Yazılar

Kalp sağlığını tehdit eden alışkanlıklar  

Kalp sağlığını tehdit eden alışkanlıklar  

Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, sigara… Son yıllarda yaşa bakmaksızın yaygınlaşan ve ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp ve damar hastalıklarının yaşam tarzı ile doğrudan ilişkili olduğunu biliyor muydunuz? Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel “Dünyada ve ülkemizde kalp ve damar hastalıkları ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Tüm yaş grupları için değerlendirildiğinde her iki ölümden biri kalp damar hastalıkları kaynaklıdır. Oysa kalp hastalıklarına davetiye çıkaran yanlış alışkanlıklardan vazgeçilmesi ile kalp ve damar hastalığından ölümlerin yüzde 80’i engellenebilir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel kalp sağlığını olumsuz etkileyen 9 hatalı alışkanlığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel

  • Az uyumak

Günde yedi-sekiz saatten az uyku  vücut stresine neden olarak kalp hastalıklarını tetikler. Rutin olarak dört, beş, altı saat uyuyan kişilerde diyabet, hipertansiyon ve obezite riskinin arttığı gösterilmiştir. Ayrıca, uyku yoksunluğunun düşük dereceli enflamasyona neden olabileceğine dair kanıtlar da vardır.

  • Diş ve diş eti sağlığını ihmal etmek

Yapılan bilimsel çalışmalar; tedavi edilmeyen diş eti hastalıklarının, kan damarlarının iç tabakasında fonksiyon bozukluğuna neden olarak koroner arter hastalığını başlatabildiğini göstermiştir. Ayrıca özellikle çocukluğunda ülkemizde de yaygın görülen Beta hemolitik strepkokok enfeksiyonuna  bağlı kalp romatizması gelişen hastalarda sonraki yıllarda da gelişen diş eti hastalığı  doğru tedavi edilmezse kalp kapaklarında hayati tehlikeye yol açabilecek yeni enfeksiyon riskini de artırabilmektedir.

  • Aşırı tuz tüketmek

Dünya Sağlık Örgütü günde en fazla 5 gr, yani 1 silme tatlı kaşığı tuz tüketilmesini önermektedir. Ancak ülkemizde tuz tüketimi bu miktarın oldukça üzerindedir. Kan basıncını artırdığı bilinen sodyum, birçok sağlıksız işlenmiş gıdada önemli bir bileşendir. İçeriğinde sodyum bulunan işlenmiş besinler; cipsler, salamura besinler (zeytin, peynir, turşu), tuzlu bisküviler, krakerler, konserveler ve ekmektir. Günlük sodyum alımınız arttıkça, sağlığınız tehlikeye girer.

  • Hareketsizlik

Kalp hastalıklarından korunmak için haftada 150 dakika egzersiz yapılması önerilmektedir. Yani haftanın 5 günü 30’ar dakika egzersiz yapılmalıdır. Ancak egzersiz yapmaya yeni başlayan kişilerin  kısa ve düşük tempo ile başlayıp zamanla önerilen egzersiz süresine çıkması önerilir. Kişiliğinize uygun bir egzersiz türü seçmek işinizi kolaylaştırabilir. 

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Vücuda yetersiz magnezyum alımı

Magnezyum eksikliği, çarpıntı, uykusuzluk, yorgunluk hissi, baş ağrısı, kas krampları ve nihayetinde yüksek tansiyon, diyabet hastalığını tetikleyerek kardiyovasküler hastalık oluşumuna neden olabilmektedir. Diyetimizde pazı, ıspanak, brokoli gibi bolca magnezyum içeren koyu yeşil yapraklı sebzelere, badem, kaju, yer fıstığı gibi kabuklu yemişlere, baklagillere yer vermek bu nedenle oldukça önemlidir.

  •  Doymuş yağ içeren besinleri fazla tüketmek

Diyetle alınan yağ miktarının artması, kandaki yağ düzeylerinin artmasıyla doğru orantılıdır. Doymuş yağların fazla tüketimi kalp damar hastalıklarını artırmaktadır. Doymuş yağlar; oda sıcaklığında katı halde bulunan, doymuş yağ içeriği yüksek olan yağlardır. Doymuş yağları en fazla içeren ürünler; salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş et ürünleri, burgerler, kızartılmış hazır yiyecekler, kekler, bisküviler, tereyağı, sert peynirler, kremalar, derili tavuk gibi kümes hayvanları ve yağlı etlerdir. O nedenle bu besinleri tüketirken çok dikkat etmek gerekir.

  • Stresi yönetememek

Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel, günlük yaşamın vazgeçilmezi olan stresin kalp sağlığına etkileri konusunda şöyle konuşuyor: “Kişi stres altında olduğunda adrenalin isimli bir hormon salgılanır bu da geçici olarak kalp atışını ve nefes alıp vermeyi hızlandırır. Düşük düzeyde stres yaşamın itici gücü iken, artan stres düzeyine sürekli maruz kalmak ise; kalbin hızlı çalışmasına, kalbin kanı pompalamada zorlanmasına, tansiyonun yükselmesine, kalbi besleyen damarların büzüşmesine ve kandaki kolesterol düzeyinin yükselmesine neden olur. Aşırı yorgun ya da stresli hissettiğiniz zamanlarda size iyi gelecek, moralinizi yükseltecek şeyler yapmalısınız. Stres ile mücadelede bazen en kolay yöntem bazen sadece gülümsemek  kadar basit olabilir. Örneğin; bir arkadaşınızı arayın ve onunla keyifli şeylerden bahsedin ya da açık havada yürüyüşe çıkın. Komik bir kitaba başlayarak kendinizi eğlendirin. Kısacası o anki durumunuzdan uzaklaşıp başka bir ruh haline geçmeye çalışın.”

  •  Gazlı ve şekerli içecekler tüketmek

Gazlı içeceklerin içerdiği fazla sodyum özellikle yüksek tansiyon hastalarında kan basıncının kontrolden çıkmasına neden olarak çok yükselmesine neden olabilir. Yine yüksek şeker içeren içeceklerin fazlaca tüketilmesi insülin direncine neden olarak kalp hastalıklarını artırabilir.

  •  Sigara içmek

Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel, “Sigara içilmesi kalp hastalıklarının oluşmasındaki başlıca etmenlerden birisidir. Sigara içenlerde kalp hastalığı riski, sigara içmeyenlerle kıyaslandığında 2-5 kat daha fazladır. Uzun yıllar boyunca sigara içmek, ömrü ortalama 10-12 yıl azaltmaktadır. Ancak, sigarayı bırakmak için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız. Yapılan çalışmalara göre, sigaranın bırakılmasından sonraki 3 yıl içinde kalp krizi geçirme riski yarıya düşüyor, 6 yılın sonunda ise sigara içmeyen kişilerin düzeyine iniyor. Dolayısıyla sigarayı bırakmak için en doğru zaman şimdidir!” diyor.

 Yağ bezesidir diyerek ihmal etmeyin!

 Yağ bezesidir diyerek ihmal etmeyin!

Yüzümüzün sağ ve sol tarafında 3’er tane olmak üzere 6 büyük tükürük bezinin yanı sıra mukoza içerisine serpiştirilmiş yüzlerce küçük mikroskobik tükürük bezi yer alıyor. Bu bezlerin oluşturduğu tükürük salgısı, sindirime yardımcı olmak ve enfeksiyona yol açan mikroorganizmalara karşı savunma mekanizması oluşturmak gibi önemli işlevler üstleniyor. Tüm organların yanı sıra böylesine önemli görevleri olan tükürük salgısını oluşturan tükürük bezinde de iyi ya da kötü huylu pek çok farklı türde tümör gelişebiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çetin Vural, çocuklar dahil her yaş grubunda görülse de, tükürük bezi tümörlerinde hastaların büyük çoğunluğunu 40-70 yaş grubunun oluşturduğunu belirterek, “Neyse ki bu tümörlerinin yüzde 70-80 gibi yüksek bir oranı iyi huylu oluyor. Ancak iyi huylu tümörlerin bazıları zamanla karakter değiştirerek kötü huylu tümöre dönüşebildikleri için ihmal edilmemeleri gerekiyor” diyor.

Dünya istatistikleri, 100 bin kişilik bir toplulukta, bir yıl içinde bir yeni kötü huylu ve 3-4 iyi huylu tükürük bezi tümörü ortaya çıkacağına işaret ediyor. Ülkemiz nüfusunu 85 milyon kabul edersek, her yıl 850-1000 tükürük bezi kanseri ve 4 bin kadar iyi huylu tükürük bezi tümörü oluşacağı tahmin ediliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çetin Vural, her tümörde olduğu gibi tükürük bezi tümörlerinde de erken tanının tedaviyi kolaylaştırdığına dikkat çekerek, “Günümüzde tıbbi teknoloji ve cerrahi tekniklerdeki gelişmeler sayesinde, geç kalmadan uygulanmış ve doğru planlanmış iyi huylu tükürük bezi tümörlerinin tamamına yakını, kötü huylu tükürük bezi tümörlerinin de önemli bir kısmı, bir daha geri gelmemek üzere hastanın hayatından çıkıyor. Çoğu hastada geriye kalan tek şey, dikkatli bir gözün bile zor fark edeceği ince bir iz oluyor” diyor

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Çetin Vural

 Ağrısız şişliğe dikkat!
Tükürük bezi tümörleri; yüz, boyun, ağız içi (damak, dil) ve yutak gibi bölgelerde çoğu kez ‘ağrısız şişlik’ şeklinde ortaya çıkıyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çetin Vural, tükürük bezi tümörlerinin en sık kulak önündeki tükürük bezinde geliştiklerini belirterek, “Dolayısıyla hastaların büyük çoğunluğu kulağının önünde veya hemen altında şişlik ya da kitle yakınmasıyla hekime başvuruyorlar. Tümör çene altı tükürük bezinde oluştuğunda ise çene altında şişlik/kitle ya da ağız içinde, damakta geliştiyse o bölgede kitle yakınması söz konusu oluyor” diye konuşuyor. Bazı hastalarda tümör dışarıdan fark edilmeyecek şekilde derinlerde yerleşiyor. Bu tümörler çoğu kez baş boyun bölgesinin başka sorunları için istenilen BT, MR veya ultrason gibi görüntüleme yöntemlerinde tesadüfen tespit ediliyor.

‘Yağ bezesidir’ diye düşünmeyin!

İyi huylu tükürük bezi tümörlerinin genellikle yavaş büyüdüklerine dikkat çeken Prof. Dr. Çetin Vural, “Hastalar başlangıç aşamasında tümörün yağ veya lenf bezesi olduğunu düşünüp, doktora başvurmakta gecikebiliyor. Ancak kötü huylu tümörler ilerleyen zamanda çevre dokuları işgal ederek ve yüz sinirini kemirerek yüz felci gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor, uzak organlara metastaz yaparak hayatı tehdit edebiliyor. Bu nedenle şişliklerin asla ihmal edilmemeleri gerekiyor” diyor.

Tütün ciddi bir risk faktörü

İyi veya kötü huylu tükürük bezi tümörlerinin sebebi çoğu kez tam anlamıyla bilinmiyor. Ancak çoğu tümör gibi sigara, tütün ve radyasyona maruz kalmak bu tümörlerin oluşumunda risk faktörü olarak suçlanıyor. Warthin tümörü adı verilen tümör ise hemen her zaman uzun süredir tütün kullanan hastalarda görülüyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

En etkili yöntem cerrahi tedavi

Tükürük bezi tümörlerinde en etkili tedavi yöntemi, hemen her zaman, ameliyat oluyor. Cerrahi yöntemle tümör, çoğu kez çevresindeki bir miktar sağlıklı dokuyla birlikte ve bölgede bulunan yüz siniri gibi hayati yapılar korunarak, çıkartılıyor. İyi huylu veya düşük dereceli (az saldırgan) kötü huylu tümörlerde, başarıyla yapılmış cerrahi yöntemle, tümörün hastanın hayatından tamamen çıkması çoğu kez mümkün oluyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çetin Vural, ancak yüksek derece (daha saldırgan) kötü huylu tümör varlığında cerrahi işlem sonrasında radyoterapi yönteminin  (ışın tedavisi) de tedavi planına eklenebildiğini belirtiyor.

Sinir monitörüyle minimum risk!

Tükürük bezi tümörlerinin ameliyatlarında yüz sinirinin zarar görmesi riski hastaların en çok kaygılandıkları sorunların başında geliyor. Son yıllarda, özellikle yüz sinirinin içinden geçtiği parotis tükürük bezinde yerleşmiş olan tümörlerin ameliyatla çıkartılmasında ‘sinir monitörü’ adı verilen bir yöntem yaygın olarak kullanılıyor. Prof. Dr. Çetin Vural, “Bu yöntem ameliyat sırasında yüz siniri ve dallarının korunmasını kolaylaştırıyor, ameliyatın daha güvenli bir şekilde tamamlanmasına katkıda bulunuyor” diyor.

Pandemide dijital teknoloji “ilaç” gibi geldi!

Pandemide dijital teknoloji “ilaç” gibi geldi!

Günümüzde artık birkaç yıl öncesine göre bambaşka bir yaşlı nüfus profili yükseliyor! Teknolojiyi günlük yaşantısından eksik etmeyen, akıllı telefonlarda sosyal medya aracılığıyla tanıdıklarıyla iletişimde bulunup, sanal ortamda klipler, çiçekler, pastalar gönderen, yeni  arkadaşlıklar kuran, kendilerini yaşları nedeniyle sosyal hayattan dışlanmış hissetmeyen, kısacası artık sohbet etmek için torunlarının, çocuklarının gözünün içine bakmayan! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi İç Hastalıkları, Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Berrin Karadağ özellikle iki yıllık pandemi sürecinde teknolojinin içinde olmanın ruhsal ve fiziksel sağlık açısından da yaşlılara büyük faydalar sağladığını belirtiyor.

Birebir iletişimin yerini alamasa da, günümüzde teknolojinin, aktif yaşlanmanın bir parçası olarak yaşamdaki güçlü ve kalıcı yerini aldığını vurgulayan Prof. Dr. Berrin Karadağ şöyle konuşuyor: “Dijital teknolojinin yaşlı bireylerin sosyalleşmesinde önemli bir rolü bulunmaktadır. Yaşlı bireyler, teknolojideki yeniliklere gün geçtikçe uyum sağlamaya çalışmakta ve her geçen gün teknoloji kullanım oranı artmaktadır. Her ne kadar teknoloji kullanımı konusunda endişe duysalar da dijital teknoloji, iletişimden sağlık sorunlarına kadar her alanda onların günlük yaşamlarını kolaylaştırmakta, bağımsız bir yaşam sürmelerine ve aktif bir yaşlanma dönemi geçirmelerine yardımcı olmaktadır. Bu sayede kendine güvenli, hayattan keyif almaya devam eden ve toplumdaki yerini kaybetmekten korkmayan sağlıklı ve güçlü yaş almaya devam eden bir mutlu yaşlılık hedeflenmelidir.”

Prof. Dr. Berrin Karadağ, 18-24 Mart Ulusal Yaşlılar Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, teknolojinin yaşlılara sağladığı 4 önemli faydayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Berrin Karadağ

Mutluluk

Yaş ilerledikçe kişinin sosyal çevresi, iş çevresi, yaşıtları, arkadaşları vb yaşam paylaşımında bulundukları kişi sayısı azalıyor. Sosyal izolasyon nedeniyle oluşan ruhsal durum, sağlık sorunlarının kötüleşmesine ve hayat kalitesinin önemli ölçüde düşmesine neden oluyor. Ancak teknoloji sağlıklı olan veya sağlık sorunları olan yaşlıların mutluluğuna katkı sunabiliyor. Sevdikleri, ailesi ve torunları ile sosyal medya aracılığı ile görüşmeleri, günlük aktivitelerini paylaşabilmeleri özellikle son 2 yıllık pandemi döneminde büyük fayda sağlıyor. Görüntülü görüşme programları, mobil telefonlar ve internet kullanımının artmasının, özellikle yaşlı bireyin mutlu olmasını sağladığını, iletişimini artırdığını ve sosyal etkileşimini olumlu yönde etkilediğini görüyoruz.

Sağlık

Tıp teknolojisi bu konuda çok önemli adımlar atmaktadır. Sağlık çalışanları olarak doktorların, hemşirelerin ve diğer sağlık personelinin, hastası ile arasında oluşturulan elektronik iletişim sistemleri sayesinde, uzaktan da olsa önemli konularda, özellikle yaşlı hastaların yönlendirilmeleri yapılabilmekte ve bu durum da özellikle hareket kısıtlılığı olan bireylerde ayrıca fayda sağlamaktadır. Yaşlı bireyin kendi doğal ortamında teknoloji kullanılarak izlenmesi ve değerlendirilmesinin; sık hastane başvurularını azaltması ve hastanede sıra bekleme, ulaşım, hastane ortamı gibi nedenlerle oluşabilecek stresin kontrol altına alınmasında da yararlı olabileceği düşünülüyor.

Günlük yaşam

Özellikle internet ve sosyal medya yaşlılar için sosyalleşme aracı olarak önemli katkı sağlıyor. Bu sayede yaşlılar toplum ve çevre ile ilgili olaylar ve dünya haberlerini takip etmekte geri kalmazken, bir yandan da toplum içinde ve topluluklarda aktif olarak yer aldıklarını hissedebiliyorlar. Yine digital teknoloji sayesinde para transferleri, fatura ödemeleri ve kültürel faaliyetler gibi bir çok alanda pek çok işi kolayca yapabiliyorlar.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kendine güven

Yaşlanma ile birlikte sıklıkla içe kapanma, her işten elini eteğini çekme, işe yaramama, sosyal hayat ve yeniliklerden uzaklaşma ve bunların sonucunda da özgüven kaybı meydana gelebiliyor. Yaş ile fiziksel performans da azalınca, yaşlı birey işlerini daha genç çocuklarından veya tanıdıklarından rica yolu ile yaptırıyor. Teknolojideki hızlı gelişmeye uzak kalmayan yaşlılarda ise kendilerine duydukları güven artıyor. Yaşlılara yönelik çekici ve yararlı ürünlerin tasarlanması ve teknolojik seçeneklerin daha etkin kullanımı, yaşlıların yaşam kalitesini iyileştiriyor ve sosyal uyumlarının kolaylaşmasına katkı sağlıyor.

Teknolojide güvenlik çok önemli!

Prof. Dr. Berrin Karadağ, güvenliğin sadece teknoloji kullanımı ve üretiminde değil aynı zamanda sosyal hizmetlerin yürütülmesinde de kilit rol oynadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Yaşlı bakımında sağlık birinci derecede önemli faktör olduğundan, emniyet bu faktörün ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Özellikle ilaç kullanımı, rutin kontroller, psikolojik destek, fiziksel koruma, fiziksel ihtiyaçların giderilmesi gibi konularda emniyeti sağlayıcı önlemler alınması gerekiyor. Özellikle yalnız yaşayan yaşlılar için, güvenlik amacı taşıyan izleme sistemleri, ivmeölçer tabanlı giyilebilir sensörler ile düşme durumunun tespit edilmesi, duman ve ısı sensörü ile anormal durumları tespit ve engelleme amacı taşıyan uygulamaların mevcut olduğunu görüyoruz. Teknolojideki bu ilerlemeleri özgür, rahat ve kendine güvenli bir yaşam için kullanmayı hedeflemek gerekiyor. Yalnız yaşayan ve unutkanlık veya hareket kısıtlılığı olan yaşlı bireylerin, sağlıklı ve güvenli yaşam devamı açısından desteklenmeleri, acil durumlarda kullanılabilecek veya haberdar edebilecek alarm sistemleri ile günlük yaşam aktiviteleri ve emniyeti oluşturulabilir.”

Adet öncesi gerginlik sendromu!

Adet öncesi gerginlik sendromu!

Halsizlikten bel ağrısına, gerginlikten kilo alımına, göğüslerde şişkinlikten baş ağrısına, depresif ruh halinden dikkati toplamakta güçlük çekmeye… Toplumda ‘adet öncesi gerginlik sendromu’ olarak bilinen ‘premenstruel sendrom’ pek çok kadının ortak sorunu. Üreme çağındaki her 4 kadından 3’ünde görülüyor ve nadiren de olsa yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilecek boyutlara oluşabiliyor. Kadınlarda pek çok fiziksel ve duygusal yakınmalara yol açan adet öncesi gerginlik sendromu aslında alınacak olan bazı önlemlerle konforlu bir şekilde atlatılabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, üreme çağındaki kadınların yaklaşık yüzde 90’ında adet öncesi gerginlik sendromunun hafif seyrettiğini belirterek, “Eğer şiddetli bir tablo yoksa yaşam tarzında ve beslenme alışkanlığında yapılacak düzenlemeler, sendromun hafiflemesinde önemli katkılar sağlayabiliyor. Düzenli spor yapmak, kaliteli uyumak ve sağlıklı beslenmek, alınması gereken en önemli önlemlerdir” diyor.

Ancak şiddetli seyrederek yaşam kalitesini düşüren adet öncesi gerginlik sendromunda mutlaka hekime başvurulması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, “Bu durumda önlemler yeterli gelmeyeceği için hormonal tedaviler veya antidepresan ilaçlar gibi çeşitli tedavi yöntemlerine başvuruluyor. Ayrıca vitex agnus castus (hayıt ağacı bitkisi) da dopamin maddesi gibi davranarak premenstruel sendromda faydalı oluyor. Ek olarak B6 vitamini, D, E vitamini, magnezyum ve çinko takviyesi gibi yöntemlere de başvurmak gerekebiliyor” diyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, adet öncesi sendromuna karşı 10 etkili yöntemi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran

Düzenli egzersiz çok önemli!

Geniş çaplı yapılan çalışmalarda; ortalama 8-12 hafta, haftada 3 kez, 30-60 dakikalık aerobik egzersizler başta olmak üzere, farklı egzersiz çeşitlerinin adet öncesi gerginlik sendromu üzerine faydaları ortaya kondu. Egzersiz, endorfin düzeylerini artırarak, progesteron ile östrojen sentezini düzenlemeye yardımcı oluyor ve bu sayede adet öncesi gerginlik sendromunun ana nedenlerinden sayılan hormonal düzensizliği dengeliyor. Egzersiz yapmak ayrıca kilo vermeye katkıda bulunuyor, sosyalleşmeyi sağlıyor ve depresif duygu durumunu azaltıyor.

Stresli durumlardan kaçının

Stres durumunda vücudumuzda kortizol ve aldosteron hormonları salınıyor. Yapılan çalışmalarda; bu stres hormonlarının özellikle adet başlamadan 2 hafta önce salınımlarının arttığı gösterildi. Aynı zamanda stres vücutta sempatik aktiviteyi artırıyor ve bu durum rahim kasılmaları ile adet ağrılarına neden oluyor. Dolayısıyla stresi azaltmak amacıyla yapacağınız her türlü aktivite, adet öncesi gerginlik sendromunun fiziksel ve psikolojik belirtilerinin azalmasına katkı sağlayacaktır.

Sigara ve alkolü bırakın

Sigarada ve alkol tüketimi, seks steroid hormon düzeylerini değiştirerek ve/veya serotonin/dopamin aktivitelerini etkileyerek adet öncesi gerginlik sendromunun belirtilerini artırıyor. Çalışmalarda; uzun süreli (3-5 yıldan fazla) veya yüksek miktarda (günde 15 adetten fazla) sigara kullanımının bu sendromla daha ilişkili olduğu gösterildi. Yine özellikle aşırı, erken yaşta veya uzun süreli alkol tüketiminin de adet öncesi gerginlik sendromuyla ilişkili olduğu tespit edildi.

Kahve ve çayı abartmayın

Yapılan çalışmalarda; kafeinin özellikle yüksek dozlarda tüketiminin adet öncesi gerginlik sendromu bulgularını arttırdığı gösterildi. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, fazla kafein tüketiminde uykusuzluk, sinirlilik ve meme hassasiyetinin daha fazla gözlendiğini belirterek, “Bu nedenle kafein içeren kahve ve çay gibi içeceklerin günlük aşırı tüketiminden kaçınılmalıdır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yağ, şeker ve tuza dikkat!

Yüksek kalorili, yağlı, rafine şekerli, dondurulmuş veya yüksek tuz oranına sahip besinler ile şekerli içeceklerin mümkün olduğunca az tüketilmeleri, adet öncesi gerginlik sendromunun azalmasına katkı sağlıyor. Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, aşırı tuz tüketiminin vücutta ödem artışına neden olduğuna işaret ederek, “Aşırı tuzun yanı sıra karbonhidratlı besinlerde aşırıya kaçmak da vücutta serotonini azaltarak adet öncesi sendromda etkili oluyor” bilgisini veriyor.

Uyku düzenini sağlayın

Adet öncesi gerginlik sendomunda depresif ruh hali psikomotor geriliğe yol açarak; uykusuzluk, çok uyuma, sık uyanma ve uykuyu alamama gibi uyku problemlerine neden olabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran , “Aşırı kalorili beslenmeden kaçınma, çay, kahve ile alkol tüketimini kısıtlama, egzersiz ve gevşeme tekniklerini kullanma, uykusuz veya yorgun hissedildiğinde uyuma süresini uzatma gibi yöntemler uyku kalitesini artırmada faydalı olacaktır” diyor.

 Kaslarınızı gevşetin

Meditasyon, yoga, pilates, progresif kas gevşetme tekniği, hipnoz ile bio-feedback gibi gevşeme teknikleri günlük yaşantının stresini ve anksiyetesini azaltarak adet öncesi gerginlik sendromunun daha hafif geçmesine yardımcı oluyor. Gevşeme tekniklerinin abdominal şişkinlik, ödem, meme hassasiyeti ve karın kramplarını azalttığını gösteren çalışmalar da mevcut.

Ağır diyetler yapmayın

Uzun süren açlık periyotları, zayıflama amaçlı yapılan ağır diyetler ve tek yönlü beslenme alışkanlıkları, adet öncesi gerginlik sendromunu olumsuz etkiliyor. Dolayısıyla bu hatalı alışkanlıklardan vazgeçmeniz çok önemli.

 Su için, hem de bolca!

Yeterli miktarda sıvı tüketimi vücudun sıvı elektrolit dengesini sağlıyor, bu sayede hem hormonal dengeyi, hem sinir yolaklarını düzenleyerek adet öncesi gerginlik sendromunun yakınmalarını hafifletiyor. Dolayısıyla günde 2-2.5 litre su içmeyi alışkanlık haline getirin.

Vitamin ve mineral takviyeleri

Vitex agnus castus (hayıt ağacı / chaste tree) dopamin agonisti gibi davranarak ve FSH ile prolaktin hormon düzeylerini azaltarak adet öncesi gerginlik sendromunun hafiflemesine destek oluyor. Ayrıca kalsiyum takviyesinin kısmen de olsa faydalı olduğu belirtiliyor. A, D, E vitamini ile çinkonun yararları konusundaki datalar ise yeterli değil. “Magnezyum takviyesiyle ilgili çalışmalar da çelişkilidir” bilgisini veren Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, “Dolayısıyla bu vitamin ve mineral takviyelerinin gelişigüzel kullanımı doğru değildir. Hormon dengesi ve serotonin düzeyleri üzerinden olumlu etkileri bazı çalışmalarda gösterilmiş olsa da; faydası olduğu kanıtlanmış tek ajan vitex agnus castus bitkisidir” diyor.

Ateşini hızla düşürmeye çalışmayın!

Ateşini hızla düşürmeye çalışmayın!

Kış aylarında özellikle viral enfeksiyonlar sıkça kapımızı çalıyor. Enfeksiyonların en yaygın görülen ve ebeveynlerin yoğun kaygı duymalarına yol açan belirtilerinden biri, ‘yüksek ateş’ oluyor. Son haftalarda, çocuk acil polikliniklerine yüksek ateş nedeniyle başvuruda ciddi bir artış var. Bunun nedeni ise yüksek ateşin Covid-19’un da yaygın belirtilerinden biri olması. Ancak her ateş Covid-19 enfeksiyonundan kaynaklanmıyor ve çoğu viral enfeksiyonda olduğu gibi bu hastalık ateş olmadan da seyredebiliyor. Ebeveynlerin yüksek ateşte kaygılandıkları bir başka önemli nokta da, çocuklarının havale geçireceğini ve bunun sonucunda beyninde kalıcı hasar oluşacağını düşünmeleri. Oysa yaygın inanışın aksine, 6 ay-5 yaş arasındaki çocukların ancak yüzde 4’ünde ateşli durumlarda havale gelişiyor. Gerek yüksek ateş, gerekse eşlik eden menenjit ve ensefalit gibi ağır bir enfeksiyon varlığı olmadan görülen basit ateşli havale, beyinde kalıcı hasar bırakmıyor.

Çocuklarda oldukça sık rastlanan yüksek ateş, vücut sıcaklığının 38,5 derece üstü olarak ölçülmesi şeklinde tanımlanıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sibel Aka, çocuğun genel durumunun ateşin derecesinden daha önemli olduğuna dikkat çekerek, “Ateş bir hastalık değildir, vücudun doğal ve faydalı bir yanıtıdır. Ayrıca ateşin yüksekliği ile hastalığın ciddiyeti arasında her zaman bir bağlantı olmuyor. Ancak eğer çocuğunuz çok huzursuzsa veya dalgınsa, bu sorunlarına kusma, ishal ve baş ağrısı gibi başka sorunlar eşlik ediyorsa ve en önemlisi ateşle birlikte ciltte döküntü varsa, hemen doktora başvurmalısınız. Çünkü bu tablo ciddi bir hastalığın belirtisi olabiliyor. Çocuğunuz bir yaşın altındaysa, özellikle de 3 ayın altında ise ateş durumunda hemen doktora başvurmanız gerekiyor” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sibel Aka, çocuklarda gelişen yüksek ateşte ebeveynlerin en sık yaptıkları 5 hatayı anlattı; önemli önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Sibel Aka

Yanlış: Kalın giydirmek ve sıcak ortamda tutmak

Doğrusu: Ateşin hızlı yükseldiği durumlarda titreme ve üşüme sorunları gelişebiliyor. Çocuğun özellikle el ve ayakları soğuk olabiliyor. Üşür kaygısıyla çocuğunuzu sıcak ortamda tutmayın, kalın giydirmeyin. Çünkü sıcak, vücut ısısının daha fazla yükselmesine yol açıyor. Oda ısısı ne çok sıcak ne de çok soğuk olmalı. Dolayısıyla oda ısısını 22-24 derecelerde tutmaya dikkat edin. Ayrıca kalın kıyafetler yerine bol ve ince kıyafetler giydirmeye özen gösterin.

Yanlış: Soğuk suya sokmak veya soğuk uygulama yapmak

Doğrusu: Soğuk su vücut sıcaklığının tekrar hızla yükselmesine neden oluyor ve çocuğu huzursuz ediyor. Çocuğunuzun ateşi yükseldiğinde ılık suyla banyo yaptırabilir veya ılık pansuman uygulayabilirsiniz.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yanlış: Ateşi hızla normale döndürmeye çabalamak

Doğrusu: Ateş düşürücü kullanımındaki amaç, çocuğun ateşten doğan huzursuzluğunu gidermek. Eğer çocuğunuzun bilinen bir kronik hastalığı veya öncesinde ateşli havale geçirme öyküsü yoksa, 38-38,5 dereceye kadar olan ateşte ilaç vermeden bekleyebilirsiniz. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sibel Aka, ateş düşürücü ilaçlara mutlaka uygun dozlarda ve uygun aralıklarla başvurulması gerektiğini belirterek, “Çocuğun ateşini hızla normale döndürmek için gereğinden fazla ateş düşürücü ilaçlara başvurmayın. Aksi halde aşırı doz kullanımına bağlı istenmeyen hipotermi ile mide irritasyonu gibi yan etkiler ve ilaç zehirlenmeleri gelişebiliyor” diyor.    

 Yanlış: Gelişigüzel antibiyotiğe başlamak

Doğrusu: Çocukluk çağında yüksek ateş en sık enfeksiyon hastalıkları nedeniyle gelişiyor. Doç. Dr. Sibel Aka, bu enfeksiyonların çoğunun virüs kaynaklığı olduğuna işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Bakteri enfeksiyonları daha az görülüyor ve bu ayırımın doktor tarafından yapılması gerekiyor. Antibiyotikler sadece bakteri enfeksiyonlarında fayda sağlıyor, virüs enfeksiyonlarında ise yararlı olmuyor. Dolayısıyla çocuklarda ateş saptandığında hemen antibiyotiğe başlamak son derece yanlış bir uygulama. Çünkü gereksiz yere kullanılan antibiyotikler yararsız olduğu gibi, istenmeyen alerjik reaksiyon, kusma, ishal, mantar enfeksiyonları gibi ciddi yan etkilerin ve antibiyotik direncinin gelişmesine neden olabiliyor.”

Yanlış: Ateşli çocuğu beslemeye çalışmak

Doğrusu: Çocuğunuzun ateşi yükseldiğinde mümkün olduğunca sıvı gıdalarla beslemeli, eğer emzirme dönemindeyse sık sık emzirmeye devam etmelisiniz. Ayrıca bol bol su içirmeye dikkat edin ve yemek yedirmek için zorlamayın.

Kuruyan ciltte önlem almazsanız egzamaya dönüşebilir!

Kuruyan ciltte önlem almazsanız egzamaya dönüşebilir!

Cildinizde pullanma ve kepeklenme var mı? En sık bacak bölgelerinde mi oluşuyor bu şikayetleriniz? Banyo veya yüzme sonrasında cildiniz size gergin geliyor mu? Bu yakınmalarınıza ara ara kaşıntı mı eşlik ediyor? Cildiniz normalden daha cansız ve renksiz mi görünmeye başladı? Bu sorunlardan tümü veya bazıları size tanıdık geliyorsa, dikkat! Yakınmalarınızın nedeni, kış aylarında çoğumuzun ortak derdi olan ve önlem alınmadığında egzama ya da enfeksiyon gibi önemli sorunlara yol açabilen “ciltte kuruluk” olabilir!

Kuru deri, tıptaki adıyla kserosis cutis; ciltte fazla su veya yağ kaybına bağlı olarak gelişen değişiklikler olarak tanımlanıyor. Özellikle ‘atopik cilt’ denilen tabloda cilt doğuştan nemlendirici proteinleri yeteri kadar sentezleyemediği için bu grupta kuruluk daha şiddetli olarak gelişebiliyor. Kış mevsiminde havadaki buharlaşma azaldığı ve nem oranı düştüğü için ciltte kuruluk yaz aylarına nazaran çok daha sık görülüyor. Ayrıca kuru ve soğuk rüzgar da kuruluk şikayetini daha da artırılabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Süleyman İzzet Karahan, hemen her yaşta gelişebilen ciltte kuruluk sorununun mutlaka önlenmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Cildimizdeki kuruluğu ciddiye almazsak üzerinde egzama gelişebiliyor. Egzama oluşan yerler kaşınıyor ve buna bağlı olarak cildimizdeki problemler kısır bir döngüye girebiliyor. Dahası, cildimiz kaşınan yerlerden enfeksiyon da kapabiliyor, bunun sonucunda daha ağır ve ciddi tedaviler gerekebiliyor” diyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Süleyman İzzet Karahan, kış aylarında cilt kuruluğuna karşı almanız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Süleyman İzzet Karahan

Çok sıcak suyla banyo yapmayın

Çok sıcak suyla banyo yapmak ciltte kuruluk şikayetini arttırabiliyor. Ilık su tercih etmeniz hem ciltteki kuruluğu hem de kuruluğun yaptığı kaşıntı hissini azaltıyor. Dikkat etmeniz gereken bir başka önemli nokta da, banyo süresi olmalı! Suyla uzun süreli temas tek başına cilt kuruluğuna neden olabileceği için kış aylarında banyo süresini de 5 dakika gibi kısa süreyle sınırlı tutmayı alışkanlık edinin.

Bol bol su için

Kış aylarında cilt kuruluğundan kaynaklı şikayetlerinizin artmaması için bol bol su içmeniz çok önemli. Günde en az 2-2.5 litre su tüketmeniz, kuruluk şikayetinizi büyük oranda azaltacaktır.

Odanın nemini artırın

Dermatoloji Uzmanı Dr. Süleyman İzzet Karahan, ev ve işyerinizde bulunduğunuz odanın nem oranını arttırmanın ciltte kuruluk şikayetini azaltabileceğine işaret ederek, “Bulunduğunuz mekandaki nem oranının yüzde 60 civarında olmasına özen gösterin. Sıcak veya soğuk hava cilt kuruluğunu arttırabildiği için oda sıcaklığını da 21-25 derece arasında tutmayı alışkanlık haline getirin” diyor.

Soba başında fazla durmayın

Cildinizin daha da kurumaması için bulunduğunuz ortamlara da dikkat etmeniz gerekiyor. Örneğin soba veya şömine başında uzun zaman geçirmek ciltteki kuruluğu arttırıyor. Klor oranı yüksek kapalı havuzlar da cildi çok daha fazla kurutuyorlar. Dolayısıyla cildinizin kuramaması için bu tür ortamlarda geçirdiğiniz süreyi kısaltmanızda fayda var.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Antioksidan ve omega-3 önemli

Kış aylarında antioksidandan ve omega-3’ten zengin beslenmek kuruluk şikayetini bir miktar azaltabiliyor. Bunun nedeni ise antioksidanların cildimize zarar veren serbest radikallere karşı bariyer oluşturmaları. Yabanmersini, domates, havuç, fasulye, bezelye, mercimek ve balık yağı, bu içeriklerden zengin olan besinlerden bazıları. Soğuk havalarda düzenli olarak meyve ve sebze tüketmeyi de asla ihmal etmeyin, çünkü normal döngüsünü devam ettirebilmesi için cildimiz bu gıdalardaki vitaminlere de gereksinim duyuyor.

Hindistan cevizi yağı kullanın

Cildiniz kuruysa Hindistan cevizi yağı cildinizi nemlendirmek için iyi bir seçenek olabiliyor. Bu yağ gözaltı gibi vücudumuzun en hassas bölgelerine bile sürülebilirken, diğer bir avantajı ise başka bir taşıyıcı yağla karıştırılmadan cilde doğrudan uygulanabilmesi.

Banyoda yulaf kepeği kullanın

Yulaf kepeğiyle banyo yapmak da cilt kuruluğuna karşı etkili olabilen bir yöntem. Dermatoloji Uzmanı Dr. Süleyman İzzet Karahan, yulaf kepeğinin özellikle nemlendirici ve kaşıntı giderici özelliği sayesinde kuruyan ciltleri önemli ölçüde rahatlatabildiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Yulaf kepeğini blenderden geçirip toz haline getirdikten sonra, küvetteki ılık banyo suyuna bir buçuk su bardağı kadar ekleyebilirsiniz. Küvette 15-20 dakika kadar beklemeniz yeterli olacaktır. Yulaf kepekli uygulamayı haftada 2 gün yapabilirsiniz.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bakım ürününüz cilt tipinize uygun olsun

Kış aylarında özellikle cilt tipinize uygun ürün kullanmak son derece önemli. Kışın akneli ciltlerde akne problemi artabileceği gibi, kuru ciltlerde de egzama sorunu artabiliyor. Bu nedenle akneli bir cilde sahipseniz daha güçlü, kuru cilde sahipseniz daha nazik temizleyiciler tercih edebilirsiniz. “Kimi kişiler karma cilde sahip olabiliyor; vücut kuru olup egzamaya meyilli iken, yüz yağlı olup akneye meyilli olabiliyor. Bu nedenle yüze ve vücudumuza kullandığımız ürünler mutlaka farklı olmalı” diyen Dermatoloji Uzmanı Dr. Süleyman İzzet Karahan, şöyle devam ediyor: “Kış döneminde kuruluk şikayetimizi arttırabileceği için özellikle kuru cilde sahip kişilerin çok sık peeling yapmalarını önermiyoruz. Evde yapılan peelinglerde de içeriğine dikkat etmek gerekebiliyor, çünkü fazla derin yapılan işlemler kuruluk şikayetini arttırabiliyor”

Terleten kıyafetler giymeyin

Kış aylarında yünlü kıyafetler cildimizi tahriş ederek kuruluk ve kaşıntı şikayetini arttırabiliyor. Ayrıca sentetik ürünler de cildimizi daha çok kurutup kaşındırabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Süleyman İzzet Karahan, özellikle kuru cilde sahipseniz pamuk gibi hava alan ve cildi tahriş etmeyen kıyafetleri tercih etmeniz gerektiğini vurgulayarak, ”Bunların yanı sıra kışın kalın dokumalı tek kat giysiler terlemeye neden olabileceği için birkaç kat ince kıyafetler giymeniz daha doğru olacaktır. Böylelikle ortamın ısı durumuna göre kıyafetinizi çıkartarak terlemeyi önleyebilirsiniz” diyor.

Cildinize kese yapmayın

Yıkanırken banyo süresinin kısa olması ve ılık suyun tercih edilmesi kadar, kullandığımız ürünlere de dikkat etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla duş jelleri ve sabun gibi kimyasal ürünler yerine daha az kimyasal içeren bebek ürünleri kullanmanız daha sağlıklı olacaktır. Ayrıca lif ve kese gibi cildi temizlerken tahriş eden malzemeler kullanmayın. Bunların yerine cildinize nemlendirici etkiye sahip, tane formunda olan peelingleri uygulamanız daha doğru bir tercih olacaktır.