Yazılar

Gözlüğü unutturan hassas yöntem

Uzağı veya yakını bulanık görme, baş ağrısı, göz yorgunluğu, daha iyi görebilmek için gözleri kısma… Yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebilen bu sorunların sebebi genellikle günümüzde en sık görülen görme bozuklukları olan miyopi ile astigmat oluyor. Son yıllarda ekran başında uzun zaman geçirilmesi nedeniyle görülme sıklığı giderek artan her iki kırma kusuru lazer göz ameliyatıyla düzeltiliyor ve bu sayede gözlük ile lens ihtiyacı ortadan kalkıyor. Üstelik, dünyada 2023 yılından bu yana ve ülkemizde de son bir yıldır uygulanmaya başlanan bıçaksız ve flepsiz SILK (Smooth Incision Lenticule Keratomileusis ) yöntemi hastalara önemli faydalar sağlıyor.  Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, günümüzün miyopi ve astigmat tedavisinde en yeni göz lazer yöntemi olan SILK ameliyatında tüm işlemlerin sadece 3-4 milimetrelik kesiden gerçekleştiğini ve korneanın doğal yapısının en iyi şekilde korunduğunu belirterek, “Bu sayede, hastalar daha konforlu ve hızlı iyileşme süreci yaşamaktadırlar. Operasyon sonrasında sadece birkaç saat süren hafif bir batma hissedilir. Hastalar ağrı ve sızı sorunu yaşamadıkları için aynı gün normal hayatlarına dönerler. Yöntem ayrıca kornea yapısını klasik yöntemlere nazaran daha çok koruması sayesinde ekstra güvenlik de sağlamaktadır” diyor.

Prof. Dr. Banu Coşar

Prof. Dr. Banu Coşar

İşlem 3-4 milimetrelik kesiyle yapılıyor

Flepli lazer cerrahisinde, kornea yüzeyinde ince bir flep (kapak) oluşturuluyor. Ardından bu flep kaldırılıyor ve hemen altında yer alan kornea dokusuna lazer uygulanıyor. Lazer, korneanın şeklini değiştirerek görme kusurlarını düzeltiyor. Son olarak flep yeniden yerine kapatılıyor. Bu yöntem, genellikle 25 – 30 milimetrelik kesiyle gerçekleştiriliyor. Bıçaksız ve flepsiz uygulanan SILK (Smooth Incision Lenticule Keratomileusis) yönteminde ise tüm işlemler sadece 3-4 milimetrelik küçük bir kesiyle yapılıyor. Flepli lazer yönteminin aksine, gözün ön tabakasında kapakçık (flep) oluşturmak yerine, kornea içinden ince bir doku (lentikül), ışığın retinaya doğru şekilde odaklanması için dışarı çıkarılıyor. İşlemin minimal bir kesiyle yapılması sayesinde gözün doğal yapısı korunmuş oluyor.

Flep kayması riski yaşanmıyor

Flepli uygulanan lazer cerrahisinde flep adlı kapakçık yerinden kayabiliyor. Bu kayma, çoğunlukla ameliyat sonrasındaki erken dönemde flebin işlem sırasında tam oturmaması, gözün sert ovalanması, göze gelen travma veya enfeksiyon gibi sebeplerle oluşuyor. Flep kayması görme bulanıklığı, rahatsızlık, ağrı ve ışık hassasiyeti gibi sorunlara neden olabiliyor. Acil olarak müdahale edilmesi gerekiyor, aksi halde kalıcı görme sorunlarına neden olabiliyor. SILK yönteminde ise flep oluşturulmadığı için flep kayması gibi riskler yaşanmıyor.

Göz kuruluğu önlenebiliyor

Flepli lazer cerrahisinde sık görülen bir yan etki olan ameliyat sonrası kuru göz riski de bu yöntemle en aza iniyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, “Flepli lazer yönteminde, işlemlerin 25 – 30 milimetre gibi büyük bir kesiden yapılması nedeniyle, lazerin kurutucu etkisi artmaktadır. Operasyon sonrasında, ilk 6 ay içindeki göz kuruluğu riski, işlemler küçük bir kesiden yapıldığı için SILK yönteminde daha düşük oranda görülmektedir. Dolayısıyla, SILK yöntemi özellikle kuru göz şikayeti yaşayanlar için tercih sebebi olmaktadır” diyor.

Aynı gün normal hayata dönüş imkanı

SILK operasyonunda iki göze yapılan işlemler toplam 15 dakika gibi kısa bir sürede tamamlanıyor. Miyopi 10 dereceye kadar, astigmat 5 dereceye kadar düzeltiliyor.  Tam görme netliği birkaç günde kazanılıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar,  tüm işlemler sadece 3-4 milimetrik kesiden gerçekleştirildiği için yöntemin klasik lazer operasyonlarına nazaran daha konforlu ve hızlı iyileşme süreci sağladığını vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Operasyon sonrasında gözlerde oluşan batma hissi birkaç saat içinde geçmekte ve hastalar aynı gün normal aktivitelerine dönebilmektedirler. İlk günlerde gözlerin şiddetli ovuşturulmaması, verilen damlaların düzenli kullanılması ve birkaç gün havuz ile denize girilmemesi, tedaviden etkin sonuç alınması için dikkat edilmesi gereken en önemli kuralları oluşturmaktadır.”

Yöntem kimler için uygun?

SILK (Smooth Incision Lenticule Keratomileusis ) yöntemi için her hasta uygun aday olmuyor. Genellikle 18 yaşını doldurmuş, göz numarası en az bir yıldır sabit olan ve kornea yapısı normal olan kişiler için ideal bir yöntem. Hamilelik, emzirme dönemi ile glokom gibi bazı göz hastalıkları olan hastalara ise iyileşme süreci etkilendiği için SILK yöntemi önerilmiyor. Yapılan göz muayenesinde; göz numarası, kornea kalınlığı ile haritası, göz tansiyonu ve detaylı kornea yapısı inceleniyor. Hastanın gözlerinin SILK yöntemi için uygun olup olmadığı bu testler sayesinde anlaşılıyor.

Sonuçları yüz güldürüyor!

SILK yönteminde başarı oranı da oldukça yüksek. Öyle ki yüzde 95 oranında başarı sağlanıyor, yani SILK lazer tedavisi olan 100 hastanın 95’inin gözlük ihtiyacı ortadan kalkıyor. Yöntem kalıcı bir çözüm sunuyor, ancak bazı kişilerde çok uzun vadede küçük numara değişimleri olabiliyor.

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Çocuklarda menenjite dikkat!

Öksürme, hapşırma ve konuşma esnasında havaya yayılan damlacıklar yoluyla çok kolay ve çok hızlı bulaşabilen menenjit, tanı ve tedavisinde gecikildiğinde kalıcı nörolojik hasarlara hatta ölüme neden olabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt “Çoğunlukla ateş, baş ağrısı ve kusma gibi belirtilerle ortaya çıkabilen menenjitin tedavisine ilk birkaç saat içerisinde mutlaka başlanması gerekir. Son dönemde bebeklerde ve çocuklarda menenjit vakalarıyla karşılaşıyoruz. Bu nedenle menenjitten korunmak için gerekli önlemler alınmalı, özellikle menenjit aşısı mutlaka yaptırılmalıdır” diyor. Menenjitin ilk belirtilerinin griple karışabilmesinden dolayı yanlış tanı konulabildiğini vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, bebeklerde ve çocuklarda menenjitin önemli belirtilerini, toplumda bu tehlikeli hastalıkla ilgili doğru bilinen yanlışları anlattı, menenjitten korunmaya yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Halk arasında genellikle ‘beyin iltihabı’ olarak bilinen ve her yaşta kişileri etkileyebilen menenjite en çok bebeklerde, küçük çocuklarda ve gençlerde rastlanıyor. Beyin ve omuriliği çevreleyen zarların iltihaplanması sonucu oluşan menenjitin virüsler, bakteriler, mantarlar ve parazitler yoluyla çok kolay ve çok hızlı şekilde bulaşabildiğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt “Çoğunlukla hapşırık, öksürme ve konuşma esnasında havaya yayılan damlacıklarla bulaşan menenjit,  tedavi edilmemiş üst solunum yolu enfeksiyonları, doğru tedavi edilmemiş bir orta kulak enfeksiyonu, sinüzit veya ağır seyreden ağır bir göz enfeksiyonu sonucu da ortaya çıkabiliyor” diyor. Menenjitte erken tanı ve tedavinin kritik önem taşıdığını vurgulayan Dr. Kurt şöyle konuşuyor: “Bu tehlikeli hastalık hızla ilerlediğinden çok hızlı tanı konulup çok hızlı tedaviye başlanması gerekir. Aksi taktirde zeka geriliği gibi kalıcı nörolojik hasarlara hatta ölüme yol açabiliyor. Tanı ve tedaviye başlamada ilk saatler kritik öneme sahiptir. Ancak bazen de sinsice ilerleyebildiği ya da ateş, baş ağrısı, halsizlik, vücut ağrıları gibi ilk belirtileri gribal enfeksiyonla karışabildiği için yanlış tanı konularak tedaviye çok geç başlanmasına neden olabiliyor!”

Dr. Çiğdem Kurt

Dr. Çiğdem Kurt

Menenjitin öne çıkan belirtileri!

Dr. Çiğdem Kurt, menenjitin bebeklerde,  çocuklarda ve yetişkinlerde öne çıkan belirtilerini şöyle sıralıyor;

Yenidoğanda ve bebeklerde belirtiler: Sebebi açıklanamayan yüksek ateş, sürekli huzursuzluk, uzun süreli ve sık sık ağlamalar, vücutta kasılmalar ve tekrarlayan nöbetler (havale geçirme), beslenmeyi reddetme, emme refleksinde azalma, bıngıldakta şişlik veya gerginlik, ciltte solgunluk ya da morarma, kusma, ellerde ve ayaklarda soğukluk

Çocuklarda ve yetişkinlerde belirtiler: Ateş, baş ağrısı, uyku hali, halsizlik, aşırı yorgunluk hissi, kusma, ense sertliği denilen boynun öne rahatlıkla eğilememesi, kas ve eklem ağrıları, iştahsızlık, bayılma, ışıktan rahatsız olma, bilinç bulanıklığı, konuşmada bozukluk, vücutta morumsu/kırmızı döküntüler

Menenjite karşı 5 etkili önlem!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, menenjitten korunmanın mümkün olduğunu belirterek, alınması gereken önlemleri şöyle açıklıyor;

  • Kalabalık ortamlardan kaçının!

Menenjit hapşırık, öksürük ya da konuşma esnasında havaya saçılan damlacıklar yoluyla çok hızlı bulaşabildiği için mümkün olduğunca kapalı ortamlarda bulunmayın. Sosyal mesafeye dikkat edin ve gerekirse maske takın.

  • Hijyene dikkat edin!

Bağışıklık sisteminin güçlü olması için en önemli kriterlerden biri hijyen!. Bu nedenle ellerinizi özellikle yemeklerden önce ve sonra, tuvaletten çıktıktan sonra, toplu taşıma araçları, kapı kolları vb temas ettiğinizde mutlaka yıkayın. Ellerinizi yüzünüze, ağzınıza sürmeyin. Havlu vb kişisel eşyaların başkalarıyla paylaşılmaması da son derece önem taşıyor.

  • Bulunduğunuz ortamı havalandırın!

Özellikle bakteriyel türleri ölüme neden olabilen bu tehlikeli hastalık, özellikle kalabalık ve kapalı alanlarda daha hızlı yayılabiliyor. Bu nedenle korunma yolları arasında en etkili yöntemlerden biri de bulunduğunuz ortamı sık sık, 15-20 dakika havalandırmaya dikkat edin.

  • Sağlıklı beslenmeye ve spor yapmaya özen gösterin!

Menenjite karşı bağışıklığı güçlendirmek son derece önem taşıyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmeye, hareketsizlikten kaçınmaya, düzenli spor yapmaya (günde en az yarım saat düzenli ve tempolu yürüyüş vb), açık havada zaman geçirmeye ve doktor gerekli tahlilleri yaparak zorunlu gördüğü taktirde vitamin/mineral takviyesi almaya özen gösterin.

  • Menenjit aşısı yaptırın!

Menenjitin hızla ilerleyen ama doğru önlemlerle önlenebilen bir hastalık olduğunu belirten Dr. Kurt, bu önlemlerden en önemlisinin de aşılama olduğunu vurguluyor. Dr. Çiğdem Kurt “Aşıların yeterli yapılmıyor olması da enfeksiyon ajanlarının hızla yayılmasına neden oluyor. Menenjiti aşıyla önlenebilir hastalıklar grubuna dahil ettiğimiz için; toplum aşılamasının mutlaka ciddi bir şekilde yapılması gerekir” diyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Düzenli hareket Alzheimer ve Demans riskini azaltıyor!

Modern yaşamın getirdiği uzun süreli masa başı çalışma, teknoloji bağımlılığı ve azalan fiziksel aktivite, insanları giderek daha da hareketsizleştiriyor. Oysa insan vücudu açısından kritik önem taşıyan düzenli hareket; kas ve eklem hastalıkları, hipertansiyon, diyabet, depresyon, kalp ve damar hastalıkları ile osteoartrit gibi kronik sorunların önlenmesinde önemli rol oynuyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Meral Bayramoğlu “İnsan bedeni hareket etmek için yaratılmıştır. Hareketsizlik doğal bir durum değildir. Maalesef teknolojinin sağladığı kolaylıklar bizi konforlu ama sağlıksız bir hayata alıştırdı. Bunun bedelini ağrılar, erken yaşta başlayan kireçlenmeler, metabolik hastalıklar ve ruhsal çöküntüyle ödüyoruz” diyor.

Son yıllarda hareketsizliğe bağlı boyun, bel ve sırt ağrıları ile kas ve eklem hastalıklarının gençlerde de arttığını vurgulayan Prof. Dr. Bayramoğlu “Özellikle genç yaş grubunda bile postüral sorunlara bağlı ağrıları çok sık görmeye başladık. Ayrıca hareketsizliğe bağlı olarak kilo alımı da yaygınlaştı. Fazla kilo, özellikle diz, kalça ve bel bölgesine binen yükü artırarak dejeneratif eklem hastalıklarına, menisküs ve bağ problemlerine zemin hazırlar, ağrılar kronikleşir. Üstelik hareketsiz yaşam, sadece bedeni değil, zihinsel fonksiyonları da köreltir” diyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Meral Bayramoğlu 10 Mayıs Sağlık İçin Hareket Et Günü kapsamında, hareketsizliğin vücudumuzda yol açtığı hasarları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Meral Bayramoğlu

Prof. Dr. Meral Bayramoğlu

  • Kas-iskelet sistemi hastalıkları

Kaslar kullanılmadıkça küçülür, gücünü kaybeder. Bu da günlük hareketleri yapmayı zorlaştırır. Hareketsizlik, eklem kapsüllerinin ve bağların esnekliğini azaltır. Bu durum bel ve diz tutulmaları gibi sorunlara yol açar. Özellikle uzun süre masa başı çalışan bireylerde kamburluk (kifoz), boyun düzleşmesi gibi postüral deformiteler gelişebilir. Ayrıca eklem yüzeyleri hareketsiz kaldığında beslenmesi bozulur, bu da dejenerasyona zemin hazırlar.

  • Kalp-damar hastalıkları

Hareketsizlik venöz dönüşü (kanın kalbe geri taşınması) yavaşlatır, bu da ödem, varis ve damar tıkanıklığı riskini artırır. Düzenli egzersiz yapılmadığında kalp daha az verimli çalışır, kondisyon düşer. Hareketsiz yaşam damar duvarlarının elastikiyetini azaltır, bu da kan basıncını yükseltir.

  • Metabolik hastalıklar

Prof. Dr. Meral Bayramoğlu “Hareketsizlikle birlikte kalori harcaması azalır, bu da kilo artışına neden olur. Ayrıca kaslar aktif olmadığında glikozu daha az kullanır. Bu da insülinin etkisini azaltır. Hareketsizlik, kötü kolesterol (LDL) düzeyini de artırabilir” diyor.

  • Solunum sistemi hastalıkları

Hareketsiz yaşam tarzına sahip olan bir kişide zamanla sığ solunum gelişir, bu da akciğerlerin hava kapasitesini sınırlar. Düzenli hareket ve düzenli egzersiz derin solunumu teşvik eder, dokulara daha iyi oksijen taşınmasını sağlar ve nefes darlığını azaltır.

  • Sindirim sistemi hastalıkları

Hareket eksikliği sindirim sistemi üzerinde de birçok olumsuz etkiye yol açabilir. Bağırsak hareketlerini yavaşlatarak kabızlığa, gaz ve şişkinlik gibi sorunlara neden olur. Aynı zamanda hareketsizlik ve uzun süre oturmak reflü riskini de artırır.

  • Depresyon ve uyku bozuklukları

Fiziksel aktivite, mutluluk hormonları olan serotonin ve endorfin salınımını artırır. Hareketsizlik bu dengeyi bozar. Özellikle yaşlı bireylerde fiziksel inaktiviteyle birlikte dikkat, hafıza ve konsantrasyon sorunları gelişebilir. Gün içinde enerji harcamayan bireyler geceleri daha huzursuz ve kesik kesik uyuyabilir. Egzersizle birlikte artan beyin kan akımı, öğrenme, hafıza ve karar verme gibi bilişsel fonksiyonları destekler. Düzenli hareket, Alzheimer ve demans riskini azaltır.

  • Lenfatik sistem ve bağışıklık

Prof. Dr. Meral Bayramoğlu “Kasların pompalama etkisiyle ilerleyen lenf sistemi, hareketsizlikle duraklar. Bu da vücuttaki toksinlerin ve ödemin atılmasını engeller. Kan dolaşımı ve lenfatik akış yavaşladığında, bağışıklık hücrelerinin etkinliği de azalır” diyor.

Kolon kanseri bağırsaklarda sinsice ilerliyor!

Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünyada her yıl yaklaşık iki milyon, ülkemizde de yaklaşık 20 bin kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Dünya genelinde en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada karşımıza çıkarken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. Kolon kanserinin en ölümcül kanserler arasında üst sıralarda yer almasının nedeni ise genellikle ileri aşamaya dek belirti vermeden sinsice ilerlemesi! Acıbadem Maslak Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolon kanserinin aslında düzenli yapılan kolonoskopi taramasıyla önlenebildiğine dikkat çekerek, “Kolon kanserinin en yaygın nedeni olan poliplerin tümörleşme süreci on yıldan uzun bir zamanı bulmaktadır. Bu nedenle kolonoskopi yöntemiyle polipler henüz tümöre dönüşmeden yakalanabilmektedir. Kolonoskopi sırasında, ileride kansere dönüşme potansiyeli taşıyan polipler kesilerek çıkarılır ve böylece tümörün gelişimi önlenebilir. Dolayısıyla, hiçbir yakınması olmasa bile herkesin 50 yaşında, hatta son kılavuzlara göre 45 yaşında kolonoskopi yaptırması önerilmektedir. Ailede kolon kanseri öyküsü olması durumunda 40 yaşında ve kişide iltihabi bağırsak hastalığı varlığı gibi risk faktöründe ise hastalık yaşına göre belki daha da erken kolonoskopi yaptırılması gerekmektedir” diyor.

Prof. Dr. Arzu Tiftikçi

Prof. Dr. Arzu Tiftikçi

En yaygın sebebi polipler, ancak…

Kalın bağırsak kanseri, bir başka deyişle kolon kanseri, birçok risk faktörü ile ilişkilendiriliyor. Çevresel faktörler bağırsağın yangısal durumunu tetikleyerek, kalıtsal faktörler ise genetik mutasyonlar sonucu kanserin oluşumunu başlatabiliyor. Yaş, ırk, erkek olmak, inflamatuar bağırsak hastalığı varlığı (Ülseratif kolit, Crohn hastalığı gibi), ailede kolon kanseri veya polip öyküsü ile genetik sendromlar, kolon kanseri için değiştirilemez risk faktörlerini oluşturuyor. Tütün ve alkol kullanımı, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi, hareketsiz bir yaşam ve obezite ise kolon kanserinde değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer alıyor.  Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolon kanserinin yaklaşık yüzde 85-90’ında polip olarak adlandırılan oluşumun sorumlu olduğunu belirterek,  “Ancak kolonoskopi sırasında çıkarılan bu poliplerin sadece onda biri kolon kanserine ilerleyecektir. Ülkenin sağlık politikalarına bağlı olarak ya yıllık gaytada gizli kan baktırılıp pozitifse kolonoskopi yaptırılmalı ya da doğrudan kolonoskopi yaptırılmalıdır. Ayrıca, kolon kanserinden korunmak için başta hatalı beslenme alışkanlığı, obezite, sigara kullanımı ve hareketsiz bir yaşam gibi risk faktörlerine karşı önlem almak da son derece önemlidir” bilgisini veriyor.

Ailede varsa risk 4 kat artabiliyor!

Ailede kolon kanseri öyküsünün olması kolon kanseri için önemli bir risk faktörü. Özellikle bir veya daha fazla sayıda birinci derece akrabalarda kolon kanseri öyküsü ile artan kolon kanseri riski arasında ilişki bulunuyor. Ayrıca kolon kanseri riskinde aile bireyinin tanı yaşı ve risk altındaki kişinin yaşı etkili oluyor. İsveç’te yapılan bir çalışmaya göre; annede veya babada kolon kanseri öyküsü olması kişide kolon kanseri riskini 2 kat arttırıyor. Anne veya babada tanı yaşının 60 yaşından küçük olması bu riski 3 katına çıkarıyor. Aynı çalışmada, yine anne ve babasında kolon kanseri öyküsü olan 30-39 yaş aralığındaki kişilerde ise bu riskin yaşıtlarına göre 4 kat artabildiği ortaya konmuş.

Bu belirtileri asla göz ardı etmeyin!

Kolon kanseri genellikle başlangıç evresinde, hatta çok ileri aşamaya kadar hiçbir şikayet oluşturmadan sinsice ilerleyebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Arzu Tiftikçi, kolon kanserinin en yaygın görülen belirtilerini şöyle özetliyor: 

  • Daha sık veya daha az tuvalete gitmek
  • Kabızlık veya ishal
  • Devamlı dışkının var olduğu hissi
  • Ani dışkılama hissiyatı
  • Ağrılı dışkılama
  • Dışkıyı tam boşaltamama hissi
  • Dışkıda taze kan görülmesi veya makattan kan gelmesi
  • Karında ani şişkinlik, gaz ve ağrı
  • Halsizlik, bulantı ve sebebi bilinmeyen kilo kayıpları
  • Kansızlık

Kolonoskopi ile kanser oluşumu önleniyor!

Kolon kanserinin önlenebilen bir kanser türü olmasının nedeni, en yaygın görülen sebebi olan poliplerin düzenli yapılan kolonoskopi taraması sayesinde kansere dönüşmeden tespit edilebilmesi. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı Kanser Dairesi Başkanlığı tarafından belirlenen kolon poliplerinde izleme stratejisinde; ülkemizde 50-70 yaş arasındaki tüm kişilerin taranması hedefleniyor. Önce dışkıda gizli kan bakılması, pozitifse kolonoskopi yapılması öneriliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolon kanserini önlemek için hiçbir yakınması olmasa bile herkesin 45-50 yaşından itibaren kolonoskopi yaptırması gerektiği uyarısında bulunarak, “Ailesinde kolon kanseri öyküsü olan kişilerin ise tarama programlarına en geç 40 yaşında başlamaları gerekmektedir. Taramada polip tespit edilmemiş ise bir sonraki kolonoskopi 10 yıl sonra, düşük riskli adenom saptanırsa beş yıl, yüksek riskli adenom varsa üç yılda bir yapılmalıdır” diyor. Prof. Dr. Arzu Tiftikçi, kolonoskopi taramasında kansere dönüşme potansiyeli taşıyan poliplerin aynı işlemde kesilerek çıkarıldığını ve bu sayede kolon kanserinin önlenebildiğini söylüyor.

Erken evrede polipektomi yeterli geliyor!

Kolon kanseri erken dönemde tespit edildiğinde, son yıllarda tedavide yaşanan gelişmeler sayesinde, tamamen iyileşme sağlanabilen bir kanser türü. Histopatolojik olarak tanı konulduktan ve hastalığın evresi tomografi ile PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) gibi çeşitli görüntüleme yöntemleriyle tespit edildikten sonra tedavi yaklaşımları belirleniyor. Erken evrelerde tedavideki amaç kür sağlamak, ilerlemiş olgularda ise tümörün büyümesini durdurmak ve metastaz yapmasını önlemek. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. D. Arzu Tiftikçi, henüz polip sapına kadar ilerlememiş bir tümörde polipektomi (polibin ameliyatsız, endoskopik olarak çıkarılması) yönteminin yeterli geldiğini belirterek, “Çok ileri olgularda ise tedavinin amacı yaşam kalitesini yükseltmektir. Cerrahi girişim, kolon kanserinin başlıca tedavisini oluşturmaktadır. Ameliyatla tüm kanserli dokunun çıkarılması hedeflenmektedir. Cerrahi yöntem sonrasında da tümörün evresine göre kemoterapi ve radyoterapi tedavisi yapılmaktadır” diyor.

Bu hatalar ‘kuru göz’ hastalığına zemin hazırlıyor!

Modern çağın yoğun ve stresli yaşam temposunda önemli bir göz sağlığı sorunu olan ‘kuru göz sendromu’ giderek yaygınlaşıyor. Kuru göz sendromunun yaşam kalitesini ciddi anlamda olumsuz etkilediğini, tedavi edilmediği takdirde göz yüzeyinde hasarlara ve kronik enfeksiyonlara neden olabildiğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Ümit Yaşar Güleser “Kuru göz sendromuna yol açan etkenler arasında; bazı yanlış alışkanlıklarımız ve çevresel faktörler büyük rol oynuyor. Örneğin; yapılan çalışmalarda, günde 6 ile 8 saatten fazla ekran karşısında kalan bireylerde, kuru göz belirtilerinin görülme sıklığının önemli oranda arttığı belirtiliyor” diyor. Bazı basit ama etkili önlemlerle göz sağlığının korunabileceğini ve kuru göz sendromunun yol açtığı şikayetlerin önlenebileceğini belirten Dr. Güleser 6 önlemi anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Son yıllarda “gözlerim sürekli yorgun”, “yanma ve batma hissediyorum”, “kaşınıp acıyor” gibi şikayetlerle göz polikliniklerine yapılan başvurularda artış yaşanıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Ümit Yaşar Güleser hastaların şikayetlerini bazen de “gözlerimde kum tanesi varmış gibi hissediyorum” ya da “göz kapaklarımı açıp kapatmakta zorluk çekiyorum” şeklinde tarif ettiklerini belirterek “Kuru göz, gözyaşı üretimindeki yetersizlik veya gözyaşının hızlı buharlaşması sonucu göz yüzeyinde nem kaybının yaşandığı bir durumdur. Kuru gözde bazen gözyaşı akıntısı görülebilir ki bu, tahrişe bağlı olarak refleks mekanizmanın devreye girip gözyaşı üretimini artırmasından kaynaklanır. Hastalar bunu ‘yanma hissediyorum, ardından gözlerim sulanıyor’ şeklinde dile getiriyorlar” diyor.

Dr. Ümit Yaşar Güleser

Dr. Ümit Yaşar Güleser

Kuru göz sendromuna yol açan hatalar!

Kuru göz sendromunun ortaya çıkışında, günlük yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin önemli rol oynadığını vurgulayan Dr. Ümit Yaşar Güleser “Teknolojik cihazlara olan bağımlılığın artması, uzun süre bilgisayar ekranı karşısında çalışmak, akıllı telefon ve tablet kullanımı gibi faktörler gözün doğal nem dengesini bozan davranışların başında geliyor. Yapılan çalışmalarda günde 6 ile 8 saatten fazla ekran karşısında kalan bireylerde, kuru göz belirtilerinin görülme sıklığının önemli oranda arttığı belirtilmektedir. Stres, dengesiz beslenme ve uyku düzensizlikleri gibi faktörler ile son yıllarda uzun süre maske kullanımının neden olduğu buharlaşma ve göz çevresindeki hava dolaşımının azalması gibi etkenler de kuru göz sendromu sıklığını artırmış durumdadır. Ayrıca klimalı ve havası kuru ortamlarda uzun süre vakit geçirmek, sigara dumanına maruz kalmak, yetersiz su tüketimi ve günümüzde yaygınlaşan kontakt lensleri uygun olmayan şekilde kullanmak da kuru göze neden olabilmektedir” diyor. Kuru göz sendromunun yaşam kalitesini ciddi anlamda olumsuz etkilediğini, tedavi edilmediği takdirde göz yüzeyinde hasarlara ve kronik enfeksiyonlara neden olabildiğini vurgulayan Dr. Güleser, tedavinin mutlaka doktorun önerisi doğrultusunda yapılması gerektiğini söylüyor.

Kuru Göz Sendromu’na karşı etkili önlemler

  • Ekran başında göz kırpma egzersizi yapın
    Uzun süre ekran karşısında kalmak, göz kırpma refleksinin azalmasına ve göz yüzeyinin kurumasına neden olur. Her 20 dakikada bir ekranınızdan uzağa bakarak 20 saniye boyunca gözlerinizi dinlendirin ve bilinçli olarak sık sık göz kırpın. Yapılan araştırmalar, bu basit alışkanlığın göz yüzeyi nemliliğini koruduğunu göstermiştir.
  • Ortam havasını nemlendirin

Kuru hava, göz yüzeyindeki gözyaşı buharlaşmasını hızlandırır. Özellikle klimalı ya da kaloriferli mekanlarda nemlendirici cihaz kullanarak nem dengesini ayarlayabilirsiniz. Saç  kurutma makinesi, klima ve vantilatörün de doğrudan gözlerinize hava üflememesine dikkat edin. Rüzgarlı havalarda dışarı çıkarken, gözlerinizi rüzgardan koruyun.

  • Yeterli su tüketin

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Ümit Yaşar Güleser “Gözyaşı üretimi vücudun su dengesiyle yakından ilişkili olduğundan, yeterli miktarda su tüketmek kuru göz riskini azaltabilir. Günlük 2-2.5 litre su tüketimi hem genel sağlığınızı hem de göz sağlığınızı destekler” diyor.

  • Doğru kontakt lens kullanımına dikkat edin

Kontakt lens kullanımında hijyen kurallarına mutlaka uyun, gece mutlaka çıkartın ve lenslerinizi önerilen süreden daha uzun takmayın. Aksi taktirde göz yüzeyinizin oksijenlenmesini azaltarak kurumasına hatta çok ciddi sorunlara yol açabilirsiniz. Ayrıca her kontakt lens her göze uygun olmadığı için hekiminizin tavsiye ettiği lensi kullanın.

  • Doktora danışmadan kullanmayın!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Güleser, suni gözyaşı damlaları ve jellerin, göz yüzeyinin nem dengesini sağlamada etkili bir çözüm sunduğunu belirterek “Koruyucu madde içermeyen damlalar, hassas gözler için daha uygundur. Ancak bu ürünleri kullanmadan önce mutlaka bir göz hastalıkları uzmanına danışmanız gerekir” diyor.

  • D vitaminine dikkat edin!

Balık, ceviz ve keten tohumu gibi Omega-3 yağ asitleri içeren besinler ile D vitamini gözyaşı üretimini destekleyerek kuru göz sendromunun yol açtığı şikayetleri hafifletebilir. Dr. Ümit Yaşar Güleser “Araştırmalar; D vitamini eksikliğinin kuru göz ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu nedenle düzenli kan testleri yaptırarak eksiklik durumunda takviye alınmalıdır” diyor.

Çocuğunuza ‘tencere yemeği’ yedirin!

Son günlerde çocukların kapısını en çok çalan hastalıklar arasında; üst solunum yolu enfeksiyonları, grip, bronşiolit, zatürre ve mide-bağırsak enfeksiyonları yer alıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Serap Sapmaz Deniz “Kış aylarında enfeksiyonların yaygınlaşmasında soğuk havadan ziyade; kapalı ve kalabalık mekanlarda uzun zaman geçirilmesi ve öksürük, hapşırık ya da konuşma esnasında ortama yayılan damlacıklarla virüslerin yüksek bulaş özelliği etkili oluyor. Bu nedenle çocukların bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesi kritik önem taşıyor” diyor. Ebeveynlerin bu noktada önemli bir hataya düşebildiklerini, çocuklarının bağışıklığının güçlenmesi için arkadaş çevresi ve internetten öğrendikleriyle gelişigüzel şekilde, doktora danışmadan, vitamin-mineral takviyeleri verebildiklerini belirten Dr. Deniz “Özellikle son dönemde, sosyal medyanın da etkisiyle, hekime danışılmadan ve gerekli tetkikler yaptırılmadan çocuklara vitamin ve mineral takviyeleri verildiğini görüyoruz. Oysa, gerekli testler yaptırılmadan, çocuğun ihtiyaçları tespit edilmeden verilen bu takviyeler büyük risk oluşturmaktadır” diyor. Çocukların bağışıklığını güçlendirmek için bazı basit ama etkili önlemler alınabileceğini vurgulayan Dr. Serap Sapmaz Deniz, o önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Serap Sapmaz Deniz

Dr. Serap Sapmaz Deniz

  • Dişlerini düzenli fırçalama alışkanlığı kazandırın

Diş çürükleri ve ağız enfeksiyonları, bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle  düzenli diş fırçalama alışkanlığı kazandırın, diş hekimi kontrollerini ihmal etmeyin. 8 yaşın altındaysa; dişlerini fırçaladıktan sonra özellikle arka dişleri ve dişlerinin arka yüzeyini siz de tekrar fırçalayın.

  • Aşılarının tam olmasına özen gösterin

Bağışıklığının güçlü olması için aşı takvimine uygun olarak tüm aşılarını yaptırdığınızdan emin olun. Grip aşısı yaptırarak da, kış aylarında sık görülen influenza enfeksiyonundan çocuğunuzu büyük ölçüde koruyabilirsiniz. Bağışıklık sistemini desteklemek ve vitamin-mineral eksikliği olup olmadığını tespit edebilmek için düzenli sağlık kontrollerine çok özen gösterin.

  • Tencere yemekleri ile besleyin

Dr. Serap Sapmaz Deniz “Son yıllarda çok sık tüketilen fast food ürünleri, yüksek miktarda şeker, tuz ve katkı maddeleri içerir. Bu maddeler tat duyusunda bağımlılık yapıcı özellikler taşıdığı gibi, bağışıklık sistemini zayıflatır. Ayrıca obezite, insülin direnci vb kronik sağlık sorunlarına yol açar. Bu nedenle mutlaka evde tencere yemekleri hazırlayın” diyor.

  • Omega-3 içeriği yüksek besinler yedirin

Güçlü bir bağışıklık sistemi için omega 3 içeriği yüksek besinler yedirin. Haftada iki kez balık yemeleri zihinsel gelişim ve kalp damar sağlığı için de büyük önem taşıyor. Ceviz, yumurta, et, ıspanak, brüksel lahanası ve semizotu gibi sebzeler de omega-3 içeriğine sahip olduğundan bu besinleri çocuğunuza tüketme alışkanlığı kazandırın.

  • Yeterli ve kaliteli uyumasına özen gösterin

Uyku, çocukların bağışıklık sistemi hücrelerinin yenilendiği, enerji depolandığı ve vücutlarının iyileştiği bir süreç olduğundan; okul öncesi çocukların 10-13 saat, okul çağında 9-12 saat, ergenlik döneminde de 8-10 saat uyumalarına özen gösterin. Uyku eksikliği; enfeksiyon riskini artırırken, bağışıklık sisteminin enfeksiyonlarla mücadele etme kapasitesini azaltıyor.

  • Spor yapmaya teşvik edin

Güçlü bir bağışıklık sistemi için fiziksel aktivite şart. Düzenli egzersiz, bağışıklık hücrelerini aktive ederek vücudu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getiriyor. Çocuklar için yüzme, basketbol ve futbol gibi sporların ideal olacağını belirten Dr. Deniz, bisiklet sürme ve açık havada birlikte yapacağınız yürüyüşün de çok önemli olduğunu söylüyor.

  • El yıkama alışkanlığı kazandırın

El yıkama enfeksiyonların önlenmesinde kritik önem taşıyor. Bu nedenle çocuğunuza mutlaka el yıkama alışkanlığı kazandırın; yemeklerden önce ve sonra, tuvaletten çıkınca ve dışarıdan geldiğinde ellerini sabunla en az 20 saniye boyunca yıkamayı öğretin. Ayrıca öksürürken ya da hapşırırken ağzını elleriyle değil, dirseklerinin iç kısmıyla kapatmayı öğretin.

  • Gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesinden kaçının!

Son dönemde vitamin ve mineral takviyelerinin kontrolsüz şekilde ve sık kullanıldığı, bunun çok ciddi tehlikelere yol açabildiğini vurgulayan Dr. Deniz “Gıda takviyesi ürünlerinin çoğu Sağlık Bakanlığı onaylı olmayıp denetimsiz kullanılmaktadır. Çocuğun ihtiyacı belirlenmeden yüksek doz vitamine maruz kalması karaciğer ve böbrek sorunları gibi ciddi hastalıklara yol açabilir. Ayrıca ilaçların etkisini azaltabilmekte, havale eşiğini düşürebilmekte ve kanama bozukluğuna yatkınlık oluşturma gibi risklere yol açabilmektedir” diyor.

  • Probiyotik içeriği yüksek gıdalar verin

Çocukların mevsim sebzeleri ve meyveleri başta olmak üzere tüm besin gruplarından yeterli ve dengeli şekilde tüketmeleri, gün içerisinde düzenli olarak su içmeyi alışkanlık haline getirmeleri güçlü bir bağışıklık sistemi için kilit rol oynuyor. Dr. Serap Sapmaz Deniz ayrıca tarhana, kefir, evde mayalanmış yoğurt, sarımsak ve soğan gibi probiyotik içeriği yüksek gıdaların da bağırsak mikrobiyatası ve bağışıklık için büyük önem taşıdığını söylüyor.

  • Bağışıklığını doğal desteklerle güçlendirin

Bağışıklık sistemini desteklemek için doğal karışımlardan da faydalanılabileceğini belirten Dr. Deniz “Ihlamur çayı, tarçın kabuğu ve birkaç damla limonla hazırlayacağınız bir karışım solunum yollarını rahatlatabileceği gibi, bir tatlı kaşığı bal ve rendelenmiş taze zencefil ile hazırlayacağınız karışım da bağışıklığını güçlendirmeye katkı sağlayacaktır. Ancak zencefil-bal karışımı 1 yaş altı çocuklara verilmemelidir. Ayrıca alerjik bünyelerde reaksiyona neden olabileceği için ilk kez denendiğinde küçük miktarla başlanmalı ve reaksiyon açısından çocuk gözlenmelidir” diyor.

Yarıyıl tatilinin dijital bağımlılığa dönüşmemesi mümkün!

Sömestir tatili, çocukların dinlenmesi, eğlenmesi ve gelişimlerini destekleyecek aktivitelerle zaman geçirmesi için önemli bir fırsat ancak pek çok anne-baba için “ya ekrandan başını kaldırmazsa!” endişesini de beraberinde getiriyor. Zira günümüzde dijital oyunlar çocukların başlıca eğlence kaynaklarından biri haline gelmekle birlikte bu oyunların aşırı kullanımı, çocukların sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimlerini olumsuz etkileyebiliyor. Dijital oyun disiplini ve öğretici aktivitelerle zenginleştirilen bir sömestir programının, onların sadece tatil döneminde değil, uzun vadede de sağlıklı alışkanlıklar kazanmasına yardımcı olacağını, birlikte geçirilecek kaliteli zamanın, çocukların hem psikolojisini iyileştirmeye hem de aile içi bağları güçlendirmeye katkıda bulunacağını vurgulayan  Acıbadem Maslak Hastanesi Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan “Dijital oyun disiplini, çocuğun bağımsız karar alabilme becerisini geliştirmek için bir fırsattır. Bu nedenle ebeveynlerin, dijital oyun disiplini kazandırarak çocukların sağlıklı bir oyun alışkanlığı geliştirmelerine rehberlik etmeleri önemlidir. Aşırı kısıtlayıcı kurallar yerine, çocuğunuzla işbirliği yaparak orta yolu bulmaya çalışın” diyor. Tatilin tamamen kuralsız bir dönem anlamına gelmediğini belirten Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan yarıyıl tatilinde çocuklara hem dijital disiplin kazandırmanın 6 etkili yolunu hem de ailece eğlenceli ve verimli zaman geçirmeye katkı sağlayacak etkinlikleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

  • Net kurallar belirleyin

Dijital oyun süresi için net bir zaman dilimi oluşturun. Bu süreyi çocuğun yaşına ve tatildeki diğer aktivitelerine göre belirleyebilirsiniz. Oyun oynayacağı saatleri birlikte önceden planlayarak da düzensiz kullanımın önüne geçebilirsiniz.

  • Alternatif aktiviteler sunun

Dijital oyunlara harcanan zamanın yerini dolduracak keyifli ve öğretici alternatifler sunun. Örneğin; spor, sanat etkinlikleri ya da ailece oynanan masa oyunları gibi etkinlikler çocukları motive eder.

  • Eğitim içerikli oyunları teşvik edin

Oynayacağı dijital oyunları birlikte seçerek; böylece yaşına uygun ve şiddet içermeyen, zihinsel gelişimini destekleyen ve öğrenmeyi eğlenceli hale getiren oyunlara yönlendirebilirsiniz. Bu işbirliğiniz, oyun süresini daha verimli hale getirir.

  • Oyunları birlikte oynayın

Çocuğun oynadığı oyunları birlikte deneyimleyerek hem eğlenceli vakit geçirebilir hem de oyun dünyasını anlamaya çalışabilirsiniz. Bu, çocukla iletişiminizi de güçlendirir.

  • Ekran kullanımı hakkında model olun

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan “Çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını model alır. Bu nedenle sizin anne-baba olarak ekran karşısında geçirdiğiniz süreyi sınırlandırmanız, çocuğunuz için olumlu bir örnek oluşturur. Örneğin; kitap okumaya teşvik etmek için kitap okumanın önemini ne kadar anlatırsanız anlatın çocukta alışkanlık yaratamayabilir. Ancak sizin düzenli şekilde kitap okumanız durumunda çocuğunuzda da bir süre sonra kitap okuma isteği uyanacak ve kitap okuma alışkanlığı kazanmasına fayda sağlayacaktır” diyor.

  • Sürekli iletişimde kalın

Dijital oyunların, çocuğunuzun diğer alanlardaki işlevselliğini (akademik başarı, sosyal ilişkiler vb) nasıl etkilediği hakkında kendisiyle açıkça konuşun. Ona sorumluluk bilinci aşılamaya çalışın.

Sömestir tatilinde eğlenceli ve öğretici bir tatil için öneriler!

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan ”Tatil, tamamen kuralsız bir dönem anlamına gelmemelidir. Belirli bir rutin, çocuğun hem rahatlamasını hem de tatil boyunca düzenli bir şekilde zamanını yönetmesini sağlar. Aynı zamanda sömestir tatilinde çocukla birlikte kaliteli zaman geçirmek, kendini daha değerli ve güvende hissetmesine olanak tanır, yeni döneme daha motive bir şekilde başlamasına yardımcı olur” diyor. Gürdoğan, anne-babaların sömestir tatilinde çocuklarıyla yapabilecekleri, onların fiziksel, psikolojik ve zihinsel gelişimlerini destekleyen önerilerini şöyle sıralıyor;

  • Birlikte doğa yürüyüşleri yaparak fiziksel aktiviteyi teşvik edebilir, çevre bilincini artırabilirsiniz.
  • İlgi alanına ve yaşına uygun kitaplar seçip birlikte okuma saatleri yaparak dil becerilerini geliştirebilirsiniz.
  • Resim yapmak ya da fotoğraf çekmek gibi aktiviteler de çocuğun kendini ifade etmesine fayda sağlayacaktır.
  • Ayrıca çocuğunuzla birlikte yemek yapmak hem eğlenceli hem de öğretici bir aktivite olacak, yaşına uygun vereceğiniz görevler özgüvenini artıracaktır.
  • Satranç, bulmaca, sudoku veya yapboz gibi oyunlarla da problem çözme becerilerini geliştirebilir ve bilişsel gelişimini destekleyebilirsiniz.

Diyabet hastaları dikkat! Bu hatalardan kaçının!

Son yıllarda görülme sıklığı hızla artan diyabet önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan çalışmalar, ülkemizde her 8 kişiden birinin diyabet hastası olduğunu gösteriyor. Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Acıbadem Maslak Hastanesi Uzmanı Prof. Dr. İsmet Tamer, halk arasında ‘şeker hastalığı’ olarak bilinen diyabetin, özellikle sağlıksız yaşam alışkanlıkları nedeniyle günümüzde gençlerde hatta çocuklarda da yaygın hale geldiğini belirterek “Diyabetin ortaya çıkmasında genetik yatkınlığın yanı sıra sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve obezite gibi faktörler de büyük rol oynamaktadır. Diyabet kontrol altına alınmadığında kalp ve damar hastalıklarından böbrek yetmezliğine dek birçok ciddi hastalığa yol açabildiğinden tedavide gecikilmemesi gerekir. Ancak tedavinin başarılı olması için sadece ilaç kullanımı yeterli değildir; bütüncül bir yaklaşım benimsenmelidir” diyor. Prof. Dr. İsmet Tamer diyabet hastalığında bütüncül yaklaşımın önemini ve diyabet hastalarına özel 5 yaşamsal önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. İsmet Tamer

Prof. Dr. İsmet Tamer

  • Bu belirtileri gözden kaçırmayın!

Erken tanı diyabetin gözlerde, böbreklerde, sinirlerde ve kalpte yol açabileceği hasarlara karşı önlem alınmasını sağlar. Eğer aşırı susama, sık idrara çıkma, sürekli yorgunluk, bulanık görme ve kilo kaybı varsa mutlaka doktora görünmelisiniz. Ağız kuruluğu, ciltte kaşıntı ve kuruluk, ellerde ve ayaklarda karıncalanma da diyabete işaret edebilir. Ansızın uyku bastırması, canınızın sık sık tatlı çekmesi de henüz diyabet hastası olmasanız bile sizde büyük ihtimalle insülin direnci sorunu olduğunu gösterir. Bu nedenle mutlaka doktora danışmak gerekir.

  • Sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanın!

Karbonhidrat, yağ ve protein dengesini sağlayan sağlıklı bir beslenme planı, öğün saatlerinin düzenli olması kan şekerinin ani yükselip düşmesini engeller. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta egzersiz yapmak (örneğin; gün aşırı 35-40 dk tempolu yürümek), stresi yönetmek, düzenli uyku kan şekerini kontrol altında tutmak için son derece önemlidir. Alkol ve sigaradan kaçınmak gerekir. Alkol yüksek kalori içerir ve tedavinizi aksatmasanız bile kan şekerinizin kontrolünü bozarak komplikasyonları hızlandırabilir. Kalp krizi, bacak atardamarlarında tıkanıklık ve beyin damar tıkanıklığı sonucu ortaya çıkan felç durumu sigara içen diyabet hastalarında daha sık ve daha şiddetli şekilde görülür.

  • Çok sık yapılan bu hatalardan kaçının!

Diyabet hastalarının bazı hatalara çok sık düştüğünü, bunun da hastalığın kontrolsüz şekilde ilerlemesine yol açtığını belirten Prof. Dr. İsmet Tamer “Örneğin; öğün atlayarak kilo vermeye çalışmak kan şekeri dengesini bozup diyabet yönetimini zorlaştırır. Hastaların kendilerini iyi hissettiklerinde, tatlı yemediklerinde ya da kan şekeri normal çıktığında ilaçları almayı ihmal etmesi de tedavide ciddi zorluklara yol açabilir. Sağlıklı beslenme alışkanlıklarına uymamak, fazla karbonhidrat tüketimi, sigara ve alkol kullanımı ile yeterli fiziksel aktivitenin yapılmaması da sık görülen yanlışlar arasındadır” diyor.

  • Tedavinizi aksatmayın!

Düzenli bir tedavi süreci, hastalığın ilerlemesini ve diyabete bağlı komplikasyonların ortaya çıkmasını önler. Tedavi aksatılırsa kan şekeri seviyeleri kontrolsüz şekilde yükselebilir. Bu da kalp-damar hastalıkları, böbrek yetmezliği, görme kaybı, sinir hasarı ve şeker koması gibi yaşamsal sorunlara yol açabilir. Bu nedenle tedavinin sürekliliği ve disiplinli olunması hayati önem taşır.

  • Sadece ilaca güvenmeyin!
    Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Prof. Dr. İsmet Tamer, diyabet tedavisinde sadece ilaç kullanımının yeterli olmadığını, bütüncül bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini belirterek “Bütüncül yaklaşım; sağlıklı yaşam tarzı değişikliklerini, beslenme düzenini, fiziksel aktiviteyi ve düzenli doktor kontrollerini kapsar. Psikolojik desteğin de diyabet tedavisinde önemi büyüktür. Diyabet hastaları genellikle uzun süreli bir tedavi süreci ile karşı karşıya oldukları için stres ve depresyon riskleri yüksektir. Hastaların tedavi sürecine katılımı ve motivasyonu, bu sürecin başarısında kilit rol oynar. Gerekli hallerde psikolojik destek alınması da bütüncül tedavinin önemli bir parçasıdır.”

Erken evrede belirti vermediği için…

Acıbadem Maslak Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural “Prostat kanseri erken evrede belirti vermediği için ailede kanser öyküsü varsa 40, yoksa 45 yaşından itibaren tarama testi önerilmektedir. En önemli tarama testi PSA denilen kan testidir. Bununla birlikte bazı saldırgan türde kanserler PSA az ürettikleri için parmakla rektal muayene de mutlaka yapılmalıdır. Tedavi aşamasında ise günümüzde robotik cerrahi yöntemi giderek daha çok tercih edilmektedir. Bu yöntemle komplikasyon oranları azalmakta, ameliyat süresi kısalmakta ve hasta daha çabuk iyileşmektedir. Robotik ameliyat sonrasında ise cinsel fonksiyon kaybı ve idrar kaçırma gibi sorunlar daha az görülmektedir” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, Eylül ayı Prostat Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, prostat kanseri hakkında en çok merak edilen 10 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde her 7 erkekten birinde rastlanan prostat kanseri, 70 yaş üstündeki her 2 kişiden birinde görülüyor. Prostat kanseri erkeklerde kansere bağlı ölümler arasında 2. sırada yer alsa da erken tanı konulduğunda neredeyse tamamen tedavi edilebiliyor. Erken tanı için de düzenli olarak 40-45 yaşları itibarıyla üroloji muayenesi ve PSA testi yapılması gerekiyor.

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

SORU: Hangi belirtilerle ortaya çıkar?

CEVAP: Prostat kanseri erken evrede belirti vermez. Lokal ileri evre yani bulunduğu yerde büyüyüp çapı birkaç cm’yi geçen kanser varlığı halinde idrar yolunu tıkamaya başlar ve hastalar zor idrar yaptıklarını ifade eder. Ender de olsa idrarda yanma, meniden kan gelmesi gibi şikayetler de görülebilir. Prostat kanseri kemiklere yayılmış yani metastaz yapmışsa o zaman da hastalar sırt, bel bölgesi, kalça ve bacaklarda ağrı şikayetleriyle hekime başvururlar.

SORU: En önemli risk faktörleri nelerdir?

CEVAP: Çalışmalar hastaların yaklaşık yüzde 10’unda kalıtsal faktörlerin rol oynadığını göstermektedir. Anne ve babadan gelen bazı genlerin mutasyona yani değişime uğraması, prostat kanseri riskini artırabilir. Genetik mutasyon, sigara, obezite ya da ultraviyole ışınlarına maruz kalma gibi çevresel faktörlere bağlı olarak sonradan da gelişebilir. Bu nedenle ailede meme kanseri, kolorektal kanser, over kanseri, pankreas kanseri ve prostat kanseri olup olmadığı iyice sorgulanmalıdır.

SORU: Kimler, ne zaman tarama testi yaptırmalı?

CEVAP: Ailesinde meme kanseri, kolorektal kanser, over kanseri, pankreas kanseri ve prostat kanseri öyküsü olanların tarama testlerine 40 yaşından itibaren; olmayanların ise 45 yaşından itibaren başlamaları gerektiğini belirten Prof. Dr. Ali Rıza Kural “Yaş ilerledikçe prostat kanseri görülme sıklığı artmaktadır. Hastaların yüzde 60’ını 65 yaş ve üzerindeki yaş grubu oluşturmaktadır. Prostat kanseri gelişme riski, ailede bir kişide bu hastalık varsa 2 kat; ailede iki kişide varsa 4 kat artmaktadır” diyor.

SORU: Erken tanının önemi nedir?

CEVAP: Prostat kanseri erken teşhis edilirse neredeyse tamamen tedavi edilebilir. Bunun için de tarama testleri büyük önem taşımaktadır. Prostat Spesifik Antijen (PSA) olarak bilinen kan testi, en önemli tarama testi olarak kabul görmektedir. Ayrıca günümüzde BRCA 1, BRCA 2 genetik testlerle ailesel riski olan hastalarda genetik mutasyon olup olmadığı saptanabilmektedir.

SORU: Hangi tarama testleri yapılabilir?

CEVAP: En önemli tarama testinin Prostat Spesifik Antijen (PBA) olarak bilinen kan testi olduğunu belirten Prof. Dr. Kural şöyle konuşuyor: “PSA değerlerinin yüksek olması kesin kanser anlamına gelmediği gibi düşük bulunması da kanserin olmadığı anlamına gelmez. PSA Velocity (Psa Değerinin yıllık artış hızı ), f/t PSA yani serbest PSA’nın total PSA’ya oranı, 4K testi, idrarda PCa 3 testi, Phi skoru testi gibi yüzde yüz sonuç vermeyen ancak anormal olduğunda şüphemizi artıran testler de vardır. Şüphe arttığında Multiparametrik Prostat MR’ı çekilmeli ve ardından gerekli görülürse MR görüntüleri eşliğinde Prostat Biyopsisi- MR-TRUS füzyon biyopsi yapılmalıdır.”

Acıbadem Maslak Hastanesi

SORU: Parmakla muayene yapılması şart mı?

CEVAP: PSA değerlerine baktırmak önemli olsa da PSA üretmeyen veya az üreten saldırgan kanser tiplerini de araştırmak gerekiyor. Parmakla muayenenin önemini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural “Ayrıca PSA kanserden başka nedenlerle de yükselebildiği için parmakla prostat muayenesi büyük önem taşır. PSA değeri ne olursa olsun parmakla muayenede sertlik bulunması prostat kanseri şüphesi oluşturur” diyor.

SORU: Kanser tanısı konulduğunda ne yapılmalı?

CEVAP: Hastalığın “Klinik Önemli” mi “Klinik Önemsiz” mi olduğuna bakmak gerekiyor. Patologlar, biyopsi materyalini inceleyerek tümörün saldırganlık derecesine göre “Gleason skoru” denilen bir sonuç verirler. Gleason skoru düşük ve tümör uzunluğu da küçük ise yani “Klinik Önemsiz Prostat Kanseri” ise aralıklı PSA kontrolü ile takip yani Aktif İzlem önerilir. Gleason skor yüksekse yani “Klinik Önemli Prostat Kanseri” saptanırsa tedaviden önce sadece prostat kanserinde kullanılan ve hastalığın evresi hakkında bilgi veren “Ga 68 PSMA pet” taraması yapılmalıdır.

SORU: Nasıl tedavi ediliyor?

CEVAP: Prostat kanseri organa sınırlıysa ve hastanın yaşı, genel sağlık durumu uygunsa en geçerli tedavi yöntemi cerrahidir. Radikal Prostatektomi denilen ameliyatta prostatla birlikte meni keseleri ve bölgesel lenf düğümleri çıkartılır. Prostatın her iki tarafında yerleşik sinir-damar demetleri korunarak ameliyat sonrası ereksiyonun devam etmesi sağlanabilir. Geçici idrar kaçırma olsa da 4-6 hafta içerisinde düzelir. Hastanın sağlık koşulları ameliyat için uygun değilse veya hasta ameliyat istemiyorsa radyoterapi yani ışın tedavisi uygulanabilir. Hastalık ileri evrede ise vücuttaki erkeklik hormonunu baskılayan hormon tedavisi veya kemoterapi uygulanmaktadır. Bazı hastalarda da sadece tümörlü bölgenin tedavi edildiği “Fokal Tedavi” yöntemine başvurulabilir. Bu tedavilerde ilk 2 yılda nüks oranları yüzde 25 civarındadır.

SORU: Robotik cerrahinin açık ameliyattan farkı nedir?

CEVAP: Açık ameliyatın geç iyileşme, uzun süre hastanede kalma, enfeksiyon riski ve büyük yara izi gibi dezavantajları olduğunu belirten Prof. Dr. Ali Rıza Kural “Robotik cerrahide Da Vinci adlı robot, konsol cerrahı tarafından kullanılmaktadır. Robot enstrümanlarının 7 derece serbest hareket kabiliyeti, eldeki en ufak titremenin aletlere iletilmesini engelleyen sistemin varlığı, görüntünün 12 misli büyük ve 3 boyutlu olarak konsola iletilmesi ameliyatı çok hassas ve çok az bir kan kaybıyla yapmamıza imkan verir. Bunun sonucu olarak da açık cerrahiye oranla daha hızlı bir iyileşme sağlanrken kan transfüzyonuna çok düşük oranda (yüzde 1’den az) gerek duyulur. İdrar tutmanın geri dönüş süresi ve oranları, ereksiyon geri dönüş süresi ve oranları açık ameliyata oranla daha iyidir” diyor.

SORU: Prostat kanserinden korunmak mümkün mü?

CEVAP: Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Prostat kanserinden korunmak için süt ve süt ürünlerinin fazla tüketilmemesi, aşırı derecede kalsiyum alınmaması önerilmektedir. Ayrıca obezitenin de prostat kanseri riskini artırdığı belirtilmektedir. Bunun yanı sıra düzenli egzersiz yapılması, bol sıvı tüketilmesi, D vitamini kullanılması, sigara içilmemesi, içenlerin de bırakması tavsiye edilmektedir. Aşırı miktarda E vitamini alınmasının veya Folik asit kullanımının da prostat kanseri riskini artırdığı bilinmektedir.”

Sıcak çarpmasına bağlı ölüm oranları giderek artıyor!

Anne babaların “Aman güneşin altında durma, şapka tak, öğlen sıcağında evden çıkma, güneş kremi sür” uyarıları, yaz aylarının giderek daha da sıcak geçtiği günümüzde daha da anlamlı bir hale geliyor. Üstelik sadece bebek ve çocuklar değil, özellikle kronik hastalıkları olanlar ve ileri yaştaki kişiler “sıcak çarpması” tehdidiyle daha fazla karşı karşıya kalıyor. Sıcak çarpmasına karşı alınacak başlıca önlemler ise “Günün en sıcak saatlerini gölge ve serin ortamda geçirmek, bol su içmek, hafif ve rahat giysiler giymek” olarak sıralanıyor. Yüksek sıcaklıklarda vücudun ısı düzenleme mekanizmalarının yetersiz kalarak aşırı ısınmasına “sıcak çarpması” denildiğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Kayra Aydoğan Taşcı “Yaz sıcaklarında vücudun kendini soğutmaya çalışırken maruz kaldığı baskı; kalp ile diyabet gibi hastalıkların kötüleşmesine, felce ve böbrek hasarına yol açabiliyor. Sıcak çarpması şiddetli tablolarda ölümcül de olabiliyor. Dolayısıyla yüksek vücut ısısı, aşırı terleme, kafa karışıklığı, konuşma bozukluğu, sersemlik hissi, artmış kalp hızı, baş ağrısı ve baş dönmesi gibi belirtilerde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması yaşamsal öneme sahip. Sıcak çarpması tedavisinde vücut sıcaklığını mümkün olan en kısa sürede normal seviyelere indirmek; beyin, kalp ile böbrekler gibi hayati organların fonksiyonlarını korumak ve hasarı önlemek hedefleniyor” diyor.

Dr. Kayra Aydoğan Taşcı

Dr. Kayra Aydoğan Taşcı

Çocuk ve yaşlılarda sıcak çarpması riski artıyor!

Küresel sıcaklıkların ve nemin artması nedeniyle 65 yaş üstü kişilerde sıcağa bağlı ölümlerin geçtiğimiz yıllarda yüzde 85 oranında arttığı belirtiliyor. Bu nedenle ciddi bir sağlık sorunu olan sıcak çarpmasında, erken tanı ve acil müdahale büyük önem taşıyor. Vücudun ısı dengeleme ve terleme mekanizması çocuklarda henüz gelişmediği; yaşlılarda ise zayıfladığı için bu gruplar ile kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve obezite gibi kronik hastalıkları olan bireyler daha fazla risk altında oluyor. Sıcak havalarda efor sarf eden, açık havada çalışan, seyahat yoluyla sıcak havaya aniden maruz kalan kişilerin yanı sıra kan damarlarını daraltan, adrenalini bloke ederek kan basıncını düzenleyen, vücuttaki sodyum ve suyu atan veya psikiyatrik semptomları azaltan ilaçlar kullanan kişilerin de sıcağa karşı daha fazla önlem almaları gerekiyor.

SICAK ÇARPMASINA KARŞI 5 KRİTİK ÖNLEM!

Sıcak çarpmasını önlemenin tedaviden daha etkili olduğunun altını çizen İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Kayra Aydoğan Taşcı, gündelik hayatta alınabilecek bir dizi önlem sıralıyor. İşte o önlemler:

Bu saatler arasında sokağa çıkmayın!

Güneşin etkisinin yoğun olduğu öğle saatlerinde dışarı çıkmaktan kaçının. Çok sıcak havalarda 11.00 – 16.00 saatleri sıcağa maruz kalma açısından en tehlikeli saatlerdir. Günün bu en sıcak kısmını kapalı alan aktiviteleriniz ve dinlenmeniz için kullanın.

Hafif, açık renkli ve bol kıyafetler giyin

Koyu renkli ve kalın veya üzerinize sıkı oturan giysiler vücudunuzun düzgün bir şekilde soğumasına izin vermez. Koyu renkler güneş ışığından gelen ısıyı emer, açık renkler ise yansıtır. Dolayısıyla hafif, açık renkli ve bol giysiler giymeyi alışkanlık edinin. Nefes alabilen kumaşlardan yapılmış, dışarıdayken içinde rahat edeceğiniz türden giysiler seçin. Bebek ve çocuklar daha az terledikleri için aşırı ısınma riski altında oluyorlar, bu da sıcakta serinleme yeteneklerini sınırlıyor. Bu nedenle özellikle sıcak havalarda bebekleri aşırı giydirmemeye dikkat edin.

Sıcak havalarda yorucu aktivitelerden kaçının!  

Sıcak havalarda asla yorucu aktiviteler yapmayın. Egzersiz veya fiziksel çalışmayı sabahın erken saatleri veya akşam gibi günün daha serin saatlerinde planlamaya çalışın. Sıcak havalarda yorucu aktivitelerden kaçınamıyorsanız, bol sıvı tüketin ve serin bir yerde sık sık dinlenin.

Bol bol su tüketin

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Kayra Aydoğan Taşcı, sıcak çarpmasından korunmak için bol miktarda su içmeniz gerektiğine dikkat çekerek, “Susuz kalmamak vücudunuzun terlemesine ve normal vücut ısısını korumasına yardımcı olacaktır. Özellikle sıcak havalarda egzersiz sırasında yeterli su alımına dikkat edin. Her gün 2 – 2.5 litre su içmeyi de asla ihmal etmeyin” diyor.

Güneş kremini her iki saatte bir yenileyin

Güneş yanığına karşı korunun. Zira, güneş yanığı vücudun kendini soğutma yeteneğini etkiliyor. Bu nedenle açık havada; geniş kenarlı bir şapka, güneş gözlüğü ve yüksek SPF’li güneş kremiyle kendinizi koruyun. Güneş kremini bolca ve her iki saatte bir sürün. Eğer yüzüyor veya terliyorsanız, kremi daha sık uygulayın.

 Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

  • Yüksek vücut ısısı
  • Artan kalp hızı
  • Baş ağrısı ve baş dönmesi
  • Mide bulantısı
  • Kas krampları
  • Susama hissinde artış
  • Aşırı terleme
  • Kafa karışıklığı
  • Zihinsel durum değişikliği
  • Konuşma bozukluğu
  • Sersemlik ve huzursuzluk hissi