Yazılar

Atom serum ve Vitamin serumu faydası var mı?

Sonbaharda hava sıcaklıklarındaki dengesizliklere, kapalı ve kalabalık ortamlarda yüksek bulaş faktörü de eklenince viral ve bakteriyel enfeksiyonlar hızla yayılırken, bir başka tehlikeyi ise sosyal medyadan ve arkadaş çevresinden duyumlarla gelişigüzel kullanılan vitamin serumları oluşturuyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı, soğuk algınlığı ve gripten korunmak, vücut direncini artırmak, halsizlikten kurtulmak ve bağışıklığı güçlendirmek gibi amaçlarla kullanılan serumların doktor kontrolünde kullanılmadığında fayda yerine çok ciddi tehlikelere yol açabildiği uyarısında bulunuyor! Dr. Sağcan “Hekim tarafından hastalığın tanısı konulmadan ‘atom serum’, ‘vitamin serumu’ veya ‘doping serumu’ gibi uygulamalar organ yetmezlikleri hatta ölüme bile yol açabiliyor. Bir hekim olarak ne yazık ki evde birkaç kez serum taktırıp hastalığı ilerleyen, zatürre ve solunum yetmezliği sorunu ortaya çıkan birçok hasta ile karşılaşmaktayım” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülseren Sağcan son günlerde çok sık görülen solunum yolu enfeksiyonlarını anlattı, çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Sonbaharla birlikte çok sık karşılaşılan bakteri ve virüs kaynaklı solunum yolu enfeksiyonları; burun akıntısı, boğaz ağrısı, halsizlik, kas ve eklem ağrıları, ateş yüksekliği ve öksürük gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Sinüsler, boğaz, burun, hava yolları veya akciğerler gibi vücudun solunumla ilgili kısımlarını etkileyen enfeksiyonlar hapşırma, öksürme, konuşma, tokalaşma, sarılıp öpüşme ve eşyalara el teması yoluyla çok çabuk bulaşabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülseren Sağcan, üst solunum yolu enfeksiyonunun belirtilerinin ortalama bir-iki hafta devam ederken, alt solunum yolu enfeksiyonlarında akciğerler de etkilendiği için bu sürenin uzayabildiğini belirterek “Üst solunum yolu enfeksiyonları uygulanan ilaç tedavileri, doğal takviyeler ve dinlenme ile daha kolay atlatılabilen bir rahatsızlık iken bronşit ve zatürre gibi alt solunum yolu enfeksiyonlarında daha ağır ve uzun süreli tedavi gerekiyor” diyor. Üst solunum yolundan başlayan enfeksiyonun alt solunum yoluna geçerek çok daha ciddi bir hastalık olan zatürreye neden olduğunu vurgulayan Dr. Sağcan, tanı ve tedavide gecikildiği, gerekli tedaviye kısa sürede başlanmadığı taktirde klinik tablonun ağırlaşarak hastanın genel durumunda bozulmaya yol açtığını ve klinik durumuna göre hastanede yatışı gerektirebildiğini söylüyor.

Dr. Gülseren Sağcan

Dr. Gülseren Sağcan

Bakteriyel mi Viral etken mi olduğu çok iyi belirlenmeli!
Hastalığa yol açan etkenin bakteriyel ya da viral olup olmadığını anlamanın, tedavi yaklaşımını belirleyeceği için son derece önemli olduğunu belirten Dr. Gülseren Sağcan sözlerine şöyle devam ediyor: “Etkeni saptamak amacıyla bazı kan tetkikleri, akciğer grafisi, boğaz kültürü ve solunum virüsleri panelinden faydalanılmaktadır. Viral enfeksiyonlarda antibiyotikler işe yaramazken, bakteri enfeksiyonlarında hayat kurtarıcı oluyor. Bu nedenle hastalığın tanısı konulmadan, gelişigüzel antibiyotiğe sarılmamak gerekir. Aksi taktirde gereksiz antibiyotik kullanımı hem hastalığa çare olmayacak hem de vücudun antibiyotiğe karşı direnç kazanmasına yol açacağından, ileride gerçekten antibiyotik kullanılması gereken bir durum olduğunda etkisini gösteremeyecektir.”

Hastalıktan korunmak için bu önerilere dikkat!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Sağcan, sonbaharla birlikte yaygınlaşan enfeksiyonlardan korunmak için olmazsa olmaz önerilerini şöyle sıralıyor;
• Hasta kişilerden uzak durmak
• Sık el yıkama alışkanlığı kazanmak
• Maske takmak
• Ortak kullanım alanlarının yüzeylerini iyi temizlemek
• Kapalı ortamlarda mümkün olduğunca az vakit geçirmek
• Kapalı alanları sık havalandırmak
• Bağışıklık sistemini güçlendirmek için yeterli ve dengeli beslenmek, bol su içmek ve kaliteli uyumak
• Gün içerisinde elleri yüze ve ağıza sürmemek
• Sosyal mesafeye dikkat etmek
• Sigaradan ve sigara dumanından uzak durmak
• Aşı olmak
Fayda sağlamak yerine ölümcül olabilir!
Kişide solunum yolu enfeksiyonu ile ilgili şikayetler başladığında bir hekim tarafından muayenesi yapılıp tanı konulmadan evde serum takılmasının son derece zararlı olduğunu belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülseren Sağcan önemli uyarılarına şu sözlerle devam ediyor: “Çünkü teşhisi konulmadan her semptomu olana ‘’atom serum’’, ‘’vitamin serumu’’, ‘’sarı serum’’ veya ‘’doping serumu’’ adı altında uygulamalar yapılmaktadır. Öncelikle vitaminlerin damar yolundan kullanılmasının ciddi alerjik reaksiyonlara, organ yetmezliklerine hatta ölüme yol açma riski bulunduğundan bu serumların hastane ortamında uygulanması gerekmektedir. Bir diğer önemli nokta; hastalığın teşhisinin konulmasını ve gerçek tedavinin başlanmasını geciktirdiği için hayatı tehdit etmektedir. Ne yazık ki bir göğüs hastalıkları uzmanı olarak günlük pratiğimde evde birkaç kez serum taktırıp hastalığı ilerleyen ve genel durumu kötüleşen pnömoni dediğimiz zatürre tablosu ile solunum yetmezliği olan birçok hastayla karşılaşmaktayım. Bu durum tedaviyi güçleştirmekte, erken tanı ve tedavi sayesinde ayakta bir haftada atlatılabilecek bir durum iken uzamış hastane yatışlarına hatta yoğun bakım ünitesinde yatışlara yol açmaktadır.”

Yazın göz alerjileri artıyor!

Yazın göz alerjileri artıyor!

Gözlerde kuruluk, yoğun kaşıntı, batma hissi, kızarıklık… Göz alerjisi yaz aylarını adeta kabusa dönüştürebiliyor! Her mevsim oluşabilen göz alerjisi; polenler, güneş ışınları, havuzdaki klorlu su ve klimanın kurutucu etkisiyle bu mevsimde daha fazla görülüyor. Tedavi edilmezse görme problemlerine veya enfeksiyona, bazı durumlarda çocuklarda astigmata, hatta kornea nakli gerektirecek hastalıklara bile yol açabiliyor. Hijyen kurallarına dikkat edildiğinde göz alerjisinin genellikle düzeldiğine dikkat çeken Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, “Gerekli değişiklikler yapılarak alerjenlerden uzak durulması faydalı olur. Doktor tarafından verilen tedavi planıyla genellikle gözlerde zarar oluşmadan kişi normal hayatına döner. Önlem olarak yazın güneş ışınlarından sakınılmasını, klordan korunmak için yüzme gözlüğü kullanılmasını, klimaya çok fazla maruz kalınmamasını, ekran karşısında çalışan kişilere düzenli suni gözyaşı kullanmalarını tavsiye ediyoruz” diyor.

Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp

Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp

Güneş, klorlu su ve klimaya dikkat! 

Yaz aylarında göz alerjisi genel olarak; polenler, güneş ışınları, toz akarları, hijyen eksikliği, havuzdaki klorlu su, klima ve makyajdan kaynaklanıyor. Alerjenlere temas etmek veya solumak, bağışıklık sisteminin aşırı tepkisiyle gözlerde alerjik reaksiyonlara neden oluyor. Her bir alerji etkeninin farklı yaklaşım gerektirdiğine değinen Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, sözlerine şöyle devam ediyor: “Polenlere bağlı göz alerjisi daha çok bahar ve yaza geçişte görülür. Kısa süreli kortizon ve antihistaminik kullanımıyla kolayca geçer. Toz akarlarına ve evde yaşayan hayvanların tüylerine karşı oluşan göz alerjisi de ortamda gerekli değişiklikler yapılması ve benzer tedavi yaklaşımıyla daha uzun süre alsa da iyileştirilir. Yaz aylarında klor ile dezenfekte edilen havuzlar başlı başına alerjik konjonktivit sebebidir. Klordan korunmak için yüzme gözlüğü takılması ve havuzdan sonra yüzün temiz suyla yıkanması tavsiye edilir” diyor.

Ekran kullanımı alerji riskini artırıyor

Günümüzde ekran kullanımının artmasına bağlı oluşan göz kuruluğunun yol açtığı alerjen maddelerin gözden temizlenmemesi nedeniyle alerjik reaksiyonlara daha sık rastlanıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, ekran kullanımının başlı başına alerji sebebi olduğuna işaret ederek, “Buna bir de çalışma alanlarındaki klimaların sebep olduğu kuruluk da ekleniyor. Ayrıca makyaj yapan kadınlar da çok titiz davranmalı, makyajı çıkardıktan sonra kirpik temizliğini daha detaylı yapmalı. Tüm bu etkenlerden gözlerimizi korumak için özellikle ekran karşısında çalışanlara düzenli suni gözyaşı kullanmalarını tavsiye ediyoruz” diyor.

Güneş ışınlarından korunmak şart!

Güneş ışınlarına duyarlılık kişiye özel olsa da maruz kalma süresi uzadıkça ve korunulmadığı takdirde oluşan göz alerjisi uzun bir tedavi isteyebiliyor, yoğun ilaç kullanımı gerektiriyor. Tedavi edilmezse gözün ön saydam tabakasında kalıcı değişikliklere yol açan ve ‘keratokonus’ adını alan hastalık durdurulmadığı takdirde tablo kornea nakli ihtiyacına kadar ilerleyebiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, “Bu nedenle yaz aylarında güneş gözlüğü asla ihmal edilmemelidir” uyarısında bulunuyor.

Alerji olan dönemlerde kontakt lens kullanmayın

Kontakt lensler alerjenlerin gözle temas etmelerine, üzerine yapışmalarına ve birikmelerine yol açabildiği için alerjik konjonktivitleri şiddetlendirebiliyor. Dolayısıyla mutlaka özenle yıkanmaları ve temiz tutulmaları büyük önem taşıyor. Alerjik tepki gösteren gözleri lensten korumak, alerji olan dönemlerde kontakt lens kullanımına ara verilmesi öneriliyor.

Gözyaşı damlasıyla nemlendirin

Gözün alerjen maddelere karşı gösterdiği reaksiyon olarak tanımlanan göz alerjisi kimi zaman kronik oluyor ve uzun süreli tedavi istiyor. Kimi zaman ise akut gelişiyor, alerjen maddeden uzaklaşmak bile tedavi edici olabiliyor. Her iki durumda da hekim tarafından etkenin saptanması ve uygun tedavi planlanması gerekiyor. Erken tespit edildiğinde ve kişi hayatını buna göre düzenleyip hijyen kurallarına dikkat ettiğinde göz alerjisinin genellikle düzeldiğine dikkat çeken Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, “Gözün alerjenlerle mücadele etmek adına histamin üretmesi sonucu gözde kızarıklık, kaşıntı, sulanma ve kırmızılık oluşur. Bu tablo yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek şiddette gelişebilir. Göz alerjisi tedavisinde erken dönemde kısa süreli steroid ve uzun süreli antihistaminik kullanımı ilk seçenektir. Kuruluğa karşı düzenli suni gözyaşı sürecin aktifleşmesini engelleyicidir. Ağır tablolarda da dokunun toparlayabilmesi için damla şeklinde immunsupresif, bir başka deyişle bağışıklığı baskılayan daha güçlü tedaviyi uzun süre uygulamak gerekebilir” diyor.

Yaz keyfiniz kabusa dönüşmesin!

Yaz keyfiniz kabusa dönüşmesin!

Sınavlar ve okul döneminin yerini doyasıya tatile bıraktığı yaz mevsiminde açık havada geçirilen süre ve aktiviteler artarken, bazı yaz tehlikeleri ise çocukları gözetliyor! Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, “Yazın diğer diğer mevsimlerden farklı olarak yoğun güneş ışınlarına maruziyet, yaz döneminde ortaya çıkan böcek/sinek ısırıkları, yüksek hava sıcaklığına bağlı oluşabilecek enfeksiyonlar ve vücut reaksiyonları, daha hareketli olunması nedeni ile kazalar ve su ile ilişkili kazaların yaygınlaştığı görülmektedir” diyor. Bu nedenle çocuklu ailelerde özellikle tatil yörelerine gidilirken bazı önlemlerin mutlaka alınması, ebeveynlerin olası bir sorun karşısında ne yapılması gerektiği konusunda bilgili olması ve sağlık hizmetleri ile ilgili merkezlere ulaşımın kolaylığını da gözden kaçırmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Çetin, çocuklarda yazın en sık karşılaşılan sorunları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Evşen Çetin

Dr. Evşen Çetin

• Böcek sokmaları
Yazın en sık rastlanan böcek sokmasının sivrisinek ısırıkları olduğunu belirten Dr. Evşen Çetin “Bu durumda şişlik ortasında kabarık bir nokta vardır. Arı sokmalarında ise deride küçük bir delik oluşur. İğne deride kalmışsa çıkarılması gerekir. Alerjik reaksiyon, şok ya da nefes almada zorluk varsa çocuk hemen acil servise ulaştırılmalıdır. Kızarıklık ve şişlik yerinde günler içinde enfeksiyon gelişirse de mutlaka doktora başvurulması gerekir” diyor. Böceklerin dikkatini çeken parlak renkli kıyafetler ve parfümlerden kaçınılmasının önemine dikkat çeken Dr. Çetin, iki aydan küçük bebeklerde kimyasal böcek kovucular kullanılmasının önerilmediğini, kıyafetlere sinek kovucu losyonun günde iki kez sürülebileceğini, cibinliğin fayda sağlayabileceğini söylüyor.

• Güneş yanığı
Yaz mevsiminde çocukların ve ailelerin tatilini kabusa dönüştürebilen güneş yanığı; vücutta hassasiyet, kabarcık ve soyulma şeklinde görülebiliyor. Derinin, güneşin ultraviyole ışınlarına maruziyeti sonucu oluşan iltihaplanmaya karşı en iyi tedavi yönteminin ‘baştan önlem almak’ olduğunu belirten Dr. Çetin sözlerine şöyle devam ediyor: “Yaygın bir güneş yanığı alanı varsa; deri ısı düzenleme yeteneğini kaybederek güneş çarpması denilen durumla da beraber olabilmektedir. Bol sıvı almak, cildin hava ile temasını devam ettirmek ve ıslak müslin bezlerle rahatlatmak işe yarayabilir. Güneş çarpması durumunda özellikle başağrısı, mide bulantısı, kusma gibi şikayetlerde baş ve boyun bölgesine soğuk uygulama yapmak gerekir. Baş ağrısının devam etmesi ve bilinç bulanıklığı, kafa karışıklığı, yanık bölgesinde kabarcıklar ve ateşin devam etmesi durumunda acilen doktora başvurulmalıdır.” Dr. Evşen Çetin, şapka ve güneşten koruyucu kıyafet ile çocuğun yaşına uygun güneş koruyucu krem kullanımının önemli olduğunu vurgularken, çok küçük bebeklere güneş kremi önerilmediğini, özellikle güneş ışınlarının yoğun geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında doğrudan güneşe çıkılmaması gerektiğini söylüyor.

• Kesik ve sıyrıklar
Küçük kesik ve sıyrıklar yaz tatilinde hemen her çocukta görülebiliyor. Bu küçük kesikler ve sıyrıkların evde tedavi edilebileceğini, akan suyun altında bol sabunla en az 10 dakika yıkanması gerektiğini belirten Dr. Çetin sözlerine şöyle devam ediyor: “Kesik derinse ve kanama fazlaysa dikiş gerekebilir ve kan kaybına bağlı şok gelişebilir. Bu nedenle hastaneye başvurulması gerekir. İltihaplanma riski olduğu için bu kesiklerin temizlendikten sonra tampon uygulanarak günlük pansumanı yapılmalıdır. Kanamanın devam etmesi durumunda acil servise başvurulmalıdır. Yara kirli bir yüzey nedeni ile oluştuysa tetanoz aşısı ve antibiyotik kullanımı gerekebilir.”
• İshal
Yazın özellikle aşırı sıcaklarda enfeksiyonların hızla çoğalması ve yayılması nedeniyle ishal vakalarına çok sık rastlanıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Evşen Çetin, ishale karşı alınması gereken önlemleri ve uyarılarını şöyle anlatıyor: “Özellikle yaz sıcaklarında besin hijyeni sağlamanın zorlaşması ve dışarıdan güvenilir olmayan yerlerden alınan enfekte gıdalar bu enfeksiyonların vücuda girmesine neden olur. Ellerin sık yıkanması, enfeksiyon etkeni olup aşılama ile engellenebilen etkenlere karşı bağışıklanma, hijyenik olmayan yerlerde hızlı bozulabilecek gıdaların tüketilmemesi hastalığa karşı koruyucu önlemlerdir. Yoğun ve beslenmeye engel olacak düzeyde kusma ve bol sulu ishal çocuklar için sıvı ve besin ihtiyacı karşılanamayacağı için tehlikeli olabilmektedir. Halsizlik ve bu bulgular varlığında çocuk acil servise götürülmelidir.”

• İsilik
Yazın özellikle bebeklerde daha sık görülen isilik; ter bezlerinin yoğun olduğu boyun, omuz, dirsek, kasık ve diz arkası gibi kat yerlerinde, sönük kırmızı lekeler halinde ortaya çıkıyor. Ter bezi ağzının ter içeriği ile tıkanması sonucu oluşan ve doğrudan sıcakla ilişkili olan isiliği önlemek için; bebeklerin hava sıcaklığına uygun giydirilip, kalın kıyafetlerden kaçınılması gerekiyor. Sıcak havalarda bebeğin her gün duru su ile yıkanmasının bebeği rahatlatacağını ve isilik riskini en aza indireceğini belirten Dr. Evşen Çetin “Çamaşırlar için kullanılan kimyasal temizleyici ve yumuşatıcılar deri ile temasla isilik gelişimini hızlandırabileceğinden bu tür maddelerden kaçınılmalıdır. İsilik bebeğin serin tutulması ile genellikle kendiliğinden geriler ama eğer gerileme olmazsa hastaneye başvurulması diğer nedenler ve hastalıklardan ayırım için önemlidir” diyor.

Yaz keyfiniz kabusa dönüşmesin!

Yaz keyfiniz kabusa dönüşmesin!

Yaz aylarının gelmesiyle tatil planları yapılmaya başlandı. Deniz, güneş ve kum üçlüsü tüm cazibesiyle göz kırpıyor ancak bazı noktalarda ihtiyatı elden bırakmamak gerekiyor. Zira sıcak hava, nem, deniz, havuz ve ortak tuvaletler derken bazı enfeksiyonlar kadınlarda ciddi riskleri beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Salih Yılmaz “Tatil sezonunda kadınlar genellikle idrar yolu enfeksiyonları, vajinal enfeksiyonlar ve mantar enfeksiyonları gibi sağlık sorunlarıyla sık karşılaşıyor. Kadınları bekleyen bu tür yaz hastalıkları tatil keyfini baltalarken, sağlık risklerini artırabildiğinden kıyafet seçiminden hijyene dek bazı önlemleri mutlaka almak gerekir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Salih Yılmaz, yaz aylarında kadınlarda yaygın görülen 3 enfeksiyonu ve korunma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Salih Yılmaz

Dr. Salih Yılmaz

  • Vajinal enfeksiyonlar

Yaz aylarında sıcak ve nemli ortamların yanı sıra deniz ve havuza girmek kadınların genital florasının bozulmasına neden olabilir. Özellikle dar çamaşırların giyilmesi, denize ve havuza girdikten sonra ıslak mayo veya bikini ile beklemek ve suyun içinde fazla kalmak risk faktörleridir. Vajinal floranın bozulmasıyla mantar ve bakteri enfeksiyonlarının görülmesi artabilir. Bunun sonucunda genital bölgede kaşıntı, akıntı, yanma hissi ve ilişki sırasında ağrı görülebilir. Bu belirtiler, kadınların günlük aktivitelerini ve ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.

  • Nasıl korunulabilir?

Dr. Salih Yılmaz “Bu sorunlarla karşılaşmamak için; öncelikle vajinanın içi yıkanmamalı, günlük ped kullanılmamalı, pamuklu iç çamaşırları tercih edilmeli, ıslak mayo ve bikini ile durulmamalı, suyun içinde uzun süre kalınmamalı ve vajinanın kuru kalması sağlanmalıdır. Ayrıca tatlı gıdaların az tüketimi ve probiyotikten zengin beslenme vajinal floranın güçlü kalmasına yardımcı olur. Enfeksiyon geliştiyse mutlaka hekime başvurulmalı. Hekimin önerisiyle lokal olarak (fitil tedavisi) veya ağızdan alınacak antibiyotik ve antifungal ilaçlar ile vajinal enfeksiyon tedavi edilebilir. Hızlı ve doğru şekilde tedavi oldukça önemlidir. Aksi takdirde tekrarlayan inatçı enfeksiyonlar gelişebilir” diyor.

  • İdrar yolu enfeksiyonları

Yaz aylarında, sık sık denize veya havuza girme, idrar yolu enfeksiyonlarının artmasına neden olabilir. Aynı zamanda terleme ile sıvı kaybının artması karşılığında bol sıvı alınmaması da bu sürecin sancılı geçmesine neden olur. İdrar çıkışının azalması ile bakterilerin idrar torbasına geçişi hızlanır. Öncelikle idrar torbasının enfeksiyonu (sistit) olarak başlar. Belirtileri ise sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma hissi ve idrar renginin bulanık olmasıdır.

  • Nasıl korunulabilir?

Özellikle havuz ve soyunma kabinleri gibi ortak kullanım alanlarında zararlı bakterilerin bulaş riskinin arttığından dikkatli olmak gerektiğini belirten Dr. Salih Yılmaz sözlerine şöyle devam ediyor: “Vajina temizliğinde aşırıya kaçmamalı, ıslak mayo/bikini ile kalmamalı, havuz/deniz öncesi ve sonrasında mutlaka duş alınmalıdır. Kirli görünümlü denize ve temizliği şüpheli havuza girilmemelidir. Tuvalet temizliği önden arkaya doğru yapılmalıdır. Küvet yerine ayakta duş alınmalıdır. Olası bir sorunda mutlaka hekime başvurup önerilen tedaviye uyulmalı, bol su içilmelidir. Aksi halde böbreklere zarar verebilir ve çok daha ciddi hastalıklara yol açabilir.

  • Mantar enfeksiyonları

Nemli ve sıcak ortamlarda mantar enfeksiyonları daha yaygın olabilir. Nemli bölgelerde mantarın üremesi kolaylaşır. Özellikle çok terleyen ve nemli kalan vücut bölgelerinde (koltukaltı, kasık bölgesi) mantar enfeksiyonları görülebilir. Belirtileri arasında kaşıntı, kızarıklık ve deride döküntüler bulunabilir.

  • Nasıl korunulabilir?

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Salih Yılmaz, bağışıklık sistemini güçlendirmek için mevsim sebze ve meyveleri başta olmak üzere sağlıklı beslenmeye ve bol su içmeye özen göstermek, gereksiz antibiyotik kullanmaktan kaçınmak, hijyen uygulamalarında aşırıya kaçmamak, ortak kullanım alanlarında gerekli önlemleri almak, kişisel eşyaları başkalarıyla paylaşmamak ve ıslak mayo/bikiniyi hemen çıkarıp kurulanmak gerektiğini vurguluyor. Dr. Yılmaz “Mantar enfeksiyonları yaz aylarında özellikle kadınlarda ve kız çocuklarında başlıca sorunlar arasında yer alarak tatil keyfini kabusa çevirebiliyor. Bu nedenle bazı basit ama etkili kurallara uymak çok büyük önem taşıyor. Olası bir sorunda hekime başvurulmalı, önerilen antifungal kremler ve ilaçlarla tedavisi sağlanmalıdır” diyor.

“Canım sürekli tatlı çekiyor” diyorsanız…

“Canım sürekli tatlı çekiyor” diyorsanız…

Bazen yemek sonrası bazen de durduk yerde canınız ille de tatlı mı çekiyor? Üstelik son zamanlarda bu bir alışkanlık haline mi dönüştü? Tam da yaz aylarında ince ve fit olmak isterken, önce masumane başlayıp zamanla tehdide dönüşen tatlı yeme isteğine nasıl karşı koyacağınızı bilemiyor musunuz? Umutsuzluğa kapılmayın! Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Nur Erdoğan “Tatlı isteği bazen henüz tanı almadığımız diyabet hastalığının ilk belirtilerinden de olabilir. Bu nedenle düzenli kan testi yaptırmak; vücudumuzdaki hastalıkları öğrenmek ya da eksikliğini yaşadığımız vitamin ve mineral eksikliklerini saptamak açısından çok kıymetlidir. Eğer tatlı isteğinin altında ciddi bir sağlık sorunu yatmıyorsa günlük yaşam alışkanlıklarınızda bazı basit ama etkili değişiklikler yaparak tatlı krizini önleyebilirsiniz” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan, tatlı krizini yenmenin 8 püf noktasını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan

  • Meyve ile tatlandıracağınız yoğurt/süt tüketin

Canınız tatlı çektiğinde mevsim meyvesi ile tatlandıracağınız bir kase yoğurt tercih edin. Bu karışım hem tatlı isteğinizi giderecek hem de kan şekerinizin aniden yükselmesini ve sindirim sürelerini uzatarak daha hızlı acıkmanızı önleyecektir.

  • Mutlaka ara öğün yapın

Uzun süreli açlıklarda kan şekeri düşer ve bu vücutta tatlı isteği şeklinde algılanabilir. Bu nedenle beslenmenize ara öğün ekleyerek kan şekeri dengesini sağlayabilir ve canınızın tatlı çekmesini engelleyebilirsiniz.

  • Yeterince su içmeyi ihmal etmeyin

Beyinde susama ve acıkma aynı yerden kontrol edilir. Bu nedenle bazen susuzluk hissi, açlık veya tatlı isteğiyle karıştırılabilir. Su tüketimini yeterli miktarda yapmak gereksiz kalori alımının da önüne geçmek için en sağlıklı yöntemdir.

  • Basit karbonhidrattan uzaklaşın

Beslenmenizde glisemik indeksleri düşük olan beyaz un ve şeker gibi basit karbonhidratlar yerine kompleks karbonhidratlara yer vererek kan şekerinizin daha yavaş yükselmesini destekleyebilirsiniz. Tam buğday, sebze, kurubaklagiller gibi kompleks karbonhidratlar kan şekerinizin daha yavaş yükselmesine yardımcı olurken tatlı isteklerini de engeller.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

  • Yeterli ve kaliteli uyuyun

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan “Yapılan çalışmalar 5 saat ve daha az uyumayı şekerli içecek tüketimiyle ilişkili buluyor. Çünkü uykusuz kalınca günlük enerjimiz düşüyor ve onu toplamak için sürekli atıştırmalık tüketiyoruz. Tatlı isteği ya da atıştırma yanılgısına düşmemek için uykunuzu aldığınıza, yeterli ve kaliteli uyuduğunuza emin olun” diyor.

  • Posalı besinler tüketin

Besinlerde yer alan posa (lif) midenin boşalmasını geciktirerek daha uzun süre tok kalmayı sağlar. Kan şekerinin ani yükselmelerini de engelleyerek hep aynı seviyelerde olmasını ve tatlı isteğini engellemeye yardımcı olur.

  • Çay ve kahve yerine bitki çayını tercih edin

Çay ve kahve gibi alışkanlıklar tatlı atıştırmalıkları hatırlatır. Herhangi bir mide, bağırsak, böbrek veya tansiyon hastalığınız yoksa çay ve kahve yerine günde bir fincan kadar bitki çayı (içine tarçın kabuğu, karanfil katarak) tüketerek tatlı isteğini bastırabiliriz.

  • Düzenli sağlık kontrolünüzü yaptırın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan “Tatlı isteği bazen henüz tanı almadığımız diyabet hastalığının ilk belirtilerinden de olabilir. Bu nedenle düzenli kan testi yaptırmak; vücudumuzdaki hastalıkları öğrenmek ya da eksikliğini yaşadığımız vitamin ve mineral eksikliklerini saptamak açısından çok kıymetlidir” diyor.

Bu şikayetlerin nedeni yumurtalık (over) kanseri olabilir!

Bu şikayetlerin nedeni yumurtalık (over) kanseri olabilir!

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de son yıllarda görülme sıklığı giderek artan yumurtalık kanseri, kadın kanserleri arasında ikinci sırada yer alıyor. 2050 yılına gelindiğinde her yıl dünyada yumurtalık kanseri tanısı alanların sayısının yüzde 55,  bu kanserden dolayı hayatını kaybeden kadınların sayısının da yüzde 70 artacağı tahmin ediliyor. Ancak dünya ölçeğinde yapılan bir çalışma; yumurtalık kanseri tanısı alan kadınların üçte ikisinin bu kanser hakkında hiçbir bilgisinin hatta duyumunun bile olmadığını ortaya koyuyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Serkan Erkanlı “Kadın kanserlerine karşı toplumsal farkındalığın artırılması şarttır. Her kadının en azından yılda bir jinekolojik muayenesinin yapılması ve jinekolojik şikayetleri olduğunda da vakit kaybetmeden hekime başvurması hastalıkların erken tanısı açısından çok önemlidir. Yumurtalık kanserinde olguların yüzde 75’inden çoğu ileri evrelerde tanı alabildiğinden, kadın kanserleri arasında en ölümcül seyredenidir. Bu nedenle ‘sessiz katil’ olarak da adlandırılabilmektedir” diyor. Prof. Dr. Serkan Erkanlı 8 Mayıs Dünya Yumurtalık (Over) Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada, yumurtalık kanseri hakkında bilinmesi gereken 8 önemli noktayı anlattı, çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Serkan Erkanlı

Prof. Dr. Serkan Erkanlı

Bu sinyalleri mutlaka dikkate alın!

Yumurtalık (Over) kanseri erken evrede genellikle hiç belirti vermeyebildiğinden erken teşhis edilemeyebiliyor. İlerlemeye başladığında ise; şişkinlik hissi ve masum görünen sindirim problemlerine yol açsa da hastaların bunu önemsememesi tanı ve tedavinin gecikmesine neden oluyor. Hastalık ilerlediğinde karında şişlik, kasık, bel ve karın ağrısı, sık idrara çıkma/idrar zorluğu, kabızlık, yorgunluk, kilo kaybı ve bazen de anormal kanama gibi belirtiler ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Serkan Erkanlı “Eğer bu şikayetler her gün oluyorsa ve birkaç hafta devam ediyorsa mutlaka detaylı değerlendirme için hekime başvurulması gereklidir. Özellikle menopoz döneminde vajinal kanama olursa hemen bir hekime başvurulmalıdır” diyor.

Artık genç yaşlarda da görülüyor!

Yumurtalık kanseri genellikle 60’lı yaşlarda görülmekle beraber son yıllarda obezite, östrojen hormon maruziyeti ve gebeliğin ötelenmesi gibi etkenlerle daha genç yaşlarda da karşımıza çıkıyor. Özellikle 20 yaş altındaki hastalarda germ hücreli tümörler olarak bilinen farklı bir türün görülme riskinin çok daha yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Erkanlı, bunlar arasında kanser olanların daha hızlı ilerlediğini söylüyor.

40 yaşından sonra risk artıyor!

Yumurtalık kanserinin gelişmesinde ilerleyen yaş en önemli risklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bir kadının hayat boyu ameliyat gerektirecek bir over kitlesi geliştirme riski yüzde 5-7 arasında bulunurken, bu kitlenin kanser olma ihtimali yaş ile beraber ciddi oranda artıyor. “40 yaşından sonra risk artmakta, özellikle de menopoza girildiğinde çok daha riskli bir dönem başlamaktadır” diyen Prof. Dr. Erkanlı, bu nedenle her kadının en azından yılda bir jinekolojik muayenesinin yapılmasının ve jinekolojik şikayetleri olduğunda da vakit kaybetmeden hekime başvurmasının çok önemli olduğunu vurguluyor.

 Bu etkenler yumurtalık kanseri riskini artırıyor!

Yumurtalık kanserine zemin hazırlayan riskler arasında; yaşın yanı sıra, hiç doğum yapmamış olmak, erken yaşta adet görmeye başlamak (12 yaş öncesi), geç menopoza girmek (55 yaş), endometriozis, menopozda hormon tedavisi, infertilite ve yanlış yaşam alışkanlıkları gibi birçok etken bulunuyor. Ayrıca aile öyküsü ve bazı genetik kanser sendromlarında over kanser riski artıyor. Over kanserlerinin yaklaşık yüzde 20-25’inden kalıtsal genetik anormallikler sorumlu tutuluyor.

Yanlış yaşam alışkanlıklarına dikkat!

Prof. Dr. Serkan Erkanlı, günümüzde sedanter (hareketsiz) yaşam tarzı, obezite, paketlenmiş hazır gıdaların tüketilmesi, fazla yağlı beslenmek gibi sağlıksız beslenme alışkanlıkları, kanserojen maddelere maruz kalınması, talk pudrası kullanılması gibi unsurların yumurtalık kanseri gelişiminde rol oynadığının düşünüldüğünü belirtirken, sigara içmenin de riski ciddi oranda artırdığını vurguluyor.

Prof. Dr. Serkan Erkanlı

Bu önlemler riski azaltabiliyor!

Yumurtalık kanserine yol açabilen yaş, aile öyküsü, genetik yatkınlık gibi bazı risk faktörleri değiştirilemese de diğer risk faktörlerini azaltmak veya tamamen ortadan kaldırmak mümkün olabiliyor. Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erkanlı “Örneğin; sağlıklı beslenmek, yaşa uygun egzersizler yapmak, kilo kontrolü sağlamak, kanserojen maddelerden mümkün olduğunca uzak durmak ve toplum olarak farkındalığın artırılması fayda sağlayacak yaklaşımlardır. Gebelik ve emzirmenin yumurtalık kanseri riskini azalttığını biliyoruz. Bunun yanı sıra doğum kontrol hapları kullanımı her 5 yıl için yumurtalık kanseri riskini yüzde 20’ye varan oranlarda azaltmaktadır” diyor.

Önleyici cerrahiler ile riski azaltmak mümkün!

BRCA1 veya BRCA2 gibi genetik mutasyon taşıyan hastalarda yumurtalık ve fallop tüplerinin alınması şeklinde önleyici cerrahiler uygulanabildiğini belirten Prof. Dr. Serkan Erkanlı şöyle konuşuyor: “Bu hastalarda özellikle aile tamamlandıktan sonra mutasyon tipine göre BRCA1 için 35-40 ve BRCA2 için 40-45 yaşları arasında önleyici cerrahiler önerilmektedir. Bu cerrahi sonrasında yumurtalık kanserine yakalanma riski yüzde 85-%95 oranında azaltılmaktadır. Ayrıca son yıllarda yapılan çalışmalarda fallop tüplerinin yumurtalık kanseri gelişimindeki rolü saptanmıştır. Dolayısı ile rahim alınması için ameliyat olan hastalarda fallop tüplerinin alınması yapılan çalışmalara göre yumurtalık kanseri riskini azaltmaktadır.”

Çocuk sahibi olunabiliyor

Yumurtalık kanserinde ana tedaviyi cerrahi oluşturuyor. Erken evrede yapılan iyi bir cerrahi sonrasında başka alanlara sıçrama saptanmazsa, tümör tipi vb kriterler de uygun olduğunda sadece cerrahi yeterli olabiliyor ve ek tedaviye ihtiyaç kalmıyor. Özellikle son dönemlerde gebelik yaşının artmasıyla beraber over kanseri tanısı alıp da henüz çocuk sahibi olmamış hastaların sayısının arttığını belirten Prof. Dr. Serkan Erkanlı “Bu durumda hastalığın evresi ve tümör tipine göre üremeyi koruyucu cerrahiler yaparak, üreme organlarını kısmen koruyarak hastanın kanserden kurtulma ve çocuk sahibi olma şansını artırabiliyoruz” diyor. İleri evrelerde ise kapsamlı cerrahilerle hastanın sağkalım oranları artabiliyor. Cerrahi sonrası kemoterapi ile tedavinin desteklenmesi gerekirken, uygun şartlara sahip olan hastalarda ‘akıllı ilaçlar’ denilen yeni tip ilaçlar kullanılarak hastaların sağkalım süresi artırılabiliyor.

Boğazınızda gıcıklanma varsa, dikkat!

Boğazınızda gıcıklanma varsa, dikkat!

 Özellikle yemeklerden sonra “Göğsüm yanıyor”, “Ağzıma acı su geliyor”, “Boğazımda gıcıklanma oluyor” diyorsanız, bu yakınmalarınızın nedeni reflü olabilir. Zira ülkemizde her 5 kişiden 1’inde görülen reflünün başlıca belirtileri mide yanması, göğüs ağrısı, yutma zorluğu ve geğirme olarak sıralanıyor. Tedavi edilmezse reflünün ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğine dikkat çeken Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman “Genellikle yaşam tarzı değişikliği ve ilaçla tedaviye başlıyoruz. Ancak bazı hastalarda cerrahi tedavi gerekebiliyor. Son zamanlarda tıp dünyasında giderek yaygınlaşan ameliyatsız endoskopik reflü tedavisinde başarı oranı yüzde 85 gibi oldukça yüksek bir rakamı buluyor” diyor.

Hatalı yeme alışkanlıkları reflüye yol açıyor

Mide içeriğinin yemek borusuna geri akması anlamına gelen reflü, genellikle mide yanması, göğüs ağrısı, yutma zorluğu ve bazen geğirme gibi semptomlarla kendini gösteriyor. Uzun süreli reflü yemek borusunda tahriş ve hasara hatta zamanla ciddi komplikasyonlara yol açabiliyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10 ila 15’inde reflü belirtileri görülürken Türkiye’de bu oran yüzde 20’lere çıkıyor. Üstelik beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler, obezite ve stresin artması gibi faktörler nedeniyle bu oranın daha da yükselme eğiliminde olduğu biliniyor. Uzun vadede yemek borusunda neden olacağı kronik tahriş ve hasar sonucunda yemek borusunda darlık ve dolayısıyla gelişen yutma bozuklukları, ülser, kanamalar hatta Barret’s özofagus olarak adlandırılan ve kansere zemin hazırlayan hücresel değişiklikler bile gözlemlenebildiği için reflü ciddi bir hastalık olarak kabul ediliyor. Reflüye sebep olan faktörler arasında ise hatalı yeme alışkanlıkları (gece geç yeme, yedikten sonra hemen uzanma, tıkınırcasına beslenme), bazı asitli ve yağlı yiyeceklerin tüketimi, obezite, hamilelik, sigara kullanımı, alkol tüketimi, stres ve ağrı kesici kullanımı, kan sulandırıcı veya romatolojik ilaçlar yer alıyor.

Prof. Dr. Gürhan Şişman

Prof. Dr. Gürhan Şişman

Boğazınızda gıcıklanma varsa, dikkat!

Reflünün belirtileri arasında mide yanması, göğüs ağrısı, yutma güçlüğü, geğirme ve öksürük bulunuyor. Hastalar genellikle “Göğsüm yanıyor”, “Ağzıma acı su geliyor”, “Yemek yedikten sonra rahatsızlık hissediyorum”, “Boğazımda gıcıklanma oluyor” gibi ifadelerle şikayetlerle dile getiriyor. Ancak reflünün oluşturduğu yakınmalar bunlarla sınırlı kalmıyor; sıklıkla diğer vücut sistemleri de reflüden kronik olarak etkileniyor. Kimi hastalarda akciğere asitli mide sıvısı kaçmasına bağlı olarak gelişen zatürre, astım, farenjit, larenjit gibi solunum yolu hastalıkları, ses kısıklığı, diş çürükleri, ağız kokusu, horlama ve uykusuzluk gibi sorunlar da öne çıkıyor.

İlk basamak tedavisi yeterli gelmezse…

Reflü tedavisi genellikle yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaçlar ile başlasa da bu tedavilerin yeterli olmadığı hastalarda, ileri terapötik endoskopik müdahale tercih edilebiliyor. Cerrahi müdahale gerekliliğinin her hastada farklı olduğunun altını çizen Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman, “Cerrahi seçenek, diğer tedavilere yanıt vermeyen veya uygun olmayan hastalarda dikkate alınmalıdır. Ayrıca mide içeriğinin yemek borusuna geri akmasını önlemek için endoskopik olarak uygulanan çeşitli tedavi yöntemleri arasında son zamanlarda ameliyatsız endoskopik tedavi de diyebileceğimiz Anti Reflü Mukozal Ablasyon (ARMA) yöntemi öne çıkıyor. Mide fıtığı olmayan, ancak mide ile yemek borusu arasındaki kapağın gevşekliği olan, uzun süreli mide asidi baskılayıcı ilaç kullanan hastalara sıklıkla anti reflü endoskopik tedavi yöntemleri uygulanmaktadır” diyor.

Ameliyatsız yöntem 20-30 dakika sürüyor!

ARMA yönteminde endoskopik olarak, mide ile yemek borusu arasındaki kapağın elektriksel akım üreten bıçaklar veya argon gazı kullanılarak yakılması işlemi sağlanıyor. Bu işlem sonucunda yapay olarak oluşturulan ülser ve yaralar iyileşirken, bu bölgede skar adı verilen sert ve sıkı bir doku oluşarak gevşeklik nedeniyle fonksiyonunu yitiren kapağın yeniden sıkılaşmasına imkan tanıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman, “Yaklaşık 20-30 dakika süren bu işlem sonrasında hastalar, herhangi bir kesi veya ameliyat izi olmadan aynı gün hastaneden taburcu olabiliyor. Günlük yaşamlarına ise takip edecekleri kısa süreli bir diyet sonrası devam edebiliyorlar” diyor.

Yöntemin başarı oranı yüzde 85

ARMA yönteminin her hastaya uygulanabileceğini, ancak reflünün altta yatan başka bir nedeni olmadığının ispatlanmış olması gerektiğini belirten Prof. Dr. Gürhan Şişman şunları söylüyor: “Yöntemin etkili olabilmesi için öncelikle varsa helikobakter pilori, altta yatan bir malignite gibi durumların ortadan kalkması gerekir. ARMA yönteminde başarı oranı yüzde 85 gibi oldukça yüksek oranda seyretmektedir, hastaların çoğu bu yöntemle tedavi edilebilir. ARMA işleminden bir ay sonra yapılan endoskopi ile kapakçık değerlendirilir. Yeterince kapanma görülmeyen seyrek hasta grubunda ikinci bir seansa gerek duyulabilir” PPI tedavisine tam yanıt alamayan veya uzun süreli ilaç kullanmak istemeyen, atipik semptomları olan hastalar ile cerrahi tedaviye uygun olmayan hastalarda da bu yönteme başvuruluyor. Yöntemin sağladığı avantajlar arasında daha az invaziv olması, cerrahiye kıyasla daha kısa iyileşme süresi, operasyon sonrasında daha az ağrı ve daha düşük komplikasyon oranı bulunuyor. Ayrıca, hastaların semptomlarında yüzde 80-85 oranında iyileşme ve ilaç kullanımında azalma gözlemleniyor.

Sabahları yataktan kalkar kalkmaz kusuyorsa, dikkat!

Sabahları yataktan kalkar kalkmaz kusuyorsa, dikkat!

Beyin tümörleri, çocuklarda lösemiden sonra en yaygın görülen 2’inci kanser türünü oluşturuyor. Çocuklarda iyi ve kötü huylu beyin tümörlerinin neden oluştuğuna yönelik kesin bir veri ise henüz mevcut değil.  Günümüzde tıp dünyasında atılan dev adımlar, beyin tümörlerinin tedavisinden etkin sonuçlar alınmasını sağlıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek, beyin tümörlerinin tedavisinden başarılı sonuçlar elde edilmesinde erken tanı ve tedavinin kilit rol oynadığına işaret ederek, “Erken tanı için ebeveynlerin bazı belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Özellikle baş ağrısı, bulantı ve kusma, en yaygın görülen üç belirtiyi oluşturmaktadır. Çocuğun her gün ısrarlı baş ağrısından yakınması ve özellikle sabahları yataktan kalkar kalkmaz, henüz yemek yemeden fışkırır tarzda kusması, beyin tümörünün önemli bir işareti olabilmektedir. Dolayısıyla bu yakınmaları olan çocuğa mutlaka beyin MR tetkiki yapılmalıdır” uyarısında bulunuyor. Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek, çocukluk çağı beyin tümörleriyle mücadelede ebeveynlerin rolünün de büyük önem taşıdığını belirterek, “Hastalığın erken sinyallerini tanımak, çocuğu düzenli sağlık kontrollerine götürmek ve tedavi sürecinde psikolojik destek sağlamak, tedavinin başarı şansını arttıran faktörler arasındadır” diyor.

Prof. Dr. Memet Özek

Prof. Dr. Memet Özek

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Çocukluk çağı beyin tümörlerinin belirtileri, tümörün tipine ve konumuna bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor. Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek, çocuklarda gelişen iyi ve kötü huylu beyin tümörlerinin belirtilerini şöyle sıralıyor:

Bebeklerde

  • Henüz bıngıldağı açık bebeklerde baş çevresinin normalden fazla genişlemesi,
  • Güçsüz emme refleksi,
  • Aktivite düşüklüğü,
  • Bulantı, kusma ve kilo kaybı.

Çocuklarda

  • Bulantı, kusma ve baş ağrısı,
  • Gözlerde kayma,
  • Konuşma bozukluğu,
  • El-kol koordinasyon bozukluğu,
  • Kol ve bacaklarda güç kaybı,
  • Denge problemleri.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Genellikle ameliyata başvuruluyor!

Çocuk beyin cerrahı tarafından tümörün cinsi, yerleşim yeri, yayılımı, büyüklüğü, el ve kolu hareket ettiren yollara olan yakınlığı gibi parametreler değerlendirilerek tümöre uygun bir tedavi planlanıyor. Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek, tedavide genellikle cerrahi yönteme başvurulduğunu belirterek, “Nadiren de olsa bazı nörofibramatözis gibi genetik hastalıklarla beraber görülen tümörler ve bazı iyi huylu tümör çeşitlerinde cerrahi yerine izlem önerilebilmektedir. Fakat takip sırasında yapılan beyin MR’larında görülecek en ufak bir değişiklikte doku örneği alınması şarttır. Tümörün cinsi ile ilgili en son kararı her zaman ameliyat sırasında alınan doku örneği ile patoloji bölümü söyleyecektir” bilgisini veriyor.

Tedavideki gelişmeler umut veriyor!

Çocukluk çağında oluşan her 6 tümörden birinin beyinde yerleştiği belirtiliyor. Bu tümörlerin yüzde 52’si ilk 2-10 yaş, yüzde 42’si ise 11 – 18 yaş arasında ortaya çıkıyor. Çocuklarda ilk 12 ayın altında gelişen beyin tümörleri de yaklaşık yüzde 5.5 oranında görülüyor. Erken tanı ve tedavi, çocukluk çağında gelişen beyin tümörlerinin üstesinden gelmede kritik bir öneme sahip. Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek,  gelişen tıbbi teknolojiler ve tedavi yöntemlerinin bu zorlu mücadelede umut verici sonuçlar sunduğuna işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Beyin tümörlerinin tedavi seçenekleri arasında cerrahi müdahale, radyoterapi ve kemoterapi yer almakta olup, çocuğun durumuna göre bireyselleştirilmiş tedavi planları uygulanmaktadır. Günümüzde sağlıklı dokulara hasar vermeyen hedefe yönelik kemoterapiler geliştirilmektedir. Ayrıca tümörlerin barındırdıkları mutasyonlara etki edebilen ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlara günümüzde akıllı ilaç diyoruz. Bu sayede iyi veya kötü huylu tümörlerin yeniden büyümeleri ve beynin diğer bölgelerine yayılmaları önlenebilmektedir”  Özellikle  bazı tümör türlerinin gelişim aşamalarını anlayabilmede moleküler testlerin oldukça önem taşıdığını belirten Prof. Dr. Memet Özek, “Bu testler sonucunda hastalığın gidişatı açısından daha net bilgiler elde edebilmekte ve ayrıca sadece o moleküler değişikliklere sahip hücreleri yok etmeyi amaçlayan hedefli tedaviler planlanabilmektedir” diye konuşuyor.

Şok diyetlerden kaçının!

Şok diyetlerden kaçının!

Kış aylarında gerek mevsim koşulları nedeniyle aktivitelerin ve su tüketiminin azalması gerekse gecelerin uzun olması nedeniyle gece yemelerinin artması fazla kiloları da pek çoğumuz için kaçınılmaz kıldı. Ancak bahar aylarıyla birlikte kolları sıvayarak yaz mevsimine fazla kilolardan arınmış olarak girmek mümkün! Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım “Gece tüketilen atıştırmalıklar, fast- food gıdalar, su tüketiminin azalıp çay, kahve tüketiminin artması vücutta ödem, yağ oranı ve kilo artışına yol açıyor. Ancak bazı basit ama etkili önlemlerle metabolizmayı canlandırmak ve fazla kilolardan kurtularak yaza sağlıklı ve formda girmek zor değil. Sağlığa ciddi zararlar verebildiğinden şok diyetlerden ise kesinlikle kaçınmak gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım, yaza formda girmek için 10 yöntemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu; birer tane de ‘metabolizma hızlandırıcı salata’ ve ‘ödem atıcı içecek’ tarifi verdi.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Yağ tüketimini sıfırlamayın

Diyet dediğimizde aklımıza yağ tüketimini tamamen sıfırlamak gelmemeli! Ancak fast food, paketli gıdalar ve kızartmalar gibi yüksek doymuş yağ oranı fazla olan besinlerden kaçınmak gerekir. Diyete bu tip gıdalar yerine ceviz, fındık, avokado, zeytinyağı gibi gıdaların eklenmesi, sanılanın aksine ağırlık kaybını kolaylaştırmaktadır.

  • Karbonhidrat alımından korkmayın

Yağ yakımı metabolizmasında karbonhidrat alımının önemi büyüktür. Özel diyetler haricinde karbonhidrat içeren gıdaları diyetten kontrolsüzce çıkarmak; daha fazla acıkma hissi, tatlı isteği ve porsiyonlarınızın büyümesine neden olabilir. Beslenmenize lif içeriği yüksek sağlıklı karbonhidratları (bulgur, karabuğday, kurubaklagiller, tam buğday makarna, yulaf vb.) porsiyon kontrolü yaparak eklemeli; kilo alımına neden olan karbonhidrat içeren besinleri (tatlı, şeker, meyve suları, hamurişi vb gıdalar) diyetten çıkarmalısınız.

  • Düşük protein alımından kaçının

Yetersiz protein alımı; metabolizma hızı ve kas sentezini azaltmakta, ödem artışına neden olmaktadır. Özellikle yağ kaybı, kas artışı amacıyla yapılan egzersizlere mutlaka yeterli protein alımı da eşlik etmelidir. Beslenmenize daha çok balık, kefir, yumurta ekleyerek diyetinizin protein içeriğini artırabilirsiniz.

  • Daha çok hareket edin

Hava sıcaklıklarının artışı daha az hareket etmek için ürettiğimiz bahaneleri de azaltmış oluyor. Hareket etmek metabolizmayı hızlandırmakta, hormonal değişimler ile diyete motivasyonu artırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, haftalık en az 150-300 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktiviteyi önermektedir. Haftada en az üç gün bir saat tempolu yürüyüş yapmaya özen gösterin.

  • Sebzeleri her öğününüze ekleyin

Sebzeler yüksek lif, vitamin ve mineral içermektedir. Özellikle potasyum içeriği yüksek sebzeler (ıspanak, pazı, marul, maydanoz, havuç gibi) ödem atımını kolaylaştırmaktadır. Ayrıca sebze tüketimi ile tokluk süresi de uzamaktadır. İçerisinde tüm besin gruplarını içerecek şekilde hazırladığınız ana öğün salataları ile ödem atımını kolaylaştırabilir ve daha uzun süre tok kalabilirsiniz. Böbrek hastaları sebze tüketiminde dikkatli olmalı ve beslenme uzmanına danışmalıdır.

  • Şekerli içeceklere dikkat edin!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım “Havaların ısınmasıyla birlikte dondurma, şekerli ve gazlı içecekler, meyve suları, kremalı/şuruplu kahve tüketimi artmakta ve bu durum kilo artışına neden olmaktadır. Diyetinizdeki bu tip gıdaların yerine sade maden suyu, şekersiz soğuk kahveler ve ev yapımı şekersiz sebze/meyve içecekleri ekleyebilirsiniz” diyor.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Su tüketimini artırın, kafeini sınırlayın

Günlük sıvı ihtiyacınız ağırlık (kg) x 30-35 ml’dir. Ancak bu tüketime kafein içermesi nedeniyle çay ve kahveyi dahil etmemelisiniz. Kafein, diüretik etki yaratarak vücudunuzu susuz bırakmaktadır. Günlük ihtiyacınız olan sıvı miktarını almanız metabolizmayı hızlandırmakta, ödem atımını sağlayarak vücudu toksinlerden arındırmaktadır.

  • Bağırsak sağlığınızı destekleyin

Bağırsak sağlığı ağırlık kaybını etkileyen faktörler arasındadır. Bağırsak sağlığını korumak veya geliştirmek için günlük ihtiyacınız olan lifi (25-35 gr) almalı, kefir gibi fermente gıdaları tüketmeli ve gerektiği durumlarda doktorunuza danışarak probiyotik takviyelerden yararlanmalısınız.

  • Uyku düzeninize dikkat edin!

Uyku düzenindeki bozulmalar, açlık-tokluk durumunu etkileyen hormonlarda dengesizlikler meydana getirmektedir. Ayrıca yetersiz uyku ile kortizol salınımı artmakta ve yüksek kalori /karbonhidratlı gıdalara eğilim gözlemlenmektedir. Yetersiz uyku sonucu oluşan yorgunluk ise hem besin alımını etkilemekte hem de fiziksel aktivitenin azalmasına neden olmaktadır. Yetişkin bireyler için en az 7-8 saat uyku süresi önerilmektedir. Bu nedenle uyku düzeninize mutlaka özen gösterin.

  • Şok Diyetlerden Kaçının

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım “Çok düşük kalorili veya tek tip gıdaları içeren şok diyetler kas ve sıvı kaybına neden olmaktadır. Tartıda hızlıca eksilen o rakamlar aslında yağ kaybını yansıtmamaktadır. Ayrıca bu amaçla kontrolsüz bir şekilde kullanılan besin destekleri ise karaciğer ve böbrekler başta olmak üzere sağlığa ciddi zararlar verebilme hatta hayati riske bile yol açabilmektedir. Bu nedenle şok diyetlerden kesinlikle uzak durun” diyor.

Karbonhidrat alımından korkmayın, ama!

Karbonhidrat alımından korkmayın, ama!

Kış aylarında gerek mevsim koşulları nedeniyle aktivitelerin ve su tüketiminin azalması gerekse gecelerin uzun olması nedeniyle gece yemelerinin artması fazla kiloları da pek çoğumuz için kaçınılmaz kıldı. Ancak bahar aylarıyla birlikte kolları sıvayarak yaz mevsimine fazla kilolardan arınmış olarak girmek mümkün! Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım “Gece tüketilen atıştırmalıklar, fast- food gıdalar, su tüketiminin azalıp çay, kahve tüketiminin artması vücutta ödem, yağ oranı ve kilo artışına yol açıyor. Ancak bazı basit ama etkili önlemlerle metabolizmayı canlandırmak ve fazla kilolardan kurtularak yaza sağlıklı ve formda girmek zor değil. Sağlığa ciddi zararlar verebildiğinden şok diyetlerden ise kesinlikle kaçınmak gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım, yaza formda girmek için 10 yöntemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu; birer tane de ‘metabolizma hızlandırıcı salata’ ve ‘ödem atıcı içecek’ tarifi verdi.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Yağ tüketimini sıfırlamayın

Diyet dediğimizde aklımıza yağ tüketimini tamamen sıfırlamak gelmemeli! Ancak fast food, paketli gıdalar ve kızartmalar gibi yüksek doymuş yağ oranı fazla olan besinlerden kaçınmak gerekir. Diyete bu tip gıdalar yerine ceviz, fındık, avokado, zeytinyağı gibi gıdaların eklenmesi, sanılanın aksine ağırlık kaybını kolaylaştırmaktadır.

  • Karbonhidrat alımından korkmayın

Yağ yakımı metabolizmasında karbonhidrat alımının önemi büyüktür. Özel diyetler haricinde karbonhidrat içeren gıdaları diyetten kontrolsüzce çıkarmak; daha fazla acıkma hissi, tatlı isteği ve porsiyonlarınızın büyümesine neden olabilir. Beslenmenize lif içeriği yüksek sağlıklı karbonhidratları (bulgur, karabuğday, kurubaklagiller, tam buğday makarna, yulaf vb.) porsiyon kontrolü yaparak eklemeli; kilo alımına neden olan karbonhidrat içeren besinleri (tatlı, şeker, meyve suları, hamurişi vb gıdalar) diyetten çıkarmalısınız.

  • Düşük protein alımından kaçının

Yetersiz protein alımı; metabolizma hızı ve kas sentezini azaltmakta, ödem artışına neden olmaktadır. Özellikle yağ kaybı, kas artışı amacıyla yapılan egzersizlere mutlaka yeterli protein alımı da eşlik etmelidir. Beslenmenize daha çok balık, kefir, yumurta ekleyerek diyetinizin protein içeriğini artırabilirsiniz.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Daha çok hareket edin

Hava sıcaklıklarının artışı daha az hareket etmek için ürettiğimiz bahaneleri de azaltmış oluyor. Hareket etmek metabolizmayı hızlandırmakta, hormonal değişimler ile diyete motivasyonu artırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, haftalık en az 150-300 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktiviteyi önermektedir. Haftada en az üç gün bir saat tempolu yürüyüş yapmaya özen gösterin.

  • Sebzeleri her öğününüze ekleyin

Sebzeler yüksek lif, vitamin ve mineral içermektedir. Özellikle potasyum içeriği yüksek sebzeler (ıspanak, pazı, marul, maydanoz, havuç gibi) ödem atımını kolaylaştırmaktadır. Ayrıca sebze tüketimi ile tokluk süresi de uzamaktadır. İçerisinde tüm besin gruplarını içerecek şekilde hazırladığınız ana öğün salataları ile ödem atımını kolaylaştırabilir ve daha uzun süre tok kalabilirsiniz. Böbrek hastaları sebze tüketiminde dikkatli olmalı ve beslenme uzmanına danışmalıdır.

  • Şekerli içeceklere dikkat edin!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım “Havaların ısınmasıyla birlikte dondurma, şekerli ve gazlı içecekler, meyve suları, kremalı/şuruplu kahve tüketimi artmakta ve bu durum kilo artışına neden olmaktadır. Diyetinizdeki bu tip gıdaların yerine sade maden suyu, şekersiz soğuk kahveler ve ev yapımı şekersiz sebze/meyve içecekleri ekleyebilirsiniz” diyor.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Su tüketimini artırın, kafeini sınırlayın

Günlük sıvı ihtiyacınız ağırlık (kg) x 30-35 ml’dir. Ancak bu tüketime kafein içermesi nedeniyle çay ve kahveyi dahil etmemelisiniz. Kafein, diüretik etki yaratarak vücudunuzu susuz bırakmaktadır. Günlük ihtiyacınız olan sıvı miktarını almanız metabolizmayı hızlandırmakta, ödem atımını sağlayarak vücudu toksinlerden arındırmaktadır.

  • Bağırsak sağlığınızı destekleyin

Bağırsak sağlığı ağırlık kaybını etkileyen faktörler arasındadır. Bağırsak sağlığını korumak veya geliştirmek için günlük ihtiyacınız olan lifi (25-35 gr) almalı, kefir gibi fermente gıdaları tüketmeli ve gerektiği durumlarda doktorunuza danışarak probiyotik takviyelerden yararlanmalısınız.

  • Uyku düzeninize dikkat edin!

Uyku düzenindeki bozulmalar, açlık-tokluk durumunu etkileyen hormonlarda dengesizlikler meydana getirmektedir. Ayrıca yetersiz uyku ile kortizol salınımı artmakta ve yüksek kalori /karbonhidratlı gıdalara eğilim gözlemlenmektedir. Yetersiz uyku sonucu oluşan yorgunluk ise hem besin alımını etkilemekte hem de fiziksel aktivitenin azalmasına neden olmaktadır. Yetişkin bireyler için en az 7-8 saat uyku süresi önerilmektedir. Bu nedenle uyku düzeninize mutlaka özen gösterin.

  • Şok Diyetlerden Kaçının

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım “Çok düşük kalorili veya tek tip gıdaları içeren şok diyetler kas ve sıvı kaybına neden olmaktadır. Tartıda hızlıca eksilen o rakamlar aslında yağ kaybını yansıtmamaktadır. Ayrıca bu amaçla kontrolsüz bir şekilde kullanılan besin destekleri ise karaciğer ve böbrekler başta olmak üzere sağlığa ciddi zararlar verebilme hatta hayati riske bile yol açabilmektedir. Bu nedenle şok diyetlerden kesinlikle uzak durun” diyor.