Yazılar

Estetik cerrahiye ilgi hızla artıyor!

Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformları, günümüzde güzellik anlayışını köklü bir şekilde değiştirdi. Sürekli karşımıza çıkan filtreli fotoğraflar ve mükemmel görünümler, pek çok kişiyi, bu görüntüleri kendilerine hedef alarak estetik cerrahiye yöneltiyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün “Artık pek çok kişi, fotoğraflarındaki düzenlemeleri gerçek hayatta da elde etmeyi istiyor. “Snapchat dismorfisi” adı verilen bu olgu, kişilerin düzenledikleri selfie’lerinden memnun kalıp, o görüntüyü gerçek hayatta da yakalamak istemelerini tanımlar. Ancak bu arzu, bazen imkansız görünen estetik standartlara ulaşma çabasına dönüşebiliyor ve telafisi çok zor hatta mümkün olamayan sorunlarla da karşılaşılabiliyor” diyor. Özellikle ünlüler ve influencerların, estetik işlemleri açıkça paylaşarak bu konuyu sosyal medyada aktif olan genç nesil başta olmak üzere pek çok kişi için daha cazip hale getirdiğini belirten Dr. Üstün, estetik cerrahinin artık sıradan bir uygulama gibi görüldüğünü, bunun sonucunda da bazı önemli hatalara çok sık düşülebildiğini söylüyor. Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün, toplumumuzda estetik yaptırmak isteyenlerin en sık düştüğü 5 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Nihal Üstün

Dr. Nihal Üstün

  • Cerrah seçimini sadece sosyal medya üzerinden yapmak

Sosyal medyanın, bir doktor hakkında fikir edinmek için kullanılabileceğini ancak karar vermek için yeterli olmadığını vurgulayan Dr. Nihal Üstün “Takipçi sayısı ya da estetik görseller, bir hekimin bilgi ve beceri düzeyini garanti etmez. Cerrahın tıp eğitimini, uzmanlık sürecini, deneyimini ve hasta memnuniyetini sorgulamak gerekir. Estetik cerrahi, ciddi bir tıbbi süreçtir ve doğru uzmanla çalışmak, hem güvenli hem de tatmin edici sonuçlara ulaşılmasını sağlar. Aksi taktirde yaşanacak sorunların telafisi çok zor olabilir hatta mümkün olmayabilir” diyor.

  • Filtreli fotoğraflara bakıp gerçek dışı bir görünüm beklemek

Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Dr. Nihal Üstün “Estetik yaptırma isteğiyle  başvuran hastalar zaman zaman filtreli, dijital olarak oynanmış fotoğraflarla geliyor. Ancak bu görsellerin çoğu, fiziksel olarak mümkün olmayan oranlar ve pürüzsüzlük içeriyor. Estetik cerrahi kişinin doğasına uygun iyileştirmeler yapabilir ama bir sosyal medya filtresi kadar yapay bir görüntü oluşturmak gerçekçi değildir” diyor. Dr. Üstün, gerçek beklentilerle yola çıkıldığında, daha başarılı ve doğal sonuçlara ulaşılabileceğinin vurguluyor. 

  • Olası riskleri ve komplikasyonları göz ardı etmek

Her estetik işlemin belirli riskler taşıdığını, bu gerçeği görmezden gelmenin doğru olmadığını vurgulayan Dr. Üstün şöyle konuşuyor: “Sosyal medyada sıkça, sadece güzel sonuçlar paylaşıldığı için bazı hastalar süreci olduğundan basit zannedebiliyor. Halbuki iyi bir cerrah, ameliyat kadar risklerini de açıkça anlatmalıdır. Yapılacak işlem ve olası komplikasyonları hakkında önceden doğru kaynaklardan detaylı bilgi sahibi olmak, güvenli bir karar süreci ve sağlıklı sonuçlara ulaşılmasını sağlar. Ancak ne yazık ki toplumumuzda bu konuda önemli eksiklikler var ve bazı kişiler kurdukları hayal doğrultusunda tüm imkansızlıkları ve olası olumsuzlukları göz ardı ederek ısrarcı davranabilmektedir.”

  • Sadece popüler olduğu için ameliyat olmak

Bazı estetik uygulamalar dönem dönem çok popülerleşebiliyor ancak popülariteden ziyade kişinin kendini tanıması ve ona göre hareket etmesi gerekiyor. Dr. Üstün “Her bireyin vücut yapısı, yaşam tarzı ve beklentisi farklıdır. Bu nedenle estetik cerrahiye sadece trend olduğu için karar vermek yerine, gerçekten kişinin kendisine uygun olup olmadığını konunun uzmanı ile değerlendirmesi gerekir. Bu sayede hem olumsuz sonuçların önüne geçilebilir hem de uzun vadede daha iyi sonuçlara ulaşılması sağlanır” diyor.

  • Ameliyat sonrası süreci hafife almak

Kimi hastaların ameliyat sonrası süreci önemsemediğini, bu nedenle bazı sorunlarla karşılaşıbildiğini belirten Dr. Nihal Üstün “Estetik ameliyat, ameliyat masasından kalktığınız anda bitmiş olmaz. Sonuçların oturması, iyileşmenin sağlıklı ilerlemesi ve komplikasyon risklerinin düşmesi için iyi bir bakım süreci gerekir. Bazı hastalar, bu süreci göz ardı ettiği için istenmeyen durumlarla karşılaşabiliyor. Doktorun önerdiği şekilde dinlenmek, bakım yapmak ve kontrolleri aksatmamak, işlemin başarısını doğrudan etkiler ve istenilen sonuca ulaşılmasını sağlar” diyor.

Vejetaryen beslenmede denge nasıl sağlanır!

Vejetaryen beslenmenin dikkatli uygulanması gerektiğini belirten uzmanlar, yanlış planlandığında ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söylüyor.

Özellikle B12 vitamini, protein ve omega-3 eksikliklerinin sinir sistemi ve genel sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Dengeli ve yeterli bir planla, bu tarz beslenme kronik hastalıkların bazı risk faktörlerini yönetmeye yardımcı olabilir.” dedi. Çocuklar, yaşlılar, sporcular ve kronik hastalığı olan bireyler için bu diyetin potansiyel riskler barındırdığını aktaran Yiğit, vejetaryen beslenmeye geçişin ise kademeli ve bilinçli şekilde yapılması gerektiğinin altı çizildi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, vejetaryen beslenmenin yanlış planlandığında oluşturabileceği riskleri açıkladı ve vejetaryen beslenenlerin dikkat etmesi gereken noktalara değindi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Yanlış planlanmış bir diyet sağlık açısından tehlike yaratabilir!

Vejetaryen beslenmenin, bitkisel besinlerin ön planda olduğu ve hayvansal besinlerin tamamen ya da kısmen diyetten çıkarıldığı, farklı türleri olan bir beslenme tarzı olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Lakto-vejetaryenler sadece süt ürünlerini, ovo-vejetaryenler ise yalnızca yumurtayı tüketir. Lakto-ovo vejetaryenler hem süt ürünlerini hem de yumurtayı dahil ederken, veganlar hayvansal hiçbir ürünü tüketmezler.” dedi.

Bu diyetin, doğru planlanmadığında protein, demir, çinko, B12 vitamini ve omega-3 yağ asitleri gibi hayvansal besinlerden sağlanan temel besin ögelerinde eksikliklere yol açabileceğine dikkat çeken Yiğit, “Özellikle B12 vitamini eksikliği, sinir sistemi üzerinde ciddi sorunlara neden olabilir ve takviye alımını zorunlu kılabilir. Ancak dengeli ve yeterli bir planla, bu tarz beslenme kronik hastalıkların bazı risk faktörlerini yönetmeye yardımcı olabilir. Lif içeriği sayesinde sindirim sistemine katkıda bulunarak kilo kontrolünü destekleyebilir. Bu faydalar, diyetteki çeşitliliğe ve besin öğelerinin dengeli alınmasına bağlıdır. Yanlış planlanmış bir diyet sağlık açısından tehlike yaratabilir.” uyarısında bulundu.

Çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalar için potansiyel riskler barındırabilir!

Vejetaryen diyetin oluşturulmasında, özellikle protein ihtiyacının karşılanmasının büyük önem taşıdığının altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bitkisel sütler kalsiyum ve bazı mineraller açısından zengin olsa da, protein gereksinimini tam anlamıyla karşılayamaz. Baklagiller, kinoa, chia tohumu gibi protein kaynaklarının dengeli bir şekilde tüketilmesi gereklidir. Sporcular için ise bu beslenme tarzı, protein ve mineral ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalabilir, bu yüzden dikkatle planlanmalı ve gerekli durumlarda ek takviyeler düşünülmelidir.” dedi.

Gelişim çağındaki çocukların, yaşlı bireyler ve kronik hastalığı olanlar gibi hassas gruplar için ise potansiyel riskler barındırabildiğini vurgulayan Yiğit, “Bu grupların ihtiyaç duyduğu besinlerin eksikliği, sağlık problemleri yaratabilir, bu yüzden uzman kontrolünde değerlendirilmelidir. Eksiklikler, takviyelerle veya farklı besin kaynaklarıyla giderilebilir.” şeklinde konuştu.

Vejetaryenliğe geçiş uzman kontrolünde yapılmalı!

Vejetaryen beslenmeye geçiş yapmak isteyen bireylerin adım adım ilerlemelerinin daha sağlıklı olacağını ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:

“Et tüketimini birden bırakmak yerine, önce haftada birkaç gün bitkisel besinlere ağırlık verilerek başlanabilir. Ayrıca, protein ve diğer mikro besinlerin dengeli alımını sağlamak için bir diyetisyenle kişiye özel bir plan oluşturulmalı ve takviye gereksinimi olup olmadığı uzman tarafından değerlendirilmelidir. Her bireyin beslenme ihtiyaçları farklıdır. Bu nedenle dengeli ve sağlıklı bir plan, bireyin yaşına, sağlık durumuna ve özel gereksinimlerine göre şekillendirilmelidir.”

Baharda uçuşan polenler kabusunuz olmasın!

Bahar aylarında doğanın yenilenmesi insanın içini açarken, alerjik bünyeye sahip çocuklar ve yetişkinler içinse kabusa dönüşebiliyor. Zira havada yoğun şekilde uçuşan polenler gözlerde kaşıntı ve sulanma, burun tıkanıklığı, art arda hapşırık ve öksürük gibi alerjik reaksiyonları tetikleyerek yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürüyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Artunç Kaan Turanoğlu “Doğanın adeta uykudan uyandığı bahar aylarında özellikle polenler yaygın olarak dolaşmaya başlıyor ve rüzgarlar yoluyla çok uzak mesafelere kolaylıkla taşınıp evlerimizin içine kadar giriyor, kıyafetlerimize yapışıyor. Bu nedenle özellikle Mart ile Haziran ayları arasında alerjik şikayetler yoğunlaşarak çoğu kişi için kabusa dönüşebiliyor” diyor. Alerjik hastalıkların son yıllarda gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde hızla yaygınlaştığını belirten Dr. Turanoğlu, tedavide en etkili yolun, alerjiye neden olan etkenlerden korunmak olduğunu vurguluyor. KBB Uzmanı Dr. Artunç Kaan Turanoğlu polen alerjisine karşı 7 etkili önlemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Parfümler, deterjan kokuları, kimyasallar, hava kirliliği… Bu ve benzeri etkenler alerjik bünyeye sahip kişilerde art arda çok sayıda hapşırma, gözlerde sulanma ve kızarma, burun tıkanıklığı ve öksürük gibi şikayetlere yol açarak yaşam kalitesini büyük ölçüde düşürüyor. Bir de polenler gibi doğanın kendini yenilemesinden kaynaklanan etkenler var ki, özellikle bahar aylarını bu kişiler için tam anlamıyla kabusa dönüştürebiliyor! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Dr. Artunç Kaan Turanoğlu “Bahar aylarında pek çok kişi açık havada zaman geçirmeyi tercih ettiğinden, atmosferde yoğunlaşan ağaç ve çayır çimen polenlerinden kaçınmak çok mümkün olmuyor. Hal böyle olunca alerjik bünyeye sahip kişiler çoğunlukla alerjinin burunda yol açtığı etkilerle, burun akıntısı/tıkanıklığı, burunda kaşıntı, geniz akıntısı ve öksürük şikayetleriyle bize başvuruyor. Alerji, genetik yatkınlığı olan kişilerde çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkıyor. Modern çağda sağlıksız yaşam alışkanlıkları, ev içinde daha çok vakit geçirme, hareketsizlik, doğal olmayan ürünlerle beslenme ve aşırı hijyen nedeniyle bağışıklık yanıtının değişmesi alerjik hastalıkların son yıllarda gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde hızla yaygınlaşmasına neden oluyor” diyor.

Dr. Artunç Kaan Turanoğlu

Dr. Artunç Kaan Turanoğlu

Soğuk algınlığı ile karıştırılıyor!

Alerjinin yol açtığı şikayetlerin çoğu zaman grip ve soğuk algınlığı gibi hastalıklarla benzerlik gösterdiğinden kolaylıkla birbirine karıştırılabildiğini belirten Dr. Turanoğlu şöyle konuşuyor: “Oysa alerjiyi diğer hastalıklardan ayırt etmenin en kolay yolu süresine ve ilave semptomlara bakmaktır. Üst solunum yolu enfeksiyonları yaklaşık bir haftada geçerken alerjik reaksiyonların yol açtığı şikayetler alerjen maruziyetine göre daha uzun bir döneme yayılmaktadır. Hastanın şikayetleri dinlenirken, alerjiye işaret edebilecek noktalara dikkat etmek çok önemlidir. Detaylı bir hikaye alınması, tanının doğru konulmasına yardımcı olacaktır. Solunum yolu enfeksiyonlarında etkene göre daha çok halsizlik, ateş, kas ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı vardır ve öksürük çoğunlukla bir hafta içerisinde geçer. Ama alerjide genellikle burun akıntısı, burun tıkanıklığı, art arda hapşırma, gözlerde kızarıklık ve sulanma gibi şikayetler öne çıkar ve öksürük bir türlü geçmez.” Alerji tedavisinde geç kalınmasının sinüzit, orta kulakta sıvı toplanması ve buna bağlı işitme kayıpları, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon bozukluğu ve uyku bozuklukları gibi birçok soruna yol açabildiğini belirten Dr. Turanoğlu “Alerjik hastalıkların tedavisinden iyi sonuç alabilmek için alerji uzmanının önerdiği tedavinin aksatılmadan uygulanması, semptomlar azaldığında ya da ortadan kalktığında tedavinin doktora danışılmadan yarıda bırakılmaması çok önemlidir” diyor.

Polen alerjisine karşı etkili önlemler!

Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Dr. Artunç Kaan Turanoğlu, alerjik reaksiyonlara yol açan etkenlerden korunmanın, tedavide başlıca rolü oynadığını vurguluyor. Dr. Turanoğlu, polen alerjisine karşı 7 etkili önlemi şöyle sıralıyor;

  • Polenler özellikle sabah saatlerinde çok daha yoğundurlar. Bu nedenle sabahları dışarı çıkmak zorundaysanız polen maskesi ve geniş çerçeveli güneş gözlüğü kullanarak maruziyeti azaltabilirsiniz.
  • Burnunuzun dış kısmına ve gözlerinizin etrafına ince bir tabaka vazelin sürerek polenlerin vücuda girişini azaltabilirsiniz.
  • Polenler sabah erken saatlerde ve akşam geç saatlerde yoğunlaştığından evinizi havalandırmak için öğle vakitlerini tercih etmeye çalışın. Güneşli ve rüzgarlı günlerde polenizasyon arttığından böyle günlerde dışarıda fazla vakit geçirmemeye özen gösterin ve pencerelerinizi kapalı tutun.
  • Polen mevsiminde balkonda çamaşır kurutmayın.
  • Aracınızla işe gidiyorsanız pencereleri kapalı tutun, havalandırma için klima kullanmaya özen gösterin ve klimanın polen filtresi bakımlarını ihmal etmeyin.
  • Dışarıdan eve girince ılık suyla duş alın ve burnunuzun içini polenlerden temizlemek için tuzlu suyla hazırlanmış spreyler kullanın.
  • Yatak örtülerinizi her hafta en az 60 derece sıcaklıkta yıkayın.

Günümüzde giderek artan yeni sorun: Obezite tedavisine direnç artıyor!

Dünya genelinde ve Türkiye’de obezite oranlarının baş döndürücü bir hızla artması, bu hastalığın toplumsal sağlık sorununa dönüşmesine yol açıyor. Obezitenin günümüz ve geleceğin sağlık gündeminin ilk sıralarında yer alan bir durum olacağına dikkat çeken Acıbadem Üniversitesi Diyabet Araştırma ve Uygulama Merkezi (DİYAM) Koordinatörü Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, obezitenin önlenmesi kadar tedavisine de önem verilmesi gerektiğini belirterek, artış hızı ve nedenleriyle ilgili önemli bilgiler verdi!

2022 yılı itibariyle, 18 yaş üstündeki dünya nüfusunun 2.5 milyarının fazla kilolu, 890 milyonunun ise obezite sorunu yaşadığı biliniyor. Yapılan çalışmalar; dünya üzerindeki her 8 kişiden 1’inin obez olduğunu ve son 30 yılda bu oranın erişkinlerde 2’ye katlandığını gösteriyor. Üstelik obezite sadece günümüzün bir sorunu olmanın ötesinde. Gelecek için de tehlike çanları çalıyor. Çünkü, dünyada obezite artış hızı en çok çocuk ve ergenlerde yüksek. Öyle ki son 30 yılda çocuklarda obezite artışı 4’e katlandı! Çocuk ve gençlerdeki obezitenin adeta bir salgın gibi katlanarak artması, gelecekte de obezitenin yol açtığı hastalıkların daha büyük bir sorun olarak yaşanacağını gösteriyor.

Prof. Dr. M. Temel Yılmaz

Prof. Dr. M. Temel Yılmaz

Türkiye obezite artış oranında Avrupa’da birinci sırada!

Dünyadaki bu yüksek artış, ülkemize de yansıyor. Araştırmalar, obezite artış oranında Avrupa’da birinci sırada yer aldığımızı gösteriyor. Türkiye’de 30 yaş üzerindeki nüfusta fazla kilo oranı yüzde 60, obezite oranı yüzde 30 olarak saptanmış.  Bu rakamlar, ülkemizde her 3 kişiden birinin obezite sorunu yaşadığını gösteriyor! Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre; 18 yaş altı nüfusta her 3 çocuktan 1’i ya obez ya da fazla kilolu. Bu da gelecekte obeziteye bağlı sorunların daha çok yaşanacağının işareti kabul ediliyor.

Obezite sağlığı ciddi şekilde tehdit ediyor!

Obezite, bireylerin sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Öyle ki obezite sorunu yaşayan bireylerde; diyabet, insülin direnci, hipertansiyon, inme ve kalp krizi gibi kalp damar hastalıkları daha sık görülüyor. Ayrıca, birçok kanser türünde risk artışı, uyku apnesi, yağlı karaciğer ve safra yolu hastalıkları, eklem ve kemiklerde mekanik problemler, infertilite (kısırlık), gebelik komplikasyonları, psikolojik rahatsızlıklar ile sosyal izolasyon gibi sorunlar da obeziteye bağlı olarak ortaya çıkabiliyor.

Küresel ekonomiyi de olumsuz etkiliyor!

Obezite, sadece bireylerin sağlığını değil, aynı zamanda küresel ekonomiyi de olumsuz etkiliyor. 2020 yılında obezite ile ilişkili sorunlara dünya çapında harcanan 1.96 trilyon doların, 2035 yılında 4.32 trilyon dolara çıkacağı öngörülüyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, “Dolayısıyla obezite tedavisinde başarı oranlarının artırılması, hem bireysel sağlık hem de küresel ekonomik yük açısından büyük önem taşımaktadır” diyor.

Tedaviye dirençli obezite neden artıyor?

Obezite oranı hızla yükselirken tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedildiğini söyleyen Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, bu kez karşılarına çıkan ve  ‘tedaviye dirençli obezite’ olarak tanımlanan önemli bir soruna da dikkat çekerek şu bilgileri veriyor:

“Tedaviye dirençli obezitede görülen artışın üç önemli nedeni var; birinci neden, yeni kuşak zayıflatma ilaçlarının (GLP-1 analogları) reçetesiz ve kontrolsüz satılarak, hekim takibi olmaksızın kullanımıdır. Bu durum ilaca direnç, yetersiz etki veya zaman içinde etkinlikte azalmaya yol açmaktadır. Yani yeni zayıflatıcı ilaçların bilinçsiz kullanımı bir süre sonra ilaca duyarsızlık yapmaktadır. İkinci neden, zayıflama ameliyatlarının kontrolsüz ve endikasyonsuz uygulamaları sonucu bir süre sonra verilen kiloların geri gelmesidir. Üçüncü neden ise bilinçsiz diyet uygulamaları ve hatalı diyet reçetelerinin obeziteyi yeniden tetiklemesidir.”

Tedavi ancak multidisipliner ekipler ile mümkündür!

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, obezitenin doğru ve hedefe yönelik tedavisinin ancak multidisipliner ekiplerle mümkün olabileceğine işaret ediyor. “Sürdürülebilir obezite tedavisinde, önce altta yatan medikal problemlerin doğru tespit edilmesi ve bu tespitler ışığında tedavinin hastaya özel planlanması esastır” bilgisini veren Prof. Dr. Temel Yılmaz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Öncelikle tedaviye dirençli obezite hastalarının tedavi edilmesi amaçlanmaktadır.  Bunun için bir durum analizi yapılmakta, obezite ve obeziteye neden olan etkenlere dair risk haritası çıkarılmaktadır. Tedaviye ihtiyacı olan kişilerde önce obeziteye yol açan sağlık sorunlarının tespit edilmesi lazım. Bu nedenleri saptamak içinse biyokimyasal, radyolojik ve diğer ileri tetkiklerin yapılması gerekebilmektedir. Ardından bireyler tüm uzmanların hazır bulunduğu multidisipliner konseyde değerlendirilmekte ve objektif tedavi seçeneği önerileri ortaya konmaktadır.”

Çocukları tehdit eden hastalık menenjit!

Beyin ve omuriliği çevreleyen zarların iltihaplanması olarak tanımlanan menenjit hayati tehlikeye de yol açabilen ciddi bir rahatsızlıktır. Özellikle 1 yaş altı bebekler, ergenler, genç erişkinler, bağışıklık sistemi zayıf olan bireyler, dalağı olmayanlar veya işlevsiz olanların daha yüksek risk altında olduğu bu hastalığa karşı aşılanma hayat kurtarıcı olmaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Pınar Karadeniz, menenjit ve menenjit aşısı hakkında bilgi verdi, ebeveynlere önemli önerilerde bulundu.

Meningokok menenjiti, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu ciddi bir beyin zarı iltihabıdır. Ayrıca bu bakteri kan dolaşımına geçerek ağır sepsis ( meningokoksemi) tablosuna neden olabilir. Meningokok menenjiti, nadir bir hastalıktır ancak hızlı ve ciddi seyretme potansiyeli nedeniyle büyük önem taşır. Salgınlar halinde veya kapalı topluluklarda daha sık görülebilir. Tedavi edilmediğinde ölüm oranı yüksektir ve hayatta kalanlarda kalıcı hasarlar bırakabilir. Erken teşhis ve tedavi, hastalığın seyrini belirlemede kritik öneme sahiptir.

Dr. Pınar Karadeniz

Dr. Pınar Karadeniz

Menenjitin belirtilerini önemseyin

  • Ateş: Genellikle ani başlayan yüksek ateş görülür.
  • Baş ağrısı: Şiddetli ve sürekli bir baş ağrısı olabilir.
  • Ense sertliği: Baş, öne doğru eğildiğinde ense kaslarında sertlik hissedilir.
  • Işığa duyarlılık (fotofobi): Gözler, parlak ışığa karşı hassas hale gelir.
  • Mide bulantısı ve kusma: Özellikle çocuklarda sık rastlanır.
  • Peteşi-purpura-ekimoz: Genellikle ciltte küçük, kırmızı-mor noktalar şeklinde başlar ve basmakla solmaz. Zamanla bu döküntüler birleşerek daha büyük, morumsu lekelere dönüşebilir.

Bunların dışında, huzursuzluk, bilinç bulanıklığı, havale gibi belirtiler de olabilir. Özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda belirtiler daha belirsiz olabilir; bu nedenle ateş, sürekli ağlama, bombeleşmiş bıngıldak, beslenme güçlüğü gibi belirtiler de dikkate alınmalıdır.

Çocuklara nasıl bulaşıyor?

Meningokok bakterisi, genellikle hasta veya taşıyıcı kişilerin solunum yoluyla salgıladığı damlacıklar aracılığıyla bulaşır. Öksürme, hapşırma veya yakın temas (örneğin öpüşme) sırasında bakteri bir kişiden diğerine geçebilir. Kapalı ve kalabalık ortamlarda, örneğin okullar, yurtlar veya askeri kışlalar gibi yerlerde bulaşma riski artar. Taşıyıcı olan kişiler, herhangi bir belirti göstermeden bakteriyi taşıyabilir ve yayabilirler.

Enfeksiyon birkaç saat içinde ciddi ve hatta ölümcül hale gelebilir. Temas süresi de önemlidir. Kısa süreli ve yüzeysel temaslarda bulaşma riski düşüktür. Ancak, uzun süreli ve yakın temaslarda risk artar. Eğer meningokok menenjiti olan biriyle yakın ve uzun süreli temas ettiyseniz, derhal bir sağlık profesyoneline danışmalısınız. Koruyucu antibiyotik tedavisi gerekebilir ve aşı durumu gözden geçirilmelidir.

Yüksek risk altındaki çocuklara dikkat!

Meningokok menenjiti hastalığına herkes yakalanabilir ancak bazı çocuklar daha yüksek risk altındadır. Bunlar arasında:

  • 1 yaş altı bebekler: Bağışıklık sistemleri henüz tam gelişmediği için enfeksiyonlara karşı daha savunmasızdırlar.
  • Ergenler ve genç yetişkinler: Özellikle 16-23 yaş arası bireyler, kapalı ve kalabalık ortamlarda (okul, yurt, askeri kışla gibi) yaşadıkları için risk altındadır.
  • Bağışıklık sistemi zayıf olanlar: Orak hücre hastalığı, dalağı alınmış bireyler veya bağışıklık sistemini baskılayan durumlara sahip olanlar.
  • Belirli coğrafi bölgelerde yaşayanlar: Meningokok hastalığının yaygın olduğu bölgelerde, örneğin Sahra-altı Afrika’nın “menenjit kuşağı” olarak bilinen bölgelerinde yaşayanlar.

Meningokok menenjitinden korunmak için en etkili yol aşılama

Aşılar, bağışıklık sistemini güçlendirerek, meningokok bakterisinin neden olduğu enfeksiyonları büyük ölçüde önler.

Bunun dışında;

  • Kalabalık ortamlarda hijyen kurallarına dikkat edilmesi
  • Hasta kişilerle yakın temastan kaçınılması
  • Gerekli durumlarda antibiyotik profilaksisi uygulanması (örneğin, hastayla yakın temasta bulunan kişilere) gibi önlemler de bulaşı azaltabilir.

Meningokok aşıları, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu enfeksiyonları önlemeye yönelik geliştirilmiştir. Başlıca iki tür meningokok aşısı bulunur

  1. MenACWY aşıları: Bu aşılar, meningokok bakterisinin A, C, W ve Y serogruplarına karşı koruma sağlar.
  2. MenB aşıları: Bu aşılar, meningokok B serogrubuna karşı koruma sağlar.

Her iki tip aşının da yapılması, meningokok hastalığına karşı yüksek oranda koruma sağlar ancak bağışıklık zamanla azalabilir. Risk gruplarına göre doktor kontrolünde rapel doza gerek duyulabilir. Aşılama sonrası beklenmedik bir reaksiyon gözlemlendiğinde doktorla iletişime geçmek önemlidir. Unutulmamalıdır ki aşının sağladığı koruma, nadir görülen ciddi yan etkilerinden çok daha fazladır.

Helicobacter Pylori bakterisi ne kadar riskli?

Yaklaşan sıcaklarda hijyen koşullarının zorlaşması ve besinlerin daha kolay bozulması nedeniyle mide ve ince bağırsakta yaşayan Helicobacter Pylori bakterisine karşı bilinçlenmek büyük önem taşıyor. Bu bakterinin Afrika’dan başlayan göçlerle yaklaşık 60 bin yıldır insanlarla birlikte evrimleştiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Helicobacter Pylori, mideye yerleşerek asidik ortama rağmen hayatta kalabilen ve enfeksiyon oluşturan bir bakteri türüdür. Çoğu kişide belirti vermeden yaşasa da bağışıklık sistemi bu bakteriyi tanıyıp yok etmeye çalışırsa, kronik gastrit sonucu ciddi sağlık problemleriyle karşı karşıya kalınabilir” dedi.

Yaygınlığı ülkelere göre değişkenlik gösterse de bu zamana kadar tüm dünyanın yaklaşık yüzde 40 ila 60’ının bu bakteri ile temas ettiği biliniyor. H. Pylori’nin en yaygın olduğu bölgelerin sırasıyla; Afrika, Akdeniz, Batı Pasifik ve Amerika olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Karın ağrısı, şişkinlik, ekşime, bulantı ve yanma gibi şikayetlere yol açabilen bakteri, genellikle hijyenik olmayan koşullardaki gıda veya su aracılığıyla yayılıyor. Kirli su kaynakları ve sağlıksız gıda tüketimi gelişmekte olan ülkelerde daha yoğun olduğu için bakterinin buralarda görülme sıklığı daha fazla” dedi.

Prof. Dr. Zülfikar Polat

Prof. Dr. Zülfikar Polat

Reflü ile karıştırılabilir

Bakterinin; ellerin iyi yıkanmaması, özellikle aile arasında bakteriyi taşıyan bir kişinin tükürüğüne temas edilmesi ve kontamine su ya da yiyecekler tüketilmesiyle bulaştığını vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Genellikle üst karnın ortasında hissedilen ve açken ya da yemekten hemen sonra ortaya çıkan karın ağrısı, şişkinlik, hazımsızlık, erken doyma, yanma hissi, mide gazı, bulantı ve kusma gibi durumlar en sık karşılaşılan belirtilerindendir” şeklinde konuştu.

Demir eksikliğinin altında Helicobacter Pylori yatıyor olabilir

Helicobacter Pylori’nin genellikle kronik gastrite neden olduğunu belirten Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Kronik gastrit zamanla mide hücrelerinde kayıplara neden olarak kişide mide kanseri ve mide lenfomasına kadar gidebilen sağlık sorunlarına zemin hazırlayabilir. Bakteri; mide asidini artırarak midenin koruyucu tabakasına zarar verir hem burada hem de onikiparmak bağırsağında ülserlere yol açabilir. Demir eksikliği anemisinin en önemli nedenlerinden biri de bu bakterinin varlığıdır” dedi.

Üre nefes testi yüzde yüze yakın doğru sonuç veriyor

Helicobacter Pylori bakterisinin tanısı için çeşitli yöntemlerden faydalanıldığından bahseden Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Kanda antijen testi ile vücudun daha önce bakteri ile karşılaşıp karşılaşmadığı saptanabilir ancak aktif bir enfeksiyon olup olmadığı anlaşılmaz. Üre nefes testinin doğruluğu yüzde 99’un üzerindedir ancak üre ve bir başka yöntem olan dışkı testinin başarılı olabilmesi için, antibiyotik kullanımından 3-4 hafta sonra uygulanması gerekir. Son olarak da bir görüntülüme yöntemi olan mide endoskopisi sırasında biyopsi alınabilir ve tanı konabilir” dedi.

Artan antibiyotik kullanımı ilaçların etkisini düşürüyor

Bakterinin yol açtığı rahatsızlıkların tedavisinin tıp dünyasında tartışmalara konu olduğuna değinen Prof. Polat, “Bazı otoriteler bu kadar yaygın görülen bir bakterinin tedavi edilmemesi gerektiğini iddia etse de sebep olduğu problemler ve hastalıklar göz önüne alındığında, özellikle de semptomatik hastalarda yani gözle görülür şikâyetleri olan kişilerde mutlaka ortadan kaldırılması gerekir. Günümüzde antibiyotik kullanımının artmasıyla oluşan antibiyotik direnci nedeniyle 2’li antibiyotik ve mide koruyucu içeren ve ortalama 14 günlük tedaviler ile Helicobacter Pylori yok edilebilir. Bu ilaçlar düzenli olarak kullanıldığında tedavide yüzde 90’ların üzerinde başarı yakalanabiliyor. İlaç kullanımı bittikten 1 ay sonra üre nefes veya dışkı antijen testi ile bakterinin yok olup olmadığı kontrol edilmeli, direnç tespit edilirse hastaya verilen antibiyotikler değiştirilerek ikinci kür uygulanmalı” dedi.

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlar doğurabilen Helicobacter Pylori bakterisinden korunma yollarını paylaştı:

  1. Ellerinizi, yemekten önce ve tuvaletten sonra mutlaka sabunla yıkayın.
  2. Kaynağı belirsiz suyu içmeyin. Bu bakteri hijyenik olmayan ortamlarda yaşayabileceği için mümkünse içme suyunuzu kaynatın ya da güvenilir bir filtreyle süzün.
  3. Sebze ve meyveleri iyi yıkamadan tüketmeyin.
  4. Tükürük yoluyla bulaşabilen bir bakteri olduğu için diğer insanlarla aynı tabaktan yemek yemeyin, bardak veya çatal-kaşık paylaşmayın.
  5. Çiğ et ve süt ürünlerinden uzak durun.
  6. Mide şikayetleriniz varsa geçiştirmeyin. İleride oluşabilecek mide ülseri ya da kanseri gibi riskleri azaltın.
  7. Mideye başlı başına zarar veren alışkanlıklardan; sigaradan uzak durun, alkolü sınırlayın ve asidik, çok baharatlı yiyeceklerden kaçının.
  8. Bağışıklık sisteminizi korumaya yardımcı olun, dengeli ve sağlıklı beslenmeye dikkat edin.
  9. Probiyotik kullanarak mide ve bağırsak sağlığınızı destekleyin.

Ülkemizde her 4 kadından 1’inin sorunu!

Son yıllarda doğum sayısının azalması, anne olma yaşının 35’in üzerine çıkması, sağlıksız beslenme, sigara ve obezite gibi sorunlar nedeniyle kadınsal hastalıkların görülme sıklığı ülkemizde giderek artıyor. Bir yandan da pek çok kadın bu hastalıkların yol açtığı şikayetleri dile getirmeye utandığı için, erken tanı imkanı kaçırılabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, “Ülkemizde ne yazık ki kadınsal hastalıklar ayıp kabul edilip, kadınlar da bu sorunlarını konuşmaktan çekindikleri için  kimseye anlatamıyor hatta hekime bile ifade edemiyorlar. Bu da toplumumuzda sıklığı artan idrar kaçırma, geçmek bilmeyen kanamalar, kasık ağrıları, cinsel ilişkide ağrılar, kronik kabızlık, vajinada genişlik, rahim ve/veya mesane sarkması hatta kanser gibi tehlikeli hastalıkların geç tanı almasına yol açabiliyor. Oysa kadınların bu sorunlarını hekimleri ile paylaşmaları hem daha iyi ve kaliteli bir yaşam sürmelerini hem de bazı tehlikeli hastalıklara karşı erken tanı ile tedavi şansına kavuşmalarını sağlar” diyor. Kadın Hastalıkları Ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa günümüzde en sık görülen 5 kadınsal hastalığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Murat Yassa

Doç. Dr. Murat Yassa

  • Rahim miyomları (Leiomyom)

Üreme çağındaki her 5 kadından birinde görülen ve genellikle iyi huylu tümörler olan miyomlar,  adet düzensizliklerinden aşırı kanama ve ağrıya dek birçok soruna yol açabiliyor. Miyomların rutin jinekolojik muayenelerle teşhis edilebildiğini ancak ülkemizde kadınların çoğunlukla düzenli muayene yaptırmadıkları için anormal büyüklük ve ağırlıklara ulaşabildiğini belirten Doç. Dr. Murat Yassa “Bu da kansızlık (anemi), kısırlık ve düşük riski ile idrar/dışkılama bozukluklarına neden olabiliyor” diyor.

Tedavisi: Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve aşırı östrojen maruziyetinden kaçınarak miyom gelişimini önlemek veya büyümesini yavaşlatmak mümkün. Hastalığın tedavisi ise yaşa, miyomun büyüklüğüne ve semptomlarına göre değişiyor. Hormonal tedavilerin ciddi yan etkileri nedeniyle terk edildiğini, günümüzde miyomun cerrahi olarak çıkarılması veya rahmin alınması gibi yöntemler uygulandığını belirten Doç. Dr. Yassa “ Küçük ve şikayet yaratmayan miyomlar takip edilebilir veya semptoma yönelik tedaviler belirli bir süre için denenebilir” diyor.

  • Anormal kanamalar

Üreme çağındaki kadınlarda sık görülen anormal kanamalar; hormonal dengesizlikler, rahim polipleri, miyomlar, rahim duvarı kalınlaşması, polikistik over sendromu, enfeksiyonlar ve rahim kanseri gibi birçok nedene bağlı olabiliyor. Doğum kontrol yöntemleri veya bazı kan sulandırıcı ilaçlar da anormal kanama yapabiliyor. Özellikle menopoz sonrası veya uzun süren düzensiz kanamalarda acilen doktora başvurulması gerektiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Aksi taktirde rahim kanseri gibi ciddi hastalıkların tanısında gecikme yaşanabilir” diyor.

Tedavisi: Düzenli jinekolojik kontroller, sağlıklı beslenme, kilo kontrolü ve sigaradan uzak durarak riski azaltmak mümkün. Tedavide; altta yatan nedene bağlı olarak hormonal tedaviler, rahim içi girişimler (kürtaj vb), miyom veya poliplerin cerrahi olarak çıkarılması ve ileri vakalarda rahmin alınması gibi yöntemler uygulanabildiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Rahmin alınması açık veya kapalı (laparoskopik) yöntemle yapılıyor. Günümüzde vNOTES denilen tam kapalı ve minimal invaziv cerrahi ise; tıbbi ve kozmetik avantajlarıyla öne çıkıyor” diyor.

  • İdrar kaçırma

Ülkemizde her 4 kadından 1’inin sorunu olan idrar kaçırma özellikle menopoz sonrası ve doğum yapmış kadınlarda daha yaygın görülüyor. Pelvik taban kaslarının zayıflaması, vajinal doğumlar, menopoz, obezite, kronik kabızlık, idrar yolu enfeksiyonları, diyabet ve nörolojik hastalıklar idrar kaçırmaya yol açabiliyor. Stres tipi (hapşırma, öksürme ile), sıkışma tipi (ani idrar hissi ile) ve karma tip gibi farklı türleri olan idrar kaçırma, sosyal hayatı, iş yaşamını ve cinsel ilişkiyi olumsuz etkileyebilirken, özgüven kaybı, psikolojik stres ve hijyen sorunlarına neden olabiliyor.

Tedavisi: Kegel egzersizleri ve kilo kontrolü ile idrar kaçırma riskinin azaltılabileceğini tedavide erken teşhisin önemli olduğunu, geç kalındığında cerrahi müdahale gerebildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa “Tedavisi için; pelvik taban güçlendirme egzersizleri, mesane eğitimi, ilaç tedavileri ve ileri vakalarda cerrahi yöntemler uygulanabilir. Geç kalındığında idrar kaçırma şiddetlenerek sürekli idrar sızıntısı, mesane enfeksiyonları, cilt tahrişi ve böbrek fonksiyon bozuklukları gibi sorunlara yol açabilir” diyor.

  • Vajinal genişleme

Ülkemizde ‘utandıran sorunlar’ arasında yer alan ve bu nedenle kadınların doktora başvurmalarını engelleyen vajinal genişleme, genellikle doğum travmaları, yaşlanma, bağ dokularının zayıflaması ve östrojen seviyelerindeki düşüş nedeniyle ortaya çıkıyor. Özellikle çok sayıda doğum yapmış kadınlarda ve menopoz sonrası dönemde daha sık görülen bu sorunun erken dönemde kolaylıkla tedavi edilebildiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Böylece yaşam kalitesini ciddi şekilde etkilemeden önce komplikasyonlar önlenebilir” diyor.

Tedavisi: Düzenli fiziksel aktivite, pelvik taban kaslarını güçlendiren egzersizler ve sağlıklı beslenme ile vajinal dokuların sıkılığını korumak mümkün. Ani kilo alımından da kesinlikle kaçınılması gerekiyor. Doç. Dr. Murat Yassa tedaviye yönelik şöyle konuşuyor: “Hafif vakalarda pelvik taban egzersizleri ve terapileri, vajinal lazer uygulamaları, vajinal hyaluronik asit dolgu uygulamaları, ileri vakalarda ise vajinal sıkılaştırma ameliyatları (perineoplasti, vajinoplasti) uygulanabilir.”

  • Genital sarkma (Pelvik Organ Prolapsusu)

Ülkemizde yapılan çalışmalara göre, her 3 kadından 1’inin karşılaştığı bu sorunun tedavi edilmediğinde vajinal kanserlere de yol açabildiğini belirten Doç. Dr. Murat Yassa, genital sarkmanın  cinsel ilişkiden utanma/kaçınma, ilişkide ağrı/ kanama, idrar kaçırma veya bağırsak hareketlerinde zorluk gibi şikayetlerle günlük yaşam kalitesini çok olumsuz etkilediğini söylüyor.  Pelvik taban kaslarını güçlendiren egzersizler, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı kilo kontrolü, kronik kabızlık veya öksürük gibi durumların tedavisi ile risk azaltılabilirken, ileri evrelerde ise cerrahi müdahale kaçınılmaz olabiliyor. Bu nedenle, gecikmeden uzmana başvurmak gerekiyor.

Tedavisi: Son yıllarda gerek teknolojideki gerekse tıp alanında gelişmeler sayesinde bu sorunun tedavisinde son derece önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurgulayan Doç. Dr. Yassa, cerrahi müdahale gerekmesi durumunda günümüzde İzsiz Cerrahi olarak da bilinen vNOTES yönteminin öne çıktığını söylüyor. Bu tedavinin vajinal yoldan gerçekleştirilen minimal invaziv bir yöntem olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Murat Yassa “Günümüzde vNOTES denilen ‘tam kapalı’, izsiz ve minimal invaziv cerrahi yöntemi tıbbi ve kozmetik avantajlarıyla öne çıkıyor” diyor.

Mikroplastikler; toprakta, havada, gıda zincirinde ve su kaynaklarında

Plastik ürünlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, son yıllarda artan bilimsel çalışmalarla daha iyi anlaşılıyor. Özellikle plastiklerde bulunan Bisfenol A (BPA), ftalatlar ve Polivinil Klorür (PVC) gibi zararlı maddelerin bu konuda dikkat çektiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Dünya genelinde yıllık yaklaşık 400 milyon ton plastik üretiliyor. Bu miktarın, on milyondan fazla çöp kamyonunun taşıdığı yüke denk geldiği düşünülürse sağlık açısından oluşabilecek risklerin de yüksek olduğunu söylemek mümkün” dedi.

Plastik atıkların doğada parçalanmasıyla oluşan mikroplastikler; toprakta, havada, gıda zincirinde ve su kaynaklarında birikerek çevresel kirliliğine neden oluyor. Çevreye dağılan bu mikroplastiklerin insan vücuduna solunum, gıda ve su yoluyla girerek sağlığı tehdit ettiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Plastik parçacıkların akciğer, karaciğer, plasenta ve diğer organlarda bulunabildiğini ortaya koyan araştırmalar mevcut. Hatta çevresel kirlilik sonucu anne sütünde bile yüksek miktarda BPA gibi zararlı maddelerin varlığı, plastik kullanımının potansiyel tehlikesini gözler önüne seriyor” dedi.

Prof. Dr. Yeşim Yıldırım

Prof. Dr. Yeşim Yıldırım

Plastiklerdeki maddeler kanserle yakından ilişkili

Avrupa Birliği’nin 2011’den beri biberonlarda BPA kullanımını yasakladığını dile getiren Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Araştırmalar BPA maruziyetinin; tiroit fonksiyonlarını bozabildiğine, obeziteye sebep olabildiğine ve prostat ya da meme gibi çeşitli kanserlere yol açabildiğine işaret ediyor. Plastiklere esneklik ve dayanıklılık kazandıran ftalatların ise üreme bozuklukları, gelişimsel sorunlar ve meme kanseri riskiyle ilişkili olduğu biliniyor. PVC plastikleri üretmek için kullanılan vinil klorür ise halihazırda bilinen bir kanserojen dolayısıyla bu plastik türünün de meme kanseri oluşumunu artırabilecek toksik kimyasallar salma riski yüksek” dedi.

Plastik kullanımını minimumda tutmak en iyisi

Özellikle bazı plastik çeşitlerinin, kimyasal içerikleri nedeniyle daha fazla tehlike barındırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Gıda ambalajlarında yaygın olarak kullanılan PVC, zararlı kimyasallar salabilir. Tek kullanımlık yiyecek kaplarında sıkça bulunan polistiren, muhtemel bir kanserojen olan stiren maddesini gıdalara geçirebilir. Polikarbonat plastikten yapılmış su şişeleri ve saklama kapları özellikle ısıya maruz kaldığında BPA salabilir. Plastiklerin sağlık üzerindeki uzun vadeli etkileri konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulsa da mevcut veriler ışığında plastik maruziyetini azaltmak bireysel ve toplumsal sağlık açısından önemli bir adım” dedi.

Plastik kullanımının doğrudan kansere neden olup olmadığı konusunda bilimsel verilerin hala yeterli olmadığının altını çizen Yıldırım, “Ancak belirttiğim gibi bazı çalışmalar, mikroplastik ve nanoplastik parçacıklara maruz kalmanın çeşitli kanser türlerinin gelişimini tetikleyebileceği konusunda kuvvetli ipuçları veriyor. Ayrıca mikroplastiklerin, toksik kimyasalların taşıyıcısı gibi hareket ederek kanser tehdidini artırabileceği yönünde endişelerin bulunduğu da unutulmamalı” şeklinde konuştu.

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, plastiklerin sağlık üzerindeki olası risklerini azaltmak için alınabilecek 7 önlemi paylaştı:

Alternatif malzemeler tercih edin

Cam, paslanmaz çelik veya seramik kaplar kullanarak plastik maruziyetini azaltın.

Plastikleri ısıtmaktan kaçının

Isı, zararlı kimyasalların gıdaya geçişini artırabileceği için yiyecekleri plastik kaplarda ısıtmayın. Ayrıca plastik su şişelerini güneş altında bırakmamaya dikkat edin.

Tek kullanımlık plastikleri azaltın

Plastik pipet, çatal-bıçak ve poşet gibi tek kullanımlık plastikleri mümkün olduğunca kullanmamaya çalışın.

Musluk suyunu filtreleyin

Su filtreleri, musluk suyundaki mikroplastikleri azaltabileceği için musluktan su içmeden önce mutlaka filtre taktırın.

Kişisel bakım ürünlerine dikkat edin

Bazı kozmetik ve kişisel bakım ürünleri mikroplastik içerebileceği için doğal içerikli ürünleri tercih etmeye gayret edin. Temiz malzemeler kullanabilmek adına da satın almadan önce içerik okuma alışkanlığı edinin.

Çevreye saygılı olun

Çevreye verilen zarar dönüp dolaşıp insan sağlığını etkileyeceği için, geri dönüşüme önem verin, doğaya atılan plastiklerin etkilerini en aza indirmek için çaba sarf edin.

Paketli ürün tüketimini azaltın

Plastik ambalajlardan korunmak için mümkün olduğunca organik ve taze gıdalar tüketin.

Sabahları daha şiddetli olan baş ağrısına dikkat!

Beyin hastalıkları, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilen karmaşık sağlık sorunlarını oluşturuyor. Bu etkenler genel olarak; enfeksiyonlar, travmalar, genetik faktörler, aşırı alkol tüketimi, sigara kullanımı, yetersiz fiziksel aktivite ve sağlıksız beslenme gibi kötü yaşam tarzı ile çevresel faktörleri kapsıyor. Özellikle hipertansiyon, diyabet ve obezite gibi hastalıklar, inme ile diğer beyin damar hastalıklarında önemli risk faktörlerini oluşturuyor. Beyin hastalıkları denildiğinde toplumda akla gelen ilk şey ise genellikle ölümcül tablolar oluyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, aslında toplumdaki yaygın inanışın aksine, günümüzde pek çok beyin hastalığında kurtulma şansının arttığına dikkat çekerek, “Her beyin hastalığı ölümcül değildir ve günümüzde gelişen tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastalıkta kurtulma şansı artmıştır. Kesin tedavisi olmayan tablolarda ise hastalığın seyri yavaşlatılmakta ve hastaların yaşam kalitesi artırılmaktadır. Ancak, her hastalığın kendine özgü dinamikleri ve tedavi süreçleri olduğu için bireysel   değerlendirmeler ve uzman görüşleri büyük önem taşımaktadır” diyor.

oç. Dr. Yaşar Bayri

Doç. Dr. Yaşar Bayri

7’den 70’e her yaş grubunda görülüyor!

Toplum tarafından genellikle ileri yaş hastalığı olarak düşünülse de beyin hastalıkları 7’den 70’e her yaş grubunu etkileyebiliyor.  Doç. Dr. Yaşar Bayri, ancak değişik yaş gruplarında bazı hastalıkların daha sık görülebildiğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Serebral palsi, epilepsi, otizm, dikkat eksikliği, hiperaktivite ve genetik hastalıklar bebekler ile çocuklarda daha sık görülürken; migren, depresyon ve anksiyete bozuklukları genç yetişkinlerde; Alzheimer ile parkinson hastalıkları ve inme ise ileri yaşlarda daha sık olarak görülmektedir. Epilepsi, beyin tümörleri, beyin travmaları, multipl skleroz, amyotrofik lateral skleroz (ALS), genetik hastalıklar gibi hastalıklar ise tüm yaş gruplarında ortaya çıkabilmektedir.”

Erken teşhis tedavinin başarısını artırıyor!

Erken teşhis ve tedavi beyin hastalıklarının seyrini olumlu yönde etkileyerek tedavinin başarısını artırıyor ve komplikasyon riskini azaltıyor. Bu nedenle, düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemek ve beyin hastalıklarına işaret edebilen belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, detaylı nörolojik muayenelerde sinir sisteminin etkilendiğini düşündürecek şikayet ve bulgular saptandığında veya şüpheli durumlarda çeşitli görüntüleme yöntemlerine başvurulduğunu belirterek, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) ve Bilgisayarlı Tomografi (BT) gibi görüntüleme yöntemleri; tümörler, anevrizmalar ve diğer beyin hastalıklarının erken teşhisinde kullanılan en etkili yöntemlerdir” diyor.

Bu belirtilerde asla zaman kaybetmeyin!

Beyin hastalıklarının işaretleri, hastalığın türüne ve ciddiyetine bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, en yaygın görülen sinyallerini özetlerken, “Bu belirtiler, beyin hastalıklarının tanısında kritik öneme sahiptir ve zaman kaybetmeden uzman bir doktora başvurulmasını gerektirmektedir” diyor.

  • Özellikle sabahları daha şiddetli olan baş ağrıları
  • Yemeklerle ilişkisiz bulantı ve kusma
  • Bulanık görme, çift görme veya görme kaybı gibi görme sorunları
  • Yürürken denge kaybı veya sakarlık gibi denge ile koordinasyon bozuklukları
  • Bayılma, kasılmalar ve kısa süreli hafıza kayıpları gibi tablolar ile seyreden epileptik nöbetler
  • Hafıza kaybı, dikkat eksikliği veya kişilik değişiklikleri gibi bilişsel belirtiler

BEYİN SAĞLIĞI İÇİN 7 ETKİLİ ÖNERİ!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Yaşam alışkanlıklarınızda bazı kurallara dikkat ederek beyin sağlığınızı koruyabilir ve yaşam kalitenizi artırabilirsiniz. Unutmayın, sağlıklı bir beyin, sağlıklı bir yaşamın temel taşlarından biridir” diyor. Doç. Dr. Yaşar Bayri, beyin sağlığınızı desteklemek için dikkate almanız gereken bazı temel noktaları şöyle sıralıyor:

Akdeniz tipi beslenin!

Beyin sağlığınızı korumak için Akdeniz tipi beslenmeye özen gösterin. Bu diyet; zeytinyağı, taze sebze ve meyveler, tam tahıllar, balık ile kuruyemişler gibi besinleri içeriyor. Beyin fonksiyonlarını desteklemek için özellikle omega-3 yağ asitleri, antioksidanlar ve B vitaminleri içeren besinleri sofranızdan eksik etmeyin.

Düzenli egzersiz yapın

Beyin sağlığınız için düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanız çok önemli.  Haftada en az 150 dakika orta düzeyde aerobik egzersiz (yürüyüş, yüzmek, yavaş tempoda bisiklet sürmek gibi)  beyin hücrelerinin yenilenmesine yardımcı oluyor ve bilişsel işlevleri artırıyor.

Yeterli süre uyumaya özen gösterin

Beyin sağlığı için uyku süresi ve kalitesi de kritik bir öneme sahip. Uyku, beyin hücrelerinin onarılmasına ve hafıza kusurlarının azaltılmasına yardımcı oluyor. Günde 7-9 saat uyumaya ve yatak odasında cep telefonu ile elektronik cihazlar bulundurmamaya dikkat edin.

Zihinsel sağlığınızı destekleyin

Kronik stres kaygı, endişe ve huzursuzluk gibi duyguların artmasına neden olarak anksiyete bozukluklarına zemin hazırlıyor ve uyku kalitesini de bozarak beyin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Meditasyon, yoga veya derin nefes alma teknikleri gibi stres yönetimi teknikleriyle zihinsel sağlığınızı destekleyin.

Yeni bir dil öğrenin, müzik aleti çalın

Beyin sağlığınızın korunmasında zihinsel aktiviteler de önem taşıyor. Bulmaca çözmek, kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek veya müzik aleti çalmak gibi aktiviteler, beyin fonksiyonlarını geliştiriyor.

Sigarayı bırakın, alkolü kısıtlayın

Sigara ve alkol beyin hücrelerine zarar verebiliyor, bilişsel gerilemeyi hızlandırabiliyor. Sigara içiyorsanız hemen bırakın, alkol tüketimini kısıtlayın.

Arkadaşlarınızla zaman geçirin

Sosyal bağlantılar kurmak ve aktif bir sosyal yaşam sürmek, zihinsel sağlığımızı destekliyor. Dolayısıyla, arkadaşlarınızla zaman geçirmek ve topluluk etkinliklerine katılmak gibi sosyal aktiviteler beyin sağlığınızı olumlu yönde etkileyecektir.

Dikkat! Bu etkenler kalbi tehdit ediyor!

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle dünya genelinde görülme sıklığı hızla artan kalp hastalıkları ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan “Günümüzde aşırı tuz, şeker, doymuş yağ ve trans içeriği yüksek olan işlenmiş gıdaların tüketilmesi, hareketsiz yaşam tarzı, sigara ve stres derken kalp ve damar hastalıklarının yol açtığı şikayetlerle kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların sayısı hızla artmaktadır. Bu hastalar en sık göğüs ağrısı, nefes darlığı ve çarpıntı şikayeti ile başvururlar. Erken tanı ve tedavi kalp krizini ve hayati riski azaltmada kritik önem taşımaktadır” diyor. Ülkemizde kalp ve damar hastalıklarının, tüm ölümlerin yüzde 33’ünü oluşturduğunu, üstelik artık çocuk yaşlarda da sık karşılaşıldığını belirten Doç. Dr. Gürkan 14-20 Nisan Kalp Sağlığı Haftası kapsamında yaptığı açıklamada kalp sağlığı için ihmale gelmez 7 öneride bulundu, önemli açıklamalar yaptı.

Doç. Dr. Ufuk Gürkan

Doç. Dr. Ufuk Gürkan

  • Risk faktörlerine dikkat edin!

Ailesinde birinci derece yakınlarında kalp damar hastalığı öyküsü olanlar, diyabet ve hipertansiyon hastaları, sigara kullananlar ve aşırı stresi yönetemeyenler kalp-damar hastalıkları açısından yüksek risk taşımaktadır. Yapılan birçok çalışmaya göre; kanda gerek trigliserid gerekse LDL kolesterol denilen kötü kolesterolü yüksek olanlar mutlaka kardiyolojik açıdan düzenli kontrol edilmeli, yaşam şekli ve ilaç tedavisi açısından değerlendirilmelidir.

  • Bu belirtileri mutlaka önemseyin!

Göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi şikayetleri olanların mutlaka gecikmeden doktora başvurması gerektiğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan “Yürüyüş esnasında olan bir göğüs ağrısı ya da nefes darlığı, kişi yürüyüşü sonlandırdığında geriler ve bazen gün içinde tekrar olmayabilir. Göğüs ağrısı geçtiğinde çoğu hasta sorunun bittiğini düşünür ki hastaların en sık yanıldığı konu da budur. Bu şikayetler aslında kalp ve damar hastalıklarının çok tipik ve önemsenmesi gereken belirtileridir. Aslında  sorun yeni başlamıştır ve gelmekte olan  tehlikenin  habercisidir” diyor. Hiçbir risk faktörü olmayan kişilerde de kalp krizi oluşabildiğini belirten Doç. Dr. Gürkan “Bu nedenle göğüste, sırtta, kollarda veya mide bölgesinde özellikle eforla oluşan her türlü ağrıda kişilerin kalp hastalığı tanısı alma ihtimalinden korkmadan en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları önemlidir” diye konuşuyor.

  • Mutlaka egzersiz yapın, ancak!

Düzenli egzersiz kalp hastalarının olmazsa olmaları arasındadır. Ancak egzersiz kararı almadan önce hastaların egzersize engel önemli kalp damar sorununun olup olmadığı hekim tarafından kanıtlanmalıdır. Önerilen egzersiz miktarı genelde haftada 5-7 gün; günde 45-60 dk arası olmalıdır. Kesinlikle ağır bir yemek sonrası egzersiz yapılmamalıdır. Ağır egzersizlerden ve yüksek tempoda koşudan kaçınılmalı, göğüste baskı hissi, yanma, ağrı ve nefes darlığı olduğunda egzersiz mutlaka sonlandırılmalıdır. Özellikle göğüs ağrısı egzersizle yeni başlamışsa mutlaka kardiyoloji hekiminin görüşünü ve değerlendirmesini almak gerekmektedir.

  • Koroner anjiyografiden çekinmeyin!

Kalp sağlığı açısından düzenli bir muayene ve gerekli tetkiklerin yaptırılmasının büyük önem taşıdığını belirten Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan şöyle konuşuyor: “Maalesef çok sayıda hasta göğüs ağrısı şikayeti olmasına rağmen koroner anjiyografi ile ilgili yanlış bilgiler nedeniyle işlemden çekinmekte, işleme gitmemekte ve gelişen kalp krizi nedeniyle kaybedilebilmektedir. Koroner anjiyografi çoğunlukla ağrılı olmadığı gibi, işlem lokal anestezi ile yapılmakta, çok gergin hastalara sakinleştirici de verilebilmektedir. İşlem tıbbi açıdan tüm güvenlik önlemleri alınmış donanmlı bir laboratuvarda yapıldığı için risk yaklaşık onbinde 1 gibi çok düşük orandadır. İşlem sırasında ciddi bir darlık tespit edilirse tıkalı damara balon ve stent takılır. Bazen de ameliyat ( bypass) kararı alınabilmektedir. İşlem sonrası hastalar genelde 3-6 saat içinde taburcu edilebilmektedir.”

  • Sağlıklı yaşam tarzı benimseyin!

Özellikle son yıllarda sağlıksız beslenme (fast-food tarzı yiyecekler, ambalajlı gıdaların sık tüketilmesi, aşırı tuzlu, yağlı, şekerli besinler vb), hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, sigara, alkol ve de keyif verici maddelerin kullanımı, yetersiz ve kalitesiz uyku ile yönetilemeyen aşırı stresin kalp sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini vurgulayan Doç. Dr. Gürkan “Genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra sağlıksız yaşam alışkanlıkları da kalp sağlığını çok ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bu nedenle günümüzde çocuk yaşta da kalp ve damar hastalıklarının yol açtığı şikayetlerle kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların sayısı hızla artmaktadır. Oysa sağlıklı yaşam tarzı ile kalp sağlığımızı iyileştirmemiz mümkün” diyor.

  • İlaçlarınızı düzenli kullanın!

Kalp sağlığı için doktorun önerdiği ilaçların mutlaka düzenli kullanılması gerektiğini, internetten ya da kulaktan dolma bilgilerle ilaç kullanmaya son vermenin hayati riske neden olabildiğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle stent işlemi açısından hastalara verilen kan inceltici ilaçlar ilk bir yıl içinde mutlaka her gün düzenli olarak aksatmadan alınmalıdır. Zira bu ilaçlar metalik yapıdaki stentlerin üzerine trombositlerin (kan pulcukları) yapışmasını engellemektedir. Böylelikle yeni takılmış olan stentlerin üzerinde pıhtı oluşması engellenir ve stentin, dolayısıyla kalp damarının aniden tıkanmasının önüne geçilmiş olunur.”

  • Bu yanılgıya düşmeyin!

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan ülkemizde kalp damar hastalığı tanısı alıp koroner bypass cerrahisi geçiren ya da stent takılan hastaların çok sık düştükleri bir yanılgıya dikkat çekerek “Bazı hastalar bu operasyonları olduktan sonra tamamen iyileştikleri yanılgısına kapılabilmekte ve kontrole gitmemektedir. Hatta bir süre sonra ilaçlarını da kısmen ya da tamamen bıraktıkları görülmektedir. Birçok klinik araştırmada; takılan stentlerin ya da bypass damarlarının yeniden tıkanabildiği gösterilmiştir. Ancak bunların çoğu erken tanı koyularak gerek ilaç gerekse de yeniden stentleme işlemleri ile tedavi edilebilmektedir. Ayrıca işlem yapılan damarlar dışında başka damarlarda da problemler olabilmektedir. Bu nedenle kalp hastalığı tanısı almış kişilerin düzenli aralıklarla poliklinik kontrolüne gitmeleri ve de düzenli ilaçlarını almaları önem taşımaktadır” diyor.

Kalp krizinde bu belirtilere dikkat!

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ufuk Gürkan, kalp krizinin çoğu zaman ‘geliyorum’ dediğini belirterek, bu belirtileri şöyle anlattı: “Kalp krizinin en sık bulguları; göğüs orta kısmında baskı yanma veya sıkışma hissidir. Bununla beraber sırt ağrısı, mide ağrısı (reflü ile sıkça karışır) kola yayılan ağrı, alt çeneye vuran ağrılar da bu bulguların bir parçası olabilir. Kriz anının günler veya saatlerde öncesinde genelde eforla bazen de istirahatte iken göğüste 5-10 dk süren baskı, yanma şikayetlerini hastalar hissedebilir. Bu durumda ağrının geçmiş olması riskin bittiği anlamına gelmez aksine hastaya acilen hastaneye ulaşma adına bir şans vermektedir.” Hemen 112 Acil Servise haber verilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Gürkan “Kendi başına araçla hastaneye gitmek kesinlikle yanlış ve tehlikelidir” diyor.