Yazılar

Antibiyotik direnci hızla yaygınlaşıyor!

Antibiyotik direnci hızla yaygınlaşıyor!
Çocuklarda özellikle yüksek ateş, öksürük ve boğaz ağrısı gibi sorunlarda anne babalar hemen antibiyotiğe sarılabiliyor. Ancak dikkat! Ülkemizin antibiyotik kullanımında Avrupa ülkeleri arasında en ön sırada yer aldığını oysa gereksiz antibiyotik kullanımının fayda yerine sağlığa zarar verdiğini belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Oya Duran “Örneğin; ateşin yükselmesi bakteriyel değil viral ya da başka bir nedenden kaynaklanıyorsa kesinlikle işe yaramayacak, aksine gereksiz yere vücuda çok ciddi zararlar verebilecektir. Yine boğaz ağrısı ve öksürüğün de çok farklı sebepleri olabildiğinden doktor gerekli görmedikçe kesinlikle kullanılmamalıdır. Biliyoruz ki viral enfeksiyonlar ve hatta sadece burun tıkanıklığı bile boğaz ağrısı yapabilmektedir ve tedavisinde antibiyotiğin yeri yoktur” diyor. Gereksiz antibiyotik kullanımı kadar, antibiyotiğin saatlerine ve kullanım sürelerine de özen gösterilmesi gerektiğini belirten Dr. Oya Duran, doktorun önerilerine uyulmasının şart olduğunu söylüyor. Dr. Oya Duran 18-24 Kasım Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, gereksiz antibiyotik kullanımının bilimsel araştırmalarla kanıtlanan 5 zararını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Oya Duran

Yararlı bakterileri öldürüyor!
Gereksiz antibiyotik kullanımı; besinlerin sindirilmesinden bağışıklık sisteminin düzenlenmesine, beyin sağlığından inflamasyonun önlenmesine dek önemli işlevler üstlenen vücudumuzdaki yararlı bakterilerin ölmesine, zararlı bakterilerin artmasına yol açıyor. Zararlı bakterilerin artması ishal, karın ağrısı ve kusmadan çok ciddi hastalıklara dek birçok zarara neden olabiliyor.
Obeziteye yol açabiliyor!
Yapılan bilimsel çalışmalar; gereksiz antibiyotik kullanımı ile obezitenin yaygınlaşması arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken, astım, gıda alerjileri, diyabet, bağışıklık sisteminin bozulması ve çölyak gibi birçok hastalığın artışıyla ilişkisi de araştırılıyor.
Karaciğer ve böbreklerde hasara yol açabiliyor!
Hayati öneme sahip organlarımız olan karaciğer ve böbreklerimiz de gelişigüzel antibiyotik kullanımından büyük zarar görüyor. Dr. Oya Duran gereksiz ve rastgele antibiyotik kullanımının karaciğerde ve böbreklerde çok ciddi hasarlara yol açabildiğini vurgulayarak, karaciğerinde ya da böbreklerinde sorun olanların da mutlaka hekime bildirmesi, ilaç ve dozun ona göre ayarlanması gerektiğini söylüyor.

Dr. Oya Duran

Antibiyotik direnci hızla artıyor!
Antibiyotik direnci; ilacın bakterileri öldürme ve yayılmasını önleme etkisini kaybetmesi anlamına geliyor. Araştırmalara göre; antibiyotik direnci nedeniyle enfeksiyon ölümleri dünya genelinde katlanarak artıyor. 2050’li yıllarda dirençli enfeksiyonlar yüzünden ölümlerin milyonlarla ifade edileceği öngörülüyor.
Ciddi alerjik reaksiyonlara yol açıyor!
Gereksiz antibiyotik kullanımı alerjik hastalıkların da yaygınlaşmasına neden oluyor. Dr. Oya Duran bilinçsizce kullanılan antibiyotiklerin, basit cilt döküntüsünden kalp atışlarında hızlanmaya, anaflatik şok denilen, solunumu etkileyen ve şuur kaybına neden olan, hayati risk yaratan çok ciddi sorunlara yol açabildiğini söylüyor.

Prematüre bebeklerde enfeksiyon riskleri çok yüksek!

Prematüre bebeklerde enfeksiyon riskleri çok yüksek!

Enfeksiyonlardan kronik hastalıklara, aşırı stresten alkol ve sigaraya… Ülkemizde her yıl 150 bini aşkın bebek çeşitli nedenlerle hatta bazen hiç nedensiz yere vaktinden çok önce dünyaya geliyor. Hal böyle olunca neredeyse bir avuç içi kadarlık vücutlarıyla tutunmaya çalışıyorlar hayata. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Mehmet Malçok, 37 haftadan önce doğan ve ‘prematüre bebek’ olarak tanımlanan bu bebeklerin; anne karnında gelişimlerini tamamlamamış olup, doğduktan sonra tamamlamaya çalıştıklarından dolayı ciddi risk altında olduklarını belirterek “Bu nedenle karşılarına çıkabilecek zorlu sağlık sorunlarına karşı mücadele edebilmek için diğer yenidoğanlara göre çok daha ciddi bakım tedbirleri gerekmektedir” diyor. Peki prematüre bebeği hayati risk faktörlerinden korumak için anne babalar ne yapmalı? Dr. Mehmet Malçok, 17 Kasım Dünya Prematüre Günü kapsamında yaptığı açıklamada; prematüre bebek bakımında dikkat edilmesi gereken 5 kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mehmet Malçok

Dr. Mehmet Malçok

Bol bol emzirin veya anne sütü verin

Erken doğmuş bebekler için anne sütünün; enfeksiyonlardan korunmadan ağızdan beslenmeye, hastanede kalış süresini kısaltmaktan fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişiminin iyileşmesine dek çok önemli faydaları vardır. Prematüre bebek sahibi annelerin sütü, yavrusunun ihtiyacını karşılayacak tüm unsurları barındırmaktadır. Bu nedenle annenin sütünün yeterince gelmesi için aşırı stres ve yorgunluktan uzak durması, bu konuda çevresindekilerin de anneye azami destek vermesi gerekir.

Ev ziyaretlerinden kaçının

Sonbahar ve kış aylarında sık rastlanılan enfeksiyonlar, rinovirüs, nezle, grip ve koronavirüs prematüre bebekler için ciddi ağır tablolar oluşturabiliyor. Bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en önemli yolu bebeği hasta kişilerden uzak tutmak olduğu için ev ziyaretlerine gitmemek, ziyaretçi kabul etmekten kaçınmak ve hatta öpmek ve sevmek için bebeğe tedbirsizce yaklaşan kişileri uyarmaktan çekinmemek gerekiyor.

Odalarını havalandırın

Akciğer gelişimini henüz tamamlamayan prematüre bebekler için temiz hava oldukça önemli. Temiz hava hem enfeksiyonun azalmasını hem de bebeklerin daha rahat uyumalarını sağladığı için bebeklerin kaldığı odaların gün içerisinde en az 2 kez havalandırılması gerekir. Toplumda bebek için ‘sıcak hava iyidir’ bakış açısı hakim olsa da oda ısısı çok soğuk veya çok sıcak olmayacak şekilde ayarlanmalı, mümkünse 24-25 dereceye sabitlenmelidir. Ayrıca bebeklerin ısı dengesini korumak için çok kalın giydirmekten kaçınmak pamuklu kıyafetleri tercih etmek önemlidir.

Dr. Mehmet Malçok

Hijyen kurallarına dikkat edin

Bağışıklık sistemi henüz güçlenmemiş olan prematüre bebeklerin sağlığı için el hijyenine dikkat edilmesi gerekir. Ellerimizde çok sayıda bulunan bakteriler bebekler için hem yoğun bakım yatışları sırasında hem de taburculuk sonrası dönem için risk oluşturur. Bebeği emzirmeden ve altını değiştirmeden önce mutlaka ellerin yıkanması, el dezenfektanı kullanımı ve hatta maske kullanımı da prematüre bebeklerin kış hastalıklarından korunmasında büyük önem taşır.

Bebeklerinizin takiplerini aksatmayın

Bebeğinizin sağlıklı bir şekilde büyümesi ve gelişmesi için takiplerini aksatmayın. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Mehmet Malçok, “Prematüre bebekler için yenidoğan uzmanı ve gelişimsel pediatri uzmanı ile birlikte ekip izlemi gerekir. Bu bebeklerimiz en az 3 yıl boyunca pediatrik nöroloji, genetik, pediatrik konuşma terapisti, pediatrik endokrinoloji, çocuk cerrahı, beyin cerrahı, ortopedist, pediatrik kardiyoloji; fizyoterapi, yüksek riskli bebeklerde deneyimli beslenme uzmanı ve özel eğitim branş uzmanlarınca periyodik olarak takip edilmelidir” diyor.

Bağırsaklarınızdaki yararlı bakterilerin sayısını nasıl artar?

Bağırsaklarınızdaki yararlı bakterilerin sayısını nasıl artar?

Sonbahar ve kış aylarında kapalı ve kalabalık mekanlarda virüslerin bulaş riski çok daha  yüksek olduğundan, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek her zamankinden fazla önem taşıyor. Bağışıklık sistemimizin oluşumunda bağırsaklarımızın kilit rol oynadığını vurgulayan Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, “Enfeksiyonlardan korunmamızda vücudumuzdaki dost bakterilerin büyük önemi vardır. Dost bakteriler (yararlı bakteriler) zararlı bakterilerin (düşman/patojen) çoğalmasını engelleyerek bağışıklık sistemimizi güçlendirir. Bu mikroorganizmalar sayıca en çok bağırsaklardadır. Yetişkin bir insanın bağırsaklarında yaklaşık 100 trilyon bakteri (yaklaşık 1,5 kg) vardır. Bağırsaklarımızda yer alan dost bakterilerin sayısı ne kadar fazla olursa bağışıklık sistemimiz de o kadar güçlü olur” diyor. Günlük yaşamda alacağımız bazı önlemlerle dost bakterilerin sayısını artırıp, zararlı bakterilerin sayısını azaltmanın ve hastalıklardan korunmanın mümkün olabildiğini belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, bağırsaklarımızdaki yararlı bakterileri artırmanın 4 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Meltem Batmacı

Dr. Meltem Batmacı

  1. Sağlıklı ve dengeli beslenin

Yapılan bilimsel çalışmalar; sağlıklı ve dengeli beslenmenin, bağırsak sağlığıyla doğrudan ilişkili olduğunu kanıtlıyor. Koruyucu ve katkı maddesi içermeyen gıdalar tüketmek, her gün yeterince su içmek, fast food tüketiminden kaçınmak, lifli besinleri tercih etmek ve beslenmede çeşitliliğe önem vermek bağırsak sağlığımızın dolayısıyla bağışıklığımızın güçlü olmasında büyük önem taşıyor. Dr. Meltem Batmacı “Organik, mevsim sebze ve meyveleri tercih edilmeli, bebekler ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmelidir. Rafine şeker ve doymuş yağlardan uzak durulmalıdır” diyor.

  1. Probiyotik ve prebiyotik besinler tüketin!

Bağırsaklarımızda yaşayan, sağlık için yararlı (dost) bakteriler olan probiyotikler; zararlı bakterilerin bağırsak duvarından dokulara sızmasına engel oluyor. Zararlı bakterilerin çoğalmasını engelleyerek, bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Prebiyotikler ise; probiyotik bakteriler için besin ve enerji kaynağı olurken, probiyotiklerin çoğalmasını ve büyümesini sağlıyor. Probiyotik ve prebiyotik içeren besinler tüketilmesini öneren Dr. Meltem Batmacı “Tarhana, yoğurt, kefir, ayran, turşu (özellikle lahana), sirke, şalgam, tereyağ ve sarımsak probiyotikten zengin besinlerden birkaçıdır. Sarımsak, soğan, elma, muz, hurma, kuru incir, tahıllar ve kurubaklagiller, keçi sütü, kuruyemiş, pırasa ve enginar da prebiyotikten zengin besinler arasında yer almaktadır” diyor.

Dr. Meltem Batmacı

  1. Gereksiz antibiyotik ve sık ağrı kesici kullanmayın!

Ülkemizde en sık yapılan yanlışlardan biri, soğuk algınlığı ve ishal başta olmak üzere, tedavisinde antibiyotiğin yerinin olmadığı hastalıklarda da antibiyotik kullanılması oluyor. Dr. Meltem Batmacı, gereksiz antibiyotik kullanımından mutlaka kaçınılması gerektiğini vurgulayarak, bilinçsiz ve gelişigüzel antibiyotik kullanmanın vücuda fayda yerine zarar verdiğini, bağırsak sağlığını da son derece olumsuz etkilediğini söylüyor. Dr. Meltem Batmacı, özellikle doğumdan sonraki 0-18. aylar arası fazla antibiyotik kullanımının bağırsak florasını kalıcı olarak değiştirebildiği uyarısında bulunuyor. Sık ağrı kesici kullanımı da mide ve bağırsaklara çok büyük zarar verdiğinden mümkün olduğunca kaçınmak gerekiyor.

  1. Stresi kontrol etmeyi öğrenin!

Stres kararında olduğunda kişiyi tetikte tutmak ve tehlikelerden korumak adına gerekli olsa da aşırısı ruh sağlığını olduğu kadar fiziksel sağlığı da ciddi şekilde tehdit ediyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, yapılan bilimsel çalışmaların; aşırı stresin mide ve bağırsak sistemini de doğrudan etkilediğini belirterek, gerekirse stres yönetimi konusunda bir uzmandan destek almakta fayda olacağını söylüyor.

Bunlar meme kanserinin tanısını geciktirebilir!

Bunlar meme kanserinin tanısını geciktirebilir!

Memede oluşan ağrı ve bazen kitlenin ele gelmesiyle kendini belli eden fibrokistik değişimler, memede en sık görülen sorunların başında yer alıyor. Hormonların etkisi nedeniyle özellikle 30-40 yaş arasındaki kadınlarda gelişen fibrokistik değişimlerdeki ağrılar her adet döngüsüyle birlikte tekrarlıyor. Memede görülen fibrokistlere bağlı sorunlar bazı kadınlarda çok hafif gelişirken, bazılarında ise günlük hayatı olumsuz etkileyecek kadar şiddetli olabiliyor. Yaklaşık her iki kadından biri, yaşamının bir döneminde fibrokistik değişimden kaynaklanan şikayetler nedeniyle hekime başvurma ihtiyacı duyuyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Emel Özveri, fibrokistik değişimlerde düzenli kontrollerin aksatılmaması gerektiğine işaret ederek, “Toplumdaki yaygın inanışın aksine, fibrokistik değişiklikler genelde meme kanserinin gelişmesinde bir risk oluşturmuyor. Basit kistler önemli bir soruna yol açmadıkları için hastanın rutin kontrollerini yaptırması yeterli geliyor. Kompleks fibrokistik değişimler ise kötü huylu kitlelerle karışabiliyor, bu nedenle yakın takibin ihmal edilmemesi gerekiyor” diyor.

Dr. Emel Özveri

Dr. Emel Özveri

Hastalık değil memede oluşan bir değişim

Fibrokistler aslında hastalık değil, memede oluşan bir değişim olarak tanımlanıyor. Östrojen ve progesteronun etkisiyle süt üreten hücrelerde adet döneminin başından itibaren artış ve gelişme yaşanıyor. Hamilelik oluşmazsa memede artan hücreler yıkılıyor ve bu hücrelerin onarımı sırasında hasar, bir başka deyişle fibrozis gelişebiliyor. Aynı zamanda memedeki süt bezleri sıvı salgılıyor. Süt kanallarındaki değişimlerden dolayı bu sıvı geri emilemezse kist denilen sıvı dolu keseler oluşuyor.

En tipik belirtisi memede gelişen ağrı!

Fibrokistik değişikliklerde en sık görülen şikayet, meme ağrısı oluyor. Ağrı özellikle adet döngüsünün ikinci yarısında başlıyor ve adet sürecinde hafifliyor. Ağrının nedeni ise adet döneminde vücutta gelişen hormonal değişimler oluyor. Memede su tutulmasına bağlı olarak dolgunlukla birlikte ağrı da şiddetleniyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Emel Özveri, memede fibrokistik değişikliğin bir diğer önemli belirtisinin ele gelen kitle olduğunu vurgulayarak, şöyle devam ediyor: “Bu kitleler sıvıyla dolu oldukları için yumuşak yoğunlukta oluyorlar. Genelde adet öncesi dönemde memede yoğunluk artıyor ve ele sertlik geliyor. Eğer adet dönemi bittiğinde bu sertlik kaybolmazsa doktora başvurmak gerekiyor. Zira bu belirti memede fibrokistik değişimin değil, kötü huylu bir tümörün habercisi olabiliyor.”

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Meme kanserinin tanısını geciktirebilir!

Fibrokistik yapılar çoğunlukla milimetrik boyutta olsalar da 6-7 cm boyutuna da ulaşabiliyor. Fibrokistik değişimler meme kanseri için risk oluşturmuyor. Ancak ağrı şikayetine yol açmalarının yanı sıra tanı için başvurulan mamografi gibi radyolojik görüntülerin de kalitesini bozabiliyor. Dolayısıyla bu hastalarda ayırıcı tanı için meme MRI (Magnetic Resonance Imaging) gibi görüntüleme sistemine ve iğne biyopsisi yöntemine başvurmak gerekebiliyor.

Tedavi gerekmese de takip şart!

Memede oluşan fibrokistik değişikliklerde cerrahi müdahaleye çoğunlukla ihtiyaç duyulmuyor. Tedavi, hastanın ağrı yakınmasını hafifletmeye yönelik oluyor. Düzensiz adet sorunu varsa ağrı şikayeti artıyor. Dolayısıyla adetlerin ilaç tedavisiyle düzenlenmesi ağrının hafiflemesini sağlıyor. Özellikle şiddetli ağrı yakınmasında çay, kahve, kolalı içecekler ve çikolata tüketiminin de azaltılması gerekiyor. Zira bu besin ve içecekler kafein ve kimyasal içeriklerinden dolayı ağrıyı tetikleyebiliyor. Ele gelen büyük ağrılı kistler ise enjektör yardımıyla boşaltılabiliyor.

Kışın kalın giyinerek terlemeyin

Kışın kalın giyinerek terlemeyin

Sonbaharın gelmesiyle birlikte soğuyan hava pek çok hastalığa davetiye çıkarmasının yanı sıra omurga sağlığımızı da tehdit ediyor. Ayrıca hareketsiz bir yaşam tarzı, masa başında geçirdiğimiz uzun saatler, spor yaparken bedenimizi fazla zorlamamız ve daha pek çok hatalı alışkanlıklarımız bel ağrısı, tutulmalar ve bunlara bağlı olarak hareket kısıtlılığına neden olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, ülkemizde her 10 kişiden 8’inin hayatında en az bir kez bel ağrısı sorunu yaşadığına dikkat çekerek, “Omurgamızın hareketli kısmının en altında kalan, yük binen taşıyıcı kısmı olan belimiz konumu itibariyle ağır yük, hatalı hareketler, travmalar ile alışkanlıkların getirdiği birçok olumsuz duruma maruz kalarak yıpranıyor ve sorunlu hale gelebiliyor. Omurlarımız arasında yer alan kıkırdak yapılı disklerimize bağlı oluşan dejenerasyon ve yıpranma bel ağrısı ile tutulmalara yol açabilen bel fıtığına neden olabiliyor. Ayrıca kemik, tendon, kas yapıları, omurilik ve omurilikten çıkan sinir köklerinde oluşan problemler de bel ağrısıyla sonuçlanabiliyor. Tüm bu etkenler zamanında tedavi edilmezse ilerleyerek büyük cerrahi girişimler ile düzeltilebilen önemli sorunlara dönüşebiliyor” diyor. Aslında, yaşam alışkanlıklarımızda yapacağımız düzenlemelerle vücudumuzun tüm yükünü üstlenen belimizi korumak tamamen elimizde. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, bel sağlığımızı tehdit eden 10 hatalı alışkanlığımızı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Doç. Dr. Murat Hamit Aytar

Terli halde sokağa çıkmak

Mevsim değişiminde serin havalar belde kas ile tendonların soğuması, bunun sonucunda kolaylaşmış tutulmalar ve ağrılar anlamına geliyor. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, “Bel sağlığınız için sonbahar mevsimine göre giyinmeniz, ince giyinip üşümemeye ve kalın giyinip terlemeye fırsat vermemeniz çok önemli. Özellikle terlemek ve ardından soğuk havaya maruz kalmak bel ağrılarının temel sorumlularından biridir. Zira, terli bölgeler soğuk havayla aniden temas edince kas spazmlarına, böylece bel ağrılarına neden olabiliyor” diyor.

Isınmadan spor yapmak

Düzenli spor yapmak sağlıklı bir omurga için en etkili yöntemlerden biri ama iyi ısınmadan, kontrolsüz, ani şekilde başlanan aktivite ve ağır yük altına girilen sporlar bel sorunlarına davetiye de çıkarabiliyor. Bu nedenle vücut geliştirme ile squash gibi ağır ve omurgaya yüklenilen sporlarda iyi ısınmayı, kontrollü hareket etmeyi alışkanlık edinmeye özen gösterin.

Fast – food tarzı beslenmek

Aldığımız kilolar da bel sorunlarına yol açan bir diğer önemli nedeni oluşturuyor. Abur cubur veya fast-food olarak adlandırdığımız bol kalorili ve sağlıksız beslenme alışkanlığı, artan kilo ile özellikle bel bölgesi yağlanmasıyla birlikte bele binen yükü çok artırarak bu bölgedeki kas kalitesini düşürüyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Ağır ve büyük çanta taşımak

Ağır ve büyük çantayı, özellikle de tek tarafta vücudumuza asimetrik yük oluşturur şekilde taşıma alışkanlığı da belimizdeki kas kalitemizi düşüren hatalı alışkanlıklarımızdan.

Korseyi bilinçsizce kullanmak

Sonbaharla birlikte havalar giderek serinlerken belimizi korumak amacıyla korse ve kuşak gibi destekleri sürekli ve gereğinden fazla kullanmamız bel kaslarımızı tembelleştirip, zayıflamalarına neden olabiliyor. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, bunun sonucunda destekleyici ürünlerin belimize faydadan çok zarara yol açtıklarına işaret ederek, “Korse ve kuşakları; zorlanabileceğiniz çalışma ortamında, soğuk ve rüzgârlı havalarda veya ciddi ağrılı tutuk bir anınızda ihtiyaç duyduğunuz süre kadar kullanmanız bel sağlığınız için en doğru olanıdır” diyor.

Yumuşak yatakta yatmak

“Yumuşak yatakta yatmak kadar, yerde çok sert zeminde yatma alışkanlığı da belimiz için hiç istemediğimiz yıpratıcı faktörlerdendir” uyarısında bulunan Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, “Orta sert, ortopedik veya yoğun içerikli visko süngerden yapılmış, vücudun şeklini alan ama çökmeyen yataklar en ideal seçimdir” bilgisini veriyor.

Masa başında uzun saatler oturmak

Kapalı, özellikle klimalı ortamlarda masa başında oturmak ve omurgamızı hatalı bir şekilde döndürmek bel sorunlarına davetiye çıkarmak gibi. Bilgisayar başında uzun saatler çalışmak belimizi hem uygunsuz pozisyona maruz bırakıyor hem de kasların zamanla zayıflayıp yağlanmaya başlamasına yol açıyor. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, bel sağlınız için masa başında çalışıyorsanız bel boşluğunu destekleyen bir yastık kullanmanız gerektiğini belirterek, “Ayrıca dik ya da dike yakın bir oturuş pozisyonu da bel sağlığınız için çok önemli. Kullandığınız bilgisayarın seviyesini, klavyenin bulunduğu yeri ve masa yüksekliğini de vücut ölçülerinize uygun hale getirmeyi ihmal etmeyin” diyor.

Klimaya doğrudan maruz kalmak

Ofiste ya da evde doğrudan klimaya maruz kalmak da bel sağlığını tehdit ediyor. Bu nedenle klimaların hava üfleyen kanallarının önünde durmamaya özen gösterin.  Ayrıca sıcak ortamdan çok soğuk ortama aniden geçmemeye de dikkat edin.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Teknolojik cihazları kullanırken öne eğilmek!

Elimizden neredeyse hiç düşürmediğimiz cep telefonuna veya dizüstü bilgisayar ekranına bağımlı olmak, yani öne eğik pozisyonda telefona veya bilgisayar ekranına bakar halde uzun zaman geçirmek bel sağlığını olumsuz etkiliyor. Doç. Dr. Murat Hamit Aytar, cihazların olumsuz etkilerine karşı omurgamızı korumak için dikkat etmemiz gereken noktaları şöyle anlatıyor:

  • Bilgisayar ekranınızın üst kenarını göz seviyesine hizalar şekilde konumlayın, bilgisayar altı sehpa ya da yükselti kullanın
  • Başınızı çevirerek açılı bakmak yerine telefonu veya bilgisayar ekranını karşınıza alın
  • Mümkünse aynı pozisyonda uzun süre kalmayıp ara ara mola verin
  • Baş -boyun – sırt esneme hareketleri yapın, hatta mümkünse ayağa kalkın
  • Birkaç adım atın ve ayakta esneme hareketleri yapın

Sigara içmek

Sigara kullanımı bele ait dejenere olmuş yapıların iyileşme sürecine olumsuz etkisiyle bel sağlığını tehdit ediyor. Belin yanı sıra vücudumuzda yol açtığı pek çok zarar nedeniyle sigara içiyorsanız, hemen bırakmanız çok önemli.

Bebeklerde RSV enfeksiyonuna dikkat!

Bebeklerde RSV enfeksiyonuna dikkat!

Sonbahar mevsiminin gelmesiyle birlikte bebeklerin sağlığını ciddi şekilde etkileyebilen pek çok enfeksiyon hastalıkları kapımızı çalmaya başladı. Bu enfeksiyonlardan yaygın olarak görülen RSV (Respiratuar sinsityal virüs) özellikle prematüre bebeklerde hayatı tehdit eden boyutlara ulaşabiliyor. Bunun nedeni ise bağışıklığı henüz yeterince güçlenmemiş olan prematüre bebeklerde virüsün hızla akciğerlere ulaşıp, bronşit veya zatürreye yol açabilmesi. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Malçok, virüse karşı geliştirilmiş kesin bir tedavi olmadığı için risk grubundaki prematüre bebekleri virüsten korumanın yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekerek, “Bebeklerde ev ziyaretlerinin kabul edilmemesi, bakımından sorumlu kişilerin sonbahar ile kış aylarında maske takmaları ve el hijyenine dikkat etmeleri bu virüsten korunmada en önemli üç kuralı oluşturuyor” diyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Mehmet Malçok

Çok hızlı ve kolay bulaşabiliyor!

RSV (Respiratuar sinsityal virüs)  çok hızlı ve kolay bir şekilde bulaşabiliyor. Virüs enfekte olmuş kişilerin öksürmeleri, hapşırmaları veya konuşmaları sonucu çevreye saçılan damlacıklarla yayılırken, bebeği öpmekle de bulaşabiliyor. Hastalığın bulaşma özelliği belirtiler ortaya çıkmadan 1-2 gün önce başlıyor ve 3-8 gün sürüyor. Ancak bağışıklığı zayıf kişilerde bulaşıcı özelliği dört haftaya kadar uzayabiliyor.

Grip benzeri belirtiler gösteriyor!

RSV enfeksiyonu bebeklerde grip ve Covid-19 hastalığına benzer belirtilerle ortaya çıkıyor. Huzursuzluk, ateş, burun tıkanıklığı, nefes almada güçlük ve ağızdan beslenememe gibi kademeli olarak artan şikayetler gelişiyor. Belirtilerin şiddeti hastalığın süresi ilerledikçe artıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Malçok, erken tanı için ebeveynlerin burun tıkanıklığı ve ağızdan beslenmede güçlük çekme gibi sorunlarda zaman kaybetmeden hekime başvurmalarının son derece önemli olduğu uyarısında bulunuyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Özellikle prematüre bebekler risk altında

Sağlık Bakanlığı verilerine göre; 0-1 yaş grubunda bebek ölümlerinin yüzde 48,4’ünden alt solunum yolları enfeksiyonları sorumlu oluyor. Bu enfeksiyonlarda en sık görülen etken olan RSV enfeksiyonu prematüre bebeklerin yoğun bakıma yeniden yatışlarına, mekanik ventilatörde tekrar izlenmelerine, hatta hayatlarını tehdit edecek kadar solunum ve kalp yetmezliğine sebep olabiliyor. Amerikan Pediatri Akademisi, daha fazla risk altında olmaları nedeniyle hamileliğin 29. haftasından önce doğan prematüre bebeklere, kronik akciğer hastalığı veya ciddi doğumsal kardiyak problemi olan bebeklere özel bir antikor ile koruyucu tedavi uygulanmasını öneriyor. Ülkemizde de bu koruyucu tedaviye risk altında olan bebeklerde başvuruluyor.

Solunum desteğine ihtiyaç duyulabiliyor!

RSV enfeksiyonunda hastalığın belirtilerini dindirmeye ve bağışıklığı güçlendirmeye yönelik destekleyici tedaviler uygulanıyor. Evde sprey veya damlalar ile bebeğin burnunun açık tutulması, ortamın nemlendirilmesi, beslenmesine dikkat edilmesi ve bol sıvı takviyesi önem taşıyor. Hastanede ise oksijen yetersizliğinin önüne geçebilmek amacıyla ilaç uygulamalarının yanı sıra cihazla solunum desteğine ve vücuttaki sıvıyı artırmak için serum tedavisine başvuruluyor.

Her ağrı büyüme ağrısı olmayabilir  

Her ağrı büyüme ağrısı olmayabilir  

Çocukluk döneminde kas-iskelet sisteminde gelişen ağrıların en yaygın sebebini ‘büyüme ağrısı’ oluşturuyor. İskandinavya’da yapılan bir çalışmada; 2-12 yaş arasındaki çocuklarda büyüme ağrısının erkeklerde yüzde 13 ve kızlarda yüzde 18 oranında görüldüğü tespit edilmiş. Çocuklarda büyüme ağrısı genellikle bacaklarda, özellikle de baldırlarda ve uyluğun ön kısmında kramplar şeklinde gelişiyor. Eklemlerden çok kasları tutan ağrı her iki bacağı etkiliyor ve geceleri ortaya çıkıyor. Ağrı çocuğun uykusunu bölecek kadar şiddetli olabilirken, sabahları çoğunlukla kayboluyor. Birkaç ay, hatta yıllarca devam edebiliyor ve çocuk ergenlik çağına geldiğinde kendiliğinden geçiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uğur Özbaydar, ancak çocuklarda görülen her bacak ağrısının büyüme ağrısı olmadığına işaret ederek, “Ebeveynlerin ‘büyüme ağrısıdır, geçer’ diyerek ağrıyı hafife almamaları gerekiyor. Zira, nadiren de olsa bacak ağrılarının nedeni, kemik veya yumuşak doku tümörleri, lösemi veya romatizmal eklem hastalıkları olabiliyor. Dolayısıyla ağrının doğasındaki bir değişikliğe karşı dikkatli olmak, özellikle de sadece tek bacakta oluşan ve uykudan uyandıran şiddete ulaşan ağrılarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak erken tanı ve tedavi için büyük önem taşıyor” diyor.

Prof. Dr. Mehmet Uğur Özbaydar

Genellikle her iki bacakta gelişiyor

Bilinen bir nedeni olmayan büyüme ağrısı; bacaklarda, dizlerde, kollarda veya sırtta oluşan kramplar şeklinde oluyor. Kaslar ve kemiklerde görülen ağrı genellikle çocuğun her iki bacağını etkiliyor ve geceleri ortaya çıkıyor. Çocuğun uykusunu bölecek kadar şiddetli olabiliyor, ancak sabah çoğunlukla kayboluyor. Ağrı aralıklarla ortaya çıkabiliyor ve saatlerce sürebiliyor. Fiziksel aktivitenin arttığı günlerde daha sık gelişiyor. Çok esnek eklemleri olan çocuklarda daha yaygın görülen büyüme ağrısı birkaç ay, hatta yıllarca devam edebiliyor. Çocuk ergenlik çağına geldiğinde kendiliğinden geçmesi gerekiyor. Büyüme ağrısı olan çocuklarda uzuvlar normal görünümde oluyor; şişlik, kızarıklık, morarma, ısı artışı, kaslarda zayıflık, hareket kısıtlılığı ve topallama gibi sorunlar oluşmuyor. Bunların yanı sıra radyoloji görüntüler ve laboratuvar değerlerde sorun görülmüyor.

Büyüme ağrısı bu yöntemlerle hafifliyor

Büyüme ağrısı çocuk için rahatsız edici olsa da ciddi bir sağlık sorununa yol açmıyor. Genellikle geç çocukluk döneminde iskelet gelişiminin tamamlanmasıyla birlikte ortadan kalkıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uğur Özbaydar, büyüme ağrısına yönelik özel bir tedavi olmadığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ağrılı bölgelere uygulanan nazik masaj, kasları germe egzersizleri, ısıtma yastığı veya merhemler kas ağrılarını çoğunlukla hafifletiyor. Çocuk uykuya dalmakta zorlanıyorsa, uygun ağrı kesiciler kullanılabiliyor. Ağrılı dönemlerde çocuğun fiziksel aktivitesini azaltması, taban düşüklüğü varsa tabanlıktan yararlanması ve vücudu esnekse fizik tedaviyle kaslarının güçlendirilmesi yararlı olabiliyor. Bunların yanı sıra D3 vitamini takviyesi, büyüyen kemikleri güçlendirmede fayda sağlayan kalsiyumun emilimini artırdığı için yardımcı olabiliyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Bu belirtiler varsa, zaman kaybetmeyin!  

Çocuğu uykusundan uyandıracak şiddette olan ağrı ‘büyüme ağrısı’ değil, kemik veya eklem iltihaplarının, löseminin, kemik veya yumuşak doku tümörlerinin belirtisi de olabiliyor. Jüvenil idiyopatik artrit gibi romatizmal eklem hastalıklarında da bacaklarda ağrı gelişebiliyor. Ancak bu romatizmal hastalıklarda ağrı daha çok gecenin ortasında değil sabahları ortaya çıkıyor ve eklem sertliğine yol açabiliyor. Prof. Dr. Mehmet Uğur Özbaydar, aşağıda yer alan belirtilerden biri bile varsa, ağrının diğer olası nedenlerini ekarte etmek için ek laboratuvar ve görüntüleme testlerine başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor.

  • Büyüme ağrıları tipik olarak vücudun her iki yanında ortaya çıkıyor ve sabah kayboluyor. Dolayısıyla ağrı vücudun sadece bir tarafındaysa ve/veya çocuk ağrıyla uyanıyorsa,
  • Her gece devam eden ağrı saatlerce sürüyor, tedavilere rağmen hafiflemiyorsa
  • Eklemlerde ağrı, kızarıklık ve şişlik varsa
  • Ağrıya ateş, titreme, kilo kaybı, iştah azalması, halsizlik veya yorgunluk gibi yapısal bulgular eşlik ediyorsa
  • Bacaklardaki ağrı sabahları gelişiyorsa ve eklemlerde sertlik oluşmuşsa

Bilinçsizce alınan C vitamini böbrek taşına yol açabiliyor

Bilinçsizce alınan C vitamini böbrek taşına yol açabiliyor

Ülkemizde her 10 kişiden birinde böbrek taşı hastalığı görülüyor. Bu oran dünya ortalamasının üstünde seyrediyor. Hastalığa yatkın kişilerde çocukluktan itibaren başlayabilen böbrek taşları genetik yatkınlık dışında beslenmeye dikkat edilmezse ciddi sağlık sorunu olabiliyor. Örneğin; takviye olsun diye bilinçsizce alınan C vitamini ve protein tozları bile  böbrek taşına yol açabiliyor. Oysa ki bol su içmek, az tuz tüketmek, Akdeniz tipi beslenmek gibi basit önlemlerle bu hastalıktan korunmak mümkün.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren, böbrek taşlarını, temelde bir “atılım” problemi olarak tanımlıyor. Böbreklerin, suda çözünen ve vücudumuzda fazla oluşan maddelerin idrar oluşturarak dışarıya atılmasını sağlayan bir itrah organı olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren “Böbrekten 50’ye yakın madde idrarda çözünerek atılmaktadır. Ancak bu maddeler içerisinde 7-8 tanesi fazla miktarda atılırsa idrarda çözünemez ve kristalleşebilirler. İşte böbrek taşı oluşmasının ana nedeni idrarda az çözünebilen bu maddelerin idrara fazla atılmasıdır” diyor. Bu maddelerden en sık görüleni kalsiyum ve oksalat olarak kabul ediliyor; bunun dışında ürik asit, sistin gibi daha az sıklıkta görülen maddeler de idrara fazla atılıp böbrek taşı oluşturabiliyor. Ayrıca, bu kristalleşmeyi engelleyen sitrat gibi bazı moleküllerin de idrarda az bulunmaları böbrek taşı oluşumunu tetikleyebiliyor.

Dr. Murat Tuğrul Eren

“Ailesinde böbrek taşı olanlar dikkat etmeli”

Böbrek taşlarının başlıca oluşma nedeni genetik olsa da beslenme gibi çevresel koşullar da etkili olabiliyor. Genetik yatkınlığı bulunan hastaların diyetlerine ve yaşam tarzlarına dikkat etmeleri tavsiye ediliyor.

Tıp dünyasında, son yıllarda böbrek taşı oluşumunun, sadece böbrek kaynaklı değil, sistemsel hastalıkların sonucunda da oluşabilen bir rahatsızlık olduğuna dair bilimsel kanıtlar sunuluyor. Dolayısıyla metabolik sendrom gibi bazı bozuklukların genetik yatkınlığı bulunan hastalarda  böbrek taşı oluşumunun da artığına dair ciddi bilimsel kanıtlar mevcut.

Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren, böbrek taşı oluşumundan korunmak için faydası kanıtlanmış temel önlemleri şu 10 maddeyle sıralıyor:

Metabolik sendromdan kendinizi koruyun

Öncelikle aşırı kilo, insülin direnci, yüksek kötü kolesterol ve düşük iyi kolesterol seviyeleri; kan basıncı artışı; karakterize diyabetten kalp damar hastalıklarına kadar çoğu ciddi hastalığın öncüsü olduğu kabul edilen metabolik sendrom, böbrek taşı oluşumunu tetikliyor ve bu nedenle bu hastalıktan korunmak gerekiyor. Tanı konulursa yaşam tarzı düzenlemeleri ve sağlıklı diyet ile metabolik sendrom hastalığı genellikle başarıyla tedavi ediliyor.

Sağlıklı beslenin

Sağlıksız hazır gıdalarla beslenme, aşırı şekerli besinler yeme, yağlı yemekler, hareketsizlik ve özellikle kalitesiz uyku düzeni hastalarda metabolik sendrom oluşturabiliyor. Göbek çevresinden kilo alan, kendini enerjisiz hisseden, halsizlik yorgunluk şikayeti bulunan hastaların mutlaka hekime başvurmaları tavsiye ediliyor. Sağlıklı beslenme deyince akla gelen Akdeniz diyeti metabolik sendromdan dolayısıyla böbrek taşından koruyan başarılı diyetlerin başında geliyor. Bunun dışında hazır ve işlenmiş gıdalardan kaçınmak, özellikle akşam 8’den sonra yemek yememek, yaz aylarında bol olan ve çok şeker ihtiva eden meyvelerden az tüketmek gerekiyor.

Ek vitamini doktor önerisiyle alın

Son zamanlarda çok popüler olan vitamin ve mineral takviyeleri doğru ve uygun kullanıldığında çok faydalı olsa da bilinçsiz kullanıldığında o oranda zarar verebiliyor. Örneğin aşırı C vitamini alımı böbrek taşı oluşumunu arttırıyor. Doğru takviye almanın yöntemi vücuttaki düzeyine ve vücudun ihtiyacına göre takviyeleri belirlemektir. Çoğu vitaminin ve mineralin düzeyleri artık kandan ölçülebiliyor ve bu düzeye göre takviye ihtiyacı ortaya çıkıyor. Fazla ve gereksiz takviyeler böbrek taşı oluşumunu artırabiliyor.

Fazla protein almayın

Aşırı protein alımı, böbrek taşı oluşumunu artırıyor. Örneğin vücut geliştirmek için egzersiz yapan özellikle genç hastalar, hızlı kas oluşturmak adına ticari olarak satılan protein tozlarını kullanıyor. Genetik yatkınlığı olan hastalarda bu aşırı protein alımı, taş oluşumuna veya var olan taşların büyümesine neden oluyor. Bu hastalar, kas kütlelerini belki daha hızlı arttırıyor ama böbrek taşı hastalığının sıkıntıları ile boğuşmak durumunda kalıyor.

Bol sıvı alın

Böbrek taşı genellikle az sıvı tüketimi, dolayısıyla vücutta oluşan zararlı maddeleri çözecek miktarda idrar üretilmemesiyle ilişkili. Yeteri kadar sıvı tüketmeyen kişilerin idrarı, maddelerden zengin ancak suyu az olan yoğun bir yapıya sahip oluyor. Bu idrarın içindeki bazı unsurlar önce kristalleşiyor, ardından da böbrek taşı haline geliyor. Bol miktarda sıvı tüketmek, bu nedenle önem taşıyor. Yaz aylarında daha da çok dikkat edilmeli.

Gazlı içeceklerden uzak durun

Çay, kahve ve kola gibi içeceklerin tüketimi mümkün olduğunca azaltılmalı. Bazen gıdalara eşlik eden, bazen ise sadece verdiği ani ferahlama hissi nedeniyle çok tercih edilen asitli içeceklerden uzak durmak gerekiyor. Yapılan klinik araştırmalar, fosfat içermeleri nedeniyle gazlı ve şekerli içeceklerin fazla tüketilmesi halinde böbrek taşı oluşma riskinin arttığını gösteriyor.

Az tuz tüketin

Özellikle böbrek taşı konusunda genetik yatkınlığı olan kişilerin günlük tuz tüketiminin 3 – 5 gram yani yaklaşık bir çay kaşığını geçmemesi tavsiye ediliyor. Tabi sebze, meyve ve ekmekte de tuz olduğunu göz önüne alarak bu hesabı yapmak gerekiyor. Yemekleri tuzsuz pişirmek, tabağımıza gelen yemeği ise tuz yerine baharat, bitki ve sirke gibi alternatiflerle çeşnilendirmek mümkün.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Oksalat içeren gıdalardan kaçının

Böbrekte taş oluşumu yönünden en riskli maddelerden biri de oksalat olarak kabul görüyor. Böbrek taşlarında en sık görülen taş cinsleri arasında ilk sırayı kalsiyum oksalat taşı alıyor. Bu nedenle ıspanak, pırasa, çilek, çikolata, fındık, ceviz ve kakao gibi gıdalar ile et, tavuk ve balık gibi hayvansal gıdaların da yüksek miktarda oksalat içerdiği için böbrek taşı hastaları tarafından mümkün olduğunca az tüketilmesi gerekiyor. Tüketimi halinde de bol sıvı alınması tavsiye ediliyor.

Egzersiz yapın

Hareketsiz bir yaşam da böbrek taşı için iyi değil, yürüyüş ve egzersizin bu taşların oluşumunu azaltmada önemli olduğu biliniyor. Bu nedenle mümkünse düzenli egzersiz yapın, egzersiz yapamıyorsanız da günlük en az 9 bin adımlık yürüyüşler ile vücudunuzu hareket halinde tutun.

İyi uyuyun

Günlük uyku düzeninin sağlıklı olması, böbreklerin fonksiyonlarını da etkiliyor. Metabolizma, gün boyunca hasar gören böbrek dokusunu gece uyku sırasında onarıyor. Uykusuz kalmak, tüm organlar için olduğu gibi böbreklerin de bu yenilenme sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle mümkünse gece 23.00 gibi uykuya geçin ve 7-8 saat uyuyun.

Son olarak kapalı yöntem cerrahi girişimlerle hastaların böbrek taşlarını, en son teknolojileri kullanarak başarılı bir şekilde temizlediklerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren “Ancak çok sık nükseden böbrek taşlarının oluşmaması için elimizden geleni yapmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Yaz ishaline karşı dikkat!

Yaz ishaline karşı dikkat!

Yazın aşırı sıcakları hemen herkesin enerjisini tüketirken bazı bakteri ve virüslerinse kolayca üreme imkanı bulmasına neden oluyor. Özellikle kirli eller ve kirli sular, iyi temizlenmeyen gıdalar ve hijyen kurallarına uyulmadan kullanılan mutfak gereçleri insanların mide ve bağırsak sistemine karışarak yaz ishallerine neden oluyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Semra Kavas “Yaz aylarında dünyada ve ülkemizde en sık karşılaşılan bulaşıcı hastalıkların başında ishalli hastalıklar yani akut gastroenteritler geliyor. İshalli hastalıklar, mide- bağırsak sisteminde bakteri, virüs veya parazitlerle oluşan enfeksiyonlar olup bulantı, kusma, kramp tarzında karın ağrısı ve yüksek ateş gibi semptomlarla ortaya çıkıyor” diyor.

Yaz ishallerinin iki-üç gün süren hafif hastalıktan, bilinç bulanıklığı, böbrek yetmezliği, inatçı hipotansiyon ve aritmi (kalp ritmi bozukluğu) gibi ciddi hastalıklara yol açabildiğini belirten Dr. Semra Kavas, dünya genelinde her yıl yaklaşık 1 milyon 300 bin kişinin ishale bağlı olarak hayatını kaybettiğini söylüyor. Bu nedenle yaz ishallerinde; dışkılama sıklığı günde üçten fazlaysa, bu durum 48 saatten uzun sürerse, ishalle birlikte ateş veya şiddetli kusma, kanlı/ mukuslu veya pirinç yıkantı suyu görünümünde bir dışkı oluyorsa, idrar miktarı azaldıysa ya da günün ilerleyen saatlerinde idrar rengi çay gibi koyu oluyorsa zaman kaybetmeden mutlaka sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor. Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Semra Kavas yaz ishallerine yol açan 5 önemli etkeni anlattı, korunma yolları hakkında önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Semra Kavas

Escherichia coli türleri

Yaz mevsiminde ve seyahat ile ilişkili olarak en sık karşılaşılan Escherichia coli (ETEC) gelişmekte olan ülkelerde ishal ataklarının yaklaşık yüzde 20- 30’undan sorumludur. Kuluçka dönemi 12-48 saat olan bu bakterinin yol açtığı ishalin tipik özelliği; sulu, mukus ve kan içermemesi, ishale karın ağrısı, bulantı ve kusmanın eşlik etmesidir. Ateş genellikle yoktur. İshal sıklığı günlük 3-10 arasında değişkendir. Peynir, hamburger, deniz ürünleri ve sosis gibi bazı gıdaların yol açabildiği hastalık genellikle 3-5 gün içinde kendiliğinden düzelirken, nadiren bir haftadan uzun sürebilir.

Salmonella türleri

2 bin 500 alt tipi bulunan Salmonellanın bulaşmasından genellikle et ürünleri sorumludur. Kümes hayvanları, yumurta, kirli su ile kontamine sebze ve yeşillikler, süt, süt tozu da bulaşmada rol oynar. Nadiren ateş gözlemlenir. Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Semra Kavas, gelişigüzel antibiyotik kullanımından kaçınılması gerektiğini vurgulayarak “Her vaka antibiyotik ile tedavi edilmez. Yalnızca özel hasta gruplarında antibiyotik rejimleri gerekebilir. Bu nedenle hekim önermediği sürece antibiyotik kullanımından kaçınılmalıdır” diyor.

Shigella

İnsan dışında hastalık oluşturmayan basilli dizanteri etkenidir. Farklı türleri hafif semptomlardan dizanteriye benzer ağır susuzluk ve ölümle seyredebilen enfeksiyona yol açabilir. İnsan dışkısı ile kirlenmiş çiğ yenen salatalar, soslu makarnalar, lağım suyu karışmış kirli sular hastalık kaynağıdır. Tuvalet sonrası ve yiyecek hazırlamadan önce el yıkama; su kaynaklarının klorlanması, sinek ve diğer haşerelerle mücadele önemlidir. Antibiyotik tedavisi ve sıvı-elektrolit replasmanı yapılmalıdır.

Vibrio cholerae

‘Vibrio cholerae’ olarak adlandırılan bakterinin yol açtığı koleranın, şiddetli sulu ishalle seyrettiğini belirten Dr. Semra Kavas şöyle konuşuyor: “Şiddetli sulu ishal ve ciddi susuzluk tipiktir. Genellikle yaz mevsiminde görülür. Su ve su kaynaklı ürünler ile bulaşır. Kuluçka süresi ortalama 3-4 gündür. Ateş ve karın ağrısı beklenen bulgular değildir. Dışkı başlangıçta sulu ve kahverengi renkteyken kısa sürede pirinç suyu diye tarif edilen şekle dönüşür. Kolera çocuklar ve yaşlılarda daha ağır seyreder. En ciddi komplikasyon böbrek yetmezliğidir. Sıvı ve elektrolit tedavisi çok önemlidir. Antibiyotik tedavisi hastalığın süresini ve volüm kaybını azaltır.”

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Norovirüsler

Dünya genelinde özellikle çocuklarda görülme sıklığı giderek artarken, çok kolay bulaşması nedeniyle erişkinlerde de karşılaşılır. Kreş, bakımevi, tatil mekanları, okul ve kamplarda hızla yayılarak salgına yol açabilir. Bulantı ve kusma ile başlayıp ardından hızla ishal gelişir. Baş ve kas ağrıları ile halsizlik eşlik edebilir. Hastalık 3-4 gün sürüp geçmesine rağmen bulaştırıcılığı 2 hafta sürebilir. Dışkı ve kusmuk ile veya hasta çevresine temas sonrası, yemek öncesi eller yıkanmalıdır. Tedavide sıvı açığının yerine konması, ishal diyetine uyulması ve probiyotikler yarar sağlar.

Yaz ishalinden korunmanın 7 etkili yolu

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Semra Kavas, yaz ishalinden koruyacak 7 öneriyi şöyle sıralıyor:

  • Hastalıkların yayılmasını önlemede en etkili yöntemlerin başında el yıkama geliyor. Bu nedenle eller sık sık yıkanmalı.
  • Mutlaka güvenilir içme su kaynağı kullanılmalı. Temizliğinden emin olunmayan sularla sebze ve meyveler kesinlikle yıkanmamalı.
  • İshalli hastalıkların bulaşma riskinden korunmak için hasta kişilerle mesafeye dikkat edilmeli.
  • Özellikle yaz aylarında açıkta satılan, nasıl hazırlandığı bilinmeyen, güneş altında bekleyen çiğ veya pişmemiş yiyecekler tüketilmemeli.
  • Dışarıda yemek yerken hijyenine güvenilen mekanlarda, taze hazırlanmış yiyecekler tercih edilmeli.
  • Yemek hazırlama sırasında bıçak ve kesme tahtaları çiğ ve pişmiş yiyecekler için ayrı olmalı.
  • Çiğ ve marine edilmiş deniz ürünleri tüketilmemeli.

Gelişigüzel D vitamini kullanmak zehirleyebilir!

Gelişigüzel D vitamini kullanmak zehirleyebilir!

Özellikle büyük kentlerde çoğu kişinin D vitamini olması gereken seviyeden düşük seyrediyor. Bunun nedenleri arasında; güneş ışığından yeterince ve doğru şekilde faydalanamamak, çocukluk döneminde dışarıda oynamak yerine evde tabletle zaman geçirmek, kapalı alanlarda saatlerce güneşten yoksun kalmak gibi birçok faktör yer alıyor. Ülkemizde D vitamini eksikliğinin görülme sıklığının ciddi boyutlarda olduğunu belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı “Bölgelere göre değişmekle birlikte D vitamini eksikliği ülkemizde yüzde 50’nin üzerindedir. Tüm dünyada yaklaşık 1 milyar insanda D vitamini eksikliği olduğu düşünülmektedir. Oysa özellikle son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar D vitamininin vücutta kemik sağlığından enfeksiyon hastalıklarını önlemeye, zihinsel gelişimden kanserde kontrolsüz hücre çoğalmasının azaltılmasına dek kritik öneme sahip olduğunu gösteriyor” diyor. Yağda çözünen bir vitamin olan D vitamininin bazı gıdalarda bulunmakla birlikte çoğunlukla deride güneşin etkisi ile ortaya çıktığını belirten Dr. Meltem Batmacı “Halk arasında ‘güneş vitamini’ de denilen D vitamininin gıdalardan karşılanması ise günlük gereksinimin yüzde 10-20’sidir. Yani dışarıdan takviye edilmesi gerekir” diye konuşuyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı D vitamini hakkında bilinmesi gereken 9 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Meltem Batmacı

Sayısız faydası var

D vitamininin vücudumuzda kritik rol oynadığını belirten Dr. Meltem Batmacı şöyle konuşuyor: “Vücudumuzda kemik sağlığı açısından çok önemli. Kemik kırıklarını azaltıp kas liflerini koruyarak kas gücünü artırır ve bu da düşmelerden korur. Yapılan bilimsel araştırmalar; D vitamininin yeni tümör gelişimini (meme, yumurtalık, kolon, prostat ve diğer kanserler) ve var olan tümör büyümesini yavaşlattığını, kalp ve damar hastalıkları ile solunum sistemi hastalıkları riskini azalttığını göstermiştir. Damar sertliği ve yüksek tansiyon hastalığında düzenleyici olan D vitamini diyabet ve insülin direncine karşı da önemli rol oynar. Enfeksiyonların ve bağışıklık sistemi hastalıklarının tedavisinde etkilidir. Bir araştırmaya göre, herhangi bir nedenle olan prematüre ölüm riskinde D vitamini sayesinde yüzde 25 azalma saptanmıştır. Bunama riskinin de azaldığı görülmüştür.”

Gelişigüzel kullanımı zehirleyebilir!

D vitamininin kesinlikle vücuttaki seviyesi belirlenip ardından hekim önerisiyle kullanılması gerektiğini, aksi takdirde fayda yerine ciddi zararlar verebileceğini vurgulayan Dr. Meltem Batmacı “Tedavi öncesinde ve sonrasında mutlaka D vitamini düzeyleri görülmelidir. Yaş, cinsiyet, yaşanan coğrafya, eşlik eden hastalıklar, gebelik durumu hatta ten rengi bile günlük D vitamini ihtiyacını belirleyen unsurlardır. Bu nedenle D vitamini ihtiyacı kişiden kişiye değişmektedir. Fazla alındığında D vitaminine bağlı zehirlenmeye neden olur, kanda kalsiyum düzeyi yükselir, kilo kaybı, düzensiz kalp atımı, düşme sıklığında ve kemik kırık riskinde artış, damarlarda ve dokularda kireçlenme, kalp ve böbrek hasarı görülür” diyor.

Dikkat! Ampul kırıp içmek!… 

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı hekime danışmadan, D vitamini ihtiyacını bir anda karşılayabilmek için ampul kırıp içmek gibi bir hataya düşülmemesi gerektiğini belirterek şu uyarılarda bulunuyor: “Yapılan çalışmalar da; yüksek dozda, uzun aralıklarla alınan D vitamini (ampul kırıp içmek, damlalıklı şişenin tamamını içmek gibi) ve düşük dozda, günlük alınan D vitamini (günlük ya da haftalık kullanılan damla, tablet, kapsül formunda D vitamini) kıyaslandığında ikinci gruptakilerin sağlıklı ve D vitamini düzeylerinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. D vitamini, fazla miktarlarda alındığında toksik etkilere yol açtığı ve hayati riske bile neden olabildiği için, hekime başvurarak kullanımından önce vücuttaki düzeyi saptanmalı ve sonrasında kişiye uygun doz ve sürede alınmalıdır.” Dr. Batmacı ayrıca toplumda “Camın önüne oturup güneşlendiğimden D vitamini bol bol alıyorumdur” şeklinde yanlış bir düşünce olduğunu belirterek “Camın, tül perdenin ya da kıyafetin arkasından alınan güneşin, hiçbir faydası yoktur. Çünkü bu türden kısıtlamalarda, D vitamini yapımını sağlayan UVB ışınları cilde ulaşamaz” uyarısında bulunuyor.

D vitamini ihtiyacı besinlerle karşılanamıyor!

Somon balığı ve sardalya gibi yağlı balıklar, balık yağı, yumurta sarısı, sığır karaciğeri, mandıra ürünleri ve tahıllarda D3 vitamini düzeyi daha fazla olurken; bazı mantarlarda ve bitkisel kaynaklarda (bitkisel kaynaklı sütler, maydanoz, ısırgan otu vb), D2 vitamini  bulunuyor. Ancak besinlerle yeterince D vitamini almanın mümkün olmadığını belirten Dr. Meltem Batmacı “Bu nedenle dengeli diyet ve gerekli D vitamini miktarının takviye olarak alınması uygundur. 51-71 yaşları arasındaki gıda ve suplamentle D vitamini alımı 308 IU/gün saptanmış olup, sadece gıda ile alınan D vitamini ise 140 IU / gün olarak saptanmıştır ki günlük doz gereksinimi düşünüldüğünde birçok insanın, günlük minimum gereken dozu bile alamadığı aşikardır” diyor.

Bu kişilerde D vitamini eksikliği daha fazla!

Süt, yumurta ve balık yemeyenlerde, laktoz intoleransı olanlarda, veganlarda, bağırsak, karaciğer ve böbrek hastalığı olanlarda, obezlerde, obezite ameliyatı geçirenlerde, siyahilerde, bağırsak operasyonu olanlarda, steroid, epilepsi ilaçları gibi bazı ilaçları kullananlarda ve güneşten uzak kalanlarda D vitamini eksikliği daha fazla oluyor.

Güneşten D vitamini açısından en doğru şekilde faydalanmak için!

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, güneşten D vitamini anlamında en doğru şekilde faydalanabilmek için her gün kolları ve bacakları güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde

15-20 dakikayı aşmamak üzere güneşlendirmek gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Vitamin D sentezi, güneşin UVB ışını etkisi ile ciltte başlar. Yaşanılan bölgeye göre, güneşe çıkılması gereken süre ve saat dilimi değişir. Ülkemizde 10:00-15:00 saatleri arasında 15-20 dakika güneşlenme önerilir. Türkiye’de güneşe bağlı D vitamini sentezi Mayıs-Kasım ayları arasında mümkündür. Ancak çok önemli bir nokta var ki asla unutulmaması gerekir; UV ışığına maruziyet cilt kanserine neden olur, bu nedenle aşırı güneşlenme önerilmez!”

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

İki çeşit D vitamini bulunuyor

İki çeşit D vitamini olduğunu belirten Dr. Meltem Batmacı “Vitamin D2; bitkisel kaynaklıdır ve takviye edilmiş gıdalar ile bazı suplamentlerde bulunur. Vitamin D3 ise; insan vücudunda ve hayvansal ürünlerde doğal olarak bulunan formdur. D3 formu kandaki D vitamin düzeyini daha çok yükseltir ve bu etkin düzeyi daha uzun süre korur. Ancak kişinin ihtiyacına göre mutlaka hekim karar vermelidir” diye konuşuyor.

Bu etkenler D vitamini alımını önlüyor!

UVB ışınını azaltan ve dolayısıyla D vitamin sentezini azaltan çok çeşitli faktör bulunuyor. Dr. Batmacı bu faktörleri şöyle sıralıyor: “Güneş koruyucu kullanımı (faktör düzeyi 15 ve üzeri olan güneş koruyucu krem D vitamini emilimini yüzde 90’dan fazla azaltır), tüm cildi kapatacak şekilde giyinmek, açık havada kısıtlı vakit geçirmek, koyu renkli cilt (melanin pigmenti, doğal güneş koruyucu gibi davranır), ileri yaş, kapalı alanlarda daha fazla vakit geçirme, D vitamini sentezine katkıda bulunan organlarda fonksiyon bozukluğu, kış mevsimi vb)” Dr. Batmacı güneşle sentezlenen D vitamininin birkaç ay idare edeceğini ancak sonrasında eksiklik ortaya çıkacağını bu nedenle düzenli ölçümlerin yapılması gerektiğini söylüyor.

Eksikliğinde bu sorunlar ortaya çıkabiliyor!

Vücuttaki D vitamini seviyesinin altı ayda bir kontrol edilmesi gerekiyor. D vitamini eksikliğinde; kemik ve kas dokusunda zayıflama, kemik kırılganlığında artış, düşme sıklığında artış, kanda kalsiyum ve fosfor düzeyinde düşüklük, kalpte ritim sorunu, Osteomalazi (kemik yumuşaması) hastalığı, kalp krizi, inme ve kalp damar hastalıkları riski artıyor.