Yazılar

Fibromiyalji çocuklarda da sık görülüyor!

Her sabah yorgun uyanıyor, özellikle boynunuzda, belinizde ve sırtınızda bazen de tüm vücudunuzda ağrılar hissediyor, gün içerisinde aktivitelerinizi gerçekleştirirken zorlanıyor musunuz? Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ece Aydoğ, tüm dünyada yaygın görülen bu hastalığın fibromiyalji olduğunu belirterek “Kadınlarda erkeklerden çok daha fazla görülen bu hastalıkla son yıllarda çocuklarda da sık karşılaşılıyor. Günlük yaşam kalitesini son derece olumsuz etkileyen, depresyona neden olarak sosyal ilişkilerin bozulmasına, okul ve iş hayatında başarının düşmesine yol açabilen bu hastalığın tedavisini ilaçla ve ilaç dışı yöntemler olarak sınıflandırabiliriz. Ancak ilaç kullanılsa dahi tek başına yetersiz kalacağından mutlaka ilaç dışı tedavi yöntemlerini de beraberinde uygulamak gerekir” diyor.

Fibromiyaljinin tek tip tedavisi olmadığını, her bireyin ihtiyaçlarına göre tedavi uygulanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Aydoğ “Fibromiyalji tedavisi zor bir hastalıktır. Hastalığın nedeni hakkında sınırlı bilgiye sahip olmamız ve geleneksel ağrı kesicilere yanıtın olmaması tedaviyi güçleştirmektedir. Öncelikli olarak fibromiyalji gerçek bir hastalık olarak kabul edilmeli, hasta hastalık hakkında bilgilendirilmeli ve bu hastalığı yönetmesi öğretilmelidir” diye konuşuyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ece Aydoğ, ilaçsız tedavide öne çıkan, ilaç kullananların da mutlaka uygulaması gereken 7 etkili yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ece Aydoğ

Prof. Dr. Ece Aydoğ

  • Hafif tempolu, düzenli egzersiz yapın

Fibromiyalji tedavisinde en etkili yöntemlerden biri olan düzenli egzersiz (aerobik egzersizler, kas kuvvetlendirme egzersizleri, su içinde yapılan egzersizler vb), kasları güçlendiriyor, ağrıyı azaltıyor, beyin ve vücut arasındaki iletişimi düzenliyor ve uyku kalitesini artırıyor. Ağır egzersiz değil, hafif tempolu bir yürüyüş, yüzme, bisiklet, yoga ya da pilates yapılmasında fayda var.

  • Kafeini sınırlayın

Prof. Dr. Ece Aydoğ “Fibromiyalji tedavisinde uyku düzeni çok önemlidir. Fibromiyalji hastalarının büyük çoğunluğu gece boyunca derin uykuya dalamadıkları için, bu durum da ağrı eşiğinin düşmesine ve ağrının daha yoğun hissedilmesine neden oluyor. Bu nedenle, gün içinde aşırı kafein tüketiminden kaçının, özellikle akşamları kafein içeren içeceklerden uzak durun, gün içinde şekerleme yapmayın, kendi yatağınızda ve karanlık bir ortamda yatın. Ayrıca mutlaka yatağa her gün aynı saatte girip, aynı saatte uyanmaya özen gösterin” diyor.

  • Beslenmenize dikkat edin

Özellikle D vitamini, B12 vitamini ve magnezyum başta olmak üzere bazı vitamin ve mineral eksiklikleri fibromiyalji ağrılarını artırabildiğinden dolayı, beslenmenize dikkat edin, gerekirse tetkiklerinizi yaptırarak eksik vitaminlerinizi doktor önerisiyle takviye olarak alın. Rafine şekerden ve işlenmiş gıdalardan kaçının.

  • Stresinizi yönetmeyi öğrenin

Günlük yaşamın vazgeçilmezi olan stres, belirli düzeyde olduğunda fayda sağlıyor ancak aşırı, yönetilemeyen stres fibromiyalji ağrılarını artırıyor. Bu nedenle stresinizi yönetmeyi öğrenin, gerekirse bu konuda uzman desteği alın. Nefes terapileri ve meditasyon da fayda sağlayacaktır.

  • Fizik tedaviden destek alın

Prof. Dr. Ece Aydoğ “Tedavi süreci mutlaka doktor kontrolünde ilerletilmelidir. Yanlış ve gereksiz tedaviler hastalığın daha komplike hale gelmesine neden olurken, maddi ve manevi kayıplarla sonuçlanır” diyor. Fizik tedavi yöntemlerinin, kas ve iskelet sistemi üzerindeki yükleri azaltarak fibromiyalji ağrılarını kontrol etmede büyük rol oynadığını belirten Prof. Dr. Aydoğ, ihtiyaca göre belirlenecek seanslarda, fizyoterapist eşliğinde uygulanacak yöntemlerin, kişinin günlük yaşam kalitesini artırdığını söylüyor.

  • Gün ışığından mutlaka faydalanın

Özellikle yaz güneşi vücutta D vitamini sentezini destekleyerek kas ve kemik sağlığını koruyor, fibromiyalji kaynaklı ağrıların hafifletilmesine yardımcı olabiliyor. Bu nedenle özellikle yaz aylarında, öğle saatlerinde sadece kollar ve bacakları 15-20 dakika güneşe maruz bırakarak vücutta D vitamini üretimi sağlanabilir.

  • Oturuş pozisyonunuza dikkat edin

Özellikle bilgisayar karşısında uzun süre yanlış pozisyonda oturmak fibromiyalji ağrılarının tetiklenmesine neden oluyor. Prof. Dr. Ece Aydoğ “Masa başında çalışırken omuzları öne düşürmek ya da kambur durmak kasları gerer ve ağrıyı artırır. Bu nedenle bilgisayar karşısında otururken ve ayaktayken dik durmaya ve omuzlarınızı geride tutmaya, belinizi yastıkla desteklemeye özen gösterin” diyor.

Kadınları tehdit eden yaz hastalıkları

Yaz aylarında aşırı sıcaklar ve yüksek nem, özellikle tatil döneminde kadınlarda bazı sağlık sorunlarını tetikleyerek, uzun süredir beklenen dinlenme ve eğlenme planlarını gölgeleyebiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Esra Boyar, mantar ve bakterilerin bu dönemde çok kolay üreyerek enfeksiyonlara yol açabildiğini, alınacak bazı basit önlemlerin ise yazın sık görülen hastalıklardan korunmada büyük faydalar sağlayacağını vurguluyor. Tatil sürecinin baltalanmaması ya da ‘bir iki güne geçer’ düşüncesiyle doktora başvurulmamasının, bu enfeksiyonların tedavisini daha zor hale getirdiği uyarısında bulunan Dr. Esra Boyar, kadınlarda yaz aylarında görülme sıklığı artan hastalıkları ve korunma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Esra Boyar

Dr. Esra Boyar

  • Vajinal mantar enfeksiyonları

Özellikle havuz ve deniz sonrası ıslak mayo ya da bikini ile uzun süre kalmak vajinal mantar enfeksiyonlarına zemin hazırlayan etkenlerin başında geliyor. Aşırı sıcaklar ve yüksek nem mantar oluşumu için kolaylıkla zemin hazırlarken, belirtileri kendini koyu kıvamlı akıntı, yanma ve acıma ile gösteriyor. Islak mayo ve bikininin hemen değiştirilmesi bazen zor gibi görünse de, yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren enfeksiyonlardan korunmada kritik önem taşıyor.

  • Bakteriyel vajinozis

Yaz aylarında kadınlarda en sık karşılaşılan hastalıklardan biri olan bakteriyel vajinozis, genital bölgedeki doğal bakteri dengesinin bozulmasıyla oluşuyor. Yazın sık duş alma, havuzda uzun süre kalma ve sabunlu temizlik bu doğal dengeyi bozabilirken, gri beyaz akıntı, kötü koku ve yanma hissi ile belirti veriyor. Hastalığın mantar enfeksiyonu ile çok sık karıştırıldığını belirten Dr. Esra Boyar “Hastalar genelde ilişki sırasında rahatsız edici kötü koku şikayeti ile gelirler. Mutlaka tedavi edilmelidir, aksi taktirde kronik ve inatçı enfeksiyonlar gelişebilir” diyor.

  • İdrar yolu enfeksiyonları

Sıcak havalarda, terleme ve sıvı kaybına bağlı olarak idrarın yoğunlaşması, havuzdan bulaş ve tuvalet hijyeni eksikliği idrar yolu enfeksiyonlarına, en çok da sistite neden olabiliyor. Sık idrara çıkma, idrar yaparken acıma, yanma hissi ve kasık ağrısı gibi şikayetlere yol açıyor. İdrar yolu enfeksiyonunun sık tekrarlanmaya meyilli olduğunu belirten Dr. Esra Boyar “Hastalık mutlaka tedavi edilmelidir aksi halde kronik hale gelerek aylar hatta yıllar süren tedaviler ve takviyeler gerektirir. Dış ortam hijyenine, ilişki sırasında kondom kullanmaya, genital bölgenin florasını korumaya ve bol su içmeye dikkat edilmelidir” diye konuşuyor.

  • Alerjik dermatit ve egzama

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Esra Boyar, aşırı sıcaklarda sık terleme, ıslak bikini ya da mayo ile uzun süre kalma, sentetik iç çamaşırı gibi etkenlerin ciltte tahriş, egzama ve alerjik dermatit benzeri bulgulara yol açabildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Yaz aylarında kadınlarda sık görülen bu sorundan korunmak için; ıslak mayo ve bikini ile kalmamak, pamuklu iç çamaşırı tercih etmek ve genital bölgeyi sabunla yıkamaktan kaçınılmalıdır. Doktora başvurmak yerine gelişigüzel kremler ya da takviyeler kullanmak daha fazla tahrişe ve sorunun büyümesine neden olabilir” diyor.

  • Düzensiz adet görme

Yaz döneminde bir yandan sıcak hava ve yüksek nem, diğer yandan tatil hareketliliği derken uyku düzeni, stres ve hareketlilik oranı değişebiliyor. Bu nedenle düzensiz adet görme, aşırı ya da normalden az kanama vb sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu durumlar genellikle geçici olmakla birlikte tekrar etmesi, uzun sürmesi ya da günlük yaşamda herhangi bir rahatsızlığa yol açması durumunda muayene olunması gerekiyor.

  • Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar

Dr. Esra Boyar “Yaz aylarında artan tatil hareketliliği, floranın kolay bozulabilmesi, yeni partner ve korunmasız ilişki nedeniyle cinsel yolla bulaşabilen ve yazın sık görülen bakteriyel enfeksiyonların bulaş riski artabilir. Bu nedenle genital bölge hijyenine, ilişki sırasında kondom kullanmaya, belirli aralıklarla doktora kontrole gitmeye ve yeni partnerle ilişkide muayene olarak önlem almaya özen göstermek önemlidir. Çünkü tüm bunlar genelde tedavi gerektirir, kronikleşip uzun sürmemesi için doktora başvurmanız gerekir” diyor.

Meyveyi akşam tüketirseniz!

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı ve obezitenin etkisiyle son yıllarda görülme sıklığı hızla artan diyabet, artık çocuk yaşlarda da kapıyı çalıyor. Yaz mevsiminde yapılan bazı yaygın hatalar ise hastalıkla ilgili riski daha da artırabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kırım, diyabetin hem dünyada hem de ülkemizde çılgın bir hızla arttığını belirterek “Yapılan çalışmalar, diyabeti olan bireylerin yaklaşık yarısının hastalığının farkında bile olmadığını göstermektedir. Oysa diyabet tedavi edilmediğinde hayati risklere yol açabilir. Yaz aylarında farkında olmadan yapılan küçük hatalar da, diyabetli bireyler için ciddi sonuçlar doğurabilir” uyarısında bulunuyor. Doç. Dr. Sinan Kırım, diyabette en yaygın yapılan ve tehlikeyi artıran 6 yaz hatasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Sinan Kırım

Doç. Dr. Sinan Kırım

  • Yeterince su tüketmemek

Doç. Dr. Sinan Kırım “Yazın hem hava sıcaklığının hem de açık havada fiziksel aktivitenin artması nedeniyle vücutta sıvı kaybı riski çok artmaktadır. Vücudun susuz kalması kan şekerini sanılandan çok daha fazla yükseltir. Dehidrasyon bazen çok yavaş gelişebildiğinden fark edilemeyebilir. Aşırı sıcaklarda yeterince su tüketmemek, çay, kahve, bira ve meyve sularının ise kaybedilen sıvıyı yerine koyacağını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Vücudun sıvı ihtiyacı çoğunlukla su ile karşılanmalıdır. Günde bir-iki bardak maden suyu ya da ayran da tüketilebilir” diyor.

  • Sıcak kumsalda yalınayak yürümek

Sıcak kumsalda yalınayak yürümek çok sık yapılan yanlışlardandır. Çünkü çıplak ayakla yürümek çok ciddi riskler içermektedir. Özellikle sinir hasarları olan hastalar kumdaki aşırı sıcaklığı hissedemedikleri için tabanlarının yanmasına neden olmaktadırlar. Yine kum içindeki cam kırıkları, iğne vs gibi yabancı cisimler ayak tabanına batarak yara ve enfeksiyona neden olabilirler. Bu nedenle diyabeti olanların kumsalda kesinlikle terliksiz gezmemesi gerekir. Deniz tabanında da keskin kaya kenarları ya da sivri cisimler olabileceği için denize de mutlaka deniz ayakkabısı ile girilmelidir.

  • Yaz önlemlerini ihmal etmek

Diyabette yaz mevsimine yönelik bazı kurallara dikkat etmek gerekse de pek çok hasta bu önlemleri göz ardı edebilmektedir. Örneğin; kumsalda uzun süreler güneşe doğrudan maruz kalmamak, bol, rahat ve havalandırması güzel olan giysiler giymek, şapkasız ve terliksiz güneşe çıkmamak gerekir. Diyabet hastalarında katarakt riski arttığından dolayı UV koruması da bulunan güneş gözlükleri terich edilmelidir. Kapalı ortamlarda klima kullanırken ısı 24 derece civarında tutulmalı, daha düşük derecelerden kaçınılmalıdır.

  • İlaçları yaz sıcağına maruz bırakmak

Yazın ilaçların aşırı sıcaklara ve güneşe sıkça maruz bırakılabildiğini belirten Doç. Dr. Sinan Kırım “Özellikle insülin kullanan hastalar soğuk zincire daha fazla dikkat etmelidirler. Hava sıcaklığının yüksek olması nedeniyle dışarda kalan insülin daha çabuk bozulabilir. İnsülin pompası aşırı sıcakta ve güneşte kaldığında pompadaki insülinin etkisi azalabilmektedir. Yazın cilt ısısı da artacağı için ya da egzersizin artırılması nedeniyle insülin kana daha çabuk karışıp önce şeker düşmesine, çabucak kullanılıp bittiği için de daha sonra şekerin yükselmesine neden olabilir. O nedenle insülin enjeksiyonu doğrudan güneş ışığı almayan bölgelere ve daha az kas hareketi olan bölgelere yapılmaldır. Örneğin; koşmayı planlayan bir hasta bacağına yapmamalıdır” diyor.

  • Meyve tüketiminde ölçüyü kaçırmak

Yaz meyveleri iştah kabarttığından tüketiminde sıkça aşırıya kaçılabilmektedir. Ancak bol sulu ve serinletici etkileri olsa da şeker içeriği zengin olduğundan meyve tüketiminde günde iki porsiyonu geçmemek ve avuç içi kadar tüketmek gerekir. Akşamları özellikle meyve yedikten sonra hareketsiz kalınırsa, örneğin uyunursa, hem kan şekeri hem de kolesterol değeri yükselir. Bu nedenle gündüz saatleri idealdir. Yaz lezzetlerinin vazgeçilmezlerinden dondurmanın da fruktoz şurubu kullanılanarak yapılanlarından uzak durulmalı, doğal şekerle yapılanları tercih edilmelidir.

  • Şekerli içecekler tüketmek

Doç. Dr. Sinan Kırım “Yaz aylarında şekerli ve gazlı içecekler ile alkol tüketiminde artış diyabetli bireyler için büyük risk oluşturmaktadır. Şekerli içecekler, alkol ve kokteyllerde kullanılan meyve sularının kan şekerini önce yükseltip sonra düşürebileceği akılda tutulmalıdır. Alkol tüketimi, diyabet hastalarında şeker düzeyinde tehlikeli düşmelere ve sıvı kaybına yol açabilmektedir. Bu nedenle alkol sınırlandırılmalı ve aç karnına kesinlikle tüketilmemelidir” diyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Hamilelikten önce folik asit takviyesinden diş muayenesine kadar her şeyi kontrol edin

Hamilelik süreci sadece anne karnındaki bebeğin gelişimini değil, aynı zamanda annenin fiziksel ve duygusal sağlığını da etkileyen çok yönlü bir dönem. Bu yolculuğa hazırlanmak, hem anne hem bebek sağlığı için önemli farklar yaratabiliyor; hamilelik sürecini, doğum ve annelik deneyimini de daha sağlıklı ve güçlü kılıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, “Gebelik öncesi dönem, önleyici sağlık hizmetlerinin altın fırsatıdır. Bu süreçte atılacak basit ama etkili adımlar sayesinde kadın sağlığı desteklenir;  düşük, erken doğum, gebelik şekeri, hipertansiyon gibi risklerin önüne geçilebilir. Gebeliğe fiziksel, duygusal ve sosyal olarak hazırlanmak yalnızca komplikasyonları azaltmak değil, aynı zamanda kadınların kendi bedenlerini daha iyi tanımaları ve güven duymaları açısından da değerlidir” diyor.

Dr. Gizem Akça

Dr. Gizem Akça

Muayene için hekiminizle görüşün

Anne olmaya karar verdiğinizde yapmanız gereken ilk şeylerden biri, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hekiminize başvurmak olmalı.  Hazırlık muayenesinde yapılan görüşmede öncelikle jinekolojik veya diğer sistemleri ilgilendiren, hamilelikte anne veya bebek için risk oluşturabilecek durumların kontrol edildiğini belirten Dr. Gizem Akça, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yapılan jinekolojik muayenede tüm genital organlar, rahim ve yumurtalıklar değerlendirilir. Rahim ağzı kanseri tarama testi (Pap-smear ve/veya HPV testi) yapılır. Genital sistemde miyom ve kist gibi bir sorun olup olmadığı, yumurtalıkların sağlığı, üreme kapasitesi, genital sistemde hormonal dengenin bulguları kontrol edilir.” Dr. Gizem Akça, hekim tarafından gerekli görülürse yapılacak kan ve idrar tetkikleriyle temel kan değerleri, tiroit fonksiyonları, bulaşıcı hastalıklar ve enfeksiyon değerlerine bakıldığını belirterek, “Anne adayında gebelikte sorun oluşturabilecek hastalıklar erken tespit edildiğinde, vereceğimiz tedaviler ile bu hastalıkların gebeliği olumsuz etkilemesinin önüne geçebilmekteyiz.” diyor.

Duygusal ve sosyal olarak hazırlanın

Hamilelik döneminde sadece bedensel değil, duygusal ve sosyal anlamda da büyük bir değişim yaşanıyor. Bu sürece hazır olmanız, yeni döneme adapte olma ve stresle başa çıkma becerinizi artırıyor, doğum sonrası depresyon riskini azaltıyor. Dolayısıyla partneriniz ile iletişiminizi, sosyal destek ağlarınızı, annelik rolüne dair beklentilerinizi ve kaygılarınızı gözden geçirmeniz önem taşıyor. Gerekirse psikolojik danışmanlık almak, hamilelik sürecinin çok daha sağlıklı geçmesini sağlayabiliyor. Bu sürecin kendi doğasını tanımak ve anlamak hamileliğin ve doğumun sağlıkla gerçekleşmesine katkıda bulunabiliyor. Bu yüzden hamilelik ve doğum fizyolojisini öğrenmeniz, okumanız ve eğitimlere katılmanız fayda sağlayabiliyor.  Bunların yanı sıra meditasyon, düzenli egzersiz ve uyku düzeni de stres yönetimine destek olabiliyor.

Sağlıklı beslenin, aktif bir yaşam sürün

Dengeli beslenme ve düzenli egzersiz, hem doğurganlığı destekliyor hem de hamilelik sürecinde gelişebilecek komplikasyonların riskini azaltıyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, “Sağlıklı yağlar, kompleks karbonhidrat ve protein içeren Akdeniz tipi beslenmek çok önemli. Ayrıca, haftada 150 dakika, örneğin tempolu yürüyüş, yüzme ve yoga gibi orta yoğunlukta egzersiz yapmak hamileliği olumsuz etkilediği kanıtlanmış gebelik diyabetini önlemede etkilidir. Sağlıklı bir yaşam tarzı aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendirmekte ve ruhsal dengeyi desteklemektedir” diye konuşuyor.

Vücut kitle indeksi değerine önem verin

Hamilelik öncesinde uygun yağ-kas oranı aralığında olmanız da son derece önemli. Zira, aşırı kilolu veya çok düşük kilolu olmak hamilelikte komplikasyon riskini artırıyor. Öyle ki fazla kilolu anne adaylarında gebelik diyabeti ve gebelik zehirlenmesi riski daha yüksek oluyor. Düşük kilolu olmak da bebekte gelişim geriliği ve erken doğum riski gibi sorunlara neden olabiliyor. Anne ve bebeğin sağlığı için hamilelik öncesinde vücut kitle indeksinin (VKİ) 18.5-24.9 aralığında olması öneriliyor.

Diş kontrollerinizi yaptırın

Hamilelik sürecinde hormonal değişiklikler diş ve diş eti sorunlarını artırabiliyor.

Hamilelikte geçirilen diş enfeksiyonları düşük ve erken doğum riskini yükseltebiliyor. Ayrıca tedavide kullanılabilecek bazı ilaçlar ve ileri operasyonel girişimler hamilelik sürecinde kısıtlandığı için tedavi güçleşebiliyor.  Bu nedenle, hamilelik öncesinde diş bakımınızı yaptırmanız ve dişlerde çürük, diş eti hastalıkları gibi sorunlar varsa tedavi olmanız oldukça önemli.

Sigaradan uzak durun
Sigara doğurganlığı azaltmasının yanı sıra erken doğum, dış gebelik ve düşük doğum ağırlıklı bebek riskini artırıyor. Araştırmalar, sigaranın plasental sorunlara neden olabileceğini ve bebekte gelişme geriliği oluşturabileceğini gösteriyor. Hamilelik hazırlığında sigarayı olabildiğince erken dönemde bırakmak, hamileliğin ilk döneminde hormonal değişimlerin yanında bir de yoksunluk ile mücadele etmek daha güç olacağı için de anlam taşıyor.

Kronik hastalıklarınız varsa uzmanına başvurun

Kronik hastalıklar hamilelik sürecinde anne ve bebeğin sağlığını tehdit edebiliyor. Örneğin, kontrolsüz diyabet, doğumsal anomali riskini yüzde 5-10 oranında artırabiliyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, “Sağlıklı bir hamilelik için tiroit hastalıkları, psikiyatrik hastalıklar, diyabet, hipertansiyon, epilepsi ve romatolojik hastalıklar gibi kronik hastalıklar varsa, mutlaka ilgili uzman hekimle görüşülmeli ve tedavi düzenlemeleri yapılmalıdır” diye konuşuyor.

Aşı durumunuzu gözden geçirin

Kızamıkçık, hepatit B ve suçiçeği gibi enfeksiyonlar hamilelik döneminde risk oluşturabiliyor. Dr. Gizem Akça, “Gebelik öncesinde anne adayının bağışıklık durumu kontrol edilmeli, ihtiyaç halinde aşılar tamamlanmalıdır” diyor.  Canlı virüs aşılarından sonra hamileliğin bir ay ertelenmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Gizem Akça, hamilelik öncesinde başlanan HPV (Human Papilloma Virüsü) dozları eksik kaldıysa emzirme döneminde tamamlanabileceğini belirtiyor.

Vitamin ve mineral yeterliliğine önem verin
Demir, B12 ve D vitamini gibi değerler eksik ise hamilelik öncesinde takviyeler ile destek almanız gerekiyor. Zira, bu vitaminlerin eksik olması doğum komplikasyonları riskini artırırken, anne adayında anemi, kemik erimesi, hormonal problemler yaratabiliyor, diyabete yatkınlık oluşturabiliyor. Bebekte ise gelişim sorunlarına neden olabiliyor. Ancak eksiklik varsa uzmanınıza danışmadan vitamin ve mineral kullanmayın.

Folik asit desteğine başlayın

Vücudumuzda DNA sentezi ve hücre bölünmesinde rol oynayan folik asit, hamileliğin erken haftalarında, bebeğin beyin ile omurilik gelişiminde kritik bir rol üstleniyor. Bu nedenle, folik asit eksikliğinin bebekte nöral tüp defekti (spina bifida ve anensefali) gibi önemli sorunlara yol açabileceği yapılan araştırmalar ile ortaya konmuş. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, ancak folik asidin besinlerle genellikle yeterli miktarda alınamadığı için takviye edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Hamilelikten 1-3 ay önce, günlük 400 mikrogram folik asit kullanımı, bebekte nöral tüp defekti riskini yüzde 70’e kadar azaltmaktadır” diyor.

Obezite yaşam süresini kısaltıyor!

Modern çağın salgın hastalığı olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Araştırmalara göre Türkiye, yüzde 30’un üzerinde obezite oranıyla Avrupa’nın en kilolu ülkesi haline geldi. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, obezitenin sadece kozmetik bir sorun olmadığını, birçok ciddi hastalığa yol açarak yaşam süresini kısalttığını belirtiyor. Buna karşın günümüzde teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde obezitede kişiye özel tedavi seçenekleri ortaya çıktığını, son yıllarda kolay uygulanabilir ve etkili yöntemlerle bu ciddi hastalıktan kurtulmanın mümkün olabildiğini vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, Türkiye’de alarm veren obezitede en yeni tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı gibi etkenlerle görülme sıklığı hızla artan obezite, vücutta tüm sistemleri olumsuz etkileyerek yaşam süresini kısaltan çok önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde obezitenin 7’den 70’e dünya genelinde yaygınlaştığını belirten Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, “Normalin üzerinde yağ dokusu birikimi yaşam kalitesini bozmanın yanı sıra tüm sistemleri olumsuz etkileyerek tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, kanser ve eklem sorunları gibi hastalıklara yakalanma riskini artırır ve beklenen yaşam süresini kısaltır. Araştırmalar; obezite sıklığının ülkemizde yüzde 30’un üzerine çıktığını ve Avrupa kıtasındaki en kilolu ülke konumuna geldiğimizi göstermektedir. Kadınlarda obezite, erkeklerden çok daha fazla görülmektedir” diyor. Obezitenin bir yaşam tercihi değil, tedavi edilmesi gereken ciddi bir hastalık olduğunun çok net bilinmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Gönen şöyle konuşuyor: “Ne yazık ki toplumun birçok kesiminde obezitenin kişinin kendi tercihi, öz bakım eksikliği veya umursamazlığından kaynaklandığı yönünde yaygın bir ön yargı vardır. Obeziteli bireyler bu nedenle okul, iş ve sosyal yaşamlarında çeşitli ayrımcılıklara maruz kalmakta ve çeşitli engellerle karşılaşmaktadırlar. Söz konusu ayrımcılık, hastalığının ifade edilişinde bile kendini göstermektedir. “Obez” ifadesi bir hastalık adı olarak değil, bir sıfat olarak kullanılmakta ve bu nedenle yargılayıcı, aşağılayıcı bir dil ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda obezite hastalığının doğru şekilde ifade edilmesi ve obeziteli bireylerin ötekileştirilmemesi konusunda bir hassasiyet başlamıştır. “Önce insanım” sloganıyla başlayan bu girişimde “obeziteli birey”, “obeziteyle yaşayan birey”, “obezite hastası” gibi ifadelerin kullanılmasına özen gösterilmesi önemle vurgulanmaktadır.”

Prof. Dr. Can Gönen

Prof. Dr. Can Gönen

Beden kitle indeksiniz 30 ve üzeri ise!

Obezitenin tespitinde en yaygın olarak beden kitle indeksi (BKİ) hesaplaması kullanılıyor. Yetişkinlerde beden kitle indeksinin 30 ve üzeri olmasının obeziteye işaret ettiğini belirten Prof. Dr. Can Gönen “BKİ, bir kişinin kilogram cinsinden vücut ağırlığının metre cinsinden boyunun karesine (kg/m2) bölünmesiyle hesaplanır. Yetişkinlerde normal kabul edilen BKİ değeri 18,5-24,9 kg/m2 arasıdır. 25-29,9 olması kilo fazlalığına, 30 ve üzeri olması ise obeziteye işaret eder. Obezite derecesi de evre 1, evre 2 ve evre 3 olarak sınıflandırılır. Beden kitle indeksinin 40 ve üzerinde olması obezitenin evre 3 yani çok ciddi düzeyde olduğunu gösterir. Obezitesi etkin yöntemlerle tedavi edilerek istenen hedef kiloya yaklaşan kişiler ve obezitesi tedavi edilmemiş bireylerin uzun yıllar takip edildiği karşılaştırmalı çalışmalar bize kanser sıklığının ve yaşam süresinin obezite ile olan ilişkisini açıkça ortaya koymuştur. Obezite ile yaşayan kişilerde kanser sıklığı artmakta ve yaşam süresi kısalmaktadır” diyor.

Obezite tedavisi kişiye göre değişiyor!

Bütün kronik hastalıklarda olduğu gibi obezitenin tedavisinde de hasta ve hekim işbirliğinin çok büyük önem taşıdığını belirten Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Can Gönen, “Tedavide amaç sadece kilo vermek değil, verilen kiloyu korumak, kilo artışına neden olan etkenlerden uzaklaşmak ve yaşam biçimini kalıcı olarak değiştirmek olmalıdır. Bir obezite hastasının bu hedefe ulaşabilmesini sağlamak için istekli, bilgili ve motivasyonu yüksek bir ekiple çalışılması çok önemlidir” diyor. Obezite tedavisinde diyet ve egzersizin uzun dönemde yüzde 5 düzeyinin üstünde istikrarlı bir başarıya ulaşamadığını, diyet ve egzersize eşlik eden etkin ilaç tedavilerinin ise başarı oranını yüzde 15-17’ye çıkardığını belirten Prof. Dr. Gönen “Ancak kilo kaybı kişinin diyet, egzersiz gibi yaşam şekli değişiklikleri uygulamasına, ilaç uyumuna, ilacın kullanım süresine göre farklılık göstermektedir” diye konuşuyor.

Kolay uygulanabilir ve etkin yöntemler öne çıkıyor!

En az altı ay süreyle diyet, egzersiz ve ilaç tedavisi ile yeterli kilo veremeyen veya daha önce verdiği kiloyu muhafaza edemeyen hastalarda cerrahinin düşünülebileceğini ancak son yıllarda teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde endoskopik tedavilerin kolay uygulanabilir ve etkin yöntemler olarak öne çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Can Gönen şu açıklamalarda bulunuyor: Obezite tedavisinde başlıca 2 endoskopik yöntem uygulamaktayız. Bunlar; endoskopik balon yerleştirilmesi ve endoskopik tüp mide oluşturulmasıdır (endoskopik sleeve gastroplasti). Endoskopik balon tedavisinde, endoskopik olarak mide içerisine balon yerleştirilmekte ve uygun hacime kadar şişirilmektedir. Konulan balon 6-12 ay sonra endoskopik olarak söndürülüp çıkartılmaktadır. İşlemler hasta uyurken yapılmaktadır. Bu yöntem ile yüzde 10-11 düzeyinde kilo kaybı sağlanmaktadır. Ancak kilo kaybı kişinin diyet, egzersiz ve yaşam şekli değişikliklerine göre farklılık göstermektedir. Endoskopik tüp mide oluşturulması ise daha yeni bir yöntemdir. Hasta uyutulup, endoskopik olarak mide içerisine dikişler konularak mide hacmi yüzde 70 küçültülmektedir. Bu yöntem ile yüzde 17-18 düzeyinde kilo kaybı sağlanmaktadır.”

Hasta aynı gün taburcu edilebiliyor

Endoskopik tüp mide yönteminin cerrahiye göre hastaya bir çok avantaj sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Gönen “Kesi olmaması, olumsuz sonuçların (komplikasyon) az olması, ileride gerekirse diğer yöntemlerin (cerrahi dahil) yapılabilir olmaya devam etmesi, düzenli ilaç kullanım gerekliliğinin olmaması üstün tarafları olarak göze çarpmaktadır. Bu avantajları nedeni ile hem Avrupa hem Avrupa sağlık otoriteleri tarafından onaylanmış bir yöntemdir. Dünyada; diyet, egzersiz, yaşam tarzı değişikliklerine rağmen istenilen kilo kaybı sağlanamayan, BKİ 30 ve üzeri ya da 27 ve üzeri olup obezite ile ilişkili bir hastalığı olan (örneğin tip 2 diyabet, hipertansiyon, uyku apnesi vb) hastalar için önerilmektedir. Endoskopik tüp mide oluşturulması, daha önce cerrahi tedavi uygulanan ancak tekrar kilo alımı olan hastalarda kurtarıcı bir tedavi olarak uygulanabilmektedir” diyor.

Çocuklarda 3 haftadan fazla süren öksürüğe dikkat!

Solunum sistemimizi koruyan doğal bir savunma mekanizması olan öksürük, bu rolü nedeniyle önemli olsa da çocuklar söz konusu olduğunda hastaneye başvuru nedenlerinin en başında geliyor. “Akut” tanımına giren ve 2 haftaya kadar süren öksürük genellikle kendiliğinden iyileşirken, 3-12 hafta arasında süren öksürük “kronik” olarak tanımlanıyor. Uzun süre devam eden, geçmek bilmeyen bu tipteki öksürüğün çocukların uyku düzenini ve günlük hayatını olumsuz yönde etkilemesinin yanı sıra önemli bir sağlık sorununa da işaret edebileceğini belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, “Solunum hastalığı olmayan, sağlıklı bir okul çağı çocuğu normalde günde ortalama 10-11 kez, hatta bazen 34 kez kadar öksürebilir. Ancak öksürük 3 haftadan fazla sürerse, çocuğun yaşam kalitesini arttırmak ve altta yatan etkenin saptanıp tedavi edilmesini sağlamak için mutlaka hekime başvurmak gerekir” diyor.

Dr. Manolya Hüma Şanlı

Dr. Manolya Hüma Şanlı

En yaygın nedenleri: Reflü, astım ve bakteriyel bronşit

Solunum yolu hastalıklarının en önemli ve en sık görülen semptomlarından biri olan öksürük “Hava yollarındaki yabancı maddeleri ve mukusu temizlemeye yönelik, ani ve patlayıcı nefes verme manevrası” olarak tanımlanıyor. Öksürük refleksi çocuklarda yaklaşık 5 yaş civarında olgunlaşıyor. Çocuklarda oluşan sekresyonlar bu yaştan önce kolay çıkarılamıyor. Bu nedenle çocuklara 5 yaşından önce kabuklu yiyecekler verilmemesi öneriliyor. Çocuklarda kronik öksürük yapan nedenlerin başında ise mide-özofagus reflüsü, astım, uzamış bakteriyel bronşit ile geniz akıntısı sendromu olarak da bilinen üst hava yolu öksürük sendromu geliyor. Geniz akıntısının en önemli nedenini, sekresyon üretiminin fazlalaştığı alerjik rinit ve devamlı akıntının olduğu kronik sinüzit oluşturuyor. İlk 4 ay içinde bebeklerde görülen mide-özafagus reflüsünün yol açtığı öksürük beslenme sonrasında belirginleşiyor ve yatar pozisyonda şiddetleniyor. Bir yaşından sonra da kendiliğinden azalıyor.

Gece öksürüğü astıma işaret edebilir!

Çocuklarda ani ve geçici öksürük “boğmaca benzeri öksürük sendromu” olarak nitelendiriliyor. Gece öksürüklerinin genelde astım ve mide-özafagus reflüsünü düşündürdüğünü belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı,  “Astıma bağlı öksürükler alerjik etkenler sebebiyle gelişebileceği gibi enfeksiyonlar ile hatta efor esnasında, ağlama, gülme ve konuşmayla tetiklenip artabilir. Uzamış bakteriyel bronşitte çocuk daha yorgun görünür, vücut ısısı artar ve bu duruma balgamlı öksürük eşlik eder. Psikojenik öksürükte gün içerisinde aralıklı yineleyen kuru, kaz ötmesi gibi bir öksürük gözlemlenir. Çocuk sağlıklı görünür, hatta ilgisi başka yöne çekildiğinde ve gece uyku sırasında bulgular kaybolur” diyor.

Balgamlı öksürük bronşit ve zatürre habercisi olabilir!

Kronik öksürüğün spesifik ve non-spesifik olmak üzere ikiye ayrıldığına değinen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, “Spesifik öksürükte altta yatan solunum veya sistemik hastalıkla ilişkili bir neden ya da anormallik saptanır. Bronşit ve pnömoni (zatürre) gibi hastalıklarda çok sık görülen balgamlı öksürük, spesifik öksürük varlığının en iyi göstergesidir. Non-spesifik öksürük ise sağlıklı görünen çocuklarda da ortaya çıkabilen, viral enfeksiyon ile ilişkilendirilen ve genellikle tedavisiz düzelen öksürüktür” diyor.

Yanında asla sigara içmeseniz bile…

Sigara içmek veya dumanına maruz kalmak ülkemizde kronik öksürüğün önde gelen nedenlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Sigara dumanına maruziyet;  sekresyon üretimine ve bronş spazmlarına yol açarak uzayan öksürüğe neden oluyor. Bebek ya da çocuklarla aynı ortamda içilmiş olmasa bile içen kişinin üzerine ve vücuduna sinen sigara aerosolleri çocukta bronş hassasiyeti yaratıyor. Bu durum da erken çocukluk çağı astım ataklarının, viral enfeksiyonlarla beraber en sık görülen sebeplerinden birini oluşturuyor.

Tedavi altta yatan nedene göre düzenleniyor

Öksürükte tedavinin altta yatan nedene göre şekillenmesi gerektiğini vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, şunları söylüyor: “Özellikle uzamış öksürükte ya da kliniğin kötü olduğu akut öksürükte akciğer grafisi çekilmesi gerekebilir. Tedavi kronik öksürüğe yol açan etkene ve bulgulara göre düzenlenir. Uzamış balgamlı öksürüklerde başlangıçta, uzamış bronşit veya kronik sinüzite yönelik antibiyotik tedavisi; uzamış kuru öksürüklerde nebülizatör denilen cihazlar ya da inhaler olarak adlandırılan aparatlarla verilen bronş genişletici ilaçlar kullanılır ve ilaca yanıtı değerlendirilir.”

Uykunun süresi kadar zamanı da önemli!

Kış aylarında özellikle solunum yollarını ilgilendiren grip, farenjit, larenjit, bronşit ve zatürre gibi hastalıklar kapımızı daha fazla çalıyor. Kapalı ortamlarda daha çok zaman geçirmek, hareketsizliğin artması, güneş ışığından yeteri kadar faydalanamamak, sıvı alımının azalması, soğuk havaya uyum sağlamak için vücudun daha fazla enerji harcaması, soğuk havanın mukozayı kurutarak enfeksiyon gelişimine imkan sağlaması gibi etkenler hastalığa adeta davetiye çıkarıyor! Bağışıklığımızın güçlü olması ise bu hastalıkların oluşumundan sorumlu olan viral ve bakteriyel patojenlerin vücudumuza ciddi bir zarar vermeden yok olmalarını sağlıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özcan İnal, güçlü bir bağışıklık sistemi için vazgeçilmez üç kuralın “Düzgün ve doğru beslenmek, sıvı alımını ihmal etmemek, yeterli ve kaliteli bir uyku” olduğuna dikkat çekiyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özcan İnal, kış aylarında hastalıklardan korunmak için insanlarla yakın temastan kaçınmamız gerektiğini de belirterek, “Zira, öksürme ve hapşırmayla yayılan damlacıkların solunmasıyla mikroplar kolayca bulaşabiliyor. Oldukça sıcakkanlı bir Akdeniz toplumuyuz; selamlaşırken sarılmak ve öpüşmek adetlerimizde var. Ancak özellikle hastalıkların yoğun olduğu kış aylarında hastalıklardan korunmak için daha fazla tedbir almamız çok önemli. Bu nedenle karşılıklı konuşmalarda aramızdaki mesafenin en az 70 cm olmasına özen göstermeliyiz” diyor.

Dr. Özcan İnal

Dr. Özcan İnal

Kapalı ve kalabalık ortamlardan uzak durun

Solunum yolları enfeksiyon etkeni olan virüs ve bakterilerin öksürme, hapşırma ve aksırmayla orama yayılmaları sizi kısa sürede enfekte edebiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı

Dr. Özcan İnal, “Kalabalık ve kapalı ortamlarda hava kurudur ve bu tablo da virüs ile bakterilerin solunum yollarında kolayca yayılmasına sebep oluyor. Dolayısıyla zorunlu olmadıkça kapalı ve kalabalık ortamlarda bulunmayın. Ayrıca bulunduğunuz odayı sık sık havalandırın” diyor.

İnce ama kat kat giyinin!

Kalın kıyafetlerimizle kapalı bir alana veya daha sıcak bir mekana girdiğimizde, terliyoruz. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özcan İnal, aşırı sıcak ile soğuk farkının vücut direncimizi düşürdüğünü, terli giysiler içinde kalmanın da hastalıklara davetiye çıkardığını belirterek, “Ter vücudumuzda buharlaşırken vücut ısımızın düşmesine, bunun sonucunda üşümemize yol açıyor. Vücut ısısının düşmesi, metabolizmanın yavaşladığı bir tablodur. Düşük vücut ısısında kalp, dolaşım ve solunum sistemleri işlevlerini normal şekilde yapamazlar ve bu durum özellikle kış aylarındaki enfeksiyon hastalıklarına zemin hazırlar. Bu nedenle kış aylarında terletmeyen ve vücudu soğuğun etkisinden koruyacak olan pamuklu kıyafetler seçin” diyor. Dr. Özcan İnal, terlemeyi önlemek için çok kalın tek bir kazak yerine ince ama kat kat kıyafetler giymeniz gerektiğini vurgulayarak, “Zira, kat kat giyindiğinizde kıyafetler arasında oluşan hava tabakası yalıtım etkisi sağlıyor ve bu sayede vücudunuzu soğuktan daha iyi koruyor. Ayrıca bulunduğunuz ortamın sıcaklığına göre giydiğiniz bazı kıyafetlerinizi çıkararak terlemekten korunabilirsiniz” bilgisini veriyor. Dr. Özcan İnal, baş ve boyun bölgenizi soğuk etkisinden koruyacak olan atkı, şapka ve boyunluk gibi kıyafetlere de mutlaka önem vermeniz gerektiğini söylüyor.

Su içmeyi ihmal etmeyin

Kış aylarında susuzluk ihtiyacı elbette azalıyor, ancak zararlı bakteri ile virüslerin vücuttan atılmaları ve hücresel aktivitenin maksimum düzeye ulaşması için sıvı alımı çok önemli. Sıvı alımının büyük kısmının suyla karşılanması gerektiğini belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özcan İnal, “Her gün 2 – 2.5 litre su içmeyi alışkanlık edinin. Ayrıca çorba ve ayran gibi içeceklerle de sıvı alımını desteklemenizde fayda var” diyor.

Uykunun süresi kadar zamanlaması da önemli

Bağışıklık sisteminde görevli olan sitokinler, lökositler ve antikorlar uykuda daha çok üretiliyorlar. Dolayısıyla yeterli ve kaliteli uyku hastalıklara yakalanmayı önleyebildiği gibi hastalık sürecini de kısaltabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özcan İnal, kaliteli bir uyku için sürenin yanı sıra zamanlamanın da önem taşıdığına işaret ederek, “En az 6-7 saat uyumak ve gece geç saatlerde değil, saat 22:00 – 23:00 sıralarında yatmak gerekiyor. Zira, uyku hormonu melatonin saat 22:00 gibi artmaya başlıyor ve 02:00 ile 04:00 saatleri arasında en üst seviyeye ulaşarak zirve yapıyor. Vücut bioritmine uygun zaman diliminde; sessiz, sakin, uykuyu bölen uyaranların olmadığı ortamda uyumak bağışıklık sisteminizi güçlendirecektir” diyor.

El hijyenine dikkat edin

Toplu taşıma araçları, okul ve kapalı alışveriş merkezleri gibi çok sayıda kişilerin bulunduğu alanlarda el temasından kaçının, ellerinizi yıkamadan yüzünüze temas etmeyin. Unutmayın bulaşın en önemli yollarından biri eller oluyor. Özellikle çocuklarınıza el yıkama alışkanlığını kazandırın. El dezenfektanı ve kağıt mendil kullanımına önem verin.

C vitamininden zengin besinler tüketin

Yeterli taze sebze ve meyve tüketmeniz vücudunuz için gerekli olan vitamin ile mineral desteğini sağlamanızda önemli bir rol üstleniyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özcan İnal, “Unutmayın, yeterli ve dengeli beslenmek, bağışıklık sisteminizin işleyişinde olmazsa olmazlardandır. Kış aylarında ayrıca özellikle bağışıklık sistemini güçlendiren portakal, mandalina, greyfurt, kırmızıbiber, kırmızı pancar, turp, lahana ve pazı gibi C vitamininden zengin besinler tüketmeye özen gösterin. Yine balık doğal omega 3 kaynağı olarak bağışıklık sisteminin güçlü bir destekleyicisidir. Kış aylarında haftada 2 gün balığı sofranızdan eksik etmeyin” bilgisini veriyor. Dr. Özcan İnal, doğal beslenme yoluyla karşılanamayan bir eksiklik söz konusuysa mutlaka vitamin ve mineral desteği almanız gerektiğini belirterek, “Mümkünse kışa girerken rutin tetkiklerinizi yaptırın ve vitamin ile mineral değerlerinizi kontrol ettirin” diyor.

Hareketsiz kalmayın ama vücudunuzu fazla da yormayın!

Kış aylarında havaların soğumasıyla beraber “Hastalanırım” kaygısıyla çoğumuz dışarıya çıkmaktan kaçınıyoruz. Ancak hareketsiz bir yaşam bağışıklık sistemimizin zayıflaması ve kilo alımıyla sonuçlanabiliyor. Dolayısıyla havanın çok soğuk olmadığı günlerde, öğle saatlerinde, en az 45’er dakikalık tempolu yürüyüş yapmayı ihmal etmeyin. Yürüyüş sırasında vücut ısınızın düşmemesi için bere, eldiven ve atkı gibi koruyucu aksesuarlar kullanmanız ise çok önemli. Ancak hareketsizliğin yanı sıra aşırı yorucu hareketler ve yoğun sportif faaliyetler de sağlığımızı olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle soğuk havalarda yapılan spor ağzımızdan nefes almaya bağlı olarak solunum yollarımızın soğuk havayla doğrudan teması sonucu olumsuz etkileniyor. Bu nedenle soğuk havalarda dışarıda spor yapmaktan kaçının veya sporu günde 30 dakikayla sınırlı tutmaya özen gösterin.

Dinlenmeye zaman ayırın

Vücudumuzun kendini yenileme ve onarma gibi muhteşem bir özelliği var. Özellikle bağışıklık sistemimizin revizyonu istirahatle oluyor. Dolayısıyla hücrelerinizin kendilerini onarmaları ve yenilemeleri için dinlenmeniz, ağır iş temposundan zaman zaman uzaklaşmanız ve stres kontrolü sağlamanız önerilen diğer bir yaklaşımı oluşturuyor.

Haftada iki gün balık tüketmeniz çok önemli!

Kış aylarında havaların soğumasıyla beraber grip, larenjit ve farenjit gibi solunum yolu hastalıklarına yakalanma riskimiz artıyor. Zira, bu dönemde, yeteri kadar havalandırma veya temiz hava sirkülasyonu sağlanamayan kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirmemiz mikropların hızlıca bulaşmasına neden oluyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, dolayısıyla kış aylarında hastalıklara karşı en etkili silahımız olan bağışıklık sistemimizi güçlü tutmanın oldukça önem kazandığına dikkat çekerek, “Bağışıklık sistemimizin güçlü kalabilmesi için yeterli ve dengeli beslenmemiz önem kazanmaktadır. Kış aylarında tek bir besin grubuna odaklanmak yerine,  her besin grubundan ve mevsimine uygun beslendiğimizden emin olmamız gerekmektedir” diyor.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

Taze sebze – meyve tüketimine özen gösterin

Taze sebze ve meyveler çoğunlukla vitamin, mineral ile antioksidanlar bakımından oldukça zenginler. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, bağışıklık sistemimizin güçlü kalması için çok çeşitli vitamin ve minerallere ihtiyaç duyduğumuzu belirterek, “Tümünü yeterli ve dengeli alabilmek için çeşitli gıdalarla beslenmek önemlidir. Diyabet hastalığı veya meyve alımına engel başka bir hastalık yoksa, günde 2 porsiyon meyve tüketilmelidir. Bir porsiyon meyve yaklaşık bir yumruk büyüklüğüdür. Sebzeler ise her öğüne mutlaka eklenmelidir” diyor.

Vitamin ve mineral kaybını önleyin

Taze sebze ve meyveler farklı türlerde vitamin ve mineral içeriyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, ancak ısı ve havayla temas ettiğinde ya da hatalı pişirme teknikleri kullanıldığında vitamin-mineral kaybı yaşanabildiğine işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu nedenle, örneğin tahıllarda bulunan B grubu vitaminlerinin kaybolmaması için makarna ve kuskus gibi tahılları, suyunu çektirerek pişirmek gerekir. Bu sayede suya geçen ve suyu döktüğümüzde kaybedebileceğimiz vitaminler korunmuş olacaktır. Brokoli C vitamininden zengin bir sebzedir ve C vitamini kayıplarını minimuma indirmek için buharda pişirme yöntemi tercih edilmelidir. Portakal, mandalina veya taze yeşil sebzelerde bulunan C vitamini de ısı ve hava temasına karşı hassastır. Dolayısıyla çiğ tüketilmesi mümkün olan besinleri iyice yıkayarak temizliğinden emin olduktan sonra hemen tüketmek faydalı olacaktır. Yine C  vitamininden zengin portakal ve mandalina gibi meyveler de kabuğu soyulduktan sonra havayla temasını azaltmak için bekletmeden yenilmelidir”

Bağırsak sağlığını önemseyin

Probiyotikler sağlığı olumlu yönde etkileyen ve vücuda alındıklarında bağırsağa canlı şekilde ulaşabilen mikroorganizmalardır. Bağırsak duvarı normalde patojen ve toksik mikroorganizmaların vücuda girmelerini engelliyor. Bağırsaktaki sağlıklı bakterilerin sayısının artması bağırsakların bu koruyucu görevini destekliyor.  Kötü beslenme alışkanlıkları veya diğer faktörlerden ötürü bağırsak florasının bozulması ise bağırsağın geçirgen hale gelmesine, dolayısıyla koruyucu görevini yerine getirememesine yol açabiliyor. Bu nedenle kefir veya probiyotik yoğurt gibi besinlerle bağırsak sağlığınızı, dolayısıyla bağışıklık sisteminizi desteklemeyi ihmal etmeyin.

Makro besin gruplarını dengeli şekilde alın

Protein, yağ ve karbonhidrat gibi makro besin grupları bağışıklık sistemini güçlü tutmak için bir uyum halinde çalışıyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, bu nedenle herhangi birinin eksikliğinin bağışıklık sisteminin çalışmasını olumsuz yönde etkileyebileceğine dikkat çekerek, “Kilo kontrolü veya başka sebeplerden ötürü ekmek ve makarna gibi karbonhidrat içeren besinlerden kaçınmak büyük bir hata. Zira bu davranış primer enerji kaynağı olan karbonhidratların eksikliğine neden olup, bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebiliyor. Bağışıklık sistemi hücreleri farklı dönemlerde farklı makro besin gruplarını öncelikli olarak kullanabiliyorlar. Dolayısıyla tüm makro besin gruplarını düzenli ve dengeli olarak almak önemlidir” diyor.

Renklerin gücünden faydalanın

Renkli meyve ve sebzelerdeki vitaminler ile antioksidanlar bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı oluyorlar.  Beslenmenizde farklı renkte besinler tüketmeye özen gösterin. Örneğin, ayvada bulunan C vitamini, balkabağında bulunan A vitamini, narda bulunan antosiyanin gibi maddeler antioksidan etkileriyle bağışıklık sisteminin güçlenmesinde rol oynuyorlar.

Haftada iki kez balık çok önemli, çünkü…

Omega 3 ve balıkta bulunan taurin ile triptofan gibi  diğer bileşenler bağışıklık sistemini düzenliyorlar. Ayrıca balık düzenli olarak tüketildiğinde bağırsaktaki yararlı bakteri sayısının artışına ve bu sayede de bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, balık mevsiminde olmanın avantajını kullanarak haftada 2 kez balık tüketmeye özen göstermemiz gerektiğini söylüyor.

Su içmek için susamayı beklemeyin

Yeterli su tüketimi toksinlerin vücuttan uzaklaştırılmasına  destek olarak bağışıklık sistemimizin güçlenmesinde etkili oluyor. Bu nedenle gün içerisinde su içmeyi ihmal etmemelisiniz. Ancak su içmek için susamayı beklemeyin, zira susama refleksi vücudun su kaybetmeye başladığına işaret ediyor.  Günlük içmeniz gereken su miktarınızı kilonuzu 30 ml ile çarparak bulabilirsiniz.

Çocuklarda sonbahar enfeksiyonu dikkat!

Sonbaharda  havaların soğuması ve okulların açılmasıyla birlikte çocuklar kapalı ortamlarda uzun süre kalırken, açık havada yapılan aktivitelere daha az zaman ayırabiliyorlar. Bunun sonucunda, kapalı ortamlarda hızlı ve kolay bulaşan, başta  viral enfeksiyonlar olmak üzere birçok enfeksiyon kaynağı, çocukların üst ve alt solunum yolu hastalıklarına yakalanmalarına neden olabiliyor.  Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehtap Acar, sonbahar aylarında çocuklarda en sık solunum yoluyla bulaşan soğuk algınlığı, grip, larenjit ve orta kulak iltihabı gibi hastalıkların görüldüğüne işaret ederek “Özellikle kreşe ve okula başlayan çocukların ilk senelerde daha sık hastalanmaları, çoğu  sonbahar ve kış aylarında olmak üzere, yılda 7-8  kere üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmeleri doğal bir durumdur. Ancak öksürük, burun akıntısı ve tıkanıklığı, halsizlik, baş ve boğaz ağrısı gibi semptomlar çocukların yaşam kalitelerini düşürürken, kreş ve okulda devamsızlık yapmalarına yol açmaktadır. Çocuklarımızı sonbahar aylarında hastalıklardan korumak için öncelikle çocukluk çağı aşılarını ve mevsimsel grip aşılarını yaptırmak,  sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak, kapalı ve kalabalık ortamlardan mümkün olduğunca kaçınmak, alabileceğimiz  en etkili önlemlerdir” diyor.

Dr. Mehtap Acar

Dr. Mehtap Acar

Ellerini en az 15 – 20 saniye yıkayın!

El yıkama birçok hastalığın bulaşmasını önlemede en etkili korunma yöntemlerinden biri.  Zira çocuklar doğaları gereği kirlenmiş elleriyle sık sık ağız veya burunlarına dokundukları için virüs ve bakteriler kolayca bulaşabiliyor.  Bu nedenle çocuğunuzun ellerini dış ortamdan geldiğinde, tuvalet sonrasında, yemek öncesi ve sonrasında, bol su ve sabunla en az 15-20 saniye yıkamaya, kendi yıkayacak yaştaysa doğru el yıkamayı öğretmeye özen gösterin.

Aşılarını mutlaka yaptırın!

Solunum yolu hastalıklarından korunmada aşılar kilit bir rol üstleniyorlar. Bebeklik döneminde yapılan pnömokok (zatürre) ve hemofilus influenza aşısı çocukları alt solunum yolu hastalıklarından koruyor.  Yine her yıl sonbaharda yapılan influenza aşısı da çocuğunuzu mevsimsel gripten korumak için oldukça etkili bir yöntem.

Özellikle A ve C vitamini çok faydalı!

Çocuğun dengeli  beslenmesi ve aldığı besinlerin özellikle A vitamini ile C vitamini gibi vitaminlerin yanı sıra çinko gibi mikronutrientlerden ve antioksidanlardan  zengin olması gerekiyor. Vitaminler ve mikronutrientler vücudumuzda bağışıklık sisteminde görevli birçok enzim ve hormonun yapısında bulunuyor ya da  sentezlenmesinde rol alıyorlar. Tüm  besin gruplarını dengeli oranlarda içeren, yaşına uygun beslenme programı oluşturmak, çocuğun bağışıklığını  güçlü tutmak için alınması gereken en ekili önlemlerden birini oluşturuyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehtap Acar “Yeterli ve dengeli beslenen çocuklarda dışarıdan vitamin verilmesine gerek kalmaz. Bebeklikten ergenliğe her yaştan çocuk için günlük tüketilmesi gereken temel besinler  ise  süt ve süt ürünleri, yumurta, et, meyve ile sebze, tahıllar ve baklagiller gibi temel besin öğeleridir” diyor.

Sofranızda haftada en az iki kez balık olsun

Balıkta bol miktarda bulunan Omega 3’ün antiinflamatuar etkisi mevcut ve bu etkisiyle enfeksiyonlardan korunmada oldukça fayda sağlıyor. Bu nedenle balık tüketimi en az haftada iki kez olmalı. Eğer evde balık tüketmiyorsanız, hekiminizin önerisiyle çocuğunuza dışarıdan omega 3 desteği vermenizde fayda var.

Kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçının

Özellikle AVM’ler, sinemalar ve kapalı oyun alanları, virüs ve bakteriler havada uzun süre asılı kaldıkları için solunum yolu hastalıklarının çok kolay bulaştığı ortamları oluşturuyor.  Sonbahar ve kış aylarında mümkün olduğunca kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçının. Çocuğunuzla mümkünse açık havada, park ve bahçelerde bolca zaman geçirin.

Anne sütü doğal aşı görevini üstleniyor!

Anne sütüyle beslenmek bebekleri hastalıklardan koruyan önlemlerde ilk sırada yer alıyor.  Zira anne sütü bebeği enfeksiyonlardan koruyan pek çok madde içeriyor ve doğal bir aşı olarak nitelendiriliyor.  

Düzenli spor yapmasını sağlayın

Özellikle okul çağı çocuklarında fiziksel aktivite bağışıklığı desteklemede oldukça önem taşıyor. Çocuğunuzu, günde bir saat yüzme, voleybol, basketbol ve jimnastik gibi hem kaslarını hem de kemik gelişimini olumlu etkileyen   orta ağırlıkta fizik aktivite ( bireysel ya da takım sporu) yapması konusunda teşvik edin.

Günde 8 – 10 saat uyku şart!

Özellikle okul çocuklarının uyku düzeni hastalıkların bulaşmasını önlemede beslenme alışkanlığı kadar önem taşıyor. Günlük ortalama 8-10 saat uyku çocuğunuzun vücut direncinin artmasına yardımcı olacaktır.

Evinizi sık sık havalandırın

Kapalı ve havasız ortamda mikroplar havada 3 saat gibi uzun süre asılı kalabiliyor ve solunum yoluyla bulaşabiliyorlar. Dolayısıyla yaşanılan ev ortamının temizliği ve sık havalandırılması bulaşıcı hastalıklardan korunmak için çok önemli. Evinizi  her saat en az 5 dakika havalandırmaya özen gösterin.

Sigara dumanına dikkat!

Sigara dumanına maruz kalmak çocuklarda solunum yolu enfeksiyonunun sıklığını artırıyor. Bunun nedeni ise sigara dumanına maruziyetin solunum yolu mukozasının yapısını bozarak    sık solunum yolu enfeksiyonu geçirmeye zemin hazırlaması. Sigara içmeyin ve içilen ortamlardan da kaçının.

Bebeğinizi emzirirken bu hatalara düşmeyin!

“Ya sütüm gelmezse!”, “Sütüm yetmez de aç kalırsa!”, “Hiç sütüm gelmiyor!”… Minicik, savunmasız bir bebekse söz konusu olan akan sular duruyor haliyle. Çiçeği burnunda anne, soğukkanlı bir kişiliğe sahip olsa da konu bebeğini emzirmekse en küçük şeylerde endişelenebiliyor ki bunların başında da sütünün bebeği için yeterli olup olmadığı geliyor! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehtap Acar endişeye gerek olmadığını, hem bebek hem de anne için sayısız faydaları olan anne sütü ve emzirmenin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için bazı basit kurallara dikkat etmek gerektiğini söylüyor. Dr. Mehtap Acar 1-7 Ağustos Dünya Emzirme Haftası kapsamında yaptığı açıklamada çiçeği burnunda annelere özel anne sütü ve başarılı bir emzirmenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mehtap Acar

Dr. Mehtap Acar

Bebeğe ve anneye sayısız faydaları var!

Tek başına mucizevi bir besin olan anne sütü bebeğin doğumundan itibaren hayatının her döneminde faydalarını hissettiriyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmesinden enfeksiyonlardan korumaya, bebeğin bilişsel ve duygusal gelişiminden obezite, kalp hastalıkları, kanser ve diyabet riskini azaltmaya dek sayısız faydası bulunuyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehtap Acar, anne sütünün, bir annenin bebeğine verebileceği en değerli hediye olduğunu belirterek, özellikle ilk 6 ay emzirmenin son derece önemli olduğunu vurguluyor. Emzirmenin ise anneler için sayısız faydaları bulunduğuna dikkat çeken Dr. Acar “Emzirmek doğum sonrası kanamaları azaltır. Erken gebelik önlenirken anne gebelik öncesi ağırlığına daha çabuk döner. Yumurtalık kanseri ve menopoz öncesi meme kanseri riski azalırken anne ve bebeğin birbirine bağlanması ve aralarında duygusal bağın gelişmesi çok daha güçlü olur” diyor.

Emzirmede bu sorunlarla sık karşılaşılıyor!

Çiçeği burnunda anneler şüphesiz bebeklerini olabildiğince emzirerek bu eşsiz besinden faydalandırmak istiyorlar ancak bu süreçte bazı sıkıntılar yaşadıklarından endişeye kapılıp mamaya geçiş yapabiliyorlar. Oysa endişeye kapılmaya hiç gerek yok! Dr. Mehtap Acar, memeden yeterli süt salgılanması için en önemli uyaranın ‘bebeğin anne memesi ile buluşması ve annenin annenin memesinde oluşan dolgunluğu azaltacak kadar emmesi’ olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Ancak emzirme sırasında annenin süt miktarının az olduğunu düşünmesi, memede çatlak ya da yara gibi problemler yaşaması, doğum sonrası duygudurum bozuklukları ya da bebeğin çok ağlaması, memeyi reddetmesi, uyuklaması ve hastalanması gibi durumlar emzirmenin sürdürülebilir olmasını engellemektedir.” Oysa anne sütünün ilk 6 ay bebeğin tüm gereksinimlerini (D vitamini hariç) karşıladığını belirten Dr. Acar, anne sütünün yeterli olduğunu gösteren sinyalleri ise şöyle sıralıyor: “Sağlıklı şekilde anne sütüyle beslenen bebek doğum ağırlığının yüzde 7’sinden fazlasını kaybetmez.  4. günden itibaren altı-sekiz defa/gün açık renkli idrar yapar. 5. günden itibaren dört-beş yumuşak sarı renkli kaka yapar. 5. günden itibaren 20-35 gr/gün kilo alır. 10. günde doğum ağırlığına ulaşır.”

 “Bebeğim yeterince süt alamıyor” diyen anneye 10 etkili öneri!

  • Kendinizi aşırı yorarak uykusuz kalmayın. Beslenmenize ve bol su içmeye dikkat edin.
  • Özellikle ilk 15 gün, herhangi bir zaman planlaması yapmadan sık sık emzirin.
  • Meme başında çatlak ve yara oluşmaması için sabun, alkol ve antiseptik ürünlerle değil, bir pamuğa damlatacağınız bir-iki damla anne sütü ile temizleyin.
  • Bebeğinizin sadece meme ucunu değil, meme çevresini doğru şekilde ağzına yerleştirin. Emzirme yönteminizin doğruluğundan emin olun.
  • Her iki memeyi de mutlaka bebeğinizin ağzına verin.
  • Hislerinizi yakınlarınızla paylaşın, içinize atmayın.
  • Özgüveninizi kaybetmeyin, başaracağınıza inanın.
  • Aşırı kaygı ve stres süt yapımını olumsuz etkiler. Gerekirse psikolojik destek alın.
  • Sakin ve huzurlu bir ortamda bebeğinizi emzirin.
  • Tıbbi bir gereklilik olmadıkça bebeğinize emzirme öncesi su, şekerli su ya da mama vermeyin.