Kalp ameliyatlar küçük kesiklerle yapılabilir

Kalp ameliyatlar küçük kesiklerle yapılabilir

Modern çağın yaşam ve beslenme alışkanlıkları tüm sağlık sistemimizi olumsuz etkiliyor. Ancak aşırı hareketsizlik, fazla kilo, diyabet, yağlı beslenme gibi faktörlerin kalbi besleyen atardamarlarda tıkanmaya yol açması, kalp krizine neden olduğu için hayati risk taşıyor. Bu nedenle her yıl giderek daha fazla kişi koroner by pass ameliyatı olarak tanımlanan cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyuyor. Halk arasında “iman tahtası” olarak bilinen göğüs kemiğinin (sternum) kesilerek gerçekleştirilen klasik kalp ameliyatları çok büyük yara izine neden olduğu için hastada estetik kaygıya da neden olabiliyor. Gelişen yöntemlerin kalp damarı tıkanıklıklarını çoğunlukla meme altından küçük kesilerle gerçekleştirmeye olanak verdiğini anlatan Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, “Minimal invaziv (kapalı kalp ameliyatı) yöntemler sayesinde hastalar, kan kaybı, enfeksiyon gibi risklere daha az maruz kalıyor. Hastanede yatış süresi kısalıyor ve hasta günlük hayatına çok daha hızlı dönebiliyor. Göğüs kemiğindeki büyük ameliyat izleri de ortadan kalkıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Ahmet Arnaz

Birçok kalp ameliyatı minimal invaziv teknikle gerçekleştiriliyor. Sağ meme veya koltuk altından yapılan küçük kesilerle kalp boşlukları arasındaki deliklerin kapatıldığını, kalp kapaklarının tamir edildiğini, doğumsal kimi sorunların da düzeltilebildiğini örnek olarak anlatan Doç. Dr. Ahmet Arnaz, “Gelişen teknoloji sayesinde artık koroner baypas ameliyatları da göğüs kemiği kesilmeden küçük kesi ile yapılabiliyor. Sol meme altından 5-7 cm’lik kesilerle kalbe ulaşılıyor. Hastanın bacak toplardamarı, ön kol arteri ya da göğüs arteri gibi damarları kullanılarak tıkanan tüm kalp atardamarlarına bypass işlemi uygulanabiliyor. Kısacası, neredeyse tüm kalp ameliyatlarının, göğüs kemiği kesilmeden yapılabilmesi olanaklı hale geldi” diyor.

Yöntem, tüm hastalar için uygun

Peki, minimal invaziv koroner bypass ameliyatı her hastaya yapılıyor mu? Sözlerine “Eskiden bu yöntem bir ya da iki damarı tıkalı olan hastalar için uygundu. Günümüzde ise hastalıklı damar sayısı kapalı baypas için bir engel teşkil etmiyor. Ameliyat öncesi yapılan ilaçlı BT anjiyo ile hastaların damar yapıları değerlendirildikten sonra ameliyat tekniğine karar veriliyor. Sonuç olarak neredeyse tüm hastalar kapalı bypass ameliyatı için aday” diye başlayan Doç. Dr. Ahmet Arnaz, bu yöntemin avantajlarını şöyle anlatıyor:

“Bu hastaların ameliyattan sonra hastanede kalış ve iyileşme süresi daha kısa. İşlemden sonra hastanede yaklaşık beş gün geçiren hasta, taburcu edildikten sonra evde bir hafta istirahat ediyor. Haftalık kontrolleri yapılıyor ve her şey yolunda ise kişi on beşinci günden sonra normal sosyal ve iş yaşantısına dönebiliyor. Ayrıca ameliyatta kan kaybı ve enfeksiyon gelişme riski de azalıyor. Büyük bir yara izi olmadığı için hastaların psikolojisi daha kolay düzeliyor, daha az hastada depresyon gelişiyor. Ameliyat korkusu da hafifliyor.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Nadiren hafıza kaybı yaşanıyor

Minimal invaziv koroner bypass cerrahisinde ameliyat sonrası riskler de daha düşük. Ancak dikkatli olunması gereken noktalar da var. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, koroner arter bypass ameliyatının olası risklerini şöyle sıralıyor:

  • Klasik yönteme göre daha az görülmekle birlikte hafıza kaybı, zihinsel netlik kaybı veya bulanık düşünme yaşanabiliyor.
  • Kalp ritmi sorunları görülebiliyor.
  • Özellikle obez ya da diyabetli hastalarda göğüs yarası enfeksiyonu meydana gelebiliyor. Daha önce bu ameliyatın geçirilmesi de bu enfeksiyon riskini artırıyor.
  • Altı aya kadar sürebilen düşük dereceli ateş ve göğüs ağrısı hissedilebiliyor. Tıpta buna postperikardiyotomi sendromu adı veriliyor.
  • Kesi yerinde ağrı da yaşanabiliyor.

Ağız ve diş sağlığı için hamilelik döneminde yeterli kalsiyum alınmalı

Ağız ve diş sağlığı için hamilelik döneminde yeterli kalsiyum alınmalı
Anne adaylarının sağlıklı dişler için hem ağız hijyenine hem de günlük kalsiyum ihtiyaçlarını karşılamaya dikkat etmeleri gerekiyor. Yeterli kalsiyum alınmadığı takdirde önce çene iskeletinin zayıflayacağını, ardından ise diş eti erozyonları ve kemik kaybı görülebileceğini söyleyen Diş Hekimi Yılmaz Kıran, hamilelere önemli önerilerde bulunuyor.

Hamilelik döneminde kadınların bedeninde ve ruh halinde birçok değişim yaşanıyor. Bu değişimler neticesinde de vücutta bazı hassasiyetler oluşabiliyor. Diş Hekimi Yılmaz Kıran da hamilelerde hormonal değişikliklere bağlı olarak diş etlerinde aşırı hassas kızarık ve şişlik görülebildiğini belirtiyor. Hamilelerin ağız hijyeni yeterince sağlanmadığında diş eti kanamalarının gözlemlenebileceğini, diş taşı şikayetleri bulunan hastalarda ise durumun daha kötüleşebileceğini söyleyen Dt. Yılmaz, “Hamileliğin birinci ve üçüncü üç ayında acil uygulamalar dışındaki diş tedavilerini ertelemek gerektiği için, kadınlar hamilelik planlarından önce mutlaka diş hekimi kontrollerine gitmeli ve gebelik iyi bir ağız hijyeniyle planlanmalıdır” diyor.

Mide bulantısı ve kusma gibi şikayetleri fazla olan gebelerde mide asitiyle beraber aynı zamanda ağız asiditesinin de arttığını hatırlatan Dt. Yılmaz, ağız florasındaki bu değişimin mine dentin kaybına ve çürüğe yatkınlığa yol açtığını, diş etlerindeki kızarıklık ve ödeme bağlı iltihaplar görülebileceğini belirtiyor. Diş Hekimi Yılmaz Kıran, hamilelik döneminde annenin dişlerinden kalsiyum kaybı olduğuna dair herhangi bir bilimsel veri bulunmadığına dikkat çekiyor. Hamilelik döneminde annenin günlük kalsiyum ihtiyacının 1000-1300 mg civarında olduğunun altını çizen Dt. Kıran, şunları söylüyor: “Bebeğin iskeletsel gelişimi için yeterince kalsiyum alamayan annenin kendi kemiklerinden karşılandığı için doğal olarak çene iskeleti de zayıflar. Zayıflamış bir çene iskeletinde diş eti erozyonları ve kemik kaybı da kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla hamilelik döneminde yeterli kalsiyum alınması ağız-diş sağlığı açısından da çok önemlidir.”

Kış aylarında doğru beslenmenin ipuçları

Kış aylarında doğru beslenmenin ipuçları
En büyük zenginliğimiz olan sağlığımızı korumak için beslenmemize dikkat etmemiz gerekiyor. Dyt. Betül Yıldız, hastalıklara yakalanma riskimizin arttığı kış ayları için beslenme önerilerini paylaşıyor.
Sağlık, insan vücudunun bedenen ve ruhen iyi hissetme hali; beslenme ise sağlığı korumak, geliştirmek ve yaşam kalitesini yükseltmek için vücudun gereksinimi olan besin öğelerini yeterli miktarlarda ve uygun zamanlarda almak için bilinçli yapılması gereken bir davranıştır. Sağlıklı beslenme ise insan vücudunun alması gereken besin öğelerini yeterli ve doğru zamanda almaktır. Vücudumuzun ihtiyaç duyduğu besin öğeleri gereğinden az ya da çok alındığında, büyüme ve gelişme engellenir, sağlık bozulur. Gereğinden fazla besin tüketilirse, çok alınan bazı öğeler vücutta yağ olarak depolandığından sağlık için zararlı olur. Kış aylarında doğru beslenmediğimizde bazı vitamin ve mineralleri alamadığımız için vücut direncimizin düştüğünü belirten Dyt. Betül Yıldız, bu durumun enfeksiyon hastalıklarına davetiye çıkarabileceğini hatırlatıyor.

Haftada 2-3 kez balık tüketilebilir
Dyt. Yıldız, vücudumuzun her dönemde olduğu gibi kış aylarında da 4 besin grubundan ana ve ara öğünlerde yeterli ve dengeli miktarda alınması gerektiğini söylüyor. Özellikle yağda çözünen vitaminler (A, D, E, K vitaminleri) yönünden zengin bir beslenmek gerektiğini anlatan Dyt. Yıldız, “Bağışıklık sistemini güçlendirici olan A ve C vitaminleri gibi antioksidan vitaminlerden zengin havuç, brokoli, kabak, mor lahana, maydanoz gibi sebzelerin yanı sıra C vitamin açısından zengin mandalina, portakal, elma, greyfurt gibi meyveler tüketilmeli. Zengin E vitamini kaynaklarından yeşil yapraklı sebzeler, fındık, yağlı tohumlar da beslenme düzenine eklenmeli. Beyin fonksiyonlarının gelişimi için omega-3 kaynağı balık haftada en az 2-3 defa yenebilir. Balık, E vitamini için de güzel bir kaynaktır. Özellikle çocukların gelişimi için mutlaka tüketilmesi gerekir” diyor.

Kış aylarında vücut ağırlığı artırıyor
Kış aylarında özellikle rafine gıdaların ve basit karbonhidratların tüketiminin artması ve fiziksel aktivitenin azalması nedeniyle vücut ağırlığında artış gözlenebiliyor. Dyt. Yıldız, bu alışkanlıklardan uzaklaşmanın sağlık açısından olumlu sonuçlar vereceğinin altını çiziyor: “Kış aylarında özellikle dışarının ısısından dolayı daha şekerli içecekler, daha yağlı, özellikle doymuş yağ ve trans yağ oranı fazla olan yiyecekler ve içecekler daha fazla tüketilir. Özellikle bu dönemde yapılan araştırmalara göre ciddi derecede obeziteye eğilim artışı oldukça fazladır. Bağırsakların düzenli çalışması için mutlaka probiyotik tüketilmelidir. Ayrıca ara öğünde probiyotik tüketimi kilo kontrolünde ve bazal metabolizmanın çalışmasında etkili olduğu da vurgulanmıştır. Bu nedenle gün içerisinde mutlaka 1 kase yoğurt tüketilmesi önemlidir.”

Şekerli içecekler yerine bitki çayları tüketin
Özellikle vücuttan toksik maddelerin atılımı, enerji dengesi, bazal metabolizmamızın çalışması için yeterli sıvı alınması gerektiğinin altını çizen Dyt. Betül Yıldız, günde 2,5-3 litre sıvı tüketilmesini öneriyor. Kış aylarında özellikle sıcak çikolata, sahlep, şekerli kahve karışımları gibi şekerli içecekler yerine bitki çaylarının tüketimini tavsiye eden Dyt. Yıldız, “Yeşil çay, ıhlamur, kuşburnu çayı tercih edilebilir. Bitki çayların içerisinde bulunan fenolik bileşikler bağışıklık sistemimizi de güçlendirir” diyor.

 

Yataktan aniden kalkmayın!

Yataktan aniden kalkmayın!

Bazen nedeni ani gelen bir ölüm haberinde yaşanan şok oluyor… Bazen de herhangi bir olayda duyulan aşırı korku veya geçirilen sinir krizleri… Nadiren de olsa öksürük, idrar yapma, hatta ardı ardına atılan kahkahalar bile sorumlu olabiliyor… Gözler aniden kararıyor ve kişi şaşkın bakışlar arasında yere yığılıyor! Hemen her yaşta ve her ortamda gelişebilen bu sorunun adı; ‘senkop’, toplumdaki bilinen adıyla bayılma!

Bayılma; beynin kan akımının veya oksijenlenmesinin geçici olarak azalması sonucu gelişen geçici bilinç kaybı olarak tanımlanıyor. Yapılan çalışmalara göre; beyin kan akımının 6-8 saniye durması ya da sistolik (büyük tansiyon) kan basıncının 66 mmhg’nin altına düşmesi bilinç kaybına yol açabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, genellikle basit ve önlenebilir nedenlerden kaynaklansa da, bayılmanın bazen kalpte ritim problemleri ve beyinde damar tıkanıklıkları gibi ciddi hastalıkların işareti de olabileceğine dikkat çekerek, “Bu nedenle özellikle herhangi bir tetikleyici faktörü olmayan, öncesinde baş dönmesi ile bulantı gibi bir belirti vermeyen ve tekrarlayan bayılmalarda mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, bayılmanın nedenlerini anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Elvan Cevizci

Kalp damar hastalıkları

Damar tıkanıklığı, sertliği ve yırtılması gibi kalp damar hastalıkları bayılmanın nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Örneğin, kalp damarı tıkandığında kalbin pompalama fonksiyonu bozuluyor ve bunun sonucunda beyindeki kan akımı azalıyor. Bu tablo da bilinç kaybına yol açıyor.  Eğer bayılmanın altında yatan etkenin kalp kaynaklı olduğu tespit edilemezse hastalık ilerliyor ve kalp krizi gibi hayatı tehdit eden sonuçlar gelişebiliyor.

Aritmi, bir başka deyişle kalp ritminin düzensiz olması, bayılmanın en tehlikeli sebeplerinden birini oluşturuyor. İleri yaşta en sık görülen bayılma nedeni ise “ortostatik” denilen ve aniden ayağa kalkmakla ya da yatılan yerde doğrulmakla oluşan tansiyon düşüklüğüne bağlı bilinç kaybı oluyor. Bunun nedeni ise ileri yaşla birlikte damar sertliği riskinin artması ve çoklu ilaç kullanımına bağlı olarak (özellikle idrar söktürücü ilaçlar) ani hareketlerle tansiyonun hızlıca düşmesi. Dr. Elvan Cevizci Akkılıç bu nedenle ani hareketlerden, özellikle yataktan aniden kalkmaktan kaçınılması gerektiği uyarısında bulunarak, “Ayrıca idrara sıkışmamalı, bol bol su içilmeli, hekim kullanılan ilaçlar hakkında mutlaka bilgilendirilmeli” diyor.

Refleksler

Bazen hiç ummadığımız reflekslerimiz nadiren de olsa bayılmayla sonuçlanabiliyor. Hapşırma, öksürme, ağlama, idrar yapma, aşırı korku veya ardı ardına atılan kahkahalar gibi uyaranlar beyne giden oksijen miktarını azaltarak bayılmaya neden olabiliyor. Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, refleks kaynaklı bayılmaların en sık idrar yapma esnasında oluştuğunu belirterek, “Örneğin uzun süre ihtiyacı gidermeyip tuvaleti tutmak, ardından dolu bir mesaneyle hızla idrara çıkmak, özellikle kan basıncı düşük olan kişilerde beyine giden oksijen miktarını azaltıyor. Bunun sonucunda bayılma gerçekleşiyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beyin ve damar tıkanıklıkları

Beyin ve damar tıkanıklıkları bayılmanın ciddi nedenlerinden birini oluşturuyor. Özellikle de büyük damar tıkanıklıklarında gelişiyor bayılmalar. Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, bayılmaya yüzde asimetri ya da bir taraf kol ve/veya bacakta güçsüzlük eşlik ediyorsa; pıhtı atması, tıkanıklık, anevrizma ya da kanama gibi beyin damar hastalıklarının düşünülmesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Kan şekerinin düşmesi

Hipoglisemi; kan şekerinin, bir başka deyişle glikoz seviyesinin ideal değerinden daha düşük olması durumu olarak tanımlanıyor. Hipoglisemi sorunu yaşayan diyabet hastalarında bayılma sık görülen bir sorun. Bilinç kaybına ayrıca terleme ve ağız kuruluğu da eşlik ediyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, özellikle kan şekeri düşüklüğünde bayılma ataklarına sık rastlandığına dikkat çekerek, “Bazen kan şekeri düşüklüğü çok ciddi boyutlarda olup, epileptik nöbete yol açarak bilinç kaybı sebebi olabiliyor” diyor.

Zehirlenmeler

Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, solunum yoluyla gelişen zehirlenmelerin de sıklıkla bayılmaya neden olabildiğine dikkat çekerek, “Bunlar zehirli kimyasal gazlar, evde kullanılan temizlik ürünleri ve boya maddeleri olabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Epilepsi

Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, epilepsinin bayılmanın nispeten sık görülen ve ciddi nedenlerinden biri olduğuna işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Bilinç kaybı beyindeki elektriksel deşarj nedeniyle yaşanıyor. Bayılmaya genellikle kollarda ve bacaklarda kasılma ya da atma, dil ısırma, hırıltılı bir solunum ve idrar kaçırma eşlik ediyor. Bilinç kaybı kalıcı olmasa da, nöbet esnasında fiziksel kazalardan dolayı yaralanmalar ve uzun süreli nöbetlerde; solunum sıkıntısı, hipoksi ve kalpte ritim düzensizliği ile kalp fonksiyon bozukluğu gibi kalıcı sorunlar gelişebiliyor”

İlaçların yan etkileri

Bazı ilaçların yan etkileri de bayılmaya yol açabiliyor. Bu nedenle bayılma sorunu yaşayan kişilerin kullandıkları ilaçların mutlaka kontrol edilmesi gerekiyor. Hastanın öyküsü ve muayene, tanıda en önemli basamakları oluşturuyor. Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, “Bayılma ataklarından korunmak için ilaç etkileşimleri iyi sorgulanmalı ve başka bir nedenle ilaç kullanılacaksa bu ilaçlar hekime mutlaka gösterilmeli” diyor.

Duygusal (emosyonel) stres

Emosyonel, bir başka deyişle duygusal stres kendiliğinden düzelebilecek bir tablo iken bayılma esnasında ciddi bir fiziksel travmaya yol açıp, kötü sonuçlara yol açabiliyor. Bir yakının ani kaybı nedeniyle oluşan şok veya herhangi bir durumda gelişen aşırı kaygı ile korku gibi etkenlerin tansiyonu düşürmeleri sonucunda beyindeki kan akımı azalınca, bayılma gerçekleşiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Elvan Cevizci Akkılıç, “Bayılmalarda mutlaka altta yatan başka bir problemin varlığı sorgulanıyor. Herhangi bir sorun tespit edilmezse ‘duygusal stres kaynaklı bayılma’ tanısı konuyor” diyor.

Çölyak hakkında bilinmeyenler

Çölyak hakkında bilinmeyenler

Bebeklik çağından yaşlılığa kadar her dönemde ortaya çıkabilen çölyak hastalığı, belirtileri ve yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle “binbir surat” olarak bilinir. Buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan glüten maddesi, genetik yatkınlığı olan kişilerde ince bağırsaklarda tahribata neden oluyor. Hastalığın en etkin tedavisi ise glütenden uzak durmak. Acıbadem Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş, migren, depresyon, kemik erimesi, infertilite, huzursuz bağırsak sendromu gibi birçok hastalığın temelinde yatan çölyak hakkında doğru bilenen yanlışları anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Şafak Kızıltaş

Çölyak modern çağın hastalığıdır!

Hayır, aksine kökeni milattan öncesine dayanan bir hastalıktır. Dünyanın en yaygın genetik hastalığı olan çölyak, ince bağırsağı ve birçok organı tutan, bağışıklık sistemini etkileyen bir hastalık. Eski Yunancada karın anlamına gelen “coeliaca” kelimesinden adını alan hastalığın izlerine M.Ö. 1. yüzyılda bile rastlanıyor. Arkeolojik kalıntılar insanoğlunun Mezopotamya’daki ilk ıslah edilmiş buğdayla beslenmeye başladığından itibaren bu hastalığa yakalandığına gösteriyor. İlk tanı ise 1888’de İngiliz patolog Samuel Gee’nin hastalığın histolojik bulgularını ince bağırsak biyopsilerinde göstermesiyle konuldu. Hastalığa yol açan etken maddenin buğdaydaki glüten olduğu da 1950’lerde kesinleşti.

Yaygın bir hastalık değildir!

Aksine, dünyada en yaygın görülen hastalığıdır. Hastalığın tanımlandığı ilk yılarda görülme sıklığının 4 bin ila 5 bin kişide bir olduğu düşünüldüğünü belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş “Oysa bugün yapılan çalışmalar, birçok toplumda ve ülkemizde çölyak hastalığının her 100 kişiden birinde gözlendiğini ortaya koyuyor. Bu oran Kuzey Avrupa’da 60-70 kişide bire, Batı Avrupa’da da yüzde 5-6’ya çıkıyor. Tanımlanan hastaların sayısına bakıldığında, bunun buzdağının su üstündeki bölümü olduğu benzetmesi yapılabilir. Saptanamayan hastaların çok daha büyük bir kitle olduğu düşünülüyor” diyor.

Çölyak, genetik bir hastalık değildir!

Hayır! Bu hastalık genetik geçişlidir. Çölyak, tek yumurta ikizlerinden birinde varsa diğerinde de yüzde 75 oranında görülüyor. Birinci derece akrabalarda yüzde 20, ikinci derece akrabalarda da yüzde 5 oranında rastlanıyor.

Çocuklukta ortaya çıkar!

Bu hastalığın ortaya çıkış bulguları çok farklı olabilir. Süt çocukluğu, oyun çocukluğu gibi erken dönemlerde ortaya çıkabildiği gibi, 70 ve 80 yaşlarda tanımlanabilen geç olgular da bulunmaktadır. Yani çölyak, her yaşta görülebilen bir hastalıktır.

Tek belirtisi şişlik ve karın ağrısıdır

Çölyak’ın birçok belirtisi vardır. Klasik bulguları karın ağrısı, ishal, kansızlık, kilo alamama, boy kısalığı, fiziksel ve ruhsal gelişme geriliği, diş minesinde sorunlar ve kemik erimesidir.

Çölyak yalnızca sindirim sisteminde hastalık yapar

Aksine, çölyak tüm vücut sistemlerinde çeşitli hastalıklara neden olabilir. Kadınlarda adet düzensizliği, kısırlık, hamilelikte sık düşükler çölyaktan kaynaklanabildiğini belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş, çok farklı hastalıklara yol açabileceğini vurgulayarak şu bilgileri veriyor: “Çölyak, karaciğer fonksiyonlarında sorun, kalp kası bozukluğu, D ve B grubu vitamin eksikliği, folik asit eksikliği, dermatit, ağızda aft, ülser, nörolojik bozukluklar, depresyon, böbrek ve eklem hastalıklar gibi farklı sorunlara neden olabilir.”

Huzursuz bağırsak sendromunun nedeni çölyaktır

Huzursuz bağırsak sendromu, farklı bir hastalıktır. Ancak Çölyak görülme sıklığının, dispepsi (karında ağrı, gerginlik, erken doyma, iştahsızlık, bulantı, geğirme) ve huzursuz bağırsak sendromu sorunu olan hastalarda yüzde 2-3 ‘e çıktığı bilinmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Glüteni azaltmak çölyakı tedavi eder

Bir çay kaşığının sekizde biri kadar un tüketilmesi halinde bile, alınan glüten hastalığı tetikliyor. Mekanizma şöyledir: Yiyeceklerin bağırsaklardaki emilimi sırasında vücudun savunma mekanizması glütene karşı savaş açar ve antikorların ince bağırsaktaki fırçamsı yüzeye saldırmasıyla bağırsak duvarında hasar olur. Bu hasar nedeniyle besin maddeleri emilmeden sindirim sistemi yoluyla atılır. Glütenli besinlerin az tüketilmesi sorunu bir parça hafifletse de tedavi etmez. Çölyak hastaları bu sorunla karşılaşmamak için içinde hiç glüten barındırmayan yiyecekler yemelidir.

Tanı için kan tetkiki yaptırmak yeterlidir!

Yalnızca kan tetkiki yeterli değldir. Tanı için en önemli yöntem, hekimin muayenesi, hastanın öyküsünün iyi dinlenmesi ve hekim farkındalığıdır. Kan tetkiklerinde çölyak antikorlarına bakılldığını belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş çölyak antikorlarının (Anti-EMA IgA, Anti-ttg IgA ) pozitifliği oranı hastalıkta yüksek olduğuna dikkat çekerek ince bağırsak biyopsilerinin alınması gerektiğini belirtiyor.

Bazen ince barsak biyopsileri de yeterli gelmeyebilir. Bu gibi durumlarda doku tipi tayininin yapılması ( HLA DQ2-HLA DQ8 ) önerilmektedir. Çölyak hastalarının yüde 95’inde bu doku tipleri pozitiftir, bu nedenle Çölyak hastalığının olup olmadığını göstermede önemli rol oynar.

Glüten içeren yiyeceklerden uzak durmak yeterlidir

Çölyak’ın tedavisinde en etkin yöntem, glüten içeren yiyecekleri yememek olsa da, yine glüten içeren temizlik ve kozmetik ürünlerinden de uzak durulması gerekir.

Glütensiz yiyecek diyetine zaman zaman ara verilebilir

Bu hastalığın tedavisinde en önemli adım, glüten tüketimine son verilmesidir. Üstelik bu diyet, hiç ara verilmeden ömür boyu sürdürülmesi gerekir. Diyetine özen gösteren kişilerin ince bağırsağında 6-12 haftada düzelme başlar. Bir yılın sonunda da hastaların yüzde 70’inde tam iyileşme sağlanır. Bir yılda düzelmeyen hastalarda bağışıklık sistemini baskılayan bazı ilaçlar kullanılır.

Obezite Cerrahisi birçok hastalığı önlüyor

Obezite Cerrahisi birçok hastalığı önlüyor

Kayseri Kızılay Hastanesi kendi çabasıyla kilo vermeyi başaramayan kişilerde fazla kilo sorununa birçok ikincil hastalık eşlik edebileceği için “Obezite Cerrahisi” tedavisini uygulamaya aldı. Bu tedavi yöntemi ile artık hastalar birçok sağlık sorunundan rahatlıkla kurtulabilecek.

Modern çağın en önemli hastalıklarından biri Obezite. Vücutta oluşturduğu problemlerin yanı sıra akut veya kronik birçok ölümcül hastalık türünün oluşması sebebiyle ciddi bir sağlık problemi oluşturmakta. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de her 3 kişiden birinin obez olduğu ortaya çıkarıldı.

Genel olarak kişinin harcadığından daha çok kalori alması sonucu vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite tedavisi için Kayseri Kızılay Hastanesi “Obezite Cerrahisi” tedavisine başladı.

Obezite cerrahisi kimler için uygundur

Kayseri Kızılay Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Muhammed Sinan Aydın, obezite cerrahisi tedavisi hakkında bilgi verdi.

Cerrahi işlem öncesinde diğer tüm tedavi yöntemlerini uygulamış ancak başarılı olamamış kişiler için bu tedavi yönteminin uygulanabileceğini belirten Uzm. Dr. Muhammed Sinan Aydın, “Hasta cerrahi işlem görmeden önce tüm ilgili birimlerle değerlendirilmelidir ve anestezi açısından ameliyata elverişli olmalıdır.   Hasta seçimi vücut kitle indeksine göre yapılır. Vücut kitle indeksi 40 üzerinde ise hastaya operasyon yapılabilir. 35 ile 40 arasında ise hipertansiyon Tip 2 diyabet, uyku apne sendromu, trigliserit yüksekliği kalp hastalığı, sendromu, karaciğer yağlanması gibi ek bir rahatsızlığı yoksa uygulanabilir” diye konuştu.

Obezite Cerrahi Tedavisi Sağlıklı ve mutlu bir yaşam için önemlidir

Uzm. Dr. Aydın, Obez kişilerin hayat kalitesinin belirgin olarak düşmekte olduğunu hatırlatarak bu hastalığın başta kalp-damar, diyabet, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon ve iskelet sistemi problemleri başta olmak üzere çok çeşitli sağlık sorunlarına neden olabileceği uyarısında bulundu. Kayseri Kızılay Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Muhammed Sinan Aydın “Bu nedenle obezite’nin giderilmesi sağlıklı ve mutlu bir yaşam için önemlidir” diye konuştu.(BDS)

Kayseri Kızılay Hastanesi, Türk Kızılay’ın bir iştiraki olup, Kızılay Sağlık Grubunun işlettiği hastane ve tıp merkezlerinden biridir.

Okulda masum paylaşımlar bulaş riskini artırabiliyor!

Okulda masum paylaşımlar bulaş riskini artırabiliyor!

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 nedeniyle olağanüstü günlerden geçtiğimiz bu süreçte, öğrencilerin sınıfta dikkat etmesi gereken kurallar da kritik önem taşıyor. Örneğin; kalemi ağıza götürmek, farkında olmadan elini yüzüne, gözüne sürmek, hatta arkadaşlarıyla yiyecek ya da okul araç gereçlerini masumane paylaşmak bile bulaş riskini artırabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, gerek pandemi sürecinde, gerekse bulaş riskinin daha da arttığı kış aylarında hastalıklardan korunmak için en etkili yolların başında pandemi kurallarına uymak ve kişisel eşyaları başkalarıyla paylaşmamak geldiğini söylüyor. Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, pandemi sürecinde Covid-19 riskine ve kış hastalıklarına karşı çocuklara mutlaka anlatılması gereken önlemlerle ilgili önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Elleri sık ve doğru yıkamak

Covid-19 enfeksiyonu, grip ve sarılık virüsleri, ishal, hepatitler, döküntülü hastalıklar ve bağırsak parazitleri en çok bulaş imkanını eller aracılığıyla buluyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, temiz görünen ellerde bile hastalık yapıcı binlerce mikroorganizma bulunabildiğini belirterek “Ellerin sık ve doğru şekilde yıkanması önemli hastalıklardan korunmada oldukça etkilidir. Çocuklarımıza el yıkama alışkanlığı kazandırmak, onları birçok enfeksiyondan korumada en önemli tedbir olacaktır. Yemeklerden önce ve sonra, tuvalet öncesi ve sonrası, hapşırma ve öksürme sonrası, okul servisinden inince, kedi, köpek ve diğer hayvanlarla temastan sonra, okuldan eve geldikten sonra ve maske çıkarılıp çöpe atıldıktan sonra eller mutlaka yıkanmalıdır” diyor.

Elleri yüze, ağıza ve gözlere sürmemek

Ellerin gün içerisinde çoğu zaman farkında olmadan yüze, gözlere ve ağıza sürüldüğüne, bunun da mikropların vücuda yayılabilmesine yol açtığına dikkat çeken Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur “Ellerin yüze, ağıza ve gözlere götürülmesinden kaçınılması çok önemlidir. Bugünlerde Covid-19 enfeksiyonunun yanı sıra gribal enfeksiyonlar, hepatitler, döküntülü hastalıklar ve parazit enfeksiyonlarına da çok sık rastlıyoruz” diyor.

 Maskeyi doğru bir şekilde takmak

Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, Covid-19 enfeksiyonu ve kış aylarında artış gösteren soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıklardan korunmada doğru maske kullanımının en etkili yöntemlerden biri olduğunu vurguluyor. Maskenin sadece ağızı değil, burnu da kapatacak şekilde takılması, çıkarılırken kumaşa temas edilmemesi, sadece iplerinden tutularak çıkarılması ve hemen çöpe atılıp, ardından ellerin mutlaka yıkanması gerektiğini vurguluyor.

Maskeyi nemlendiyse değiştirmek

Maskenin hapşırma ve öksürük sonrası veya yağmurda ıslanması durumunda değiştirilmesinin  çok önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur “Maske ıslandığında filtreleme özelliğini kaybeder ve fayda yerine zararlı hale gelebilir. Kış mevsiminden dolayı gerek soğuk algınlığı gerekse havanın yağışlı olması sebebiyle maskenin kuru kalması daha zor. Maskenin etkin koruma sağlaması için kuru ve temiz olması önemlidir. Islak maske hemen değiştirilmeli, konuşma ve koşma sonrası hafif nemlenen maske 4 saat sonra değiştirilmelidir” diyor. Çocukların okulda gerektiği durumda yedek maskeye kolayca ulaşabilmesi, çantasında mutlaka yedek maske bulunması gerektiğini belirten Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, her gün yeni bir maske takılmasının şart olduğunu, aynı maskenin kesinlikle ikinci gün takılmaması gerektiğini vurguluyor.

Okul araç-gereçlerini pandemi sürecinde paylaşmamak!

Pandemi sürecinde okulda çocuklar arasında yapılan silgi ve kalem gibi eşyalarla yiyecek paylaşımları bile içinde bulunduğumuz bu olağanüstü süreçte tehlikeyi artırabiliyor. Öksürme ve hapşırma ile bu eşyalara ve yiyeceklere bulaşan hastalık yapıcı mikroplar, eller aracılığıyla vücuda taşınıyor. Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, çocuklara paylaşma ve yardımlaşmanın mutlaka öğretilmesi gerektiğini, ancak yüzyılın salgın hastalığı olan ve hızla bulaş riski bulunan Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle bir süre tedbir ve korunma amaçlı olarak bu paylaşımlara ara verilmesi gerektiğinin anlatılması gerektiğini söylüyor.

Yemeği konuşmadan yemek

Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, çocukların gerek oyunlarda, gerekse arkadaşlarıyla sohbetlerinde birbirlerine çok yaklaşmamaları, en azından bir kol boyu uzaklıkta durmaları, teneffüslerde koşturmamaları ve maskeyi açık hava haricinde çıkarmamaları gerektiğini belirtiyor. Yemekte de sohbet etmemek, mümkün olduğunca konuşmadan yemek yemek virüslerin solunum yoluyla bulaşmasını önlemede çok büyük rol oynuyor.

“Revita Blu” ile Senin En İyi Halin

Revita Blu” ile Senin En İyi Halin

Jeunesse Global, mavi-yeşil algler, kır iğdesi meyvesi ve aloe vera’nın hindistan cevizi tozu ile birleşiminden oluşan bitkisel karışım Revita Blu ile bağışıklık sisteminizin desteklemesine katkıda bulunuyor.

“Genç görün, genç hisset, genç yaşa” mottosuyla kozmetik ve gıda takviyesi ürünlerini dünyanın dört bir köşesinde, 700 bini aşan distribütörü aracılığıyla tüketicilerle buluşturan Jeunesse, gıda takviyesi ürünleriyle canlılığınızı korumaya ve bağışıklık sisteminizi desteklemeye yardımcı oluyor.

Jeunesse’in “kök hücre” araştırmalarında öncü bilim ekibi üyeleri tarafından formüle edilen bu ürün, çok değerli 3 element içeriyor. Dünyanın en besleyici meyve içerikleriyle özellikle mevsim geçişlerinde adeta bir koruma kalkanı oluşturan Revita Blu, canlılığınızı maksimum seviyede tutmaya destek olmak için tasarlandı.

Dünyanın en besleyici yiyeceklerinden biri olarak bilinen, Oregon’un bozulmamış üst lamath Gölü’nden elde edilen mavi-yeşil algler, 1300 yıldan uzun süredir kullanılan, Tibet Platosu’na özgü ve antioksidan renkli bir meyve olan kır iğdesi ve sağlığa olan katkıları nedeniyle neredeyse 6 bin yıldır kullanılan aloe vera bitkilerinin hindistan cevizi tozu ile birleşiminden oluşan Revita Blu, tek kullanımlık saşeler ile vücudunuza sunduğu canlılık ile yaşam tarzınızı değiştiriyor.

Pratik kullanım …

Günlük kullanıma uygun ve çantada taşımaya elverişli pratik ambalajı ile her an yanınızda olan Revita Blu, 30’lu paketler halinde satışa sunuluyor ve toz halindeki bu karışım su ile keyifle tüketiliyor.

Cildiniz pul pul dökülmesin

Cildiniz pul pul dökülmesin

Ciltte gerilme hissi, kepeklenme, pul pul soyulma, çatlaklar, kaşıntı… Siz de bu sorunlardan yakınıyorsanız, cildiniz kurumuş olabilir! Çoğumuzun ortak derdi olan ciltte kuruluk yaz aylarında en sık karşılaşılan cilt problemlerinde ilk sırada yer alıyor. Yaz mevsiminde güneş ışınlarının yeryüzüne daha yoğun ulaşması ve deniz ile havuza girildikten sonra duş alınmaması nedeniyle tuzlu suyun cilt yüzeyinde kalması, cildi kurutuyor. En sık ellerde, kol ve bacağın alt kısımlarında, göz çevresi ile dudaklarda görülse de, ciltte kuruluk vücudun hemen her bölgesinde oluşabiliyor. Cilt kuruluğu için önlem alınmadığında yüzde, özellikle göz çevresinde ince kırışıkların oluşumu hızlanabiliyor. Bunun yanı sıra kuruluğun artmasıyla birlikte ciltte geniş ve derin çatlaklar, açık yaralar, egzama ile enfeksiyon gibi daha ciddi sorunlar gelişebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, bu nedenle cilt kuruluğunun hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Her türlü önleme rağmen kuruluk şikayeti devam ediyorsa, kuruluğun yanı sıra kızarıklık, kaşıntı ve çatlama gibi ek sorunlar oluşmaya başladıysa zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak gerekiyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt cilt kuruluğuna karşı almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Koruyucu kremi 30 dakika önce sürün

Güneşin kurutucu etkisinden korunabilmek için dışarı çıkmadan 30 dakika önce güneş koruyucu ürünü cildinize sürün. Ayrıca kremi her 2-3 saatte bir tekrar etmeye özen gösterin.

 Deniz ve havuz sonrasında duş alın

Denizden veya havuzdan çıktıktan sonra mutlaka duş alın ki tuzlu veya klorlu su cilt yüzeyinde kalarak kuruluğa neden olmasın.

Duş süresini 10 dakikayla sınırlı tutun

Cildin nemini kaybetmemesi için banyo ve duş süresini 10 dakika, hatta daha kısa tutmayı alışkanlık haline getirin. Yine aynı nedenle sıcak değil, ılık suyla yıkanın. Ayrıca günde bir defadan fazla banyo yapmamanız da cilt sağlığınızı korumak açısından önem taşıyor.

Sert ve kurutucu ürünler kullanmayın

Duş alırken sert ve kurutucu etkiye sahip temizleyici ürünler yerine, nemlendirici içerikli sabun ve jelleri tercih edin.

Nemlendiriciniz cilt yapınıza uygun olsun

Nemlendiriciler cildin yüzeyini kaplayarak suyun cilde hapsedilmesini sağlıyor. Ancak dikkat! Etkili sonuç alabilmek için cilt yapınıza uygun nemlendiriciyi her gün kullanmayı alışkanlık haline getirin.

Bol bol su için

Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, “Yaz aylarında su tüketimini artırmanız da cilt kuruluğuna karşı alabileceğiniz önlemler arasında yer alıyor. Günde 2,5-3 litre su içmeyi ihmal etmeyin” diyor.

Belirtileri neler?

  • Ciltte kuruluk kendini öncelikle banyo-duş veya yüzme sonrasında gerginlik hissi ile gösteriyor.
  • Daha sonra ciltte kepeklenme-pullanma, ciltte esnekliğin azalmasına bağlı olarak ince kırışıklar ve çatlama gibi yakınmalarla devam ediyor.
  • Kuruluğun artmasıyla birlikte ciltte geniş ve derin çatlaklar, açık yaralar, egzama ile enfeksiyon gibi sorunlar gelişebiliyor.

Ramazan’da düşük kalorili tatlı alternatifi: dondurma

Ramazan’da düşük kalorili tatlı alternatifi: dondurma

Diyetisyen Ayşegül Bahar, Ramazan ayında tadını meyvesinden ve zengin içeriğinden alan dondurmaların hafif ve ferahlatıcı özellikleriyle en iyi tatlı seçenekleri arasında olduğunu söylüyor. Dyt. Bahar, “Özellikle yoğun bir iftar yemeği sonrasında şerbetli tatlılara alternatif olarak 1-2 top dondurma ile hem tatlı arzunuzu kırar hem de mide ağrısı ve hazımsızlık gibi sorunların gelişmesi olasılığını azaltırsınız” diyor.

Ramazan ayında özenle hazırlanan, çekirdek ailemizle paylaştığımız sofralar her akşam büyük bir heyecan ile çeşit çeşit lezzetlerle donatılıyor. Bu lezzetlerin arasında tatlılar da ayrı bir yer teşkil ediyor, yemek sonrası keyfinde hepimizin ortak noktası oluyor. Diyetisyen Ayşegül Bahar, özellikle Ramazan ayı gibi uzun süre aç kalınan günlerde kan şekerinin aniden yükselmemesi için meyvelerin kendi tadı ile lezzetlendirilmiş dondurmalar gibi hafif tatlılar tüketilmesini öneriyor.

 Şeker ilavesiz, kendi meyvesiyle tatlandırılmış dondurmalar en iyi tatlı seçeneği

Tatlı tercihimizi şerbetli olanlar yerine sütlü, şekersiz ve tadını meyvesinden alan tatlılardan yana kullanmamız gerektiğini belirten Dyt. Bahar şöyle devam ediyor: “Şekerini direkt meyvesinin şekerinden alan, ilave şeker konulmayan dondurmalar Ramazan boyunca ilk tercihiniz olsun. Örneğin şeker ilavesiz hurmalı dondurma, tatlı ihtiyacınızı karşılamak için ideal bir alternatif. Aşırıya kaçmadığınız sürece güllaç, meyveli yoğurtları da tüketebilirsiniz. Taze ve kuru meyveler de zengin besin değerleri ile tatlı ihtiyacınızı karşılamanız için son derece uygundur. Ramazan’da sofralarımızdan eksik olmayan hurma gibi tadını meyvesinden alan, zengin içerikli dondurmalar hafif ve ferahlatıcı özellikleriyle en iyi tatlı seçeneklerindendir. Özellikle yoğun bir iftar yemeği sonrasında şerbetli tatlılar yerine 1-2 top dondurma ile hem tatlı arzunuzu kırar hem de mide ağrısı ve hazımsızlık gibi sorunların gelişmesi olasılığını azaltırsınız.”

Hurmanın faydaları saymakla bitmiyor

Şeker ilavesiz hurmalı dondurmanın hem besleyici hem de sağlıklı olduğunun altını çizen Dyt Ayşegül Bahar, hurmanın faydalarını şöyle anlatıyor: “Ramazan sofralarında hepimizin ortak noktası hurma son derece sağlıklı besindir. Hurma, zengin lif içeriği sayesinde tokluk süresini uzatır ve sindirimi düzenleyerek Ramazan’da sıklıkla yaşanan sindirim sistemi sorunlarının giderilmesine yardımcı olur. Ayrıca hurma yüksek potasyum içeriği sayesinde kalp ve damar sağlığını korur ve yüksek tansiyonu önler. Kendinizi daha zinde hissetmenizi sağlar. Antioksidan içeriği sayesinde beyin sağlığını korur ve hafızayı güçlendirir. Fosfor, potasyum, kalsiyum ve magnezyum gibi hurmanın içerdiği çeşitli mineraller kemik sağlığını korumak için gereklidir. Tadını meyvesinden alan, şeker ilavesiz hurmalı dondurma ise hurma tüketimi için farklı bir alternatiftir.”