Yazılar

Her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası!

Her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası!

Günümüzde sağlıksız beslenme, hareketsizlik, fazla kilolar, sigara ve aşırı tuz tüketimi başta olmak üzere birçok etken yüksek tansiyon hastalarının sayısının hızla artmasına neden oluyor. Ülkemizde her 3 kişiden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen “Hastalarımızın önemli bir kısmı tansiyonu yüksek olmasına rağmen herhangi bir sıkıntı hissetmediğini belirtse de bu sanılanın aksine ciddi bir sorundur. Çünkü hipertansiyon dünyada bilimsel verilere göre inme hastalığının 3’te 2’sinden ve kalp ve damar tıkanıklıklarının yarısından sorumludur” diyor. Günümüzde yapılan çalışmalara göre; hastaların sadece yüzde 70’inin hipertansiyonunun farkında olduğunu, çoğu kişinin de tansiyonu ölçerken dikkat edilmesi gereken kuralları bilmediğinden doğru sonuç alamadığını söyleyen Prof. Dr. Sinan Dağdelen, oysa hastalığın farkında olmanın ve tedaviyi düzenli sürdürmenin hayati önem taşıdığının altını çiziyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen, yüksek tansiyonu düşürmede etkili olan 3 yöntemi anlattı, 3-4 ilaca rağmen ‘bana mısın’ demeyen dirençli hipertansiyonda en yeni tedavi yöntemine yönelik bilgiler verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde yaşa bakmaksızın giderek yaygınlaşan ve sinsince ilerlediğinden yıllarca görünür bir şikayete yol açmayabilen hipertansiyon, buna karşın sağlığı ciddi ölçüde tehdit eden bir hastalık. Öyle ki yüksek tansiyon; kalp ve damar, beyin damarları, böbrek ve göz damarları başta olmak üzere birçok organın olumsuz etkilenmesine yol açarak inmeden kalp krizine dek çok ciddi ani komplikasyonlara neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen, şikayeti olsun ya da olmasın kişilerin mutlaka düzenli ve doğru şekilde tansiyonlarını ölçmeleri gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Ne yazık ki birçok kişi tansiyonu ölçerken dikkat edilmesi gereken kuralları bilmediğinden doğru sonuç alamıyor. Tansiyon ölçülürken ilk ölçümü kesin almamak gerekir. Ardışık 4-5 gün istirahat halinde ve yatar değil mutlaka oturur pozisyonda olunmalıdır. Kol kalp hizasında ve hareket etmeden hatta konuşmadan ölçüm yapılmalıdır. 4-5 günlük tansiyonlarınızın ortalaması 135/85 mmHg veya daha yüksek ise tansiyon hastası olduğunuz ve yüksek olasılıkla bir tedavi almanız gerekiyor demektir.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Sinan Dağdelen

Sağlıklı yaşam alışkanlığı kazanmak çok önemli!

Ülkemizde hipertansiyon hastalarının sayısının yaş ile birlikte hızla arttığını, özellikle 40’lı yaşlarda çok daha belirginleştiğini belirten Prof. Dr. Sinan Dağdelen, hastalığın kesin ve radikal bir tedavisi olmamakla birlikte, sağlıklı yaşam alışkanlığının büyük önem taşıdığını belirterek “Tedavide birinci basamak; yaşam şekli değişiklikleridir. Sağlıklı yaşam alışkanlığı ise; bitkisel besinlerin ağırlık kazandığı Akdeniz tipi beslenme, sigara ve alkolden uzak durma, kilo verme, düzenli egzersiz yapma, tuzu azaltma ve işlenmiş et ürünlerinden kaçınmayı içeriyor” diyor. Tedavide ikinci basamağın ilaç uygulamaları olduğunu söyleyen Prof. Dr. Sinan Dağdelen şöyle konuşuyor: “Tansiyon için kullanılacak ilaçlar bir uzman tarafından, hastanın yaşına, tansiyon özelliklerine, kalp damar fonksiyonlarının durumuna, böbrek ve karaciğer fonksiyonlarına ve diğer kan tablosu durumlarına göre ayarlanmalıdır. Her hasta için her ilaç asla uygun olmayabilir, o nedenle başkasının ilacı sizin için tam aksi tesir yapabilir. Ayrıca her ilacın dozu da her hasta için farklı olacaktır. Hasta ilaçlarını hekimin önerdiği şekilde düzenli kullanmalıdır.”

Günde 3-4 ilaca rağmen tansiyonunuz düşmüyorsa!

Tedavi sürecini aksatmadan sürdürmek ve kan basıncını normal sınırlara çekmek hayati riskleri azaltmak için kritik önem taşırken, bazı hastaların ise günde 3-4 ilaca rağmen tansiyonu direnç göstererek 140/90 mmHg’nin altına düşmüyor. Dirençli hipertansiyon hastalarının toplumdaki oranının yaklaşık 12.8 olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Dağdelen, bu tür hastalara yönelik özellikle son 5 yılda yapılan kapsamlı ve uluslararası bilimsel çalışmaların sonuçlarının oldukça başarılı olduğuna dikkat çekerek “Bu bilimsel olumlu sonuçların ardından Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti 2021 yılında yayınladığı bildiride, dirençli hipertansiyona karşı Renal Denervasyon tedavisinin başarını ilan etmiş ve bu hastalarda yararlı, güvenli ve üçüncü basamak tedavi olarak deklare etmiştir” diyor.

Hasta aşırı ilaç yükünün yan etkilerinden de korunuyor

Son yıllarda tedavide üçüncü basamak olarak uygulanan ve dirençli hipertansiyonda başarılı sonuçlar alınmasını sağlayan Renal Denervasyon ile hastaların kullandıkları ilaç yükünün ve yan etkilerinin de azaltıldığını belirten Prof. Dr. Sinan Dağdelen şöyle konuşuyor: “Yaklaşık bir saat süren işlem sırasında hasta hafif uyutulur. Anjiyo olur gibi kasık atar damarından kateter yardımıyla böbrek damarlarının içerisine girilerek, her iki böbrek damarının tansiyonu aşırı yükselten sempatik sinir ağı zayıflatılır. Ardından normal yatağına alınan hasta, ertesi sabah yapılan kontrol sonrası günlük yaşantısına dönmek üzere taburcu edilir. Renal Denervasyon tedavisinde amaç; hastaların kullandıkları ilaç yükünü büyük oranda azaltarak, hem tansiyonu düşürmek hem de bu aşırı ilaç yükü ve yan etkilerinden hastayı korumaktır.”

Pandemide obezite hızla yaygınlaşıyor!

Pandemide obezite hızla yaygınlaşıyor!

Modern çağın en önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu, özellikle son iki yıldır Covid-19 pandemisinden dolayı evde geçirilen sürenin artması, fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenme nedeniyle obezitenin çocuk ve yetişkin her yaştan kişiyi çok daha fazla tehdit eder hale geldiğini söylüyor. Obezite cerrahisi hakkında toplumda doğru sanılan bazı yanlışların da bu hastalığın görülme sıklığının artmasına yol açtığını belirten Prof. Dr Tayfun Karahasanoğlu, doğru bilinen 9 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu

Ben kilomla barışığım, ameliyata hiç gerek yok. Hele pandemide asla!: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite yaşam süresini ve yaşam kalitesini belirgin olarak düşürür. Üstelik obez olan ya da obeziteye bağlı diyabet veya kardiyovasküler hastalığı olan bir hasta Covid-19 olduğunda sonuçlar çok daha kötüdür. Bu nedenle bu hastalardaki tedavi doğru bir zamanlamayla multidisipliner bir ekip tarafından doğru yöntemle gerçekleştirilmelidir.

Obezite sadece estetik bir sorundur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı insanlara göre obezite sadece estetik bir sorundur. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü obezite çok ciddi bir hastalıktır. Obeziteye bağlı ortaya çıkan diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, uyku apnesi, kanser ve depresyon gibi birçok problem nedeniyle obez hastaların yaşam süresi ve yaşam kaliteleri olumsuz etkilenmektedir. Oysa fazla kilolardan ve tüm bu hastalıklardan kurtulmak mümkündür.

Obezite bir irade sorunudur. Hasta isterse zayıflayabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Birçok hastaya ailesi ve çevresi bu gözle bakar. Oysa şu gösterilmiştir ki; hastanın kilosu arttıkça ve hastanın bu fazla kiloda kaldığı süre uzadıkça hastanın kalıcı zayıflama şansı azalır. Özellikle vücut kitle indeksi 35 hatta 40’ın üzerine çıkan ve bu sürede bir yıldan uzun süre kalan hastaların büyük bir kısmının irade, psikoterapi, akapunktur, diyet, egsersiz vb yöntemlerle kalıcı zayıflama şansı maalesef çok azdır.

İsteyen herkes obezite ameliyatı olabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu, obezite ameliyatlarının doğru ekiple, doğru hastaya, doğru yöntemle uygulandığında birçok hastada sonucun mükemmel olduğunu belirtirken, bunun tersi durumlarda ise çok ciddi sorunlara neden olabildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Bu nedenle tüm dünyada obezite cerrahisinin belli kriterlere uyularak uygulanması önerilmektedir. Bu kriterlere göre; vücüt kitle indeksi 40’ın üzerinde olanlar, vücut kitle indeksi 35-40 arası olup obeziteye bağlı diyabet, hipertansiyon gibi ciddi sorunları olanlar, 15-65 yaş arasındakiler, en az bir yıldan beri vücut kitle indeksi 40’ın üzerinde olup diyetisyen gözetiminde en az iki kez diyetle zayıflamaya çalışan ama başarılı olamayanlar cerrahi adaylarıdır . Bununla birlikte hastalar bu kriterlere uygun olsa da, kronik alkol veya madde kullanımı alışkanlığının bulunması, ciddi psikiyatrik problem veya yeme bozukluğu  olması, ameliyat konusunda hastanın isteksiz olması gibi sorunlardan birinin bile olması halinde hastaya obezite cerrahisi uygulanmaz.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ameliyata gerek yok. Yağ aldırma ile kilo sorunumu çözerim: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Obezite tedavisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunlar çoğunlukla birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Çok fazla kilosu olmayan hastaların tedavisine tabii ki rejim, egsersiz, yaşam tarzının değiştirilmesi gibi yöntemlerle başlamak gerekir. Kilo biraz daha arttığında endokrinolog önerisiyle medikal tedavi ve belki endoskopik yöntemler de eklenebilir. Ama bu tedavi yaklaşımı tüm hastalar için doğru değildir. Mesela, en az iki yıldan beri vücut kitle indeksi 45 olan, 1.60 boyunda 115 kg ağırlığındaki bir hastada bu yöntemler çoğunlukla yararlı olmaz. Hatta ciddi egzersiz sonucu kalp hastalıkları riski artabilir. Bu nedenle obezite tedavisi multidisipliner bir ekip işidir. Her hasta bağımsız olarak değerlendirilerek hasta için en uygun tedavi yöntemi seçilmelidir” diyor.

Her hasta için en uygun ameliyat tüp mide ameliyatıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite cerrahisinde özellikle son on yıl içerisinde tüm dünyada en sık tercih edilen yöntem sleeve gastrektomi (tüp mide) işlemi olmuştur. Günümüzde dünyada obezite nedeniyle ameliyat edilen hastaların yarısından çoğuna bu işlem yapılmaktadır. İşlemin bu kadar yaygınlaşmasının ana nedenleri; diğer obezite ameliyatlarına göre teknik olarak daha kolay bir işlem olması, dolayısıyla komplikasyon oranının daha düşük olması, ek sağlık sorunları olan hastalarda daha güvenle yapılabiliyor olması ve işlemin uzun dönem sonuçlarının kabul edilebilir olmasıdır. Ancak hastanın yaşı, cinsiyeti, vücut kitle indeksi, eşlik eden hastalıkların varlığı, yeme alışkanlıkları vb faktörler de ameliyat seçimini etkileyeceği için ‘her hastada mutlaka tüp mide ameliyatı kesin fayda sağlar’ düşüncesi doğru değildir.

Ameliyat sonrası tekrar kilo almam: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Obezite cerrahisi sonrasında bazı hastalar yeterince kilo veremediği gibi (ameliyattan 18 ay sonra fazla kilonun yüzde 50’sinden azını kaybetmek), bazı hastalar da yıllar geçtikçe yeniden kilo almaya başlar. Bu hastalarda varsa obeziteye bağlı  gelişen diyabet, hipertansiyon vb ciddi problemler ameliyat sonrası ya düzelmez ya da bir süre düzelip hasta yeniden kilo almaya başladığında yeniden ortaya çıkar. Bu gibi problemler nedeniyle yeniden ameliyat olma oranı ortalama yüzde 20’dir. Bu durum bir çok faktöre bağlı olabilir. Örneğin; tüp mide ameliyatında gereğinden daha büyük bir mide bırakılması veya midenin fundus adı verilen yemek borusuna yakın bölümünün yetersiz çıkarılması gibi problemler bu duruma neden olabileceği gibi bazen ana sorun, hastanın yaşam şekli ile ilişkili problemlerdir yani hastanın diyet alışkanlığının değişmesi, yeme bozuklukları, fiziksel aktivitenin bırakılması ve kontrolsüz psikolojik problem yeniden kilo alımını hızlandırabilir.”

Ameliyata rağmen yine kilo aldım, artık çözümü yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite tedavisinde en sık kullanılan yöntemler olan davranış tedavisi, diyet, egsersiz, antiobezite ilaçlar (iştah kesiciler), psikoterapi ve endoskopik yöntemler bu hastalarda da denenebilir. Bu işlemler ikinci bir ameliyat ihtiyacını ortadan kaldırmak için denense de bu hastalarda başarı oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle birçok hastada ikinci bir ameliyat (yeniden sleeve, gastrik bypass, BPD-duodenal switch ve SADI gibi) gerekebilir. Bu tür ikinci cerrahi işlemler ilk ameliyatlara göre hem teknik olarak daha zordur hem de daha fazla morbiditeye neden olabilir. Ancak, iyi merkezlerde, doğru bir ekiple bu işlemler güvenle yapılabilir.

Obezite cerrahisi sonrası çoğu hastada ölüm kaçınılmazdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Gerek hastalığın daha iyi anlaşılması, gerek hastalığın tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle obezite ameliyatları sonrasında ölüm oranı yıllar içerisinde iyi merkezlerde belirgin olarak düşmüştür. Üstelik çalışmalar şunu göstermiştir ki; ciddi obezite nedeniyle ameliyat edilen hastalardaki ölüm riski, tedavi edilmeyen veya ilaç tedavisi ile tedavi edilenlere göre daha düşüktür. Bu nedenle bugün şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; obezite cerrahisi iyi merkezlerde, profesyonel bir ekip tarafından multidisipliner bir yaklaşımla güvenle yapılabilir” diyor.

Anormal hücre varlığı kansere mi işaret ediyor?

Anormal hücre varlığı kansere mi işaret ediyor?

 Rahim ağzı kanseri dünyada en sık görülen kanserler arasında 4. sırada yer alırken, 45 yaş altındaki kadınlarda ise 2. sıraya yükseliyor. Dünyada her yıl 604 bin kadın rahim ağzı kanserine yakalanıyor ve bu hastaların yaklaşık yarısı hayatını kaybediyor. Oysa dünyada en sık görülen kanserlerden biri olan rahim ağzı kanseri aslında düzenli yapılan taramalarla önlenebiliyor!

Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Jinekolojik  Onkoloji Cerrahisi Uzmanı; Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi, Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Serkan Erkanlı,  rahim ağzı kanserinin düzenli uygulanan üç yöntemle önlenebildiğine dikkat çekerek, “Rahim ağzı kanseri için en önemli risk faktörü onkojenik human papilloma virüsleri olup, bu virüsler hastalığın yüzde 99’undan sorumlu tutuluyor. Onkojenik HPV enfeksiyonunu önleyen HPV aşıları, bu kanser türüne karşı en etkili korunma yöntemidir. Aşılar sayesinde, rahim ağzı kanserine yakalanma riski yüzde 70-90’a varan oranlarda engellenebiliyor. Diğer önleyici yöntemler ise smear ve HPV bazlı testlerin uygulandığı tarama programlarıdır. Bu tarama testleri sayesinde rahim ağzı kanseri erken safhada, hatta henüz gelişmeden önlenebiliyor. Rahim ağzı kanseri tanısı konduğunda bir an önce doğru tedavinin uygulanması önemlidir” diyor.

Ancak toplumda rahim ağzı kanseri hakkında doğru sanılan bazı hatalı bilgiler erken tanı ve tedaviyi geciktirebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Serkan Erkanlı, rahim ağzı kanseri hakkında toplumda doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Serkan Erkanlı

Rahim ağzı kanseri genç yaşta görülmez: YANLIŞ!

Doğrusu: Rahim ağzı kanseri genellikle 35-45 yaş grubundaki kadınlarda görülüyor. Ancak bu kanser türü ileri yaş grubunda görülebildiği gibi, 35 yaşından genç kadınlarda da oluşabiliyor. Öyle ki dünyada her yıl 35 yaş altındaki yaklaşık 60 bin kadında rahim ağzı kanseri teşhis ediliyor. 21 yaşından genç kadınlarda ise rahim ağzı kanseri görülme riski çok düşük oluyor.

 Rahim ağzı kanseri sinsice ilerler, belirti vermez: YANLIŞ!

Doğrusu: Rahim ağzı kanser öncüsü lezyonlar genellikle belirti vermiyorlar. Bu nedenle tarama programının hiçbir şikayeti olmayan kadınlarda yapılması yaşamsal öneme sahip. Rahim ağzı kanseri ise bulunduğu evreye göre; anormal vajinal kanama ve cinsel ilişki sonrası kanama şeklinde belirti verebiliyor. İlerleyen dönemlerde; düzensiz ara kanamalar, kasık ve karın bölgesinde ağrı, kanser daha da ilerlediyse; böbreklere veya bacaklara vuran ağrı ile bacaklarda şişlik gibi sinyallerle kendini belli edebiliyor.

 Rahim ağzı kanseri erken teşhis edilemez: YANLIŞ!

Doğrusu: Rahim ağzı kanseri erken teşhis edilebiliyor, hatta henüz kanser öncesi lezyonlar aşamasındayken yakalanabiliyor. Kanser öncüsü lezyonların rahim ağzı kanserine dönüşümü için yaklaşık 15-20 yıllık bir süre gerekiyor. Bağışıklık sistemi zayıflamış kadınlarda bu süre 5-10 yıla düşebiliyor. İşte bu zaman aralığı, kanser öncüsü lezyonların, smear ve HPV bazlı testlerle henüz kansere dönüşmeden tespit edilmesine imkan tanıyor.

Tek cinsel partneri olan kadınlarda rahim ağzı kanseri görülmez! YANLIŞ!

Doğrusu: HPV (Human Papilloma Virüs) büyük oranda cinsel yolla bulaşıyor. Tek bir partnerle olan ilişkiden alınan HPV hücrelerde anormalliğe neden olup,  erken saptanmadığı takdirde, kansere yol açabiliyor.

Hiçbir şikayetim olmadığı için smear testi yaptırmama gerek yok: YANLIŞ!

Doğrusu: Rahim ağzının kanser öncüsü lezyonları herhangi bir şikayete yol açmıyorlar. Belirtiler ancak kanser geliştiğinde ortaya çıkıyor. Bu nedenle rahim ağzı kanseri taraması olan smear testine asıl hiçbir yakınma olmadan 21 yaşında, HPV bazlı testlere ise 25-30 yaş itibarı ile başlamak gerekiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Rahim ağzı kanserinden korunmak için sık sık smear testi yaptırmalıyım: YANLIŞ!

Doğrusu: Rahim ağzı kanserine dönüşebilecek olan hücresel değişimleri  saptayan smear testine 21 yaşında başlanıyor ve 65 yaşına kadar her 3 yılda bir devam ediliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Serkan Erkanlı, HPV bazlı testlerle yapılan taramalarda daha başarılı sonuçlar elde edildiğine işaret ederek, “Tek bir smear testi kanser öncüsü lezyonları yüzde 55 oranında tespit edebilirken, tek bir HPV testi bu lezyonların yüzde 95’ini saptayabiliyor. Dolayısıyla smear testine 30 yaşından sonra HPV testi de ekleniyor. HPV bazlı testler normal sonuçlandığında, bir sonraki testin 5 yılda bir yapılması öneriliyor” diyor. Riskli durumlarda veya sonuçların anormal çıkması halinde ise her iki testte süreler kısalabiliyor. Eğer riskli bir tablo yoksa smear testini sık yaptırmak rahim ağzı kanserine erken tanı konulması şansını fazla arttırmadığı gibi, endişeye ve yanılma ihtimali nedeniyle gereksiz biyopsi işleminin yapılmasına da yol açabiliyor.

HPV enfeksiyonu geçirdikten sonra aşı fayda sağlamaz: YANLIŞ!

Doğrusu: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Serkan Erkanlı, HPV aşılarının etkilerinin HPV ile karşılaşmadan önceki dönemde daha güçlü olmakla beraber bu enfeksiyonu geçirdikten sonra da fayda sağladıklarını belirterek, ”Rahim ağzı kanserine yol açan yaklaşık 14 adet onkojenik human papilloma virüs tipi vardır. Bunlardan biriyle enfekte olan hasta, HPV aşıları sayesinde, aşı içerisinde yer alan diğer tiplere karşı korunabiliyor. Ayrıca aşıların bu virüse karşı sağladıkları bağışıklık, vücudun enfeksiyona yönelik geliştirdiği bağışıklıktan daha güçlü bir etki gösteriyor” diyor.

Aşı olduktan sonra smear testi yaptırmama gerek yok: YANLIŞ!

Doğrusu: HPV aşıları her ne kadar rahim ağzı kanserine karşı büyük oranda koruyucu olsalar da, rahim ağzı kanserini yüzde 100 oranında önleyemiyorlar. Dolayısıyla aşı sonrasında da rutin rahim ağzı kanseri taramalarının ihmal edilmemesi yaşamsal önem taşıyor.

 Smear testinde anormal hücre varlığı rahim ağzı kanseri demektir: YANLIŞ!

Doğrusu: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Serkan Erkanlı, smear testi sonucunun anormal gelmesi durumunda hastaların mutlaka yakından değerlendirilmeleri gerektiğini belirterek, “Anormal hücre varlığı kanser öncüsü lezyon ihtimalinin arttığına işaret ediyor. Ancak bu tablo hastanın rahim ağzı kanserine yakalandığı anlamına gelmiyor. Burada daha önemli olan, kanser öncüsü hücre bozukluklarının oranının normal smear testi sonucuna nazaran artmış olmasıdır. Bu hastalardaki hücresel anormalliğinin derecesine göre rahim ağzından biyopsi yapmak gerekebiliyor. Bu şekilde kanser öncüsü lezyonlar erken aşamada yakalanıp tedavi edilebiliyor, böylece rahim ağzı kanseri önlenebiliyor” diyor.

HPV testim pozitif çıktı, rahim ağzı kanserine yakalanacağım: YANLIŞ!

Doğrusu: Kadınların yüzde 80’inden fazlası hayatları boyunca en az bir kez HPV ile enfekte oluyorlar. Ancak vücudun bağışıklık sistemi, 2-3 yıl içerisinde, hastaların yüzde 90’ından fazlasında HPV enfeksiyonunu temizliyor. Hastaların yüzde 10’luk kesiminde ise HPV enfeksiyonu kalıcı oluyor. “İşte bu grup hastaların yakından takip edilmeleri, kanser öncüsü lezyonların erkenden teşhis ve tedavi edilmesi için çok önemli” uyarısında bulunan Prof. Dr. Serkan Erkanlı, “Her HPV kansere yol açmadığı için test pozitif çıktığında, hangi HPV ile enfekte olunduğuna ve smear testindeki sonuca göre biyopsi yapılması veya hastanın yakın takip edilmesi gerekebiliyor” diyor.

Pandemi ruh sağlığımızı bozdu!

Pandemi ruh sağlığımızı bozdu!

Dünyada ve ülkemizde hızla yaygınlaşan koronovirüs salgını, ‘pozitif’ sonuçla karşılaşan kişilerin yaşamında sadece fiziksel değil, ruhsal sorunlara da yol açabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç “Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19’un, herhangi bir ruhsal hastalığı olmayan kişilerde birtakım ruhsal sorunlara, ruhsal hastalığa sahip kişilerde ise hastalığın şiddetlenmesine sebep olabildiğini sıkça görüyoruz. Koronavirüs tanısı alan kişiler, ‘nerede eksik ya da hata yaptım, kimden bulaştı, yeterince dikkat etmedim mi’ gibi düşüncelerle kendilerini sorgulamaya başlıyorlar. Kendilerini suçlamakla birlikte, hastalığının nasıl ilerleyeceği ve yakınlarına bulaştırmak konusunda kaygı duyup, bulaştırdılarsa suçluluk duygusu ile depresyona girebiliyorlar” diyor. Covid-19 ile birlikte son iki yıldır pek çok kişide sinirlilik, tahammülsüzlük, öfke patlamaları, konsantrasyon güçlüğü, kaygı bozukluğu, mutsuzluk, ölüm korkusu ve depresyon gibi ruhsal sorunların görülme sıklığının arttığını belirten Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç, bu sorunların üstesinden gelmemize yardımcı olabilecek 7 önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç

  • Olumlu düşünün

Virüse yakalananlar bu durumun sadece kendisine özgü olmadığını, hasta olup iyileşen insanların da olduğunu unutmamalıdır. Gerçekçi düşünce içine girilmeli, sürekli bedensel belirtileri dinlememeli, bakış açılarını değiştirmelidirler. Yani umutlu olun ve olumlu düşünün.

  • Güvenilir kaynakları takip edin

Medya yayınlarına gereğinden fazla maruz kalmayarak, güvenilir kaynakları takip etmek önemli. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığının önerdiği tedbir kurallarını uygulayın. Korku ve kaygınızı, bilgi sahibi olarak ve gerekli tedbirleri uygulayarak aza indirebilirsiniz. Endişenizin, korkunuzun artması başka pek çok şeyi olumsuz algılamanıza sebep olur. Bu yüzden korkunuzu artıracak kişi ve kaynaklardan uzak durun. Konu hakkında bilgisi olmayan kişileri ve yayınları takip etmeyin. Öğrenmek istediğiniz şeyleri, güvenilir kaynaklardan öğrenin.

  • Koronavirüsten başka haberleri de okuyun

Haberlerden aşırı kaçınmak, belirsizliğin ve beraberinde kaygının artmasına yol açarak paniğe sebep olabilir. Bu nedenle haberleri takip edin ama sürekli koronavirüs hakkında araştırma, haber takibi yapmayın. Farklı alanlardaki haberleri de okuyun. Sosyal medyayı aralıklı kullanın. Bu da hem endişenizin azalmasını hem de zamanınızı daha verimli kullanmanızı sağlayacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Rutin işlerinizi sürdürün

İzolasyon halindeyken hobilerinizle vakit geçirmek kendinizi daha iyi hissettirecektir. Daha önce vakit eksikliğinden ertelenen uğraşlara yönelmek daha kaliteli vakit geçirmenizi sağlayacaktır. Kitap okuyabilir, film izleyebilir, ev içinde egzersizler yapabilirsiniz. Çocuklarınızla oyunlar oynayabilir, aktiviteler yapabilirsiniz. Korkunuzu yönetebilmek için normal hayatınızı sürdürebilmeniz gerekir. Evdeki rutininizi devam ettirmeye çalışın. Diğer gündemlerle de ilgilenin.

  • İletişiminizi kesmeyin

Diğer kişilerle bağlantı kurun. Yakınlarınızla irtibat halinde olup, sosyal mesafeyi koruyarak sosyal ilişkileri devam ettirin. Endişelerinizi ve nasıl hissettiğinizi bir arkadaşınız ya da aile üyenizle paylaşın. Sağlıklı ilişkilerinizi sürdürün.

  • Ruhunuza ve bedeninize iyi bakın

Sağlıklı beslenin, dengeli yemekler yemeye çalışın, düzenli egzersiz yapın. Alkol ve sigaradan kaçının, çay ve kahve tüketiminize dikkat edin. Gün ışığı almayı ihmal etmeyin. Uyku kalitenizi artırmak için; her gün aynı saatlerde uyuyup uyanın, yatmadan en az bir saat önce elektronik cihazları kullanmayı bırakın.

  • Gerekirse uzman desteği almaktan kaçınmayın

Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak Kılıç “Kaygı ve korku, yeterli ölçüde ise gereklidir ve bizi doğru olan önlemleri almaya yönlendirir. Ancak kaygı ve korku; yeme ve uyku bozukluklarına sebep oluyor ve hayat kalitesini değiştiriyorsa, kişinin psikolojisinin olumsuz etkilendiğinin işaretidir. Erken önlem alınmazsa, ilerleyen süreçte koronavirüsün psikolojik etkileriyle baş edilmesi daha zor olacaktır. Bu nedenle; bireyler kendine zarar verecek ölçülerde tedbir kurallarını uyguluyorsa, uyku ve yeme bozuklukları başladıysa, işlevselliği bozacak ölçüde panik ve korku durumu, yaşam kalitesinde olumsuz değişimler var ise, psikolojik destek almaktan kaçınmamak gerekir” diyor.

Duygularınızın sizi tüketmesine izin vermeyin

Duygularınızın sizi tüketmesine izin vermeyin

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

İnsanoğlunun sahip olduğu en kıymetli özelliklerinden biri hiç kuşkusuz hissedebilme yetisidir. Duygular olmadan süregelen bir ömrü tadı tuzu olmayan bir yemeğe benzetebileceğimiz gibi böyle bir yaşamı hayal etmek neredeyse imkânsız, öyle değil mi? Söylenişleri kültürden kültüre, dilden dile değişse de bazıları zaman içerisinde farklı formlara evrilseler de insana ait duyguların hemen hepsi zamansız ve evrenseldirler. Avcı toplayıcı döneminde vahşi bir hayvanla burun buruna gelen bir insanın hissettiği korkunun bugün benzer bir durumda yaşanılacak duygudan şiddet ve nitelik olarak hiçbir farkı yoktur. Duygunun zamansız niteliğindendir ki modern aşkın gücünü tanımlarken Sultan Süleyman’ın Hürrem’e olan aşkından dem vurmak mümkündür.

Hisler, insanı insan yapan önemli bir olgu olmalarına rağmen aşırı odaklanıldığında kişiye zarar verecek kadar güçlü bir hale gelebilirler; paradoksal bir şekilde, görmezden gelindiklerinde de etkinlikleri yine bir o kadar artar. Bundan dolayı danışanlarımla yaptığım görüşmelerde duygularımızı ele alış biçimlerini konuşurken iki farklı yaklaşımı vurgularım. Bunlardan birincisi olumsuz duygulara odaklanmamaktır. Nasıl ki mutlu anımıza odaklandığımızda mutluluk hissimiz kat kat artar, benzer durum olumsuz duygularımız için de geçerlidir. Bu tıpkı uyumaya hazırlanan küçük bir çocuğun yatağının karşısındaki duvarda gördüğü bir gölgeye odaklanıp hayalinde onu kocaman ama aslı olmayan bir canavara dönüştürmesine benzer. Bizler de yetişkinler olarak sıradan bir kaygımıza odaklandığımızda onu besleyip büyütür ve dünyamızı bir anda ters yüz edecek bir boyuta çıkartabiliriz. Duygularla baş etmede en sık düştüğümüz tuzak ise olumsuza odaklanmamak uğruna onları tamamen yok sayma eğilimidir. Benim bu noktada seanslarımda telaffuz etmeyi sevdiğim bir cümle vardır ki o da “Direndiğin şey var olmaya devam eder!”

Duygularımızı ele alış biçimindeki bir diğer yaklaşım onları kabul edebilmektir. Tıpkı olumlu duygular gibi olumsuz duyguları yaşamanın da son derece normal olduğunu kendimize sıkça hatırlatmalıyız. Hatta bu duygulara izin vermek ve onlara kucak açmak olumsuz duyguların üzerimizdeki hakimiyetlerini anında azaltacaktır. Aksi takdirde halı altına süpürülen negatif duygular psikanalizin babası Sigmund Freud’un da öne sürdüğü gibi ileride çok daha istenmeyen bir şekilde ortaya çıkarlar. Bu durumda olumsuz her tür duyguyu öncelikle kabul etmek sonrasında bunları ifade edebilmek son derece önemlidir.

Duygularımızla baş etme yolunda faydalanacağımız en etkin yöntem, bilişsel davranışçı terapide sıkça kullanılan “düşünce kontrolü” egzersizleridir. “Olay-duygu” ilişkisini kısaca özetlemek gerekirse: Bizler bir olay meydana geldiğinde tepki olarak yaşadığımız duyguları direkt olarak olayın kendisiyle ilişkilendiririz. Aslında sistem bu şekilde işlemez. Yaşadığımız olayın ertesinde olumsuz duygu(lar) deneyimlememize yol açan sebep, sahip olduğumuz olumsuz düşüncelerimizdir. Bunlar “negatif otomatik” düşünceler olarak adlandırılır. Mutsuzluk, öfke, kıskançlık, kaygı, hayal kırıklığı gibi her tür olumsuz duyguyu hissettiğimiz anda bu duygulara odaklanıp onları besleme ya da onlardan kaçarak yok saymak yerine öncelikli olarak hislerimize yol açan negatif otomatik düşüncelerimizi bulmalıyız. Sonrasında da çoğu gerçekten uzak ve mantık dışı olan bu olumsuz düşünceleri çürütecek olumlu ve rasyonel düşünceler üretmeye çalışmalıyız. Yeni oluşturduğumuz düşünceler ne kadar kuvvetli olurlarsa negatif otomatik düşüncelerimizin etkisini, dolayısıyla hissettiğimiz olumsuz duyguların kuvvetini azaltmamız da o kadar başarılı olacaktır.

“Olay-düşünce-duygu” döngüsünü göz önüne aldığımızda benzer bir şekilde olumsuz düşüncelere de odaklanmamak gerekiyor.  Aksi takdirde istenmeyen duyguların bizi tüketmesi kaçınılmazdır. Düşünce egzersizlerini yaşam tarzı olarak belirlediğinizde duygularınızı ne kadar rahat yönetebildiğinizi göreceksiniz.

Duygularınızı kucaklayarak onları dolu dolu yaşayın ama gücün sizde olduğunu kendinize sıkça hatırlatarak özellikle olumsuz duygularınızın sizi tüketmesine asla izin vermeyin!

 

Tüp mide ameliyatı ile yeni birine dönüşmek mümkün mü?

Tüp mide ameliyatı ile yeni birine dönüşmek mümkün mü?

Düşünün sürekli yiyorsunuz ama doymuyorsunuz. Oysa midenizde diğer organlarınız gibi. Sadece siz yedikçe kapasitesi de artıyor bir süre sonra. Peki midenizin bir kısmını alsalar eskisi kadar yiyebilir misiniz?

Tüp mide ameliyatı ile sağlıklı kilonuza kavuşabilir, diyabet, yüksek tansiyon ve uyku apnesi gibi sorunlarınızdan kurtulabilirsiniz.

Op.Dr. Coşkun Görmüş

Tüp mide ameliyatı nedir?

Yıllardır diyet ve egzersiz yapılmasına rağmen hala kaybedecek çok fazla kiloya sahip insanların başvurduğu tüp mide ameliyatı, son zamanların en yaygın cerrahi kilo verme yöntemleri arasındadır. Genellikle laparostik olarak yapılan bu işlem, midenin yaklaşık olarak %75’inin çıkarılması ve daha az yiyecek tutan bir ‘tüp’ şeklini almasıyla sonuçlanır. Midenizin boyutunu sınırlamak, açlık hormonu olarak adlandırılan ghrelin adlı hormon düzeyini düşürür. Bu sebeple, ameliyat sonrası çoğu insan daha az açlık hissi duyduğunu belirtmiştir. Ghrelin kan şekeri metabolizmasında da önemli rol oynamaktadır. Bu da, diyabet hastalarının ilaç kullanımında ani azalmalar meydana getirebilir. Avrasya Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Op.Dr. Coşkun Görmüş tüp mide ameliyatına dair önemli açıklamalarda bulundu.
Ameliyatın yapılmasında vücut kitle indeksiniz belirleyici rol oynuyor

Tüp mide ameliyatı, fazla kilolarınızı vermenize ve potansiyel olarak yaşamı tehdit eden kiloyla ilişkili sağlık sorunları riskinizi azaltmanıza yardımcı olmak için yapılır. Ameliyat olunabilmesi için aşağıdaki şartları taşımak gerekmektedir;

  • Vücut kitle indeksi 40 kg/m²’nin üzerinde (morbid obez yani ileri derecede obez) olmalı,
  • Obeziteye bağlı ek bir hastalığa sahip olunmalı. Örneğin diyabet, yüksek tansiyon gibi…

Ayrıca obeziteye bağlı “yeni” tip 2 şeker ve metabolizma bozukluğu olan ve VKİ’si 30 – 35 arasındaki hastalarda da obezite doktorunun kararı ile ameliyat yapılabiliyor. Obezite ameliyatları estetik amaçla yani kişinin daha zayıf görünmesi için yapılmamaktadır.

Ağrıyı hastanın acı eşiği belirliyor

Ameliyatın en büyük avantajı laparoskopik (kapalı) olarak yapılmasıdır. İşlem, karnı delerek çok küçük kesilerle yapılmaktadır. Bu kesiler milimetriktir. Bu nedenle girişim sonrası ağrı açık ameliyatlara oranla çok daha çok azdır. Hastaya ameliyat sonrası ağrı kesici uygulanarak ağrı çekmesi tamamen önlenmeye çalışılır. Ancak, herkesin ağrı eşiği farklıdır. Yine ilaç toleransı ve ilaçtan biyoyararlanımı farklıdır. Dolayısıyla tedavi standardize edilemez. Her hastanın ihtiyacına göre ağrı kesici tedavi uygulanmalıdır.

Ameliyatın uzman ellerde yapılmaması olası riskleri artırır

Her ameliyatta olduğu gibi tüp mide ameliyatı da potansiyel sağlık riskleri taşımaktadır. Bu nedenle sağlığınız için ameliyatın uzman doktorlar tarafından yapılması gerekmektedir. Olası riskler şunları içerir;

  • Aşırı kanama
  • Enfeksiyon
  • Anesteziye karşı olumsuz reaksiyonlar
  • Kan pıhtıları
  • Akciğer veya solunum problemleri
  • Midenin kesik kenarından sızıntı

Normal hayata dönüş süreci uzun sürmüyor

Laparoskopik olarak yapılan ameliyatta, karın kasları ve zarları kesilmediği için çok ciddi ağrılar yaşanması engellenir. Hasta, ameliyat olduğu aynı gün yürümeye başlayabilir ve ertesi gün ciddi ağrılar yaşamaz. Efor gerektirmeyen işlerde çalışan hastalar bir hafta içinde işe geri başlayabilirler. Ağır efor gerektiren hastaların ise en az bir ay süre ile işe ara vermeleri gerekir. Ameliyat sonrası hastalara yeteri kadar süreyle istirahat raporu verilmektedir.

Tüp mide ameliyatından sonraki ilk üç ila altı ay içinde vücudunuz hızlı kilo kaybına tepki verebilir. Yaşayabileceğiniz bazı değişiklikler;

  • Vücut ağrıları
  • Grip olmuş gibi yorgun hissetmek
  • Soğuk hissetmek
  • Kuru cilt
  • Saç incelmesi ve saç dökülmesi
  • Ruh hali değişiklikleri

 

Tekrar kilo alma riski düşük, ancak beslenme düzenine dikkat edilmeli

Tüp mide ameliyatı sonrası kişinin kilo alma riski oldukça düşüktür. Bu fizyolojiden maksimum yararın sağlanması için hastanın cerrah ve diyetisyenlerinin tavsiye etmiş olduğu bakım ve beslenme planına göre beslenmelerini düzenlenmeleri çok önemlidir. Hasta uygun beslenmenin dışına çıktığında midesi fazlaca şişebilir. Bu durum, operasyon sonrası yaralarının iyileşmesini engelleyebilir. Ameliyat sonrası tekrar kilo alma görülen vakaların neredeyse tamamında, öğün kapasitesinde artma olmamıştır. Tekrar kilo almanın nedeni, öğünler arasında, özellikle de yüksek kalorili atıştırmalardır.

Ağız kuruluğu bazı hastalıkların habercisi olabilir

Ağız kuruluğu bazı hastalıkların habercisi olabilir

Ağız içindeki tükürüğün azalmasıyla ortaya çıkan ağız kuruluğu, birçok nedene bağlı olarak gelişebiliyor. Kserostomi olarak da bilinen ağız kuruluğu, diş çürükleri ve ağız içi enfeksiyonlara yol açabiliyor. Bazı ciddi hastalıkların belirtisi de olabilen ağız kuruluğundan kurtulmak için altta yatan nedenin belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Kaplan, ağız kuruluğu ve nedenleri hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Mustafa Kaplan

Tükürük üretilmezse ağız kuruluğu görülür

Ağız kuruluğu, tükürük bezlerinin ağız içini ıslak tutmak için yeterli tükürük üretemediği bir durumu ifade etmektedir. Tükürük, bakteriler tarafından üretilen asitleri etkisiz hale getirerek, bakteri üremesini sınırlar ve diş çürümesini önlemeye yardımcı olur. Tükürük ayrıca tat alma yeteneğini geliştirir ve çiğneme ile yutmayı kolaylaştırır. Ayrıca tükürükteki enzimler sindirime yardımcı olmaktadır. Azalmış tükürük ve bunun sonucunda ortaya çıkan ağız kuruluğunun, diş ve diş eti sağlığına, iştah ve yemekten aldığınız zevk üzerinde büyük etkisi olacaktır. Ağız kuruluğu genellikle belirli ilaçların yan etkisinden, yaşlanmaya bağlı sorunlardan veya kanser tedavilerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu belirtilere dikkat!

Ağız içinde yeterince tükürük üretilmemesi şu belirtilere neden olabilmektedir:

  • Ağızda kuruluk veya yapışkanlık hissi.
  • Sık sık susama.
  • Dilde karıncalanma hissi.
  • Tükürük bezlerinde büyüme.
  • Kalın ve lifli görünen tükürük.
  • Ağız kokusu.
  • Çiğneme, konuşma ve yutma güçlüğü.
  • Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı.
  • Kuru veya oluklu dil.
  • Değişen bir tat alma duyusu.
  • Protez takma sorunları.

Ağız kuruluğunun nedeni bu sorunlar olabilir

İlaçlar:  Depresyon, yüksek tansiyon ve anksiyete tedavisinde kullanılan bazı ilaçların yanı sıra antihistaminikler, dekonjestanlar, kas gevşeticiler ile ağrı kesici ilaçlar ağız kuruluğu yapabilir.

Yaşlanma:  Birçok kişi yaşlandıkça ağız kuruluğu yaşar. Bu duruma katkıda bulunan faktörler arasında belirli ilaçların kullanımı, vücudun ilaçları işleme yeteneğindeki değişiklikler, yetersiz beslenme ve uzun süreli sağlık sorunları yer alır.

Kanser tedavisi: Kemoterapi ilaçları tükürüğün yapısını ve üretilen miktarı değiştirebilir. Baş ve boynuna uygulanan radyasyon ya da ışın tedavileri tükürük bezlerine zarar vererek tükürük üretiminde belirgin bir azalmaya neden olabilir.

Sinir hasarı: Baş ve boyun bölgesindeki sinir hasarına neden olan bir yaralanma veya ameliyat, ağız kuruluğuna neden olabilir.

Diğer sağlık koşulları: Diyabet-şeker hastalığı, felç, ağızdaki mantar enfeksiyonu (pamukçuk) veya Alzheimer hastalığı, Sjögren sendromu veya HIV/AIDS gibi otoimmün hastalıkları ağız kuruluğu yapabilir.  Böbrek yetmezliği,  tiroid hastalıkları, kansızlık, verem gibi hastalıklar da ağız kuruluğunun nedenidir.

Burun tıkanıklığı: Ağızdan nefes almak, horlamak ve oda havasının kuru olması da ağız kuruluğuna katkıda bulunabilir.

Tütün ve alkol kullanımı: Alkol ve sigara içmek veya tütün çiğnemek ağız kuruluğu şikayetlerini artırabilir.

Uyuşturucu kullanımı: Metamfetamin kullanımı şiddetli ağız kuruluğuna ve “meth ağzı” olarak da bilinen dişlere zararlı bir duruma sebep olur. Esrar da ağız kuruluğuna neden olabilir.

Ağız kuruluğu için önemli öneriler

Tedavinin belirlenmesi ağız kuruluğunun nedenine bağlı olarak yapılmalıdır. Uzman hekim veya diş hekimi şunları yapabilir:

  • Ağız kuruluğuna neden olan ilaçlar değiştirilebilir. Eğer bu mümkün değilse belki doz miktarı azaltılabilir.
  • Ağızı nemlendirecek ürünler kullanılabilir (Ağız gargaraları, yapay tükürük veya nemlendiriciler olabilir). Ağız kuruluğu için tasarlanmış, özellikle ksilitol içeren ağız gargaraları, diş çürümesine karşı koruma da sağlar.
  • Tükürüğü uyaran ilaçlar kullanılabilir.
  • Dişleri korumak önemlidir. Çürükleri önlemek için florürlü ilaçlar veya haftalık klorheksidin kullanılabilir.

Pandemide bu cilt hastalıkları arttı, çünkü…

Pandemide bu cilt hastalıkları arttı, çünkü…
Kış mevsiminde havaların soğuması, rüzgar, hava kirliliği, kapalı ortamlarda daha çok zaman geçirmek, daha az su içilmesi ve terlemenin azalması gibi faktörler cildimize önemli zararlar verebiliyor! Bu etkenler ciltte kuruluğun şiddetlenmesine, bunun sonucunda da çeşitli cilt hastalıklarının gelişmelerine veya alevlenmelerine yol açabiliyor. Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, ayrıca Covid-19 enfeksiyonundan korunmak için kullandığımız maskelerin ve pandemi sürecinde yaşadığımız yoğun stresin de bazı cilt hastalıklarının daha sık görülmesinde etkili olduklarına dikkat çekerek, “Özellikle yüzde kızarıklık, kaşıntı ile pullanmayla kendini gösteren ve halk arasında yağ egzaması olarak bilinen seboreik egzamaya kış aylarında daha sık rastlıyoruz. Gül ve akne hastalıkları da yine bu mevsimde artış gösteren veya şiddeti artan hastalıklar arasında yer alıyor. Dolayısıyla ciltte kızarıklık, çatlama, kaşıntı, pullanma ve derin izler gibi yaşam kalitesini düşürebilen sorunların artmaması için bir dizi önlem almak çok önemli” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, kış aylarında yüzde sık görülen 3 cilt hastalığını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Hülya Sağlam

SEBOREİK EGZAMA
Soğuk hava, nem kaybı, rüzgar, sıcak suyla yapılan uzun süreli banyolar… Kış aylarında bu faktörler havayla en çok temas eden yüz bölgemizde; kızarıklık, kaşıntı ve pullanmayla karakterize olan ‘seboreik egzama’ şikayetini artırıyor. Toplumda ‘yağ egzaması’ olarak bilinen seboreik egzama yüz bölgesinin yanı sıra saçlı deri ile göğsün üst bölgesinde de sık görülüyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, bu hastalığın maske, soğuk hava, stres, bazı besinler ve pek çok faktörün etkisiyle tekrarlanan kronik bir hastalık olduğunu belirterek, “Seboreik egzamanın şiddetlenmemesi için cildin kalitesini artırmak çok önemli” diyor.

Ne yapmalıyız?
• Soğuk ve rüzgarlı havada mümkünse dışarıya çıkmayın. Mecbursanız, yüzünüzü olabildiğince kapatmaya özen gösterin.
• Cildinizi düzenli olarak nemlendirin. Covid-19’dan korunmak için kullandığımız maskeler yağlı kremi daha da yağlandırıyor. Bu nedenle yağlı olmayan nemlendirici kremleri tercih edin.
• Tahriş olmaması için tıraş losyonu kullandıktan sonra cildinize alkollü losyon sürmeyin.
• Hekiminizin önerisi doğrultusunda eczanelerden seboreik egzemaya özel krem ve şampuanlardan faydalanabilirsiniz.
• Cilde zarar verdiği için kortizonlu kremler kullanmayın.

Lazer, ışık sistemleri, mezoterapi
Cildinizin kalitesini artırmak için nemlenmesini sağlayan bazı lazer ve ışık sistemleri yöntemlerinden faydalanabilirsiniz. Ayrıca içeriğinde hyalüronik asit ve peptid olan ürünlerin cilt altına minik iğnelerle enjeksiyon edilmesiyle gerçekleştirilen mezoterapi yöntemi de cildinizin nemlenmesinde etkili oluyor.

AKNE
Toplumda çoğunlukla ‘sivilce’ olarak bilinen akne, iz bırakabilen kronik bir cilt hastalığıdır. Akne oluşumunun pek çok nedeni var. Kalıtsal ve hormonel etkenlerin yanı sıra hijyene dikkat etmemek, bazı besinler ve cildin aşırı nemli olması gibi etkenler de aknelere yol açabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, pandemi sürecinde maske kullanımı nedeniyle ciltte oluşan aşırı nemlenmenin akneleri daha çok şiddetlendirdiğine işaret ederek, “Maske takarken cilde fondöten gibi kapatıcı ürünler sürmek ve makyaj yapmak cildin hava almasını önlediği için akne sorununu daha da şiddetlendirebiliyor” diyor.
Aknenin tedavisinde başvurulan medikal ilaçlardan oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Ayrıca lazer ve ışık sistemleriyle de akne ve izlerinden kurtulmak mümkün olabiliyor. Cilt tipine göre fraksiyonel lazer, plazma enerjisi, thulium lazer ve dermapen gibi yöntemlere başvuruluyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ne yapmalıyız?
• Hijyene önem verin ve cildinizi düzenli olarak temizleyin.
• Maskenizi her dört saatte bir, aşırı nemlendiyse veya ıslandıysa hemen değiştirin.
• Maske takarken fondöten gibi cilt gözeneklerini kapatan ürünler kullanmayın, makyaj yapmaktan kaçının.
• Yağlı besinler tüketmeyin.

Karbon peeling, iğneli radyofrekans
Karbon peeling: Aknelerin tedavisinde ve sonrasında oluşan kızarıklıkların giderilmesinde kullanılan bir yöntem. Her cilt tipine uygulanabilen karbon peeling, işlem sonrasında ciltte kabuklanma olmaması, ısıyla mikroorganizmaların yok edilmesi ve yağ bezlerinin küçülmesi sayesinde kalıcı etki sağlayabiliyor.
İğneli radyofrekans (altın iğne): Cilde ihtiyacı doğrultusunda enerji uygulanarak yapılan bir yöntem. Cilt altı tabakasında kollajen ve elastin üretimini tetikliyor. Cilde uyguladığı ısıyla aknelerin azalmasına, kollajen ile elastin senteziyle de izlerin hafiflemesine katkı sağlıyor.

ROZASEA (GÜL HASTALIĞI)
Toplumda “gül hastalığı” olarak bilinen Rozasea, kış aylarında görülme sıklığı ve şiddeti artan bir diğer hastalık. Yüzde kızarıklık, yanma, batma hissi, damarlarda belirginleşme ve sivilce benzeri oluşumlar, Rozasea hastalığında en sık karşılaşılan sorunları oluşturuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, bu hastalıkta cilde mümkün olduğunca dikkat etmek gerektiğini vurgulayarak, “Yüzde kırmızı görünüm oluşturan bu hastalığın tedavisinde antibiyotikler fayda sağlarken, şiddetli ve tekrar eden tablolarda isotretionin etkili oluyor. Rozasea hastalığına yol açan en önemli faktör, kortizonlu preparatların uzun süre yüz bölgesinde kullanılması. Bu nedenle hekime danışılmadan kortizonlu ürünler asla kullanılmamalı” diyor.

Ne yapmalıyız?
• Cildi tahriş eden ve alkol içeren ürünler kullanmayın.
• Topikal kortizonlu kremlerden uzak durun.
• Soğuk ve sıcak havalarda mümkün olduğunca dışarıya çıkmayın.
• Sıcak içecek ve besinlerden kaçının. Acı baharatlı besinler ve çikolata yemeyin.
• Alkol ve kafeinli içecekler tüketmeyin.
• Meronidazol içeren krem ve jelleri tercih edin.
• Egzersizlerde aşırıya kaçmayın.
• Stres oluşturan etkenlerden mümkün olduğunca kaçının.
• UVA ve UVB ışınlarına karşı en az 30 faktörlü güneşten koruyucu ürünleri günlük bakımınızda kullanın. Yaz mevsiminde koruma faktörü daha yüksek ürünleri tercih edin.

Lazer, mezoterapi
Dermatoloji Uzmanı Dr. Hülya Sağlam, kılcal damarların yoğun olduğu evrede; pulse dye lazer, gold toning lazer, IPL, NDYAG damar lazeri uygulandığını söyleyerek, “Bu uygulamalar ayda 3 seans olarak yapılıyor. Ayrıca mezoterapi yöntemiyle de cilde nem sağlanıyor. Bu yöntemlerin damar cidarlarını da güçlendirmeleri sayesinde kılcal damarların çatlamaları önlenebiliyor” diyor.

“Hiçbir şikayetim yok” deyip bu hatalara düşmeyin!

“Hiçbir şikayetim yok” deyip bu hatalara düşmeyin!

Son iki yıldır tüm dünyayı derinden etkileyen Covid-19’a yol açan SARS-CoV-2 virüsünün yeni varyantı Omicron çok hızlı bulaş riskiyle büyük tehlike olmaya devam ediyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Omicron varyantı 26 Kasım’da Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Kaygı Verici Varyant“ olarak tanımlanmıştır. Omicron varyantının en büyük özelliği çok hızlı bulaşması ve çok hızlı yayılmasıdır. Girdiği her ülkede vaka sayıları hızla artmaktadır. Son haftalarda Omicron varyantının etkisi ile ülkemizde de hasta sayıları, diğer dalgalarda görülenin çok üzerinde artmaktadır” diyor. Aşılı kişilerde hiçbir şikayete yol açmamış olsa bile, aşısız, aşıları tamamlanmamış veya bağışıklık sistemi zayıf kişilerde, kronik hastalığı olanlarda hayati riske neden olabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Tülin Sevim bu nedenle ev içerisinde dikkat edilmesi gereken çok önemli kurallar olduğunu söylüyor.  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, Omicron’da hem kişinin kendi sağlığı hem de çevresindekilerin sağlığını korumak için uyulması gereken 8 önemli kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Tülin Sevim

Sağlıklı beslenin, bol bol uyuyun

Vücut direncimizin güçlü olması için sağlıklı beslenme ve düzenli uyku çok önemlidir. Yaşınıza ve kilonuza uygun sağlıklı beslenin ve bol sıvı tüketin. Yediklerinizi çeşitlendirin, bol meyve ve sebzeye mutlaka yer verin. Tuzu ve şekeri azaltın, yağın fazlasından kaçının, bol su için. Sigara ve alkolden uzak durun. Bol bol uyuyun ve istirahat edin.    

Evde maske takın!

Evdeki diğer kişilerle temas etmemeye çalışın. Odanızı ayırın, mümkünse banyo ve tuvaletinizi ayırın, yemeklerinizi odanızda yiyin. Evdeki ortak alanları kullanmak zorunda kaldığınızda; ağız, burun ve çenenizi kapatacak şekilde tıbbi maske takın, diğer kişilerle aranızda en az 2 metre mesafe bırakın ve ortak alanları olabildiğince kısa süre kullanın. Odanızı sık sık havalandırın. Evcil hayvanınıza da yaklaşmayın.

Bu durumlarda vakit kaybetmeyin!

Ateşinizi takip edin, ateşiniz düşmüyorsa, nefes darlığınız varsa, solunum sıkıntısı çekiyorsanız, sıvı alımınız veya beslenmeniz ciddi şekilde bozulduysa, bilinç bulanıklığınız olursa, kendinizi kötü hissediyorsanız vakit kaybetmeden doktorunuzu veya 112’yi arayın.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tuzlu su gargarası yapın

Covid-19 hastalığının kesin bir tedavisi yoktur. Doktorunuz şikayetlerinizi azaltmak için bazı ilaçlar önerebilir, bu ilaçları düzenli kullanın. Bunun yanı sıra bitki çayları, boğaz pastilleri, tuzlu su gargarası sizi rahatlatabilir. Tuzlu su gargarası boğazdaki bakterilere karşı fayda sağlayacaktır.

Egzersiz yapın

Sonuç pozitif diye karamsarlığa kapılıp günü sürekli yatarak geçirmeyin. Ev içinde yaşınıza uygun, sizi çok yormayacak egzersizler, özellikle nefes egzersizleri yapın; keyifli aktivitelere odaklanın, başkalarıyla bağlantı kurun ve nasıl hissettiğinizi paylaşın.

Destek istemekten çekinmeyin

Evde tek yaşıyorsanız; ailenizle, arkadaşlarınızla, komşularınızla iletişim halinde olun. Onları sağlık durumunuzdan haberdar edin. Siz sokağa çıkamayacağınız için ihtiyaçlarınız konusunda onlardan yardım alabilirsiniz.

Hijyen kurallarını ihmal etmeyin!

Ellerinizi düzenli olarak en az 20 saniye sabun ve su ile yıkayın veya en az yüzde 60 alkol içeren bir el dezenfektanı ile temizleyin. Kimseyle tokalaşmayın. Tabak, bardak, çatal, kaşık, havlu gibi eşyalarınızı evdeki diğer insanlarla ortak kullanmayın. Bu eşyaları kullandıktan sonra sabun ve su ile iyice yıkayın veya bulaşık makinesine koyun. Eşyalarınıza bir başka kişi dokunacaksa mutlaka eldiven kullanmalı. Giysilerinizi, havlu, çarşaf gibi eşyalarınızı en az 60 derecede yıkayın.

Tüm yüzeyleri temizleyin

Tezgah, masa, kapı kolları, musluklar, kumanda ve telefon ekranları gibi düzenli olarak dokunulan yüzeyleri sık sık temizleyin ve dezenfekte edin.

Evde kalın ve hastalığınızı saklamayın!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Omicron’u nezle gibi hafif belirtilerle geçiriyorsanız da, hiçbir şikayetiniz olmasa da bu sizi yanıltmasın. Mutlaka evde kalın, tıbbi yardım ihtiyacınız olmadıkça sokağa çıkmayın. Hastalığı başkalarına bulaştırabileceğinizi unutmayın. Kronik bir hastalığınız varsa doktorunuz ile temasa geçin. Şikayetlerinizin başladığı veya PCR testinizin pozitif çıktığı günden önceki 48 saat içinde temas ettiğiniz kişileri arayarak hastalığınızı bildirin. Böylece onların da kendilerini karantinaya almalarını ve test yaptırmalarını sağlamış olursunuz” diyor.

Sömestr tatiline pratik beslenme ipuçları

Sömestr tatiline pratik beslenme ipuçları

Okul dönemindeki alışkanlıklar düzenli olarak sürdürülürken okulların yarıyıl tatiline girmesiyle birlikte çocukların yaşam şekilleri farklılaşmaya başlayacaktır. Bu durum beslenme açısından ebeveynler ve çocuklar tarafından hem iyiye hem de kötüye evrilebilir” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. İrem Aksoy, açıkladı.

Eğer ki çocuğun okulda beslenmesi yetersiz veya tam anlamıyla sağlıklı değilse evde kontrollü bir şekilde sağlıklı beslenme düzeni rahatlıkla oluşturulabilir. Bu sayede çocuk, süreci doğru değerlendiren ebeveynlerinin desteğiyle daha sağlıklı ve düzenli bir beslenme alışkanlığı edinebilir. Yarıyıl tatilini sağlık ve beslenme anlamında daha verimli hale getirmek, çocuklarınızın bağışıklığını desteklemek için bu yazıya göz atabilirsiniz.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Vitaminler hastalıkları savıyor

Öncelikle unutulmamalıdır ki okul dönemindeki çocuklar önemli bir büyüme ve gelişme sürecindedir. Dolayısıyla bu dönemdeki çocukların enerji harcamaları daha çok ve besin ögesi ihtiyaçları daha önemlidir. Çocukların büyüme ve gelişmesine destek olmak için bazı parametrelere dikkat etmek gerekir. Özellikle iyi protein kaynaklarıyla beslenmelerini sağlamak, vitamin ve mineral gereksinimlerini eksiksiz olarak tamamlamak çocuklar için elzemdir.  Aynı zamanda kış mevsiminin ve pandeminin getirebileceği sağlık sorunlarına karşı çocukların bağışıklığını güçlü tutmakta fayda var. Bu durumda bağışıklık istemine en çok katkıda bulunanlar listesinde ilk sırada antioksidan içeriği yüksek sebze ve meyveler yer alıyor. Diğer yandan bağışıklığa destek olarak hayati önem taşıyan vitamin ve minareller; A, C ve D vitaminleri ile çinko ve demir mineralleridir. Bunlara ek olarak B grubu vitaminleri, E ve K vitamini, selenyum, magnezyum gibi diğer mineraller de destek olmaktadır. Bu vitamin ve mineralleri yeterli alamayan çocukların, bağışıklık fonksiyonu bozularak enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı duyarlılıkları artabilir. Vitamin ve minerallere ek olarak bağırsak mikrobiyatasını destekleyen besin bileşenleri ve diğer faydalı bileşikler de bağışıklık tepkisini desteklemektedir.

Bu kış döneminde, yarıyıl tatili için evinizde eksik olmaması gereken başlıca besinlere değinmek gerekirse;

Renkli sebze ve meyveler,

Kaliteli protein kaynakları ve en önemlisi yumurta,

Besleyici değeri yüksek kuruyemişlerden badem, ceviz,

Bağırsak sağlığına destek olarak yoğurt, kefir örnek verilebilir.

Valizinizde sağlıklı atıştırmalıklara yer verin;

Taşıma kolaylığına göre taze veya kuru meyveler,

Kefir veya süt,

Kuruyemişler,

Multivitamin veya mineral takviyeleri, probiyotikler.

Çocukların beslenme konusunda bilinçlendirilmesi, seçimlerini doğru yapmaları açısından çok fayda sağlayacaktır. Diğer yandan evde sağlıksız atıştırmalıklar bulundurmak ya da dışarda istediği besinin zararlarını gözetmeden sadece onu mutlu etmek veya bir nevi ödül niyetine verilen besinler çocuklarınıza faydadan çok zarar verebilir. Bu tatil döneminde hem çocuklarınızla vakit geçirmek hem de çocuklarınızın beslenme konusunda bilinçlenmesine ve eğitilmelerine olanak sağlayabilirsiniz. En basitinden süt ve süt ürünleri, tahıllar, et ve et ürünleri, yağlı tohumlar, meyve ve sebzeler gibi besin gruplarının her birinin beslenmelerinde olması gerektiğinden ve bunların dengeli bir şekilde alınmasının sağlıklı bir yaşam sürmelerine katkı sağlayabileceğinden bahsedebilirsiniz. Ek olarak çocuklarınızla birlikte evde sağlıklı tarifler yapabilir ve sağlıklı beslenmeyle ilgili faydalı kitaplar okuyabilirsiniz.