Yazılar

Pandemide turşu tüketimi arttı ama aşırısı bu hastalıklara neden olabilir!

Pandemide turşu tüketimi arttı ama aşırısı bu hastalıklara neden olabilir!

Lahana, karnabahar, kornişon, pancar ve daha niceleri… Lezzetli olmasının yanı sıra önemli bir sağlık kaynağı olan turşu, tüm mevsim, sofralarımızda sıkça yer alıyor. Turşunun en dikkat çeken faydası ise bağırsak sağlığına destek olması. İçeriğinde yer alan ve yararlı bakteriler olan probiyotikler ile prebiyotik lifler bağırsak florasının zenginleşmesini sağlıyor ki bu da güçlü bir bağışıklık sistemi anlamına geliyor. İşte bu önemli etkisi nedeniyle turşu tüketimi pandemi sürecinde artış gösterdi. Ancak dikkat! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, içeriğinde bolca bulunan sodyumun fazla miktarda yenildiğinde turşunun tam aksine ciddi sağlık problemlerine yol açabileceğini belirterek, “Her besinde olduğu gibi turşuda da aşırıya kaçmamak çok önemli. Çünkü gereğinden fazla tüketmek; ödeme, mide kanserine, hipertansiyona ve uzun vadede kalp damar hastalıklarına neden olabiliyor. Dolayısıyla turşuyu haftada bir – iki günle sınırlandırmalı ve az miktarda yemeliyiz” diyor. Turşu yaparken çürük olmayan sebze ve meyvelerin kullanılmasına da mutlaka özen gösterilmesi gerektiğini hatırlatan Nur Ecem Baydı Ozman, “Turşuda fermantasyon sırasında iyi bakteriler ürerken, sebze veya meyvelerin çürük kısımlarından yayılan zararlı bakteriler de çoğalarak bağırsak sağlığını, dolayısıyla bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebiliyorlar” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, turşunun bazı faydalarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

Vücut direncini artırıyor

Bağışıklık sistemimiz bağırsak sağlığımızla yakından ilişkili. Öyle ki sağlıklı bağırsaklar bağışıklık sistemi hücrelerini destekleyerek vücudumuzu güçlendiriyor. Turşu içeriğindeki prebiyotik etki gösteren lifler ve probiyotik dost bakteriler sayesinde bağırsak sağlığını koruyarak dolaylı olarak nezle ve grip gibi mevsimsel hastalıkları daha hafif atlatmamızda etkili olabiliyor.

Kabızlığı önleyebiliyor

Turşu yapımında kullanılan sebze ve meyveler yüksek oranda lif içerdikleri için prebiyotik etki gösteriyorlar. Prebiyotik besinler bağırsakta yer alan dost bakterilerin sayısının artmasına yardımcı oluyorlar. Ayrıca turşunun fermantasyon aşamasında bağırsak sağlığını olumlu etkileyebilen laktik asit bakterileri oluşuyor. Bu sayede bağırsak hareketleri optimize edilerek kabızlığın önüne geçilebiliyor. Kabızlığı önlemek için salatalarınıza tuz yerine az miktarda turşu ekleyin. Böylelikle hem yüksek lif alımıyla kabızlığı önleyebilir, hem de turşuyu az miktarda tüketmiş olursunuz.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kansere karşı koruyabiliyor

Turşuda kullanılan meyve ve sebzeler çoğunlukla yüksek miktarda vitamin, mineral ve antioksidan içeriyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, turşu formunda tüketildiklerinde bazı vitamin kayıpları olsa da, bu besinlerin mineral ve antioksidan içerikleriyle sağlığa olumlu katkı sağladığını belirterek, “Turşudaki antioksidanlar serbest radikalleri yok ederek kanserden koruyabiliyor. Tek bir turşu yerine pancar, lahana ve havuç gibi çok farklı sebzeleri tüketerek antioksidan çeşitliliğini arttırmak mümkün olabiliyor” diyor.

Kemik sağlığına destek oluyor

K2 vitamini bağırsaktaki bakteriler tarafından sentezleniyor. Bağırsak florası bozulmuşsa K2 vitamininin sentezi azalıyor. Turşu içerdiği iyi bakteriler sayesinde floranın iyileşmesine katkı sağlayarak K2 vitamini sentezini arttırabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, “Özellikle lahana turşusu K2 vitamini bakımından oldukça zengindir. K2 vitamini kalsiyumun kemik ve dişlerde birikimini arttırıyor, dolayısıyla bu dokuların güçlenmesini sağlıyor. Aynı zamanda kalsiyumun damar çeperinde birikerek damarlarda kireçlenmeye yol açmasını önlüyor ve bu sayede dolaylı olarak kalp damar sağlığını da koruyor” diyor.

Anksiyete ve depresyona karşı etkili

Bağırsak florasının bozulması anksiyete ve depresyon gibi mental hastalıklarla ilişkilendiriliyor. Probiyotikler bağırsağın normal mikrobiyal dengesinin korunmasına katkı sağlıyor; bu etkileri sayesinde anksiyete ile depresyonun önlenmesinde rol oynuyor. Turşu tüketmek hem prebiyotik içeriği hem de muhtemel probiyotik içeriği sayesinde bağırsaktaki dost bakterilerin sayısını arttırarak ruh halini olumlu etkiliyor.

Ekonomik kaygı ile nasıl başa çıkılır?

Ekonomik kaygı ile nasıl başa çıkılır?

Son zamanlarda cevabını bilemediğimiz sorularla belirsizlikler içerisindeyiz. ‘’Kazandığım para ile geçimimi sağlayabilecek miyim? İhtiyaçlarımı rahatlıkla karşılayabilecek miyim? Keyif alanlarıma yer ayırabilecek miyim? ’’ gibi cevabını aradığımız belirsiz düşüncelere yoğun bir şekilde maruz kalmaktayız.  İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, ekonomik kaygı hakkında açıklamalarda bulundu.

Kişiler olumlu ya da olumsuz fark etmeksizin yeni bir durumla karşılaştıklarında kaygı belirtileri gösterebilirler. Kaygı duygusu, dışarıdan gelen tehdidin tam olarak ne olduğunun bilinmemesi ve geleceğe yönelik sınırların belirsiz olmasından kaynaklı hissettiğimiz bir duygudur. Buradan baktığımızda kişilerin algıladıkları ekonomik durumlarının ve yaşadıkları ülkenin ekonomik dalgalanmalarının, ruh sağlıkları üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu söylenilebilir.

Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan

Ekonomik dalgalanmalar kişilerin yaşamlarını olumsuz etkiliyor

Hayat aslında belirsizlikler üzerine kuruludur. Bu belirsizlikler ister olumlu olsun ister olumsuz, belirsiz olan her durum kişilerde bir takım olumsuz duyguları tetikleyebilir. Belirli düzeyde hissedilen kaygı aslında sağlıklı bir duygudur. Bizi motive eder, tehlikelere karşı kendimizi ve çevremizdekileri korumamıza ve önlemler alarak hayatta kalmamıza yardımcı olur. Örneğin; bu durumda kaygı kişiyi çalışmaya, planlamaya, sorgulamaya, gelişmeye ve birikim yapmaya itebilirken daha yoğun hissedilen kaygı ise kişinin yaşamdan aldığı doyumu olumsuz yönde etkileyebilecek düşünce ve davranışlara itebilir. Dolayısıyla hissedilen kaygının yoğunluğu ve kişinin günlük hayatındaki işlevselliği üzerindeki etkisinin, ruh sağlığı üzerinde belirleyeci bir faktör olduğu söylenebilir. Rutinler kişilerin olumsuz duygularla baş edebilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Kişiler içinde bulundukları belirsizliği gün içindeki rutinleriyle farkında olarak ya da farkında olmadan belirli hale getirirler. Örneğin, sabah belli saatlerde uyanmak, işe gitmek, işten sonra dışarıda bir şeyler içmek ya da yemek yemek, spor yapmak, sosyal aktivitelerde bulunmak, belirli zamanlarda seyahat etmek, alışveriş yapmak, hobileriyle ilgilenmek gibi tüm bu aktiviteler kişilerin hayatındaki motivasyonel rutinler arasında yer alabilir. Kişilerin yaşamlarındaki bazı faktörler mevcut rutinleri üzerinde engelleyici ya da bozucu rol oynayabilmektedir. Ne yazık ki günümüzde gerek Pandemi koşulları gerekse mevcut ekonomik dalgalanmalar, kişilerin günlük rutinlerini gerçekleştirebilmesini zorlaştırabilmekte hatta rutinleri üzerinde bozucu etkiye neden olabilmektedir.

Ekonomik kaygıyla başa çıkmada neler yapılabilir?

Geçmişe ve geleceğe yönelik hatalı düşünceler yerine gerçekçi ve işlevsel düşüncelere odaklanın. Olumsuz duygular karşısında duygusal yeme ya da duyguları bastırma gibi işlevsel olmayan tutumlardan uzak durmak son derece önemlidir. Bu süreçte duygu ve düşünceleri ifade etmek, aile ya da yakın arkadaşlardan maddi veya manevi destek talep etmek, duygu paylaşımında bulunmak ve sevdiklerimizle vakit geçirmek gibi aktivitelerin olumsuz duygunun azalmasında önemli bir faktör olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte yeterince iyi uyumak, düzenli beslenmek, kişiyi rahatlatacak yoga, meditasyon ya da gevşeme egzersizleri gibi tekniklerden faydalanmak da işlevsel baş etme yöntemleri arasında yer almaktadır.

Ekonomik durumunuzu daha verimli bir şekilde yöneteceğiniz yolları değerlendirin

Ekonomideki belirsizlik ve tutarsızlıklar karşısında kişilerin ekonomik durumlarına göre yeniden planlama yapmaları oldukça önemlidir. Planlamalar başlangıçta kişide endişe ve ümitsizlik uyandırsa dahi özellikle öncelikli ödeme planlarının yapılması ve giderlerin yeniden değerlendirilmesi gibi çözüm arayışlarının kişiyi uzun vadede rahatlatabildiği görülmektedir.

‘’Ya Hep Ya Hiç” yapmak yerine rutinlerinizi yeniden düzenleyin

Mevcut sürdürülebilir rutinlere mümkünse devam edebilirsiniz. Devam edilmesi maddi ya da manevi açıdan güçlük oluşturan rutinler yerine yeni rutinler oluşturmak kişilerin olumsuz duygu durumları üzerinde rahatlatıcı bir etki oluşturabilmektedir. Örneğin; maliyeti yüksek bir spor salonuna gitmekten tamamen vazgeçmek yerine ekonomik durumunuza uygun bir spor salonuna gitmek, evde spor yapmak ya da açık alanda yürüyüş yapmak gibi yeni rutinler oluşturmak kişilerin iyi olma halinde önemli bir rol oynamaktadır.

Sosyal medyanın aşırı kullanımından uzak durun!

Gün içerisinde gerek gazetelerde gerekse televizyon gibi kitle iletişim araçlarında ve sosyal medya kanallarında ekonominin durumu hakkında çok fazla olumsuz habere maruz kalmaktayız. Olumsuz bir durum, duygu ya da düşünceye sürekli olarak maruz kalmak kişilerde kaygıyı tetikleyebilmekte hatta var olan kaygıyı arttırabilmektedir. Bu noktada sınırlandırmanın, kaygı belirtileri üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Burada kast edilen var olan gerçekliği inkâr etmek ve görmezlikten gelmek değildir. Tabii ki de kişiler birtakım bilgiler edinmeli ve gündemi takip etmelidirler. Ancak yoğun kaygı oluşturacak içeriklere sınır getirmek ve aşırı maruz kalmaktan kaçınmak kişilerin iyi olma halinin artmasında önemli bir etkiye sahiptir. Örneğin, ‘’ sabahları kalktığımda 10 dakika haberlere bakacağım.’’ şeklinde kişi kendi yaşam düzenine göre medya kullanımına sınırlama getirebilir.

Ancak tüm bunlara rağmen kişi mevcut durumla baş etmekte güçlük yaşıyorsa, kişinin duygu yoğunluğunda bir azalma olmuyorsa ya da duygunun şiddeti giderek artıyorsa, ve bu durum kişinin günlük hayatını ve işlevselliğini olumsuz yönde etkilemeye başladıysa psikoterapi desteğinin alınması kişinin psikolojik iyi olma hali açısından oldukça önemlidir.

Her 10 kadından biri bu hastalıkla uğraşıyor!

Her 10 kadından biri bu hastalıkla uğraşıyor!

Ülkemizde yaklaşık 2 milyon kadında görülen endometriozis hastalığı günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Toplumsal farkındalık yetersiz olduğundan kadınsal hastalıklarda hekime başvurmak yerine çoğunlukla internetten ya da arkadaşlardan bilgi edinilmesine, son iki yıldır devam eden Covid-19 pandemisi sürecinde hastaneye gitme endişesi de eklenince hastalık daha da ileri seviyeye ulaşabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, Mart ayı Endometriozis Farkındalık ayı kapsamında yaptığı açıklamada, üreme çağındaki her 10 kadından birinin kapısını çalan endometriozis hastalığı hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Mete Güngör

Bu sinyallere dikkat!

Rahmin iç duvarını döşeyen dokunun rahim dışında bulunması olarak tanımlanan endometriozis, bazı hastalarda hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlerken; çoğu hastada ise kronik karın ağrısı başta olmak üzere, özellikle adet döneminde şiddetli ağrı ve aşırı kanamaya, ağrılı ilişkiye neden oluyor. Endometriozis bağırsakları etkilemişse; ağrılı dışkılama, mesaneyi etkilemişse kanlı idrar ve yanma şikayeti görülüyor. Üreme organlarında meydana getirdiği hasarlar ise kısırlığa yol açabiliyor.

Başka hastalıklarla karışabiliyor!

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis pek çok hastalıkla benzer şikayetlere yol açabildiği için, hastalar çoğunlukla bu ağrıların endometriozisten kaynaklandığını bilmiyor ve farklı branşlarda bir çok doktora başvurarak zaman kaybedebiliyor. Örneğin; toplumda çok sık görülen bel ve sırt ağrıları, sürekli yorgunluk, karın ağrısı, karında şişkinlik ve gaz gibi sorunlar endometriozisten kaynaklanabiliyor.

Anne olmayı engelleyebiliyor!

Endometriozisin kısırlığa neden olduğu halen tartışılan bir konu. Prof. Dr. Mete Güngör Her endometriozis hastalığı kısırlığa yol açmaz. Bazı hastalar kendiliğinden gebe kalabiliyor ama endometriozis odakları özellikle tüplerde, yumurtalıklarda tıkanıklıklar ve yapışıklıklara yol açarak kısırlığa neden olabiliyor. Ayrıca endometriozis odaklarından salgılanan bazı maddeler de yumurta ve spermin döllenmesine veya rahim içerisine yerleşmesine engel olabiliyor. Yapılan çalışmalarda ‘çocuğum olmuyor’ diyerek hekime başvuran kadınlarda yüzde 15-55 oranında endimetriozis olduğu tespit edilmiştir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavisi tanısından daha kolay!

Endometriozis kadınlarda miyomlardan sonra en sık görülen iyi huylu bir hastalık olmasına karşın çoğunlukla böyle bir hastalığın varlığı bilinmediğinden birçok kadın regl ağrılarının normal bir durum olduğunu ve bununla yaşamak zorunda olduğunu düşünüyor. Yol açtığı şikayetler sıklıkla başka hastalıklarla da karıştığından tanısı 10 yılı bulabiliyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör “Genç kızlarda da görülen endometriozis yıllarca tanı konulamadığından çoğunlukla ilerlemiş durumda karşımıza çıktığı için tedavisi daha kompleks bir hale gelebiliyor. Endometriozisin tedavisi; hastalığın seviyesine, semptomlara ve hastanın çocuk sahibi olmak isteyip istemediğine göre değişebiliyor. İlaç tedavisi, ameliyat ya da her iki yolla birden tedavi edilebiliyor” diyor.

Kansere neden olabiliyor!

Yapılan bilimsel çalışmalar; Yumurtalık (Over) kanserinin, endometriozisi olan hastalarda daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Prof. Dr. Mete Güngör “Her endometriozis kistini ameliyat etmiyoruz. Hastanın şikayeti yoksa, kist 5 cm’den küçükse ve hasta genç ise bu kistleri bir süre takip edebiliriz. Çünkü bu hastalık yüzde 10-30 oranında tekrarlayabilir. Bu nedenle ameliyat edeceksek önemli bir nedenimiz olmalıdır” derken, ameliyat gerektiren durumları ise şöyle açıklıyor: “Şiddetli ağrı, tedaviye rağmen gebe kalamamak ve kanser açısından şüpheli görüntü durumunda ameliyat gerekir. Özellikle 40-50 yaş arasında ortaya çıkan endometriozis kistleri kanserin habercisi olabildiğinden ameliyat edilerek patolojik incelemelesi yapılmalıdır.”

Bu etkenler endometriozis riskini artırıyor!

Prof. Dr. Mete Güngör, hastalık riskinin ailesinde endometriozis olanlarda diğerlerine göre 6 kat daha fazla görüldüğünü vurgulayarak, diğer risk unsurlarını şöyle sıralıyor: “İlk adet kanamasının 11 yaşından önce olması, 27 günden kısa aralıklarla adet olmak, adetin 7 günden uzun sürmesi, hiç gebe kalmamış ve doğurmamış olmak, yüksek düzeyde östrojene maruz kalmak, normal adet döngüsünü engelleyen yapısal anomalilerin varlığı, yakın akrabalarda görülmesi, sağlıksız beslenme, özellikle et ağırlıklı, sebzeden yoksun ve yağlı beslenme, aşırı kafein tüketimi endometriozis için diğer risk faktörleri olarak kabul edilmektedir.”

Pandemi beyin sağlığını tehdit ediyor!

Pandemi beyin sağlığını tehdit ediyor!

Son yıllarda çevremizde giderek daha sık duyar ve karşılaşır olduğumuz beyin tümörü teknolojideki gelişmeler ve hekimlerin tecrübesi sayesinde artık kolaylıkla erken teşhis edilebilir bir hastalık haline geldi. Ancak beyin tümörünün bazı önemli belirtileri gerek toplumsal farkındalık olmadığı, gerekse pandemi sürecinde hastaneye gitme endişesiyle ihmal edildiği için tümörün ileri safhalarında karşılaşılmasına neden olabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Bozkurt “Ülkemizde her yıl yaklaşık 17.000 kişi yeni beyin tümörü tanısı alıyor. İki yılı aşkın süredir maruz kaldığımız ve devam etmekte olan Covid-19 pandemisinde nörolojik belirti ve bulgulara sahip olan hastaların tedavide olası gecikmeleri, çok ağır sonuçlara yol açabileceğinden şikayetleri göz ardı etmemek ve gecikmeden hekime başvurmak hayati önem taşıyor” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Bozkurt, beyin tümörünün ihmale gelmez 10 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

İki yılı aşkın süredir etkisini devam ettiren yüzyılın salgın hastalığı Covid-19; baş ağrısı başta olmak üzere baş dönmesi, bulantı, kusma, konsantrasyon güçlüğü, uykusuzluk ve bilinç düzeylerinde değişiklik gibi birçok nörolojik soruna yol açıyor. Salgının başlangıcından bu yana hastaların üçte birinden fazlasında nörolojik belirti ve bulgular görüldüğünü belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Bozkurt “Bu tip hafif nörolojik belirti ve bulgularla hastaneye başvuran hastaların dikkatli bir şekilde ve bu şikayetlerin aynı zamanda beyin tümörüyle de ilişkili olabileceği göz ardı edilmeden değerlendirilmesi çok önemlidir” diyor. Günümüzde görülme sıklığı giderek artan beyin tümörüne yönelik klinik ve deneysel araştırmalar; tümörlerin gelişiminde yanlış kodlanan bazı genlerin ve proteinlerin etkin rol oynadığını gösterirken Prof. Dr. Gökhan Bozkurt “Radyasyon ve kanserojen kimyasallar gibi bazı etkenler de beyin tümörü oluşumunu kolaylaştırıyor. Ayrıca  bir kısım beyin tümörlerinin oluşumunda ailesel geçiş eğiliminin olduğu gözlenmektedir” diye konuşuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Gökhan Bozkurt

Farklı ve yeni tedavi türleri gelişiyor

Ülkemizde son yıllarda beyin ve sinir cerrahisi alanında gerek hekimlerin tecrübesi, gerekse yeni tıbbi teknolojiler sayesinde tanı ve tedavide son derece önemli gelişmeler sağlandığını belirten Prof. Dr. Gökhan Bozkurt şu bilgileri veriyor: “Özellikle beyin tümörlerinin oluşumu sırasında tümörlerin kullandığı yollar hakkında bilgilerin daha da artması ve burada etkin olan anahtar gen ve proteinlerin bilinmesi ve moleküler değişiklikleri ortaya koyan bir takım biyo-işaretleyicilerden yararlanılması beyin tümörü tanı ve tedavisinde çok önemli gelişmelere yol açtı. Bu bağlamda geliştirilen hedefe yönelik, normal dokuya zarar vermeden sadece tümör denilen zararlı dokulara etki eden akıllı ilaçların geliştirilmesi sağlandı. Beyin tümörü ön tanısı alan hastalarda tümör radyolojik olarak ister iyi huylu olsun ister kötü huylu olsun öncelikli tedavinin belirlenmesi gerekir. Günümüzde artık ister iyi huylu ister kötü huylu olsun beyin tümörlerin tedavisinde cerrahi tedavi çoğunlukla öncelikli olarak kabul edilen yaklaşım şeklidir. Özellikle bu tümörlerin tam ya da tama yakın çıkarılması ile hastalarımız için uzun ve sağlıklı bir yaşam sağlanmaktadır.”

Akıllı ilaçlar başarıyı artırdı

Beyin tümörünün cerrahi tedavisinde belirleyici olan faktörleri ‘tümörün cinsi ve iyi-kötü huylu görüntüsünün olması, yerleşim yeri, büyüklüğü, hastanın yaşı, hastanın genel durumu ve performansı, hastanın nörolojik durumu, tümörün hayatı tehdit etme durumu ve hastanın operasyon kararını etkileyebilecek derecede ek sistemik problemlerin olup olmaması’ olarak açıklayan Prof. Dr. Gökhan Bozkurt “İyi huylu tümörlerin bir kısmında kötü huylu tümörlerin ise tamamına yakın bir kısmında özel bir neden olmadıkça cerrahi tedaviye ek olarak radyoterapi ve kemoterapi verilmektedir. Ayrıca günümüzde iyi huylu tümörlerin bir kısmında ve kötü huylu tümörlerin tamamında cerrahi tedavi sonrası lokal radyoterapi uygulamalarının sonuçları bizleri oldukça mutlu etmektedir. Ayrıca cerrahi tedavi sonrası çıkarılan tümör alanına uygulanan yeni yöntemler ile yan etkiler azaltılırken bir yandan da tedavi etkinliği önemli ölçüde artırılmaktadır. Onkoloji alanında son yıllarda geliştirilen hedefe yönelik akıllı ilaçlar beyin tümörü tedavisinde yeni umutların oluşmasına yol açmıştır. Çok yakın döneme kadar kullanılan ancak beyin tümörünün tedavisinde pek faydası olmayan kemoterapi ilaçlarının yarattığı olumsuzluk, şimdilerde hedefe yönelik akıllı ilaçlarla ortadan kalkmış ve aynı zamanda akıllı ilaçlar yapılan ameliyat ve ameliyat sonrası uygulanan radyoterapinin başarı şansını artırmıştır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beyin tümörünün 10 önemli belirtisi!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Bozkurt, beyin tümörlerinin belirtilerini şöyle sıralıyor;

  • Baş ağrısı,
  • Baş ağrısına eşlik eden bulantı veya kusma,
  • Bilinç kaybı ve bilinç düzeyinde bozukluklar,
  • Daha önce hiç olmadığı halde nöbet (sara) geçirilmesi,
  • Vücudun bir kısmında duyu veya kuvvet kaybı olması, uyuşukluk,
  • Kısa zamanda gelişen görme kaybı, çift görme veya işitme kaybı,
  • Hafıza ve davranış bozuklukları,
  • Konuşma bozuklukları,
  • Dengesizlik ve yürüme problemleri,
  • Hormonal bozukluklar ve buna bağlı klinik semptomlar (erken ergenlik, el ve ayaklarda büyüme, adet döngüsü bozuklukları, hipertiroidi, kortizol yetmezliği veya fazlalığı…) yer almaktadır.

Kanser ‘kolonoskopi’ yöntemiyle önlenebiliyor

Kanser ‘kolonoskopi’ yöntemiyle önlenebiliyor

Kolon, kalınbağırsak sindirim sisteminin son bölümünü oluşturuyor. Kolon kanseri ülkemizde en sık görülen kanserler arasında 3. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 2 milyon, ülkemizde de yaklaşık 20 bin kişi kolon kanseri tanısı alıyor. Dahası hatalı beslenme alışkanlıklarının ve obezitenin giderek yaygınlaşması nedeniyle son yıllarda görülme sıklığı 50 yaş altındaki kişilerde giderek artıyor. Erken dönemde hemen hiçbir belirti vermemesi nedeniyle en çok yaşam kaybına neden olan kanser türlerinden biri olan kolon kanseri aslında düzenli yapılan kolonoskopi taramasıyla önlenebiliyor. Ayrıca kanser oluşsa dahi erken tanı sayesinde hastada tamamen iyileşme sağlanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, risk faktörü olmayan kişilerin hiçbir yakınması olmasa bile 45 yaşından itibaren her 5-10 yılda bir kolonoskopi yaptırmaları gerektiğini belirterek, “Ailesinde kolon kanseri öyküsü olan kişilerin ise tarama programına daha erken yaşlarda başlamaları gerekebiliyor. Yakın akrabalarında kolon kanseri tespit edilen kişiler, akrabasının tanı aldığı yaştan 10 yıl çıkartarak kendilerinin kolon kanseri taramasına başlama yaşını tespit edebilirler” diyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, Kolon Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, kolon kanseri riskini artıran 10 etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder

Aile öyküsü

Aile öyküsü kolon kanserinin risk faktörleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Kolon kanseri teşhisi konulan hastaların yüzde 20’sinde genetik geçiş söz konusu oluyor. Bu nedenle ailesinde kolon kanseri hastası olanlar kendi tarama programları konusunda çok daha özenli olmalılar.

İleri yaş

İleri yaş kolon kanserinin önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Öyle ki kolon kanseri tanısı konulan hastaların yüzde 90’ından fazlası 40 yaş üzerinde oluyor ve bu yaştan itibaren kolon kanserine yakalanma riski her 10 yılda bir ikiye katlanarak artıyor.

Kolon polipleri

Kolonu örten tabakanın büyüyerek bağırsak kanalına çıkıntı yapması ‘kolon polipleri’ olarak adlandırılıyor. Yapılan çok sayıda çalışmaya göre; kolon kanserinin yüzde 90-95’inden, ilerleyen yaşla birlikte görülme sıklığı artan kolon polipleri sorumlu oluyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, iyi huylu tümörler olan poliplerin yüzde 10-20’sinin yaklaşık 10 yılda kansere dönüştüğü uyarısında bulunarak, “Genellikle kanserleşmeden önce herhangi bir yakınmaya yol açmadıkları için ‘gizli tehlike’ olarak adlandırdığımız polipler düzenli yapılan kolonoskopi taramaları sayesinde tespit edilip, çıkartılabiliyor. Böylece kansere dönüşmeleri önlenebiliyor” diyor.

Liften fakir beslenmek

Hatalı beslenme alışkanlığı kolon kanseri oluşumunda önemli bir risk faktörü. Özellikle lif yönünden zengin olan sebze ve meyve gibi besinlerin az tüketilmesi kolon kanserine adeta davetiye çıkartıyor. Bol meyve ve sebze içeren diyet sayesinde kabızlık önleniyor ve kolon hücrelerinin kanserojenlere maruziyeti azalıyor. Bunun yanı sıra yüksek fiberli diyetler bağırsak içindeki yararlı bakterilerin birtakım kimyasallar üretmelerine yardımcı olarak kanserin gelişme riskini azaltıyor. Dolayısıyla kolon kanserinden korunmak için liften zengin besinler sofrada düzenli olarak yer almalı.

 Mangal alışkanlığı

Uzmanlar her fırsatta mangalda pişen etin kolon kanseri riskini arttırdığı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bunun nedeni ise ateşe doğrudan maruz kalan etlerde heterosiklik amin ve polisiklik aromatik hidrokarbon denilen kimyasalların açığa çıkması. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, bu kimyasalların kolon kanseri riskini artırdığını hatırlatarak, “Bu nedenle etin ateşe en az 15 cm’den uzak mesafede olmasına dikkat edilmeli. Ayrıca etin dumanla temas etmesi de kanser riskini arttırıyor”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara ve alkol

Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara ve alkol kullanımının pek çok kanserin yanı sıra kolon kanseri açısından da ciddi bir risk faktörü olduğunu ortaya koyuyor. Yapılan bir araştırmada; sigara içenlerin kolon kanserine yakalanma risklerinin içmeyenlere göre 18 kat daha fazla olduğu ortaya kondu. Yapılan çok sayıda araştırma da günde 50 ml veya daha fazla alkol tüketen kişilerde kolon kanserinin hiç içmeyenlerle kıyaslandığında 1.5 kat arttığı tespit edildi.

Obezite

Çağımızın önemli bir problemi olan obezite pek çok hastalığın yanı sıra kolon kanseri riskini yüzde 50 oranında yükseltiyor. Obezite, insülin/IGF-1 ve kandaki iltihap hormonlarını arttırarak kanserin gelişmesini kolaylaştırıyor. Ayrıca obezite hastalarında kötü beslenme alışkanlığı daha fazla görülüyor.

İşlenmiş et ürünleri

Salam, sucuk, sosis ve pastırma gibi işlenmiş et ürünleri kanserojen besinler arasında yer alıyor. Bunların yanı sıra kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmak da özellikle kolon kanseri riskini artırıyor.

Bazı iltihabi hastalıklar

İltihaplı bağırsak hastalıkları olan ülseratif kolit ve Crohn hastalığı kolon kanseri riskini arttıran etkenlerden. Hastalık tanısından 5 yıl sonra kanser riskindeki artış belirgin düzeye ulaşıyor. Bu nedenle iltihabın baskılanması ve durdurulması büyük önem taşıyor.

Hareketsiz yaşam

Hareketsiz yaşam; obezite ve birçok kanserle birlikte kolon kanseri riskini arttırıyor. Öyle ki kolon kanseri riski yüzde 30 oranında yükseliyor. Yaşınıza uygun bir programla haftada 2 gün egzersiz yapmanız, kalp-damar hastalıklarıyla birlikte kanser riskini de azaltıyor.

Pandemide uykusuzluk yaygınlaştı! 

Pandemide uykusuzluk yaygınlaştı! 

Halk arasında uykusuzluk olarak ifade edilen imsomnia, özellikle son iki yıldır devam eden pandemi sürecinin etkisiyle hızla yaygınlaşıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar; sağlıklı ve yeterli uykunun bağışıklık için son derece önemli olduğunu ortaya koyarken, Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya “Covid-19 pandemisi sürecinde insanların stres ve kaygılarındaki artış, uyku sorununun tedavisi için hastaneye gitmeye çekinme, günlük fiziksel aktivitenin azalması ve daha az doğal ışığa maruz kalma gibi etkenlerle uykusuzluk sorunu yaşayanlar yüzde 24 oranında arttı” diyor. Kişinin pandemide artan uykusuzluk sorununa karşı bir takım düşünsel ve davranışsal değişiklikler yaparak fayda sağlayabileceğini vurgulayan Nöroloji Uzmanı Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya, uykusuzluğa karşı 9 etkili öneri ve uyarıda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya

Uyumaya çalışmayın

Uyku ile ilgili düşünceleri azaltmaya çalışın. Yatağınızın uykusuzluğu değil, uykuyu hatırlatması gerekir. Bunun için uykunuz gelmeden yatağa gitmeyin, uyuyamadığınızda 15-20 dakika içinde yataktan çıkıp oda değiştirin ve tekrar uykunuz geldiğinde yatağa gidin. Gerekirse bunu tüm gece tekrarlayın. Yer değiştirdiğinizde meditasyon, gevşeme egzersizi, kitap okuma gibi yöntemler deneyip ardından tekrar uykunuz gelince yatağa dönmek gerekir. Uykunun nefes almak, acıkmak gibi doğal bir durum olduğunu ve eninde sonunda uyuyacağınızı kabul etmek, herkesin uyku süresinin farklı olabileceğini bilmek uyku ile ilişkili kaygıları azaltmak için başlangıç olabilir.

Yatağa telefonla girmeyin

Özellikle sosyal medyadan ayrı kalamayan pek çok kişi yatağa cep telefonuyla giriyor ve başkalarının paylaşımlarını takip ederek hem olumlu-olumsuz düşüncelere kapılıyor hem de ekran ışığına maruz kalıyor. Oysa yatağa girdiğinizde beyninizin başka yaşantılarla, sorunlarla dolu olmaması gerekir. Telefon ve bilgisayarda olduğu gibi, yatakta televizyon seyretme ve kitap okuma da uykuya dalmayı olumsuz etkileyen faktörler arasında yer aldığından, kitabınızı uykuya dalacağınız yatakta değil, farklı bir yerde okuyun.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hareketsiz kalmayın

Yapılan bilimsel çalışmalar; düzenli egzersizin uyku kalitesini önemli ölçüde artırdığını ortaya koyuyor. Bu nedenle gün içerisinde hareketsiz kalmayın, yürüyüş ve egzersiz yapın. Sağlığa her açıdan fayda sağlayan düzenli yürüyüş ile egzersiz aynı zamanda duygusal stresi de azaltıyor. Uyku problemine karşı fayda sağlaması için ideal zaman egzersizi öğleden sonra yapmaktır. Yatmadan hemen önce yapılan ağır egzersiz uyanıklığı artırır.

Kafeinden uzak durun

Kafein, alkol ve nikotin uyku kalitesini belirgin bozar. Kafeinin sadece kahvede bulunmadığı hatırlanmalıdır. Uyku sorunu olanların bu tür uyaranlardan kaçınması, öğleden sonra çay ve kahveden uzak durması gerekir.

 Mutlaka aynı saatte yatıp kalkın

Yatma, kalkma saatlerini hatta günlük yemek yeme ve egzersiz saatlerini düzene koymak biyolojik saatimizin daha iyi çalışmasını sağlar. Hafta sonları da yatma ve kalkma saatleri aynı düzende olmalıdır. Haftanın yedi günü aynı saatte yatıp kalkmaya özen gösterin.

Aç karnına ya da aşırı yemek yiyip yatmayın

Nöroloji Uzmanı Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya “İyi bir uyku için aç yatmamak ve yatmadan önce ağır yemeklerden kaçınmak gerekir. Yemek yedikten en az 2-3 saat sonra yatılmasında fayda vardır. Yapılan çalışmalarda; süt ürünlerinde bulunan L triptofanın uykuya katkı sağlayabildiği bildirilmiştir” diyor.

 Şekerlemeye dikkat edin

Öğleden sonra kısa süreli uyku genel sağlığa faydalı olsa da uykusuzluk yakınması olanların gün içinde uyudukları süre, gece uykusunu olumsuz etkiler. Gün içerisinde uyku ihtiyacını aşırı hissediyorsanız saat 14:00 öncesi kısa süreli uyuyabilirsiniz.

Yatak odanızı gözden geçirin

Yattığınız yerin sessiz, serin, karanlık ve yatmadan önce havalandırılmış olması kaliteli bir uyku için çok önemli olduğundan bu kurallara uygun olarak gerekli düzenlemeleri mutlaka yapın. İyi bir uyku için ideal oda ısısı 18-19 derece olmalıdır.

Bu hastalıkların tedavisini ihmal etmeyin!

Nöroloji Uzmanı Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya “Stres, kaygı ve çevresel faktörlerin yanı sıra nörolojik hastalıklar, hipertansiyon, reflü, romatizmal hastalıklar ve fibromiyalji gibi birçok hastalık da uykusuzluğu tetikleyebildiğinden bu hastalıkların farkında olmak ve mutlaka hekimin gerekli gördüğü tedaviye başlamak gerekir. Ayrıca uykuyu sürdürmeyi etkileyebilen uyku apnesi, horlama, uykuda bacak hareketleri gibi pek çok hastalığın tanı ve tedavisi için uyku kliniklerine başvurmanız sorunun çözümü için gereklidir” diyor.

Gebelikte beslenme bebeğin sağlığını şekillendiriyor

Gebelikte beslenme bebeğin sağlığını şekillendiriyor

Gebelikte beslenme hem bebeğin büyüyüp gelişmesi hem de annenin gereksinimlerinin karşılanması nedeniyle dikkat edilmesi gereken konuların başında geliyor. Bebeğin tek besin kaynağı annenin dengeli ve düzenli beslenmesi, bebeğin sağlıkla dünyaya gelmesi için büyük önem taşıyor. Gebelik dönemindeki kadınların enerji ihtiyaçları artıyor. Ayrıca vitamin ve mineral eksikliği gebelik sürecinde ortaya çıkıyor ve eksik olan vitamin ve minerallerin tamamlanması gerekiyor. Bu nedenle anne adaylarının uzmanların önerilerini dikkate alarak beslenmeye önem vermesi gebelik sürecinin sağlıklı geçirilmesinde altın standart oluyor. Medstar Antalya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Funda Manav, gebelikte doğru beslenme hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Op. Dr. Funda Manav

Daha fazla yemek değil daha yararlı besin seçmek önemli

Sağlıklı bir gebelik süreci ve sonunda sağlıklı olan bir bebeğin doğması için anne adayının dengeli beslenmesi gerekir. Hamilelik sürecinde kadınlar fazla besin almayı değil, dengeli olarak beslenmeyi tercih etmelidir. Ana öğünler arasına ara öğünler koyarak, günlük enerji ihtiyacını düzenli olarak karşılamalıdır. Gebeliğin ilk 3 ayından sonra hormonlar düzene girer ve anne adayı daha rahat bir hamilelik geçirmeye başlar. Gebelikte beslenme hamileliğin 3.ayından sonra daha önemli bir rol oynamaktadır. Bebek de anne karnında büyüdüğü için bu dönemde öğünler 2 katına çıkarılmalıdır. Yani 3 ana öğün arasına 3 ara öğün sıkıştırılmalıdır. Bu ara öğünler meyve, süt, yoğurt gibi kan şekerini ayarlayacak besinler olabilir.

 Folik asit alımına özen gösterin

Bebeğin kilo alması tamamen annenin sağlıklı beslenmesi ile ilgilidir. Gebeliğin son üç aydaki döneminde anne adayının kilosu ve beslenme şekli, bebeğin doğum ağırlığını belirler. Gebelik başlangıcında uygun bir kiloyla gebe kalmış olan kadın, düzgün ve doğru beslendiğinde gebelik süresince yaklaşık olarak 9-12 kg alır. Hamile kadınlar günde 80 g protein, 1,5 g kalsiyum, 30-60 g demir, A, B1, B2 ve C vitamini ihtiyacı duyar. Bunları beslenme listesinde olan yiyeceklerden düzenli olarak almalıdır. Folik asit alımı çok önemlidir, hatta gebe kalmadan önce başlanması büyük önem taşır. Bu vitamin gebelikte nöral tüp defekti adı verilen anomalinin önlenebilmesi açısından gereklidir.

Gebelik sürecinde proteinden zengin beslenin

Özellikle ikinci ve üçüncü üç ay dönemlerinde, hamilelikte beslenme adına bebeğin gelişimi için protein önemli bir besin maddesidir.

  • Öğlenleri tavada pişmiş yumurta ya da omlet tercih edin.
  • Akşam yemeklerinde somon filetoya yer verin.
  • Salatanıza nohut ya da siyah fasulye ekleyin.
  • Balık da mükemmel bir protein kaynağıdır ve bebeğin beyin gelişimine katkıda bulunur. Ancak midye ve cıva zengini balıklardan kaçının.

Az su tüketmek gebeliği riske sokabilir

Hamilelikte ortalama 10 bardak sıvı tüketilmesini tavsiye edilir. Su, meyve suları, kahve, çay ve alkolsüz içecekler günlük sıvı ihtiyacını karşılar. Ancak bazı içeceklerde şeker oranı yüksektir ve bu da istenmeyen kilo artışına sebep olabilir.  Hamilelik ilerledikçe, çok az su tüketmek prematüre doğum ya da erken doğuma sebep olabilir.

Sık görülen ama  ‘nadir’ olduğu bilinmeyen 3 hastalık!

Sık görülen ama  ‘nadir’ olduğu bilinmeyen 3 hastalık!

Toplumda görülme sıklığı 2.000 kişide 1’den daha düşük olan hastalıklara ‘nadir hastalıklar’ deniliyor. Ancak nadir görülseler de tıbbın birçok branşını doğrudan ilgilendiren bu hastalıkların sayısı yaklaşık 8 bini buluyor ve genel popülasyonun yüzde 5-7’sini etkiliyor. Bu oranlar dikkate alındığında; dünyada 300 milyon, ülkemizde de ortalama 5-6 milyon kişinin farklı nadir hastalıklarla mücadele ettiği gözler önüne seriliyor. Üstelik günümüzde nadir hastalıkların sayısı her geçen gün artıyor ve her ay yaklaşık 4-5  yeni nadir hastalık tanımlanıyor. Nadir hastalıkların yüzde 80’i kalıtsal oluyor ve yaklaşık yüzde 75’i çocukluk çağında görülüyor. Genellikle kronik ve ilerleyici hastalıklar olan nadir hastalıkların belirtileri ise sıklıkla doğumda veya çocukluk döneminde ortaya çıkıyor. Ancak nadir görülmeleri nedeniyle tanı genellikle geç konuyor, bunun sonucunda tedavisi mümkün olabilen hastalıklarda çocuklar tedavi şansını yitirebiliyor. Ülkemizde akraba evliliğinin görülme oranının yüzde 20 oranlarında olduğu ve bunların yüzde 57,8’inin birinci derece kuzen evlilikleri olduğu dikkate alındığında sorunun önemi daha net anlaşılıyor.

Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar Merkezi Müdürü ve Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Uğur Özbek, nadir hastalıkların sadece ülkemizde değil küresel düzeyde diğer tüm ülkeler için de ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekerek, “Nadir hastalıklar diğer hastalıklara nazaran bazı daha önemli sorunlar içeriyorlar. Bunların başında kllinik tanı konmasının güçlüğü ve tanı konulana kadar geçen sürenin uzunluğu geliyor. Oysa ne kadar erken tanı konulursa hastalık o kadar tedavi edilebiliyor ve yönetilebiliyor. Ayrıca nadir hastalıkların laboratuvar testlerinin olmaması ya da sadece sınırlı sayıda olması, birçoğunun güncel tedavi protokollerinin ve imkânlarının olmaması da ciddi bir sorun” diyor. Bunların yanı sıra tedavi amacıyla kullanılan ilaçların güçlükle tedarik edilmelerinin ve ücretlerinin pahalı olmasının da önemli bir sorun olarak devam ettiğini vurgulayan Tıbbi Genetik Uzmanı Prof. Dr. Uğur Özbek, “Hastalıkların nadirliğinden kaynaklanan bilgi ve deneyim eksikliği, hastalıkların sayısal olarak yüksek ve çok çeşitli olmaları nedeniyle nadir hastalıkların genel sağlık sistemi içinde ayrı kategoride ele alınmaları gerekiyor” diyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Uğur Özbek,  28 Şubat Dünya Nadir Hastalıklar Günü kapsamında 3 nadir hastalığı anlattı; önemli uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Uğur Özbek

ALBİNİZM: BEYAZ CİLT VE SAÇLAR

Albinizm; gözlerimize, cildimize ve saçlarımıza rengini veren melanin pigmentinin üretimini kısmen ya da tümüyle önleyen genetik mutasyonlar sonucu oluşan kalıtsal bir hastalık. Bu nedenle albinizmde hastalar çoğunlukla beyaz ciltleri ve saçlarıyla dikkat çekiyorlar. Melanin eksikliği nedeniyle ciltleri güneş ışınlarına karşı korunmadan yoksun olduğu için albinizmli hastaların cilt kanserine yakalanma riskleri de artıyor. Ayrıca ışığa karşı ciddi derecede hassasiyet ve görme eksikliği ile karakterize olan albinizm hastalığından ülkemizde yaklaşık 4 bin kişinin etkilenmiş olduğu düşünülüyor. Tıbbi Genetik Uzmanı Prof. Dr. Uğur Özbek, albinizm hastalığının gelişmesi için biri anneden biri babadan olmak üzere iki genin mutasyona uğramış olması gerektiğini belirterek, “Her iki birey de hastalığa yol açan bir mutasyonun taşıyıcısı oluyorlar. Bu çiftlerde albinizmli çocuğun dünyaya gelme olasılığı yüzde 25 oranındadır” diyor.

Belirtileri neler? Çok ince beyaz cilt ve saçlar en tipik belirtilerini oluşturuyor. Gözler ışığa duyarlı oluyor ve bu hassasiyet nedeniyle istemsiz bir şekilde ileri ve geri hareket edebiliyor.

Nasıl tedavi ediliyor? Albinizm hastalığının spesifik bir tedavisi yok. Tedavi semptomlara özgü oluyor ve düzenli oftalmolojik takip muayenesini içeriyor. Işığa karşı hassasiyeti azaltmak ve kontrast duyarlılığını arttırmak için filtreleme gözlükleri veya kontakt lensler (kırmızı renkli veya kahverengi) ve koruyucu cilt kremleri kullanımı öneriliyor.

FENİLKETONÜRİ: ZİHİNSEL YETERSİZLİĞE NEDEN OLABİLİYOR

Fenilketonüri; amino asit metabolizmasındaki bir sorun nedeniyle oluşan ve tedavi edilmediğinde hafif veya şiddetli zihinsel yetersizliğe yol açabilen bir hastalık. Ülkemizde her 4 bin yenidoğan bebekten biri fenilketonüri hastalığıyla dünyaya gözlerini açıyor. Besinlerle alınan ve vücudumuz için gerekli olan fenilalalin adlı amino asidin işlevlerini yerine getirebilmesi için tirozin ve fenilalalin hedroksilaz adlı enzimlere dönüşmesi gerekiyor. Bu dönüşümde bir hata olursa, kanda ve vücudun diğer sıvılarında artan fenilalalin beyinde hasar oluşturarak hafif veya şiddetli zihinsel yetersizliğin yanı sıra yürüme ve oturma gibi becerilerin gelişememesi gibi çok ciddi sorunlara yol açabiliyor.

Belirtileri neler? Fenilketonüri yenidoğan taramasıyla tespit edilerek tedavi edilebilen bir hastalık. Ancak tanı konulup tedavi edilmezse doğumdan birkaç ay sonra belirtiler çok hafif veya şiddetli olarak başlıyor. Kademeli gelişim gecikmesi, kusma, titreme, egzama, soluk cilt, bodur büyüme, nörolojik nöbetler, küf kokusu (deride, idrarda veya nefeste) davranış bozuklukları (hiperaktivite) bu hastalığın bazı belirtilerini oluşturuyor.

Nasıl tedavi ediliyor? Fenilketonüri hastalığının erken tanısı ile fenil aleninsiz diyet tedavisi uygulanarak nörolojik ve diğer sorunlar engellenebiliyor, hastalar sağlıklı bir yaşam sürdürebiliyor. Tedavinin temel dayanağı düşük fenilalaninli diyet uygulanması ve amoniosit karışımı ilaç kullanımı oluyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

HEMOFİLİ: DİNMEYEN KANAMA

Hemofili; pıhtılaşma faktörleri olarak adlandırılan proteinlerin eksikliğine bağlı olarak gelişen, kanın gerektiği gibi pıhtılaşmaması nedeniyle kanamanın geç durması veya durmamasıyla karakterize, kalıtsal bir hastalık. Kanama çarpma veya travmalar nedeniyle dışarıdan olabileceği gibi, iç kanama şeklinde de gelişebiliyor. Ülkemizde her 10 bin bebekten 1’ine hemofili tanısı konuyor. Hemofili çoğunlukla erkekleri etkilese de kadın taşıyıcılarda da genellikle hastalığın daha hafif formları görülebiliyor.

Belirtileri neler? Kanama anomalileri genellikle bebekler yürümeyi öğrenmeye başladıklarında ortaya çıkıyor. Şiddeti ise pıhtılaşma faktörünün eksikliğinin derecesine bağlı olarak değişiyor. Pıhtılaşma faktörünün biyolojik aktivitesi düşükse hemofili şiddetli oluyor ve cerrahi işlemden, diş çekiminden, yaralanmadan, hatta basit bir travmadan sonra bile ani ve anormal kanama oluşabiliyor. Kanama çoğunlukla eklemlerin çevresinde ve kaslarda gelişse de travmadan veya yaralanmadan sonra herhangi bir bölgede de başlayabiliyor.

Nasıl tedavi ediliyor? Hemofili hastalığında prenatal tanı mümkün oluyor, etkin tedavi sayesinde çocuklar sağlıklı bir yaşam sürebiliyor. Hastalığın tedavisi, eksik olan pıhtılaşma faktörlerinin vücuda damar yoluyla verilmesi esasına dayanıyor. Tedavi kanamadan sonra veya kanamayı önlemek için uygulanabiliyor. Bazı durumlarda cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyulabiliyor.

 Ani tansiyon yüksekliği beyin kanamasına neden olabilir

Ani tansiyon yüksekliği beyin kanamasına neden olabilir

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları uzmanı Dr. Ali Öztürk önemli bilgilendirmelerde bulundu.

Hipertansiyon Nedir?

Normal değerlerinin üstünde olan kan basıncına hipertansiyon denir. Normal olarak kabul edilen değerler büyük tansiyon 140 mmHg, küçük tansiyon için ise 90 mmHg olarak ifade edilmektedir. Kalpten pompalanan kan miktarı ile birlikte damarların göstermiş olduğu direnç sonu kan basıncı oluşmaktadır.

Hipertansiyon Belirtileri

En önemli belirtiler arasında baş dönmesi, kulak çınlaması, baş ağrısı, bulantı, kusma, burun kanaması ve çarpıntı vb. şikayetler oluşmaktadır.

Hipertansiyonun Tedavi Yöntemleri

Uzman bir doktor tarafından yapılan tahlil ve tetkikler sonucunda hastaya verilen en uygun ilaç ile tedavi süreci başlamaktadır. Tansiyonun kontrol altına alınması görülebilecek böbrek, kalp, göz, beyin gibi organlarda herhangi bir sorun oluşmasını engellemekte ve ölüm riskini azaltmaktadır. Ayrıca, ilaç kullanımı dışında hastanın yaşam tarzı haline getirmesi gereken ve dikkat etmesi gereken birkaç unsur vardır. Örneğin; diyet yapılması, sigara kullanılmaması, egzersiz yapılması oldukça önemlidir.

Hastalığın İlk Belirtileri Baş Ağrısı ve Bulantı

Vücutta ihtiyaç duyulan kan basıncının çeşitli sebeplerden dolayı aniden yükselmesi ve bu durum sonucunda kişiyi dirençsiz bırakması ile kendisini göstermektedir. Ani ve şiddetli belirtiler ile ortaya çıkarken, bazı durumlarda hissedilmesi oldukça yavaştır.

Ani bir tansiyon yükselmesi ile oluşan belirtiler; şiddetli baş ağrısı, denge bozukluğu ve baş dönmesidir. Bu belirtilerin yanı sıra göğüs kafesinde hissedilen sıkışma, çarpıntı, kalpte hissedilen ağrı ve kalp atış hızında yükselme görülebilmektedir.

Hasta çoğu zaman hareket edemeyecek duruma gelebilmekte ve hissedilen kulak çınlamaları ile birlikte kalbin attığı her anı duyuyormuş hissi ortaya çıkmaktadır. Ani yükselen tansiyonla birlikte hastalarda burun kanaması da görülmektedir. Bu durumda sakin kalmalı ve gerekli müdahale yapılmalıdır.

Ani Tansiyon Yükselmesinde Yapılması Gerekenler

Oldukça yaygın görülen bir hastalıktır. Bu durumda hastaların ve hasta yakınlarının ani yükselen tansiyon durumda nasıl davranılmaları gerektiği konusunda bilgileri olmaları gerekmektedir. Doğru bir müdahale yapılması hasta için hayati önem taşımaktadır.

Ani yükselen tansiyon durumunda yapılması gerekenler; hasta ilaç kullanılıyorsa öncelikle ilacı verilmelidir. Daha sonra alanında uzman bir doktora başvurulması gerekmektedir.

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Mide kanseri meme, akciğer ve kalın bağırsak kanserlerinden sonra en sık rastlanan 4. kanser türü. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyon, ülkemizde de 20 bin kişiye mide kanseri tanısı konuyor. Erken dönemde çoğunlukla herhangi bir şikayete neden olmadan sinsice ilerlediği için tehlikeli kanserler arasında yer alıyor. İlk dikkat çeken belirtileri de genellikle karın ağrısı, yemekten sonra gelişen hazımsızlık ve şişkinlik oluyor. Ancak yakınmaların ‘mide ülseri’ veya ‘gastrit’ hastalıklarından kaynaklandığı düşünülerek sorun ihmal edilebiliyor, bu durum da tedavide gecikmeye yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde erken tanının yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Erken tanı sayesinde hastalar uzun yıllar sorunsuz bir şekilde yaşamlarına devam edebiliyorlar. Bu nedenle mide kanserinin genellikle ilk belirtileri olan karın ağrısı, yemekten sonra şişkinlik ve hazımsızlık gibi yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır” diyor. Daha da önemlisi ‘değiştirilebilir’ risk faktörlerine dikkat ederek mide kanserinden kısmen korunmak da mümkün olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanseri riskini artıran 12 etkeni anlattı; önemli bilgiler verdi!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Doç. Dr. Erman Aytaç

İlerleyen yaş

Mide kanserinin görülme sıklığı ilerleyen yaşla birlikte artıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde 50 yaşından sonra riskin yükseldiğini söylüyor.

Erkek olmak

Mide kanseri erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sık ortaya çıkıyor. Kadınlarda daha yüksek miktarda salgılanan östrojen hormonunun mide kanseri riskini arttıran Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor.

Genetik faktör

Anne, baba ve kardeşler gibi birinci derece aile bireylerinde mide kanseri öyküsü varsa, bu hastalığın gelişme riski normal popülasyona göre daha fazla oluyor. Dolayısıyla riski değerlendirmek için mutlaka bu alanda uzman bir hekime başvurulması öneriliyor.

Helikobacter Pylori

Helikobacter Pylori (HP), midede sıklıkla rastlanan bir bakteri cinsidir. Gastrit oluşumundan sorumlu bir bakteri olarak görülen Helikobacter Pylori’ye mide kanserli hastalarda daha fazla rastlandığı biliniyor. “Ancak bu tablodan midesinde Helikobacter Pylori saptanan her kişide mide kanseri oluşacağı sonucu çıkartılmamalıdır” bilgisini veren Doç. Dr. Erman Aytaç, “Çünkü Helikobacter Pylori’nin sık görüldüğü bazı toplumlarda mide kanseri oranı düşüktür. Dolayısıyla bu bakterinin yanı sıra diğer risk faktörleri de son derece önemlidir” diyor.

Fazla tuz tüketmek

Fazla tuz tüketimi mide kanseri riskini artıran önemli faktörler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü, günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesini tavsiye ediyor.

Tuzlanmış, tütsülenmiş besinler

Dünya Sağlık Örgütü, gelişmiş ülkelerdeki kanserlerin yüzde 30’unun beslenmeyle ilişkili olduğunu bildiriyor. Örneğin Japonya gibi tuzlanmış ve tütsülenmiş besinlerin yoğun olarak tüketildiği coğrafyalarda mide kanserine daha sık rastlanıyor. Ülkemizde de yaygın olarak tüketilen mangalda pişirilmiş etin de risk faktörü olabileceği düşünülüyor. Bu durum etin tuzlanması ve pişerken yanmasıyla ilişkili olabiliyor. Benzer şekilde fazla miktarda işlenmiş et veya yağda kızartılmış, soslu ve baharatlı besinler ya da aflatoksin ile bulaşmış olan besinler de (bayat ekmekteki küfler gibi) riski artırıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, “Nasıl ki tuzlanmış, tütsülenmiş besinlerin fazla tüketilmeleri mide kanserine yakalanma olasılığını artırıyorsa, tersine çiğ sebze ve meyvelerin bolca yenilmesi, C vitamini ve antioksidan maddeler de bu kanserden korunmada olumlu etki yapabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara kullanımı

Sigara kullanımı birçok kanserde olduğu gibi mide kanseri için de risk faktörü oluyor. Öyle ki sigara kullanım yoğunluğu ve süresi arttıkça risk 4 kat yükseliyor.

Obezite

Çağımızın önemli bir sorunu olan obezite hastalarında da mide kanseri riski yükseliyor. Obeziteyle artan vücut içindeki toksik maddeler, kanser gelişimini hücre seviyesinde arttıran oksijenlenme bozukluğu ve savunma sisteminin zayıflaması gibi etkenler mide kanserinin gelişimini kolaylaştırabiliyor.

Bazı meslekler

Bazı iş kollarında çalışanlar (odun dumanına ya da asbest dumanına maruz kalanlar, metal, plastik ve maden işçileri gibi) mide kanseri açısından daha fazla risk altında oluyorlar.

Kan grubunun A olması

Mide kanseri kan grubu A olan kişilerde daha sık görülüyor. Kesin nedeni bilinmemekle beraber, bu durum A kan grubu olan kişilerin Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı daha yatkın olmalarıyla açıklanıyor.

Bazı hastalıklar

  • Kalın bağırsağı tutan bazı hastalıklarda (ailesel adenomatöz polipozis ve ailesel nonpolipozis kolorektal kanser) mide kanseri görülme olasılığı yükseliyor.
  • B12 vitamininin emilememesi nedeniyle oluşan kansızlık türü olan pernisiyöz anemi de mide kanseri riskini artırıyor.
  • Atrofik gastriti (midenin iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasının epitel hücrelerinin ve salgı bezlerinin kaybıyla sonuçlanan kronik ihtihaplanma) olan hastalarda mide kanseri daha sık görülüyor.
  • Yapılan çalışmalarda, toplumda öpücük hastalığı olarak bilinen enfeksiyöz mononükleoz hastalığına neden olan ebstein–barr virüsünün mide kanseri gelişimine etkisi olduğu gösterilmiş.

Mide ameliyatı olmak

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, geçmişte mide ameliyatı olanlarda, özellikle de midesinin bir kısmı çıkartılan hastalarda bu kanserin gelişme riskinin yıllar içinde arttığına işaret ederek, “Bu nedenle yakınmasız olsalar dahi mide ameliyatı geçiren hastalara belli aralıklarla kontrol amaçlı gastroskopi yapılıyor” diyor.

 Uzun yıllar sorunsuz yaşanabiliyor

Mide kanserinde çok erken evre tümörler ameliyat gerekmeden endoskopik olarak tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, endoskopik tedavi yöntemleri dışında, hastalığın 1-3 evrelerinde ana tedavi yönteminin cerrahi işlem olduğunu belirterek, “Cerrahi tedavinin ana prensibi, tümörün yayılma olasılığı olan tüm lenf bezleriyle birlikte çıkartılmasıdır. Hastalığın 2. ve 3. evresinde genellikle önce kemoterapi uygulanıyor, ameliyat daha sonra yapılıyor. Patoloji raporuna göre ameliyat sonrasında kemoterapi ve radyoterapi gibi ek tedaviler uygulanabiliyor. Tümör karaciğer ve akciğer gibi uzak organlara da sıçramışsa, yani hastalık 4. evredeyse ana tedavi yöntemi kemoterapi oluyor” diyor.

Doç. Dr. Erman Aytaç tedavi sonuçlarını birçok faktörün etkilediğini belirterek, “Bu etkenlerin en önemlileri hastalığın evresi ve yapılan tedavilerin kalitesidir. Deneyimli merkezlerde kapalı yöntemlerin hastaya sağladığı avantajlar göz önünde tutularak ameliyat laparoskopik veya robotik olarak yapılabiliyor” diyor.