Yazılar

Kirkor Sahakoğlu’ndan İçsel Düellonun Resimleri

İmoga Art Space, sanatçı Kirkor Sahakoğlu’nun yeni sergisi “DUEL” ile izleyiciyi insanın kendi iç dünyasıyla giriştiği en derin mücadeleye tanıklık etmeye davet ediyor. 5 Şubat’ta açılan sergi, 28 Şubat’a kadar sanatseverlerin ziyaretine açık olacak.

Sahakoğlu’nun sergisi, Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanındaki “Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.” cümlesinden ilham alıyor. Bu alıntıdan yola çıkan sergi; içerisi ve dışarısı, görünen ve saklı olan, benlik ve öteki arasındaki sınırların sürekli yer değiştirdiği bir yüzleşme alanı kuruyor.

Varoluşçu bir anlayışla kurgulanan “DUEL”, izleyiciyi yalnızca bir sanat deneyimine değil, aynı zamanda kişisel bir meydan okuma sürecine çağırıyor. Sahakoğlu, insanın en büyük mücadelesinin çoğu zaman dışarıda değil, kendi içinde yaşandığını hatırlatıyor ve şu soruyu ortaya koyuyor:

“Bu yüzleşmede insan kiminle düelloya girer? Ayna ile mi, yoksa aynadaki suretle mi?”

Sanatçı, bu düellonun aslında arzuların alt edilmesi olduğunu vurguluyor ve ekliyor:

“En büyük zafer kendine karşı kazanılan değil midir? En büyük rakip insanın kendisi değil midir?”

Adres: Kuzguncuk Mahallesi, İcadiye Caddesi 42 A, 34674 Üsküdar

 

#KirkorSahakoğlu #DUEL #İmogaArtSpace #ÇağdaşSanat #ÜsküdarSanat #SanatSergisi #İçselMücadele #UrsulaKLeGuin #VaroluşçuSanat PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sigarayı bırakmada içsel motivasyon önemli bir adım!

Sigarayı Bırakmada İçsel Motivasyon Kalıcı Başarı Sağlıyor Sigara, Duygusal Düzenleme Aracı Haline Gelebilir “Bir Tane İçsem Bir Şey Olmaz” En Büyük Tuzak

Sigaranın, birçok kişi için yalnızca bir alışkanlık olmadığını belirten uzmanlar, stresle baş etmenin ve duyguları düzenlemenin bir yolu haline geldiğini söylüyor.

Pek çok kişinin sigarayı destek mekanizması olarak algıladığını kaydeden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır.” dedi. Nikotinin beyinde yarattığı ödül mekanizmasının, sigarayı hızlı ve güçlü bir rahatlama aracı gibi kodladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, ancak beynin, doğru alternatifler sunulduğunda yeni alışkanlıklar öğrenebildiğini vurguladı. Dr. Öğr. Üyesi Çetin ayrıca içsel motivasyonla alınan bırakma kararının, dış baskıyla verilen kararlara göre çok daha kalıcı olduğu bilgisini paylaştı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü kapsamında sigarayı bırakma sürecindeki engeller hakkında bilgi verdi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Dr. Alptekin Çetin

Sigara, duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olabilir!

Sigarayı bırakmak isteyen bireylerde en sık karşılaşılan motivasyon engelleri hakkında açıklama yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Nikotinin yarattığı fiziksel bağımlılık, stresle baş etme becerilerinin sigaraya bağlanmış olması, daha önceki başarısız bırakma denemelerinin yarattığı özgüven kaybı ve ‘bırakırsam hayatımdan bir şey eksilecek’ düşüncesi engel olarak öne çıkar.” dedi.

Pek çok kişinin sigarayı yalnızca bir madde değil, günlük hayatı düzenleyen bir destek mekanizması olarak algıladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır. ‘İstiyorum ama bırakamıyorum’ diyen kişilerde genellikle güçlü bir bağımlılık, yüksek kaygı ve yetersizlik duygusu ön plandadır; kişi denemek ister ama başarısızlıktan korkar. ‘İstesem bırakırım ama istemiyorum’ diyenlerde ise çoğu zaman savunma mekanizmaları devrededir; kişi bağımlılığını kabul etmek yerine kontrol algısını korumaya çalışır. Her iki durumda da ortak nokta, sigaranın kişinin duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu.

Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre daha kalıcı!

Nikotinin beyinde dopamin salınımını artırarak sigaranın hızlı ve güçlü bir ödül olarak kodlanmasına neden olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Zamanla beyin, rahatlama, keyif ve stres azalmasını sigarayla eşleştirir.” dedi.

Bu kodlamanın; sigaranın sağladığı geçici rahatlamanın fark edilmesi, alternatif ödül ve rahatlama yollarının geliştirilmesi ve nikotin yoksunluğunun uygun tedaviyle yönetilmesiyle kırılabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Beyin yeni alışkanlıklar öğrenebilir; önemli olan ona doğru alternatifleri sunmaktır. Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre çok daha kalıcıdır çünkü davranış değişikliği içsel motivasyonla desteklenir. Kendi kararını veren birey, zorluklarla karşılaştığında sorumluluğu dış faktörlere değil kendine bağlar ve süreci daha sürdürülebilir şekilde yönetir. Zorla ya da sadece çevre baskısıyla bırakılan sigarada nüks riski belirgin olarak daha yüksektir.” açıklamasını yaptı.

Kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini daha güçlü hale getirebilir!

Sağlık motivasyonunun önemli olmakla birlikte tek başına her birey için yeterli olmadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Özellikle gençlerde ve uzun süredir sigara içenlerde sağlık riskleri soyut ve uzak algılanabilir. Estetik kaygılar, maddi kazanç, çocuklara iyi bir rol model olma, özgürlük hissi ve performans artışı gibi kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini çok daha güçlü hale getirebilir.” ifadelerini kullandı.

Eski ritüellerin yerine yenileri konmalı!

Sigara içme ritüellerinin, nikotinden bağımsız olarak güçlü koşullanmalara yol açtığına ve bırakma motivasyonunu sabote ettiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kahveyle, stresle ya da molalarla eşleşmiş sigara davranışı otomatikleşir. Bu ritüellerin yerine kısa yürüyüşler, nefes egzersizleri, şekersiz sakız, su içme ya da zihni meşgul eden küçük alışkanlıklar koymak, beynin eski eşleşmeleri çözmesine yardımcı olur.” dedi.

Bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adım vazgeçmemek!

‘Bir tane içsem bir şey olmaz’ düşüncesinin, bağımlılığın en sık kullandığı bilişsel tuzaklardan biri olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Beyin, kontrolün geri kazanıldığı yanılgısını yaratır ancak tek bir sigara, bağımlılık devresini yeniden aktive eder ve çoğu zaman eski kullanım düzeyine hızlı bir dönüşe yol açar. Bu düşünce masum görünse de nükslerin en yaygın nedenlerinden biridir.

Sigarayı bırakmayı defalarca deneyip başaramamış kişilere şunu söylemek isterim: Bu bir irade zayıflığı değil, tedavi edilmesi gereken bir bağımlılıktır. Her başarısız deneme, aslında bir öğrenme sürecidir ve doğru yöntem, doğru destek ve doğru zamanla başarı mümkündür. Vazgeçmemek, bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adımdır.”

 

#SigarayıBırak #İçselMotivasyon #Bağımlılık #GözSağlığı #Nikotin #SigaraBırakmaGünü #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL #SağlıkHaberi #Psikiyatri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Femtosaniye Lazer ile Göz Kusurlarında Yeni Çözüm

Giderek ekran kullanımının arttığı günümüzde, başta miyopi olmak üzere göz hastalıklarında belirgin bir artış gözleniyor.

Kaşkaloğlu Göz Hastanesi Kurucusu Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu, küçük yaşlardan itibaren kullanımı artan telefonlar, online dersler, evden çalışma gibi nedenler sonucunda göz hastalıklarının  buna parelel olarak arttığı bilgisini verdi.

Prof. Dr.  Kaşkaloğlu, “Çin’de yapılan bir araştırmaya göre yaşları 6 – 8 arasında değişen 120 bin çocuktaki göz bozuklukları incelendi. Çocuklarda miyopi ve diğer görme bozukluklarının görülme sıklığının önceki 5 yıllık döneme göre üç katına çıktığı gözlendi. Çocukların ekran süresinin online dersler nedeniyle en az 2 buçuk saat arttığı, oyunlar, sosyal medya gibi ekran etkinlikleri de eklendiğinde bu sürenin daha da uzadığı meydana çıktı” diye konuştu.

Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu

Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu

Teknolojinin hem hekimlere hem de hastalara avantaj sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu, son 30 yıldır göz hastalıkları tedavisinde excimer lazer teknolojisinin kullanıldığını; son 15 yıldır geliştirilen Femtosaniye lazer cihazıyla birlikte bu cerrahilerdeki başarı oranında belirgin bir artış sağlandığını ifade etti.

Göz kırma kusurlarının tedavisi hakkında bilgi veren Kaşkaloğlu şöyle devam etti: “Bıçaksız lasik olarak ifade edilen Femtosaniye lazer yöntemiyle, miyopi, hipermetrop ve astigmat gibi göz bozuklukları düzeltilebiliyor. Operasyon olan kişiler, 10 – 15 dakikalarını ameliyat odasında geçirip, saniyeler içinde gerçekleştirilen lazer uygulamasıyla göz numaraları sıfıra yakın oluyor. Böylelikle hastaların günlük yaşamı da olumlu şekilde etkileniyor. Hasta aynı gün taburcu olabiliyor”

#Miyopi #GözSağlığı #EkranKullanımı #ÇocukSağlığı #FemtosaniyeLazer #ExcimerLazer #GözHastalıkları #KaşkaloğluGöz #SağlıkHaberi #GözKusurları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Potasyumdan Zengin Besinler Ödemi Azaltıyor

Son günlerde birçok kişi beslenme alışkanlıklarında belirgin bir değişiklik yapmamasına rağmen yüz, eller, ayak bilekleri ve karın bölgesinde şişkinlik yaşadığını ifade ediyor. Uzmanlar, bu durumun yalnızca beslenme hatalarından değil, lodos gibi güçlü hava olaylarının vücudun sıvı dengesini etkilemesinden de kaynaklanabileceğine dikkat çekiyor. Hava basıncındaki ani değişimler, artan nem oranı ve sıcaklık dalgalanmaları, vücutta sıvı tutulumu riskini artırabiliyor. Bu durum halsizlik, baş ağrısı ve huzursuzluk hissiyle birlikte günlük yaşam konforunu da olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Gözde Akın lodosun vücudumuza fiziksel etkileri konusunda bilgi verdi.

Uzm. Dyt. Gözde Akın

Uzm. Dyt. Gözde Akın

Lodos fiziksel dengemizi de etkiliyor

Lodos, birçok kişinin hem ruh halini hem de fiziksel dengesini etkileyen güçlü bir hava olayıdır. Havanın basıncındaki değişim, nem oranının artması ve sıcaklığın beklenmedik dalgalanmaları; baş ağrısı, halsizlik, huzursuzluk gibi etkilerin yanı sıra vücutta ödem oluşumunu da tetikleyebilir. Özellikle lodosun estiği günlerde birçok birey yüzünde, ellerinde, ayak bileklerinde veya karın bölgesinde şişkinlik fark edebilir. Bu durum doğrudan lodosun yarattığı sıvı tutulumuna yatkınlık ile ilişkilendirilebilir. Ancak beslenme ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle lodos günlerinde ortaya çıkan ödemi kontrol altına almak mümkündür.

Potasyumdan zengin besinleri tüketin

Bu dönemde yetersiz su tüketimi ve tuz oranı yüksek besinlerin tercih edilmesi, ödemin daha belirgin hale gelmesine yol açabilir. Paketli ve işlenmiş gıdalar vücudun su tutma eğilimini artırırken, potasyumdan zengin ve lifli besinler sıvı dengesinin korunmasına destek olur. Potasyumdan zengin olan muz, avokado, ıspanak, kabak, kuru kayısı, mercimek gibi besinler tüketilebilir. Tuz tüketimini mutlaka azaltın. Paketli, salamura ve işlenmiş ürünlerden uzak durun. Maden suyu tüketiyorsanız sodyum oranı düşük olanları tercih edin.

Lodos yüzünden iştah artabilir

Öğün atlamayın çünkü uzun süre aç kalmak vücudun su tutma eğilimini artırabilir. Sebze ağırlıklı, liften zengin öğünler tüketin. Örneğin; brokoli, kabak, enginar, semizotu, salatalık gibi. Şekerli ve rafine karbonhidratlı gıdaları (beyaz ekmek, hamur işleri, tatlılar) sınırlandırın. Lodos nedeniyle artan iştah dalgalanmalarını kontrol etmek için yanınızda sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun. Badem, ceviz, yoğurt, meyve, tam tahıllı kraker bu konuda en doğru tercihler olabilir.

Bitki çayları destekleyici rol oynar

Bazı bitki çaylarının vücudun sıvı dengesini destekleyebilir. Ancak bu çayların bilinçsiz ve aşırı bir şekilde tüketilmemesi gerekir. Ödem azaltmaya yardımcı çaylar kontrollü bir şekilde tüketilebilir. Maydanoz, kiraz sapı, zencefil, adaçayı, yeşil çay bu konuda destekleyicidir. Bu çayları günde 1-2 fincan ile sınırlayın. Kronik bir hastalık varsa tüketmeden önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır. Sabah aç karnına 1 bardak ılık su ve limon içmek de sindirimi ve dolaşımı destekleyebilir.

Yaşam tarzı faktörleri ödemi etkileyebiliyor

Uzun süre hareketsiz kalmak, stres düzeyinin artması ve düzensiz uyku lodoslu günlerde ödem şikayetlerini artıran unsurlardandır. Günlük rutinlerde yapılacak küçük düzenlemeler, bu etkilerin hafiflemesine yardımcı olabilir. Örneğin gün içinde en az 20-30 dakika yürüyüş yapmaya çalışın. Bacaklarda şişlik varsa gün içinde birkaç kez bacakları kalp seviyesinin üzerine kaldırarak dinlenin. Uzun süre oturmaktan kaçının ve her 45 dakikada bir kısa hareket molası verin. Lodosun getirdiği stres ve gerginliği azaltmak için nefes egzersizi veya hafif esneme hareketleri uygulayın.

Lodos günlerinde ödemi azaltmaya yönelik öneriler

  • Günlük 8-10 bardak su tüketmeye özen gösterin.
  • Tuz oranı yüksek, paketli ve işlenmiş gıdalardan uzak durun.
  • Potasyumdan zengin besinlere beslenmenizde yer verin.
  • Öğün atlamadan, liften zengin sebze ağırlıklı beslenin.
  • Gün içinde 20-30 dakika yürüyüş yaparak dolaşımı destekleyin.
  • Uzun süre oturmaktan kaçının, düzenli hareket molaları verin.

 

#Lodos #Ödem #Beslenme #Sağlık #Diyet #Potasyum #MemorialHastanesi #GözdeAkın #YaşamTarzı #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Gençlerde kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetleri yaygınlaşıyor!

Ülkemizde ve dünyada kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artıyor. Son yıllarda genç yaş grubunda kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetleriyle sağlık kuruluşlarına başvuranların sayısında dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Eskiden daha çok ileri yaş hastalığı olarak bilinen kalp-damar sorunları, günümüzde değişen yaşam tarzı, stres, sağlıksız beslenme ve hareketsizlik nedeniyle gençleri de tehdit eder hale geldi. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı günümüzde belirgin artış göstermiştir. Bunun altında masum nedenler kadar, hayati riske yol açabilecek kalp kaynaklı ciddi etkenler de yatabildiği için, gereksiz kaygıyı azaltmak ama riskli durumları da kaçırmamak amacıyla doktor muayenesi büyük önem taşımaktadır” diyor. Prof. Dr. Cebeci, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısına yol açan 9 hatalı alışkanlığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı kimi zaman masum nedenlerden kaynaklanabilirken, kimi zaman da önemli kalp hastalıklarının ilk belirtisi olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, özellikle son yıllarda yanlış yaşam alışkanlıklarının etkisiyle bu iki sorunun yaygınlaştığını belirterek şöyle konuşuyor: “Son yıllarda hem gençlerde hem de yetişkinlerde kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran hasta sayısında belirgin bir artış dikkat çekiyor. Hastalar çarpıntıyı çoğunlukla “kalbim hızlandı”, “tekli atımlar oluyor”, “göğsümde bir boşluk hissi”, “aniden çarpmaya başlıyor” şeklinde tarif ediyor. Göğüs ağrısı ise sık olarak batma, sıkışma, yanma tarzında; çoğu zaman eforla ilişkisi net olmayan, kısa süreli ve tekrarlayıcı özellikte anlatılıyor. Genç hastalarda bu şikayetlere sıklıkla nefes alamama hissi, baş dönmesi, huzursuzluk ve ölüm korkusu eşlik edebiliyor.”

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Modern yaşam tarzı en önemli etkenlerden biri ancak…

Modern yaşam tarzının ve sağlıksız yaşam alışkanlıklarının, bu şikayetlerin artışında başı çektiğini belirten Prof. Dr. Cebeci sözlerine şöyle devam ediyor: “En sık karşılaştığımız hataların başında; yoğun kafein tüketimi, stresi yönetememek, sigara ve tütün ürünleri, uyku bozuklukları, bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri ve takviyeler, burun spreyleri, hareketsizlik, uzun süre ekran karşısında kalma, aşırı tuzlu ya da çok ağır yemekler, ani ve plansız egzersizler, yeterli ısınma yapmadan spora başlamak, hızlı yeme alışkanlığı, gece geç saatlerde yemek yeme geliyor. Özellikle gençlerde, altta yatan ciddi bir kalp hastalığı olmaksızın hissedilen çarpıntı ve göğüs ağrılarının en sık nedenlerinden birinin de; sürekli kaygı hali ve bastırılmış anksiyete olduğunu görüyoruz. Tüm bunlar otonom sinir sistemi dengesini bozarak, kalbin normal ritmini olumsuz etkileyebilir ve çarpıntıya zemin hazırlar.”

Diyabet, obezite ve metabolik hastalıklar da çok etkili

Prof. Dr. Cebeci; obezite, hipertansiyon, kas-iskelet sistemi kaynaklı ağrılar, mide-yemek borusu hastalıkları, akciğer enfeksiyonları, koroner arter hastalığı, diyabet ve tiroit hastalıklarının toplumda sık görülmesinin de, kalp kaynaklı şikayetlerin artmasına yol açtığını vurguluyor. Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı durumunda; olası ritim bozukluğu, yapısal kalp hastalığı veya metabolik nedenlerin ayrıntılı öykü, fiziki muayene ve uygun tetkiklerle mutlaka dışlanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Cebeci “Her kalp çarpıntısı veya göğüs ağrısı mutlaka ciddi bir kalp hastalığı anlamına gelmez. Ancak bu şikayetlerin altında masum etkenler gibi ciddi nedenler de olabilir. Bu nedenle mutlaka doktora başvurulmalı, iki yakınma ayrı ayrı değerlendirilmelidir” diyor.

Tedavi edilmezse!

Her kalp çarpıntısı ya da göğüs ağrısının kalıcı bir kalp hastalığına yol açmayacağını, ancak altta ciddi bir neden yatıyorsa ve tedavisiz bırakılırsa ciddi sonuçlara yol açabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci sözlerine şöyle devam ediyor: “Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı hayati riske yol açabilecek hastalıkların ilk habercisi de olabilir. Bu nedenle şikayetlerin ciddiye alınması, doğru zamanda doğru değerlendirme yapılması büyük önem taşır. Örneğin; çarpıntının nedeni tiroit hastalığıysa, hormonal dengesizlik tedavi edildiğinde şikayetler büyük ölçüde azalır. Ancak uzun süre tedavi edilmezse gelişen ritim bozukluğu kalıcı hale gelebilir. Ayrıca göğüs ağrısı gençlerde sıklıkla kalp dışı nedenlere bağlı olsa da; eforla artıyorsa, baskı ve sıkışma tarzındaysa, kola, çeneye veya sırta yayılıyorsa, nefes darlığı ve baş dönmesi eşlik ediyorsa mutlaka ciddiye alınmalıdır. Sonuç olarak; kalp, genç yaşta da sinyal verir. Bu sinyalleri doğru okumak, gelecekte oluşabilecek kalıcı kalp hasarlarını ve hayati riskleri önlemenin en etkili yoludur. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, stres azaltıcı alışkanlıkların geliştirilmesi sağlıklı ve mutlu bir gelecek için temel esaslardır.”

Çarpıntı ve göğüs ağrısına yol açan hatalı alışkanlıklar;

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısına yol açan 9 hatalı alışkanlığı şöyle sıralıyor;

  • Aşırı kafein tüketimi
  • Sigara ve alkol
  • Düzensiz uyku saatleri
  • Uzun süre ekran karşısında kalma
  • Sağlıksız beslenme (Aşırı tuzlu, ağır yemekler, hızlı yemek yeme, gece geç saatlerde yemek yeme vb)
  • Hareketsiz yaşam
  • Ani ve plansız egzersizler, uzun süre egzersiz yapmama, yeterli ısınma yapmadan spora başlama
  • Stresle baş etme yöntemlerinin yetersizliği, sürekli kaygı hali ve bastırılmış anksiyete
  • Bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri, bitkisel takviyeler, sporcu destekleri, burun spreyleri

#KalpSağlığı #GençlerdeKalpSorunları #GöğüsAğrısı #KalpÇarpıntısı #SağlıklıYaşam #Kardiyoloji #StresYönetimi #KafeinTüketimi #Obezite #Diyabet #SağlıkUyarısı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Böbrek hastalıkları çoğu zaman sinsice ilerliyor!

Böbrek hastalıkları dünya genelinde giderek büyüyen ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Güncel verilere göre, dünya genelinde yaklaşık 850 milyon kişi böbrek hastalığıyla mücadele ediyor. Uzmanlar, bu artışın hatalı alışkanlıklar ve çevresel etkenler sebebiyle önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacağı uyarısında bulunuyor. Türkiye’de de tablo endişe verici boyutlara ulaşmış durumda. Ülkemizde yaklaşık 7,5 milyon kişi kronik böbrek hastası;  bu rakam, her 6-7 erişkinden 1’inde görüldüğü anlamına geliyor. Genellikle belirti vermeden sinsice ilerlemesi nedeniyle çoğu zaman geç tanı konulan kronik böbrek hastalığı geri dönüşü olmayan sorunlara yol açabiliyor; böbrek yetmezliğiyle sonuçlanabiliyor!  Bu özelliğiyle, dünyada ölüme neden olan hastalıklar arasında her geçen yıl üst sıralara yükseliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, bu nedenle böbrek sağlığında düzenli hekim kontrollerinin ve koruyucu önlemlerin yaşamsal önem taşıdığına dikkat  çekerek,  “Sağlıklı beslenmek, yeterli sıvı almak, tuz tüketimini azaltmak, ilaç ve takviye ürünlerini doktor kontrolünde kullanmak, tansiyon ve kan şekeri için hekim takibinde olmak, böbreklerimizin uzun yıllar sağlıklı çalışmasını sağlayabilmektedir. Ayrıca,  erken teşhis için yılda bir kez rutin ultrason taraması yapılması da son derece önemlidir” diyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, böbreklerimizde hasar oluşturan etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar

Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar

Diyabet: Böbrek hasarının en yaygın nedeni

Diyabet, dünya genelinde ve ülkemizde böbrek hastalıklarının en sık görülen nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalara göre, tip 2 diyabet hastalarının yaklaşık yüzde 30-40’ında böbrek hasarı gelişiyor. Çünkü, uzun süre yüksek seyreden kan şekeri, böbreklerin süzme birimi olan damarlarında yapısal hasara yol açarak, diyabetik nefropati gelişmesine sebep oluyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,  böbreklerdeki hasar tedavi edilmediğinde ilerleyerek diyaliz tedavisi ve böbrek nakli ihtiyacına kadar ilerleyebildiğini belirtiyor.

Önlemek için: Diyabete bağlı böbrek hasarını önlemenin en etkili yolu; kan şekerinin hedef değerlerde tutulması, düzenli idrar ve kan tahlilleri ile hasarın erken dönemde saptanması.  Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, erken tanı ve doğru tedaviyle böbrek yetmezliği gelişiminin yıllarca geciktirilebildiğine, hatta tamamen önlenebildiğine dikkat çekiyor.

Hipertansiyon: Böbrekleri sessizce yıpratan tehlike

Kontrolsüz hipertansiyonu olan hastalarda kronik böbrek hastalığı gelişme riski 3–4 kat artıyor.  Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, ancak hipertansiyonun çok yaygın  görülmesine rağmen toplum tarafından genellikle ciddiye alınmadığı uyarısında bulunarak,  “Günümüzde her 3 erişkinden 1’i tansiyon hastasıdır. Hastaların önemli bir kısmı ya tanı almamıştır ya da tedavisini düzenli olarak sürdürmemektedir. Bu durum, hipertansiyonu böbrekler için en tehlikeli risk faktörlerinden biri haline getirmektedir. Çünkü, uzun süre yüksek seyreden tansiyon, tüm damarlarda olduğu gibi böbrek damarlarında da hasara yol açmaktadır” diye konuşuyor.

Önlemek için: Düzenli kan basıncı takibi, tuz tüketiminin azaltılması ve tedavinin aksatılmaması, hipertansiyonun böbrekler üzerindeki yıkıcı etkilerini büyük ölçüde önleyebiliyor.

Aşırı tuz tüketimi: Böbrek hasarını tetikleyen önemli bir etken

Aşırı tuz tüketimi, böbrek sağlığını olumsuz etkileyen önlenebilir risk faktörlerinin başında geliyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, Türkiye’de günlük tuz tüketiminin önerilen miktardan 3 kat daha fazla olduğunu hatırlatarak, “Tuz alımının artması, vücutta sıvı dengesinin bozulmasına ve tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Bu durum, özellikle tansiyon ve böbrek hastalarında ciddi bir risk oluşturmaktadır” uyarısında bulunuyor. Deniz tuzu, kaya tuzu, Himalaya tuzu ya da rafine tuzun tamamının böbrekler üzerinde aynı zararlı etkilere sahip olduğuna işaret eden Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, “Böbrek sağlığı açısından belirleyici olan tuzun çeşidi değil, tüketilen miktarıdır. Bilimsel çalışmalar, tuz tüketiminin azaltılmasının kan basıncını düşürdüğünü ve böbrek fonksiyon kaybının ilerlemesini yavaşlattığını göstermektedir” diyor.

Önlemek için: Sağlıklı kişiler, özellikle de risk grubunda olanlar için tuz kısıtlaması, böbrek sağlığının korunmasında kilit bir rol üstleniyor.

Takviye ürünler: Böbrek sağlığı için gizli tehlike

Çok sayıda bilimsel çalışmalar; vitamin, mineral, protein tozları ile kreatin gibi takviye olarak alınan ürünlerin gereksiz ve kontrolsüz kullanımının böbrek fonksiyonları üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini gösteriyor. Öyle ki takviye ürünleri kullanan kişilerin yaklaşık yüzde 10-20’sinin böbrek fonksiyon testlerinde klinik olarak anlamlı değişiklikler saptanmış. Bu ürünlerin, uzun  süreli kullanımında, sağlıklı kişilerde böbrek hasarı oluşturabildiği belirtiliyor.  Bilimsel veriler, diyabet, hipertansiyon veya böbrek hastalığı olanlarda ürünlerin böbrek hasarını hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Önlemek için: Takviyelerin ancak gerçek bir gereksinim varsa ve hekim önerisiyle kullanılmaları önem taşıyor.

Obezite: Böbreklere de yük oluyor

Dünyada ve ülkemizde adeta salgın boyutuna ulaşan obezitede, böbrek hastalığı 1.5-2 kat daha sık görülüyor. Her 5 kiloluk artış kronik böbrek yetmezliği riskini yüzde  20-30 oranında yükseltiyor.  Bunun nedeni ise obezitenin böbreklere hem doğrudan aşırı filtre yükü ve yağ birikimi yoluyla hem de dolaylı olarak hipertansiyon, insülin direnci ve inflamasyon üzerinden zarar vermesi.

Önlemek için: Sağlıklı beslenmek ve ideal kilo aralığında olmak böbrek sağlığını korumanın temel adımlarını oluşturuyor.

Ağrı kesici ilaçlar: Kontrolsüz kullanımı çok riskli

Çok yaygın kullanılan ve kolayca ulaşılan ilaçlar olan ağrı kesiciler böbrek dolaşımını sağlayan mekanizmalar üzerine etki ederek hem akut hem de kronik böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Çok kısa süre kullanımı bile son dönem böbrek yetmezliğiyle sonuçlanabiliyor. Kontrolsüz alınması sağlıklı kişiler için bile sakıncalıyken, özellikle böbrek yetmezliği riski yüksek olan hipertansiyon ve diyabet hastalarında  daha büyük tehdit oluşturuyor.

Önlemek için: Gerekli olduğu durumlarda, hekim kontrolünde, uygun doz ve sürede kullanılması böbrek hasarını önlüyor.

Sigara: Böbrek damarlarında hasar oluşturuyor

Sigara dumanında bulunan nikotin, karbon monoksit ve ağır metaller, tüm damarlarda olduğu gibi, böbrek damarlarında da işlev bozukluğuna yol açabiliyor. Bu maddeler doğrudan böbrek dokusuna ulaşarak hücresel düzeyde de hasara neden olabiliyor. Bunların yanı sıra vücutta iltihabi yanıtı artıran ve oksidatif stresi tetikleyen bir etki oluşturabiliyor. Bilimsel çalışmalar, bu faktörlerin etkisiyle sigara içen kişilerde kronik böbrek hastalığı gelişme riskinin içmeyenlere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, “Özellikle diyabet ve hipertansiyon gibi ek risk faktörleri olan hastalarda sigaranın böbrekler üzerindeki olumsuz etkisi daha belirgin hale gelmektedir ve son dönem böbrek yetmezliği gelişimi hızlanmaktadır” diyor.

Önlemek için: Sigaraya hiç başlanmaması, kullanılıyorsa hemen bırakılması böbrek sağlığında büyük önem taşıyor.

#BöbrekSağlığı #KronikBöbrekHastalığı #Diyabet #Hipertansiyon #TuzTüketimi #Obezite #AğrıKesiciRiskleri #SigaraZararı #ErkenTeşhis #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Griple mücadelede “Anne yemekleri” çok önemli, çünkü…

Kış aylarında çocuklarda grip (influenza virüsü) oldukça sık görülürken, özellikle okul ve kreş ortamlarında hızla yayılıyor. Dünya genelinde veriler, 10 yaş altındaki çocuklarda influenza virüsünün, solunum hastalıklarına bağlı hastaneye yatışların yaklaşık yüzde 15’ini oluşturduğunu gösteriyor.  İnfluenza gribinin temel semptomları olan yüksek ateş, halsizlik, kuru öksürük, boğaz ve kas ağrıları özellikle küçük yaştaki çocuklarda daha şiddetli seyrederken, ebeveynlerde ciddi kaygıya yol açabiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, griple mücadelede sadece tıbbi tedavinin değil, doğru ve dengeli beslenmenin de kritik bir önem taşıdığına dikkat çekerek, “Yeterli sıvı alımı ve doğru beslenme, bağışıklık sisteminin daha iyi çalışmasına, şikayetlerin hafiflemesine ve komplikasyonların azalmasına yardımcı olur. Hastalık döneminde vücudu dinlendirmek için iyi bir uyku, bol sıvı ve yeterli protein ile bağırsak mikrobiyotasını destekleyen gıdaların alınması son derece değerlidir” diyor.

Influenza virüsünde en önemli kurallardan birinin çocuğu zorlamadan az ve sık aralıklarla sıvı ağırlıklı beslemek olduğunu belirten Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “C vitamini, çinko ve probiyotikler mucizevi sonuçlar yaratmazlar ama vücudun doğru çalışmasına destek olurlar.  C vitamininden zengin gıdaların yanı sıra mikrop öldürücü ve bağışıklığı destekleyici etkileri nedeniyle sarımsak ile soğan içeren yemeklerin tüketilmesi, üzerlerine antiviral özelliği olan karabiber serpilmesi önemlidir. C vitamininden zengin limon da çorbaların ve salataların üzerine sıkılıp kolayca tüketilebildiği için avantaj sağlar” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Coşkun Çeltik

Prof. Dr. Coşkun Çeltik

C vitamini bağışıklığı destekliyor

Vücuttaki kolajen üretimini artıran ve bağışıklık hücrelerinin işlevlerini destekleyen C vitamini grip tedavisinde önemli bir destek sağlıyor. Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “C vitamini grip virüsünü azaltmaz ve bağışıklığı güçlendirmez. Ancak, akut hastalık döneminde şikayetlerin daha hızlı hafiflemelerine yardımcı olabilir” diyor.  Yüksek doz C vitamininin ekstra bir faydası olmadığını; bu nedenle gıdalarla doğal yoldan alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “Portakal, mandalina, limon, biber, avokado, kivi ile kuşburnu C vitamini açısından zengindir.  Çocuğun mümkünse meyvelerin kendisini tüketmesi önemlidir. Meyve suyu olarak verilecekse günlük iki bardağın geçmemesi daha iyi olur; çünkü aşırı şeker yükü metabolizmayı olumsuz etkiler” bilgisini veriyor.

Çinko enzimlerin çalışması için çok önemli

Çinko, vücudumuzda çok sayıda enzimin yardımcısı olduğu için influenza virüsünün sınırlanmasını sağlıyor, hatta dokuya tutunmasını engelliyor. Bu nedenle, çinko içeren gıdaların tüketilmesi de faydalı oluyor. Hindi, tavuk, kıyma, yoğurt, badem, ceviz, fıstık, kaju, kabak çekirdeği ve nohut çinkodan zengin gıdaları oluşturuyor.

Omega – 3 yağ asitleri vücuttaki yangıyı azaltıyor

Omega-3 yağ asitleri vücuttaki enflamasyonu, yani aşırı yangıyı azaltırken,  bağışıklık hücrelerini de destekliyor. Dolayısıyla, yüksek omega-3 (EPA/DHA) içeren balıkların hastalık döneminde haftada 1-2 kez tüketilmesinde fayda var. Somon, sardalye, uskumru ve hamsi özellikle kış mevsiminde omega-3 oranı yüksek deniz balıkları arasında yer alıyor.  “Balıkların kızartma olarak değil fırında pişirilmesi en ideal seçimdir. Bu sayede kızartmayla ortaya çıkan kötü trans yağlardan da uzak durulmuş olur” bilgisini veren Prof. Dr. Coşkun Çeltik, çok yağlı gıdaların hastalık dönemlerinde bulantıyı tetikleyebileceği için dikkatli olunması gerektiğini anlatıyor. Bitkisel omega-3 kaynaklarından olan ceviz de tercih edilebiliyor.

Probiyotikler bağırsak mikrobiyotası için önemli

Kefir gibi fermente süt ürünleri bağırsak mikrobiyotasını destekleyerek bağışıklık yanıtına dolaylı katkı sağlayabiliyor; ancak inek sütü alerjisi, laktoz intoleransı, irritabl bağırsak hastalığı olan çocuklarda sorun oluşturabiliyor. Ayrıca, fazla probiyotik tüketimi de bazen gaz sorununu artırarak olumsuz etkilere neden olabiliyor.   Günde 1-2 öğün, en fazla 200 ml (bir su bardağı) kadar probiyotik kaynağı tüketmek genellikle yeterli geliyor. Laktozu tolere edemeyen çocuklarda doğal yoğurt alternatif olabiliyor. Hastalık döneminde probiyotik etkisi nedeniyle en güzel olanı ise doğal kefir tüketmek.

Protein kaynakları dokuları onarıyor

Protein; bağışıklık hücrelerinin çalışmalarında, antikor üretiminde ve dokuların onarımında son derece önemli bir rol üstleniyor. Tüm enfeksiyon durumlarında fazla enerji tüketimine bağlı olarak bir tür metabolik yıkım süreci gerçekleştiğini belirten Prof. Dr. Coşkun Çeltik,  “Bu süreci geri döndürmek için karbonhidratla birlikte protein almak şarttır. Hastalık döneminde yağlı et ve kızartma yemekleri yerine daha hafif ve sulu yiyecekler tercih edilmelidir.  Örneğin, yoğurtlu pirinç pilavı, yumurta, lor peyniri, tavuk ve hindi beyaz eti, tavuk çorbası, kıymalı çorbalar veya deniz balıkları verilebilir. Alınan protein, pirinç, yulaf, patates, muz ve elma gibi besinlerle desteklenmelidir” diyor.  Prof. Dr. Coşkun Çeltik, gaz ve karın ağrısını tetikleyebilecekleri için baklagilleri çok tercih etmediklerine, bu dönemde bal ile pekmezin de iyi enerji verdikleri için avantaj sağladıklarına vurgu yapıyor.

Sağlıklı yağlar iltihabı hafifletiyor

Sağlıklı yağlar vücuttaki iltihabı azaltarak bağışıklık hücrelerinin çalışmalarına destek oluyor. Sağlıklı yağlar denildiğinde ise aklımıza ilk olarak zeytinyağı geliyor. Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, ancak zeytinyağının kesinlikle gıdaları kızartma amaçlı kullanılmaması gerektiği uyarısında bulunarak, “Çünkü, zeytinyağı çabuk yanar ve bunun sonucunda birçok toksik madde açığa çıkararak hücrelere zarar verebilir. Dolayısıyla, zeytinyağının yemeği ocaktan indirmeye yakın ilave edilmesi önemlidir” diyor. Ayrıca, avokado, ceviz, fındık ve badem yağları da iyi yağlar grubunda yer alıyorlar. Ek olarak, bu gıdaların kendilerinin tüketilmesi lif açısından da katkı sağlıyor ve enerji veriyor.

Bol bol sıvı alması şart!

Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, enfeksiyon döneminde çocuğun mutlaka bol sıvı alması gerektiğine de vurgu yaparak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Ateş, hızlı solunum ve terleme nedeniyle sıvı kaybı artar. Bu da halsizlik, baş ağrısı, bulantı ve kusma yapabilir. Ağırlıklı olarak su olmak üzere, belli ölçülerde ayran, elma suyu ve limonata gibi içecekler ile çorbalar sıvı eksikliğini tamamlayabilir. Bulantıyı tetiklememek için sıvıların yavaş, az az ve sık alınması gerekir. Bazen ılık, ballı ve limonlu ıhlamur çayı da solunum sorunlarının azaltılması için iyi bir alternatif olabilir. Ancak sıvı alımı çok azsa ve kusma başladıysa bir sağlık kurumuna başvurulması elzemdir.”

Anne yemekleri çok önemli, çünkü…

İşlenmiş gıdalar, içeriğinde yağ oranı çok yüksek olduğu için hekimler tarafından hurda gıdalar olarak tanımlanıyor. Paketli atıştırmalıklar, şekerlemeler, gazlı içecekler, meyve oranı düşük olan şekerli içecekler, salam, sosis ve sucuk gibi ürünler yağ oranı çok yüksek olmalarının yanı sıra birçok katkı ve koruyucu kimyasal maddeleri de içerebiliyor, gereksiz şeker ile tuz yükü getiriyorlar. “Tüm bunlar çocuğun midesini rahatsız edebilir ve iştahını daha da bozabilir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “Özellikle yüksek şekerli içecekler ve yiyecekler kısa süreli enerji verseler de ani insülin yükselmesine sebep olup,  kan şekeri dengesizliğine ve beslenmenin bozulmasına yol açabilir. Ayrıca reflü ve kusmaya da neden olabilir. Dolayısıyla, anne yemekleri dediğimiz sulu, temiz ve sevgi yüklü yemekler çocuklar için son derece önemlidir” diyor.

#Grip #ÇocukSağlığı #DoğruBeslenme #AnneYemekleri #Bağışıklık #Cvitamini #Çinko #Omega3 #Probiyotik #Protein #SağlıklıYaşam #KışAyları #Influenza #BeslenmeÖnerileri #DoğalGıdalar #Sarımsak #Soğan #Limon #Karabiber #SıvıTüketimi #Zeytinyağı #SağlıklıYağlar #HastalıktaBeslenme #ÇocukBeslenmesi #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bel fıtığına yol açan 7 önemli etken!

Günümüzde uzun süre masa başında çalışmak, hareketsiz bir yaşam sürmek ve çağımızın önemli sorunu olan obezite, bel fıtığının görülme sıklığını giderek artırıyor. Yapılan çalışmalar, şiddetli bel ve bacak ağrısının en sık rastlanan sebeplerinden biri olan bel fıtığına bağlı sinir kökü sıkışmasının yaşam boyu gelişme riskinin dünya genelinde yüzde 3–5 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise her 4 kişiden 1’inin son bir yıl içerisinde bel  ağrısı yaşadığı belirtilirken, bel fıtığının bu ağrıların önemli bir kısmını oluşturduğu vurgulanıyor. Acıbadem International Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Özkan Yükselmiş,  genellikle 30–50 yaş arasında görülen bel fıtığının modern yaşam koşullarının etkisiyle son yıllarda 20’li yaşların başında, hatta üniversite çağındaki gençlerde bile giderek artış gösterdiğini  belirterek, “Telefon, tablet veya bilgisayar karşısında  kambur pozisyonda uzun süre oturmak, hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz sırasında yanlış teknikle ağırlık kaldırmak ve fazla kilolu olmak, özellikle gençlerde bel fıtığının artışında en sık görülen nedenleri oluşturuyor” diyor.

Dr.  Özkan Yükselmiş

Dr.  Özkan Yükselmiş

2 hafta süren şiddetli bel ve bacak ağrısına dikkat!

Omurgamızdaki bel omurları arasında yer alan ve “disk” olarak adlandırılan yastıkçıkların zamanla yıpranıp dışarı doğru bombeleşerek sinir köklerine baskı yapmaları “bel fıtığı” olarak tanımlanıyor. Bel bölgesinde ani başlayan veya giderek artan bel ağrısı, belden başlayıp bacağın arkasından topuğa kadar inen “elektrik çarpması” veya “çekilme tarzında” ağrı, hissizlik ile iğnelenme (bacakta, ayakta veya parmaklarda) ve belde kas spazmı, en sık görülen şikayetler arasında yer alıyor.

Ancak hastaların önemli bir bölümü bu belirtileri “geçer” düşüncesiyle göz ardı ederek doktora gitmeyi geciktiriyor. Hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ağrının kronikleşmesi ve şiddetinin artması günlük yaşam aktivitelerini ciddi ölçüde kısıtlarken, acil ameliyat gereksinimi de ortaya çıkabiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.  Özkan Yükselmiş, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi ve kalıcı hasarın önlenebilmesi için bel fıtığının erken dönem belirtilerini ihmal etmemek gerektiğini anlatarak, “İlaç ve istirahate rağmen yaklaşık 2 haftadır geçmeyen şiddetli bel ve bacak ağrısında zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak son derece önemlidir” uyarısında bulunuyor.

Bel fıtığının 7 önemli nedeni!

Bel fıtığı genellikle birden fazla faktörün birleşmesiyle ortaya çıkıyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bel fıtığına neden olan etkenleri şöyle sıralıyor:

Genetik yatkınlık:  Ailede bel fıtığı öyküsü varsa, disk yapısı daha kolay yıpranabiliyor.

Yaşa bağlı yıpranma: Diskler yaşla birlikte su kaybederek esnekliğini yitiriyor. Bu doğal süreç fıtıkla sonuçlanabiliyor.

Hareketsiz bir yaşam:  Düzenli egzersiz yapmamak ve hareketsiz bir yaşam sürmek riski artıran önemli faktörlerden. Çünkü, özellikle bel ve karın kasları güçlü değilse, omurganın yükünü diskler ve eklemler taşımak zorunda kalıyor.

Yanlış duruş ve uzun süre oturma:  Özellikle gençlerde; kambur pozisyonda, öne eğilerek saatlerce telefon veya tablet ekranına bakmak, omurgaya binen yükü artırıyor. Ayrıca, bilgisayar karşısında çalışırken veya araç kullanırken uzun süre hatalı pozisyonda oturmak ve eğilerek çalışmak da aynı nedenle bel fıtığına yol açabiliyor.

Ağır kaldırma ve ani hareketler: Eğilerek ve gövdeyi çevirerek ağır bir yük kaldırmak diskin aniden yırtılmasına ve fıtığın ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Fazla kilo: Vücut ağırlığı arttıkça, bel omurlarına binen yük de artıyor.

Sigara: Disklerin beslenmesini bozarak daha çabuk yıpranmalarına sebep olabiliyor.

Ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor!

Toplumdaki yaygın inanışın aksine, bel fıtığı tanısı alan hastaların büyük bir kısmı ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Güncel kılavuzlar, idrar kaçırma, çok ileri güç kaybı ve felç gibi acil durumlar yoksa, öncelikle konservatif (ameliyatsız) tedavilerin denenmesini öneriyor. Dr. Özkan Yükselmiş, “Güncel veriler, erken tanı sayesinde, ameliyata gerek kalmadan, uzman hekim kontrolünde başlanan fizik tedavi, egzersiz ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle  ağrı ile fonksiyon kaybının belirgin ölçüde düzeldiğini, hastaların büyük bir kısmının günlük yaşamlarına geri dönebildiğini gösteriyor. Bazı hastalarda şikâyetler neredeyse tamamen kaybolurken, bazı hastalarda hafif ve aralıklı ağrılar ise kalıcı olabiliyor; bu noktada düzenli egzersiz ile yaşam tarzı değişiklikleri devreye giriyor” diyor.

Bel fıtığında ilk basamak fizik tedavi!

Fizik tedavi ve rehabilitasyon, bel fıtığında ameliyatsız tedavinin temel taşını oluşturuyor. Yüzeyel ısı uygulamaları, derin ısı ajanları, elektrik akımları, manuel terapi ve traksiyon, esneme ile güçlendirme egzersizleri, duruş ve ergonomi eğitimi, fizik tedavinin başlıca yöntemlerini oluşturuyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bu yöntemlerin genellikle tek tek değil, kombine şekilde uygulandığını; hastanın kliniğine ve MR bulgularına göre kişiselleştirildiğini vurguluyor. Dr. Özkan Yükselmiş, ilaç ve fizik yöntemlerine rağmen ağrısı çok şiddetli olan veya ameliyat öncesinde “ara basamak” tedavisine ihtiyaç duyulan hastalarda ise epidural veya transforaminal gibi girişimsel yöntemlerin de gündeme geldiğini anlatıyor.

Tedavi sonrasında koruma planı çok önemli!

Ameliyatsız tedavinin başarısında hastanın aktif katılımının en az tedavinin kendisi kadar önem taşıdığını ifade eden Dr. Özkan Yükselmiş, bu süreçte dikkat edilmesi gereken başlıca noktaları, “Doktorun verdiği egzersiz programını şikâyetler azalınca bırakmamak, ani ve ağır yük kaldırmaktan kaçınmak, uzun süre aynı pozisyonda kalmamak, doğru oturma ve yatış pozisyonuna özen göstermek, kilo kontrolü sağlamak, sigarayı bırakmak, stres yönetimine dikkat etmek” şeklinde sıralıyor.  Ayrıca, bel fıtığında uzun vadeli koruma planının da kilit bir rol üstlendiğini belirten Dr. Özkan Yükselmiş, “Çünkü, bel fıtığı aynı veya farklı seviyede tekrar edebiliyor. Bu risk, düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve doğru duruş alışkanlıkları gibi koruyucu yaklaşımlarla ciddi oranda azaltılabiliyor” diye konuşuyor.

 

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #BelFıtığı #BelAğrısı #OmurgaSağlığı #FizikTedavi #Rehabilitasyon #AmeliyatsızTedavi #Egzersiz #YanlışDuruş #HareketsizYaşam #Obezite #GenetikYatkınlık #KiloKontrolü #SigaraBırak #SağlıklıYaşam #Ergonomi #DuruşBozukluğu #KasGüçlendirme #DiskYıpranması #ŞiddetliAğrı #AcıbademInternational #DrÖzkanYükselmiş #SağlıkFarkındalığı #YaşamTarzıDeğişikliği #KorumaPlanı

Uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor!

Adet düzensizliği, kilo verememe, özellikle karın çevresinde yağlanma, akne, tüylenme artışı, saç dökülmesi ve sürekli yorgunluk… Birbirinden bağımsız gibi görünen bu şikâyetler, aslında tek bir sorunun habercisi olabilir.  Dünya genelinde milyonlarca kadını etkileyen Polikistik Over Sendromu’nda (PKOS) altta yatan temel mekanizmalardan birinin insülin dengesinin bozulması olduğuna dikkat çeken Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can Hastanesi) Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Filiz Candan Topuz, “İnsülin direnci Polikistik Over Sendromu’nun gelişimini kolaylaştırırken Tip 2 diyabetin oluşma riskini artırır, metabolik sorunların derinleşmesine zemin hazırlar” uyarısında bulunuyor.

Dr. Filiz Candan Topuz

Dr. Filiz Candan Topuz

Sadece yumurtalıkları değil tüm vücudu etkiliyor

Üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen hormonal bozukluklardan biri olan Polikistik Over Sendromu (PKOS) sadece yumurtalıkları değil, tüm vücudu etkiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Filiz Candan Topuz, PKOS’un dünya genelinde üreme çağındaki kadınların yüzde 6 – 19’unu etkilediğini belirtiyor ve “PKOS, yumurtlama düzensizliği, adet problemleri ile yumurtalıklarda çok sayıda küçük kist görünümüyle tanımlansa da, temelinde hormon dengesizliği ve çoğu zaman insülin direnci yer alır. Dolayısıyla, PKOS yalnızca doğurganlıkla ilgili değil; metabolik sağlık, kilo kontrolü ve uzun vadeli hastalık riskleri açısından yakından takip edilmesi gereken bir hormon bozukluğudur. PKOS’a bağlı olarak insülin direnci gelişebilir, bu da tip 2 diyabet riskini artırır ve kilo alma eğilimine yol açar. Ciltte akne, tüylenme artışı, saç dökülmesi gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Yüksek tansiyon ve kalp-damar hastalıkları riskinin yanı sıra depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlar da yine bu sendroma bağlı olarak gelişebilir. PKOS yaşam kalitesini ciddi anlamda düşebilir” diyor.

PKOS’da gizli tehlike: İnsülin direnci!

PKOS ile insülin direnci arasındaki ilişkinin hem sendromun ortaya çıkışında hem de ilerlemesinde kilit rol oynadığına dikkat çeken Dr. Filiz Candan Topuz, “Vücut insülini etkili kullanamadığında kandaki insülin seviyesi yükselir; bu durum yumurtalıklarda androjen (erkeklik hormonu) üretimini artırarak yumurtlamayı bozar ve adet düzensizliklerine yol açar. Aynı zamanda yüksek insülin düzeyi yağ depolanmasını kolaylaştırır, özellikle karın çevresinde kilo artışına neden olur ve metabolik sorunların derinleşmesine zemin hazırlar. Öte yandan, PKOS’a bağlı hormonal dengesizlikler de insülin direncini daha da artırabilir. Bu karşılıklı etkileşim, bir kısır döngü oluşturarak hem belirtilerin şiddetlenmesine hem de uzun vadede diyabet ve kalp-damar hastalıkları riskinin yükselmesine neden olabilir” diye konuşuyor.

Kesin tedavisi yok ama kontrolü mümkün!

Polikistik Over Sendromu’nda doğru ve zamanında tanının önemine dikkat çeken Dr. Filiz Candan Topuz, “Bu sendrom tüm metabolizmayı etkileyen bir sağlık sorunudur. Bu nedenle, belirtiler farklı şekillerde kendini gösterebilir. Bazı kişilerde belirtiler hafif, bazı kişilerde ise ağır seyredebilir. Tanı konulduktan sonra PKOS’un tamamen tedavi edilmesi mümkün değildir. Beslenmeden yaşam koşullarına, kilodan metabolizmaya uzanan geniş bir yelpazede etkilerini azaltmaya yönelik bir plan çerçevesinde hareket edilir. Bu kapsamda sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması, kilo kontrolü ve düzenli yapılan spor metabolizmanın düzenlenmesinde yardımcı olur. Bunların yanı sıra ilaç tedavileri ile yumurtlama ve hormon döngüsünde düzenleme sağlanır” ifadelerini kullanıyor.

Tedavide 4 altın kural

Küçük adımlarla önemli ilerleme sağlanabileceğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Filiz Candan Topuz, “Bu sendromun yönetiminde süreklilik önemlidir. Yani, hastanın kendisine iyi gelen değişimleri yaşam boyu alışkanlık haline getirmesi gerekir” diyor. Dr. Filiz Candan Topuz, dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle özetliyor:

Beslenme düzeni: Rafine şeker ve beyaz un içeren ürünlerden uzak durmak; tam tahıllar, sebzeler, baklagiller, kaliteli protein kaynakları ve zeytinyağı gibi sağlıklı yağlara ağırlık vermek, kan şekerinin daha dengeli seyretmesine yardımcı oluyor. Öğün atlamadan, düzenli ve dengeli beslenmek insülin dalgalanmalarını azaltıyor.

Fiziksel aktivite: Egzersizin metabolizmayı destekleyen en güçlü araçlardan biri olduğunu söyleyen Dr. Filiz Candan Topuz, “Masa başında çalışanlar için gün içinde kısa yürüyüş molaları bile önem taşırken, günde 15–20 dakikalık tempolu yürüyüş, esneme veya hafif egzersizler insülin duyarlılığını artırır” diyor.

Kilo kontrolü: Fazla kilonun yalnızca yüzde 5–10’unun verilmesi bile adet düzeninin iyileşmesine ve insülin direncinin azalmasına katkı sağlayabiliyor.

Yeterli ve kaliteli uyku: Her gece 7–8 saat kaliteli uyumak hormon dengesinin korunması ve metabolik sağlığın desteklenmesi açısından vazgeçilmez kurallar arasında yer alıyor.

 

#PKOS #PolikistikOverSendromu #İnsülinDirenci #KadınSağlığı #HormonalDenge #MetabolikSağlık #Tip2Diyabet #AdetDüzensizliği #KiloKontrolü #SaçDökülmesi #Akne #Tüylenme #Yorgunluk #SağlıklıBeslenme #Egzersiz #UykuDüzeni #KiloVerme #HormonBozukluğu #KalpDamarSağlığı #Depresyon #Anksiyete #YaşamKalitesi #SağlıkFarkındalığı #AcıbademKadıköy #DrFilizCandanTopuz #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Her 5 kadından 1’i bu sorunu yaşıyor!

Ülkemizde en sık görülen cilt hastalıklarından biri olan akne, genelde ergenlik dönemi sorunu gibi algılansa da, son yıllarda yetişkinlerde, özellikle kadınlarda belirgin bir artış gösteriyor. Öyle ki 25 yaş ve üzerindeki her 5 kadından 1’i akne problemiyle mücadele ediyor. Akne çoğu zaman ‘nasılsa geçer’ düşüncesiyle ihmal edildiği için ağrılı kistlere, ciltte kalıcı iz ve leke oluşumuna yol açabiliyor! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi  Dermatoloji Uzmanı Dr. Vildan Şengöz, bu nedenle aknelerin mutlaka erken dönemde tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Tedaviye erken başlanması aknenin şiddetlenmesini ve ciltte kalıcı iz ile leke bırakmasını engelleyebiliyor. Ancak, tedaviden başarılı sonuç alınabilmesi için hekimin önerdiği tedavinin aksatılmaması büyük bir önem taşıyor. Geçmiş yıllarda aknenin cilt ile sınırlı olduğu ve sadece bakım ürünleri  veya  cilt üzerine sürülen ilaçlarla iyileşeceği düşünülüyordu. Günümüzde ise aknenin sistemik bir metabolizma sorununun parçası olduğu biliniyor. Bu nedenle, akne tedavisinde bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyor” diyor.  Aknenin oluşumunda genetik yatkınlıktan çok hormonal değişimler, inflamasyon ve hatalı yaşam alışkanlıklarının sorumlu olduğunu belirten Dermatoloji Uzmanı Dr. Vildan Şengöz, akneye neden olabilen yaşam alışkanlıklarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Vildan Şengöz

Dr. Vildan Şengöz

Gece bu saatler arasında uyanık kalmak

Gece geç saatlere kadar uyanık kalınması akneye sebep olan etkenler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Melatonin hormonu gece 23:00 – 02:00 saatleri süresince salgılanıyor. Bu zaman diliminde, melatonin hormonu, beyin başta olmak üzere, bağ dokusunun ve cildin yenilenmesini sağlıyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Vildan Şengöz, sağlıklı gece uykusunun cildi içten temizlediğini ve parlaklık sağladığını, hatta en etkili cilt bakım ürünlerinden bile daha faydalı olduğunu belirtiyor. Bu saat aralığında uyanık kalmak ise cildin doğal onarım sürecini önlüyor ve akne oluşumuna zemin hazırlıyor.

Kozmetik ürünlerini bilinçsizce uygulamak

Bilinçsizce satın alınan yıkama ve peeling ürünleri çoğu zaman cilt bariyerine zarar veriyor. Hekim olmayan kişilerin önerisiyle ürün alan, peeling gibi işlemleri sık sık ve hatalı şekilde uygulayan kişilerde en sık görülen sorun cilt pH’ının bozulması oluyor. Peeling işlemi cildin üst tabakasını aldığı için parlak görünüm sağlasa da  cildin koruyucu tabakasını zayıflatıyor. Bariyerini kaybeden cilt ise bakteriyel enfeksiyonlara açık hale geliyor ve bunun sonucunda akne gelişebiliyor. Hekim önerisi olmadan kullanılan doğal ürünler de akne oluşumunun diğer nedenlerinden. Koruyucu bariyerini kaybeden cilt bakteriyel enfeksiyonlara daha açık hale gelince, akne gelişimi kaçınılmaz oluyor.

Siyah noktaları sıkmak

Aknenin ilk evresi genelde komedon, halk arasındaki bilinen adıyla siyah nokta oluyor. Bu lezyonların sıkılması veya koparılması, bakterilerin eklenmesiyle süreci daha da şiddetlendiriyor ve derin izlerle sonuçlanabiliyor. Bu nedenle, sadece komedon sorunu olsa bile dermatoloji uzmanına başvurulması ve hekim önerisiyle uygun cilt bakım ürünlerinin kullanılması büyük önem taşıyor.

Vitamin ve mineral takviyelerini hatalı kullanmak

D vitamini, ferritin, folik asit, çinko ile magnezyum gibi vitamin ve mineraller cilt sağlığı açısından büyük önem taşıyorlar. D vitamini seviyesi 50’nin altına düştüğünde aknenin daha da şiddetlendiği biliniyor. Gerekli zamanlarda A vitamini ve türevleri de tedaviye eklenebiliyor. Dr. Vildan Şengöz, akne tedavisinde bu takviyelerin doğru zamanda ve doğru dozda alındığında iyileşmeyi desteklediklerini ve iz kalma riskini azalttıklarını anlatarak, “Ancak, vitamin ve mineral takviyeleri mutlaka kişiye özel değerlendirilmeli. Çünkü, yanlış veya yüksek dozda alındıklarında akne oluşumuna zemin hazırlayabiliyor” uyarısında bulunuyor.

Fazla kahve içmek

Yetişkinlerde aşırı kahve tüketimi kafeinin diüretik etkisi nedeniyle hücrelerdeki su ve minerallerin vücuttaki atılımını hızlandırıyor. Zaten yağ oranı yüksek olan cildin iyice nemini kaybetmesine ve bunun sonucunda akne oluşumuna sebep olabiliyor.

İşlenmiş gıdalar ve şekerli besinler tüketmek

Aşırı işlenmiş ve besin değerini yitirmiş paketli gıdalar, şekerli besinler ile trans yağları içeren gıdaların yanı sıra proteinden fakir ve karbonhidrattan zengin beslenme şekli insülin direncini arttırıyor. Ciltte yağ üretimini hızlandıran insülin direnci de akne oluşumuna yol açan ve şiddetini tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor.

Kızartmalar ve trans yağlara dikkat!

Cilt sağlıklı yağlara ihtiyaç duyuyor. Zeytinyağı, ceviz, keten tohumu ve balık gibi omega-3 içeren gıdaların düzenli tüketilmeleri cilt sağlığını destekliyor. Kızartmalar ve trans yağlar ise inflamasyonu artıran ve hormon dengesini bozan etkileri nedeniyle akne oluşumuna sebep olabiliyor.

#Akne #CiltSağlığı #Dermatoloji #KadınSağlığı #ErkenTedavi #CiltBakımı #HormonalDenge #SağlıklıYaşam #VitaminMineral #YaşamAlışkanlıkları #Acıbadem #DrVildanŞengöz #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity