Yazılar

Yüzüstü uyamak keratokonusu tetikleyebiliyor!

Pek çoğumuzun adını bile duymadığı, geçmişte ‘nadir hastalık’ olarak kabul edilen Keratokonus, günümüzde gelişen teknoloji sayesinde çok sık tanı konulan ilerleyici bir göz hastalığı olarak öne çıkıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan, korneanın incelerek öne doğru sivri (konik) bir şekil almasına yol açan Kerakotonusa yönelik hastaların şikayetlerini şu sözlerle ifade ediyor: “Gözlük numaram çok sık değişiyor”, “Tek gözümle baktığımda harflerin gölgesi var, çift görüyorum”, “Geceleri farların etrafında haleler ve parıltılar oluşuyor, araba kullanmakta zorlanıyorum”, “Parlak ışıkta gözlerim kamaşıyor, sisli görüyorum”, “Astigmatım her kontrolde artıyor, gözlük işe yaramıyor.”

Son yıllarda ekran kullanımının artması, alerjik göz hastalıklarının yaygınlaşması ve kornea topografisiyle erken tanı konulabilmesi dolayısıyla keratokonus hastalarının sayısının ciddi ölçüde arttığını belirten Prof. Dr. Turhan, keratokonusa zemin hazırlayan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan

Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan

  •  Gözleri sık ve sert ovuşturmak

Gözleri kaşımak ya da bastırarak ovuşturmak, gözün önündeki saydam tabakayı (kornea) zamanla inceltir ve zayıflatır. Araştırmalar; gözleri ovuşturmanın sağlıklı kişilerde bile hastalığın gelişmesini kolaylaştırdığını göstermektedir. Kaşıntı hissinde gözü ovuşturmak yerine soğuk kompres yapılmalı ve hekime başvurulmalıdır.

  • Göz alerjisini ve atopik hastalıkları tedavisiz bırakmak

Polen alerjisi, atopik dermatit, egzama, astım ve kronik alerjik konjonktivit, gözde kaşıntıya neden olur ve bu da kişiyi sürekli gözünü ovuşturmaya iter. Bu kısır döngü korneaya zarar verir.  Keratokonus hastalarının önemli bir bölümünde atopi öyküsü mevcuttur. Alerjinin doğru ilaç ve çevresel önlemlerle kontrol altına alınması ovuşturma isteğini keser ve ilerlemeyi yavaşlatır.

  • Yüzüstü veya göze baskı yaparak uyumak

Yüzüstü uyumak ya da uyurken eli göze bastırmak, korneaya sürekli baskı uygulanmasına neden olur. Bu durum zamanla göz yapısını zayıflatabilir ve hastalığın ilerlemesine yol açar.

  • Gözleri güneşten korumamak

Güneşin zararlı UV ışınları, gözün ön tabakasına (kornea) zarar verebilir ve yapısını zayıflatabilir. Genetik yatkınlığı olanlarda ise kornea biyomekaniğini hızla zayıflatabilir. Bu nedenle sadece yazın değil, yıl boyunca UV400 ve CE sertifikalı kaliteli bir güneş gözlüğü kullanmak önemlidir. Çocuklara da küçük yaştan itibaren bu alışkanlık kazandırılmalıdır.

  • Göz numarasındaki değişiklikleri önemsememek

Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Semra Akkaya Turhan “10–25 yaş aralığında her kontrolde artan miyopi-astigmat, düzensiz astigmat ya da gözlüklü görme keskinliğinin düşmesi keratokonusun en erken işaretidirGözlük numaraları sık değişen ve astigmatizma artışı olan ergen ve genç erişkinlerde yılda bir kornea topografisi içeren tam muayene şarttır; erken tanı sayesinde hastalığın ilerlemesi durdurulabilir” diyor.

  • Aile öyküsünü göz ardı etmek

Birinci derece akrabalarında keratokonus olanlarda risk kat kat artar. Bu nedenle ailede böyle bir durum varsa, gözle ilgili herhangi bir şikayet olmasa bile düzenli göz kontrolleri yaptırmak çok önemlidir. Bu sayede erken tanı mümkün olur ve tedavi edilebilir.

Keratokonus’un tanı ve tedavisinde heyecan verici gelişmeler!

Günümüzde teknoloji ve tıp alanında ilerlemeler sayesinde keratokonus artık belirtiler ortaya çıkmadan, çok erken dönemde tespit edilebiliyor.  Prof. Dr. Turhan, tedavideki yenilikleri şöyle özetliyor: “Tedavide kornea çapraz bağlama (CXL) ilerlemeyi durdurmada altın standart haline geldi. Bu yöntemin daha hızlı ve farklı tekniklerle uygulanan çeşitleri sayesinde çocuklarda da güvenle uygulanabilir. Ayrıca kornea içine yerleştirilen halkalar, özel lazer tedavileri, göz içine yerleştirilen lensler ve gelişmiş kontakt lensler sayesinde hastaların büyük çoğunluğu kornea nakline ihtiyaç duymadan iyi bir görme seviyesine ulaşabiliyor. Gerekli durumlarda yapılan yarım kat kornea nakli yöntemi ise klasik nakillere göre daha güvenli ve daha uzun ömürlü sonuçlar sunuyor.”

 

#Keratokonus #GözSağlığı #Astigmat #AcıbademAltunizade #ProfSemraAkkayaTurhan #GözHastalıkları #ErkenTanı #SağlıkHaberleri #GözlükNumarası #GözKamaşması #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Kilo artışının “gizli sebebi” bunlar olabilir!

Kilo vermeye çalışırken bazen hiç beklenmedik bir tabloyla karşılaşabiliyoruz.  Daha az yeriz, daha çok hareket ederiz ama tartı ibresinde bir değişim olmaz. Üstelik, bazen canımızı daha da sıkan bir şey olur; her zamankinden az yediğimiz halde kilo alırız. Acıbadem Altunizade Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, bu durumun çoğu zaman hatalı beslenme ve yaşam alışkanlıklarımızdan kaynaklandığını belirterek, “Diyet sürecinde kalori hesabı yapmamak, az yenilmesine rağmen kilo alınmasının en yaygın sebeplerinden biridir. Ancak, kilo alınmasının nedeni sadece beslenme hataları değildir. Vücudumuz bazen kronik strese, hareketsizliğe ve uyku bozukluğu gibi etkenlere karşı kendini korumaya alır ve yağ depolamaya yönelir. Bu nedenle az yemek her zaman çözüm olmayabilir” diyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, ancak kilo artışının hormonal veya metabolik hastalıklardan da kaynaklanabildiğini vurgulayarak, “Özellikle kısa sürede ve karın çevresinde belirgin kilo artışı varsa, metabolik veya hormonal sebeplerin araştırılması son derece önemlidir” ifadelerini kullanıyor. Doç. Dr. Adnan Batman,  az yemeye rağmen kilo artışına yol açabilen 10 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Adnan Batman

Doç. Dr. Adnan Batman

Hatalı diyetler

Az yenilmesine rağmen kilo alımının en önemli sebeplerinden biri, diyet sürecinde kalori hesabı yapılmamasıdır. Bu durum farkında olmadan ihtiyaçtan fazla enerji alınmasına yol açabiliyor. Ayrıca, şok diyetler de kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlasalar da metabolizmayı yavaşlatabiliyor ve kas kaybına neden olarak kilo alımını kolaylaştırıyor.

Yetersiz ve kalitesiz uyku

Yetersiz ve kalitesiz uyku, az beslenilmesine rağmen kilo artışının önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Doç. Dr. Adnan Batman, beş saatin altında uyuyan kişilerde obezite riskinin yüzde 50 oranına kadar artabildiğine işaret ederek, şu bilgileri paylaşıyor: “Gece geç uyumak melatonin ve kortizol dengesini bozar. Bu durum insülin duyarlılığını azaltır ve vücudu yağ depolamaya daha yatkın hale getirir. Aynı zamanda kortizolün salınımını yükselterek karın çevresinde yağlanmayı artırır.  Dolayısıyla melatonin hormonunun yükseldiği 22:00-23:00 saatleri arasında uyku moduna geçilmesi son derece önemlidir.”

Kronik stres

Kronik stres altında vücut daha fazla kortizol hormonu salgılıyor. Bu hormon uzun süre yüksek düzeyde kaldığında metabolizma hızını düşürüyor. Ayrıca, kan şekerini yükselterek insülin seviyesinin de artmasına neden olabiliyor; bu durum yağ depolanmasını kolaylaştırıyor. Kronik stres altında olan kişiler az yeseler bile yağ depolamaya daha yatkın hale gelebiliyor. Doç. Dr. Adnan Batman,   stres hormonu kortizol yüksekliğinin özellikle karın bölgesinde yağ dokusunu artırdığını belirterek, “Karın bölgesi kortizole daha duyarlı olduğu için yağ yakımı burada daha fazla belirginleşmektedir” diyor.

Kas kütlesinde azalma

Kas kaybı 35 yaş sonrasında yavaş ama sürekli bir şekilde ilerliyor. Kas dokusunun metabolik olarak aktif olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Adnan Batman, “Kas kütlesi azaldıkça bazal metabolizma hızı da düşmektedir. Bu durum, aynı miktarda beslenmeye devam edilse bile vücudun daha az enerji harcamasına ve zamanla yağ oranının artmasına neden olabilmektedir” bilgisini veriyor.

Hareketsiz yaşam

Sadece spor yapmak değil, gün içindeki toplam hareket miktarı da enerji harcamasını belirliyor. Masa başında çalışma ve uzun süre oturma gibi alışkanlıklarda günlük enerji harcaması ciddi şekilde azalıyor. Bu durumda kişi az besin tüketse bile harcanan enerji daha düşük olduğu için kilo artışı görülebiliyor. Düzenli günlük hareket, metabolizmanın daha aktif kalmasına yardımcı oluyor ve kilo kontrolünü destekliyor.

Perimenopoz / Menopoz

Perimenopoz ve menopoz dönemlerinde östrojen seviyesinin azalması metabolizmanın yavaşlamasına neden olabiliyor. Dolayısıyla az yenilse bile metabolizma daha yavaş çalıştığı için kilo alınabiliyor. Bu hormon değişimi vücudun yağı özellikle karın bölgesinde depolama eğilimini artırıyor.

Tiroit yetmezliği (Hipotiroidi)

Metabolizmamızı düzenleyen tiroit hormonlarının eksikliğinde bazal enerji harcaması düşüyor ve sıvı tutulumu gelişebiliyor. Genellikle 2–4 kilo civarında kilo artışı yaşanırken beraberinde halsizlik, üşüme ve kabızlık gibi sorunlar da görülebiliyor.

Cushing sendromu

Cushing sendromu, vücudun uzun süre yüksek miktarda kortizol hormonuna maruz kalmasıyla oluşan bir hastalık. Kortizol yüksekliği özellikle karın bölgesi, ense ve yüzde yağ birikimine yol açıyor. Yüz yuvarlaklaşıyor, cilt inceliyor ve morarmalar gelişebiliyor. Doç. Dr. Adnan Batman, hızlı ve bölgesel kilo artışında Cushing sendromunun mutlaka akla gelmesi gerektiğine işaret ediyor.

İnsülin direnci

İnsülin direncinde hücreler kan şekerini dengelemek için daha fazla insülin salgılıyor. İnsülin, glikozu hücrelere taşıma ve fazla enerjiyi yağ olarak depolama sinyali veren bir hormon. Kan şekeri normal olsa bile yüksek insülin nedeniyle vücut yağ depolamaya daha yatkın hale geliyor ve yağ yakımı zorlaşabiliyor. Kilo artışı özellikle karın bölgesinde görülüyor.

Polikistik over sendromu

Polikistik over sendromu olan kadınlarda androjen artışı ile insülin direnci birlikte görülebiliyor.  Bunun sonucunda az yenilmesine rağmen kilo artışı yaşanabiliyor. Ayrıca adet düzensizliği, tüylenme ve akne gibi sorunlar da gelişebiliyor.

 Kilo artışına karşı 5 etkili öneri!

  • Gerçek kalori alımınızı objektif olarak belirleyin.
  • Uyku sürenizi 7–8 saate çıkarın.
  • Haftada en az 3 gün direnç egzersizi yaparak, kas kütlenizi koruyun.
  • Tiroit, insülin ve kortizol gibi temel hormon değerlendirmesi yaptırın.
  • Kilonuzu ve bel çevrenizi düzenli olarak ölçün. 

#KiloKontrolü #AzYemekÇözümDeğil #Metabolizma #HormonalDenge #UykuSağlığı #StresYönetimi #KasKütlesi #HareketsizYaşam #İnsülinDirenci #TiroitSağlığı #SağlıklıYaşam #BeslenmeAlışkanlıkları #ObeziteRiskleri #Endokrinoloji #AcıbademSağlık #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #AhuÇağdaş #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya

İleri yaşta anne olmak isteyenlere ileri teknoloji desteği…

Son yıllarda anne olma yaşı eğitim, kariyere odaklanma ya da ekonomik sıkıntılar gibi gerekçelerle ertelenerek çoğunlukla 35’in üzerine çıkarken, yaş ilerledikçe doğurganlık kapasitesi ise azalıyor. İşte bu nedenle, ileride annelik hayaline kavuşabilmek amacıyla pek çok kadın yumurta dondurma konusunda araştırmalar yapıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Belgin Selam, “Doğurganlığı koruma yöntemlerinde yumurta dondurmanın yeri önemlidir. Kadın yaşlandıkça, doğurganlığı azalmaktadır. Günümüzde yumurta dondurma düşüncesi, isteği ve uygulamasının arttığını görüyoruz. Bu işlemin 35 yaşından önce yaptırılması yumurta sayısı ve kalitesi açısından önem taşıyor çünkü yaş ilerledikçe elde edilen yumurta sayısı azalıyor ve hamilelik şansı düşüyor” diyor. Prof. Dr. Belgin Selam yumurta dondurma hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Belgin Selam

Prof. Dr. Belgin Selam

  • Teknolojideki gelişmeler kaliteyi artırıyor

Son yıllarda teknoloji ve tıptaki gelişmeler; yumurta dondurmada yeni bilgileri ve uygulamaları gündeme getirdi. 1986 yılında dondurulmuş yumurtalarla ilk kez canlı doğum gerçekleşti. İlk yıllarda işlem için yavaş dondurma tekniği kullanılırken, günümüzde ise yumurtaların vitrifikasyon adı verilen yüksek hızlı dondurma tekniği ile -196 °C derecede sıvı azot tanklarında saklandığını belirten Prof. Dr. Belgin Selam “Vitrifikasyon tekniği ile ilk canlı doğum 1999 yılında gerçekleşti. Teknoloji ve tıptaki gelişmeler ile tüp bebek tedavisinde çözülen vitrifiye embriyoların gebelik oranlarının taze embriyolar ile aynı olduğu izlenmektedir” diyor.

  • 36 yaş ve üzerinde başarı oranı azalıyor!

Kadınlarda yaşla birlikte, yumurtalıklarda, üreme hücresi olan yumurta sayısında ve kalitesinde azalma izlenirken anomali oranları da artıyor. 36 yaş ve üzerinde başarı oranlarının anlamlı bir şekilde düşüş gösterdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Selam, sözlerine şöyle devam ediyor: “ESHRE Etik ve Hukuk Birimi planlanmış yumurta dondurma işleminin 35 yaş öncesinde yapılmasını, 38 yaş sonrasında uygulanmamasını önermektedir. 38 yaş, klinik gebelik için eşik değeri olarak izlenmektedir. Türkiye’de yumurta dondurma için yaş olarak üst veya alt sınır bulunmamaktadır.”

  • 40’lı yaşla birlikte şans iyice azalıyor

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Belgin Selam, yumurta dondurma işlemi için kaç yumurta dondurulması gerektiğine yönelik şu bilgileri veriyor: “Mümkün olduğu kadar çok sayıda olgun yumurta dondurulması tercih edilir. 1 canlı doğum yapma olasılığının yüzde 70 olması için 35 yaşında bir bireyde en az 10 olgun yumurta gerekirken, 40 yaşta ise yaklaşık 35 olgun yumurta gerekmektedir. Yaş arttıkça canlı doğum oranı azalmaktadır. Dondurulmuş ve çözülmüş bir yumurtadan canlı doğum oranı 30–34 yaşta yüzde 8.2, 35–37 yaşta yüzde 7.3, 38–40 yaşta yüzde 4.5, 41–42 yaşta ise yüzde 2.5 olarak rapor edilmektedir.”

  • Yumurtalar 5 yıl saklanabiliyor ama…

Ülkemizde yönetmeliğe göre; kanser hastalarında kemoterapi ve radyoterapi gibi yumurtalık hücrelerine zarar veren tedaviler ile üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak yumurtalıkların alınması gibi operasyonlar öncesinde yumurta dondurma işlemi yapılabiliyor. Ayrıca düşük yumurtalık rezervi olup henüz doğurmamış veya aile öyküsünde erken menopoz hikayesi olan kadınlar da yumurta dondurabiliyor. Dondurulan yumurtalar merkezlerde  5 yıl süreyle saklanırken, daha uzun süre saklanması Sağlık Bakanlığı’nın iznine tabi tutuluyor. Başvuruda bulunarak talebin devam ettiğini ifade eden imzalı dilekçe veriliyor.

  • Ortalama 2 haftada tamamlanabiliyor

Yumurta dondurma sürecinin yaklaşık 2 haftada tamamlanabildiğini belirten Prof. Dr. Selam, işlemin aşamalarını şöyle özetliyor: “Yumurtaların gelişmesi için adetin ilk günlerinde hormon tedavisi başlanıp, yumurtalıkların cevabına göre hormon iğnelerine 10-12 gün devam edilir. İğneden 34-36 saat sonra, anesteziyle, yumurtalar ultrasonografi eşliğinde toplanır. Uygun gelişim gösteren, olgun yumurtalar hızlı soğutmanın uygulandığı vitrifikasyon yöntemi ile dondurulur ve sıvı nitrojen tanklarında saklanır. Gebelik planlandığında bu yumurtalar çözülerek uygun spermle birleştirilip embriyo elde edilebilir ve kadın rahmine transfer edilebilir.”

#AnnelikHayali #YumurtaDondurma #Doğurganlık #KadınSağlığı #AnneOlmak #İleriYaşGebelik #Ramazan2026 #SağlıklıGelecek #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Böbrek hastalıkları çoğu zaman sinsice ilerliyor!

Böbrek hastalıkları dünya genelinde giderek büyüyen ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Güncel verilere göre, dünya genelinde yaklaşık 850 milyon kişi böbrek hastalığıyla mücadele ediyor. Uzmanlar, bu artışın hatalı alışkanlıklar ve çevresel etkenler sebebiyle önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacağı uyarısında bulunuyor. Türkiye’de de tablo endişe verici boyutlara ulaşmış durumda. Ülkemizde yaklaşık 7,5 milyon kişi kronik böbrek hastası;  bu rakam, her 6-7 erişkinden 1’inde görüldüğü anlamına geliyor. Genellikle belirti vermeden sinsice ilerlemesi nedeniyle çoğu zaman geç tanı konulan kronik böbrek hastalığı geri dönüşü olmayan sorunlara yol açabiliyor; böbrek yetmezliğiyle sonuçlanabiliyor!  Bu özelliğiyle, dünyada ölüme neden olan hastalıklar arasında her geçen yıl üst sıralara yükseliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, bu nedenle böbrek sağlığında düzenli hekim kontrollerinin ve koruyucu önlemlerin yaşamsal önem taşıdığına dikkat  çekerek,  “Sağlıklı beslenmek, yeterli sıvı almak, tuz tüketimini azaltmak, ilaç ve takviye ürünlerini doktor kontrolünde kullanmak, tansiyon ve kan şekeri için hekim takibinde olmak, böbreklerimizin uzun yıllar sağlıklı çalışmasını sağlayabilmektedir. Ayrıca,  erken teşhis için yılda bir kez rutin ultrason taraması yapılması da son derece önemlidir” diyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, böbreklerimizde hasar oluşturan etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar

Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar

Diyabet: Böbrek hasarının en yaygın nedeni

Diyabet, dünya genelinde ve ülkemizde böbrek hastalıklarının en sık görülen nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalara göre, tip 2 diyabet hastalarının yaklaşık yüzde 30-40’ında böbrek hasarı gelişiyor. Çünkü, uzun süre yüksek seyreden kan şekeri, böbreklerin süzme birimi olan damarlarında yapısal hasara yol açarak, diyabetik nefropati gelişmesine sebep oluyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,  böbreklerdeki hasar tedavi edilmediğinde ilerleyerek diyaliz tedavisi ve böbrek nakli ihtiyacına kadar ilerleyebildiğini belirtiyor.

Önlemek için: Diyabete bağlı böbrek hasarını önlemenin en etkili yolu; kan şekerinin hedef değerlerde tutulması, düzenli idrar ve kan tahlilleri ile hasarın erken dönemde saptanması.  Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, erken tanı ve doğru tedaviyle böbrek yetmezliği gelişiminin yıllarca geciktirilebildiğine, hatta tamamen önlenebildiğine dikkat çekiyor.

Hipertansiyon: Böbrekleri sessizce yıpratan tehlike

Kontrolsüz hipertansiyonu olan hastalarda kronik böbrek hastalığı gelişme riski 3–4 kat artıyor.  Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, ancak hipertansiyonun çok yaygın  görülmesine rağmen toplum tarafından genellikle ciddiye alınmadığı uyarısında bulunarak,  “Günümüzde her 3 erişkinden 1’i tansiyon hastasıdır. Hastaların önemli bir kısmı ya tanı almamıştır ya da tedavisini düzenli olarak sürdürmemektedir. Bu durum, hipertansiyonu böbrekler için en tehlikeli risk faktörlerinden biri haline getirmektedir. Çünkü, uzun süre yüksek seyreden tansiyon, tüm damarlarda olduğu gibi böbrek damarlarında da hasara yol açmaktadır” diye konuşuyor.

Önlemek için: Düzenli kan basıncı takibi, tuz tüketiminin azaltılması ve tedavinin aksatılmaması, hipertansiyonun böbrekler üzerindeki yıkıcı etkilerini büyük ölçüde önleyebiliyor.

Aşırı tuz tüketimi: Böbrek hasarını tetikleyen önemli bir etken

Aşırı tuz tüketimi, böbrek sağlığını olumsuz etkileyen önlenebilir risk faktörlerinin başında geliyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, Türkiye’de günlük tuz tüketiminin önerilen miktardan 3 kat daha fazla olduğunu hatırlatarak, “Tuz alımının artması, vücutta sıvı dengesinin bozulmasına ve tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Bu durum, özellikle tansiyon ve böbrek hastalarında ciddi bir risk oluşturmaktadır” uyarısında bulunuyor. Deniz tuzu, kaya tuzu, Himalaya tuzu ya da rafine tuzun tamamının böbrekler üzerinde aynı zararlı etkilere sahip olduğuna işaret eden Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, “Böbrek sağlığı açısından belirleyici olan tuzun çeşidi değil, tüketilen miktarıdır. Bilimsel çalışmalar, tuz tüketiminin azaltılmasının kan basıncını düşürdüğünü ve böbrek fonksiyon kaybının ilerlemesini yavaşlattığını göstermektedir” diyor.

Önlemek için: Sağlıklı kişiler, özellikle de risk grubunda olanlar için tuz kısıtlaması, böbrek sağlığının korunmasında kilit bir rol üstleniyor.

Takviye ürünler: Böbrek sağlığı için gizli tehlike

Çok sayıda bilimsel çalışmalar; vitamin, mineral, protein tozları ile kreatin gibi takviye olarak alınan ürünlerin gereksiz ve kontrolsüz kullanımının böbrek fonksiyonları üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini gösteriyor. Öyle ki takviye ürünleri kullanan kişilerin yaklaşık yüzde 10-20’sinin böbrek fonksiyon testlerinde klinik olarak anlamlı değişiklikler saptanmış. Bu ürünlerin, uzun  süreli kullanımında, sağlıklı kişilerde böbrek hasarı oluşturabildiği belirtiliyor.  Bilimsel veriler, diyabet, hipertansiyon veya böbrek hastalığı olanlarda ürünlerin böbrek hasarını hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Önlemek için: Takviyelerin ancak gerçek bir gereksinim varsa ve hekim önerisiyle kullanılmaları önem taşıyor.

Obezite: Böbreklere de yük oluyor

Dünyada ve ülkemizde adeta salgın boyutuna ulaşan obezitede, böbrek hastalığı 1.5-2 kat daha sık görülüyor. Her 5 kiloluk artış kronik böbrek yetmezliği riskini yüzde  20-30 oranında yükseltiyor.  Bunun nedeni ise obezitenin böbreklere hem doğrudan aşırı filtre yükü ve yağ birikimi yoluyla hem de dolaylı olarak hipertansiyon, insülin direnci ve inflamasyon üzerinden zarar vermesi.

Önlemek için: Sağlıklı beslenmek ve ideal kilo aralığında olmak böbrek sağlığını korumanın temel adımlarını oluşturuyor.

Ağrı kesici ilaçlar: Kontrolsüz kullanımı çok riskli

Çok yaygın kullanılan ve kolayca ulaşılan ilaçlar olan ağrı kesiciler böbrek dolaşımını sağlayan mekanizmalar üzerine etki ederek hem akut hem de kronik böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Çok kısa süre kullanımı bile son dönem böbrek yetmezliğiyle sonuçlanabiliyor. Kontrolsüz alınması sağlıklı kişiler için bile sakıncalıyken, özellikle böbrek yetmezliği riski yüksek olan hipertansiyon ve diyabet hastalarında  daha büyük tehdit oluşturuyor.

Önlemek için: Gerekli olduğu durumlarda, hekim kontrolünde, uygun doz ve sürede kullanılması böbrek hasarını önlüyor.

Sigara: Böbrek damarlarında hasar oluşturuyor

Sigara dumanında bulunan nikotin, karbon monoksit ve ağır metaller, tüm damarlarda olduğu gibi, böbrek damarlarında da işlev bozukluğuna yol açabiliyor. Bu maddeler doğrudan böbrek dokusuna ulaşarak hücresel düzeyde de hasara neden olabiliyor. Bunların yanı sıra vücutta iltihabi yanıtı artıran ve oksidatif stresi tetikleyen bir etki oluşturabiliyor. Bilimsel çalışmalar, bu faktörlerin etkisiyle sigara içen kişilerde kronik böbrek hastalığı gelişme riskinin içmeyenlere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, “Özellikle diyabet ve hipertansiyon gibi ek risk faktörleri olan hastalarda sigaranın böbrekler üzerindeki olumsuz etkisi daha belirgin hale gelmektedir ve son dönem böbrek yetmezliği gelişimi hızlanmaktadır” diyor.

Önlemek için: Sigaraya hiç başlanmaması, kullanılıyorsa hemen bırakılması böbrek sağlığında büyük önem taşıyor.

#BöbrekSağlığı #KronikBöbrekHastalığı #Diyabet #Hipertansiyon #TuzTüketimi #Obezite #AğrıKesiciRiskleri #SigaraZararı #ErkenTeşhis #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ülkemizde yaklaşık bir milyon kişide epilepsi görülüyor!

Halk arasında sara hastalığı olarak bilinen epilepsi, beynin elektriksel aktivitesinin zaman zaman kontrolden çıkarak tekrarlayan nöbetlere yol açtığı nörolojik bir hastalık. Dünyada yaklaşık 65 milyon, Türkiye’de de yaklaşık bir milyon epilepsi hastası olduğu belirtiliyor.  Epilepsi ani gelişen nöbetler nedeniyle hastaların iş, aile ve sosyal yaşamlarında ciddi sorunlara neden olabilirken, nadiren de olsa yaşamı tehdit eden tablolara da yol açabiliyor.  Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, oysa epilepsi nöbetlerinin doğru tanı ve kişiye özel tedaviyle çoğunlukla kontrol altına alınabildiğine dikkat çekerek, ”Ancak, tedaviden başarılı sonuç alınabilmesinde erken tanı büyük önem taşımaktadır. Erken tanı ile nöbetler daha hızlı kontrol altına alınmakta, nöbetlerin direnç kazanmaları ve beynin tekrarlayan nöbetlerden zarar görmesi önlenebilmektedir. Bunlar sayesinde hastalarımızın çoğu nöbetsiz bir yaşam sürebilmekte ve eğitim ile iş yaşamlarına sorunsuz devam edebilmektedirler. Erken tanı için özellikle gözden kaçabilen belirtilerin bilinmesi ve zaman kaybetmeden hekime başvurulması çok değerlidir” diyor.

Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural

Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural

 “Dalgın bakışlar” epilepsi sinyali olabilir!

Epilepsi nöbetleri denildiğinde aklımıza ilk olarak ’ağızdan gelen köpükler, bilinç kaybı ve sert kasılmalar’ geliyor. Yaygın inanışın aksine, her epilepsi nöbeti bu şekilde gerçekleşmiyor. Epilepside birçok farklı nöbet tipi mevcut. Belirtiler sorunun beynin hangi bölgesinde başladığı ve ne hızla yayıldığıyla ilgili olarak gelişiyor. Bilinç kaybı, kasılma, dalma, uykuda ani sıçrama, konuşmanın durması, kötü koku duyulması veya déjà-vu gibi tuhaf hisler, epilepsinin en sık görülen belirtilerinden. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, aslında nöbetlerin toplum tarafından bilinmeyen pek çok sinyali de olduğuna işaret ederek, ”Sadece saniyeler süren kısa donakalma, dalgın bakışlar ve sıçrama nöbetleri de epilepside sık görülür ve çoğu zaman fark edilmez. Bu belirtilerin gözden kaçması ise tanıyı ve tedaviyi geciktirmektedir” diye konuşuyor.

Uzayan nöbetlerde her dakika çok kritik!

Epilepsi nöbetlerinin çoğu 1–2 dakika içinde geçiyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, ancak 5 dakikadan uzun süren nöbetlerde acil müdahalenin son derece önemli olduğunu vurgulayarak ”Zira, nöbet süresi uzadıkça beynin oksijensiz kalmasına bağlı olarak kalıcı beyin hasarı riski artmaktadır. Bu nedenle, uzayan nöbetlerde her dakika çok kritiktir” uyarısında bulunuyor.

Yapay zeka destekli analizler tanıyı güçlendiriyor

Epilepsinin en yaygın nedenlerini genetik yatkınlık, doğum sırasında oksijen yetersizliği, inme, travma, beyin tümörleri, enfeksiyonlar ve yapısal beyin bozuklukları oluşturuyor. Bazı hastalarda ise belirgin bir neden saptanamayabiliyor ve bu tablo ”idiopatik epilepsi” olarak tanımlanıyor. Epilepsi hastalığında beynin elektriksel sinyallerini kaydederek anormal paternleri gösteren elektroensefalografi (EEG) temel tanı yöntemi olarak kullanılıyor. Gerekli durumlarda manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve video-EEG yöntemlerine başvuruluyor. Yapay zekâ destekli EEG analizleri tanıyı güçlendiriyor ve tedaviyi hastaya özel hale getiriyor.

Tedaviyle nöbetsiz bir yaşam mümkün!

Günümüzde epilepsi tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Tedavide amaç nöbetleri tamamen durdurmak ve yan etkisiz bir yaşam sağlamak. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, epilepsi hastalarının yüzde 65–70’inin doğru ilaç tedavisiyle tamamen nöbetsiz bir yaşam sürebildiklerini vurguluyor.

#Epilepsi #EpilepsiFarkındalık #SessizNöbetler #AbsansNöbeti #DalgınBakışlar #SaraHastalığı #Nöroloji #ErkenTanı #SağlıkHaberleri #NöbetBelirtileri #BeyinSağlığı #Acıbadem #MustafaAykutKural #SağlıktaFarkındalık #TürkiyeSağlık #EpilepsiNedir #EpilepsiİleYaşam #EpilepsiTedavisi #SağlıkGündemi #HastalıkBelirtileri #SağlıkBilinci #ToplumSağlığı

Bu kanserin yüzde 85’inden sigara sorumlu!

Dünyada her yıl 2 milyondan fazla ülkemizde de yaklaşık 41 bin kişiye akciğer kanseri tanısı konuluyor. Erkeklerde en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri kadınlarda da meme ve kolorektal kanserlerinden sonra 3. sıklıkta görülüyor. Kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan akciğer kanserinin en önemli nedeni olarak sigara  gösteriliyor. Öyle ki akciğer kanserinin yüzde 85’inin sigara kullanımı nedeniyle geliştiği belirtiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, akciğer kanserinden korunmanın veya riski azaltmanın en etkili yolunun  sigara ile tütün ürünlerinin bırakılması ve mümkün olduğunca pasif içicilikten kaçınılması olduğuna dikkat çekerek, “Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılmasıyla akciğer kanseri önlenebilmektedir. Ayrıca çevresel risk faktörlerini kontrol etmek ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek riskin azaltılmasında büyük bir önem taşımaktadır” diyor. Akciğer kanserinin genellikle erken dönemlerinde belirti vermemesi ve en tipik sinyali olan öksürüğün sigara kullanımına bağlanması nedeniyle sıklıkla ileri evrede teşhis edildiğine vurgu yapan Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, “Tanının gecikmesi de tedaviden etkin sonuç alınamamasına ve bunun sonucunda hastanın yaşamını yitirmesine neden olabilmektedir. Her kanserde olduğu gibi akciğer kanseri de ne kadar erken teşhis edilirse tam şifa şansı o kadar yükselmektedir. Bazen tarama yöntemleriyle tespit edilen çok erken evre akciğer kanserinde hastalarda sadece ameliyat ile şifa sağlanabilmektedir” diyor.

Prof. Dr. Faysal Dane

Prof. Dr. Faysal Dane

Risk grubundaki 50 yaş ve üzeri kişilere tarama önerisi

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, akciğer kanserine aslında tarama yöntemleriyle erken dönemde tanı konulabildiğini belirterek, “Erken evrede teşhis edilebilmesi için yüksek riskli olarak belirlenmiş; yoğun sigara içen veya geçmişte içmiş olan 50 yaş ve üzeri kişilere her yıl düşük radyasyon dozlu bilgisayarlı akciğer tomografi çekimi yapılması önerilmektedir. Bu sayede henüz belirti vermemiş erken evre akciğer kanserinin yakalanması mümkün olabilmektedir” bilgisini veriyor.

Kadınlarda akciğer kanseri artıyor, çünkü…

Akciğer kanseri, akciğer dokusundaki hücrelerin genetik olarak bazı değişimlere uğradıktan  sonra kontrolsüz çoğalması sonucunda oluşan bir kanser türü. Genel olarak erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık 3 ila 3,5 kat daha sık görülüyor. Erkeklerin sigara ve tütün kullanımının kadınlardan çok daha yaygın olmasının bunun başlıca nedeni olduğu düşünülüyor. Ancak, günümüzde kadınlarda sigara kullanımının artmasıyla birlikte akciğer kanseri oranları kadınlarda da yükseliyor ve iki cinsiyet arasındaki fark giderek azalıyor.

Bu kanserin yüzde 85’inden sigara sorumlu!

Akciğer kanserinin en önemli nedeni olarak sigara kullanımı gösteriliyor. Öyle ki akciğer kanserinin yaklaşık yüzde 85’inin sigarayla ilişkili olduğu belirtiliyor. Sigara dumanında bulunan çok sayıda kimyasal maddenin bir kısmı kanserojen özellik taşıyor. Bu kanserojen maddeler akciğer dokusunda hücrelerin genetik yapısını bozarak akciğer kanserine yol açabiliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, sigaranın bırakılması sonrasında akciğer kanseri riskinin azalması için üzerinden uzun bir süre geçmesi gerektiğini anlatarak, “Ayrıca, uzun dönem yoğun sigara içen kişilerde sigaranın bırakılması riski azaltsa da bu risk hiçbir zaman içmeyenler seviyesine düşmez; çünkü akciğerlerde bir miktar hasar mutlaka oluşmuştur. Bu nedenle, sigaraya hiç başlamamak en doğrusudur” diyor.  Prof. Dr. Faysal Dane, sigaranın yanı sıra hava kirliliği, radon gazı veya asbest maruziyeti, genetik faktörler, pasif içicilik ve ev içi duman maruziyetinin de risk faktörleri arasında yer aldığını söylüyor.

Genellikle tesadüfen teşhis ediliyor

Akciğer kanseri şikayete yol açtığında sıklıkla ileri evrede oluyor. Geç teşhis edilmesinin nedeni ise kanserin çoğunlukla uzun süre belirti vermemesi veya öksürük gibi yakınmaların sigaraya bağlanarak önemsenmemesi. Ayrıca yoğun sigara kullanan hastalarda tarama yöntemlerinin olmaması da geç teşhisin bir diğer sebebini oluşturuyor. Erken evrede çoğunlukla belirti vermemesi nedeniyle bu dönemde ancak rastlantısal çekilen bir görüntüleme yöntemi sonrasında fark ediliyor. İleri evrelerde ise uzun süreli öksürük, kan tükürme, nefes darlığı, boyunda şişme, göğüs bölgesinde ağrı, hırıltı veya ses kısıklığı gibi belirtilerle kendini belli ediyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, bu tür belirtilerin mutlaka akciğer kanseri yönünden tetkik edilmesi gerektiğine işaret ederek, “Akciğer grafisi bazı büyük kitleleri veya sıvı toplanmasını gösterebilmektedir. Şüphe olan hastalarda düşük doz bigisayarlı tomografi çekilmesi en uygun olan yöntemdir. Asıl teşhis ise görülen kitleden biyopsi yapılarak alınan numunenin mikroskop altında incelenmesiyle konulmaktadır” diyor.

Tedavide çığır açan gelişmeler yaşanıyor!

Akciğer kanserinin tedavisinde; ameliyat, radyoterapi, kemoterapi, hedefe yönelik ilaçlar ve immünoterapi yöntemlerine başvuruluyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, kanser tedavisinde çığır açan immünoterapi ve hedefe yönelik ilaçların son yıllarda akciğer kanserinde de uygun hastalarda hem erken evrede hem de ileri evrelerde  kullanılmaya başlandığını vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Eskiden immünoterapi tedavisi bu hastalıkta daha ileri evrede fayda sağlarken, son birkaç yıldır erken evrede de temel oyunculardan biri haline gelmiştir. Aynı şekilde, eğer hastanın tümörü hedefe yönelik ilaçlar için uygunsa,  bu ilaçlara artık hem erken evre hem de ileri evre hastalıkta başvurabilmektedir. Bunların yanı sıra günümüzde hastanın tümöründen alınan bir parçadan kapsamlı gen analizi yapılarak hangi ilacın bu hastanın kanserinde etkili olduğunu tespit etmek mümkün olmaktadır. Tüm bu gelişmeler sayesinde  son yıllarda akciğer kanserinde hastaların yaşam sürelerinde ciddi artışlar kaydedilmiştir.”

Çocukluk çağının en çok görülen kanseri yaygınlaşıyor

Dünya genelinde çocuk kanserleri arasında ilk sırada yer alan lösemi, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat, hastalığın özellikle 2-5 yaş arasındaki çocuklarda sık görüldüğünü belirterek, anne-babaların sıkı gözlemleri sayesinde erken teşhisin mümkün olduğunu vurguluyor. Çocukluk çağı kanserlerine karşı toplumsal farkındalığın artırılmasının, tedavi başarısında son derece önemli rol oynadığını, bu nedenle her yıl 2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası kapsamında etkinlikler yapıldığını belirten Prof. Dr. Canpolat, löseminin 5 öncü sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Teknolojiyle iç içe, hızlı tüketimin merkezde olduğu modern yaşam, çocuk sağlığını sessiz ama güçlü biçimde tehdit ediyor. Artan hava kirliliği, hazır gıdalar, kimyasal içerikli oyuncaklar ve ekran karşısında geçirilen uzun saatler, çocukluk çağı lösemilerinin görülme oranının son yıllarda artmasına neden oluyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat bu durumun sadece genetik değil, çevresel faktörlerle de yakından ilişkisi olduğunu belirterek “Özellikle içinde bulundouğumuz modern çağda çevresel faktörlerin çok daha etkili olduğunu görüyoruz. Pestisit içeren gıdalar, hava kirliliği, plastik kullanımındaki artış ve elektromanyetik alanlar derken çocukların bağışıklık sistemi zayıflıyor. Ailelerin bu konuda bilinçli olması, erken farkındalık açısından kritik rol oynuyor” diyor.

Prof. Dr. Cengiz Canpolat

Prof. Dr. Cengiz Canpolat

Sinsice ilerliyor, erken tanı büyük önem taşıyor

Löseminin sinsice ilerleyen bir hastalık olduğu için belirtilerinin de genellikle yorgunluk, solunum yolu enfeksiyonları ya da kansızlık gibi durumlarla karıştırılabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Cengiz Canpolat sözlerine şöyle devam ediyor: “Oysa erken tanı, sadece yaşam süresini değil, tedavinin başarısını da kökten etkiliyor. Erken fark edilen her gün, çocuğun bağışıklık sisteminde önemli kazanımlar sağlıyor. Hastalığın ilk evrelerinde tespit edilmesi durumunda çocukların büyük bölümü tamamen sağlığına kavuşabiliyor. Ancak tanı geciktikçe kanserli hücreler çoğaldığından dolayı tedavi süreci uzuyor, ilaç dozları artıyor ve küçük bedenlerinin yükü ağırlaşıyor. Bu nedenle ailelerin en küçük şüphede bile vakit kaybetmeden uzmana danışmaları gerekiyor.”

Tedavide kişiye özel yaklaşımlar öne çıkıyor

Çocukluk çağı kanserleri içerisinde yüzde 30 ile en sık görüleni lösemi. Bilim dünyası çocukluk çağı lösemisinin tedavisinde son yıllarda büyük bir dönüm noktasına ulaştı. Günümüzde artık sadece kanser hücrelerini yok etmek değil, sağlıklı hücreleri koruyarak yaşam kalitesini yükseltmenin hedeflendiğini vurgulayan Prof. Dr. Cengiz Canpolat şöyle konuşuyor: “Geçmişte lösemi tedavisinde kullanılan kemoterapiler, vücuttaki tüm hızlı bölünen hücreleri etkilerdi. Günümüzde ise hedefe yönelik ilaçlarla sadece lösemi hücrelerine yöneliyoruz. Bu sayede saç dökülmesi, mide bulantısı gibi yan etkiler daha az görülüyor ve çocuklar tedavi sürecini çok daha iyi tolere ediyor.”

Lösemide bu belirtileri ihmal etmeyin!

Prof. Dr. Cengiz Canpolat, löseminin üç öncü belirtisini sıralayarak, anne babalara bu belirtileri kesinlikle dikkate almalarını vurguluyor. İşte o belirtiler;

  • Sebepsiz morluklar

Çocuğun cildinde bir çarpma sonucu değil, sebepsiz yere oluşan morluklar erken tanıda çok büyük önem taşıyor. Anne babalar genellikle ‘çocuk bu, sürekli düşüyor’ diyerek bacakların özellikle üst kısımlarında oluşan morlukları geçiştirmemeli. Eğer morluklar sık tekrarlıyor, geç iyileşiyor ya da farklı bölgelerde nedeni belirsiz şekilde ortaya çıkıyorsa mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

  • Burun ve diş eti kanamaları

Çocuklarda ara sıra burun veya diş eti kanaması normal olsa da, bu durum sıklaştığında önemli bir sinyal olabilir. Özellikle kendiliğinden başlayan, uzun süren ya da tekrarlayan burun kanamaları ve fırçalama sırasında kolayca kanayan diş etleri, kanın pıhtılaşma mekanizmasında bir sorun olduğuna işaret edebilir. Bu nedenle bu belirtileri hafife almamak, dikkatle izlemek ve zaman kaybetmeden doktora başvurmak gerekir.

  • Sık tekrarlayan ateş ve enfeksiyonlar

Bağışıklık sistemi zayıfladığı için çocuk sık sık ateşlenir, basit bir soğuk algınlığı uzun sürer veya tekrarlayan boğaz iltihapları görülür. Bu durum, vücudun savunma mekanizmasının lösemi hücreleri tarafından baskılandığını gösterebilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında çocuklarda solunum yolu enfeksiyonları yaygınlaştığı için, aileler bu duruma karşı uyanık olmalı, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyon ve kol-bacak ağrıları olması durumunda çocuk onkoloji uzmanına başvurmalıdır.

  • Lenf bezlerinde büyüme

Çocukların enfeksiyon sırasında özellikle boyun, koltuk altı ya da kasık bölgesinde lenf bezlerinin büyüyebilir. Ancak tedavi süresi sona erdiğinde lenf bezlerinde hala bir küçülme olmamışsa hatta daha da büyümüşse, üzerine dokununca hassasiyet olmuyorsa ve lenf bezi büyümesine yüksek ateş eşlik ediyorsa mutlaka Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümüne başvurulmalıdır.

Bitmeyen halsizlik ve yorgunluk

Eskiden enerjik olan bir çocuğun oyunlara ilgisini kaybetmesi, sık sık dinlenmek istemesi ve yüzünde belirgin bir solgunluk oluşması, kansızlıktan çok daha fazlasını işaret edebilir. Lösemi, kemik iliğindeki sağlıklı hücrelerin yerini kanserli hücrelerin almasıyla oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Çocuğunuzun günlük yaşamda hareketlilik seviyesini, uyku düzenini iyi takip ederek geçmeyen halsizlik, yorgunluk ve uykuya dalma güçlüğü durumunda doktora başvurun.

Yaşam kalitemizi artırmak ‘el’imizde!

Çoğumuz sabah masa başına geçip, günümüzün büyük kısmını bilgisayar ekranı karşısında geçiriyoruz. Defalarca yaptığımız küçük tıklamalar, sürekli ekran kaydırmaları derken ilk başta fark edilmeyen bu hareketler, zamanla el, kol ve omuzlarımızda ağrılara, kronik yıpranmalara ve kas sıkışmalarına neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli “Kolumuz kürek kemiğinden parmak ucuna kadar tek bir ünite; günlük küçük hareketler bile bu ünitenin geleceğini belirliyor. El, kol ve omuz ünitesindeki dokularımızın biyolojik yaş sürecini yavaşlatmak veya geri çevirerek onların ömrünü uzatmak mümkün” diyor. Uzun ömürlü ve sağlıklı bir yaşam sürmek amacıyla, hastalıklar oluşmadan önlemeyi hedefleyen ve son günlerde öne çıkan ‘Longevity Planı’nda diğer organlar gibi el, kol ve omuzlarımızın da ayrı bir yaklaşım istediğini vurgulayan Prof. Dr. Gereli, el, kol ve omuzlarımızı gençleştirmek için alınması gereken basit ama etkili 4 yöntemi açıkladı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Arel Gereli

Prof. Dr. Arel Gereli

  • Tekrarlayan hareketlerden kaçının

Uzun süreli cep telefonu kullanımı ve devamlı bez sıkma gibi aktivitelerden kaçının. El, kol ve omuzlarımızı kullanarak her gün sayısız kez yaptığımız tekrarlayan yüklenmeler kas iskelet sisteminde dokularımızın yıpranmasına, zamanla el, kol ve omuzlarımızda küçük yırtılmalara ve sökülmelere yol açarak kronik inflamasyona neden olur. Longevity plan yaklaşımında, mücadele edilmesi gereken temel düşmanlardan biri olan kronik inflamasyon; ağrı, yorgunluk ve güçsüzlük hissi verir, uyku kalitesini bozar ve genel sağlığı olumsuz etkiler. Ayrıca kol bölgesindeki dokuların sertleşmesine ve kalınlaşmasına yol açarak; kolay zedelenmeye, kireçlenmeye, kas yırtığına ve karpal tünel sendromuna neden olur.

  • Doğru postür geliştirin

Kürek kemiğinden itibaren kolun duruşu omuz başları kulak hizasında olacak şekilde göğüs gergin, dirsekler hafif bükülü ve el bilekleri düz şekilde olmalıdır. Özellikle bilgisayar başında çalışanlar için kürek kemiklerimizi öne açılandırarak, dirsek ve el bileklerimiz bükülü şekilde uzun saatler durmak omuz ve kol kaslarımızın kısalmasına, sertleşmesine ve kolay yırtılmasına yol açar. Kötü postür, kola giden damar ve sinirleri sıkıştırarak iyileşme kabiliyetini azaltır. Çevremizi bizi dik ve omuzlarımızı geride tutacak şekilde yapılandırmalı, el bileği ve dirsekler bükülüyken cep telefonu veya tablet ile uzun saatler geçirmekten kaçınmalıyız.

  • Kişiselleştirilmiş egzersiz planı uygulayın

Düzenli egzersizin Longevity planının ana öğelerinden biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Gereli “Ancak her insanın genetiği ve yaşam tarzı farklı olduğundan kişiye ve yaşına uygun bir egzersiz programı tasarlanmalı ve devamlılıkla uygulanmalıdır. El, kol ve omuzlarımızın kullanım ömrünü uzatmak kişiselleştirilmiş egzersiz programları ile mümkündür. Böylece el, kol ve omuzlarımızın fiziksel performansı artırılırken, kas kütlesi korunabilir ve yaşlanma süreci yavaşlatılabilir. Ancak güçlendirme amaçlı aşırı yüklenme ve ısınmadan yapılan hareketler sakatlıkla sonuçlanabildiğinden dikkat edilmeli, güçlendirme ve direnç egzersizleri kadar esneklik, mobilite ve postür egzersizleri de dengeli şekilde uygulanmalıdır” diyor.

  • Kişisel risklerinizi öğrenin

Hastalıklar genetik yatkınlık zemininde çevresel nedenlerle oluşuyor. Bazı insanların el, kol ve omuzlarında doğuştan gelen özellikleri kimi hastalıklarla daha erken karşılaşmasına neden olabiliyor. Bu nedenle detaylı bir muayene ve uygun görüntüleme yöntemleri kullanılarak kendi risk analizinizi yaptırmak için bir uzman görüşü almakta fayda var. Prof. Dr. Arel Gereli “Ortalama yaşın giderek arttığı günümüz dünyasında enerjik, üretken ve kaliteli bir yaşam sürmek için şimdiden tedbir almamız gerekiyor. Unutmayalım ki; sağlıklı yaş alma sürecinde bağımsız ve kendi kendimize yeterli kalmak için el, kol ve omuzlarımız büyük önem arzediyor” diyor.

Kadınların en çok merak ettiği jinekolojik sorunlar!

Ülkemizde kadınların sağlıklarıyla ilgili en çok merak ettikleri konuların başında jinekolojik sorunlar geliyor. Ancak çoğunlukla utandıkları ya da ihmal ettikleri için doktora başvurmayı geciktirebiliyorlar. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk, kadınların jinekolojik sağlığıyla ilgili farkındalıklarını artırmanın önemine dikkat çekerek “Vücudumuzun verdiği sinyalleri ciddiye almak, erken tanı ve tedavinin en etkili yoludur. Oysa ülkemizde kadınlar çoğunlukla ‘bu sorun arkadaşımda da var, demek ki normal’ diye düşünerek doktora gitmiyorlar ya da utandıkları için anlatmaya dahi çekiniyorlar. Bu yaklaşım ise önemli bir hastalığın tanısını geciktirebiliyor. Vücut bir sinyal veriyorsa, onu yok saymak yerine anlamaya çalışmalıyız. Sorunları doktorla paylaşmaktan ise kesinlikle utanmamalıyız. Unutmayın, erken teşhis için ilk adım farkındalık ve düzenli muayene olmaktır” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk, ülkemizde kadınların jinekolojik sorunlara yönelik en çok yönelttiği 9 soruyu ve yanıtlarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Harika Bodur Öztürk

Dr. Harika Bodur Öztürk

  • SORU: Kadınlarda idrar kaçırma neden olur?

CEVAP: Özellikle gebelik, kilo alıp verme, kronik kabızlık, menopoz ve vajinal doğumlar sonrasında pelvik taban kaslarının zayıflamasıyla birlikte, öksürme veya hapşırma gibi karın içi basıncını artıran durumlarda idrar kaçırma sorunu yaşanabiliyor. Tedavide pelvik taban egzersizleri ve genital laser tedavileri oldukça etkili olabilirken, anatomik bozulma durumunda ise ameliyatla tedavi ediliyor. İdrara zor yetişme gibi daha farklı bir şikayet olduğunda ise ilaç tedavileri ile bu sorun çözülebiliyor.

  • SORU: Adet düzensizliği normal olabilir mi?

CEVAP: Adet döneminde bir iki günlük sarkma normaldir. Genç bir kızda menstruel kanama başladıktan sonra ilk 2 yıl düzensiz kanamalar normal kabul edilir. Ancak sonrasında düzensizlik devam ediyorsa değerlendirilmelidir. Ani ve hızlı kilo kayıpları ile aşırı egzersizde adet olamama şikayeti gelişebilir. Kilo almaya eğilim ile birlikte adetlerin arası 35 gün üzerine çıkıyorsa polikistik over sendromu veya tiroit hormonu bozuklukları değerlendirilmelidir. Yaş ilerledikçe peryodlar 24-25 gün gibi öne gelmeye başladıysa perimenopoza giriş süreci de araştırılabilir.

  • SORU: Doğum kontrol hapı kullanırsam ilerde çocuğum olmaz mı?

CEVAP: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk “Dünya Sağlık Örgütü doğum kontrol haplarının kısırlığa yol açmadığını belirtiyor. Hap bırakıldığında, yumurtlama yeniden başlıyor ve gebelik planlanabiliyor. Çoğu kadında doğurganlık, hap bırakıldıktan sonraki ilk 1–3 ayda geri dönüyor. Burada önemli olan doğum kontrol ilaçlarını kullanırken hastanın yaşının ilerlediği ve yaşla birlikte doğurganlığın azaldığı bilgisinin unutulmamasıdır” diyor.

  • SORU: Yumurta rezervim nasıl artabilir?

CEVAP: Kadın doğurganlığının limitleri olduğu için yumurtalık rezervini değerlendiren muayene, ultrasonografide antral folikül sayısının değerlendirilmesi ve kan testlerini yapmak önemlidir. 35 yaş civarında halen gebelik planlamayan kadınların yumurta rezervi araştırılarak (ailede erken menopoz gibi risk faktörü varsa daha öne çekilmeli) yumurta dondurma veya tüp bebek uygulamasıyla ileride gebelik şansı artırılabilir.

  • SORU: Menopozla birlikte neler yaşayacağım?

CEVAP: Menopoz aslında kadınların yeni hayatlarını kucakladığı bir dönemdir. Halk arasındaki tabiriyle sıcak basmaları, gece uykusuzluğu, çarpıntı, anksiyete, cilt ve saçlarda değişim, vajinal kuruluk, libido azalması, unutkanlık ve beyin sisi gibi şikayetler menopoz öncesi geçiş dönemi veya menopozla ilgili olabilir ve destekle düzelebilir. Menopozla birlikte başlayan kalp damar hastalığı ve kemik erimesi riski hormon replasman tedavileriyle azaltılabilir.

  • SORU: Vajinal akıntı ne zaman normal, ne zaman hastalık belirtisidir?

CEVAP: Dr. Harika Bodur Öztürk “Vajinal akıntı varlığını sorduğumuz her hasta evet cevabını verebilir. Şeffaf ve koku içermeyenler normaldir. Ancak sarı, yeşil, süt kesiği karakterinde, yoğun beyaz, özellikle de koku, kaşıntı ve genital bölgede yanma varsa mantar veya bakteriyel enfeksiyon olabilir. Mutlaka uzman hekim tarafından değerlendirilip tedavi edilmelidir. Bulaşıcı enfeksiyonlar infertiliteye de yol açabilir” diyor.

  • SORU: Ağrılı cinsel ilişki bir kader mi?

CEVAP: Hayır. Bu sorun altta yatan nedenin tedavisiyle tümüyle ortadan kaldırılabilir ve tedavi edilebilir. Ağrı birçok mekanizma ile gelişebilir. Mantar enfeksiyonu, menopozla birlikte vajinal kuruluk, doğum sonrasında hormon dengesindeki değişiklikler veya endometriozis gibi nedenler ağrıya yol açabilir. Ülkemizde tanı konulmamış ve uygun tedavi edilmemiş vajinismus vakalarında da ağrılı cinsel ilişki bir kadermiş gibi algılanabilir ancak tedavisi mümkündür.

  • SORU: HPV nasıl bulaşır?

CEVAP: Dr. Harika Bodur Öztürk “HPV virüsü hamam, güzellik merkezi ve ortak kullanılan tuvaletler gibi ortamlardan bulaşmaz. En yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan biridir. Prezervatif kullanımı riski azaltsa da tamamen ortadan kaldırmaz. Tek partnerli ilişkiniz olsa bile riskim yok diye düşünmeyin. HPV’nin bazı tipleri rahim ağzı kanserine, bazı tipleri ise genital siğillere neden olur. Dünya Sağlık Örgütü, korunmada en etkili yöntemin HPV aşısı olduğunu vurgulamaktadır, bu nedenle taramalar ve HPV aşısı çok önemlidir” uyarısında bulunuyor.

SORU: Miyomlar kötü huylu mudur? Mutlaka ameliyat olmak mı gerekir?

CEVAP: Miyomlar rahim dokusunun kas tabakasından gelişen çoğunlukla iyi huylu tümörlerdir. Üreme çağındaki kadınların yaklaşık yüzde 40’ında miyom tespit edilebilir. Genellikle belirti vermez ve rutin muayenede fark edilip takibe alınır. Ancak rahim duvarına yakınsa veya büyükse aşırı derecede kanama yaparak kansızlık nedeni olabilir. Büyük miyomlar bulunduğu konuma göre mesaneye veya bağırsaklara bası şikayetine yol açabilir. Sık idrara gitme, karında büyüme, ele gelen kitle gibi durumlara yol açabilir. Dr. Harika Bodur Öztürk “Hastanın şikayetine göre cerrahi endikasyon konulur. Kanama, anemi etkeniyse, gebeliğe engel olduğu veya tekrarlayan düşüklere yol açtığı düşünülüyorsa, takiplerde hızlı büyüdüğü tespit edilirse hastanın yaş ve klinik durumuna göre cerrahi laparoskopik olarak myomun çıkarılması veya histerektomi yapılması tıbben gerekir. Binde 3 oranında ‘leiomyosarkom’ adını verdiğimiz kötü huylu tümör saptanabilir. Menopozdan sonra miyomda büyüme varsa, kısa sürede boyutunda değişiklik olduysa ‘sarkom’ ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır” diyor.

Utandıran hastalık eve hapsediyor!

Gülmekten kaçınan, öksürmeye korkan, komşusuna bile gidemez hale gelen kadınlar… Tıp dilinde ‘üriner inkontinans’ olarak adlandırılan, halk arasında ise ‘idrar kaçırma’ olarak bilinen sorun, çoğunlukla utanma duygusuyla bastırılıyor ve kimseyle paylaşılamıyor. Kadınları hem fiziksel hem de psikolojik olarak son derece olumsuz etkileyen bu sorunun ülkemizde her 4 kadından 1’inde görüldüğünü belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı “Uygunsuz ortamda idrar kaçırma korkusundan dolayı kadınlar sosyal hayattan kendini soyutlarlar. Toplum içine çıkmaya çekinir, fobi geliştirirler. Toplu yaşam alanlarına ve alışveriş merkezlerine gitmeleri gerektiği zaman öncelikle tuvaletin yerini belirleyip buralara yakın bulunmak isterler” diyor. Bu sorunun ayıp görülerek kimseyle hatta doktorla bile çoğu kez paylaşılmadığı için erken tedavi imkanının kaçırıldığını belirten Doç. Dr. Kılıççı, oysa sorun erken teşhis edildiğinde tedavisinin çok kolay yapılabildiğini vurguluyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı üriner inkontinansın tedavisinde yeni gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

“Komşuma dahi gitmek istemiyorum”, “Dışarı çıkmaya çekiniyorum”, “Tuvalete yetişemiyorum”… Bu ve benzeri yakınmalar ülkemizde kadınlar arasında çok yaygın görülen, yaşam kalitesini düşüren ama çoğu zaman dile getirilemeyen idrar kaçırma sorununa işaret ediyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı, birçok kadnıın bu sorunu yalnızca kendisinin yaşadığını sandığını, oysa idrar kaçırmanın ülkemizde çok yaygın bir sorun olduğunu belirterek “Hem sıklığı yaygındır hem de sıklıkla atlanmaktadır. Bu nedenle üriner inkontinansı tanımak, tedavi etmek veya ilgili branşa yönlendirmek önemlidir. Ülkemizde  yapılan bir çalışmada kadınların yüzde 25-45’inde görüldüığü belirtilmektedir” diyor. 40’lı yaşlardan itibaren kadınlarda idrar kaçırma sıklığının arttığını belirten Doç. Dr. Kılıççı sözlerine şöyle devam ediyor: “Ama obezite hastalarında, bağ dokusu hastalığı olan ve idrar torbası zayıf olanlarda, zor veya müdahaleli doğum yapanlarda, kronik kabızlık yaşayan hastalarda 30’lu yaşlardan itibaren de görülebiliyor. Özellikle vajinal doğum yapan hastalarda bağ dokusunun da zamanla zayıflaması ile menopozlu yaşlara gelindiğinde görülme sıklığı artıyor. “

Doç. Dr. Çetin Kılıççı

Doç. Dr. Çetin Kılıççı

Stres ve yaşa bağlı olarak değişiyor

İdrar kaçırma sorunu olan hastaların strese bağlı ya da yaşa bağlı olarak iki tip yakınma ile kendilerine başvurduğunu belirten Doç. Dr. Çetin Kılıççı “Kimi hastalar her ıkınmada, ani öksürükte, hapşırmada, ağır kaldırmada, egzersiz yaparken, ani hareketle veya secdeye varıp kalktıklarında kontrolleri dışında idrar kaçırırlar. Biz bu tip idrar kaçırmaya ‘stres tipi’ idrar kaçırma diyoruz. Bu tip sorunda tedavi ile çok yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. İkinci sık karşılaştığımız yakınma; yaş alma ile ile sıklığı artan tiptir. Bu tip idrar kaçırma da şiddetli, ani, acil işeme ihtiyacı ve bunu izleyen şiddetli idrar kaçırma ile karıkterize bir durumdur. Sıklıkla zamanında tuvalete yetişmeleri mümkün olmadığından hastalar tuvalete doğru koşarken veya tuvaletin yerini bulmaya çalışırken idrar kaçırırlar. Bu iki tip aynı hastada da olabilmektedir. Uygunsuz ortamda idrar kaçırma korkusundan dolayı kadınlar sosyal hayattan kendini soyutlarlar. Toplum içine çıkmaya çekinir, fobi geliştirirler. Toplu yaşam alanlarına ve alışveriş merkezlerine gitmeleri gerektiği zaman öncelikle tuvaletin yerini belirleyip buralara yakın bulunmak isterler” diyor.

Çoğu hasta da yaş almanın doğal sonucu sanıyor!

Toplumda ‘sadece benim başıma geldi’ diye düşünerek içine kapanan pek çok kadın olduğu gibi, çoğu kadının da bunu yaş almanın doğal bir sonucu olarak gördüğünü belirten Doç. Dr. Çetin Kılıççı şöyle konuşuyor: “Ülkemizde kadınlar arasında idrar kaçırma ne yazık ki çocuksu bir sorun olarak görüldüğü için ayıplanırım çekincesi ile bundan bahsetmekten çekiniyorlar. Oysa bu hastalık aynı diyabet ya da tansiyonun çıkması gibi ilerleyen yaşlarda karşılaştığımız bir hastalık ve tedavisi de mümkündür.”

Bu sorunu yaşamamak için!

İlerleyen yaşlarda idrar kaçırma ve idrar torbası sarkması gibi hastalıklarla karşılaşmamak için sağlıklı iken kiloya dikkat etmek gerekiyor çünkü obezite önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan karın içi basıncını arttıran kronik kabızlık ve kronik öksürük gibi şikayeti olanların da mutlaka tedavi olmaları gerektiğini belirten Doç. Dr. Kılıççı, pelvik kasları güçlü tutmak için de pelvik taban egzersizleri ve düzenli spor yapılması gerektiğini söylüyor.

Tedavide güncel yöntemler

Hastalığın tedavisi kişiden kişiye değişirken, kimi hastada pelvik taban egzersizleri ve ilaç tedavisi aynı anda uygulanıyor, fayda görülmediği durumda mesane botoksu gibi ileri tedavilerle başarı sağlanabiliyor. İdrar kaçırma tedavilerinin günümüzde teknolojik gelişmelerin ve tedavi alternatiflerinin çoğalması sayesinde daha kolay yapılabildiğini vurgulayan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Çetin Kılıççı şöyle konuşuyor: “Bu amaçla hayat tarzı değişiklikleri (kilo verme, kahve çay gibi kafein içeren sıvı tüketiminin azaltılması) ve pelvik taban kas egzersizleri tedavinin ilk basamağını oluşturmakta. Eğer ileri hastalık varsa idrar kaçırmanın tipine bağlı olarak medikal ilaç tedavileri ikinci basamak tedaviyi oluşturmakta. Bu yöntemlerle başarı elde edilemeyen hasta gruplarında cerrahi tedavi ile çok yüz güldürücü sonuçlar elde edilebilmektedir.”

Laparoskopik yöntemle küçük kesi ve çok daha hızlı iyileşme

İdrar kaçırma sorununda öksürük ve hapşırma kaynaklı ikinci tip hasta grubunda laparoskopik yani kapalı ameliyat uygulandığını belirten Doç. Dr. Kılıççı “Laparoskopik yöntemde batından küçük kesilerle ya da vajinal yolla, idrar torbası tabanını destekleyerek ameliyat yapıyoruz. Bu ameliyatlar, özel olarak üretilmiş hazır yama ve kancalarla yapılmakta ve operasyon 30 dakika gibi kıssa bir sürede tamamlanmaktadır. Günümüzde idrar kaçırma kadınlarda bir kader değildir. Özellikle erken teşhis edildiğinde tedavisi çok kolay ve başarı oranı çok yüksektir” diyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto