Yazılar

Masa başı çalışanlar dikkat!

Masa başı çalışanlar dikkat!

Tam şu anda ekran karşısında ne iş yapıyorsanız hemen durun ve sadece 1 saniye o pozisyonda kendinizi gözlemleyin! Ne görüyorsunuz?

Bilgisayar ekranına odaklanmış, omuzlar önde, dirsek ve el bilekleri bükülü halde klavyede yazıyorsunuz! Ya da öne eğilmiş şekilde elinizdeki cep telefonuna bakıyorsunuz! Bu ve benzeri yanlışları her gün ve üstelik çoğunlukla hiç farkında olmadan yapıyoruz. İşte masa başı çalışanları tehdit eden hastalıklara karşı farkındalık oluşturabilmek için “19-24 Eylül Ofiste Sağlık Farkındalık Haftası” kapsamında açıklamalar yapan Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli hem tehlikeleri hem de 10 adımda korunma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde hızla yaygınlaşan el, kol ve omuz ağrısı şikayetleri özellikle masa başı çalışanların daha sık kapısını çalıyor. Zira modern çağın hareketsiz (sedanter) yaşam tarzına bir de ofiste masa başında yanlış duruş pozisyonları eklendiğinde sorun çok daha ilerleyerek kabusa dönüşebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli “Yoğun iş temposu, sosyal medya kullanımı, devamlı değişen gündem beynimize sürekli veri akışına neden oluyor. Çoğu kez su içmeyi, nefes almayı, hareket etmeyi unutuyoruz. Uzun saatler ekran karşısında hareketsiz kalıyoruz. Bu durum omuz, kol ve ellerimizi çok yıpratıyor üstelik farkında bile değiliz” diyor. Masa başı çalışanları tehdit eden hastalıklar ve önlem alma konusunda farkındalık yaratabilmek amacıyla 19-24 Eylül Ofiste Sağlık Farkındalık Haftası kapsamında hem kendiniz hem de arkadaşlarınız için basit ama etkili bir testle farkındalık oluşturabilir, sağlığınız için sadece 1 saniyede çok ciddi yol kat edebilirsiniz!

Prof. Dr. Arel Gereli

Ağrılar peşimizi bırakmıyor, çünkü!

Masa başında çalışırken yaptığımız bu hatalar nedeniyle ağrılar peşimizi bırakmazken Prof. Dr. Arel Gereli süreci şöyle özetliyor: “Bilgisayar veya cep telefonu karşısında kendimizi sabitlemek için omuzlarımız öne doğru, el ve dirseklerimiz bükülü vaziyette devamlı kasılı kalmak gerekiyor. Uzun süre bu şekilde kalan kaslar ve eklemler esnekliklerini yitiriyor. Kısa vadede kronik ağrıya sebep olurken yıllar içerisinde bu dokular ani yüklenmelere uyum sağlayamıyor. Sonuç olarak omuz ve dirsekte kas yırtıkları, ellerde eklem kıkırdağı kayıpları kaçınılmaz oluyor. Bunun yanısıra, bilgisayar başında yada cep telefonu kullanırken ellerimiz tekrarlayan hareketler yapar. Zaman içinde bu hareketler dokuları kalınlaştırarak yanındaki sinirin sıkışmasına ya da kanal içinde takılmasına neden olur. Saydığımız mekanizmalar zamanla karpal tünel sendromu, eklem kireçlenmeleri, tetik parmak, omuz kası yırtığı hastalıklarına ilerler. Cerrahi müdahale kaçınılmaz olur. Ama bazı basit önlemlerle bunların önüne geçmek mümkün.”

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Farkındalıkla önlemek mümkün! 10 etkili önlem!

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli basit ama etkili 10 önlemi şöyle sıralıyor;

  1. Öncelikle masa başında çalışırken hangi pozisyonda durduğunuzun farkına varın. Dik durun, omuzlarınızı geriye alın. Dik durduğunuzda ekran, gözünüzün hizasında olmalıdır.
  2. Klavyede yazarken el ve dirseklerinizi aşırı bükük durumda uzun saatler tutmayın.
  3. Bilgisayar başında kısa molalar verin. Kontrolsüz kullanım; sinir sıkışması, omuz kası yırtığı, kireçlenme gibi hastalıkların yatkın bünyelerde daha erken görülmesine yol açıyor.
  4. 40 dakikada bir ellerinizi 3 dakika dinlendirin.
  5. Telefon elinizdeyken geçirdiğiniz sürenin farkında olun. Elinizde devamlı telefon tutmayın, kullanmadığınızda ellerinizi boş bırakın.
  6. Farkındalığınızı arttırmak için etrafınızdaki insanları uyarın, onları da bilinçlendirin. Zira farkındalık masabaşı çalışanlarda görülen el, kol ve omuz sorunlarında kurtarıcı oluyor.
  7. Ağrıların sebebi çoğu kez bu organlarımıza aşırı yüklenmeden kaynaklandığından, güçlendirme amacıyla ağırlık egzersizleri yapmaktan kaçının. Bilinçsizce yapılan ağırlık egzersizleri kas yırtığı gibi sakatlanmalara yol açabiliyor.
  8. Masabaşı çalışanlarda düzenli egzersiz yaparak ağrıları azaltmak mümkün. Ancak, egzersize ilk defa başlıyorsanız hafif tempoda başlayıp, zaman içerisinde artırın.
  9. Egzersiz/spor öncesi iyi ısınma, spor sırasında ise esneme temelli hareketlere ağırlık verilmesi masabaşı çalışanları sakatlanmalardan korur.
  10. Alacağınız tüm tedbirlere rağmen el, kol ve omuz ağrısı çekiyorsanız mutlaka bir uzman görüşü alın. Çünkü ilerleyen dönemlerde ağrıya hareket kaybı, uyuşma eşlik ettiğinde; ağrılar gece uykudan uyandırdığında cerrahi müdahale gerekebiliyor. Hekime başvurmayı geciktirmek, basit tedavi yöntemleriyle giderilebilecek bir sorunun çok daha ağırlaşmasına neden oluyor.

Prostat kanserinde metropolde yaşayan erkekler daha fazla risk altında!

Prostat kanserinde metropolde yaşayan erkekler daha fazla risk altında!

Sinsice ilerleyen ve son yıllarda giderek yaygınlaşan prostat kanseri, dünya genelinde akciğer kanserinden sonra erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türü olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nejdet Karşıyakalı, ülkemizde yeni prostat kanseri tanısı alan hasta sıklığının her 100 bin erkekte 35 olarak saptandığını belirterek “Araştırmalar; metropollerde yaşayanların daha büyük risk altında olduğunu ortaya koymaktadır. İstanbul ve Ankara gibi metropollerde bu oranların Türkiye genelinden daha yüksek olup sırasıyla 43,7 ve 42,6 olduğu bildirilmiştir. Asya kökenli erkeklerde batı dünyasındaki erkeklere göre prostat kanseri daha az sıklıkta görülmekte iken Japonya’dan Amerika’ya taşınan erkeklerde riskin arttığı ve Amerikan vatandaşlarına yaklaştığı görülmüştür. Bu da çevresel ve/veya diyet faktörlerinin de prostat kanseri gelişiminde rolü olabileceğini düşündürmektedir” diyor. Üroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nejdet Karşıyakalı 1-30 Eylül Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Ayı / 15 Eylül Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada prostat kanseri hakkında bilinmesi gereken 9 önemli bilgi verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Nejdet Karşıyakalı

Dr. Nejdet Karşıyakalı

Risk faktörlerine dikkat!

Prostat kanseri için bilinen en önemli risk faktörlerini; ileri yaş, aile öyküsü ve bir takım genetik mutasyonlar (BRCA1 ve BRCA2) olarak sıralayan Dr. Öğretim Üyesi Karşıyakalı, yaşam tarzı ve çevresel faktörlerin de prostat kanseri gelişiminde önemli rol oynadığını vurgulayarak şöyle konuşuyor: “Sigara, aşırı kilo, metabolik sendrom (artmış bel çevresi, trigliserit yüksekliği, HDL-Kolesterol düşüklüğü, hipertansiyon, diyabet) ve beslenme alışkanlıkları (yoğun alkol tüketimi, hayvansal süt ürünlerinden yüksek protein alımı, kızarmış yiyeceklerin aşırı tüketimi, kırmızı et ve işlenmiş et tüketimi) bu risk faktörleri arasında sayılabilir. Diğer potansiyel risk faktörleri arasında; inflamatuar bağırsak hastalıkları (yüksek riskli prostat kanseri ile ilişkili), kellik (prostat kanserine bağlı ölüm riskinde artış), geçirilmiş cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve gece vardiyasında çalışma bulunmaktadır.”

Metropolde yaşam, prostat kanseri riskini artırıyor!

Yapılan araştırmalara göre; metropollerde yaşayan erkeklerin prostat kanseri açısından daha büyük risk altında olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Karşıyakalı “İstanbul ve Ankara gibi metropollerde yeni tanı alan prostat kanseri oranlarının Türkiye genelinden daha yüksek olup sırasıyla 100 bin erkekte 43,7 ve 42,6 olduğu bildirilmiştir. Asya kökenli erkeklerde batı dünyasındaki erkeklere göre prostat kanseri daha az sıklıkta görülmekte iken Japonya’dan Amerika’ya taşınan erkeklerde riskin arttığı ve Amerikan vatandaşlarına yaklaştığı görülmüştür. Bu da çevresel ve/veya diyet faktörlerinin de prostat kanseri gelişiminde rolü olabileceğini düşündürmektedir.”

Prostat kanserinden korunmak için!

Güncel veriler ışığında prostat kanseri gelişme riskini azaltmayı amaçlayan spesifik önleyici veya diyet önlemlerini destekleyebilecek kesin bir verinin olmadığını vurgulayan Acıbadem Altunizade Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nejdet Karşıyakalı, “Buna rağmen araştırmalar; güçlü bir antioksidan olan likopenden zengin olması açısından domatesin özellikle hafif pişirilerek tüketildiğinde prostat kanseri gelişmesinde koruyucu bir rolü olabildiğini gösteriyor. Yine antioksidan özellikleri olan kahvenin günde iki bardak tüketildiğinde prostat kanseri gelişim riskini azalttığı ve hastalık ilerlemesini yavaşlattığı gösterilmiştir” diyor.

Bu belirtileri göz ardı etmeyin!

Prostat kanserinde en sık karşılaşılan sorunlar idrar yapma konusunda oluyor. Bu belirtileri; idrar yapma sıklığının artması, ani işeme hissi ile birlikte idrarın gelmesi, idrarda yanma, idrarı başlatma güçlüğü, idrar akış gücünün zayıflaması, idrar yaptıktan sonra idrar kesesini tam boşaltamama hissi ve gece idrar kalkma olarak sıralayan Dr. Öğretim Üyesi Karşıyakalı “Bununla birlikte prostat kanseri hiçbir semptom göstermeyebileceği gibi hastalığın evresine bağlı olarak idrar ve menide kan gelmesi, erektil disfonksiyon (sertleşme güçlüğü), bel ve sırt ağrıları (hastalığın kemiklere yayılması sonucu), ayaklarda/bacaklarda şişlik, iştah kaybı ve istemsiz kilo kayıpları gibi ileri evre hastalık semptomları da gösterebilir” diyor.

Genç yaşlarda da görülüyor!

Prostat kanseri hastalarının yüzde 85’inin 65 yaş üzerinde tanı aldığını ancak son yıllarda görülme sıklığının genç yaşlara da indiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Karşıyakalı “50 yaş ve altı kişilerde de prostat kanseri görülebildiği ve bu yaş grubunun tüm prostat kanseri tanılı hastaların yüzde 2’sini oluşturduğu akılda bulundurulmalıdır. Ayrıca ailesel prostat kanserleri diğer prostat kanserlerine kıyasla 6-7 yıl daha erken yaşlarda görülebilmektedir. Buna karşın hastalığın agresifliği/klinik seyri açısından bir fark çoğunlukla görülmemektedir” diye konuşuyor.

Şikayetler başlamadan düzenli muayene hayat kurtarıyor!

Prostat kanserinde şikayetler başlamadan önce tanı konulması hayat kurtarıyor. Hastalığın belilrtileri prostat kanserine özgü olmadığı için henüz şikayetler başlamadan düzenli muayene çok önemli. Bu nedenle ailesinde prostat, meme, over (kadın yumurtalığı) ve Lynch Sendromu (kalın bağırsak kanserleri ile ilişkili kalıtsal bir hastalık) öyküsü olan kişilerin 40’lı yaşlardan itibaren prostat kanseri açısından tarama yaptırması öneriliyor. Erken evrede yakalanan prostat kanserlerinde küratif olarak adlandırılan hastalığı iyileştirebilecek, hastanın yaşam süresini uzatabilecek tedavi seçenekleri bulunuyor.

Dr. Nejdet Karşıyakalı

“Modern çağda hala parmakla muayene mi!”

Üroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nejdet Karşıyakalı “Parmakla yapılan prostat muayenesinde prostat sadece büyüklük yönünden değil özellikle kıvamı yönünden değerlendirilir. Prostatta sertlik, sınırlarında düzensizlik ya da nodül denilen yapıların hissedilmesi prostat kanseri şüphesi oluşturması yönünden önemli muayene bulgularıdır. Deneyimli bir Üroloji uzmanının parmağıyla saptayabileceği muayene bulgularından üstün olabilecek bir görüntüleme yöntemi ne yazık ki henüz geliştirilememiştir. Bu nedenlerden ötürü sadece kanda bakılan PSA testi yeterli olmayıp mutlaka parmakla prostat muayenesi yapılmalıdır. Yapılmadığı taktirde tanıya yönelik önemli adımlardan biri eksik kalacaktır” diyor.

Prostat kanseri tanısı için!

Prostat kanseri taramasında kullanılan en önemli laboratuvar tetkikinin kanda ölçülen PSA testi olduğunu, bu sayede erken tanı konularak prostat kanserine bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 50 azaldığını belirten Dr. Öğretim Üyesi Karşıyakalı şöyle konuşuyor: “PSA ile ilgili akılda tutulması gereken en önemli konulardan biri ise PSA’nın prostat kanserine değil prostat bezine özgü bir belirteç olduğudur. Yani hiçbir PSA seviyesi prostat kanseri tanısı koymada yeterli olmadığı gibi hastalık tanısını da kesin olarak dışlayamamaktadır. Prostat kanseri tanısı ancak ve ancak prostat biyopsisi ile mümkün olmaktadır. Prostat biyopsisi kararı alınmasındaki iki temel gerekçe ise; parmakla yapılan prostat muayenesinde kanser şüphesi saptanması ve/veya yaşa göre PSA seviyesinin yüksek olmasıdır.”

Prostat kanserinde hedefe yönelik biyopsi!

Prostat biyopsi işlemi lokal ya da genel anestezi altında yapılabiliyor. İşlem sırasında prostat, ultrasonografi yardımıyla gerçek zamanlı olarak görüntüleniyor ve biyopsi için doku örnekleri alınıyor. Günümüzde teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde “füzyon” ya da “hedefe yönelik” prostat biyopsisi yapılabildiğini vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Nejdet Karşıyakalı bu yöntemi ve özelliğini şöyle açıklıyor: “Füzyon prostat biyopside işlem öncesi çekilmiş MR görüntüleri ile ultrason görüntüleri özel bilgisayar programları kullanılarak üst üste eşleştirilir ve prostat kanseri şüphesi taşıyan alanların daha doğru bir şekilde örneklenmesi sağlanır. Füzyon prostat biyopsisi ile klinik olarak önemli prostat kanserlerini saptama oranları arttırılırken klinik önemsiz kanser saptama oranları azalmakta, bu sayede tedaviye bağlı oluşabilecek olası yan etkilerden hastalar korunabilmektedir.”

“Gaz ağrısıdır, geçer” demeyin!

“Gaz ağrısıdır, geçer” demeyin!

Anne babaların çocuklarında en sık duydukları şikayetlerin başında ‘karın ağrısı’ geliyor. Öyle ki ilkokul çağındaki her 4 çocuktan 1’i karın ağrısından yakınıyor. Genellikle hatalı beslenmeyle ilişkilendirilse de karın ağrısı aslında apandisit ve bağırsak tıkanıklığı gibi yaşamsal sağlık sorunlarının habercisi de olabiliyor. Dolayısıyla bu şikayetleri ‘Gaz ağrısıdır geçer’ diyerek hafife almak tedavinin gecikmesine ve tablonun daha da ağırlaşmasına neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, çocuklarda gelişen karın ağrısında hekime başvurmanın en doğru yaklaşım olduğuna dikkat çekerek, “Ayrıca ebeveynlerin çocuklarına gelişigüzel ağrı kesici ilaç vermekten kaçınmaları büyük önem taşıyor. Zira, hekim önerisi olmadan kullanılan ağrı kesiciler altta yatan nedeni saklayabiliyor. Bunun sonucunda hastalık ilerleyebiliyor ve tedavisi güçleşebiliyor” diyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin

Dr. Evşen Çetin

Her 4 çocuktan birinde görülüyor!

Karın ağrısının çocukluk çağında sık görülen, herhangi bir hastalığa özgü olmayan bulgulardan biri olduğuna değinen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, bu durumu “Çocuklar erişkinlerin küçültülmüş versiyonları olmadıkları için erişkinlerden farklı değerlendiriliyorlar. Organların çoğu karın bölgesinde yerleşiyor. Karın bölgesinin çocuklarda diğer organlara daha yakın olması nedeniyle de ağrılar sıkça bu bölgede görülüyor” sözleriyle açıklıyor. Her 4 çocuktan 1’inde ara ara görülen karın ağrısı şikayetine kız çocuklarında daha fazla rastlanıyor. Bunun nedeni ise kız çocuklarında idrar yolu enfeksiyonu ve sindirim problemlerinin daha sık yaşanması. Ayrıca 2 yaş civarındaki çocuklarda yüzde 3 oranında görülen karın ağrısı şikayetleri, 5-7 yaş aralığında yüzde 5, 8-12 yaş aralığında ise yüzde 25’e kadar yükseliyor.

Mide ve bağırsak enfeksiyonuna dikkat!

Karın ağrısının nedenleri ve sıklığı yaşa göre değişebiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, çocuklarda karın ağrısının en sık sebebinin ‘gastroenterit’ adı verilen ve bakteriyel veya viral enfeksiyona bağlı ortaya çıkan mide ile bağırsak enfeksiyonu olduğunu ifade ediyor. Ayrıca kabızlık, besin zehirlenmesi, laktoz duyarlılığı gibi sindirim sorunları, karaciğer, bağırsak veya safra yolunda oluşan sorunlar, idrar yolu enfeksiyonu ile zatürre gibi enfeksiyon hastalıkları, bazı ilaçların yan etkileri de karın ağrısına yol açabiliyor. Cerrahi olarak acil müdahale gerektiren apandisit gibi durumlarda da şiddetli karın ağrısı olabiliyor. Dr. Evşen Çetin, okul dönemindeki çocuklarda sıklıkla sebebi olmayan ağrılar görüldüğünü belirterek, “Çocuk doktoru tarafından değerlendirilen çocuğun terapi veya ruhsal destek için ilgili uzmana yönlendirilmesi gerekebiliyor” diyor. 

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Hekime ne zaman başvurmalı?

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, aşağıda yer alan belirtilerden biri bile varsa, hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor:

  • Karın ağrısı uykudan uyandırıyorsa
  • Başka bir şeyle ilgilenmeye engel oluyorsa
  • Yüksek ateş ve yoğun halsizlik varsa
  • Dışkıda kan görüldüyse
  • Öksürük veya idrarda yanma varsa
  • Yüzde şişlik ve döküntü gelişmişse
  • Baş dönmesi varsa
  • Cilt soluk görünüyorsa
  • Kusma ile birlikte beslenmeyi engelliyorsa
  • Nedensiz kilo kaybı veya büyümede yavaşlamaya neden oluyorsa

Hangi hastalıklara işaret edebiliyor?

Dr. Evşen Çetin, çocuklarda karın ağrısının işaret edebildiği hastalıklar konusunda şu bilgileri veriyor:

  • Karın ağrısı göbek çevresinde başlayıp karnın sağ alt tarafına indiyse apandisit
  • Karın ağrısı ve kusma, karın bölgesinde şişlik, gaz ve dışkılama yapılamaması durumunda bağırsak tıkanıklığı
  • Sık idrara çıkma ve idrarda yanma varsa idrar yolu enfeksiyonu
  • Travma öyküsü ve sonrasında ağrı varsa karın içi organ yaralanması
  • Aralıklı kramp, karında şişlik, karnın üst tarafında ele gelen kitle ve çilek jölesi kıvamında dışkılama eşlik ediyorsa bağırsağın iç içe geçmesi gibi durumlar söz konusu olabiliyor.

Cilt kanseri riskini 3 kat artırıyor!

Cilt kanseri riskini 3 kat artırıyor!

Yaz aylarında güneş altında kaldığımızda en yaygın görülen sağlık sorunlarından biri, güneş yanıkları oluyor. Genellikle açık renk tene sahip olan kişileri daha fazla etkileyen güneş yanıklarında doğru müdahale ve tedavi son derece önem taşıyor. Zira, masum sandığımız pek çok yöntem güneş yanığının daha da kötüleşmesine yol açabiliyor. Örneğin cildimize süreceğimiz yoğurt gibi süt ürünlerinde bulunan bakterilerin ikincil bir enfeksiyona neden olabilmesi gibi! Acıbadem Altunizade Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneş yanıklarında cildiniz iyileşmeden asla dışarıya çıkmamamız gerektiğini belirterek, “Vücudunuzdaki sıvı kaybını yerine koymak için bol sıvı tüketmeli ve tahriş etmeyecek bir nemlendiriciyle cildinizi sık sık nemlendirmelisiniz. Ağrı ve kızarıklığı hafifletmek için soğuk suyla ıslatılmış havlu gibi soğuk kompresler de fayda sağlayacaktır” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneş yanığında dikkat etmeniz gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Ceyda Çaytemel

Cilt kanseri riskini 3 kat artırıyor!

Cildin ultraviyole (UV) ışığına aşırı maruz kalmasına verdiği tepki güneş yanığı olarak tanımlanıyor. Güneş nedeniyle hem UVA ve hem de UVB radyasyonuna maruz kalıyoruz. UVB radyasyonu eritem, bir başka deyişle kızarıklık oluşturmada UVA’dan çok daha güçlü bir etkiye sahip. Aşırı ve ani maruziyet sonucunda cilt kendisini korumak için kalınlaşıyor ve melanin denilen renk pigmentini daha fazla üretmeye başlıyor. Bunun sonucunda da güneş yanığı oluşuyor. Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, zararlı güneş ışınlarının cilt bağışıklığını baskılamasına ek olarak cilt hücrelerinde doğrudan DNA hasarına da yol açabildiğini vurgulayarak, ”Üstelik güneş ışınlarına sık maruz kaldığımızda DNA hasarı kalıcı hale gelebiliyor ve bu tablo cilt kanserleri için önemli bir risk oluşturuyor. Öyle ki 10 yılda beş güneş yanığı veya her 10 yılda bir güneş yanığı oluşumu, ölümcül bir kanser türü olan melanom riskini üç katına kadar artırabiliyor” diyor.

Kızarıklık ilk dört saat içinde başlıyor

Güneş yanığı ultraviyole ışınlarına maruz kalındıktan sonraki dört saat içinde ciltte kızarıklık ile kendini gösteriyor. Ek olarak ciltte hassasiyet, ağrı, sıcaklık ve ödem oluşumu, ileri evrelerde de su toplaması görülebiliyor. Genellikle kızarıklık hafiflemeye başladıktan ve yanıktan 4-7 gün sonra ciltte soyulmalar başlıyor. Şiddetli reaksiyonlarda ateş, titreme ile halsizlik gibi sistemik semptomlar gelişebiliyor ve termal yanıklara benzer tedavi için hastanede yatarak tedavi gerektirebiliyor.

Bu belirtilerde mutlaka doktora başvurun!

Güneş yanığı tedavisinde, orta ve şiddetli tablolarda yangıyı azaltması için düşük güçteki kortizonlu kremler problemli bölgeye kısa süreli uygulanabiliyor. Bazı ağrı kesici haplar da ağrı kontrolünde yardımcı oluyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, geniş alanları tutan yanıklarda ve ateş titreme ile halsizlik gibi şikayetlerde mutlaka hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, “Zira, geniş alanları tutan şiddetli güneş yanıkları sıvı- elektrolit dengesizlikleri ile kalp ve böbrek sorunlarına yol açabiliyor. Hastanede yatırılarak takip edilmesi gerekiyor. Ayrıca yaralarda iltihap ve akıntı varsa ikincil gelişebilen enfeksiyonlar açısından hekim muayenesi son derece önem taşıyor. Tedaviyle birlikte güneş yanıkları ortalama 3-5 gün içerisinde iyileşiyor ve yaklaşık bir hafta içinde ciltte soyulmalar başlıyor. Ancak şiddetli vakalarda bazen kızarıklık uzayabiliyor” diyor.

Güneş yanığında 10 önemli kural! 

Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneş yanığının hızla iyileşmesi için dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle anlatıyor:

  • Güneş yanığı oluştuğunda iyileşmeden kesinlikle güneşe çıkmayın.
  • Vücudunuzdaki sıvı kaybını yerine koymak için bol bol su tüketin.
  • Isıyı cilde hapsederek ağrıyı daha da kötüleştirmesi nedeniyle yağlı bir krem veya merhem sürmeyin.
  • Cildinizi tahriş etmeyecek bir nemlendiriciyle cildinizi bol bol nemlendirin.
  • Ağrı ve kızarıklığı hafifletmek için soğuk kompres (soğuk suyla ıslatılmış havlu) uygulayabilirsiniz.
  • Ilık duş almanız cildinizde rahatlama sağlayabiliyor.
  • Yoğurt güneş yanıklarında sık kullanılsa da soğuk kompresten daha iyi bir etki göstermiyor. Ayrıca süt ürünlerinde bulunan bakteriler enfeksiyona yol açabileceği için önerilmiyor. Yoğurdun yanı sıra içinde bulunan maddelerin tahriş oluşturabilmesi nedeniyle cildinize diş macunu da sürmeyin.
  • Ciltte reaksiyonlara sebep oldukları için bazı ağrı kesici kremler ve lokal anestezik kremleri doktorunuza danışmadan kullanmayın.
  • Cildin nefes almasını ve kendini iyileştirmesini önlemesi nedeniyle vücudunuzu sıkan dar kıyafetler giymeyin.
  • Cildinizde oluşan kabarcıkları patlatmaya çalışmayın. Zira, kalan deri parçası doğal bir yara örtüsü görevi görüyor, böylece yaralarınızın daha hızlı iyileşmesini sağlıyor ve mikrop kapmasını önlüyor. Gerekirse gazlı bezle kapatabilirsiniz. Herhangi bir kabarcık kendiliğinden patlarsa, topikal bir antibiyotik merhem uygulayabilirsiniz.

Yazın gözlerinizi korumak ‘elinizde’!

Yazın gözlerinizi korumak ‘elinizde’!

Güneşin zararlı ışınlarından (UVA-UVB) en fazla etkilenen organlarımızdan biri şüphesiz gözlerimiz. Ancak gözlerimizi tehdit eden etkenler özelllikle yaz aylarında sadece güneş ışınlarıyla sınırlı kalmıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, yazın güneşin yanı sıra havuzdan kırlara, denizden kumsala, kontakt lensten güneş kremi kullanımına dek mevsimsel özellikler dolayısıyla da gözlerimizin çevresel risklere açık olduğunu, bu nedenle bazı kurallara çok dikkat etmek gerektiğini vurguluyor. Gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde alerjik göz hastalıkları, konjonktivit (göz iltihabı) ve göz enfeksiyonları başta olmak üzere yazın bazı göz rahatsızlıklarının arttığını belirten Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, gözlerde yaz risklerini ve bu tehlikelere karşı alınması gereken önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp

Güneş gözlüğünde görünüşe aldanmayın!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Tüzünalp “Güneşten gelen UV ışınları görme merkezindeki hücreleri yakıcı etki yaptığı için güneş gözlüklerimizi çok doğru seçmemiz gerekir. Hem UVA hem de UVB ışınlarına karşı koruyucu olan UV400 filtreli gözlük veya polarize cam kullanmamız uygundur. Özellikle çocuk ve yaşlı kişilerde doğru camlı güneş gözlüğü seçimlerimizde çok dikkatli olmalıyız. Boyama şeklinde karartılan camların arkasında gözbebeklerimiz daha büyük olduğu için zarar verici etkiye daha fazla maruz kalmaktadır” diyor.

Havuzda bu kurallara dikkat edin

Mikropların en yoğun üreyebildiği ve bulaşıcılığın en yüksek olduğu ortamlardan biri olan havuzların özellikle hijyen kurallarına yeterince uyulmadığı ve kalabalık olduğu taktirde göz sağlığını doğrudan tehlikeye attığını belirten Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, havuzda uzun süre kalınmaması konusunda da uyarıyor. Dr. Tüzünalp “Havuzlarda mikrop ürememesi için kullanılan klor, uzun yüzme sonrası korneada toksik etkiye yol açarak göz sağlığına zarar verebilir. Bu nedenle yüzme gözlüğü kullanmak ve havuzdan çıkınca da yüzü hemen yıkamak çok önemlidir” diyor. Kontakt lens kullananların da denize veya havuza zorunlu olmadıkça kontakt lensle girmemelerini, gireceklerse de mutlaka yüzücü gözlüğü kullanmalarını öneren Dr. Tüzünalp, aksi halde enfeksiyon ajanlarının kolaylıkla lense yapışarak enfeksiyona sebebiyet verebileceğini söylüyor.

Güneş kremini gözünüze değdirmeyin

Güneşin zararlı ışınlarından korunmak için sürdüğümüz güneş kremlerini göz bölgesine sürerken dikkat etmek ve kesinlikle göze kaçırmamak gerektiğini vurgulayan Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Tüzünalp şöyle konuşuyor: “Güneş kremi gözlerimize kaçtığı zaman içerisindeki kimyasallar tahrişe neden olabiliyor.  Özellikle çocuklar çok sık ellerini gözlerine götürdükleri ve güneş kremi de yoğun kullanıldığı için göz alerjilerini çok sık görmekteyiz. Güneş kreminin göze kaçması durumunda gözlerin bol suyla yıkanması gerekir.”

Kontakt lensin hijyenine özen gösterin

Yaz aylarında, üzerine güneş gözlüğü takılabildiği için lens kullanımının arttığını belirten Dr. Tüzünalp şu sözlerle uyarıyor: “Lens gözyaşını emerek şeklini koruduğu, sıcak havalar ve klimalı ortamlar ise kuruluğa yol açabildiği için gözyaşı kullanımına daha fazla dikkat etmek gerekir. Suni gözyaşı ile gözler nemlendirilmediği taktirde alerji ve konjonktivit sorunu ile karşı karşıya kalınabilir. Suni gözyaşını hekiminizin bilgisi dahilinde, gözünüzde lens varken her zaman gözlere damlatmalısınız. Lenslerinizi takmadan önce ve çıkarmadan önce de mutlaka ellerinizi yıkamalısınız.”

pause sağlık

Ellerinizi gözünüze, yüzünüze sürmeyin!

Gün içerisinde en çok kirlenen organımız olan ellerin kesinlikle gözlere ve yüze sürülmemesi gerekiyor. El hijyeninin göz sağlığını çok yakından etkilediğini, kirli ellerin yüzle temasının ciddi enfeksiyonlara yol açabileceğini vurgulayan Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, ellerin su ve sabunla sık sık yıkanması gerektiğini söylüyor.

Gölgeye bile güvenmeyin!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp güneşin zararlı ultraviyole ışınlarına maruz kalmanın katarakt ve retina hastalıklarına yol açabildiğini, bu nedenle güneşin yeryüzüne dik olarak ulaştığı saatlerde, özellikle 10:00 ile 14:00 arasında olabildiğince ışınlardan uzak kalınması, güneş gözlüğüyle bile kesinlikle güneşe bakılmaması gerektiğini vurguluyor. Dr. Tüzünalp gölge alanlara bile güvenmeyip gözlerimizi güneş ışınlarından korunmanın önemli olduğunu belirterek “Güneşli yaz günlerinde gölge alanlarda da mutlaka ultraviyole koruması olan bir güneş gözlüğü kullanmalı, çıplak gözle dolaşmamalıyız. Sadece kendimizi değil çocuklarımızı da güneş gözlüğü ile korumamız gerekir. Açık havada geniş siperlikli bir şapka kullanmak da güneş ışınlarının etkilerini azaltacaktır” diyor.

Tatilde kilo almamak için ne yapmalı!

Tatilde kilo almamak için ne yapmalı!

Yaz aylarında çoğunlukla açık havada zaman geçirmek, kışa göre daha fazla sosyalleşmek,  tatilde yemeyi abartmak, dışarıda yüksek kalorili yiyecekler tüketmek ve üstüne gece yemeleri eklemek derken kilo artışı kaçınılmaz olabiliyor. Oysa pek çoğumuz aylar öncesinden diyete başlayarak yaza inve ve fit girmeyi başardık. Ama bunu sürdürebilmek de son derece önemli. Aksi taktirde verilen kilolar hızla geri alınarak en başa dönülebiliyor! Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan “Diyeti tatil boyunca devam ettirmek en az diyet kadar ilgi isteyen bir süreç. Çünkü ne kadar sağlıklı bir diyet ile kilo vermiş olursanız olun dikkat etmeyi bıraktığınız zaman kilo almak kaçınılmaz olur. Tatilde de sağlıklı kiloda kalmak, ince ve fit bir görünümde olmak için dikkat etmemiz gereken bazı temel kurallar var” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan yazın ince ve fit olmanın 8 püf noktasını anlattı, diyeti baltalayan yaz etkenlerine dikkat çekti, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan

Öğün düzeninizi değiştirmeyin

Tatilde yatış ve kalkış saatleri değişse de öğün düzeninizi değiştirmemeye gayret edin. Kahvaltınızı poğaça, simit, beyaz ekmek ve börek gibi yüksek karbonhidrat içeriğiyle diyet baltalayan hamur işleriyle değil, beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık ve yumurta gibi sağlıklı ve tok tutan besinlerle yapın.  Kahvaltınızı erken saatlerde yapıyorsanız aralarda gereksiz atıştırmalara engel olmak için mutlaka öğle yemeği yiyin.  Eğer geç kahvaltı ile güne başlıyorsanız öğle yemeğini atlayabilirsiniz. Akşam yemeklerinizi de uygun saatlerde yemeye çalışın. Gece geç saatlerde yemek yemekten kaçının.

Bol su için

Gün içerisinde sıvı alımızın düşük kalmamasına dikkat edin. Yanınızda suyunuz olsun veya gittiğiniz yerlerde su için. Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan “Bu sayede hem mide hacminizin bir kısmını su ile doldurup fazla besin tüketmeye engel olursunuz hem de açlık hissini bastırarak fazla porsiyon tüketmekten kendinizi korursunuz. Çünkü bazen açlık ve susuzluk hislerini karıştırıp susadığımız halde açıkmış sinyalleri alabiliriz” diyor. En sağlıklı sıvıların başında suyun geldiğini vurgulayan İpek Ertan, ayran, kefir, sade maden suyu, buzlu ev yapımı şekersiz yeşil / siyah çayın da sağlıklı alternatifler olduğunu belirtiyor.  Ev yapımı soğuk çaylara tatlandırmak için tarçın veya limon – şeftali gibi meyveleri de ekleyebilirsiniz.

Sebze tüketimine ağırlık verin

Mevsim sebzeleri tüketmeye özen gösterin. Pişmiş sebzeler çiğ sebzelere göre çok daha fazla tok tutma özelliğine sahip olduğundan yaz sıcaklarında zeytinyağlı sebzeleri tercih edebilirsiniz. Ancak sebze yemeğinin yanında mutlaka salata da tüketin. Tüm öğünlerinizde iyi yıkanmış çiğ sebzeler (salatalar) bulunsun.

Yeterli protein alın

Yumurta, peynir, et, tavuk, balık, hindi, deniz ürünleri, kurubaklagiller gibi yüksek protein içeren besinler tüketerek hem metabolizmanızı hızlandırabilir hem de tok kalma sürenizi  uzatarak diyeti baltalayan gereksiz atıştırmalıkların önüne geçebilirsiniz. Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan “Bir çok insan tarafından kurubaklagiller kış yemeğiymiş gibi düşünülse de yazları da haşlanarak yapılan kurubaklagil salataları oldukça lezzetli ve iyi bir protein kaynağı olarak tüketilebilir. Kurubaklagiller aynı zamanda yüksek lif içerikleriyle bağırsakları da çalıştırarak kilo verme sürecine katkı sağlar” diyor.

Yoğurt tüketin

Kalsiyumdan zengin besinlerin tok tutma özellikleri olduğundan, ana yemeklerde veya ara öğünlerde yoğurt, ayran ve kefir gibi besilenler tüketmeye özen gösterin. Ana yemeklerde yoğurtlu salata, ayran veya soğuk yoğurt çorbası olarak da menüye eklenebilir. Ara öğünlerde ise kefir ve meyve veya yoğurt ve musli çok güzel ara öğün alternatifleri olabilir.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Tok tutan ara öğünler yapın

Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan “Gereksiz atıştırmalar yapmamak ve önünüze çıkan kalorili yiyeceklere hayır diyebilmek için öncelikle tok olmak gerekiyor. Bunun için öğün aralarınızı çok uzun tutmayın. Genel olarak 4-5 saatte bir sağlıklı öğünler yaparsanız çok açlık hissetmezsiniz. Ara öğünlerde de kendinize lif ve su içeriği yüksek ara öğün hazırlarsanız tokluğunuzu uzun süre sağlayabilirsiniz. Ara öğünlerinizi bazen yaz sıcağında serinletici bir smoothie ile de yapabilirsiniz. Örneğin; içine salatalık, yeşil elma/ şeftali/ çilek ve 2 yemek kaşığı chia tohumu veya 2 yemek kaşığı yulaf kepeği unu eklediğiniz bir smoothie hazırlayabilirsiniz” diyor.

Yaz meyvelerinde aşırıya kaçmayın

Yaz aylarında ara öğünlerde tüketeceğiniz yaz meyveleri bol lif ve su içerdiğinden bu özellikleri ile hem tatlı tüketimi isteğini azaltıyor hem de su tüketimini artırıyor. Ancak dikkat! Yaz meyvelerinin lezzetine kanıp aşırıya kaçmayın! Porsiyon kontrolü yapmaya özen gösterin aksi halde meyve tüketiminde aşırıya kaçmak kilo almanıza neden olacaktır. Örneğin; 4 ince dilim karpuz ile 1 dilim peynir veya 2 küçük salkım üzüm ile 3 tam ceviz ya da 1 şeftali ile 1 kase yoğurdu ara öğünde tüketebilirsiniz.

Dondurmaya dikkat edin!

Beslenme ve Diyet Uzmanı İpek Ertan “Birçok tatlıdan daha düşük olsa da, dondurmanın enerjisi dikkate almaya değer. Bu nedenle tüketiminde aşırıya kaçmayın. Ayrıca dondurmayı yemeklerin ardından değil, ara öğün olarak tüketmeniz çok daha doğru bir tercih olacaktır. En sağlıklısı tabiki gerçek sütten ve gerçek meyvelerden yapılmış olanlardır. Bu nedenle yüksek şeker içerikli hazır dondurmalar yerine onları tercih etmeye çalışın. Şeker içeren bir besin olduğu için haftada iki-üç kez, ikişer topu aşmamaya özen gösterin.

Yazın cilt sağlığımız tehlikede!

Yazın cilt sağlığımız tehlikede!

Yaz aylarında havaların ısınması, güneşin sert ışınları ve artan nem cildimizde değişikliklere ve bazı sorunlara yol açabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Andaç Salman, gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda cilt sağlığı için gerekli önlemleri almanın son derece önemli olduğunu vurgularken “Yazın artan sıcaklık ciltte yağlanmaya ve tıkanmış gözeneklere yol açarak sivilceleri yaygınlaştırabiliyor. Ciltte su kaybı oluştuğundan kuruluk, pul pul dökülme ve donuk bir görünüme yol açıyor. Bilimsel araştırmalar da; güneş ışınlarının ciltte kırışıklığın artması, güneş yanığı, güneş lekeleri, erken yaşlanma ve cilt kanseri riskinin artmasında çok büyük etkisi olduğunu gösteriyor” diyor. Cildimizi yaz aylarının olumsuz etkilerinden korumak ve yaz ışıltısı sağlamak için bazı kurallara dikkat etmek hatta bunları yaşam alışkanlığı haline getirmek gerektiğini belirten Doç. Dr. Andaç Salman, 7 altın ipucunu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Andaç SalmanGüneş kremini ihmal etmeyin

Mutlaka güneş kremi ile korunun. Yüksek SPF’li (koruma faktörü en az 30), hem UVA hem de UVB’ye karşı koruma sağlayan bir güneş kremini yeterli miktarda ve özellikle dışarıda vakit geçirirken iki saatte bir yeniden uygulayın. Güneş kremi, cildinizi zararlı UV ışınlarından koruyarak güneş yanığını, erken yaşlanmayı ve koyu lekelerin gelişimini önler.

Derinizi içten ve dıştan nemlendirin

Vücudunuzu ve cildinizi nemli tutmak için gün boyunca bol su için. Ayrıca nem seviyelerini en ideal ölçüde korumak için cilt tipinize uygun, hafif, yağsız bir nemlendirici kullanın. İyi nemlendirilmiş cilt dolgun, parlak ve sağlıklı görünür.

Düzenli olarak cildinizi temizleyin

Ölü cilt hücrelerini ortadan kaldırmak, taze ve parlak cildi ortaya çıkarmak için cilt bakım rutininize nazik bir temizleme ürünü ekleyin. Hücre yenilenmesini desteklemek ve daha pürüzsüz bir cilt elde etmek için alfa-hidroksi asitler (AHA’lar) veya beta-hidroksi asitler (BHA’lar) gibi bileşenler içeren bir temizleyici seçin. Güneş ışınlarına duyarlılık yaratmaması açısından bu ürünleri özellikle gece kullanmaya özen gösterin. Deride tahribata neden olabilecek sert fiziksel ovmalardan kaçının.

Antioksidanlarla beslenin

Diyetinize çilek, yeşillikler, turunçgiller ve fındık gibi antioksidan açısından zengin yiyecekler ekleyin. Antioksidanlar, güneşe maruz kalmanın neden olduğu serbest radikallerle savaşarak cilde verilen zararı en aza indirmeye ve cildinizdeki ışıltıyı korumaya yardımcı olur. Ek koruma için C vitamini serumları gibi antioksidan içeren cilt bakım ürünlerini de kullanabilirsiniz.

Acıbadem Altunizade Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Andaç Salman

Hijyene özen gösterin

Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Andaç Salman “Cildinizi temiz tutmaya özen gösterin. Ancak yüzünüzü yıkarken kuruluğa ve tahrişe neden olabileceğinden, derinin doğal yağlarını olumsuz etkileyen sert sabunlardan veya temizleyicilerden kaçının. Günde iki kez dermokozmetik cilt temizleyici ile cildinizi yıkayarak temiz tutun. Bu, gözenekleri tıkayabilen ve cildin görünümünü matlaştırabilen kir, ter ve fazla yağı gidermeye yardımcı olur” diyor.

Mümkünse gölgede kalın

Özellikle güneş ışınlarının en güçlü olduğu yoğun saatlerde, doğrudan güneş ışığında geçirdiğiniz süreyi sınırlayın. Güneşe maruz kalmayı en aza indirmek için gölge arayın, koruyucu giysiler giyin, geniş kenarlı şapkalar ve güneş gözlüğü kullanın. Doğrudan güneşe maruz kalmayı azaltarak cildinizin parlaklığının korunmasına ve güneş yanıklarının önlenmesine yardımcı olursunuz.

Sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürün

Genel yaşam alışkanlıklarınız cilt sağlığınızı doğrudan etkiliyor. Bu nedenle uykusuz kalmamaya dikkat edin, yeterli süre ve kaliteli uyuyun. Düzenli egzersiz yapın ve stres seviyenizi yönetin. İyi dinlenmiş bir vücut ve sağlıklı bir yaşam tarzı, canlı bir cilde katkıda bulunur. Uyku, cildinizin yenilenmesini ve onarılmasını sağlarken, egzersiz kan dolaşımını hızlandırarak cildinize sağlıklı bir ışıltı verir. Meditasyon veya derin nefes alma gibi stres yönetimi teknikleri, stresin cildiniz üzerindeki etkisini en aza indirmeye yardımcı olabilir.

Hastaların yarısının hipertansiyonundan haberi yok!

Hastaların yarısının hipertansiyonundan haberi yok!

Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, fazla kilo, stres ve zararlı yaşam alışkanlıkları derken son yıllarda hipertansiyon hastalarının sayısı hızla artıyor! Acıbadem Altunizade Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alper Özkan, ülkemizde her 3 kişiden 1’inin hipertansiyon hastalığıyla karşı karşıya olduğunu belirtirken “Oldukça yüksek olan bu orandan daha da kötüsü ise; yarıya yakın tansiyon hastasının maalesef hastalığının farkında bile olmamasıdır.  Sinsice ilerlediğinden ‘sessiz katil’ diye de anılan hipertansiyon; başta kalp damarları olmak üzere tüm vücutta büyük tahribata yol açıyor” diyor. Hipertansiyonu kontrol altında tutmak için tek yöntemin düzenli ilaç kullanımı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Alper Özkan, yaşam tarzında yapılacak birkaç basit değişikliğin kan basıncını kontrol altına almaya katkı sağlayacağını söylüyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alper Özkan, hipertansiyona karşı 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Prof. Dr. Alper Özkan

Tuz tüketimini sınırlandırın!

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; günlük tuz tüketiminin 5 gramı yani 1 tatlı kaşığını geçmemesi gerekiyor. Zira aşırı tuz tüketilmesi vücutta sıvı tutulmasına ve ödeme yol açarak beraberinde tansiyonun yükselmesine neden olabiliyor. Prof. Dr. Alper Özkan “Bilimsel çalışmalara göre; erken evrede yakalanan hipertansiyon hastalarında sadece tuzun azaltılması ile tansiyonda yaklaşık 10 birimlik düşme sağlanabiliyor. Bu da neredeyse hafif etkili bir ilacın etkisine eşit demek! Ancak doktorunuz ilaç kullanmanızı önerdiği sürece ilacı bırakmayın” diyor.

Şeker ve karbonhidrat tüketimine dikkat edin!

En az tuz tüketimi kadar şeker ve karbonhidrat alımına da dikkat edilmesi gerekiyor. Beyaz ekmek, unlu mamüller ve tatlılar başta olmak üzere ihtiyaç fazlası her türlü karbonhidrat kilo alımına yol açarken, damarlarda sertleşmeye ve tansiyon değerlerinin yükselmesine neden oluyor. Gizli şeker kaynağı olan meyve, meyve suyu ve alkolün de kan şekerini yükselterek kan basıncını olumsuz etkileyebildiğini belirten Prof. Dr. Alper Özkan, meyve tüketimininin günde bir porsiyonu aşmamasını, meyve suyu ve alkolden kaçınılması gerektiğini söylüyor.

Egzersiz yapın

Hipertansiyonun en önemli nedenlerinden biri de; hareketsiz yaşam! Hareketsizlik kan basıncının yükselmesine neden oluyor. Hipertansiyondan korunmak için düzenli egzersizin şart olduğunu, özellikle haftada 3 gün tempolu ve yarım saatlik yürüyüşlerin hipertansiyonu kontrol altına almada büyük rol oynadığını belirten Prof. Dr. Alper Özkan “Egzersiz ve hipertansiyon ilişkisi üzerine yapılan çalışmalar; kardiyo egzersizleri, pilates, yüzme gibi sporların kan basıncı kontrolünde çok önemli etkisi olduğunu gösteriyor” diyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Mutlaka yeterince su için!

Yetersiz sıvı alımı olan kişilerde böbreklere ve kalbe giden kan miktarında zamanla azalma oluyor, damarlar büzüşerek kan basıncı artıyor. Günlük tüketmeniz gereken su miktarını, vücut ağırlığınızı 30 ile çarparak bulabilirsiniz. Örneğin; 70 kg olan bir kişinin günlük tüketmesi gereken su miktarı (70×30=2100 ml) ortalama 8-10 bardağa tekabül ediyor. Çay, kahve veya gazlı içeceklerse suyun yerini tutmazken aksine hem idrar söktürücü etkileri hem de damar içinde kalma sürelerinin düşük olması nedeniyle vücutta sıvı kaybına neden oluyor.

Yeterli ve kaliteli uyuyun

Yapılan çalışmalar; uykusuzluk problemi olan kişilerin kan basıncı kontrolünün daha zor olduğunu ortaya koyuyor. Yeterli ve kaliteli uyku için; her gün aynı saatte yatağa girilmesi,  karanlık bir odada uyunması, cep telefonunun yataktan uzak bir noktaya bırakılması, gerekirse uzman önerisiyle melatonin takviyesi alınması gerekiyor. Prof. Dr. Alper Özkan,  uyku apnesi (uykuda solunumun geçici durması) olup tansiyon dengesi bir türlü sağlanamayan kişilerde uyku laboratuvarında test yapılmasının önemli olduğunu belirterek “Apnenin önlenmesi uyku kalitesini artırırken tansiyonunuzu da dengeye sokacaktır” diyor.

Stresi yönetmeyi öğrenin

Ruh sağlığımızın tansiyonu doğrudan etkilediğini, modern yaşamın yol açtığı stresi mutlaka yönetmeyi öğrenmek gerektiğini belirten Prof. Dr. Alper Özkan “Aşırı stres pek çok tansiyon hastasında etkin kan basıncı sağlanmasını güçleştiriyor” uyarısında bulunuyor. Son dönemlerde hipertansiyon tedavisinde meditasyon ve stresle baş etme yöntemlerine yönelik eğitimler önem kazanıyor.

İlaçlarınızı düzenli ve aynı saatlerde alın

“Bir kere ilaca başlanıldı mı hayat boyu ilaç alınmalı” düşüncesiyle pek çok hasta ilaç kullanımından kaçınıyor, doktorundan habersiz ilacı kesebiliyor. Bu düşüncenin doğru olmadığını, aksine hayati sorunlara yol açabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Alper Özkan şöyle konuşuyor: “Tansiyon ilaçları gözlük gibidir ve kullanırsak etki eder. Bırakınca da etkisi geçecektir. Her ilaç her hastada aynı oranda fayda vermeyebilir veya yan etki olabilir. Tansiyon ilaçları tıpkı bir terzinin özel dikim elbise dikmesi gibi hastanın bir takım özellikleri göz önüne alınarak ayarlanmalıdır. Doktorunuzla her türlü etki ve yan etkiyi konuşarak size en uygun tansiyon ilacını bulabilirsiniz.”

Spor yapmak sakıncalı mı?

Spor yapmak sakıncalı mı?

Multipl Skleroz, etkisini sinir sisteminde gösteren ve ataklarla gelişen kronik bir sinir sistemi hastalığı olarak tanımlanıyor. Vücudu dışarıya karşı korumakla görevli olan bağışıklık sistemi kendi hücrelerini tanıma özelliğine sahip. Ancak bilinmeyen bir etken nedeniyle sistem bozulursa, bağışıklık sistemi özellikle sinir iletimini sağlayan beyin ve omurilikteki hücrelere karşı saldırı düzenliyor. Sinir hücreleri arasındaki iletimi sağlayan miyelin kılıfının hasarı sonucunda da Multipl Skleroz oluşuyor. MS hastalığının dünya çapında 2 milyondan fazla, ülkemizde de yaklaşık 50 bin kişiyi etkilediği tahmin ediliyor. Bu hastalık güçsüzlük, uyuşma, yürüme bozukluğu, dengesizlik ve görme bozukluğu gibi durumlara yol açtığı için hastaların günlük yaşamlarını olumsuz etkileyebiliyor. Aslında günümüzde erken teşhis, doğru tedavi, düzenli takip ve yaşam tarzında yapılan değişiklerle MS hastaları uzun ve kaliteli bir yaşam sürebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, ancak Multipl Skleroz ile ilgili toplumda doğru sanılan hatalı bilgilerin teşhis ve tedavi açısından gecikmelere yol açtığına dikkat çekerek, “Bu gecikme de hastaların günlük yaşam aktivitelerinin olumsuz etkilenmesine ve hastalığın daha kötü seyretmesine neden olabiliyor. Dolayısıyla MS hastalığının belirtilerini bilmek ve zamanında hekime başvurmak çok önemlidir” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, toplumda Multipl Skleroz hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu

Dr. Ezgi Yakupoğlu

Multipl Skleroz erken dönemde teşhis edilemez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz, nöroloji hekimlerine doğru zamanda başvurulduğu takdirde, ayrıntılı bir hasta hikayesi ve muayene ile gerekli tetkikler sonrasında, erken dönemde rahatlıkla teşhis edilebiliyor. Kol ve/veya bacaklarda güçsüzlük ile uyuşma, dengesizlik, yorgunluk, çift görme ve görme bulanıklığı, konuşma bozukluğu gibi yakınmalar, Multipl Skleroz’un sık görülen belirtilerinden. Dolayısıyla bu yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak, hastalığın erken teşhis edilmesinde kilit rol üstleniyor.

Kontrol altına alınamayan bir hastalıktır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, Multipl Skleroz günümüzde ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabiliyor. MS hastalığına yönelik, ataklar sırasında ve uzun dönem koruyucu olarak etki eden ilaç seçenekleri mevcut. Son yıllarda artan çalışmalar doğrultusunda, hastalığın seyrine veya hastanın bireysel özelliklerine göre çok sayıda ilaç seçeneklerinden yararlanılıyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, ilaçların enjeksiyon ve tablet formu olmak üzere iki gruba ayrıldıklarını belirterek, “Seçilecek olan ilaçlarda hastaya özgü bireysel özellikler ve tercihler göz önünde bulunduruluyor. Düzenli bir takiple birlikte ilaçlar arasında geçişler yapılabiliyor ve bu sayede yöntemler çok daha etkili olabiliyor” diyor.

Her MS hastası tekerlekli sandalyeye mahkumdur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz; klinik izole sendrom, ataklarla seyreden ve ilerleyici seyreden olmak üzere temelde 3 alt gruba ayrılıyor. Klinik izole sendrom ile ataklarla seyreden MS iyi seyirli oluyor ve hastalarda yüzde 85 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Kötü seyirli olan ilerleyici tip MS ise hastaların yüzde 15 oranını etkiliyor. Dolayısıyla uygun tedavi ve düzenli takiplerle çoğu hastanın bulguları rahatlıkla kontrol altına alınabiliyor. Böylece hastalar etkin tedaviyle günlük yaşamlarına sorunsuz bir şekilde devam edebiliyor.

Genetik geçişli bir hastalıktır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ailesel bir geçiş söz konusu olsa da Multipl Skleroz’un genetik geçişli bir hastalık olduğu net olarak kanıtlanmamış. Genetik ve çevresel etkenler hastalığın gelişiminde birlikte rol alıyor. Ailesinde MS olan bir kişi normal popülasyona göre daha riskli olmakla birlikte bu durum hastalığın genetik geçişli olduğunu göstermiyor. Sigara, diyet, güneş ışığına fazla maruz kalmak, stres, D vitamini eksikliği ve geçirilmiş enfeksiyonlar çevresel etkenler arasında yer alıyor.

Multipl Skleroz hastaları yazın dışarı çıkmamalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz’un semptomları yoğun egzersiz veya ısı artışı durumlarında şiddetlenebiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu,  ancak bu durumun hastaların yaz aylarında asla dışarı çıkamayacakları anlamına gelmediğine işaret ederek, “Hastalar, saunaya gitmemek veya tatillerde sıcakların çok yoğun yaşandığı ayları tercih etmemek gibi önlemlerle aşırı sıcak ortamlardan olabildiğince kaçınarak, günlük hayatlarına devam edebilirler. Günlük hayatın içinde olmak aynı zamanda psikolojik olarak da destek sağladığı için hastalığın tedavisinde de önem taşıyor.” bilgisini veriyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

MS hastası kadınların hamile kalmaları sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hormonal denge açısından farklı özellikler taşımak gibi bazı etkenler nedeniyle kadınlarda erkeklere nazaran iki kat fazla görülen MS, özellikle 20-40’lı yaşlar arasındaki doğurganlık çağında gelişiyor. Dolayısıyla MS hastası kadınların en büyük endişelerinden biri, anne olma şansını yitirmek oluyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, Multipl Skleroz’un hamile kalmaya ve doğum yapmaya kesinlikle engel oluşturmadığını vurgulayarak, “Hastalık aktivitesini kontrol altına alan ilaçlar sayesinde hastalar hem doğum yapabiliyor hem de emzirebiliyorlar. Bu noktada önemli olan asıl konu, hastaların hamilelik planlamalarını kendilerini takip eden nöroloji hekiminin kontrolünde yapmalarıdır.” bilgisini veriyor.

Multipl Skleroz’da egzersiz yapmaktan kaçınılmalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz hastaları kendilerini diğer kişilere göre daha yorgun hissedebiliyorlar. Ancak bu sorunla başa çıkmak için yapılabilecek en önemli şey düzenli egzersiz yapmaktır. Zira egzersiz sağladığı faydaların yanı sıra hareketsiz kalmanın yol açabileceği pek çok sorunu önlemesi açısından da değer taşıyor. “Kaliteli bir yaşam için MS hastalarına düzenli egzersiz yapmaları, sağlıklı beslenmeleri ve sigara içmemeleri konusunda mutlaka gerekli bilgilendirmeler yapılıyor” diyen Dr. Ezgi Yakupoğlu, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak egzersizin hem sıklığı hem de tipi açısından hasta ve doktor mutlaka iletişim halinde olmalıdır. MS hastaları için en ideal egzersiz türleri ise yürüyüş, yüzme ve bisiklet gibi aerobik egzersizleridir.” diyor.

Multipl Skleroz hastaları çalışamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: MS hastalarının çok büyük bir kısmı günlük yaşamlarına aynı şekilde devam edebiliyor ve işlerini rahatlıkla yapabiliyorlar. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, “Önemli olan, doktor ile hasta arasında güven içeren bir iletişimin kurulması ve düzenli takiplerin yapılmasıdır” diye konuşuyor.

Astım sadece alerjik bünyeli kişilerde mi görülüyor?

Astım sadece alerjik bünyeli kişilerde mi görülüyor?

Hava yollarında oluşan daralmayla gelişen ve ataklarla seyreden astım oldukça sık görülen bir hastalık. Öyle ki dünyada 300 milyon, ülkemizde de yaklaşık dört milyon kişinin astım hastalığıyla mücadele ettiği belirtiliyor. Kronik bir hastalık olan astımda ataklarla görülen hırıltı, nefes darlığı, göğüste sıkışıklık ile öksürük gibi sorunlar kontrol altına alınamazsa hastanın yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebiliyor, hatta yaşamını yitirmesine bile neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, astım hastalığında oluşan atakların aslında uygun ve düzenli tedaviyle kontrol altında tutulabildiğine dikkat çekerek, “Ancak toplumda astım hakkında doğru sanılan hatalı bilgiler hastaların tedavilerini aksatmalarına neden olabilirken günlük yaşamlarını da olumsuz etkileyebiliyor. Dolayısıyla tedavide sorun yaşanmaması ve kaliteli bir yaşam için hastaların astım konusunda bilgi sahibi olmaları ve bu doğrultuda hareket etmeleri büyük önem taşıyor” diyor. Peki hangi hatalı bilgiler astım hastalarının yaşamlarını olumsuz yönde etkiliyor? Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç,  toplumda astım hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Nilüfer Aykaç

Astım genetik geçişli bir hastalık değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Astım, hem genetiğin hem de çevrenin etkilediği çok faktörlü bir hastalıktır. Öyle ki anne- babadan birinin astımlı olması durumunda çocukta astım görülme riski yüzde 25 oluyor. Anne ve babanın her ikisinde de astım varsa bu risk yüzde 50’ye yükseliyor.

Astım ilaçları şikayetler geçtiği zaman bırakılmalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Astım tedavisinde tek amaç yakınmaları ortadan kaldırmak değildir. Bu nedenle astımlı hastaların şikayetleri geçtiğinde ilaçlarını asla kendiliğinden bırakmamaları ve tedavinin hekim gözetiminde sürdürülmesi önem taşıyor. Tedavi süresi genellikle 3 – 12 ay arasında değişiyor. Ancak bazı hastalarda tedavinin yaşam boyu devam etmesi gerekiyor.

Her astım hastasında mutlaka hırıltı ve nefes darlığı olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Astımlı hastalarda en sık hırıltı, nefes darlığı, göğüste sıkışıklık ve öksürük görülüyor. Ancak hastalarda bu yakınmaların hepsi aynı anda ortaya çıkmıyor. Astım doğası gereği kendiliğinden ya da tedaviyle düzelip tekrarlayan bir hastalık olduğu için yakınmaların tümü ya da bir kısmı zaman içerisinde gözlenip kaybolabiliyor ve sonra tekrarlayabiliyor.

Astım sadece alerjik bünyeli kişilerde oluşur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine, astım hastalarının tümü alerjik bünyeye sahip değiller. Öyle ki hastaların yüzde 30-40’ında alerji dışı etkenlere bağlı astım görülüyor. Hastaların tamamında kronik ve mikrobik olmayan hava yolu inflamasyonu ile hava yolunda aşırı duyarlılık oluyor. Bu nedenle hastalar, alerjileri olmasa dahi astımlı olmayan kişilere kıyasla hava kirliliği, tütün dumanı, kokular ve irritan gibi çevresel faktörlerden çok daha fazla etkileniyor.

Kortizon içeren spreyler çok fazla yan etkiye sahipler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Astım hastaları, astım ilaçları olarak kullanılan spreylerin kortizon içermeleri nedeniyle çok fazla yan etkiye sahip olduklarını düşünerek tedaviden kaçınabiliyorlar. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, astımın en etkin tedavisinin kortizon içeren spreyler olduğuna dikkat çekerek, “Bu ilaçlar bağımlılık yapmıyor ve sprey biçiminde kullanıldıklarında ‘ses kısıklığı’ dışında ciddi bir yan etki göstermiyor. Üstelik sprey ilacını kullandıktan sonra boğazı bir bardak suyla çalkalayıp gargara yapmak ses kısıklığı gelişimini önlüyor” diyor.

Hamilelik döneminde astım ilaçlarını kullanmak sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, astım hastası hamilelerin astım ilaçlarını mutlaka kullanmaları gerekiyor. Zira, ilaç tedavilerini bıraktıkları için astımı yeterince kontrol altına alınamayan hamilelerin hem kendilerinin hem de bebeklerinin sağlıkları olumsuz etkileniyor. Anne adayının riskli doğum yapması, hayatını kaybetmesi, bebeğin düşük kiloyla ya da erken doğması, astım ilaçları bırakıldığında en sık karşılaşılan sorunlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla astım hastası olan tüm hamilelerin bu dönemde göğüs hastalıkları uzmanının takibinde olmaları yaşamsal önem taşıyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Astımın meslek ile ilişkisi yoktur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Son yıllarda özellikle sanayileşmenin etkisiyle mesleğe bağlı astımın görülme sıklığı giderek artıyor. Erişkin dönemde görülen her beş hastadan birinin mesleki astımı olduğu araştırmalarla saptanmış. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, bu nedenle erişkin yaşlarda tanı alan her astım hastasının mesleğinin ve hobilerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak, “Özellikle uygun tedaviye rağmen hastalığın yeterince kontrol edilemediği hastalar meslek ortamında kaldıkları maruziyetler açısından gözden geçiriliyor. Eğer hastaların yakınmaları hafta sonu ya da tatil gibi dönemlerde azalıyor ve işe başladıklarında artıyorsa, astımlarının meslekle ilişkili olma ihtimali çok yüksek oluyor” diye konuşuyor.

Astım hastaları spor yapamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Astım hastalarında spor, fiziksel ve ruhsal olarak olumlu etkiler oluşturuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç,  özellikle çocuklarda düzenli yapılan egzersizlerin solunum kapasitesinin artmasını sağladığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Spor olarak, yüzme, jogging ve pilates gibi spor aktivitelerini özellikle öneriyoruz. Yüzme sporu yapacaklar için klorla dezenfekte edilen havuzlar klorun hava yolları için irritan olması nedeniyle astımı alevlendirebiliyor. Böyle durumlarda denizde yüzmek daha iyi bir seçenektir. Çayır çimen alerjisi olanlarda, ilkbaharda açık havada spor yapmaktan kaçınılması yerinde olur. Ayrıca hava kirliliğinin ciddi bir sorun olarak karşımıza çıktığını düşünürsek, astımlı hastaların yaşadıkları yerdeki hava kalitesini izlemeleri, kirliliğin yoğun olduğu dönemlerde de açık havada spor yapmaktan kaçınmaları önemlidir.”

Kilo ile astım arasında bir ilişki yoktur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan çok sayıda araştırmada, fazla kilonun astım hastalığının kontrolünü zorlaştırdığı ve atak oranını arttırdığı kanıtlanmış. Ayrıca, özellikle erişkinlerde fazla kilo, astımla birlikte sık görülen uyku apne hastalığı açısından da ek bir risk faktörünü oluşturuyor. Bu nedenle astım hastalığını kontrol etmek için ideal kiloya ulaşmak büyük önem taşıyor.

İlaç kullandıkları için astım hastalarına aşı yapılması gerekmiyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yumurta alerjisi olmayan tüm astım hastalarının her yıl grip (influenza) aşısı olmaları gerekiyor.