Yazılar

Pandemi sonrası antidepresan kullanımı arttı

10 Ekim tüm dünyada Ruh Sağlığı Günü olarak anılıyor ve ruh sağlığına dikkat çekiliyor. Özellikle pandemi sonrası antidepresan kullanımı giderek artış gösteriyor. İstinye Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu’nun verdiği bilgilere göre, Türkiye’de antidepresan kullanımı son 10 yılda neredeyse iki katına çıktı. Bugün her 100 kişiden 6’sının antidepresan kullandığını belirten Şalcıoğlu, “Antidepresan kullanımındaki bu sıçrama toplumun kolektif olarak yaşadığı zorlanmayı yansıtıyor” dedi.

Ruh sağlığı sorunlarına dikkat çekmek için her yıl 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü olarak anılıyor. İstinye Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, bugün vesilesiyle Türkiye’deki ruh sağlığını değerlendirirken, güncel verileri de paylaştı.

Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu

Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu

Antidepresan kullanımı son 10 yılda iki katına çıktı

Türkiye’de antidepresan kullanımının son 10 yılda neredeyse iki katına çıktığını belirten Şalcıoğlu, şunları söyledi:

“2010’ların başında her 100 kişiden yaklaşık 3’ü düzenli antidepresan kullanırken, bugün bu sayı 6’ya yaklaştı. Pandemiyle birlikte bu artış daha da hızlandı: 2020 sonrası sadece iki yıl içinde piyasaya sürülen antidepresan miktarında yaklaşık 10 milyon kutuluk bir artış yaşandı. Bu veriler, toplumda ruh sağlığı sorunlarının artışıyla birlikte sosyal koşulları ve sağlık hizmetlerine erişimdeki farklılıkları da düşündürüyor.”

Antidepresan kullananların yüzde 70’i kadın

Antidepresan kullanımında en büyük farkın kadınlarda görüldüğünü belirten Prof. Dr. Şalcıoğlu, şöyle devam etti:

“Reçetelerin yaklaşık yüzde 70’i kadınlara yazılıyor. Yani antidepresan kullanan her 10 kişiden 7’si kadın. Bu fark, kadınların daha fazla ruh sağlığı sorunları geliştirmesinden mi yoksa erkeklere göre tedavi aramaya daha fazla açık olmalarından mı kaynaklanıyor, bu hâlâ tartışmalı bir konu. Yaş grubunda ise 35 yaş üstü bireyler öne çıkıyor. Özellikle 36-50 yaş aralığında kullanım yaygın. Ancak gençler arasında da son yıllarda artış olduğu gözleniyor. Bu gençlerin gittikçe daha fazla ruh sağlığı sorunları için risk altında olduğuna işaret ediyor. İllere göre dağılımda dikkat çeken farklar var: Büyükşehirlerde kullanım oranları daha yüksek. Bazı şehirlerde, özellikle batı ve iç Anadolu bölgelerinde, kişi başına düşen antidepresan kullanımı diğer illere göre iki kata kadar çıkabiliyor. Büyük şehirlerde yaşamın zorlukları burada belirleyici bir faktör olabilir.”

Birçok kişi terapiye değil, sadece reçeteye ulaşabiliyor

Prof. Dr. Şalcıoğlu, bu artışın nedenlerini ise şöyle özetledi:

“Ruh sağlığı sorunları hem Türkiye’de hem dünyada artıyor. Pandemi sonrası dönemde, ekonomik kriz, işsizlik, belirsizlik, göç ve doğal afetler gibi toplumsal koşullar, özellikle Türkiye’de kaygı, umutsuzluk ve depresyon gibi ruhsal sorunların daha görünür hale gelmesine yol açtı. Böyle bir ortamda antidepresan kullanımındaki artış bir yönüyle toplumun ruh sağlığına dair farkındalığının artması, damgalayıcı tutumların zayıflaması ve bireylerin yardım arayışına daha açık hale gelmesiyle ilişkili olabilir. Ancak madalyonun öteki yüzünde sistemsel sınırlılıklar var. Süresi kısıtlı poliklinik muayenelerinde, ilaç reçete etmek genellikle en hızlı müdahale biçimi haline geliyor. Birçok kişi terapiye değil, sadece reçeteye ulaşabiliyor.

İlaçların bir kısmı reçetesiz temin edilebildiği için, kendi kendine ilaca başlama veya sürdürme davranışı da yaygınlaşıyor. Bu durum, resmi kullanım verilerinin bile ötesinde bir tabloyu işaret ediyor. İlaç daha erişilebilir olsa da araştırmalar, özellikle bilişsel ve davranışçı terapi gibi bilimsel temelli psikoterapi yaklaşımlarının daha uzun vadeli ve kalıcı çözümler sunduğunu gösteriyor. Ne yazık ki hem maddi hem de yapısal engeller, toplumun geniş kesimlerinin bu tür bilimsel temelli terapilere ulaşmasını zorlaştırıyor. Bu noktada ilaç endüstrisinin rolü de göz ardı edilemez. Psikolojik sorunların yalnızca biyolojik ya da kimyasal temelli hastalıklar gibi çerçevelenmesi (medikalizasyon), antidepresanların yaygın biçimde önerilmesini kolaylaştırıyor. Elbette ilaç tedavisi bazı durumlarda gerekli ve faydalı olabilir. Ancak bu faydanın bireyler arası farkları, yan etkileri ve alternatif müdahale yolları göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerekir.”

Kişi başına düşen antidepresan tüketimi iki yıl içinde yaklaşık yüzde 25 yükseldi

Pandemiyle birlikte Türkiye’de antidepresan kullanımının belirgin şekilde artığına değinen Profesör, “Kişi başına düşen tüketim sadece iki yıl içinde yaklaşık yüzde 25 yükseldi. Ancak aynı dönemde psikiyatri reçetelerinde düşüş gözlemlendi. Bu da birçok kişinin doktora başvurmadan, kendi kararıyla ilaç kullanmaya yöneldiğini gösteriyor. Nitekim pandemi sırasında dünya genelinde kendi kendine ilaç kullanma oranının yüzde 48’in üzerine çıktığını görüyoruz. Pandemi sırasında ilaç kullanımdaki artışın arkasında kapanmaların yol açtığı yalnızlık ve belirsizlik, hastalığa yakalanma korkusu, kayıplar, ekonomik zorluklar ve işsizlik gibi etkenler var. Ayrıca ev içi çatışmaların artması, kadınların artan bakım yükü ve sosyal desteğin zayıflaması da bu tabloyu derinleştirdi. Antidepresan kullanımındaki bu sıçrama toplumun kolektif olarak yaşadığı zorlanmayı yansıtıyor” diye konuştu.

Türkiye’de antidepresan kullanımı birçok Avrupa ülkesinin gerisinde

Türkiye’deki antidepresan kullanımını dünya genelinde değerlendiren akademisyen, şunları söyledi:

“Türkiye’de antidepresan kullanımı artıyor ama hâlâ birçok Avrupa ülkesinin gerisindeyiz. OECD verilerine göre Türkiye, üye ülkeler arasında antidepresan kullanım oranı en düşük ülkelerden biri. Örneğin, İzlanda, Portekiz, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde kişi başına düşen antidepresan kullanımı Türkiye’nin 3 ila 4 katı kadar. Ancak bu fark, Türkiye’de toplumun daha sağlıklı olduğunu değil, psikoterapiye ve psikiyatrik hizmetlere erişimin daha sınırlı olduğunu gösteriyor da olabilir. Batı ülkelerinde psikoterapi hizmetleri daha yaygın ve erişilebilir düzeyde olduğu için insanlar, Türkiye’de örneğindeki gibi, sadece ilaca yönelmiyor. Yani düşük oranlar her zaman olumlu bir tabloya işaret etmiyor.”

Antidepresanların yanlış ya da gereksiz kullanımı riskli

Antidepresan kullanım süresi ve miktarlarıyla ilgili de konuşan Şalcıoğlu, “Elimizdeki bilimsel kaynaklarda, Türkiye’de antidepresanların ortalama kullanım süresi ya da bireysel doz tercihlerine dair güvenilir bir veri bulunmuyor. Klinik rehberlerde genellikle 6 ay ve üzeri kullanım önerilir, ancak bu süre vakaya göre değişir. Genellikle kişilerin bu süreyi aştığını, yıllarca ilaç kullanabildiğini görüyoruz. Antidepresan kullanımını anlayabilmek için daha detaylı saha araştırmalarına ihtiyaç var” dedi. Gereksiz kullanımın riskler taşıdığını belirten Şalcıoğlu, şunları söyledi:

“Antidepresanlar yanlış ya da gereksiz kullanıldıklarında ciddi riskler taşırlar. Öncelikle biyolojik açıdan, yan etkiler (uyku bozuklukları, kilo değişimi, cinsel işlev sorunları, mide‑bağırsak yakınmaları vb.) görülebilir; bazı ilaçlarda ani kesilme sendromu yaşanabilir. Uzun süreli ve kontrolsüz kullanım, beynin kimyasal dengesini yapay biçimde değiştirebilir. Psikolojik açıdan ise en önemli risk, duygusal dayanıklılığın ve başa çıkma becerilerinin zayıflamasıdır. Kişi her zorlanmada ilaca yönelme eğilimi geliştirebilir; bu da psikoterapi veya yaşam koşullarını değiştirme gibi daha kalıcı çözümleri geciktirebilir. Toplumsal düzeyde ise, ‘hızlı çözüm’ kültürü ve sağlık sisteminin ilaca dayalı yapısı güçlenir; böylece ruhsal sıkıntıların altında yatan sosyo‑ekonomik nedenler görünmez hale gelir. Bu nedenle ilaçlar, doğru tanı, düzenli izlem ve gerektiğinde psikoterapi desteğiyle birlikte kullanıldığında anlamlı bir fayda sağlar.”

Ruh sağlığı hizmetlerinin, psikoterapilerle desteklenmesi gerekiyor

Prof. Dr. Şalcıoğlu ruh sağlığını korumak için atılması gereken adımlarla ilgili ise şöyle konuştu:

“Ruh sağlığını sadece bireysel değil, kamusal bir iyilik hali olarak görmek zorundayız ve bu da yapısal çözümler gerektiriyor. Önleyici adımlar bu çerçevede büyük önem taşıyor: Okullarda duygusal okuryazarlık eğitimlerinin verilmesi, sosyal bağları güçlendiren topluluk temelli programların hayata geçirilmesi, ekonomik güvencesizlikle mücadele edilmesi, bireysel dayanıklılığı artırmakla kalmaz, toplumsal ruh sağlığını da güçlendirir. Bu noktada Türkiye’de sayısı 100 bini aşan psikoloji lisans mezunu önemli bir kaynak oluşturuyor. Etkili psikoterapi yaklaşımları alanında eğitilen psikologlar farkındalık ve erken müdahale programlarında etkin biçimde değerlendirilerek toplum ruh sağlığına katkı sunabilir. Sorunlar ortaya çıktığında ise, müdahale kapasitesinin güçlendirilmesi gerekiyor. Bu aşamada yalnızca ilaca dayalı kısa süreli çözümler kalıcı iyilik halini sağlamak için yeterli değil. Ruh sağlığı hizmetlerinin, bilimsel etkinliği kanıtlanmış psikoterapilerle desteklenmesi gerekir. Bilimsel temelli psikoterapilerin sağlık sistemine entegre edilmesi ve bu alanda çalışan personelin psikolojik müdahale konusunda eğitilmesi, Türkiye’de ruh sağlığı hizmetlerinin ilaç odaklı yaklaşımdan iyileşme odaklı bir modele dönüşmesi için en kritik adımdır.”

Pirelli’den yeni kış lastiği

Sedan ve crossover modellerine yönelik yüksek performanslı kış lastiği Yeni Cinturato Winter 3, karlı ve ıslak zemindeki performansıyla Dekra ve TÜV testlerinde başarı ile geçti.

Karlı zeminde frenleme, çekiş ve direksiyon hakimiyeti açısından birinci olan yeni ürün TÜV Premium Kalite İşaretini de aldı. Yeni lastik ayrıca ıslak zeminde suda kızaklama direnci ve direksiyon hakimiyeti kategorilerinde listenin zirvesinde yer alırken lastik ailesinin tümü Avrupa etiketinde ıslak zeminde performans açısından A-B sınıfında değerlendirildi. Düşük dönme gürültü seviyesi ile akustik konfor garanti edilirken sırt deseni de Avrupa etiketiyle doğrulanarak önceki nesle kıyasla uzun süreli performans ve daha yüksek kilometre sağlıyor.

Sebebi diz eklemindeki kireçlenme olabilir!

 Yaşlanma, geçirdiğimiz kırıklar, eklem enfeksiyonları veya doğuştan gelen eklem sorunları gibi çeşitli nedenlerle eklem kıkırdaklarımız zamanla hasar görüyor. Yıpranan ve aşınan eklem kıkırdak yüzeyleri nedeniyle diz eklemlerinde oluşan şiddetli ağrılar ise yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebiliyor; yürümeyi, hatta adım atmayı bile önleyebiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, diz protezi cerrahisinin eklem kıkırdak hasarının son evresinde, yani artık ileri düzey kireçlenme veya artroz olarak adlandırılan durumda uygulanan etkili bir tedavi seçeneği olarak öne çıktığını belirterek,  “2024 yılı verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 1,5 milyon, ülkemizde de yaklaşık 100 bin kişi diz protezi cerrahisi olmaktadır. Üstelik, yaşam süresinin uzamasına ve obezitenin görülme sıklığının yükselmesine paralel olarak diz protezi cerrahisi olan kişi sayısı giderek artmaktadır” diyor.

Modern cerrahi teknikler ve gelişen teknoloji sayesinde ameliyatların başarı oranı günümüzde giderek artıyor ve bu sayede protezlerin ömrü uzarken, hastalar da günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönebiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, diz protezi cerrahisinden başarılı sonuç alınmasında bazı kurallara dikkat edilmesinin kilit bir rol üstlendiğini vurgulayarak, “Diz protezi cerrahisi öncesinde hasta detaylıca değerlendirilmeli; genel durumu, hastalıkları, kullandığı ilaçlar ve beklentileri çok iyi bilinmelidir. Çünkü, titiz bir hazırlık süreci ameliyatın başarısı için büyük önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.

Prof. Dr. Selami Çakmak

Prof. Dr. Selami Çakmak

Ağrısız ve konforlu bir yürüyüş!

Diz eklemi iç kısım ve dış kısım olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Sadece iç kısımda oluşan kıkırdak aşınmaları yarım diz proteziyle tedavi edilirken, her iki kısımda gelişen kireçlenmelerde ise tam diz protezi ameliyatına başvuruluyor. Protezler genellikle metal ve plastik bileşenlerden oluşuyor ve diz ekleminin doğal hareketlerini taklit edecek şekilde tasarlanıyor. Diz protezi cerrahisinin amacı; şiddetli ağrıya neden olan aşınmış kıkırdak yüzeylerinin temizlenmesi ve yerine protezin yerleştirilmesiyle ağrının azalmasını sağlamak, böylece hastaların konforlu bir şekilde yürüyebilmelerini mümkün kılmak. Yapılan çalışmalarda, eklem protezi ameliyatlarının hastanın ağrısını azaltmada son derece başarılı olduğu ortaya konmuş.

Ameliyat ileri aşamada gündeme geliyor

Diz ağrısı sorunu olan hastalarda ağrı kesici ilaçlar ve koltuk değneği gibi yürümeye yardımcı yöntemler  ilk aşamada başvurulması gereken tedavileri oluşturuyor. Ayrıca,  eklem içi enjeksiyonlar da eklem kireçlenmesinin erken dönemlerinde faydalı olabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, ancak ileri düzey eklem kireçlenmelerinde ve eklem aşınmalarında artık bu tedaviler şiddetli ağrıyı geçirmiyorsa, eklem hareketleri ciddi şekilde kısıtlanmışsa, o zaman diz protezi ameliyatının önerildiğini belirtiyor.

Her yaş grubu protez ameliyatı olabiliyor

Genellikle 60 yaş ve üzerindeki kişilere uygulanan diz protezi cerrahisi için kesin bir yaş sınırı bulunmuyor. Hastanın genel durumu, mevcut diğer hastalıkları ve beklentileri göz önüne alınarak her yaş grubuna diz protezi cerrahisi yapılabiliyor. Ancak 60 yaş öncesindeki genç hastalarda ameliyata detaylı bir değerlendirmeyle karar veriliyor.

Diz protezlerinin ömrü 30-40 yıla kadar uzuyor

Gelişen protez üretimi, tasarım teknolojileri, ameliyathane tekniklerinin gelişmesi ve ameliyathane sterilizasyon yöntemlerinin daha sıkı takip edilmesiyle birlikte vücuda yerleştirilen protezlerin ömürleri artık giderek uzuyor ve 30-40 yıl olarak hesaplanıyor.  Diz protezlerinde yıllardır başarıyla uygulanan geleneksel cerrahi yöntemlerine son yıllarda eklenen robotik cerrahi yöntemi de protezin ömrünün uzamasında önemli bir rol üstleniyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, “Robotik cerrahi yöntemi hekimlere kemik kesimlerinde ve protezin dizlere yerleştirilmesinde milimetrik hassasiyetle destek sağlamaktadır. Bu kolaylık sayesinde ameliyat sonrasındaki komplikasyon riski oldukça azalırken, protezlerin ömürleri de uzamaktadır” diyor. Prof. Dr. Selami Çakmak, ancak, son yıllarda robotik yöntem ön plana çıkmış olsa da halen yıllardır bilinen geleneksel yöntemlerin de başarıyla uygulanmaya devam ettiğini söylüyor.

Hastalar ilk gün destek yardımıyla yürüyebiliyor

Diz protezi cerrahisi sonrasında ilk gün hastaların ağrıları olabiliyor. Ancak, damar yoluyla verilen ilaçlar ve lokal veya bölgesel anestezi yöntemleri sayesinde ağrı minimal seviyeye indiriliyor. Hastalar ilk günden itibaren  yürüteç veya koltuk değneği gibi yardımcı yöntemlerle, 15-20 gün sonrasında da desteksiz yürümeye başlayabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, ameliyat sonrasında fizyoterapi tedavisine başlamanın hızlıca iyileşmenin en önemli unsurlarından biri olduğuna işaret ederek, “Beslenmeye dikkat edilmesi ve verilen ilaçların düzenli kullanılması da hızlı iyileşmeyi desteklemektedir” diye konuşuyor.

Cep telefonundan sporda zorlayıcı hareketlere dikkat!

Şiddetli ağrı, hareket kısıtlılığı, işlerde zorlanma, uykudan uyandırma… Son yıllarda omuz ağrılarından şikayet edenlerin sayısı hızla artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Göker Utku Değer “Yakın zamanda ülkemizde erişkinlerde ağrının incelendiği bir çalışmada; bireylerin yüzde 60’ında omuz ağrısı olduğu tespit edilmiştir ve bu hasta grubunda omuz ağrısının, bel-boyun ağrısından daha fazla görüldüğü bildirilmiştir” diyor.

Cep telefonlarının yoğun kullanımından masa başı çalışırken duruş bozukluklarına, spor yaparken zorlayıcı hareketlerden ağır sırt çantası taşımaya dek günlük yaşamda yapılan bazı yanlışların da omuz hastalıklarının artmasına neden olduğunu belirten Dr. Değer, artık gençlerde hatta çocuklarda da şikayetlerin yaygın görüldüğünü söylüyor.

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Göker Utku Değer omuzlarda en sık ortaya çıkan hastalıkları ve tedavi yöntemleri ile omuzları tehdit eden hataları anlattı, alınması gereken önlemlere yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kimi zaman ‘geçer’ diye beklendiği, kimi zaman da işlerin yoğunluğundan dolayı doktora başvurulması ötelendiği için omuzlarımızda ortaya çıkan sorunlar zamanla çok daha karışık bir hal alarak, basit bir tedavi yerine ameliyata kadar ilerleyebiliyor. Günlük yaşantının koşuşturmacasında yapılan bazı yanlış hareketlerin omuz sağlığını ciddi ölçüde tehdit ettiğini belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Ortopodi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Göker Utku Değer “Omuz ağrısı ile kliniğe başvuran hastalarımızda; gömlek, ceket, sütyen vb. kıyafetleri giymekte, saçını taramakta, yemeğini yemekte, raflara uzanmakta zorlanma başlıca şikayet sebepleri olmaktadır. Hastalarımız tarafından ‘elimi belime götüremiyorum’, ‘bir yere uzanıp bir bardak dahi alamıyorum’, ‘omuzumun üstüne yatamıyorum, yatınca uyuyamıyorum’ veya ‘uykudan uyandırıyor’ gibi şikayetler de sıkça dile getiriliyor” diyor.

Omuz ekleminin vücudumuzdaki en fazla hareket açıklığına sahip, en komplike eklem olduğunu vurgulayan Dr. Değer sözlerine şöyle devam ediyor: “Omuz çevresinde birçok farklı anatomik yapıdaki problemler omuz ağrısına neden olabilmektedir. Doğru tedavi uygulanabilmesi için, öncelikle detaylı omuz muayenesi ve ardından gerekli görüntülemeler yapılması gerekmektedir. Aksi taktirde yetersiz veya yanlış tedavilerle kronikleşen durumlar ortaya çıkıp kas dengesinin bozulması ve kas kütle kaybı ile yeni problemler eklenebilir ve hastalıkların tedavisi daha zorlaşıp daha uzun sürebilmektedir.”

Dr. Göker Utku Değer

Dr. Göker Utku Değer

Bu hatalardan kaçının!

Günümüzde omuz hastalıklarının gençlerde de yaygınlaştığını hatta çocuk yaşlara kadar indiğini belirten Dr. Göker Utku Değer sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle spor esnasında tekrarlayan omuz hareketleri ile kola ve omuza ağır/ters yük binmesi, omuz ve çevresindeki problemlerin başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Toplumun spora olan ilgisinin artması ve erken yaşta profesyonel spora daha fazla yönelinmesi omuz ağrısını çocukluk yaşlarına kadar indirmiştir. Fitness salonlarının ve vücut geliştirme sporunun yaygınlaşması ile de gençlerde ağır veya yanlış egzersizlere bağlı omuz zorlanmaları ve yaralanmalarına bağlı ağrılar sıklıkla görülmektedir. Ayrıca masa başı çalışma esnasında saatlerce bilgisayar karşısında yanlış oturuş, cep telefonlarının yoğun kullanımı nedeniyle uzun süreli duruş bozuklukları, özellikle seyahatlerde uzun süre ağır sırt çantaları ile dolaşmak ve valizlerin taşınması esnasında yanlış hareketler de boyun ve sırt bölgesindeki kasları olumsuz etkileyerek postürün değişimine, ardından da hareket kısıtlılığı ve ağrılara neden olmaktadır.

Omuzlarda en sık karşılaşılan hastalıklar!

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Değer omuz ağrısının bel ve boyun ağrısı ile birlikte toplumda ağrı şikayetinin en sık görüldüğü üç bölgeden biri olduğunu belirterek “Yapılan birçok çalışmada; omuz ağrısının toplumun yüzde 25-30’unda görüldüğü bildirilmiştir. Yakın zamanda ülkemizde erişkinlerde ağrının incelendiği bir çalışmada da; bireylerin yüzde 60’ında omuz ağrısı olduğu tespit edilmiştir ve bu hasta grubunda bel-boyun ağrısından fazla görüldüğü bildirilmiştir” diyor. Dr. Göker Utku Değer son yıllarda omuzlarda en sık karşılaşılan hastalıkları “Üst kol kaslarından biri olan biseps kasının tendonunun iltihaplanması (Biseps tendiniti), omuz sıkışması sendromu, omuzda ağrı/güç kaybı ve hareket kısıtlılığına yol açan Rotator manşet tendon zorlanmaları ve yırtıkları, donuk omuz, tekrarlayan omuz çıkığı, halk arasında kulunç olarak bilinen Miyofasiyal Bant, tendonun içinde kalsiyum birikmesi sonucu oluşan ve ağrıya/hareket kısıtlılığına neden olan Kalsifik tendinit ve kireçlenme olarak bilinen omuz eklem artrozu” olarak sıralıyor.

Doğru ve erken tanı kritik önem taşıyor!

Omuz ağrısı tedavisinde doğru ve erken tanının çok büyük önem taşıdığını, tedavinin bu sayede hem daha kolay hem de daha kısa sürede başarıya ulaşacağını belirten Dr. Değer sözlerine şöyle devam ediyor; “Tedavi erken evrede basit olarak günlük kullanıma dikkat edilmesi, ağrı kesici ve ödem azaltıcı ilaçlar kullanılması ve soğuk uygulaması ile başlamaktadır. Hastanın şikayetinin süresinin veya şiddetinin artması ile hastalıklı dokuyu yenileyici veya yangıyı bastırıcı birtakım enjeksiyon yöntemleri uygulanılıp fizik tedavi uygulamaları ile tedavi kombine edilebilir. Sıklıkla hastalıkların ileri evrelerinde cerrahi tedavilere geçilmektedir. Ancak bazı hastalıkların başlangıç anında –örneğin; akut travmatik rotator manşet yırtığı- cerrahi tedavilere gereksinim duyulmaktadır. Günümüzde omuz ilişkili birçok hastalığa kapalı yöntemlerle cerrahi tedavi uygulamaktayız. Bu sayede ameliyat sonrasında daha az ağrı daha az ameliyat izleri ile hızlı iyileşme sağlanabilmektedir. Teknolojik gelişmeler ile hem cerrahi yöntemler pratikleşmekte hem de uygulanan materyallerin çeşitliliği ve dayanıklılığı artmaktadır.” Dr. Değer omuz çevresi, boyun ve sırt kaslarının bilinçli bir şekilde yapılacak egzersizle kuvvetlendirilmesi, doğru duruş alışkanlığının kazanılması ve omuzları riske atan yanlış hareketlerden kaçınılması ile omuz sağlığını korumanın mümkün olacağını vurguluyor.

Hidayet Bozkurt’tan yeni single “Çıkma Karşıma”

Hidayet Bozkurt, yepyeni single’ı “Çıkma Karşıma” ile müzikseverlerin karşısına çıkıyor. Ağustos ayında “Yok Mu?” ile beğeni kazanan sanatçı, yeni teklisiyle müzikal yolculuğuna duygusal bir sayfa daha ekliyor.

Şarkının sözü ve müziği Hidayet Bozkurt’a ait olurken, mix & mastering sürecinde Anıl Sevinç’in imzası bulunuyor. Dikenli yolları tek başına yürümek zorunda kalan bir kalbin hikayesi, Hidayet Bozkurt’un güçlü yorumuyla hayat buluyor.

Deniz Özdoğru’dan yeni single: “Yetmedi”

Deniz Özdoğru, müzikseverlerle buluşturduğu yeni single’ı “Yetmedi” ile 26 Eylül’de dinleyicisinin karşısına çıkıyor. Sözü ve müziği sanatçının kendisine, düzenlemesi ise Aytaç Özgümüş’e ait olan şarkı, derin duygusal atmosferiyle dikkat çekiyor.

Özdoğru’nun içten yorumuyla hayat bulan şarkı, samimi sözleriyle dinleyiciyi etkileyici bir hikâyenin içine davet ediyor. “Yetmedi”, sanatçının müzikal yolculuğunda yeni bir sayfa açarken, güçlü ifadesiyle de dinleyiciye kalıcı bir iz bırakmayı hedefliyor.

Denisa, “Besame Mucho”yu yeniden yorumladı

Yetenekli sanatçı Denisa, dünya müzik tarihinin en unutulmaz eserlerinden biri olan “Besame Mucho”ya getirdiği yepyeni yorumla dinleyicisinin karşısına çıktı. Sözü ve müziği Consuelo Velazquez’e ait olan bu klasik müziğin, yeni düzenlemesini Ali Hakan Uzunoğlu üstleniyor. Denisa, sesiyle şarkının romantik ruhunu korurken, aynı zamanda ona kendi özgün dokunuşunu katmayı başarıyor. Vokalindeki duygusal yoğunluk, şarkının her notasında hissediliyor. “Besame Mucho”, AVRUPA MÜZİK etiketiyle tüm dijjital platformlarda yayında!

Psikolojik sorunlar kalbe etkisi nelerdir?

Ruhsal sağlık ve kalp sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirten uzmanlar, fiziksel faktörlerin yanında ruh sağlığının da kalbi etkilediğini söylüyor.

Depresyon ve kronik stresin, kalp-damar hastalıklarının riskini artırırken, kalp sorunlarının da ruhsal sağlığı olumsuz etkileyebileceğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Ruhsal iyilik hâli hem kalp-damar hastalıklarından korunmada hem de tedavi sürecine uyum sağlamada olumlu katkılar sağlar.” dedi. Psikoterapi ve stres yönetimi tekniklerinin, kalp ritmi, tansiyon ve damar sağlığı üzerinde olumlu etkiler yarattığını kaydeden Aytop, kalp ve zihin sağlığının, bir bütün olarak ele alınması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, 29 Eylül Dünya Kalp Günü kapsamında ruhsal sağlığın kalp-damar sağlığı üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Emine Akın Aytop

Klinik Psikolog Emine Akın Aytop

Ruh sağlığı ile kalp sağlığı arasında çift yönlü bir ilişki var!

Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre, kalp ve damar hastalıklarının, dünya genelinde en yaygın ölüm ve engellilik nedenleri arasında yer aldığını hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 verilerine göre ise, ülkemizde gerçekleşen ölümler arasında yüzde 36 oranı ile kalp ve damar hastalıkları ilk sırada yer alıyor.” dedi.

Kalp-damar hastalıklarına yol açan pek çok farklı etken bulunduğunu ve bu etkenlerin kişiden kişiye değişebildiğini aktaran Aytop, “Fiziksel risk faktörlerine ek olarak, ruh sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkinin de önemli olduğu bilimsel çalışmalarla destekleniyor. Depresyon, anksiyete ve kronik stres gibi psikolojik sorunlar, kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkma riskini artırabilir ve mevcut hastalıkların seyrini olumsuz etkileyebilir. Ayrıca sosyal izolasyon, yetersiz sosyal destek ve yalnızlık gibi etkenler de hem kalp sağlığını hem de tedavi başarısını olumsuz etkileyebilir. Öte yandan, kalp-damar hastalıkları fiziksel sınırlılıklar, sosyal ve iş yaşamında değişiklikler, maddi sıkıntılar ve belirsizlikler gibi etkenler aracılığıyla depresyon ve anksiyete gelişimine zemin hazırlayabilir.” şeklinde konuştu.

Depresyon, kalp-damar hastalıkları riskini hem doğrudan hem de yaşam tarzı üzerinden artırıyor!

Ruhsal iyilik hâlinin hem kalp-damar hastalıklarından korunmada hem de tedavi sürecine uyum sağlamada olumlu katkılar sağladığının bilindiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kalp sağlığının yerinde olması da ruhsal iyiliği destekler. Bu nedenle, kalp sağlığını değerlendirirken bireyin ruhsal durumunu da dikkate almak, hastalığın önlenmesi ve tedavisinde daha etkili bir yaklaşım sağlar.” dedi.

Depresyon yaşayan kişilerde kalp-damar hastalıklarının daha sık görülmesinin nedenlerine değinen Aytop, şunları söyledi:

“Depresyon, duygu, düşünce ve davranışları olumsuz etkileyen ciddi bir ruh sağlığı sorunudur. Kronik, düşük dereceli iltihaplanmaya yol açarak damar iç yüzeyinde hasara ve damar daralmasına neden olabilir. Depresyon sırasında artan kortizol, adrenalin ve noradrenalin gibi kimyasallar kan basıncını yükseltebilir, kalp ritim bozukluklarına ve bağışıklık sistemi işlevlerinin bozulmasına yol açabilir. Ayrıca trombosit aktivitesini artırarak kalp krizi veya inme riskini yükseltebilir.

Davranışsal olarak depresyon, sağlıksız yaşam tarzı alışkanlıklarının gelişmesine zemin hazırlar; sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, fiziksel aktivite eksikliği ve ilaç tedavisine uyumsuzluk daha sık görülür. Öte yandan, kalp-damar hastalıkları tanısı alan bireylerde yaşanan değişiklikler depresyon ve anksiyete gelişimi için risk oluşturur.”

Sağlıklı bir ruh hali, sağlıklı bir kalp demek!

Ruhsal açıdan sağlıklı bireylerin, duygularla daha dengeli başa çıkabildiklerini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu kişilerin psikolojik dayanıklılıkları güçlüdür, sorunlarla başa çıkma kapasitesine sahiptir ve gerektiğinde destek aramaktan çekinmezler.” dedi.

Sağlıklı bireylerin bedenlerine özen gösterdiğini, sağlıklı beslendiğini, düzenli uyuduğunu ve fiziksel aktiviteyi yaşamlarına dahil ettiğini dile getiren Aytop, “Stres tepkileri uyumludur ve tedavi süreçlerine uyum sağlarlar. Bu bilişsel, duygusal ve davranışsal artılar; kalp ritmi, tansiyon, damar esnekliği ve inflamatuar süreçler üzerinde koruyucu etki yaratır.” açıklamasını yaptı.

Psikoterapi ve stres yönetimi kalp sağlığını koruyor!

Psikoterapi ve stres yönetimi tekniklerinin kalp sağlığına etkilerine değinen Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, şu bilgileri paylaştı:

“Psikoterapi, bireyin bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerini fark etmesine ve daha işlevsel biçimde yapılandırmasına yardımcı olur. Psikolojik dayanıklılık, özyeterlilik, özgüven, özdeğer ve içsel motivasyon güçlenir. Bu süreç, kalp-damar sağlığını destekleyen fizyolojik mekanizmaları dengeler, inflamasyonu azaltır, damar yapısını korur ve kan akışını düzenler. Psikoterapi ayrıca sağlıklı yaşam alışkanlıklarını benimsemeye ve zararlı alışkanlıklardan uzak durmaya yardımcı olur.

Nefes çalışmaları, gevşeme egzersizleri, meditasyon ve farkındalık temelli uygulamalar yani stres yönetimi teknikleri otonom sinir sistemi üzerinde dengeleyici etki oluşturur, kalp atım hızını ve kan basıncını düzenler. Uzun vadede stresin kalp-damar sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltır.”

Kalp ve zihin sağlığının ayrılmaz bir bütün olduğu kabul edilmeli!

Psikolojik sorunların kalp-damar sağlığını olumsuz etkileyebileceğine vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu nedenle, sorunları göz ardı etmemek, sağlıklı başa çıkma yolları geliştirmek ve gerektiğinde ruh sağlığı uzmanlarından destek almak önemlidir.” dedi.

Tedavi sürecinde ilaç kullanımı ve kontrollerin aksatılmaması ve kalp fonksiyonlarının düzenli olarak izlenmesi gerektiğinin altını çizen Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı beslenme, düzenli uyku, fiziksel aktivite, zararlı alışkanlıklardan uzak durma ve sosyal destek güçlü tutulmalıdır. Kalp ve zihin sağlığını birlikte korumanın en önemli adımı, bunların ayrılmaz bir bütün olduğunu kabul etmek ve fiziksel ile psikolojik sağlığa bütüncül bir yaklaşımla özen göstermektir. Bu, sağlıklı yaşam tarzı, dengeli yaşam ve gerektiğinde profesyonel destek almayı kapsar.

Meme kanseri tedavisinde en güncel yöntemler!

**Ülkemizde her 8 kadından biri, yaşamı boyunca meme kanseri ile tanışıyor. Erken teşhis tedavinin yönünü belirlerken, tıp ve teknolojideki hızlı ilerlemelerin de sayesinde hayat kurtarıyor. Acıbadem Üniversitesi Senoloji (Meme) Araştırma Enstitüsü Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, “Günümüzde dünya bilim insanlarının en yoğun araştırma yaptığı ve yeni tedavi yöntemleri geliştirdiği alanlardan biri olan meme kanseri, erken teşhis edildiğinde artık tamamen tedavi edilebiliyor. Ancak erken tanı için, kadınların kendilerini ayda bir 10 dakika muayene etmeleri ve şüpheli bir belirti fark ettiklerinde hemen hekime başvurmaları kritik rol oynuyor” diyor.

Meme kanserinin basit bulgularla kendini belli edebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Uras, “20 yaşından itibaren her kadının ayda bir kez ayna karşısında kendi kendine meme muayenesi yapması, 40 yaşından itibaren ise doktorun önerdiği aralıklarla düzenli klinik muayene, mamografi ve ultrason yaptırması hayat kurtaran bir alışkanlıktır” diye konuşuyor. Prof. Dr. Cihan Uras, Ekim ayı-Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, meme kanserinin öncü belirtilerini ve tedavide en güncel yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Cihan Uras

Prof. Dr. Cihan Uras

  • Ele gelen kitle

Memenin herhangi bir yerinde veya koltuk altına yakın kısmında hissedilen sert, genellikle ağrısız kitleler, meme kanserinin en sık görülen ilk bulgusudur. Prof. Dr. Cihan Uras “Her kitle kanser değildir ancak her kitle ciddiye alınmalıdır” diyor.

  • Meme başında çekilme

Meme ucunda içe doğru çekilme, düzleşme veya normal görünümün bozulması, dokuların derinliğinde bir değişikliğe işaret edebilir. Meme ucundaki şekil değişiklikleri acilen  değerlendirilmelidir. Basit bir muayene bile erken tanıya giden yolun kapısını aralar.

  • Deride çukurlaşma

Meme derisinde portakal kabuğu görünümü, çukurlaşma, kalınlaşma ve meme başında pullanma gibi değişiklikler, önemli belirtilerdir. Prof. Dr. Cihan Uras “Bu tür görsel değişiklikler genellikle hastalar tarafından kozmetik bir cilt problemi gibi algılanıyor oysa altta yatan neden daha ciddi olabilir” diyor.

  • Akıntı ve kanama

Meme başından kendiliğinden, özellikle kanlı veya berrak akıntı gelmesi normal değildir. Bu bulgu, erken evre dahil birçok meme hastalığının belirtisi olabilir. Bu tür akıntılar enfeksiyon ya da iyi huylu bir lezyon kaynaklı olsa bile mutlaka hekim değerlendirmesi gerekir.

  • Koltuk altında şişlik

Koltuk altında ele gelen lenf bezi büyümeleri, enfeksiyon dışı durumlarda meme kanserinin yansıması olabilir. Bu bölgedeki şişlikler çoğu zaman önemsenmiyor ama lenf bezleri aslında vücudun alarm verdiğini gösteriyor.

  • Şekil veya boyut değişimi

Prof. Dr. Cihan Uras “Memenin birinde, diğerine göre ani büyüme, asimetri ya da şekil değişikliği fark edildiğinde mutlaka doktora başvurulmalıdır. Kadınlar çoğu kez yavaş değişimleri fark etmediklerinden, düzenli şekilde ayna karşısında elle muayene çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Cihan Uras, meme kanserinin tedavisinde en güncel yöntemleri şöyle anlattı;

Kişiye Özel Tedavi: Hedefe yönelik ilaçlar kanserli hücreleri hedef alır, sağlıklı dokulara az zarar verir. Her hastanın tümörü ve genetiği farklıdır, tedavi buna göre planlanır. Hormon reseptörü pozitif hastalarda anti-hormon tedavisi tümörün büyümesini yavaşlatıyor.

Onkoplastik Cerrahi: Kanserli dokuyu yeterli bir şekilde çıkardıktan sonra, plastik cerrahi işlemi de eklenerek ameliyat sonrası estetik açıdan doğal bir görünüm sağlanabiliyor.

İmmünoterapi ve Akıllı İlaçlar: Vücudun bağışıklık sistemini güçlendiren yeni nesil ilaçlar, bazı meme kanseri türlerinde önemli başarılar sağlıyor.

Daha Hassas Radyoterapi: Yeni teknolojilerle ışın tedavisi sadece hastalıklı bölgeye yoğunlaştırılarak yan etkiler azaltılıyor ve çevredeki diğer organların zarar görmesi de engelleniyor. Yeni tekniklerle tedavi süresi kısaltılarak, hastanın işgücü kaybı en aza indirgeniyor.

Minimal Invaziv Yöntemler: Meme kanseri cerrahisinde lenf bezlerinin korunmasına büyük özen gösteriliyor, sadece birkaç lenf bezi örneği alınarak lenfödem ve diğer komplikasyonlar önleniyor.

Akın Vardar’dan sonbahara güçlü giriş: yeni şarkısı “GİT” yayında!

Yaz aylarında “Yesin İçsin Yatsın” adlı teklisiyle müzik listelerinde adından sıkça söz ettiren Akın Vardar, sonbahara da hızlı bir giriş yaptı. Belçika ve Türkiye arasında sanat hayatını sürdüren başarılı sanatçı, yeni şarkısı “GİT” ile müzikseverlerin karşısına çıktı.
Haybat Music Production etiketiyle yayınlanan “GİT”, güçlü altyapısı ve etkileyici sözleriyle dikkat çekiyor. Şarkının klibi ise yetenekli yönetmen Anıl Ekmekçioğlu tarafından çekildi. Vardar’ın enerjik performansı ve klipteki görsel anlatım, şarkının iddiasını bir kez daha ortaya koyuyor.
Sanat kariyerinde emin adımlarla ilerleyen Akın Vardar, hem Türkiye’de hem Avrupa’da geniş bir dinleyici kitlesi edinmeye devam ediyor. “GİT” ile sonbaharın ritmini belirlemeye aday olan sanatçı, müzik dünyasında kalıcı izler bırakma konusunda kararlı görünüyor.