalet eğitiminin verildiği oyun çağı çocuklarında daha sık görülen bu enfeksiyon; bağırsak kaynaklı olan ve üriner sistemin iç tabakasına tutunabilen üropatojen bakterilerin, perianal ve perineal alandan üretra, idrar kesesi ve böbreklere çıkmasıyla oluşuyor. Hastaların yüzde 80’inden fazlasında ise E. Coli bakterisi rol oynuyor.

6 aydan sonra kız çocuklarında daha çok görülüyor

İdrar yolu enfeksiyonu, bağışıklık sisteminin iyi gelişmemiş olması ve sünnet derisinin altında yerleşen proteus bakterileri nedeniyle yaşamın ilk 6 ayında erkek çocuklarında daha sık görülürken, ilk 6 aydan sonra ise üretranın kısa ve anüse yakın olması nedeniyle kız çocuklarında daha sık ortaya çıkıyor.

En yaygın görülen 3 sebebine dikkat!

İdrar yolu enfeksiyonunun oluşmasında en sık az su içme, idrarın tutulması, yani sık ve tam idrar yapılmaması ve kabızlık (günlük dışkılamanın yapılmaması) olmak üzere üç fonksiyonel neden etkili oluyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, “Bu fonksiyonel durumlar üriner sistemin yıkanmasını önleyerek bakterilerin üriner sisteme tutunmalarını, çoğalmalarını ve böbreklere kadar çıkmalarını kolaylaştırır ve idrar yolu enfeksiyonunun gelişimine neden olur” diye konuşuyor.

 Pek çok etken riski artırıyor

Prof. Dr. Özlem Aydoğ, idrar yolu enfeksiyonuna yol açan diğer etkenleri şöyle özetliyor: “Küvette oturarak banyo yapılması veya yaz aylarında temiz olmayan havuza girilmesi de riski artırır. Antibiyotik kullanılması da riski artıran önemli bir etkendir. Bunların yanı sıra perineal ve perianal alanın parfümlü veya alkollü dezenfektan maddelerle temizliğinin yapılması, idrar yolu enfeksiyonuna neden olan üropatojen bakterilerin üriner sisteme tutunmalarını önleyen faydalı bakterilerin yok olmasına yol açarak enfeksiyonun gelişme riskini artırır.”  İdrar yolu enfeksiyonunun gelişmesinde ve tekrarlamasında; fonksiyonel nedenler kadar sık olmasa da idrar kesesinin işlev bozukluğu, idrarın mesaneden böbreklere geri kaçışı (reflü), üriner sistemde darlık, tıkanıklık ve taş gibi yapısal anormallikler de etken olabiliyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

İdrar yolu enfeksiyonu, alt ve üst idrar yolu enfeksiyonu olmak üzere 2 grupta inceleniyor. Üretra ve idrar kesesinin tutulduğu alt idrar yolu enfeksiyonunda; idrarda kötü koku, bulanıklık ve nadiren kanın varlığı, idrar yaparken yanma-ağrı, sık idrara çıkma ve idrar kaçırma gibi işeme semptomları ön plana çıkıyor. Karnın ön-alt kısmında hafif ağrı ve 38°C altında hafif ateşle seyreden alt idrar yolu enfeksiyonu hemen ve doğru şekilde tedavi edilmezse enfeksiyon böbreklere ulaşarak üst idrar yolu enfeksiyonu gelişimine neden oluyor. Böbreklerin de tutulduğu üst idrar yolu enfeksiyonunda, işeme semptomlarına ek olarak, 38.5°C üzerinde ateş, karın ve böğür ağrısı, bulantı ve kusma gibi sistemik bulgular da gelişiyor.

Böbrek hasarı oluşmaması için…

Prof. Dr. Özlem Aydoğ, üst idrar yolu enfeksiyonu geliştiğinde böbrek hasarı riski de oluştuğu için erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığını belirterek, şu uyarılarda bulunuyor: “Dolayısıyla, ifade yeteneği henüz gelişmeyen küçük çocuklarda yüksek ateş, huzursuzluk-ağlama, gaz sancısı, beslenme problemi, kilo alamama, uzamış sarılık, düzelmeyen pişik ve kabızlık gibi spesifik olmayan semptomların varlığında da idrar tetkik ve kültürünün yapılması, tanı ve tedavide geç kalınmaması gerekir.”

Antibiyotik tedavisi şart!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu tanısı konulur konulmaz hemen uygun antibiyotik tedavisine başlanması gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Özlem Aydoğ, ilk hastalık sonrasında kız çocuklarının yüzde 40 ila 60’ında, erkek çocuklarının ise yüzde 20 ila 30’unda enfeksiyonun tekrarlayabildiği uyarısında bulunarak,  “Özellikle üriner sistemde fonksiyonel veya yapısal bir anormallik varsa enfeksiyonun tekrarlama riski daha fazladır.  Bu nedenle, tekrarlayan enfeksiyonda üriner sistemin fonksiyonel veya yapısal anormallik açısından mutlaka araştırılması gerekir. Ultrason ilk tercih olmakla birlikte, gerekli durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerine başvurulabilir. Üriner sistemde ciddi yapısal anormallik saptanırsa cerrahi tedavi gerekebilir” diyor.

Çocukları idrar yolu enfeksiyonundan korumak için 7 kritik kural!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, çocuğunuzu idrar yolu enfeksiyonundan korumak için almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Bol bol su içmesini sağlayın
  • İdrarını tutmamasına, yani sık idrar yapmasına dikkat edin
  • Günlük dışkılaması önemli. Bunun için diyet uygulanabilir, gerekirse dışkıyı yumuşatan ürünlere ve lavmana başvurulabilir.
  • Perineal ve perianal bölge hijyenine dikkat edin. Ancak parfümlü ve alkollü dezenfektan içeren ürünlerden, ıslak mendil kullanımından kaçının.
  • Banyosunu ayakta, duş şeklinde yaptırın.
  • Temizliğinden emin olmadığınız havuza sokmayın.
  • Gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının.

“Nasıl olsa geçer” demeyin!

Ritmi bozulan bir yürüyüş, minik adımların aksaması, koşma ve zıplama gibi hareketlerde yaşanan zorlanma… Çocukluk çağında sık karşılaşılan şikayetlerden biri olan topallama genellikle 1 ila 10 yaş arasındaki çocuklarda görülüyor. Bazı durumlarda ciddi ortopedik ya da enfeksiyöz hastalıkların ilk sinyali olabiliyor; ihmal edildiğinde kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Ailelerin çocuğun yürüyüşündeki en küçük değişimi bile ciddiye alması gerektiğine dikkat çeken Acıbadem Maslak Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp “Topallama hiçbir zaman sadece bir ağrı belirtisi olarak geçiştirilmemeli. Çünkü bazı durumlarda bu, saatler içinde eklemde kalıcı hasar, kemik deformitesi hatta yaşam boyu sürecek olan sakatlıklarla sonuçlanabiliyor. Erken tanı sayesinde hem fiziksel gelişim hem de psikososyal iyilik hali korunuyor. Aileler ‘nasıl olsa geçer’ diyerek beklemek yerine mutlaka bir uzmana başvurmalıdır” diyerek uyarıda bulunuyor.

Yürürken bacağın normalden farklı hareket etmesi, yükün eşit dağılmaması ya da ağrı nedeniyle yürüme düzeninin bozulması şeklinde ortaya çıkan topallama; bazı çocuklarda geçici kas yorgunluğuna bağlı olabilirken, bazılarında kemik, eklem veya sinir sistemine dair önemli bir hastalığa işaret ediyor. Çocuklar hareket kısıtlılığı nedeniyle koşma ve zıplama gibi aktivitelerde zorlanabiliyor. Vücut yükünün dengesiz dağılması, zamanla kalça, diz ve omurga hizasında bozulmalara neden olabiliyor. Ayrıca bu çocuklarda düşme ve yaralanma riski de önemli ölçüde artıyor.

Prof. Dr. Levent Eralp

Prof. Dr. Levent Eralp

Pek çok yönden olumsuz etkiliyor

Topallamanın en belirgin sonuçları fiziksel olsa da, uzun sürmesi psikolojik ve sosyal yaşamı da etkiliyor. Prof. Dr. Levent Eralp, fiziksel etkileri şöyle özetliyor: “Koşma, zıplama gibi aktivitelerde zorlanması nedeniyle hareket kısıtlılığı oluşuyor. Kas-iskelet sistemi gelişiminde ortaya çıkan durumlarda, çocukta dengesiz yüklenme, kalça-diz-omurga hizalanmasında sorunlar gelişiyor. Dengesiz yürümesi ise kazalara davetiye çıkarıyor. Bütün bu olumsuz etkiler, yaşıtları gibi hareket edemeyen bu çocukları fiziksel olduğu kadar, psikolojik ve sosyal olarak da etkiliyor.”

Nedeni yaşa göre değişiyor

Çocuklarda topallamanın, küçük travmalardan enfeksiyonlara, kalça çıkığı ya da romatizmal hastalıklara kadar pek çok farklı nedene bağlı olabileceğine değinen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp’e göre, bu durumların bir kısmı kendiliğinden düzelirken, bazıları ise acil müdahale gerektirecek kadar ciddi olabiliyor. Özellikle uzun süren ya da giderek şiddetlenen topallamalarda, altta yatan sebebin erken dönemde araştırılması büyük önem taşıyor.

Topallamanın nedenleri, çocuğun yaş grubuna göre değişiklik gösteriyor. 0-3 yaş arası çocuklarda en sık görülen sebepleri doğumsal kalça çıkığı, enfeksiyonlar (septik artrit ve osteomyelit) ile travmalar oluşturuyor. 3-6 yaş grubunda geçici sinovit adı verilen iyi huylu ve kendiliğinden düzelen kalça iltihapları öne çıkarken, Perthes hastalığı ve septik artrit gibi daha ciddi tablolar da gözlemlenebiliyor. 6-10 yaş aralığında travmalar, Perthes hastalığı, büyüme ağrıları ve juvenil artrit gibi romatizmal hastalıklar topallamaya yol açabiliyor. 10 yaş üzeri ergenlik döneminde ise SCFE (kaymış femoral epifiz) adı verilen kalça bozuklukları, spor yaralanmaları, romatolojik hastalıklar ve nadiren de olsa kemik tümörlerinin tanı koyarken dikkate alınması gerekiyor. Bu nedenle topallamanın süresi, eşlik eden belirtiler ve çocuğun yaşı, tanıya giden yolda önemli ipuçları sunuyor.

Dikkat! Bu durumlarda doktora başvurun

Bazı nedenler kalıcı eklem hasarı, kalça gelişim bozukluğu hatta yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla sonuçlanabiliyor. Dolayısıyla tanının gecikmesi, tedavi sürecini zorlaştırmakla kalmıyor; çocuğun hareket kabiliyeti ve yaşam kalitesi üzerinde ciddi kalıcı etkiler bırakabiliyor. Erken teşhisin, çocuğun hem mevcut sağlığını hem de ilerleyen yaşlardaki gelişimini doğrudan etkilediğini vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp, “Birkaç gün süren topallamalarda, özellikle ağrıya eşlik eden ateş, gece uyanma, eklemde şişlik ve kızarıklık gibi belirtiler varsa, topallama travmaya bağlı oluştuysa, şikayetler tekrarlıyor veya hiç geçmiyorsa, ailelerin vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmaları önem taşıyor. Topallamayla birlikte ayağını kullanmak istemeyen, halsiz düşen veya kilo kaybı yaşayan çocuklarda da daha ciddi hastalıkların araştırılması gerekebiliyor” diyor.

Tedavi seçenekleri sorunun nedenine göre değişiyor
Topallamanın altta yatan nedenine göre tedavi yaklaşımı da değişiyor. Her topallama cerrahi gerektirmese de bazı durumlarda ameliyat, çocuğun sağlıklı gelişimi ve kalıcı hasarların önlenmesi için şart hale geliyor. Örneğin, kaymış femoral epifiz durumunda kalça başı kaydığı için epifizi vida ile sabitleme veya Perthes hastalığında, ileri evrelerde kalçanın düzgün şekillenmesi için kemik düzeltme ameliyatlarına ihtiyaç duyuluyor. Septik artrit gibi acil durumlarda da vakit kaybetmeden eklemi cerrahi olarak boşaltmak ve enfeksiyonu kontrol altına almak büyük önem taşıyor.

Cerrahi işlem bazı durumlarda kaçınılmaz oluyor

Cerrahi gereken bir diğer önemli durumun kemik iltihapları ve tümörler olduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp “Osteomyelit gibi enfeksiyonlarda iltihaplı dokunun temizlenmesi ve uzun süreli antibiyotik tedavisi gerekiyor. Tümör vakalarında, tümörün çıkarılması, gerekirse protezle desteklenmesi ve onkoloji ekibiyle tedavinin sürdürülmesi şarttır. Ayrıca travmatik kırıklar veya büyüme plağı yaralanmalarında da kemiklerin düzgün kaynaması için plak ya da vida uygulamaları yapılabiliyor. Her vaka için ayrı bir planlama yapıyoruz ve erken tanı sayesinde çoğu zaman çocuklar tamamen sağlığına kavuşuyor” ifadelerini kullanıyor.