Yazılar

Yaş ilerledikçe pankreas kisti riski de artıyor…

Sindirim sisteminin kritik organlarından biri olan pankreasta ortaya çıkan kistler genellikle belirti vermiyor ve çoğu kez başka tetkikler sırasında rastlantısal olarak fark ediliyor. Kistler büyüdükçe karında şişkinlik, zayıf hastalarda dışarıdan hissedilme gibi belirtilere sebep olabiliyor. Ortalama bir pankreas kistinde kanser riski 10 binde 1 iken özellikle boyutu 2 cm’i aşan kistlerde bu oran 10 binde 20’lere kadar çıkabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Bozkurt, bazı kistlerin zamanla kötü huylu tümöre dönüşebileceğine dikkat çekerek, “Pankreasta oluşan kistik tümörler farklı türlerde olabilir ve her birinin tedavi yöntemi farklılık gösterebilir. Bu nedenle karmaşık bir hastalık grubunu oluştururlar. Özellikle kansere dönüşme potansiyeli taşıyan tümörlerde erken teşhis ve tedavi hayati önem taşır. Çünkü bazı kistlerde kansere dönüşüm oldukça nadir iken, bazı gruplarda daha yüksek olmaktadır. Düzenli kontroller ve uygun tetkikler sayesinde bu kistlerin etkili bir şekilde yönetimi mümkündür” diyor.

Doç. Dr. Emre Bozkurt

Doç. Dr. Emre Bozkurt

Bazı kist tipleri kadınlarda daha çok görülüyor

Hem sindirim hem de endokrin sistemlerde hayati bir rolü olan pankreasta yer alan salgı bezinin içinde ya da dış yüzeyine doğru, zaman zaman 10 cm’den daha büyük olabilen içi sıvı içerik dolu kistler oluşuyor. Bu kistler iyi huylu olabileceği gibi bazen kötü huylu oluşumlara da dönüşebiliyor. Bu nedenle ilk tanı anındaki boyut, içerik ve duvar yapısı gibi bazı özellikler takip planlaması açısından önem taşıyor. Günümüzde MR gibi görüntüleme yöntemlerinin yaygın şekilde kullanımı daha sık pankreas kisti tanısı konulmasını sağlıyor. 50 yaş ve altı bireylerde yüzde 9 olan pankreasta kist saptanma olasılığı 80 yaş üstü bireylerde yüzde 40’lara ulaşıyor. Belirli kist tipleri belli yaş, cinsiyet ve klinik, radyolojik özellikler ile ilişkilendiriliyor. Bazı kistler (solid pseudopapiller neoplazi) 20-30’lu yaşlarda kadınlarda daha sık görülürken, bazıları (seröz kistadenom ile müsinöz kistik neoplaziler) ağırlıklı olarak 50’li yaşlardan sonra saptanıyor ve kadınlarda daha çok görülüyor.

Bu belirtiler pankreas kistine işaret ediyor

Genellikle belirti vermeyen pankreas kistleri büyük olduklarında karında şişkinlik, zayıf hastalarda dışarıdan hissedilme gibi belirtilere sebep olabiliyor. Mide, oniki parmak bağırsağı ve safra yolları gibi çevre organlara basıya bağlı ağrı, yemeklerden sonra bulantı ve sarılık gibi belirtilere de yol açıyor. Bunun dışında tekrarlayan pankreatit atakları, sırt ağrısı, kilo kaybı, sindirilmemiş gıdalar içeren dışkı ve diyabet hastalığı gelişmesi gibi bulgular da kistlere eşlik edebiliyor. Pankreas kistleri saptanması halinde kan tetkikleri ve kistin özelliklerine göre MR ve endoskopik ultrason gibi görüntüleme yöntemlerinden, bazen de Bilgisayarlı Tomografi’den yararlanılıyor.

İyi huylu ve kötü huylu kisti ayırt etmek çok önemli

Pankreas kistlerinin temelde iyi huylu, kötü huylu olma potansiyeli olan ve kötü huylu olmak üzere üç gruba ayrıldığını belirten Genel  Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Bozkurt, “Önemli olan iyi huylu kistleri tanıyabilmek ve aynı zamanda tedavinin gecikmesine engel olmak için kötü huylu olma potansiyeli olan veya kötü huylu olan alt grupları bu iyi huylu kistlerden ayıt etmektedir. İyi huylu kistler yalnızca hastada şikâyete yol açarsa tedavi edilmesi gerekir. Kötü huylu olma potansiyeli olanların uzun süreli yapılandırılmış takip programları ile takip edilmesi, kötü huylu olanların ise zaman kaybedilmeden tedavisi oldukça önemlidir” diyor.

Ameliyatla alınan kistlerdeki kanser olasılığı yüzde 15

Cerrahi olarak tedavi edilen hasta grubunda ameliyatların çoğunun, ileri zamanlarda kistlerde kanser gelişme ihtimali nedeniyle yapıldığını aktaran Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Bozkurt, “Ameliyatlar büyük oranda koruyucu amaçla yapılmaktadır. Ancak cerrahi olarak tedavi edilen hastalardaki kistlerde kanser saptanma olasılığı ise %15’lerdedir. Bu şu anlama geliyor; kistler çıkarılmadan bir süre daha takip edilse, bazı kistlerde kanser gelişebilir.  Bu özel gruptaki kist hastalarında yapılan cerrahi müdahaleler, ileride gelişebilecek ve oldukça ölümcül olabilen pankreas kanserinden koruyucudur. Bu nedenle bu hastalarda tedavi için erken tanı kritik öneme sahiptir. Kistler, hastanın hiçbir şikâyeti olmadan rastlantısal olarak saptansa bile ilk değerlendirme ve niteliğinin ayırt edilmesi de çok önemlidir” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Hastanın ve kistin durumuna göre ameliyat kararı alınıyor

Ameliyat kararı da ameliyatın tipi de kistin kansere dönüşme ihtimali, hastada oluşturduğu belirti ve şikayetler, hastanın genel sağlık durumu ile ameliyata uygunluk gibi durumlara göre değerlendiriliyor. Bu değerlendirmeye bağlı olarak Whipple ameliyatı, pankreasın sol tarafının, boyun-gövde kesiminin ya da yaygın hastalık durumunda pankreasın tamamının çıkarıldığı ameliyatlar tercih edilebiliyor. İyileşme ve günlük yaşantıya dönüş süresi ameliyatın tipine göre değişiklik gösteriyor. Ameliyattan sonra pankreas dokusunda yeniden kistik hastalıklar gelişebileceği için hastaların, patoloji sonuçlarının da göz önünde bulundurularak takip edilmesi gerekiyor.

Bu belirtiler böbrek taşını işaret eder

Çağımızın en önemli sağlık problemlerine neden olabilen obezite, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşam, böbrek taşı oluşumu riskini de artırıyor. Geçmiş dönemlerde erkeklerde kadınlara göre 2-3 kat daha fazla görülen böbrek taşları, günümüzde kadınlar ve çocuklarda da sık görülmeye başladı. Hiçbir belirti vermeden sinsi bir şekilde ilerleyebilen böbrek taşı çoğu zaman hastaların başka bir şikayet için gittikleri doktor kontrollerinde ortaya çıkıyor. Toplumda her 10 kişiden birinin hayatının bir döneminde karşılaştığı böbrek taşı sorunu; yeterli su tüketimi, dengeli beslenme, hareketli yaşam ve ideal kiloya dikkat edilmesi ile kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Yılmaz Salman, böbrek taşlarının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Mehmet Yılmaz Salman

Doç. Dr. Mehmet Yılmaz Salman

Toplumun %15’i hayatının bir döneminde böbrek taşı ile karşılaşıyor

Tüm dünya nüfusunun %15’inden fazlasında görülen böbrek taşı, coğrafi faktörler ve yaşam koşulları nedeniyle ülkemizde de bu oranlarda görülmektedir. Böbrek taşının en önemli sebepleri şunlardır;

  • Genetik faktörler: Birinci derece akrabalarında böbrek taşı öyküsü olanlarda taş riski daha yüksektir.
  • Yetersiz sıvı tüketimi:
  • Beslenme: Hayvansal besinler, tuz, şeker ve oksalat içeren gıdalar böbrek taşı riskini artırır.
  • Obezite ve hareketsiz yaşam: Günümüzün en önemli sağlık problemlerinden birisi olan fazla kilo ve hareketsiz yaşam böbrek taşı da neden olur.
  • Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları: Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları ve bazı hastalıklar böbrek taşı riskini artırır.
  • Yaş ve cinsiyet: Erkeklerde kadınlara göre 2-3 kat daha fazla görülen böbrek taşı riski 30 yaşından sonra artar ve günümüzde kadınlar ve çocuklarda da sık görülmeye başlamış durumdadır.
  • Coğrafi ve iklimsel faktörler: Ülkemiz gibi sıcak iklimlerde yaşayan bireylerde böbrek taşı oluşma riski daha fazladır.
  • Böbrek taşı geçmişi: Böbrek taşı geçmişi olan hastalarda ilk taş düşürüldükten sonraki 5 yıl sonra tekrarlama riski %50’nin üzerindedir. 

Böbreğin içinde bekleyen taş dayanılmaz ağrılarla kendisini belli edebilir

Böbrek taşı denilince çoğu kişinin akla aniden başlayan dayanılmaz bel ağrıları gelir. Ancak böbrek taşları kendini belli etmeden, hiçbir belirti vermeden böbrek içerisinde senelerce saklı kalabilmektedir. Hiçbir ağrı şikayeti olmayan hastalar, çoğu zaman farklı bir hastalık nedeniyle doktora başvurduğunda çekilen ultrason ya da tomografide böbrek taşı hastası olduğunu öğrenmektedir. Hastalarda dayanılmaz ağrılara neden olan taşın kendisi değil, idrar kanalındaki idrar akışını engellenmesidir. Böbrek taşı ilk olarak kristal şeklinde (halk arasında kum olarak isimlendirilir) oluşur. Sağlıklı bir böbrekte ve günlük yeterli miktarda su tüketen kişilerde bu kristaller idrar ile atılarak birikim yapmazlar. Fakat kişinin böbrek yapısı idrar akışını yavaşlatacak şekilde ise ya da yeterli akım oluşacak kadar sıvı tüketimi yoksa bu kristaller böbrekte birikerek ve birleşerek taşa dönüşebilmektedir. İdrar akışını engelleyecek boyuta geldikten sonra hastanın yaşam konforunu olumsuz etkileyen böbrek taşları kendilerini bu belirtilerle gösterir;

  • Şiddetli ağrı
  • İdrarda kan
  • İdrar yaparken yanma
  • Sık idrara çıkma
  • Farklı idrar kokusu
  • Mide bulantısı
  • Ateş veya üşüme

 Hastaya özel yöntemlerle böbrek taşı tedavi edilebiliyor

Bu belirtiler, taşın idrar yollarında tıkanıklığa neden olması veya enfeksiyon gelişmesi durumunda daha belirgin hale gelebilir. Bu taşların oluşma sebeplerinin belirlenmesi tedavi başarısı açısından çok önemlidir. 2 cm’den küçük boyutlardaki böbrek taşları, vücut dışı şok dalga tedavisi (ESWL) ya da idrar kanalından girilerek böbreğin içine kıvrımlı aletlerle ulaşılan ve taşın lazer ile kırılıp toz haline getirildiği Retrograd intrarenal cerrahi (fleksible üreteroskopi) yöntemi ile tedavi edilmektedir. 2 cm’den büyük taşlarda ise bel bölgesinden açılan 1 cm’lik kesi ile böbreğin içine girilerek taşların kırılması ile böbrekten temizlenebilmektedir. Tekrarlayan böbrek taşlarında tedavi sonrasında taşların oluşma nedenleri belirlenerek hastaya özel tedavi programları uygulanır. Doktor kontrolünde uygulanan bu tedaviler dışında hastanın kilo kontrolü, dengeli beslenmesi, fiziksel aktivite durumu, yeterli su alımı, önerilen miktarda tuz ve şeker tüketmesi önemlidir.

Her 4 kişiden biri reflü hastası!

Modern çağın stresli ve yoğun temposunda, sağlıksız beslenme ve yanlış yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle reflü hastalığı hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Şenateş, “Dünyada ve ülkemizde reflü hastalığı özellikle son yıllarda oldukça sık görülmektedir. Mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması anlamına gelen reflü, hastalarda; yutma zorluğu, göğüs ağrısı, yemek borusunda takılma ve yanma hissi, ağrılı yutma, seyrek olarak bulantı, kronik öksürük, seste kabalaşma vb şikayetlere neden olmaktadır” diyor. Reflüye bağlı göğüs ağrısının kalp ağrısını taklit edebildiğini ve göğüste, yemek borusunda yanma, sırta, çeneye ve kola yayılan bir ağrıya neden olabildiğini belirten Prof. Dr. Şenateş “Bu ağrı birkaç dakika olabildiği gibi saatlerce de  sürebilir, kendiliğinden veya anti-asit ilaçlarla geçebilir. Genellikle yemeklerden sonra meydana gelir, hastayı uykudan uyandırır ve duygusal stres ile de tetiklenebilir” diye konuşuyor. Tedavi edilmeyen reflünün yaşam kalitesini düşürerek, kişinin hem sağlığını hem de iş hayatındaki performansını olumsuz etkilediğini, kanser dahil olmak üzere çok ciddi hastalıklara neden olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Şenateş, buna karşın toplumda bazı yanlış düşünce, inanışlar ve önyargılar nedeniyle hastaların tedaviden mahrum kalabildiklerini vurguluyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Şenateş, reflü hakkında toplumda doğru sanılan 9 yanlış bilgiyi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ebubekir Şenateş

Prof. Dr. Ebubekir Şenateş

  • Reflü sadece yaşlılarda görülür: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bu düşünce/inanış doğru değildir. Reflü hemen her yaşta insanda görülebilir. Üstelik günümüzde aksine genç erişkinlerde, ergenlerde ve hatta çocuklarda dahi görülür hale gelmiştir.  Yenidoğanlarda reflü sıklığı yüzde 5-9 iken, çocukluk yaşında yüzde 10 civarında, adolesan yani 10-19 yaş aralığını kapsayan ergenlik döneminde ise bu oran yüzde 20’ye kadar çıkabilir.

  • Reflü basit bir hastalıktır, kalıcı bir tıbbi duruma yol açmaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Reflü aslında oldukça yaygın, ülkemizde her 4 kişiden birinde görülen, oldukça önemli ve olumsuz tıbbi durumlara yol açabilen bir hastalıktır. Bunlar arasında yemek borusunda yaraların ve bu yaralara bağlı kanamaların gelişmesinden kansere dek çok ciddi hastalıklara neden olabilir. Reflü nedeniyle iş perfomansında azalma, kendini iyi hissetme halinin bozulması, yemek borusunda yanma gibi nedenlerle sık acile başvurma da sık görülen durumlardır. Reflü ciddi bir hastalıktır, tedavi ve gerekli girişimler uygulanmazsa ciddi sonuçlara yol açabilir.

  • Reflü için doktora gitmeye gerek yok, eczaneden bir mide ilacı almak yeterlidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Şenateş “Altta yatan neden mide fıtığı, alt özofagus sfinkterinde gevşeklik ve diğer anatomik sorunlar olduğunda, basit bir mide ilacı kullanarak reflüye karşı yeterli önlem alınamaz. Ayrıca farkında olmadan reflüye bağlı Barrett özofajiti gelişmişse (ki bu durum kronik reflü durumunda yaklaşık yüzde 10 civarında gelişebilir) mutlaka endoskopik takip, bazen de endoskopik müdahale gerekir” diyor.

  • Reflü ve göğüste yanma aynı şeydir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Reflüde göğüs yanması daha uzun sürer, kroniktir, anti-asit ve mide koruyucu (proton pompası inhibitörleri) ilaçlarla geçer. Göğüs yanması bazen akut kalp krizi, aort anevrizma yırtılması gibi ciddi kardiyovasküler hastalıklara bağlı olabilir. Göğüs yanması olunca, mutlaka bir hekime başvurulması gerekmektedir.

  • Sadece mide koruyucu ilaçlarla reflüden kurtulabilirim: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Mide koruyucu ilaçlar reflü tedavisinde 30 yıldan fazladır kullanılmaktadır. Ancak sadece bu ilaçlarla reflüden kurtulmak mümkün değildir. Mutlaka yaşam tarzı değişikliği denlen; diyet, uyku düzeni, yeme-içme ile ilgili düzenlemelerin de ilaçlara ek olarak devreye alınması gerekir. Ayrıca, mide-yemek borusu birleşimindeki kapakta bir gevşeklik varsa, mide fıtığı varsa endoskopik müdahaleler (ARMA, Gerdx gibi) veya cerrahi müdahale de gerekebilir.

  • Reflü esas olarak baharatlı gıdalara bağlı gelişir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Baharatlı gıdalar sanıldığı gibi, reflünün nedeni değildir. Reflüsü olan bir kişide baharatlı gıdalar reflünün semptomlarını daha görünür kılabilir. Ancak esas neden altta yatan ve devam eden reflüdür. Anatomik bozukluklar, aşırı yağlı -çikolatalı yiyecekler,  aşırı yemek yeme,  sigara içme, obezite, gebelik, yemekten hemen sonra yatma, bazı ilaçlar ve aşırı stres reflüye neden olabilir.

  • Reflünün tek tedavi yolu cerrahidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Şenateş “Cerrahi, reflünün tedavisinde oldukça seyrek ihtiyaç duyulan bir yöntemdir. İlaçlar, diyet değişikliği, kilo kontrolü ve yaşam tarzında değişiklikler çoğu zaman reflü yakınmalarının kontrolünde işe yarar ve daha ciddi sonuçların meydana gelmesini önler. Ayrıca son 10 yılda ortaya çıkan ve tüm dünyada kullanılan ARMA, GERDx gibi endoskopik yöntemler de ameliyat gerektirmeden, günübirlik işlem şeklinde başarılı şekilde uygulanmaktadır” diyor.

  • Reflü ile gastrit aynı şeydir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Reflü esas olarak mide asidinin yemek borusuna kaçması sonucu oluşur. Ancak gastrit esas olarak midede inflamasyon (yangı, bir tür iltihap) oluşmasıdır. Gastritin nedenleri, tedavisi, takibi reflüden oldukça farklıdır. Reflü gastritten tamamen ayrı bir hastalıktır; tanı kriterleri, tedavisi ve takibi de farklıdır.

  • Reflünün herhangi bir bedeli yoktur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Reflünün hem tıbbi, hem de mali bedeli oldukça fazladır. Yemek borusunda yara (özofajit, ülser), kanama, darlık, Barrett, kanser gelişmesi gibi komplikasyonlar hayatı tehdit ederler. Bu nedenle reflü hastalığına yönelik toplumsal farkındalığın oluşturulması ve tanı ve tedavisinde gecikilmemesi büyük önem taşımaktadır.

Hamilelikte obezite tehlikesi!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezite, son yıllarda küresel boyutta bir halk sağlığı sorunu haline geldi.  Zira, obezite pek çok kronik hastalığın gelişme riskini artırırken, dünya çapında ölüm nedenlerinin de başında geliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, görülme sıklığı dünya ile birlikte ülkemizde de giderek artan obeziteden kadınların daha fazla etkilendiğini belirterek, “Öyle ki Sağlık Bakanlığı tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’nın raporuna göre; obezitenin erkeklerde görülme sıklığı yüzde 24.6 iken bu oran kadınlarda yüzde 39.1’e yükselmektedir. Birçok çalışmanın verileri, doğurganlık çağındaki 20-39 yaş grubu kadınlarda obezite görülme oranının yüzde 20-35 olduğunu ve morbid obezite görülme oranlarında giderek artış gözlendiğini göstermektedir” diyor.

Doç. Dr. Halenur Bozdağ

Doç. Dr. Halenur Bozdağ

Çocukluk çağı obezitesi riskini 2 kat artırıyor!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, obezite sorunu yaşayan anne adaylarında hamilelik sürecinin düzenli ve yakın takip gerektirdiğine dikkat çekerek, “Obezite hem anne adayının hem bebeğin sağlığını tehdit edebilmektedir.  Örneğin, bu annelerin bebeklerinde, çağımızın önemli sorunu olan ve görülme sıklığı giderek artan çocukluk çağı obezitesinin gelişme riski ciddi oranda artmaktadır. Yapılan çalışmalar, gebeliğin ilk  3 ayı içindeki maternal obezite ile çocukluk çağı obezitesi arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma sonuçlarına göre; annesi gebeliğin ilk 3 ayında obez olan çocukların 2 yaşına geldiklerinde obez olma riskleri 2 kat artarken, 3 – 5 yaşlarına geldiklerinde bu risk artış göstererek 2.3 kat olmaktadır” uyarısında bulunuyor.

Bebeklerde kalp hastalığı, hipertansiyon ve diyabete zemin hazırlıyor!

Bebeklerin fizyolojilerinin hamilelik sürecinde anneden gelen besinlere uyum sağladığını vurgulayan Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu adaptasyonun bebeklerin metabolizmalarını kalıcı olarak değiştirebildiğine işaret ederek, “Anne karnındayken programlanmış olan bu değişiklikler bebeklerde obezitenin yanı sıra kalp hastalığı, hipertansiyon ve insüline bağımlı olmayan diyabet dahil olmak üzere yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan çeşitli hastalıklara da zemin oluşturmaktadır” diyor.

Annede kalıcı sorunlara yol açabiliyor!

Obezite, hamilelik sürecinde sadece anne karnındaki bebekte değil anne adayında da ciddi sağlık sorunları oluşturabiliyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu hastalıkları şöyle özetliyor: “Obezite sorunu yaşayan anne adaylarında gebelik şekeri 2.6, gebelikte yüksek tansiyon 2.5 ve preeklampsi 3.2 kat artış göstermektedir. Gebelik sürecinde ve lohusalıkta damarlarda pıhtı oluşumu gibi ek sorunlar da yaşanırken, doğum sonrasında tip 2 diyabet yaşanırken, doğum yüksekliği gibi sağlık sorunları kalıcı olabilmektedir.”

Yakın takip ve tedaviyle önlenebiliyor

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ,  aslında hamilelikte obezitenin önlenebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekerek,  “Düzenli beslenme, yeterli fiziksel aktivite ve her şeyden önemlisi gebeliğe ideal kiloyla başlamak ve bunun için doğum öncesi danışmalık almak, sorunların oluşmasını önlemenin etkili ve ulaşılabilir bir yoludur” diyor.  Obezitenin oluşturacağı riskleri en aza indirmek için hamileliğin ilk haftalarından itibaren yakın takip  ise büyük bir öneme sahip.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, ilk muayenede obezitenin neden olabileceği sağlık sorunlarının araştırıldığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunun için diyabet açısından açlık kan şekeri, üç aylık kan şekeri göstergesi olan HbA1C ve gerekirse şeker yükleme testi yapılır.  Kalp sağlığı açısından kan yağları ve ihtiyaç halinde kardiyolojik değerlendirme istenebilir. Tansiyon takibi günlük bakılabilir ve yüksek tansiyona eşlik eden baş ağrısı veya görme bulanıklığı gibi bulgular açısından anne adayı bilgilendirilir. Bebeğin gelişimi, kilo alımı, anneye ait risk faktörlerinden etkilenme durumu ve iyilik hali her görüşmede değerlendirilir.”

Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite şart

Hamileliğine aşırı kilolu veya obezite sorunuyla başlayan anne adaylarında aylık kilo alımının bir plana oturtulması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Halenur Bozdağ, diyetisyen eşliğinde kişiye özel bir diyet listesi oluşturularak sağlıklı beslenme ve kalori kontrolünün yapıldığını belirtiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, fiziksel aktivite konusunda da anne adaylarının desteklenmeleri gerektiğini vurgulayarak, “Düzenli açık hava yürüyüşleri günlük hayatın bir parçası haline getirilmelidir. Her gün 30 dakikalık açık havada yürüyüş veya ev içinde günde 3 kez 20 dakikalık aktivitede bulunmak, hamileliğin sağlıklı geçmesi için son derece önemlidir” diye konuşuyor.

Obezite sorunu varsa 5-9 kilodan fazla alınmamalı!

Hamilelikte ne kadar kilo alınması gerektiği ise hamileliğin başlangıcındaki kiloya göre değişiyor. Vücut Kitle İndeksine göre zayıf olan anne adaylarının hamilelik sonuna kadar 12.5-18 kilo; ideal kiloda olanların 11.5-16 kilo; fazla kilosu olanların 7-11.5 kilo almaları öneriliyor. Obezite sorunu yaşayan anne adaylarının  ise 5-9 kilodan fazla almamaları önem taşıyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, “Genel olarak bakıldığında, Vücut Kitle İndeksi’ne göre zayıf ve normal ağırlıktaki gebelerde ayda en fazla 2 kilo alımı, kilolu veya obezite sorunu olan gebelerde ise en fazla bir kilo alımı önerilmektedir” diyor.

Kabızlığın nedenleri

Kabızlığın haftada üçten az tuvalete çıkmak olarak tanımlandığını belirten uzmanlar, yine de bu durumun tek başına kabızlık belirtisi sayılamayacağını söylüyor.

Zor ve sert dışkılama, tam boşaltım sağlanamaması gibi durumların da kabızlık olarak tanımlanabileceğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kabızlığın oluşmasındaki en önemli faktör beslenme ve diyet alışkanlığıdır. Sağlık sorunu olmayan kişilerde, özellikle yeteri kadar su ve lifli gıda tüketilmediği durumlarda kabızlık ortaya çıkar.” dedi. Kabızlığın daha çok orta-ileri yaşlarda ve kadınlarda sık görüldüğünü aktaran Atamer, yaşlanmayla beraber bağırsak hareketlerinin yavaşlamasının da risk oluşturduğunu kaydetti. Atamer ayrıca, kabızlığı önlemek için önerilerde bulundu.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kabızlığın nedenlerini ve risk faktörlerini açıklayarak, beslenme ve günlük rutin değişiklikleriyle nasıl önlenebileceği hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Su tüketiminin yetersiz kalması kabızlığın en önemli nedenlerinden…

Kabızlığın günümüzde çok sık karşılaşılan önemli bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir kişiye kabız diyebilmemiz için haftada üçten az dışkılama seferinin olması gerekir.” dedi.

Yine de dışkılama sayısının tek başına kabızlık belirtisi sayılamayacağını aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Zor ve sert dışkılama, elle ya da parmakla çıkartılmış olması, büyük abdestini yaparken zorlanma ve tam boşaltım sağlanamaması gibi durumların hepsini kabızlık olarak adlandırmak mümkün. Kabızlığın oluşmasındaki en önemli faktör beslenme ve diyet alışkanlığıdır. Sağlık sorunu olmayan kişilerde, özellikle yeteri kadar su ve lifli gıda tüketilmediği durumlarda kabızlık ortaya çıkar. Maalesef günümüzde su yeterince içilmiyor. Bunun yerine çok fazla çay, kahve, kola gibi gazlı içecekler tercih ediliyor, ancak bunlar suyun yerini tutmaz.” şeklinde konuştu.

Orta ve ileri yaşlı kadınlar daha çok şikayetçi!

Kabızlığın her cinsiyette ve her yaşta görülebildiğini dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Ancak kabızlık daha çok orta-ileri yaşlarda ve kadınlarda sık görülüyor.” dedi.

Yaşlılarda kabızlığın daha sık görülmesinin nedenlerine değinen Atamer, şunları söyledi:

“Yaşlanmayla beraber bağırsak hareketlerinin yavaşlamış olması, yeteri kadar su tüketilmemesi, hazır gıdalar tercih edilmesi ve en önemlisi de hareketsizlik kabızlığın önde gelen nedenleridir. Kullanılan ilaçlar da kabızlığa neden olabilir. Bu nedenle yaşlı bireylerin sosyal hayata karışması ve aktif yaşamaları kabızlığın önlenmesinde önemli rol oynayan faktörler arasında gelir.”

Ek bir hastalık yoksa, lifli gıda tüketimi kabızlığı önleyebilir!

Kabızlığın tedavisinde, öncelikle kabızlığın nedeninin ortaya konulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bir uzman tarafından kabızlığı olan hastanın araştırılması gerekir. Eğer bir hastalığa bağlı olmadan gelişen bir kabızlık söz konusu ise tedavide en önemli faktör, diyettir. Bu nedenle bol miktarda lifli diyet tüketilmeli, beraberinde bol miktarda su alınması gerekir.” dedi.

Lif alımı için öğle ve akşam yemeklerinde sebze, ara öğünlerde ise meyve tüketilmesini öneren Atamer, “Tüketilen 2 litreye yakın su ise bağırsaklarda lifli gıdaların etkileşmesine bağlı olarak kitle etkisi oluşturur ve bağırsak hareketlerini artırarak bağırsakları çalıştırır. Özellikle düzenli yapılan yürüyüşler ve egzersizler bağırsak hareketlerini artırır. Bunun dışında kuru incir, kuru erik bol miktarda tüketilmeli, bol miktarda su içilmeli. Bunlara dikkat edildiğinde bağırsak hareketleri de artar. Alkol ve sigaradan uzak durulması gerekir. Ne kadar mutlu ve hareketli olursak bağırsaklarımız da o kadar mutlu ve hareketli olmuş olur ve böylece kabızlık sorunumuzu engellemiş oluruz.” açıklamasını yaptı.

Yaşlılarda kabızlığı önlemenin anahtarı hareket ve su tüketimi!

Yaşlılarda, yaşlılığın getirmiş olduğu bağırsak hareketlerinin yavaşlamasına ve metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak ek hastalıklar olabileceğine değinen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yaşlılarda ortaya çıkan kabızlık sorunlarını çözmek için ortaya çıkan ek hastalıkların uygun hekimler tarafından tedavi edilmesi gerekir. Bunun yanı sıra muhakkak yaşlılarımızın hareket etmesine önem vermeliyiz ve bol su içmelerini sağlamalıyız. Yaşlılıkta susama hissi de azalır ve yeteri kadar su içilmez. Gerekirse bağırsak hareketini düzenleyen ilaç tedavisine de başlanabilir.” ifadelerini kullandı.

Tuvalet refleksini bastırmak kabızlığı artırıyor!

Kabızlık şikayeti olan kişilerde gereken tedavinin zamanında yapılmaması durumunda gaitanın sertleştiğini, taşlaştığını ve giderek bağırsağın boşalmasının zorlaştığını vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu gibi durumlarda diyet düzenlemesinin yanında ilaç tedavisi de verilebilir.” dedi.

Özellikle kadınların dışarıda tuvalete gitmeme alışkanlığı olduğunu kaydeden Atamer, “Bu durum, gelen refleksi kırmak anlamına geliyor. Refleks kırıldığı zaman, vücut gaita yapma ihtiyacını erteliyor ve zamanla kabızlık artıyor. Bu sebeple kişinin tuvalet ihtiyacı geldiğinde uygun bir mekan bulup hemen ihtiyacını gidermeli. Uzun süren kabızlık bağırsaklarda uzamaya, hareketsizliğe yol açar. Bu sorun bağırsaklarda kansere neden olmaz fakat hayatı zor ve çekilmez bir hâle getirebilir. Bağırsaklar ikinci beynimizdir. Hareket, bol sıvı ve bol lifli diyetle kabızlığı çözmek mümkündür.” açıklamasını yaptı.

Atamer ayrıca, sabahları aç karnı bir bardak ılık su içmenin bağırsak hareketlerini artıracağını ve kabızlığı önleyeceğini ifade etti ve “Buna gastrokolik refleks denir. Bu şekilde bağırsaklarımızın boşalması kolaylaşır. Tuvalette ayakları hafifçe yükseğe çekmek de daha rahat boşaltım sağlar.” diyerek sözlerini tamamladı

Fazla kahve içmekten fast food tarzı beslenme Hipertansiyonu tetikliyor

Dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan hipertansiyon atar damarlardaki kan basıncının sürekli normalin üzerinde seyretmesi olarak tanımlanıyor. Dünyada 1 milyar 280 milyon, ülkemizde de 16 milyonu aşkın kişinin hipertansiyon hastası olduğu belirtiliyor. Bir başka deyişle, ülkemizde her 3 kişiden 1’i hipertansiyonla mücadele ediyor. Üstelik, yapılan son çalışmalar, hipertansiyonun artık 20’li yaşlarda, hatta 15-19 yaş aralığında bile giderek daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor.   Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, hipertansiyonun gençlerde hızla yaygınlaşmasında modern hayatın getirdiği hareketsiz yaşam ve fast food tarzı beslenmenin önemli bir etkisi olduğuna dikkat çekiyor.

Hipertansiyonda erken teşhis ve tedavinin yaşamsal önem taşıdığını vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, “Zira, geç kalındığında kalp yetmezliği, inme ve böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilmektedir. Ancak hipertansiyon çoğunlukla organ hasarı oluşturuncaya dek belirti vermemektedir. Bu nedenle, gençlerin hiçbir yakınmaları olmasa bile 18 yaşından itibaren tansiyonlarını yılda bir kez ölçtürmeleri ve hipertansiyonun risk faktörlerinden biri bile varsa yaşam tarzlarını daha dikkatli planlamaları son derece önemlidir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, hipertansiyon yaşını öne çeken 8 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Murat Turfan

Prof. Dr. Murat Turfan

Obezite

Modern yaşamın sonucu olarak azalan fiziksel aktivite ve fast food tarzı tüketimin artması gibi  faktörler nedeniyle obezite gençlerde hızla yaygınlaşıyor. Obezitenin yol açtığı en önemli sorunların başında ise hipertansiyonun geldiğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Aşırı vücut ağırlığı kalbin daha fazla kan pompalamasına ve damar duvarlarının gerginliğinin artmasına, bu tablo da kan basıncının yükselmesine sebep olmaktadır. Vücut kitle indeksinde her 1 birimlik artış, hipertansiyon riskini yüzde 7 oranında artırmaktadır.”

Nasıl önlem almalı? Sağlıklı beslenerek ve düzenli egzersiz yaparak Vücut Kitle İndeksinizi 18.5–24.9 aralığında tutmaya özen gösterin.

Aşırı tuz tüketimi

Sodyum, toplumda bilinen adıyla tuz, damarların kasılmasına neden olarak tansiyonu yükseltiyor. Hipertansiyonun son yıllarda gençlerde daha sık görülmesinde, içeriğinde bolca tuz barındıran fast food gıdalara olan yönelim önemli bir rol oynuyor.

Nasıl önlem almalı? Dünya Sağlık Örgütü, günlük 5 gramdan fazla tuz tüketilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Yemeklerinizi tuz yerine baharat, limon veya sarımsakla tatlandırın. Fazla tuz içermeleri nedeniyle fast food ve paketli gıdalardan da kaçının.

Hareketsiz bir yaşam

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, gençlerin yüzde 80’inden fazlası yeterince hareket etmiyor; boş zamanlarını cep telefonu ve tablet karşısında geçiriyor. Fiziksel aktivite eksikliği de damar sağlığını bozarak kan basıncını yükseltiyor.

Nasıl önlem almalı?  Haftada 150 dakika egzersiz yapan bireylerde risk yüzde 30 oranında azalıyor. Haftada en az 5 gün, günde 30 dakika yürüyüş veya kardiyo egzersizleri yapmayı alışkanlık edin.

Sigara ve alkol kullanımı

Sigara, damarların daralmasına ve damar içi hasara yol açabiliyor. Bu nedenle, sigara kullanan gençlerde hipertansiyon riski içmeyenlere göre yüzde 20 oranında daha fazla oluyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, düzenli alkol tüketiminin de kan basıncını yükselten önemli bir etken olduğunu vurgulayarak, “Haftada 100 gramdan fazla alkol almak hipertansiyon riskini yüzde 40 oranında yükseltebilmektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı? Sigaraya hiç başlamayın, eğer kullanıyorsanız en kısa zamanda bırakın. Alkolü tamamen bırakın veya  sınırlandırın.

Uyku bozuklukları

Günümüzde, gençlerde genellikle teknoloji bağımlılığı, stres veya fazla kiloların neden olduğu uykusuzluk ile uyku apnesi gibi uyku bozuklukları da hipertansiyon yaşını öne çekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, “Uykusuzluk ve uyku apnesi gibi uyku bozuklukları gece boyunca oksijen düşüklüğüne neden olmakta, bu sorun da hipertansiyonu tetiklemektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı? Uyku kalitesine dikkat edin ve horlama sorununuz varsa mutlaka uyku konusunda uzman bir hekime başvurun.

Kahve ve enerji içecekleri

Enerji içecekleri, özellikle de kahve gençlerin en çok tercih ettikleri içecekler. Ancak içeriklerinde bulunan kafein aşırı alındığında nabzı ve tansiyonu yükselten bir etkiye sahip. Örneğin, 400 mg’ın üzerindeki kafein (4 fincan kahve) tansiyonda ani artışlara yol açabiliyor. Enerji içecekleri de yaklaşık dört fincan kahve ile aynı miktarda kafein içeriyor.

Nasıl önlem almalı? Günde 2-3 fincandan fazla kahve tüketmeyin, enerji içeceklerinden de kaçının.

Stres ve anksiyete

Günümüzde gençlerin stres oluşturan faktörlere fazla maruz kalmaları da hipertansiyonu tetikliyor. Zira, stres hormonları damarların büzülmesine yol açarak kan basıncını artırabiliyor. Yapılan çalışmalar, kronik stres yaşayan bireylerde hipertansiyon riskinin 2 kat artabildiğini gösteriyor.

Nasıl önlem almalı? Meditasyon veya gevşeme egzersizleri yaparak, yeni bir hobi edinerek stres yönetim becerilerinizi geliştirebilirsiniz.

Bazı böbrek hastalıkları

Bazı böbrek hastalıkları vücutta sodyum ve sıvı dengesini bozuyor, bunun sonucunda kan basıncı yükseliyor. Yapılan çalışmalar, genç hipertansiyon hastalarının yüzde 15-20’sinde böbrek hastalığı olduğunu gösteriyor.

Nasıl önlem almalı?  Düzenli olarak yaptıracağınız kan ve idrar testleriyle böbrek sağlığınızı kontrol ettirin.

Omurga kanalı darlığı son yıllarda yaygınlaşıyor!

Modern çağın hareketsiz (sedanter) yaşantısında sinsice ilerleyen omurga kanalı daralması, genellikle 50 yaş üzerinde ortaya çıkarken, son yllarda yanlış yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle görülme sıklığı hızla artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “Hastalığın ilerlemesiyle birlikte kişinin ağrısız yürüyebilme süresi giderek kısalır. Bel ve bacak ağrılarınız sıklaştıysa ve yatak istirahatiyle geçmiyorsa mutlaka beyin ve sinir cerrahına başvurmanız gerekir. Çünkü sinir kayıplarının önlenmesi açısından erken teşhis çok büyük önem taşımaktadır” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, omurga kanalı darlığına yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Omurga kanalı darlığı ülkemizde son yıllarda hızla yaygınlaşmasına rağmen, hastalıkla ilgili toplumsal farkındalığın düşük olması tanı ve tedavide önemli gecikmelere yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, tıp dilinde ‘lomber dar kanal’ denilen hastalığın genellikle 50 yaş sonrası ortaya çıktığını, en sık 60-70 yaşları arasında görüldüığünü belirterek “Sokakta yürürken yol kenarında durup, bel ve bacaklarındaki ağrıların geçmesini bekleyen ve bir süre dinlendikten sonra yoluna devam eden insanlara pek çoğumuz rastlamışızdır. Bu tablonun arka planında genellikle “lomber dar kanal” adı verilen omurga kanalı darlığı sorunu yatmaktadır.  Lomber dar kanal; omurganın içinde omurilik ve bacağa giden sinirlerin bulunduğu kanalın, kemik veya bağların kireçlenerek sinire ait alanı işgal etmesi neticesinde sinirlerin sıkışmasına yol açan bir hastalıktır. Bel ağrısından sonra başlayan, tek ya da iki taraflı bacak ağrıları belirtisiyle ortaya çıkan bu hastalık, doğumsal veya yaşlanma ile oluşabilmektedir. Eskiden sıklıkla ileri yaşlarda görülen bu hastalık günümüzde artık genç yaşlarda da görülmektedir” diyor.

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu

Yanlış yaşam alışkanlıkları neden olabiliyor!

Yaşa bağlı olarak omurgada kireçlenme gibi dejeneratif değişikliklerin omurga kanalını daraltarak bu hastalığa neden olabildiği gibi, yanlış yaşam alşıkanlıklarının da büyük rol oynadığını vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Pandemi sonrası maalesef uzun süre hareketsiz yaşam tarzı, bel ve karın kaslarının zayıflamasına yol açarken, bel omurgası üzerine binen yükü de artırdığından, omurga kanalı darlığının görülme sıklığı artmıştır. Kilolu olma, ağır kaldırma, ters hareket yapma gibi omurgayı yük altında bırakan etkenler sonucunda fıtıklaşma olmasa bile, zaman içerisinde bel eklemlerinde ve bağ dokularında kalınlaşmaya, kireçlenmeye ve kanal içinde sinirlerin sıkışmasına yol açmaktadır.

Bu belirtilerle kendini gösteriyor!

Omurga kanalı darlığının aralıklı topallama belirtisi verdiğini, özellikle uzun mesafe yürüme sonrasında hastanın bacaklarında karıncalanma ve ağrı hissettiğini belirten Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, ağrısız yürüyebilme süresinin de giderek kısaldığını söylüyor. Ağrıların sıklaşması ve belirli süreli yatak istirahati ile geçmemesi durumunda mutlaka bir beyin ve sinir cerrahına başvurulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çavuşoğlu şöyle konuşuyor: “Kanal darlığının yaşlılık ile görülen şeklinde tabloya bel fıtıkları da eklenebilir. Bel fıtığı lomber dar kanal ile birleştiğinde daha fazla şikâyete neden olur ve ameliyatı erkene çekebilir. Bu nedenle bel ağrısından sonra başlayan, tek veya iki taraflı bacak ağrısı belirtisiyle ortaya çıkan bu hastalıkta erken teşhis normal yaşama bir an önce ve sağlıkla dönebilmek açısından çok önemlidir.”

Çok ciddi sorunlara neden olabiliyor!

Hastalığın tanı ve tedavisinin gecikmesi durumunda ağrı ile birlikte uyuşma, ağrının yayıldığı bacakta kuvvet kaybı, basının ilerlemesi durumunda ilgili adalelerde felç hatta hastanın idrarını ve dışkısını tutamama gibi sorunların ortaya çıkabildiğine dikkat çeken Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “Beyin cerrahının görevi sinirde kayıplar olmadan önlem almaktır. Hastalık öyküsünün alınması ve fiziki muayenenin ardından çeşitli tetkikler istenebilir. Genellikle bel bölgesinde görülen ama sırt ve boyunda da etkili olabilen bu hastalığın teşhisinde MR altın standarttır. Ağrıya neden olan durumun lomber kanal darlığı olduğu tespit edildiği takdirde ameliyat planlanır. Cerrahinin amacı, omurga kanalında sinirlerin yer aldığı alanı genişletmektir” diyor.

Ağır ameliyatlar yerine mikrocerrahi tekniği uygulanıyor!

Günümüzde tıp ve teknolojideki hızlı gelişmeler sayesinde ağır ameliyatlar yerine mikrocerrahi tekniği uygulanabildiğini belirten Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “Son yıllarda minimal invaziv denilen yani dokuya hasarı en az seviyeye indiren yöntemle mevcut şikâyetler giderilmektedir. Mikrocerrahi tekniği ile lomber dar kanal ameliyatlarında alınan sonuçlar son derece yüz güldürücüdür. Bu ameliyat tekniğini yaşlıların çok korktukları diğer ameliyat tekniklerine oranla; kanamanın az olması, kısa sürede sosyal yaşantısına dönüş imkânı sağlaması ve ameliyat konforu nedeni ile özelikle öneriyoruz” diyor. Bu ameliyat sayesinde korse takılması ve vida konması gibi hastaya ek külfet getirecek riskli ameliyat tekniklerinden kaçınılmış olunduğunu belirten Prof. Dr. Çavuşoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Kanal darlığının durumuna göre 2-4 saat süren bu ameliyattan 3 saat sonra hasta yürütülür. İstenildiği takdirde hasta ameliyattan 5 saat sonra taburcu dahi olabilir. Dikiş yoktur, 2 gün sonra pansuman çıkarılıp banyo yapılabilir. Ameliyat sonrası hastanın oturması yürümesi, merdiven inip çıkması serbesttir ancak hastalarımıza iki hafta süresince her seferinde 20 dakikadan uzun oturmamalarını önermekteyiz. Ameliyattan 15 gün sonra da jimnastik programı başlanır. “

Hamilelikte bağışıklığı güçlendiren besinler!

Hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi doğal olarak baskılandığı için grip ve soğuk algınlığından idrar yolu enfeksiyonlarına dek birçok hastalık anne adaylarını daha fazla tehdit ediyor. Bu nedenle bağışıklığın güçlenmesi için bazı önlemler almak her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Lala Aslanova “Hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi değişiklik gösterir, akciğer kapasitesi azalır ve kalp daha fazla çalışır. Bu faktörler, viral ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelinmesine neden olabilir. Hamilelikte grip, zatürre gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir ve erken doğum riskini artırabilir. Bu nedenle enfeksiyonlara karşı bağışıklığı güçlendirmek çok önemlidir. Özellikle yüksek ateş, kas ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı, öksürük, baş ağrısı ya da burun akıntısı/ burun tıkanıklığı varsa mutlaka doktora görünmek gerekir” diyor. Hamilelik döneminde enfeksiyonlardan korunmak için gerekli önlemleri almanın hem anne hem de bebek sağlığı açısından büyük önem taşıdığını, özellikle doktor önerisi olmadan ağrı kesici, ateş düşürücü veya grip ilaçları kullanılmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Aslanova, hamilelikte enfeksiyonlara karşı 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Lala Aslanova

Dr. Lala Aslanova

  • Bu besinleri tüketmeye özen gösterin

Hamilelik sürecinde omega-3 yağ asitleri anne adayının bağışıklık sistemini güçlendirirken, vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Bu nedenle haftada iki gün balık ve ceviz tüketirken, C vitamini açısından zengin limon ve sivri biber, ayrıca yoğurt, kefir, turşu gibi probiyotik içeriği yüksek besinlere sofranızda mutlaka yer verin. Yumurta, tavuk, kırmızı et ve baklagiller de çok zengin protein kaynaklarıdır. Bu nedenle hamilelikte mutlaka tüketilmelidir. Kuruyemişler, ıspanak ve mercimek gibi çinko ve demir içeren besinler de anne adaylarının bağışıklığını güçlendirmede büyük önem taşır.

  • Bol sıvı tüketin

Hamilelikte yeterli sıvı tüketilmesi özellikle de her gün düzenli ve yeterli miktarda su içilmesi hem anne hem de bebeğin sağlığı için kritik önem taşır. Bu nedenle her gün en az 2 litre su içmeye özen gösterin. Yeterli su tüketilmemesi idrar yolu enfeksiyonlarından kabızlık ve ödeme hatta erken doğum riskine dek bir çok önemli soruna yol açabilir. Günlük yeterli su tüketilmesi, vücudunuzu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getirmeniz için de son derece önemlidir.

  • El hijyenine dikkat edin!

Ellerinizi gün içerisinde sık sık yıkayın, gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza sürmemeye çalışın. Sabun ve suyla en az 20 saniye ellerinizi yıkamak, virüslerin bulaşmasını önler. Ayrıca dışarıdan geldikten sonra, yemek hazırlamadan ve yemek yedikten sonra, tuvaletin ardından da ellerinizi mutlaka doğru bir şekilde yıkayarak temizleyin. Gün içerisinde su ve sabuna ulaşma imkanı olmadığı durumlarda, özellikle kamuya açık alanlarda eşyalarla ya da yüzeylerle temas ettikten sonra en az yüzde 60 alkol içeren, güvenirliğinden emin olduğunuz bir el dezenfektanı kullanın.

  • Yeterli ve kaliteli uyuyun!

Hamilelikte anne adayları çeşitli sorunlardan dolayı yeterince ve kaliteli uyuyamayabiliyor. Ancak yeterli ve kaliteli uyku, bağışıklık sisteminin güçlü olmasını sağlayarak vücudu hastalıklara karşı dirençli hale getiriyor. Uyku sırasında bağışıklık hücreleri yenilendiği ve stres hormonu dengelendiği için anne adayları güne daha zinde başlayabiliyor. Yetersiz ve kalitesiz bir uyku ise bağışıklık sistemini zayıflatırken, enfeksiyonlara karşı yatkınlığı artırıyor. Gün içerisinde anne adayının karamsar ve endişeli bir ruh haline bürünmesine de yol açabiliyor. Bu nedenle her akşam aynı saatte yatağa yatmaya ve her sabah aynı saatte uyanmaya,  karanlık, sessiz, çok sıcak olmayan odada, rahat ettiğiniz pozisyonda uyumaya özen gösterin.

  • Kalabalık ortamlardan kaçının!

Kapalı ve kalabalık ortamlarda hapşırık, öksürük hatta konuşma ile ortama yayılan virüs damlacıkları çok hızlı ve kolay bir şekilde bulaş riski taşıyor. Bağışıklık sistemi hamilelik sürecinde hassas olduğu için kalabalık ortamlarda geçirdiğiniz süre, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riskini artırıyor. Bu nedenle toplu taşıma araçları kullanıyorsanız hijyen kurallarına dikkat etmeye, alışveriş merkezlerinden de mümkün olduğunca uzak durmaya dikkat edin. Ayrıca bulunduğunuz ortamı düzenli aralıklarla havalandırmaya özen göstermeniz de sağlıklı bir hamilelik süreci için çok önemlidir.

  • Dengeli ve sağlıklı beslenin

Hamilelikte sağlıklı ve dengeli beslenme bağışıklık sisteminin güçlenmesi açısından çok daha fazla önem taşıyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için bol vitamin ve mineral içeren besinler tüketin. Hamilelikte beslenme hem anne karnında gelişimi devam eden bebeğinizin fiziksel ve zihinsel gelişimi hem de kendi sağlığınız için son derece önem taşıyor. Abur cubur sayılabilecek, besleyici değeri olmayan, şeker deposu besinlerden uzak durarak, mevsim sebze ve meyveleri ile protein, C vitamini, demir ve lif içeriği zengin yiyeceklere yönelin.

  • Hasta kişilerle temastan kaçının

Grip veya soğuk algınlığı olan kişilerle yakın temasta bulunmamaya özen gösterin. Enfeksiyonlar öksürük, hapşırık veya dokunma yoluyla çok kolay bulaşabiliyor ve hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi daha zayıf olduğu için anne adayının çok daha kolay hasta olmasına neden olarak bebeğin de sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle hasta bir kişi ile mümkün olduğunca yakın temasta bulunmayın, eğer bir arada bulunmak zorunda kalırsanız mutlaka maskenizi takın, ellerinizi sık sık yıkayın ve mesafenizi korumaya çok özen gösterin.

  • Maske takmayı ihmal etmeyin

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Lala Aslanova “Özellikle kalabalık alanlarda bulunmak zorundaysanız maske takarak solunum yoluyla bulaşan enfeksiyonlardan korunabilirsiniz. Hamilelikte bağışıklık sistemi daha hassas olduğu ve hastalıklar daha kolay bulaşıp ağır seyredebildiği için, gerekirse maske kullanarak enfeksiyonların bulaşma riskini azaltabilir, bebeğinizi ve kendi sağlığınızı koruyabilirsiniz” diyor.

Sağlıklı beslenmenin görünmeyen tehdidi: Pestisit

Ürünleri zararlılardan korumak amacıyla tarımda pestisit adı verilen ilaçlar kullanıldığını belirten uzmanlar, bu kimyasalların insan sağlığı için tehdit oluşturduğunu söylüyor.

Pestisit maruziyetinin hormonal bozukluklar, bağışıklık sistemi sorunları ve bazı kanser türleriyle ilişkilendirildiğini hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Araştırmalar, pestisit maruziyetinin çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği ve davranışsal bozukluk riskini artırabileceğini gösteriyor.” dedi. Gerçekten sağlıklı beslenmenin, yalnızca tabağımıza ne koyduğumuzla değil, o yiyeceğin nasıl üretildiği ve nasıl işlendiğiyle de doğrudan ilişkili olduğunu vurgulayan Yiğit, ancak dikkatli ve bilinçli tüketimle bu riskleri azaltmanın mümkün olduğunu aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, özellikle sebze ve meyvelerdeki pestisit tehdidi hakkında bilgi verdi ve sebze – meyve tüketiminden önce dikkat edilmesi gerekenleri açıkladı.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Sebze ve meyve tüketirken bu tehlike göz ardı edilmemeli!

Sağlıklı beslenme denildiğinde akla gelen ilk şeyin bol sebze ve meyve tüketmek olduğunu dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak bu öneri, göz ardı edilmemesi gereken bir konuyu da beraberinde getiriyor; pestisitler…” dedi.

Tarımda kullanılan bu kimyasal maddelerin, ürünleri zararlılardan koruma amacıyla kullanıldığını, fakat insan sağlığına etkilerinin önemli olduğunu vurgulayan Yiğit, “2025 yılının başlarında, Türkiye’den Avrupa Birliği ülkelerine gönderilen bazı tarım ürünleri, özellikle kuru incir ve asma yaprağı, pestisit ve aflatoksin kalıntıları nedeniyle gümrüklerden geri çevrildi. Bu gelişmeler, pestisit konusunun sadece ihracatı değil, sofralarımıza gelen ürünleri de ilgilendiren önemli bir mesele olduğunu gösteriyor.” şeklinde konuştu.

Pestisit maruziyeti çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği ve davranışsal bozukluk riskini artırabiliyor

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, pestisit maruziyetinin hormonal bozukluklar, bağışıklık sistemi sorunları ve bazı kanser türleriyle ilişkilendirildiğini hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Özellikle ergenlik dönemindeki bireyler, gelişim süreçlerinde oldukları için bu tür kimyasallara karşı daha duyarlıdır. Araştırmalar, pestisit maruziyetinin çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği ve davranışsal bozukluk riskini artırabileceğini gösteriyor.” dedi.

Bu durumda ‘sebze meyve yemeyelim mi?’ diye sormanın doğal olduğunu aktaran Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tam tersine, bu besinler sağlıklı yaşamın olmazsa olmazıdır. Ancak dikkatli ve bilinçli tüketimle bu riskleri azaltmak mümkün. Sebze ve meyveleri önce karbonatlı suda bekletin, ardından durulayıp sirkeli suyla ayrı ayrı yıkayın. Bu işlemi birleştirmeyin, çünkü bazı pestisitler asidik ortamda çözünüp gıdanın içine geçebilir. Mümkünse organik ürünleri veya mevsiminde ve yerel ürünleri tercih edin. Pazardan ya da marketten alınan ürünleri yıkamadan buzdolabına koymayın. Yüzeydeki kalıntılar temasla diğer besinlere de geçebilir. Alışveriş yaparken güvenilir, gıda güvenliği belgeleri olan kaynakları tercih edin. Sertifikalı üreticiler ve denetlenmiş pazarlar öncelikli olmalı.”

Sağlıklı beslenme, tabağa konulan yiyeceğin nasıl üretildiğiyle de doğrudan ilişkili

Pestisit kalıntılarının en çok hangi ürünlerde görüldüğünün her yıl bağımsız kuruluşlar tarafından kamuoyuyla paylaşıldığına işaret eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “ABD merkezli bağımsız bir çevre sağlığı kuruluşu olan Çevresel Çalışma Grubu (EWG), her yıl en fazla ve en az pestisit içeren ürünleri sıralar.” dedi.

Bu verilere değinen Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:

“EWG’nin 2024 verilerine göre, en çok pestisit kalıntısı içeren ürünler arasında çilek, ıspanak, kara lahana, üzüm, şeftali, armut, elma, kiraz, biber (tatlı ve acı), yaban mersini, nektarin ve yeşil fasulye yer aldı. En temiz olarak kabul edilen ürünler ise avokado, tatlı mısır, ananas, soğan, papaya, donmuş bezelye, kuşkonmaz, kavun, kivi, lahana, karpuz, mantar, mango, tatlı patates ve havuç oldu. Bu liste, her ne kadar ABD kaynaklı olsa da, dünya genelinde tarımsal üretim ve pestisit kalıntılarına dair önemli bir referans niteliğindedir. Özellikle çocuklar ve ergenler gibi hassas gruplar için bu tür bilgiler, daha bilinçli tercihler yapılmasına katkı sağlar. Unutmayalım; gerçekten sağlıklı beslenme, yalnızca tabağımıza ne koyduğumuzla değil, o yiyeceğin nasıl üretildiği ve nasıl işlendiğiyle de doğrudan ilişkilidir.”

Hamilelikten önce folik asit takviyesinden diş muayenesine kadar her şeyi kontrol edin

Hamilelik süreci sadece anne karnındaki bebeğin gelişimini değil, aynı zamanda annenin fiziksel ve duygusal sağlığını da etkileyen çok yönlü bir dönem. Bu yolculuğa hazırlanmak, hem anne hem bebek sağlığı için önemli farklar yaratabiliyor; hamilelik sürecini, doğum ve annelik deneyimini de daha sağlıklı ve güçlü kılıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, “Gebelik öncesi dönem, önleyici sağlık hizmetlerinin altın fırsatıdır. Bu süreçte atılacak basit ama etkili adımlar sayesinde kadın sağlığı desteklenir;  düşük, erken doğum, gebelik şekeri, hipertansiyon gibi risklerin önüne geçilebilir. Gebeliğe fiziksel, duygusal ve sosyal olarak hazırlanmak yalnızca komplikasyonları azaltmak değil, aynı zamanda kadınların kendi bedenlerini daha iyi tanımaları ve güven duymaları açısından da değerlidir” diyor.

Dr. Gizem Akça

Dr. Gizem Akça

Muayene için hekiminizle görüşün

Anne olmaya karar verdiğinizde yapmanız gereken ilk şeylerden biri, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hekiminize başvurmak olmalı.  Hazırlık muayenesinde yapılan görüşmede öncelikle jinekolojik veya diğer sistemleri ilgilendiren, hamilelikte anne veya bebek için risk oluşturabilecek durumların kontrol edildiğini belirten Dr. Gizem Akça, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yapılan jinekolojik muayenede tüm genital organlar, rahim ve yumurtalıklar değerlendirilir. Rahim ağzı kanseri tarama testi (Pap-smear ve/veya HPV testi) yapılır. Genital sistemde miyom ve kist gibi bir sorun olup olmadığı, yumurtalıkların sağlığı, üreme kapasitesi, genital sistemde hormonal dengenin bulguları kontrol edilir.” Dr. Gizem Akça, hekim tarafından gerekli görülürse yapılacak kan ve idrar tetkikleriyle temel kan değerleri, tiroit fonksiyonları, bulaşıcı hastalıklar ve enfeksiyon değerlerine bakıldığını belirterek, “Anne adayında gebelikte sorun oluşturabilecek hastalıklar erken tespit edildiğinde, vereceğimiz tedaviler ile bu hastalıkların gebeliği olumsuz etkilemesinin önüne geçebilmekteyiz.” diyor.

Duygusal ve sosyal olarak hazırlanın

Hamilelik döneminde sadece bedensel değil, duygusal ve sosyal anlamda da büyük bir değişim yaşanıyor. Bu sürece hazır olmanız, yeni döneme adapte olma ve stresle başa çıkma becerinizi artırıyor, doğum sonrası depresyon riskini azaltıyor. Dolayısıyla partneriniz ile iletişiminizi, sosyal destek ağlarınızı, annelik rolüne dair beklentilerinizi ve kaygılarınızı gözden geçirmeniz önem taşıyor. Gerekirse psikolojik danışmanlık almak, hamilelik sürecinin çok daha sağlıklı geçmesini sağlayabiliyor. Bu sürecin kendi doğasını tanımak ve anlamak hamileliğin ve doğumun sağlıkla gerçekleşmesine katkıda bulunabiliyor. Bu yüzden hamilelik ve doğum fizyolojisini öğrenmeniz, okumanız ve eğitimlere katılmanız fayda sağlayabiliyor.  Bunların yanı sıra meditasyon, düzenli egzersiz ve uyku düzeni de stres yönetimine destek olabiliyor.

Sağlıklı beslenin, aktif bir yaşam sürün

Dengeli beslenme ve düzenli egzersiz, hem doğurganlığı destekliyor hem de hamilelik sürecinde gelişebilecek komplikasyonların riskini azaltıyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, “Sağlıklı yağlar, kompleks karbonhidrat ve protein içeren Akdeniz tipi beslenmek çok önemli. Ayrıca, haftada 150 dakika, örneğin tempolu yürüyüş, yüzme ve yoga gibi orta yoğunlukta egzersiz yapmak hamileliği olumsuz etkilediği kanıtlanmış gebelik diyabetini önlemede etkilidir. Sağlıklı bir yaşam tarzı aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendirmekte ve ruhsal dengeyi desteklemektedir” diye konuşuyor.

Vücut kitle indeksi değerine önem verin

Hamilelik öncesinde uygun yağ-kas oranı aralığında olmanız da son derece önemli. Zira, aşırı kilolu veya çok düşük kilolu olmak hamilelikte komplikasyon riskini artırıyor. Öyle ki fazla kilolu anne adaylarında gebelik diyabeti ve gebelik zehirlenmesi riski daha yüksek oluyor. Düşük kilolu olmak da bebekte gelişim geriliği ve erken doğum riski gibi sorunlara neden olabiliyor. Anne ve bebeğin sağlığı için hamilelik öncesinde vücut kitle indeksinin (VKİ) 18.5-24.9 aralığında olması öneriliyor.

Diş kontrollerinizi yaptırın

Hamilelik sürecinde hormonal değişiklikler diş ve diş eti sorunlarını artırabiliyor.

Hamilelikte geçirilen diş enfeksiyonları düşük ve erken doğum riskini yükseltebiliyor. Ayrıca tedavide kullanılabilecek bazı ilaçlar ve ileri operasyonel girişimler hamilelik sürecinde kısıtlandığı için tedavi güçleşebiliyor.  Bu nedenle, hamilelik öncesinde diş bakımınızı yaptırmanız ve dişlerde çürük, diş eti hastalıkları gibi sorunlar varsa tedavi olmanız oldukça önemli.

Sigaradan uzak durun
Sigara doğurganlığı azaltmasının yanı sıra erken doğum, dış gebelik ve düşük doğum ağırlıklı bebek riskini artırıyor. Araştırmalar, sigaranın plasental sorunlara neden olabileceğini ve bebekte gelişme geriliği oluşturabileceğini gösteriyor. Hamilelik hazırlığında sigarayı olabildiğince erken dönemde bırakmak, hamileliğin ilk döneminde hormonal değişimlerin yanında bir de yoksunluk ile mücadele etmek daha güç olacağı için de anlam taşıyor.

Kronik hastalıklarınız varsa uzmanına başvurun

Kronik hastalıklar hamilelik sürecinde anne ve bebeğin sağlığını tehdit edebiliyor. Örneğin, kontrolsüz diyabet, doğumsal anomali riskini yüzde 5-10 oranında artırabiliyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, “Sağlıklı bir hamilelik için tiroit hastalıkları, psikiyatrik hastalıklar, diyabet, hipertansiyon, epilepsi ve romatolojik hastalıklar gibi kronik hastalıklar varsa, mutlaka ilgili uzman hekimle görüşülmeli ve tedavi düzenlemeleri yapılmalıdır” diye konuşuyor.

Aşı durumunuzu gözden geçirin

Kızamıkçık, hepatit B ve suçiçeği gibi enfeksiyonlar hamilelik döneminde risk oluşturabiliyor. Dr. Gizem Akça, “Gebelik öncesinde anne adayının bağışıklık durumu kontrol edilmeli, ihtiyaç halinde aşılar tamamlanmalıdır” diyor.  Canlı virüs aşılarından sonra hamileliğin bir ay ertelenmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Gizem Akça, hamilelik öncesinde başlanan HPV (Human Papilloma Virüsü) dozları eksik kaldıysa emzirme döneminde tamamlanabileceğini belirtiyor.

Vitamin ve mineral yeterliliğine önem verin
Demir, B12 ve D vitamini gibi değerler eksik ise hamilelik öncesinde takviyeler ile destek almanız gerekiyor. Zira, bu vitaminlerin eksik olması doğum komplikasyonları riskini artırırken, anne adayında anemi, kemik erimesi, hormonal problemler yaratabiliyor, diyabete yatkınlık oluşturabiliyor. Bebekte ise gelişim sorunlarına neden olabiliyor. Ancak eksiklik varsa uzmanınıza danışmadan vitamin ve mineral kullanmayın.

Folik asit desteğine başlayın

Vücudumuzda DNA sentezi ve hücre bölünmesinde rol oynayan folik asit, hamileliğin erken haftalarında, bebeğin beyin ile omurilik gelişiminde kritik bir rol üstleniyor. Bu nedenle, folik asit eksikliğinin bebekte nöral tüp defekti (spina bifida ve anensefali) gibi önemli sorunlara yol açabileceği yapılan araştırmalar ile ortaya konmuş. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gizem Akça, ancak folik asidin besinlerle genellikle yeterli miktarda alınamadığı için takviye edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Hamilelikten 1-3 ay önce, günlük 400 mikrogram folik asit kullanımı, bebekte nöral tüp defekti riskini yüzde 70’e kadar azaltmaktadır” diyor.