Yazılar

Gözlerinizi asla ovuşturmayın!

Gözlerinizi asla ovuşturmayın!                

Güneş, havuz, deniz ve polenler… Yaz aylarında göz sağlığınıza çok dikkat etmelisiniz, çünkü gözlerinizi pek çok tehlike bekliyor. Güneş sağlığımız üzerinde önemli faydalar sağlasa da yaz aylarında yeryüzüne daha yoğun ve dik gelen zararlı UV ışınları cildimizin yanı sıra gözlerimizi de tehdit ediyor. Sıcak havalarda serinlemek için sıkça tercih ettiğimiz havuzlarda dezenfeksiyon için kullanılan kimyasallar ve polenler de göz sağlığımız için risk oluşturuyor. Yaz aylarında bu tür etkenler bazı göz hastalıklarının oluşumuna veya şiddetinin artmasına yol açabiliyor. Dolayısıyla başta göz enfeksiyonu olmak üzere gelişebilecek göz hastalıklarına karşı mutlaka önlem almak gerektiğine dikkat çeken Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, “Göz ile ilgili herhangi bir sorun geliştiğinde ise ‘geçer’ diye beklememek, çok gecikmeden göz doktoruna başvurmak gerekir. Zira küçük bir ihmal, ileride ciddi görme kayıplarına bile neden olabilir’ diyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, yaz aylarında gözlerimizi korumak için almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. İbrahim Şahbaz

Dr. İbrahim Şahbaz

Elleri sık sık yıkamamak

Plaj, piknik ve kamp yerlerinde almamız gereken hijyen önlemleri genel sağlığımız gibi göz sağlığımız için de çok önemli.  Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, “El ve göz temasının en fazla olduğu mevsim bahar ve yaz aylarıdır. Zira plaj, piknik ve kamp yerlerinde el ile göze çok sık temas edilir. Kirli elle dokunmak gözlerin mikrop kapmasına kolayca yol açabildiği için ellerin olabildiğince temiz tutulması gerekir” diyor.

Göz kuruluğuna karşı önlem almamak

Yaz aylarında güneş ve sıcak hava göz kuruluğuna yol açan önemli etkenlerden. Ayrıca iç ortamlarda ve klimalı mekanlarda gözyaşı normalden fazla buharlaşarak; gözde kurumaya, batmaya ve yanmaya, hatta göz yüzeyinin zarar görmesine  neden olabiliyor. Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, “En basit önlem; gözlerimizi daha sık kırparak daha sık nemlenmesini sağlamaktır. Ayrıca klimalı ortamda havayı nemlendiren cihaz  kullanmakta da fayda var. Bunlara rağmen sorun devam ederse göz hekimine danışarak suni gözyaşı damlasından yararlanılabilir. Bu önlemler yeterli gelmezse daha yoğun bir tedavi gerekebilir” diye konuşuyor.

Kalitesiz güneş gözlüğü kullanmak

Güneş gözlüğü yaz aylarında gözlerimizi ultraviyole ışınlarının yapabileceği başta alerjik reaksiyonlar olmak üzere, katarakt ve sarı nokta hastalığı gibi önemli sağlık sorunlarını engelleyebiliyor. Ancak standartlara uymayan ve  ultraviyole koruması olmayan güneş gözlüklerinin tam aksine gözlere zarar verebileceği uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz,  “CE işareti, ürünün ilgili teknik düzenlemesine uygun olduğunu ve ürünlerin amacına uygun kullanılması halinde insanın can ve mal güvenliğine, bitki, hayvan ve çevreye zarar vermeyeceğini gösteren bir işarettir. Gözlüğün sapında CE işareti olmayan güneş gözlükleri ise gözümüze ciddi zaralar verebilir” diyor.

Göze gelen darbeyi önemsememek!

Açık havada yapılan sporlar sırasında gözümüz top, dirsek veya diz darbeleri gibi dış etkenler nedeniyle travmaya uğrayabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, bu travmaların gözümüzde ciddi sorunlar oluşturabileceğine dikkat çekerek, “Öyle ki darbeler gözün ciddi şekilde yaralanmasına, kornea ve retina yırtıklarına, göz içi kanamaları ile ödemine neden olabilir. O an önemsenmeyen bir darbe, ileride körlüğe bile yol açabilir. Koruyucu bir spor gözlüğü takmak bu riskleri azaltmak açısından faydalıdır” bilgisini veriyor.

Bu saatlerde korunmasız sokağa çıkmak

Güneşin ultraviyole ışıkları gözümüzde alerjik reaksiyonlar oluşturarak doğrudan zarar verirken, batma ve yanmanın yanı sıra katarakt ile retina hastalıklarına da  neden olabiliyor. Dolayısıyla özellikle 10:00-14:00 saatleri arasında güneş ışınlarından uzak kalınması gerektiğine işaret eden Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz,  “Eğer dışarıya çıkılması şart ise geniş siperlikli şapka ve ultraviyole koruması olan güneş gözlüğü kullanmak koruyucu etki gösterir” diyor.

Kum kaçan gözleri ovuşturmak

Özellikle plaj ve kırsal alanlarda gözümüze sıkça kaçabilen kum, toz veya otlar da önemli risk unsurlarını oluşturuyor. Gözünüze kaçan yabancı cismi görebiliyorsanız, gözyaşı damlasıyla gözlerinizi yıkayıp cismin dışarı çıkmasını sağlayabilirsiniz. Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, “Ancak cisim görülmüyorsa gözler kesinlikle ovuşturulmamalıdır. Ayrıca göz doktoruna görünmek ihmal edilmemelidir. Zira yabancı cisim ve gözleri ovuşturmak korneayı çizerek göz enfeksiyonuna, hatta görme kaybı oluşturabilen kalıcı hasara yol açabilir” uyarısında bulunuyor.

Yüzücü gözlüğü kullanmamak

Havuzlarda yapılan sportif faaliyetler göz travmaları riskini artırırken, en sık yaşanan travma ise havuzlarda hijyen için yer alan klordan ve diğer kimyasallardan kaynaklanıyor.  Zira bu tür maddeler gözlerde alerjik reaksiyonlara sebep olabiliyor. Dolayısıyla havuzda yüzücü gözlüğü kullanmayı ihmal etmeyin.

Havuza lens ile girmek

Yaz aylarında kontakt lensler daha fazla tercih ediliyor. Ancak kontakt lenslerin dikkatsizce kullanılmaları göz enfeksiyonlarına neden olabiliyor. Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, kontakt lensleri takıp çıkarmadan önce ellerin mutlaka yıkanması gerektiği uyarısında bulunarak, “Ayrıca lens solüsyonları ve lens kutuları temiz bir şekilde saklanmalıdır. Bu nedenle tatilde en uygunu günlük lens kullanmaktır. Göz enfeksiyonu ajanlarının lense yapışarak göze bulaşmalarını kolaylaştıracağı için deniz ve havuza lens yerine numaralı yüzücü gözlüğüyle girilmelidir” diyor.

Etin yanında mutlaka bol yeşil salata olsun!

Etin yanında mutlaka bol yeşil salata olsun!

Bayramlar toplumumuzda aile ziyaretleri ve özenli sofraların kurulmasıyla önemli bir yere sahip. Ancak Kurban Bayramı’nın geleneksel sofralarında mutlaka yer verdiğimiz kırmızı etin tüketimine dikkat etmemiz gerekiyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, fazla tüketilen kırmızı etin sağlığımızı olumsuz yönde etkileyeceğine dikkat çekerek, “Kırmızı et sindirimi oldukça zor bir besindir. Dolayısıyla aşırı tüketimi sindirimi güçleştireceği için özellikle mideyle ilgili problemi olan kişilerin dikkatli olmaları gerekir. Fazla tüketilmesi ette bulunan doymuş kan yağlarının artmasına ve kalp damar hastalıklarının oluşmasına sebep olabilir” diyor. Fazla tüketilen etin kalori ve yağ alımına bağlı olarak kilo artışına da yol açabileceğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, “Bu nedenle günlük beslenmede kişinin ihtiyacından fazla et yememesi son derece önemlidir. Ayrıca her ziyarette sunulan iştah kabartıcı ikramları sırf ev sahibini kırmamak için geri çevirmemek; günlük kalori alımını artıracağından kilo alımına neden olmasının yanı sıra aynı zamanda fazla yemeye bağlı şişkinliğe, hazımsızlığa ve nefes darlığına yol açabilir. Dolayısıyla Kurban Bayramı’nda da rutin beslenme programına devam edilmesi gerekir” diyor. Kurban Bayramı’nda dikkat edilmesi gereken beslenme kurallarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur

Güne mutlaka kahvaltı ile başlayın!

Bayram boyunca yeterli ve dengeli bir beslenme şekli oluşturabilmek için belirli aralıklarla öğün oluşturmaya çalışmalı ve sürekli et tüketmemeye özen göstermelisiniz. Sağlıklı beslenmek için bir öğünde tüm besin gruplarından tüketmeniz çok önemli. Güne mutlaka hafif bir kahvaltıyla başlamanızda fayda var.  Bir adet yumurta, beyaz peynir, zeytin, domates, tam tahıllı ekmek ve bol yeşillik içeren hafif bir kahvaltı yaparak sindirim problemini önlemiş olursunuz. Bunların yanı sıra kurban etini dinlendirmeden yemek gün içinde hazımsızlık sorununa neden olacağı için kahvaltıda tüketmemeye de özen gösterin.

Kendi suyu ile pişirin

Bayramda da eti yağsız tarafından pişirmeyi ihmal etmeyin. Kurban Bayramı’nın geleneksel yemeği kavurma yaparken iç yağı, kuyruk yağı ve tereyağı gibi doymuş katı yağları eklemeden, eti kendi suyu ile pişirmenizde fayda var.

Eti akşam öğünlerinde yemeyin!

Et sindirimi zor olan yiyeceklerden biridir.  Akşam saatlerinde çok hareket edilmemesi ve yatma saatine yakın sindirim problemi yaşanması nedeniyle et tüketimi için bu öğünü tercih etmemenizde fayda var.  Eti daha çok gündüz saatlerinde tüketmeli ve sindirimi kolaylaştırmak için yavaş yemeli, bol bol çiğnemelisiniz.

Günde 60-90 gramı geçmeyin!

Yeni kesilen etin sindirimi zor olması nedeniyle hazımsızlık gibi sorunlar oluşabiliyor. Kırmızı eti kesim sonrasında buzdolabında en az 12 saat dinlendirdikten sonra pişirmeli, kalan kısmı küçük parçalar halinde derin dondurucuya kaldırmalısınız. Ayrıca kırmızı eti bayram boyunca her öğün et tüketmek sağlıklı olmayacaktır. En ideali kırmızı eti günde bir öğün tüketmektir. Günlük en fazla 60-90 gram kadar tüketmeli ve etin yanına sağlıklı beslenmeyi tamamlayan sebze, salata, tam tahıllı ekmek ve bulgur gibi sağlıklı karbonhidratları ilave etmelisiniz.

Etin yanında bol limonlu yeşil salata tüketin

Et posalı bir yiyecek grubu olmadığı için aşırı miktarda yenildiğinde ve yanına posa kaynakları ilave edilmediğinde kabızlık problemi yaşanabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, bu nedenle etin yanında posa içeriği yüksek olan sebze, meyve, tahıllı ekmek ve bulgur tüketmeniz gerektiğini belirterek, “Etin yanında yiyeceğiniz sebze ve meyvelerdeki C vitamini kırmızı etin içerisinde yer alan demirin vücutta emilimini artırmaya yardımcı oluyor. Bu nedenle kırmızı etin yanında bol limonlu yeşil salata tüketmeyi alışkanlık edinin” diyor.

Pişirme tekniği de çok önemli

Kırmızı etin tüketim miktarının yanı sıra pişirme tekniğine de dikkat edilmesi gerekiyor. “Pişirme yöntemi olarak kızartma ve kavurma yerine ızgara, fırınlanmış veya haşlanmış olarak tüketilmesi daha uygundur” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, sözlerine şöyle devam ediyor: “Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da, mangal yaparken pişirme sırasında etlerin kömürleşmemesine, dış kısımlarının pişip iç kısımlarının çiğ kalmamasına özen göstermek olmalı. Zira kömürleşen etler her zaman kanser riski taşıyorlar”

Yüksek ısıda pişirmeyin, çünkü…

Et için en uygun pişirme yöntemi; düşük sıcaklıkta, uzun sürede ve mümkünse kendi suyu ile pişirilmesidir. Zira yüksek ısıda pişirildiğinde etin dış yüzeyi hızlı pişiyor, iç yüzeyi ise çiğ kalıyor. Bu durum da besin zehirlenmelerine neden olabiliyor. Etin kısa sürede, yüksek basınçla, yani düdüklü tencerede yine kendi suyu ile pişirilmesi ise besin değerlerini kaybettirmiyor.

Şerbetli yerine sütlü tatlılar

Kırmızı etin yanı sıra bayram ziyaretlerinde ikram edilen hamur işleri, çikolata ve şerbetli tatlıların da makul miktarda tüketilmeleri gerekiyor. Ağır şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar; yine servis edilen meyve suyu veya gazlı içecekler yerine açık çay veya bitki çaylarını tercih etmelisiniz. Diyabet hastalığınız varsa, özellikle yediklerinize dikkat etmeli ve tedavinizi aksatmamalısınız.

Çay ve kahveyi sınırlandırın

Bayramın yaz aylarına denk gelmesi su tüketimini daha da önemli hale getiriyor. Ancak bayram ziyaretleri boyunca çok fazla çay, kahve, meyve suları veya komposto ikramı olabiliyor ki bunlar su içmenizi azaltabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, “Çay ve kahve gibi içecekler vücuttaki suyun idrarla atılmasına ve vücudun susuz kalmasına neden olurlar. Dolayısıyla bu içeceklerin suyun yerini tuttuğunu düşünmemek gerekir.  Sağlığınız için bayramda da günlük ortalama 2-2,5 litre su tüketmeniz çok önemlidir” diyor.

Her gün tempolu yürüyüş yapın

Fiziksel hareket hem kilo kontrolünü sağlıyor hem de bayram süresince yediğimiz besinlerin sindirimini kolaylaştırıyor. Bu nedenle bayramda da mümkünse her gün tempolu olarak 45 dakika veya bir saat yürümeyi ihmal etmeyin.

Çocuğunuz ishal olduğunda bu hatayı asla yapmayın!

Çocuğunuz ishal olduğunda bu hatayı asla yapmayın!

Baharın gelmesiyle birlikte çocuklar parklarda ve bahçelerde gönüllerince oynamanın keyfini yaşamaya başladılar. Ancak dışarıda daha fazla zaman geçirmeleri sonucu el, ağız ve yüzey temaslarının artmasının yanı sıra sıcak ortamda yiyecek ve içeceklerde bulunan bakterilerin çoğalması ishale yol açarak sağlıklarını tehdit edebiliyor. Çoğu ishal tablosu hafif geçiyor ve bir hafta içinde bağırsak düzeni normale dönüyor. Ancak özellikle 5 yaşın altındaki çocuklarda ishale kusmanın eşlik ettiği ve su içmesinin sağlanamadığı durumlarda vücutta oluşan sıvı kaybı hayatı tehdit edebilecek ciddi tablolar oluşturabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, bu nedenle ishalin en belirgin özelliklerinden biri iştahsızlık olsa da özellikle kusmanın da yaşandığı durumlarda vücutta sıvı kaybına daha fazla dikkat etmek gerektiğini belirterek, “İshal geliştiğinde yapılan en önemli hata, çocukların sıvı alımı yerine yemek yemelerine odaklanmaktır. Besin tüketimini arttırmaları için zorlanan çocukların kusma ve bulantı şikayetleri daha çok artmakta ve vücutta sıvı miktarının azalmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla ishal oluştuğunda çocuklar yemek yemeleri için zorlanmamalı ve mutlaka azar azar, sık sık su tüketmeleri sağlanmalıdır” uyarısında bulunuyor.

Dr. İrem Bulut

Dr. İrem Bulut

Bahar ve yaz aylarında hızla artıyor!

Çocuklarda normale göre dışkılama sayısında artış ve kıvamının cıvık/sulu olması durumu ishal olarak tanımlanıyor. Çeşitli virüs, bakteri ve parazit enfeksiyonlarının yol açtığı ishal ani gelişen akut ishal ve uzun süreli devam eden kronik ishal olarak ikiye ayrılıyor. Akut ishal; genellikle bir enfeksiyöz etkenin besinler veya temas yoluyla bulaşması sonucu oluşuyor. En yaygın görülen, genellikle virüslerin sebep olduğu ve gastroenterit tablosu olarak adlandırılan bu durum ortalama 7-10 gün sürüyor. Kronik ishal ise 14 günden uzun sürüyor ve altta yatan enfeksiyon dışı nedenlerin de mutlaka araştırılması gerekiyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, akut gastroenterit ishalin enfeksiyon etkenlerinin artış gösterdiği bahar ve yaz aylarında zirve yaptığına işaret ederek,  “Havuz ve deniz gibi ortak su kaynaklarının kullanılması, park ve bahçelerde daha fazla zaman geçirme sonucu el-ağız-yüzey temasının çocuklarda yoğunlaşması bu artışa katkıda bulunmaktadır. Ayrıca sıcak ortamda özellikle toplu tüketilen yiyecek-içeceklerde bakterilerin çoğalması da ishalin gelişimini kolaylaşmaktadır” diye konuşuyor.

En büyük risk vücutta sıvı kaybı!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, ishalde özellikle de akut döneminde en büyük riskin sıvı kaybı olduğu uyarısında bulunarak, “Vücutta sıvı kaybı oluştuğunda tedavide gecikilirse beyin-böbrek-karaciğer gibi hayati organların kanlanması bozulabilmektedir. Bunun sonucunda böbrek yetersizliği, dolaşım bozukluğu, hatta şok gibi hayati risk içeren tablolar oluşabilmektedir” diyor. Dr. İrem Bulut, vücutta sıvı kaybında çocukta görülen belirtileri ise şöyle özetliyor: “İdrar renginde koyulaşma, idrar sıklığının azalması, halsizlik ve uyku hali gibi sorunlar gelişmektedir. Bunların yanı sıra göz kürelerinin çökmesi,  cildin ve ağız içinin kuruması, ciltte alacalı görünüm ve soluklaşma, kalp atışlarında hızlanma ile gözyaşının azalması, sıvı kaybının dikkat çekici özelliklerini oluşturmaktadır.”

Acıbadem

Bu belirtiler varsa mutlaka doktora başvurun!

Dışkılama sayısında artış ishalin en temel belirtisini oluşturuyor. Dışkı sayısının günde 5-6 kereden fazla ve bol miktarda olduğu, kusmanın eşlik ettiği ya da çocuğun ağızdan su içmesinin sağlanamadığı durumlarda mutlaka hekime başvurmak gerektiğini  belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut,  sözlerine şöyle devam ediyor:  “Ayrıca az sıvı tüketilmesi sonucu idrar rengi koyulaşabilir. Vücutta sıvı kaybı oluştuğunda çocuk halsiz ve uykuya meyilli, çevresiyle ilgisiz olur ve bu durumda acil olarak müdahale etmek gerekmektedir. Yine 6-8 saattir idrar çıkışı olmayan veya kanlı ishalin görüldüğü çocukların da hekim tarafından mutlaka değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır”

Tedavide sıvı desteği çok önemli!

Yeterli sıvı alımını sağlamak ve mevcut tablonun daha hızlı düzelmesine yardımcı olacak destek tedavileri uygulamak ishalin tedavisinde ana unsuru oluşturuyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İrem Bulut, bu amaçla probiyotik tedavisi ve çinko desteğinden yararlanıldığını belirterek, tedavi sürecini şöyle özetliyor: “Bunların dışında ishal diyeti yapmak ve yağlı/ çok şekerli besinlerden kaçınarak dışkı sayısının artmasını engellemek önemlidir. Genel durumu iyi olan ve ayakta tedavi edilebilecek olan çocuklarda eğer bulantı ve kusma varsa, bulantı gidericiler doktor kontrolünde yararlı olmaktadır.  Bu sayede sıvı alımı ve beslenme daha rahat sağlanmaktadır. Ancak bulantı ilaçları hekim önerisi olmadan ezbere kullanılmamalıdır, çünkü ilaçlara bağlı yan etkiler gelişebilir. Sıvı kaybı olan ve tedavilere rağmen beslenmesi sağlanamayan çocukların ise tablo düzelene kadar hastane şartlarında damar yolundan sıvı tedavisi desteğiyle izlenmeleri gerekebilir.”

İshal geliştiğinde 6 kritik kural!

  • El temizliğine özellikle dikkat edin
  • Ev içinde bulaşma ihtimalini azaltmak amacıyla tuvaleti ayırın
  • Bebeklik dönemindeyse bez atıklarını ayrı bir yerde muhafaza edin
  • Azar azar ve sık sık su tüketmesini sağlayın
  • Bebeklik dönemindeyse anne sütüne ağırlık verin
  • Yağlı ve aşırı şekerli besinler yememesine özen gösterin

Sigara kalp krizi riskini 3 kat artırıyor!

Sigara kalp krizi riskini 3 kat artırıyor!

Kalp krizi tüm dünyada en önemli ölüm sebeplerinden biri olmaya devam ediyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 300 bin kişi kalp krizi geçiriyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalp krizinin en yaygın belirtisinin ‘göğüs ağrısı’ olduğuna dikkat çekerek, “Ağrı süresi 10 dakikayı  geçtiğinde akla  mutlaka kalp krizi gelmelidir. Bu durumda hastaya en kısa sürede tam teşekküllü bir hastanede müdahale etmek yaşamsal önem taşımaktadır. Günümüzde erken tanı ve doğru tedavi sayesinde kalp krizinden ölüm oranları giderek azalmaktadır” diyor.

Prof. Dr. Haldun Akgöz

Prof. Dr. Haldun Akgöz

Göğüs ağrısı 10 dakikadan fazla sürdüyse, dikkat!

Kalp krizinin en yaygın belirtisi, ‘göğüs ağrısı’ oluyor.  Göğüs ağrısı alt çene ile göbek deliği arasında herhangi bir bölgede gelişebiliyor.  Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalbe ait göğüs ağrısının şiddetli ve ani başlangıca sahip olmadığını belirterek, “Ağrı girdikten sonra şiddeti yavaşça artar. Nefes almakla şiddeti değişmez, genel olarak baskı tarzında künt bir ağrıdır. Hasta ağrıyı parmakla gösteremez, eli veya yumruğu ile göğüs üzerindeki yerini tarif edebilir. Sol kola, boyuna, omuzlara, karın, çene ve sırta yayılabilir” diyor.  Prof. Dr. Haldun Akgöz, “Ağrı süresi 10 dakikayı  geçtiğinde akla  mutlaka kalp krizi gelmelidir” uyarısında bulunarak,  kalp krizinin diğer belirtilerini şöyle sıralıyor: “Daha az sıklıkta olmak üzere;  nefes darlığı,  çarpıntı, terleme, tansiyonda düşme veya yükselme, halsizlik, mide bulantısı,  kusma, baş dönmesi, kol iç yüzü ve parmaklara yayılan uyuşma önemli belirtiler arasında sayılmalıdır. Ancak diyabetik hastalarda ağrı şikayeti nöropati nedeniyle daha az ön planda olabilir.”

Kriz anında bu hataları asla yapmayın!

Kalp krizi geçiren hastaya doğru müdahalede bulunmak yaşamsal önem taşıyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalp krizi sırasında yapılan bazı hatalı uygulamaların hastaya ciddi zarar verebileceğini işaret ederek, “Başını soğuk suyla yıkama, ağrı kesici verme, hatta mide rahatsızlığına yorarak hastayı kusmaya teşvik etme girişimleri sadece daha fazla zarar verme potansiyeli taşır ve zaman kaybını artırır” uyarısında bulunuyor.

Hiçbir yakınmanız olmasa bile…

Kalp krizi kalbin kanlanmasından sorumlu olan koroner damarlardaki tıkanıklık veya aşırı daralmalara bağlı olarak kalp kasına kan akışının kesilmesi durumu olarak tanımlanıyor. Koroner kan damarlarındaki tıkanmalar genel olarak bu damarların iç yüzünde yer alan aterosklerotik plakların yırtılması ve üzerinde pıhtı oluşmasıyla meydana geliyor. Daha az olarak da bu plaktan kopan parçaların veya pıhtının daha alt bölgeye doğru hareket edip daha ince bir damar segmentini tıkamasıyla da oluşuyor.  Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, düzenli kontroller ve yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemeler ile kalp krizinin büyük oranda önlenebileceğini belirterek, “Öncelikle her birey koroner kalp hastalığını kolaylaştıran faktörler açısından kendini sorgulamalı, hiçbir yakınması olmasa bile 40 yaşından itibaren düzenli olarak kalp muayenesini ve kan tahlillerini yaptırmalıdır. Ayrıca sigara kullanımını bırakmak,  dengeli ve sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, diyabet varlığında şekerin normal sınırlarda kalmasına özen göstermek, kan basıncını düşük tutmak ve stresten uzak kalmak son derece önemlidir” diye konuşuyor.

pausejournal

Hızlı tanı konulması yaşamsal önem taşıyor

Kalp krizine tam teşekkülü bir hastanede en kısa sürede müdahale etmek gerekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalp krizinde hastaya tanının hızlı konulmasının hayati önem taşıdığına işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hastaneye ulaştırılan hastalarda doktor muayenesini takiben çekilen elektrokardiyografi  (EKG) ve kan tahlilleri yol göstericidir. Kardiak enzimler dediğimiz infarktüse işaret eden parametrelerin kanda yükselmesi hemen değerlendirilir. Göğüs ağrısına ek olarak EKG veya kardiak enzim değişikliklerinden en az birinin varlığı ile hastaya kalp krizi tanısı konur. Bir tür kalp ultrasonu olan ekokardiyografi ile kalp hasarının boyutu belirlenir. Hasta hemen koroner yoğun bakım ünitesine alınarak medikal tedavisi başlatılır ve koroner anjiografi için hazırlanır.”

İlk bir saat çok kritik!

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, günümüzde kalp krizi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen yöntemin koroner anjıografi sonrası uygulanan anjioplasti işlemi olduğunu belirtiyor. Anjiografi sonrası damar yapısı teknik olarak anjioplasti işlemine uygun değilse, ikinci tercih olarak hastaya koroner bypass cerrahisi uygulanıyor.  “Bu süreçte tek önemli şey, kriz başlangıcından itibaren sorumlu damarın balon ve stent ile açılmasına kadar geçen süredir. Özellikle ilk bir saat kalp krizinde çok önemlidir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Haldun Akgöz, “Zira kalpte oluşacak hasar süreyle doğru orantılıdır ve anjioplasti işlemi başarılı olsa bile süre uzunsa kalıcı hasar oluşabilir. Günümüzde uygulanan tedavi yöntemleri ile erken müdahale hayat kurtarmaktadır” diyor.

Kalp krizi riskini artıran 9 önemli neden!

  • Ailede birinci dereceden yakınlarda koroner kalp hastalığı öyküsü
  • Kan yağlarındaki yükseklik, özellikle LDL (kötü kolesterol) düzeyinde yükselme, HDL (iyi kolesterol) düzeyinde azalma
  • Diyabet hastalığı
  • Hipertansiyon
  • İnsülin direnci
  • Sigara kullanımı
  • Menopoz
  • Obezite
  • Uyku apne bozukluğu

Dizlerimiz için en önemli tedavi, kireçlenmeyi önlemek!

Dizlerimiz için en önemli tedavi, kireçlenmeyi önlemek!

Vücudumuzun tüm yükünü dizlerimiz çekiyor ancak günlük yaşamda yanlış alışkanlıklarımızın da etkisiyle diz sağlığımız son yıllarda alarm veriyor. Hareketsizlik, diz kaslarımızı güçlendirici egzersizlere günde sadece birkaç dakika bile olsa zaman ayırmamak, topuklu ayakkabı ve fazla kilo derken diz hastalıkları artık sadece yaşlılıkta değil gençlikte de kapıyı çalıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Turan Çift “Son yıllarda özellikle obezitenin de etkisiyle giderek daha sık karşılaştığımız osteoartrit, diz eklemindeki kıkırdakların aşınması ve yıpranması durumudur. Hastaların çoğunlukla ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı şikayetleriyle başvurmasına neden olan kireçlenme, tedavi edilmediğinde istirahat anında bile rahatsız eder ve gece uykudan uyandıran ağrılara neden olur” diyor. Diz kireçlenmesine karşı bazı basit uygulamalara dikkat ederek yaşam kalitesini yükseltmenin mümkün olduğunu belirten Prof. Dr. Hakan Turan Çift,  diz kireçlenmesine karşı alınması gereken önlemleri ve günlük yaşamda dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Hakan Turan Çift

Prof. Dr. Hakan Turan Çift

Fazla kilolardan kurtulun!

Çağımızın sorunu olan obezite, genel sağlığımızı tehdit ettiği gibi diz sağlığımıza da son derece zarar veriyor. Fazla kilolar gün boyunca diz eklemlerimize binen yükün artmasına neden olarak kıkırdakları yıprandırıp aşındırıyor. Sağlıklı bir diyet ve hareketle fazla kilolardan kurtularak eklemlere binen yükleri azaltabilir ve dizlerinizi koruyabilir, mevcut diz sorunlarınızı hafifletebilirsiniz.

Diz çevresi kaslarınızı güçlendirici egzersiz yapın!

Günde sadece birkaç dakikanızı ayırarak özellikle diz çevresi kaslarını kuvvetlendirici egzersizler yapmayı ihmal etmeyin. Kıkırdağın kendini yenileme kapasitesi ve kan akışı da bulunmadığı için bu bölgeye yapacağınız güçlendirici egzersizler diz sağlığınıza çok büyük fayda sağlayacaktır. Fırsat bulabilirseniz yüzmek de genel sağlığımız açısından olduğu gibi diz sağlığımızda da son derece önemli bir rol oynuyor.

Dizlerinizi zorlamayın!

Özellikle merdiven inip çıkmak ve çömelmek, dizlerinizi bükerek yere oturmak diz eklemlerini zorlayarak zarar verebiliyor. Kıkırdağın aşınması neticesinde alttan kemik doku ortaya çıkar ve kemikteki serbest uçlar dizde ağrılara sebep olur. Zaman geçtikçe kemikler arası eklem boşlukları daralır ve kemik kemiğe sürtünmeye başlar. İleri dönemlerde kemiklerde osteofit denilen kemik çıkıntıları ortaya çıkar. Merdiven inip çıkmak, çömelmek ve dizleri bükerek oturmak da rahatsızlığın çok daha ilerlemesine ve şikayetlerin artmasına neden olur. Bu nedenle dizlerinizi zorlayıcı hareketlerden kaçının.

pause dergi

Sıcak/soğuk kompres uygulayın

Dizleriniz fazla aktivitede bulunduğunuz ya da üzerinde fazla durduğunuzda şiştiği zamanlarda bu akut dönemde lokal olarak soğuk kompres uygulayabilirsiniz. İnce bir tülbente havluya ya da kağıt havluya buz torbasını kararak dizinize sarabilir, dizlerinizdeki şişliği ve ağrıyı hafifletebilirsiniz. Herhangi bir akut rahatsızlık olmayan, kronik dönemlerinde ise dizlerinizi rahatlatmak için sıcak su torbası uygulayabilirsiniz.

Gelişigüzel ağrı kesici kullanmayın

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Turan Çift “Hastaların kendi günlük rutinlerini belirleyip hangi hareketlerin diz ağrısına sebep olduğunu ortaya koymaları ve o hareketleri yapmamaları çok büyük fayda sağlar. Ayrıca ağrıların çok arttığı durumlarda doktora başvurmak ve özellikle arkadaşlarının ağrısına iyi gelmiş hapları (gıda takviyesi, ağrı kesici vb) doktorlarına danışmadan kesinlikle almamak gerekir” diyor.

En önemli tedavi; önlemek!

Diz kireçlenmesinin gelişmesini önlemenin, tedavide en önemli basamak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Hakan Turan Çift şöyle konuşuyor: “Ancak diz kireçlenmesi gelişmiş ise önce doğru tanının konulması önemlidir. Ortopedi hekimi tarafından yapılan muayene ve çekilen grafilerle diz kireçlenmesinin derecesi ortaya konularak hangi tedavinin yapılacağına karar verilmelidir. Diz kireçlenmesinin erken dönemlerinde diz çevresi kaslarını kuvvetlendirici egzersiz, kilo verilmesi ve gerekirse eklem içi yapılacak enjeksiyonlar planlanmalıdır. Orta dönemde ameliyatsız tedaviden artroskopiye hatta kemik düzeltici osteotomilere (kemiğin dizilimi düzletip tekrar tespit etmek) kadar bir çok tedavi seçeneği vardır. İleri evrede ise yapılacak nihai tedavi total diz protezi ameliyatıdır.”

Hurafelerle bebeğinizin ve kendinizin sağlığını riske atmayın!

Hurafelerle bebeğinizin ve kendinizin sağlığını riske atmayın!

Minik yavrusunu kucağına almak için gün sayan anne adayları hamilelikte ortaya çıkabilen gebelik diyabeti karşısında paniğe kapılabiliyor. Halk arasında ‘gebelik diyabeti’ olarak adlandırılan Gestasyonel Diyabet’in hamilelikte en sık karşılaşılan endokrinolojik bir hastalık olduğunu belirten Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Perinatoloji (Yüksek Riskli Gebelik) Uzmanı Prof. Dr. Murat Yayla, sorunun erken teşhis edilmesi durumunda kontrol altına alınmasının da kolay olduğunu belirtirken “Gebelik diyabeti, açlık veya tokluk kan şekeri düzeylerinin izin verilen sınırlar dışında bulunması ile teşhis edilir. Bazı türleri ancak şeker yükleme testleri yapılarak anlaşılabildiğinden 24-26 hafta aralığında her gebeden bu yükleme testinin istenmesi genel prensiptir. Diyabeti ne kadar erken teşhis eder ve kontrol altına alırsak bebek ve anne üzerindeki olumsuz etkileri o kadar azaltmış oluruz” diyor. Tedavi edilmeyen yüksek şekerin bebeğin ve annenin sağlığını riske atabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Murat Yayla, gebelik diyabeti hakkında bilinmesi gereken 7 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Murat Yayla

Prof. Dr. Murat Yayla

  • Tedavi edilmeyen gebelik diyabeti bebeği ve annenin sağlığını riske atar!

Gebelik diyabetinde annenin fizyonomisi bozulabilir, doğum öncesi ve doğumu sorunlu geçebilir. Kanama tedavisine, çeşitli müdahalelere, aletli doğuma (vakum) veya sezaryene gerek olabilir. Bebek doğumda yaralanmalara maruz kalabilir ve doğduktan hemen sonra düşük şeker komasına girebilir. Elektrolit dengesi bozukluğu, sarılık uzaması, kuvöz gereksinimi gibi risklere maruz kalabilir. Annesinin düşüremediği şeker düzeyini kendi pankreası ile düzeltmeye çalışan bu bebekler ileriki yaşamlarında diyabet hastalığına aday olurlar.

  • Gebelikte ‘gestasyonel diyabet’ risk faktörlerine dikkat!

Gebelikte fazla kilo alımı, bebeğin beklenenden daha fazla kilolu olması, amniyon sıvısının fazlalığı ve anne adayının ailesinde veya kendi gebelik geçmişinde iri bebek doğumu, diyabet, insülin direnci gibi sorunların bulunması risk faktörleridir.

  • Gebelik diyabetini kontrol altında tutmak için!

Gestasyonel diyabeti önlemek veya kontrol altında tutmak için sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek çok önemlidir. Gebelik diyabetinde temel prensip kalori dengesinin sağlanmasıdır. Alınan ve harcanan kalori kişiye ve gebeliğe özgü olmalıdır. Yemek porsiyonları fazla ise azaltılmalı, gün içine yayılmalı, aç kalınmamasına dikkat edilmelidir. Karbonhidrattan zengin gıdalar azaltılırken protein ve yağ gereksinimi en uygun seviyede tutulmalıdır. Günlük aktivite az ise artırılmalı, gebelik egzersizleri ve yürüyüşler ihmal edilmemelidir.

  • Gebelik diyabetini yönetmek mümkün!

Özellikle beslenmenin düzene sokulması, günlük kalori alımının gebelik haftasına, annenin çalışma şartlarına ve kilosuna göre ayarlanması önemlidir. Hem diyet hem de egzersiz programı belirlenmeli ve buna uyulmalıdır. Gerektiğinde günlük veya haftalık kan şeker düzeyi izlemleri yapılmalıdır. Aylık yerine yüz yüze olmasa da haftalık hekim ve/veya diyet uzmanı ile görüşmeler yapılmalı, haberleşilmelidir. Önemli olan bu tavsiyelere belirli bir disiplin içinde uyulmasıdır. Takipler aksatılmamalıdır. Gebelikte kan şeker düzeyi normal sınırlarda tutulabilirse doğumda görülebilecek riskler de en aza indirilmiş olur.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi

  • Tıbbi tedavi gerekirse mutlaka yapılmalıdır!

Gebelik diyabeti tanısı kesinleştikten sonra diyet ve egzersiz programları sorunu düzeltemiyorsa tıbbi tedaviye geçilmelidir. İlk seçenek doğum hekimi gözetiminde yeterli dozda ilaç kullanımıdır. Bu üçlü yaklaşımdan alınacak sonuç kan şeker düzeyi ve bebek gelişimi ile takip edilir ve karşılaştırılır. Sorunda düzelme yoksa endokrinolog veya perinatolog gözetiminde insülin tedavisine geçilmelidir. Gebelik diyabetinin sonraki gebeliklerde tekrarlama riski vardır. Eğer tekrarlamışsa daha sonraki yıllarda tip 2 diyabet riskinin de artacağı unutulmamalıdır.

  • Gebelik diyabetinde tam başarı mümkün!

Gebelik diyabeti genellikle doğumdan 6 hafta sonra tamamen kaybolur. Bunu anlamak için 6 haftanın bitiminde şeker yükleme testi yapılmalıdır. Test normal çıkarsa 3 yıl aralıklarla tekrarlanır. Test sonucu anormal ise tip 2 diyabet teşhis edilmiş olur ve gerekli tedavi verilir. Yeni bir gebelik oluşursa en erken dönemden itibaren diyabet hastalığı gibi takip ve tedavi edilir, o gebelikte artık şeker yükleme testi ile vakit kaybedilmez.

  • Farkındalık çok önemli!

Prof. Dr. Murat Yayla gebelik diyabeti riskini azaltmak için farkındalığın son derece önemli olduğunu belirterek “Genetik özelliği nedeniyle her birey ailesinde diyabetik bir kişi olup olmadığını bilmelidir. Yakın akrabaların geçirdikleri gebelikler ve akıbetleri hem diyabet hem de gebelik diyabeti yönünden sorgulanmalı ve araştırılmalıdır. Gebelik öncesinde ilgili tetkikler, kan şekeri kontrolü ve kilo ayarlamaları yapılmalıdır. Gebelik sırasında şeker yükleme taramalarından çekinilmemeli, zamanı geldiğinde bu taramalar gerçekleştirilmelidir” diyor.

Kan sulandırıcı kullananlar ritim bozukluğu olanlar oruç tutabilir mi?

Kan sulandırıcı kullananlar ritim bozukluğu olanlar oruç tutabilir mi?

Ramazan’da kalp hastalarının oruç tutmasıyla ilgili bir genelleme doğru değil zira her hastayı bireysel olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu nedenle ‘Her Ramazan’da tutuyorum bana bir şey olmaz!’ diye düşünmemek ve hekime danışmak büyük önem taşıyor. Öte yandan, oruç tutan kalp hastalarının iftar ve sahurda beslenme tarzlarından ilaç kullanımında düzenlemelere dek birçok hususa da dikkat etmeleri gerekiyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Oruç tutmayı planlayan ama kalp ve damar hastalığı olan bir kişi mutlaka önce doktoruna muayene olmalıdır. Böylece hem hastalığının mevcut durumu ortaya konularak risk değerlendirmesi yapılır hem de kullanacakları ilaçlar Ramazan’a göre düzenlenir. Ancak ilaca rağmen kontrol altına alınamayan tansiyon hastaları, son 6 ay içinde kalp krizi geçirenler, ciddi kapak hastalığı ya da ciddi kalp yetersizliği olanlar ve kontrolsüz ritim bozukluğu bulunanların hayati riskin yüksek olması nedeniyle oruç tutmaları uygun değildir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel kan sulandırıcı kullanımından ritim bozukluğuna, tansiyondan kalp piline dek Ramazan’da kalp hastalarına özel en çok merak edilen soruları yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Ulaankhuu Batgerel

Dr. Ulaankhuu Batgerel

SORU: Tansiyon hastalığı olanlar ve bu nedenle ilaç kullananlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Tek bir ilaç ile kan basıncı kontrol altında olan kişiler, ilaç tedavisine devam etmek şartıyla oruç tutabilir ancak sahur ve iftarda tuz tüketimi ve uyku düzenine de özen göstermek gerekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Batgerel “Eğer 2 veya daha fazla tansiyon ilacı kullanılıyorsa ve sabah günün farklı saatlerinde ilaç kullanımı zorunlu ise bu hastaların ilaç saatlerinin kaydırılması veya ilaçların aynı saate alınması en sık yapılan yanlışlardandır. Bu durum ilaçların etkisinin artmasına veya ilaçların yan etkilerinin ortaya çıkmasına yol açar ki, bu da ciddi tansiyon düzensizliğinden böbrek fonksiyonlarının bozulmasına dek bir çok olumsuz sonuca neden olur. Bu nedenle bu grup hastalar; uzun saatler süren zamanlarda oruç tutmak yerine, oruçlarını kısa kış günlerinde tutmalıdır” diyor.

SORU: Kalp damarına stent takılan veya açık by-pass olanlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Eğer kişinin istirahat esnasında ya da çok az bir eforla bile göğüs ağrısı oluyorsa oruç tutmaları sakıncalı olabilir bu nedenle öncesinde mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.  Dr. Batgerel bu konuda şu noktaların altını çiziyor: “Özellikle son 6 ay içinde kalp krizi geçirip kalp damarlarına stent takılan veya açık kalp operasyonu geçiren kişilerde kan sulandırıcı ilaçlar hayati öneme sahiptir ve oruç tutarken ciddi sıvı kaybı açığı oluşur. Bu nedenle oruç tutmaları uygun değildir. Ancak bu durumlar dışındaki (eskiden stent takılmış veya eskiden by-pass geçirmiş) hastalar Kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirildikten sonra uygun bulunurlarsa ilaç tedavisine ara vermemek şartıyla oruçlarını tutabilirler.”

SORU: Ritim bozukluğu olan hastalar ve ritim düzenleyici ilaç kullananlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Kalpteki ritim bozukluğunun giderilmesini sağlayan ablasyon tedavisi uygulanarak bu hastalıkları kalıcı şekilde tedavi edilmiş olan ve hafif selim seyirli ritim düzensizlikleri olan kişiler, sıvı-tuz dengesini gözeterek ve gerekli ilaç kullanımları varsa bunu aksatmayarak oruç tutabilir. Ancak genetik geçişli ritim bozukluğu olanlar ve çoklu ritim düzenleyici ilaç kullanma zorunluluğu olan hastalarda oruç tutmak ciddi risklere yol açabileceğinden uygun değildir. Dr. Batgerel, Ramazan’da uyku düzeninin değişmesi ve hastalar tarafından hekime danışılmadan ilaç saatlerinin değiştirilmesinin de bazı pıhtı oluşturan ritim bozukluklarını tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi

SORU: Kalp pili takılmış kişiler oruç tutabilir mi?

CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Kalp pilinin takılma nedeni önemli olduğundan hastalar eğer oruç tutmayı düşünüyorlarsa öncelikle pil kontrollerini yaptırmalı, kandaki elektrolit değerlerine ve böbrek değerlerine baktırmalı, eğer doktoru oruç tutmasını uygun bulursa bu taktirde oruç tutmalıdır. Oruç tutarken uzun süre susuz kalınacağından sıvı açığı oluşabilir ve tuz- mineral dengesi bozulabilir. Bunun sonucunda da hayati tehdit oluşturan ritim bozuklukları tetiklenebilir” diyor.

SORU: Kan sulandırıcı kullanan ve pıhtı riski olan hastalar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Doğumsal kalp hastalığı olanlar, pıhtı oluşturan ritim bozukluğu ya da mekanik kalp kapakçığı nedeniyle düzenli ve belli saatlerde kan sulandırıcı kullanması gerekenlerde sıvı açığı nedeniyle pıhtı riski yüksektir. Ayrıca ilacın etkisi de artabilir veya azalabilir. Bu nedenle bu hastaların ilaç saatlerini değiştirmeden aynı saatlerde ve aynı dozda devam etmeleri önemlidir. Eğer ilaç dozu veya saatinden önce ilaç almak söz konusu olursa felç veya kanama riski ortaya çıkar! Bu nedenle bu hastaların oruç tutmaları uygun değildir.

SORU: Kalp yetersizliği olanlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “İleri evre kalp yetersizliği ve yüksek doz idrar söktürücü kullanan hastaların oruç tutması uygun değildir. Kalp yetersizliği nedeniyle yakın zamanda -özellikle son 6 ay içinde- hastaneye yatışı olduysa ve aktif kalp yetersizliği ile ilgili şikayetleri (nefes darlığı) varsa oruç tutmaları uygun değildir. Yine ileri derece kalp kapak darlığı ve kalp kapak yetmezliği olan hastaların da oruç tutması uygun değildir. Bunların dışındaki kapak sorunu olan hastalar, takibinde oldukları Kardiyoloji hekimine danışarak, hekimin değerlendirmesine göre oruç tutabilir” diyor.

Epilepsi ameliyatlarında başarı şansı yüzde 80’i buluyor

Epilepsi ameliyatlarında başarı şansı yüzde 80’i buluyor

Dünyada en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri olan ve halk arasında ‘sara’ olarak bilinen epilepsi, ülkemizde her 100 kişiden 1’inde gelişiyor. Beyindeki bazı hücrelerin anormal elektrik sinyali yollamasıyla ortaya çıkan ve bilinç kaybı ile istemsiz hareketler şeklinde nöbetlerle seyreden epilepsi, tedavi edilmezse hastanın hayatını zorlaştırabiliyor, dahası ciddi yaralanmalara neden olabiliyor. Günümüzde epilepsi tedavisinden ise oldukça başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Öyle ki ilaç tedavisiyle hastaların nöbetleri önlenebiliyor veya sıklığı azaltılabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can  (Kadıköy) Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, ancak düzenli ilaç kullanımına rağmen epilepsi hastalarının yüzde 30-40’ında nöbetlerin devam ettiğine dikkat çekerek, “İlaca direnç gösteren nöbetlerde, uygun hastalarda cerrahi işlem gündeme gelir. Cerrahi yöntemde amaç, nöbetleri ortadan kaldırmak veya sıklığını azaltmak, nörolojik zararları önlemek ve ilaçların yan etkilerini azaltıp, yaşam kalitesini arttırmaktır. Günümüzde epilepsi cerrahisinden yaklaşık yüzde 80 oranında başarı elde edilir” diyor.

Doç. Dr. Yaşar Bayri

Doç. Dr. Yaşar Bayri

Hastaların çoğunda nedeni saptanamıyor

Doğumsal anomali, doğum travması, kafa travması, beyin enfeksiyonu, beyin – damar hastalıkları, kanama ve tümörler, nöbetlere  neden olabiliyor. Ancak hastaların yüzde 70-80 gibi büyük çoğunluğunda nöbetlerin sebebi tespit edilemiyor. Doç. Dr. Yaşar Bayri, nöbetlerin tipinin kaynaklandıkları bölge ve yayılım şekline göre değişiklik gösterdiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Nöbetler düşme ve bilinç bozukluğu atakları; sadece bilincin bozulduğu ve korkmuş anlamsız bakışlar; mimiklerde korku, hayret, huzursuzluk veya ifadesizlik; gülme ve ağlama; el ve parmaklarda tekrarlayan hareketler şeklinde gelişebilir. Büyük nöbetlerde bilinç kapanır, beden kasılır ve idrar kaçırma oluşabilir. Bilinç açılıncaya kadar tam bilinç kapanıklığı, kafa karışıklığı ile sersemlik hissi dönemi olur”

İlaç tedavisine direnç gösterebiliyor

Epilepsinin asıl tedavisi antiepileptik ilaçlar ile nöbetleri engellemek olsa da, düzenli ilaç kullanımına rağmen hastaların yüzde 30-40’ında nöbetler devam ediyor. Bu tip epilepsiye ‘ilaca dirençli epilepsi’ deniliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Böyle durumlarda nöbetleri ortadan kaldırmak veya sıklığını azaltmak, nörolojik zararları engellemek ve ilaçların yan etkilerini azaltmak için cerrahi yöntem gündeme gelir. Ancak ilaca dirençli her epilepsi hastası cerrahi yöntem için uygun bir aday olmayabilir. Bu nedenle hasta öncesinde çok ayrıntılı bir incelemeden geçer” diyor.

Doç. Dr. Yaşar Bayri

48 saatlik video kaydı alınıyor

Cerrahi yöntem için uygun olan hastalarda ameliyat öncesinde, epileptik aktivitenin nedenini tespit etmek için Video EEG monitörizasyonu yapıldığını belirten Doç. Dr. Yaşar Bayri, bu süreci şöyle özetliyor:  “Bunun için en az 48 saat boyunca sürekli EEG’si çekilerek video kaydı alınan hasta nöbet geçirmesi yönünde uyarılır. EEG kaydı ve nöbet sırasındaki video görüntüleriyle; nöbetin tipi ve beyinde hangi bölgeyi işaret ettiği, tek odaktan mı kaynaklandığı, yoksa birden fazla odağı mı olduğu tespit edilir. Ayrıca beyin MR, fonksiyonel MR, MR spektroskopi görüntülemeleri, PET ile SPECT gibi incelemelerle beyinde bir lezyon olup olmadığı, anormal kanlanma bölgesi varlığı ya da metabolitlerin dağılımında uygunsuzluk gösteren bir bölge olup olmadığı gibi pek çok ayrıntıya bakılır. Bunların yanı sıra nöropsikolojik testler yapılarak etkilenmiş beyin fonksiyonları belirlenir”

Cerrahi yöntemin başarı oranı yüksek 

Epilepsi cerrahisinde hastada nöbet kaynağı belirlenmişse, önemli merkezlere zarar gelmemesi kaydıyla o bölge çıkarılıyor. Eğer birden fazla odak varsa, o zaman ameliyat sırasında beyin üzerine intraoperatif EEG elektrodları serilerek EEG kaydı alınıyor ve tespit edilen anormal bölgeler çıkarılıyor. Saptanan odak hareket merkezi, konuşma merkezi gibi yerleri işaret ediyorsa, bu bölgelere de nöbetin yayılmasını önlemek amacıyla bağlantı yollarını bozan teknikler uygulanıyor. Ameliyat öncesi yapılan incelemelerde odak saptanamadığı takdirde, yine nöbetin yayılımını önleyen, bağlantı yollarını bozucu cerrahiler ya da vagal sinir stimülatörü takılması ameliyatı yapılabiliyor.  Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Ameliyat öncesinde hastada nöbet odağı saptanmış ise o bölgeyi çıkarmaya yönelik uygulanan cerrahi yöntemle nöbetlerin ortadan kaldırılma şansı yüzde 60-80’i bulabilir. Bağlantı yollarını bozan cerrahilerde nöbetleri önlemenin başarı oranı daha düşük olsa da, yöntemin nöbetin şiddeti ve sayısını azaltıcı etkileri sayesinde hastanın yaşam kalitesi yükselir” diyor.

Bu öneriler boğaz ağrısını hafifletiyor

Bu öneriler boğaz ağrısını hafifletiyor

Kış mevsiminde oldukça sık görülen bir sorun olan ‘boğaz ağrısı’ yaşam kalitemizi olumsuz etkileyecek boyutlara ulaşabiliyor. Yutkunmayla şiddeti artan, kaşıntı, tahriş ve yanma hissinin eşlik ettiği boğaz ağrısında besinleri çiğnemek, hatta su içmek bile ızdıraba dönüşebiliyor. Boğaz ağrısı, sigara kullanımından alerji oluşturan etkenlere, anjinden tümöre kadar pek çok faktörden kaynaklanabiliyor. Kış aylarında en sık virüslerin yol açtıkları nezle, grip ile Covid-19 gibi enfeksiyonlar nedeniyle görülüyor.  Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, boğaz ağrısının süresi uzadığında ve ek yakınmalar başladığında mutlaka bir hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Kış aylarında nedeni genellikle virüs kaynaklı enfeksiyonlar olsa da boğaz ağrısına pek çok hastalık yol açabiliyor. Dolayısıyla,  hekime danışılmadan boğaz ağrısını gidermeye çalışmak o hastalığı şiddetlendiriyor ve bunun sonucunda tedaviyi güçleştiriyor. Uzayan boğaz ağrısında altta yatan etkenin tespit edilmesi için detaylı muayene ve gerekli durumlarda tetkikler yapılıyor. Tanı konulduktan sonra hedefe yönelik ve hastaya uygun tedaviye başlanıyor” diyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklanan boğaz ağrısına karşı dikkat etmeniz gereken kuralları anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Doç. Dr. Ayça Özbal Koç

Doç. Dr. Ayça Özbal Koç

Gün içine yayarak bol ılık su için!

Vücutta sıvı eksildiğinde azalan tükürük boğaz bölgesinde kurumaya, bunun sonucunda ağrının şiddetlenmesine yol açıyor. Bu nedenle boğazınız ağrıdığında gün içine yayarak bol su tüketmeye özen gösterin. Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, herhangi bir sağlık sorunu nedeniyle kısıtlamanız yoksa, günlük 2 litre (8 su bardağı) su tüketmeniz gerektiğine işaret ederek, “Suyu, vücudunuzu yormadan ve mide bulantısına neden olmadan, gün içine yayarak oda ısısında içmeniz, boğazın nemlenmesi sayesinde yakınmalarınızın azalması açısından çok önemlidir” diyor.

Tuz ve karbonatlı gargara yapın

Düzenli olarak gargara yapmanız da boğaz ağrısını hafifleten etkili yollardan biridir. Doktorunuzun önerdiği ilaç formundaki gargaraların yanı sıra evde yapacağınız gargara da boğaz ağrısının hafiflemesini sağlıyor. Doç. Dr. Ayça Özbal Koç, tuz ve karbonat içeren gargaranın boğazı nemlendiren, temizleyen  ve enfeksiyon ajanlarını yok eden etkiye sahip olduğunu belirterek, “Bir su bardağı oda ısısındaki suyun içine bir çay kaşığı tuz ve yarım çay kaşığı karbonat ekleyin. Günlük hazırlayacağınız gargarayla, sabah ve akşam saatlerinde, hem ağzınızı hem de boğazınızı temizleyebilirsiniz. Ancak gargara yaptıktan sonra, içeriği zararlı olmasa da, büyük bir kısmını yutmamaya özen gösterin”

Sigarayı mutlaka bırakın!

İçerdiği dört binden fazla zararlı kimyasal maddeyle sağlığımız için büyük bir tehdit oluşturan sigara aynı zamanda boğaz ağrısına da yol açabiliyor ve var olan ağrıyı daha da kötüleştirebiliyor.  Dolayısıyla sigara kullanıyorsanız sağlıklı bir yaşam için mutlaka bırakın, dumanına da maruz kalmaktan kaçının.

sağlık

Bal, zencefil ve limondan faydalanın

Boğaz ağrısını hafifletmek için fazlaya kaçmadan bal, zencefil, limon ve çeşitli bitki çaylarından da yararlanabilirsiniz. Bu besinler ile çaylar, antibakteriyel fonksiyonları ve boğazı yumuşatma özellikleriyle tedavi edici etkilerinin yanı sıra yakınmaların da hafiflemesini sağlıyorlar.

Odanızı nemlendirin

Odanın nemlendirilmesi; burun ve boğaz mukozasının kurumaması, burunda kabuk oluşmaması, enfeksiyona girişi hazırlayacak olan kuru dokunun oluşmaması açısından önem taşıyor. Buhar makinelerinden faydalanabilir veya kaloriferlerin üzerine içi su dolu kaplar ya da ıslak havlular yerleştirerek bulunduğunuz ortamı nemli hale getirebilirsiniz.

Boğazımız neden ağrıyor?  

  • Virüslerin yol açtıkları nezle, grip, Covid-19 ile bazı döküntülü hastalıklar
  • Bakteriyel enfeksiyonlar. (Özellikle halk arasında anjin olarak da bilinen streptokok)
  • Alerjiler, ortamın kuru olması, hava kirliliği
  • Sigara veya tütün ürünlerinin kullanılması ya da içildiği ortamda bulunmak
  • Mide asidini artıran besinler
  • Ses hijyenine dikkat edilmeden bağırarak veya yüksek sesle uzun süre konuşmak
  • Çeşitli tümörler boğaz ağrısına neden olabiliyor.

Kalça protezi ile ‘ağrısız’ yürüyüş!

Kalça protezi ile ‘ağrısız’ yürüyüş!

En büyük eklem dokularımızdan biri olan kalça eklemi, vücudumuzun uyum içinde hareket etmesinde önemli bir rol üstleniyor; tüm yükümüzü taşıyor, rahatça yürümemizi ve oturup kalkmamızı sağlıyor. Bu görevini öyle başarıyla sürdürüyor ki bir gün ağrılar nedeniyle oturup kalkamaz, yürüyemez, hatta yardım almadan giyinemez hale gelinceye dek kıymetini çoğu zaman anlamıyoruz. Sıklıkla kireçlenme, kırık – çıkık durumları ve romatizmal hastalıklar gibi sağlık sorunlarında rastlanan bu yakınmalar kişinin günlük yaşamını sekteye uğratabiliyor.  Yaşam kalitesini ciddi boyutlarda etkileyen bu sorunlar ‘kalça protezi ameliyatı’ ile giderilebiliyor. Ameliyat sonrasında kalça bölgesinde oluşan ağrılar geçerken, aksama, bacaklarda kısalık veya topallama problemlerine de çözüm sağlanabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, kalça protezi ameliyatının hastaların ağrısız ve özgürce hareket edebilmelerine imkan sağladığına işaret ederek, “Hastalarımız bize kasık ağrısı, yürümede zorluk, aksama veya topallama şikayetleri ile başvuruyorlar. Şiddetli ağrı ve yürürken yaşadıkları zorluklardan dolayı fiziksel aktivitelerinin oldukça kısıtlandığından yakınıyorlar. Kalça protezi hastaların ağrısız ve özgürce hareket etmelerini sağlayan bir yöntem. Kalça proteziyle birlikte ağrıları geçen hastalarımız günlük yaşamlarına sorunsuz devam ederken, diledikleri planlarını da gerçekleştirme şansını yakalıyorlar” diyor.  Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, kalça protezi ameliyatı hakkında en çok merak edilenleri yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş

Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş

  • Kalça protezi ne zaman gündeme geliyor?

Kalça protezi; hasarlı kalça ekleminin yerine kullanılan metalik, hareketli ve kalıcı bir implant olarak tanımlanıyor. Hastanın yapamadığı ya da yaparken zorlandığı kalça hareketlerini tekrar kazandıran, ağrısız ve aksamadan yürümeyi sağlayan kalça protezine genellikle ileri yaşlarda görülen kireçlenme nedeniyle başvuruluyor. Bunun dışında doğumsal eklem problemleri yaşayan hastalarda, kalça çıkığı ve büyüme plağı kayması gibi çocukluk çağı hastalık sekellerinde, kaza ve düşme gibi travmalar sonrasında ortaya çıkan eklem hasarlarında, romatizmal hastalıklarda, tümörler, ileri yaş kalça kırıkları ile kanlanma problemi sonrası kemik nekrozlarında kalça protezi tedavisi tercih ediliyor.

  • Protez için yaş sınırı var mı?

Kalça protezi 18 yaşından büyük olan her hastaya uygulanabiliyor. Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, “Geleneksel yaklaşımda, ihtiyacı olsa bile kalça protezi ameliyatı için hastaların en az 60 yaşına ulaşması beklenirdi. Fakat modern yaklaşımda,  kemik gelişimini tamamlayan, yani ortalama 18-19 yaşından sonra, ihtiyacı olan her yaş grubuna kalça protezi takılabilir. Hastaların en verimli oldukları 30 – 60 yaş arasında, hareket kısıtlılığı ve iş gücü kaybı  oluşturabilen sorunları kalça protezi ameliyatıyla giderebiliyoruz” diye konuşuyor.

  • Kalça protezi kimler için uygun değildir?

Vücutlarında enfeksiyon veya enfeksiyon şüphesi olan ya da onkolojik tedavi alan hastalara kalça protezi uygulanmıyor. Ağrısız yürüyüşler hedeflendiği için yatağa bağımlı hastalara da kalça protezi ameliyatı önerilmiyor.

  • Kalça protezinin çeşitleri nelerdir?

Kalça protezleri temel olarak ‘yarım’ ve ‘total’ olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Kalça kırıklarında yarım ya da total protez uygulanırken, kireçlenme varlığında total kalça protezine başvuruluyor. Total protezlerin de hasta özeline göre alt tipleri bulunduğu için hastanın anatomisine en uygun protezi kullanmak, ameliyatın başarısını arttırıyor.

kalça protezi

  • Kalça protezinin ömrü ne kadardır?

Kalça protezinin ömrünü hastanın yaşı belirliyor. Kuralına uygun yapılmış olan total kalça protezi, 40 yaş üstü hastalarda yaşam boyu sorun çıkarmıyor. Çok erken yaşlarda uygulanan total kalça protezlerinde yıllar içinde ağrı ve yetmezlik oluşursa protez yenisiyle değiştirilebiliyor.

  • Kalça protezi ameliyat nasıl yapılıyor?

Kalça protezi ameliyatının genel veya spinal anestezi altında yapılabileceğini belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş, ameliyatın detaylarını şöyle anlatıyor: “Ameliyat öncesinde kan ve idrar tetkikleri yapılır. Hastalarda ameliyat öncesinde enfeksiyon varlığı mutlaka ekarte edilir. Hasarlı ekleme cerrahi olarak ulaşılıp, hasarlı bölgeler çıkarılır. Gerekli ölçümler yapılır ve açılar hesaplanır. İnsan anatomisine en uygun kalça implantları seçilip, yeni kalça eklemi oluşturulur. Hastalar ameliyatın ertesi günü yardımla veya yardımsız yürüyebilir ve genellikle hastaneden üç gün sonra taburcu olurlar”

  • Ameliyat sonrasında nelere dikkat etmek gerekiyor?

Ameliyat sonrasında hastaya ilk bir ay özenli ve kontrollü bir hayat öneriliyor. Öğretilen egzersizleri yapmak ve yasaklı bazı hareketlerden kaçınmak dışında ciddi bir kısıtlamaya gerek duyulmuyor. Dikkat edilmesi gereken en önemli konunun hastanın ameliyat sonrası düşmemesi olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Mirza Zafer Dağtaş,  “Ayağı kayıp düz zeminde düşme ya da merdivenden düşme gibi travmatik durumlarda, protezin kalça ekleminden çıkması ya da protez çevresindeki kemiklerde kırık söz konusu olabilir. Düşmeleri önlemek için dikkatli olmak, aceleci davranmamak, kaygan ve ışıklandırması kötü olan ortamlardan uzak durmak gerekir” diyor.

  • Hastalar günlük yaşamlarına ne zaman dönebiliyor?

Hastalar ameliyatın ertesi günü yürümeye başlıyor; tek başlarına yataklarından kalkıp banyoya gidebiliyor. Ancak uzun yürüyüşler, toplu taşıma kullanımı veya tek başına araç kullanmak için ameliyatın üzerinden bir ay geçmesini beklemek gerekiyor.