Yazılar

Sinsi hastalık ‘tavuk karası’ nın ilk sinyaline dikkat!

Halk arasında “tavuk karası” olarak bilinen Retinitis Pigmentosa hastalığında, gece görme zorluğu ve karanlığa uyum süresinin uzaması en erken belirtileri oluşturuyor. Sinsice ilerleyen hastalığın doğuştan başlayabildiği gibi, çoğunlukla çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıktığını belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, ebeveynlere mutlaka çocuklarının görme yetisini karanlık bir ortamda test etmeleri gerektiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Kahraman, erken tanının kritik önem taşıdığı, henüz kesin bir tedavisi olmamakla birlikte, günümüzde bazı önlemlerle ilerleme seyrini yavaşlatmanın mümkün olabildiği Retinitis Pigmentosa (tavuk karası, gece körlüğü) hastalığını anlattı, anne-babalara önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tavukların gece iyi görememesinden dolayı, benzer bulgular ile seyreden Retinitis Pigmentosa hastalığı halk arasında ‘tavuk karası’ ve ‘gece körlüğü’ olarak biliniyor. Zamanla kişide görme alanında yanlardan daralma başlayıp, ilerleyen evrelerde ise gündüz ve merkezi görmeleri de etkileniyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, bugüne dek 80’den fazla genin tavuk karası hastalığı ile ilişkilendirilmiş durumda olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Retinitis pigmentosa, ışığı algılayan hücrelerimizin yer aldığı gözün iç kısmını bir duvar kağıdı gibi kaplayan retina tabakasının genetik bir hastalığıdır. Hastalıkta ilk olarak loş ışıkta görmeyi sağlayan hücreler bozulur. Bu nedenle hastalarda önce gece görme zorluğu ve karanlık adaptasyonunda güçlük gözlenir. Retina hastalıklarında 300, retinitis pigmentosadaysa 80’i aşkın gen tanımlanmıştır. Genetik bir hastalık olmasına rağmen; stres, düzensiz beslenme, sigara-alkol kullanımı, yetersiz uyku gibi faktörler hastalığın ilerleme hızını etkileyebilir. Bu nedenle sağlıkl ıyaşam alışkanlıkları büyük önem taşımaktadır.”

Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Genetik test çok önemli!

Yapılan çalışmalara göre; tavuk karasının dünya genelinde yaklaşık 4 bin kişide bir görüldüğünü belirten Doç. Dr. Kahraman “Ancak ülkemizde akraba evliliklerinin görece yüksek olması nedeniyle çekinik geçişli formların (anne ve babadan gizli olarak taşınması) daha sık görülebileceği belirtiliyor” diyor. Hastalığın doğuştan başlayabildiği gibi, çoğunlukla çocukluk döneminde ortaya çıktığını, ergenlik döneminde ilerlemesinin hızlandığını belirten Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, erken tanı ve genetik testin hastalığın yönetiminde kritik rol oynadığını vurgulayarak sözlerine şöyle devam ediyor: “Genetik test yalnızca tanıyı doğrulamakla kalmıyor; hastalığın kalıtım türünü, diğer aile bireylerinin risk durumunu ve gelecek nesillere aktarım ihtimalini ortaya koyuyor. Ayrıca gebelik planlamasında yol gösterici oluyor. Bazı genetik tiplerde göz dışı sistemler de etkilenebildiğinen dolayı, genetik test bu açıdan da kritik rol oynuyor.”

Anne-babalar dikkat! Çocuğunuzu karanlıkta test edin!

Gece görüşündeki bozulma hastanın kendisi tarafından fark edilmeyebiliyor ve hastalık sinsice ilerliyor. Sokak aydınlatmalarının yeterli olması ya da kişinin -herkesin gece kendisi gibi gördüğünü düşünmesi- tanıyı geciktirebiliyor. Görme alanı kaybı yanlardan başladığı için hastanın uzun süre bunu fark edemediğini belirten Doç. Dr. Kahraman anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor: ”Görme alanı kaybı yanlardan başladığı için hasta tarafından algılanması zordur. Gece görme sorunu yaşayan, sık sık eşyalara çarpma ve takılma şikayeti olması durumunda bunu sakarlık ya da dikkatsizlik olarak görmeyip, hele de ailesinde benzer öykü varsa gecikmeden bir göz hastalıkları uzmanına başvurmak kritik önem taşıyor.  Çünkü hastalık ilerledikçe çevre görüşü daralır ve ‘hasta tünel’ görüşü dediğimiz sadece merkezden görmeye başlar. Bu nedenle ailelerin bu sinsi hastalığa karşı tetikte olmaları, çocuklarına ara sıra karanlıkta görme denemeleri yapmaları çok faydalıdır. Örneğin; elin bazı parmaklarını gösterip kaç parmak olduğunu söyletmek, odanın içerisinde bir eşyayı işaret edip adını sormak vb sorunun erken fark edilmesini sağlayabilir.”

 Tanıda İleri Teknoloji Kullanılıyor

Tanı sürecinde damlalı göz muayenesi ile retina değerlendirmesi yapılırken; retina fotoğrafları ve optik koherens tomografi (OCT) ile retina katmanları ayrıntılı olarak inceleniyor. Erken dönemde bulgular belirgin değilse elektroretinografi (ERG) testi ile retina hücre yanıtları ölçülerek tanı konulabiliyor.

 Kök Hücre ve Gen Tedavileri umut vaadediyor

Retinitis Pigmentosa için hastalığı tamamen tedavi eden, onaylanmış bir yöntem yok ancak kök hücre tedavisi bir umut olarak öne çıkıyor. Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman “Kök hücreye yönelik mevcut araştırmalar daha çok kalan hücrelerin korunmasına ve hastalığın ilerleme hızının yavaşlatılmasına odaklanıyor” diyor.  Dünyada gen tedavilerinde de son yıllarda önemli adımlar atıldığını belirten Doç. Dr. Kahraman şöyle konuşuyor: “2017 yılında FDA onayı alan ilk gen tedavisi ürünü olan Luxturna bu alandaki en önemli adımlardan biri olarak kabul ediliyor. Farklı genlere yönelik klinik çalışmalar ise devam ediyor. Bu nedenle doğru tanı ve genetik test, hastaların kendi genlerine yönelik gelişmeleri takip edebilmesi açısından büyük önem taşıyor.”

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #TavukKarası #RetinitisPigmentosa #GeceKörlüğü #GözSağlığı #ErkenTanı #GenetikTest #ÇocukSağlığı #SağlıklıYaşam

Sebebi diz eklemindeki kireçlenme olabilir!

 Yaşlanma, geçirdiğimiz kırıklar, eklem enfeksiyonları veya doğuştan gelen eklem sorunları gibi çeşitli nedenlerle eklem kıkırdaklarımız zamanla hasar görüyor. Yıpranan ve aşınan eklem kıkırdak yüzeyleri nedeniyle diz eklemlerinde oluşan şiddetli ağrılar ise yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebiliyor; yürümeyi, hatta adım atmayı bile önleyebiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, diz protezi cerrahisinin eklem kıkırdak hasarının son evresinde, yani artık ileri düzey kireçlenme veya artroz olarak adlandırılan durumda uygulanan etkili bir tedavi seçeneği olarak öne çıktığını belirterek,  “2024 yılı verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 1,5 milyon, ülkemizde de yaklaşık 100 bin kişi diz protezi cerrahisi olmaktadır. Üstelik, yaşam süresinin uzamasına ve obezitenin görülme sıklığının yükselmesine paralel olarak diz protezi cerrahisi olan kişi sayısı giderek artmaktadır” diyor.

Modern cerrahi teknikler ve gelişen teknoloji sayesinde ameliyatların başarı oranı günümüzde giderek artıyor ve bu sayede protezlerin ömrü uzarken, hastalar da günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönebiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, diz protezi cerrahisinden başarılı sonuç alınmasında bazı kurallara dikkat edilmesinin kilit bir rol üstlendiğini vurgulayarak, “Diz protezi cerrahisi öncesinde hasta detaylıca değerlendirilmeli; genel durumu, hastalıkları, kullandığı ilaçlar ve beklentileri çok iyi bilinmelidir. Çünkü, titiz bir hazırlık süreci ameliyatın başarısı için büyük önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.

Prof. Dr. Selami Çakmak

Prof. Dr. Selami Çakmak

Ağrısız ve konforlu bir yürüyüş!

Diz eklemi iç kısım ve dış kısım olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Sadece iç kısımda oluşan kıkırdak aşınmaları yarım diz proteziyle tedavi edilirken, her iki kısımda gelişen kireçlenmelerde ise tam diz protezi ameliyatına başvuruluyor. Protezler genellikle metal ve plastik bileşenlerden oluşuyor ve diz ekleminin doğal hareketlerini taklit edecek şekilde tasarlanıyor. Diz protezi cerrahisinin amacı; şiddetli ağrıya neden olan aşınmış kıkırdak yüzeylerinin temizlenmesi ve yerine protezin yerleştirilmesiyle ağrının azalmasını sağlamak, böylece hastaların konforlu bir şekilde yürüyebilmelerini mümkün kılmak. Yapılan çalışmalarda, eklem protezi ameliyatlarının hastanın ağrısını azaltmada son derece başarılı olduğu ortaya konmuş.

Ameliyat ileri aşamada gündeme geliyor

Diz ağrısı sorunu olan hastalarda ağrı kesici ilaçlar ve koltuk değneği gibi yürümeye yardımcı yöntemler  ilk aşamada başvurulması gereken tedavileri oluşturuyor. Ayrıca,  eklem içi enjeksiyonlar da eklem kireçlenmesinin erken dönemlerinde faydalı olabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, ancak ileri düzey eklem kireçlenmelerinde ve eklem aşınmalarında artık bu tedaviler şiddetli ağrıyı geçirmiyorsa, eklem hareketleri ciddi şekilde kısıtlanmışsa, o zaman diz protezi ameliyatının önerildiğini belirtiyor.

Her yaş grubu protez ameliyatı olabiliyor

Genellikle 60 yaş ve üzerindeki kişilere uygulanan diz protezi cerrahisi için kesin bir yaş sınırı bulunmuyor. Hastanın genel durumu, mevcut diğer hastalıkları ve beklentileri göz önüne alınarak her yaş grubuna diz protezi cerrahisi yapılabiliyor. Ancak 60 yaş öncesindeki genç hastalarda ameliyata detaylı bir değerlendirmeyle karar veriliyor.

Diz protezlerinin ömrü 30-40 yıla kadar uzuyor

Gelişen protez üretimi, tasarım teknolojileri, ameliyathane tekniklerinin gelişmesi ve ameliyathane sterilizasyon yöntemlerinin daha sıkı takip edilmesiyle birlikte vücuda yerleştirilen protezlerin ömürleri artık giderek uzuyor ve 30-40 yıl olarak hesaplanıyor.  Diz protezlerinde yıllardır başarıyla uygulanan geleneksel cerrahi yöntemlerine son yıllarda eklenen robotik cerrahi yöntemi de protezin ömrünün uzamasında önemli bir rol üstleniyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, “Robotik cerrahi yöntemi hekimlere kemik kesimlerinde ve protezin dizlere yerleştirilmesinde milimetrik hassasiyetle destek sağlamaktadır. Bu kolaylık sayesinde ameliyat sonrasındaki komplikasyon riski oldukça azalırken, protezlerin ömürleri de uzamaktadır” diyor. Prof. Dr. Selami Çakmak, ancak, son yıllarda robotik yöntem ön plana çıkmış olsa da halen yıllardır bilinen geleneksel yöntemlerin de başarıyla uygulanmaya devam ettiğini söylüyor.

Hastalar ilk gün destek yardımıyla yürüyebiliyor

Diz protezi cerrahisi sonrasında ilk gün hastaların ağrıları olabiliyor. Ancak, damar yoluyla verilen ilaçlar ve lokal veya bölgesel anestezi yöntemleri sayesinde ağrı minimal seviyeye indiriliyor. Hastalar ilk günden itibaren  yürüteç veya koltuk değneği gibi yardımcı yöntemlerle, 15-20 gün sonrasında da desteksiz yürümeye başlayabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, ameliyat sonrasında fizyoterapi tedavisine başlamanın hızlıca iyileşmenin en önemli unsurlarından biri olduğuna işaret ederek, “Beslenmeye dikkat edilmesi ve verilen ilaçların düzenli kullanılması da hızlı iyileşmeyi desteklemektedir” diye konuşuyor.

Günümüzün en yaygın hastalığı, depresyon!

Depresyon, günümüzde en yaygın ruh sağlığı sorunlarından biri olarak öne çıkıyor. Depresyona yönelik toplumsal farkındalığın artması bir yandan hastalığın erken tanısında önemli rol oynuyor ancak bir dezavatantajı da beraberinde getiriyor. Çünkü depresyon, benzer belirtiler gösteren farklı hastalıklarla da karıştırılabilir. Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre her 20 kişiden 1’i yanlış depresyon tanısı alıyor olabilir. Anemi, vitamin eksiklikleri, tiroid bozuklukları ve hormonal dengesizlikler gibi durumların depresyonla karıştırılabildiğini belirten Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Çelik, ‘Her mutsuzluk depresyon değildir hem bedeni hem zihni birlikte değerlendirmek tedavi başarısında kritik rol oynar’ diyor.”

Klinik Psikoloğu Cansu Çelik

Klinik Psikolog Cansu Çelik

SADECE DEPRESYONDA GÖRÜNMEYEN BELİRTİLERE DİKKAT!

Depresyon, günümüzde en yaygın ruh sağlığı sorunlarından biri olarak öne çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında yetişkinlerin yaklaşık %5’i depresyondan etkileniyor ve kadınlarda bu oran daha yüksek. Depresyonun uzun süreli üzüntü, ilgi kaybı, enerji düşüklüğü, uyku ve iştah değişimleri, konsantrasyon bozuklukları gibi belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Klinik Psikolog Cansu Çelik, “Depresyon, çoğu zaman psikoterapi, ilaç tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol altına alınabiliyor. Ancak depresyonun tanısını zorlaştıran faktörlerde mevcut. O da başka sağlık sorunlarının da benzer semptomlar göstermesi” uyarısında bulunuyor.

DEPRESYON, ANEMİDEN MENOPOZA PEK ÇOK PROBLEMLE KARIŞTIRILABİLİR

Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre depresyon tanısı alan her 20 yetişkinden 1’inin teşhisi yanlış olabilir. Bunun da en önemli etkeni başka hastalıkların depresyon belirtileri ile benzer semptomlar göstermesi. Anemi, vitamin eksiklikleri (B12, folat, D vitamini), tiroid bozuklukları, hormonal dengesizlikler, kan şekeri düzensizlikleri ve menopoz gibi durumların tıpkı depresyonda olduğu gibi yorgunluk, motivasyon kaybı, uyku bozuklukları ve duygu durum değişiklikleriyle kendini gösterebildiğini belirten Acıbadem Life Klinik Psikolog Cansu Çelik, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), aneminin dünya çapında özellikle kadınlar ve çocuklarda yaygın olduğunu ve tedavi edilmediğinde ruh hali üzerinde olumsuz etkiler yarattığını vurgular. Benzer şekilde, vitamin B12 ve folat eksiklikleri de yorgunluk, konsantrasyon sorunları, unutkanlık ve motivasyon kaybı gibi depresyonla örtüşen belirtiler yaratır. D vitamini eksikliği, kas zayıflığı, enerji düşüklüğü ve duygu durum değişimleriyle yine depresyonu taklit edebilir. Kronik yorgunluk sendromu ve fibromiyalji gibi kas-iskelet sistemi hastalıkları da hem sürekli ağrı hem de uyku bozuklukları yoluyla depresif bir tablo çizebilir. Tiroid bozuklukları, özellikle hipotiroidi, enerji azalması, kilo artışı, depresif ruh hali ve zihinsel yavaşlama gibi belirtilerle kolayca depresyonla karıştırılabilir. Kan şekeri düzensizlikleri ve diyabet, yorgunluk, kilo değişimi, sinirlilik ve motivasyon kaybıyla benzerlik gösterirken, hormonal dengesizlikler —özellikle doğum sonrası depresyonla karıştırılabilecek postpartum tiroidit gibi durumlar— da ayırıcı tanıyı güçleştirir. Menopoz döneminde östrojen seviyelerinin azalmasıyla ortaya çıkan uyku problemleri, duygusal dalgalanmalar ve odaklanma zorlukları ise yine depresyon tanısını düşündürebilir. Tüm bu sağlık sorunlarının ortak noktası, depresyonu andıran ama altta farklı biyolojik nedenlere dayanan semptomlar üretmeleri ve bu nedenle doğru tanı konulmadan tedaviye başlanmasının riskler taşımasıdır” uyarısında bulunuyor.

DEPRESYONDA DOĞRU TANI İÇİN

Günümüzde basit laboratuvar testleri ile anemi, vitamin eksiklikleri, tiroid bozuklukları ve hormonal dengesizlikler gibi depresyonu taklit eden durumların hızla tespit edilebildiğini belirten Acıbadem Life Klinik Psikolog Cansu Çelik,Depresif belirtiler görüldüğünde kan tahlilleri, vitamin düzeyleri ve tiroid fonksiyon testleri gibi biyolojik kontrollerin yapılması, hem doğru tanı hem de etkili tedavi için kritik önem taşıyor. Unutmayın, her mutsuzluk depresyon değildir; zihni ve bedeni birlikte değerlendirmek, hayatın geri kalanını değiştirecek en değerli adımdır” diyor.

Ağır obezite yaşam süresini 10 yıl kısaltabiliyor!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “modern çağın salgını” olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Küresel verilere göre, günümüzde dünyada her 8 kişiden 1’i obezite hastası. Yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 43’ü fazla kilolu, yüzde 16’sı obezite sınıfında. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, Türkiye’de tablonun daha da dikkat çekici olduğunu belirterek, “Ülkemizde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 32’si obezite hastası, nüfusun üçte ikisi ise fazla kilolu. Yani, ülkemizde her 3 kişiden 1’i obezite, 2 kişiden 1’i de fazla kilo sorunu yaşamaktadır. Bu oranlar Türkiye’nin Avrupa’nın en kilolu ülkelerinden biri haline geldiğini ortaya koymaktadır” uyarısında bulunuyor. En önemli nedenleri arasında hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili fast-food beslenme alışkanlıkları, artan ekran süresi ve uyku bozukluklarının yer aldığı obezite sadece sağlığı değil,  yaşam  süresini de olumsuz etkiliyor. Araştırmalar, ağır obezite hastalarının hayatını ortalama 8–10 yıl daha erken kaybettiğini ortaya koyuyor.

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Doç. Dr. Eyüp Gemici

Obezite cerrahisi hayat kurtarıyor!

Çağımızın önemli sorunu olan obezite; diyabetten kalp hastalıklarına, infertiliteden depresyona, Alzheimer’dan felce kadar çok geniş bir yelpazede ciddi riskler oluşturuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 5 milyon insan obeziteye bağlı nedenlerle yaşamını yitiriyor. Ülkemizde de kalp krizi, inme ve diyabet kaynaklı ölümlerin önemli bir kısmının temelinde obezite yatıyor. Obezite oranlarında yaşanan artış ve hastalığın sebep olduğu ciddi riskler nedeniyle obezite cerrahisine olan başvurular da gün geçtikçe artıyor. Genel  Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, toplumda çoğu zaman sadece bir “zayıflama ameliyatı” olarak görülen obezite cerrahisinin aslında kişinin yaşam kalitesini ve süresini doğrudan artıran hayati bir gereklilik olduğuna işaret ederek, “Çünkü cerrahi yöntem sonrasında sadece kilo kaybı olmamakta; tip 2 diyabet gerilemekte, hipertansiyon kontrol altına alınmakta, uyku apnesi düzelmekte ve kalp krizi ile inme riski belirgin şekilde azalmaktadır. Obezitenin yaşam beklentisini 10 yıla kadar kısaltabildiği düşünüldüğünde, cerrahinin doğru hastada uygulanmasının ömre yıllar ekleyebildiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Obezite tedavisinde hedef nedir?

Obezite tedavisinde asıl hedef, fazla kilolarla birlikte obezitenin yol açtığı tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, uyku apnesi, infertilite ve eklem problemleri gibi hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Başlangıçta diyet, düzenli fiziksel aktivite, uyku düzenlemesi ve davranış değişiklikleri obezitenin temel tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Ancak ileri evre obezitede bu yöntemler çoğu zaman kalıcı sonuç vermiyor. Bu noktada obezite cerrahisi, uzun dönemli başarı şansı yüksek tedavi seçeneği olarak öne çıkıyor.

Obezite cerrahisine ne zaman başvuruluyor?

Obezite cerrahisi, mide ve bağırsaklarda yapılan cerrahi değişikliklerle hem besin alımını kısıtlayan, hem de hormonal ve metabolik düzenlemeler sağlayan işlemlerin genel adıdır. Sıklıkla “zayıflama ameliyatı” olarak bilinse de esasen bu ameliyatların amacı metabolik hastalıkları kontrol etmek, yaşam kalitesini artırmak ve süresini uzatmaktır. Uluslararası kılavuzlara göre, vücut kitle indeksi (VKİ) 40 kg/m² ve üzeri olan hastalarda cerrahi tedavi öneriliyor.  Ayrıca, VKİ 35–40 kg/m² arasında olup tip 2 diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi gibi ek hastalıklara sahip olan hastalarda da cerrahi güçlü bir seçenek olarak ön plana çıkıyor. Güncel bilimsel veriler, VKİ 30–34,9 aralığında olup kontrolsüz tip 2 diyabet gibi ciddi metabolik sorun yaşayan hastalarda da ameliyatın faydalı olabileceğini gösteriyor.

Kimler obezite cerrahisinden yararlanabiliyor?

Her hasta, multidisipliner bir kurul (cerrah, endokrinolog, anestezi uzmanı, diyetisyen ve psikiyatrist) tarafından detaylı şekilde değerlendiriliyor.  Kondisyonu yeterli olan, daha önce diyet ve medikal tedavi yöntemleriyle kalıcı başarı sağlanamamış, ameliyat sonrasındaki takiplere uyum gösterebilecek, ciddi psikiyatrik engeli olmayan kişiler ameliyat için aday oluyorlar.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

Her cerrahi girişimde olduğu gibi obezite cerrahisinin de riskleri mevcut. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, ancak laparoskopik yöntemlerin yaygınlaşması, anestezi güvenliğinin artması ve deneyimli cerrahların uygulamaları sayesinde bu risklerin günümüzde oldukça düştüğünü anlatarak, “Büyük serilerde ölüm oranı yüzde 0,1 civarındadır, yani safra kesesi ameliyatı ile benzer düzeydedir. Obezite cerrahisi doğru merkezde ve uzman ekiplerce uygulandığında güvenli bir tedavi seçeneğidir. Üstelik obezitenin yol açtığı kalp hastalığı, felç ve erken ölüm riskiyle karşılaştırıldığında, cerrahinin sağladığı faydalar çok daha ağır basmaktadır” diyor.

Ameliyata hazırlık sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Hazırlık sürecinde, detaylı kan tetkiklerinden endoskopik incelemeye kalp ve akciğer sistemini ortaya koyan yöntemlerden psikiyatrik değerlendirmeye ve diyete kadar pek çok yönteme başvuruluyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Ameliyat öncesinde sigaranın bırakılması, düzenli yürüyüş yapılması ve vitamin-mineral eksikliklerinin giderilmesi, potansiyel riskleri ciddi ölçüde azaltırken hastanın süreçten faydasını maksimum düzeyde artırmaktadır” diye konuşuyor.

Obezite cerrahisinde hangi yöntemler uygulanıyor?

Günümüzde obezite cerrahisinde her yöntemin avantajları ve dezavantajları olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Örneğin reflüsü olan hastalarda bypass daha uygun olabilirken, reflüsü olmayan genç hastalarda tüp mide daha çok tercih edilmektedir” bilgisini veriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi yöntemlerini şöyle özetliyor:

Sleeve gastrektomi (Tüp mide ameliyatı): Midenin yüzde 70–80’inin çıkarıldığı bu yöntemde mide tüp şeklini almaktadır. İştah hormonu olan ghrelin azalmakta, hasta daha az yemekle doyar hale gelmektedir.

Roux-en-Y gastrik bypass: Küçük bir mide poşu oluşturulmakta ve ince bağırsak yeniden düzenlenmektedir Hem kilo kaybı hem de metabolik hastalıkların kontrolünde oldukça etkili bir yöntemdir.

Mini gastrik bypass: Yaklaşık 6 – 8 cm uzunluğunda bir mide poşu oluşturulup belirli bir miktar bağırsak sindirim dışında tutulmaktadır. Tek bir bağlantı yapılması nedeniyle kısa sürede uygulanabilmektedir.

Günlük yaşama ne zaman dönülüyor?

Hastaların ameliyat sonrasında genellikle 3–4 gün içinde taburcu edildiğini anlatan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Masa başı çalışanlar 1–2 hafta içinde işlerine dönebilir. Daha aktif işlerde çalışanlarda bu süre 3–4 haftayı bulabilir. Spor aktivitelerine dönüş ise ortalama 6–8 hafta içinde gerçekleşir” diyor.

Kilo kaybı ne zaman başlıyor?

Obezite cerrahisinin hemen ardından mide hacminin küçülmesi nedeniyle alınan besin miktarı azalıyor, iştah hormonu ghrelinin azalmasıyla birlikte açlık hissi belirgin şekilde düşüyor.  Dolayısıyla, hastalar neredeyse ilk haftalardan itibaren kilo kaybetmeye başlıyor, ilk 1–3 ayda en hızlı kilo kaybı yaşıyorlar.  Doç. Dr. Eyüp Gemici, ameliyatın üzerinden 6–12 ay geçtiğinde fazla kiloların büyük kısmının kaybedilmiş olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Çalışmalar, hastaların ilk 6 ayda fazla kilolarının yarısını, birinci yılın sonunda ise yüzde 60–80’ini verdiklerini göstermektedir. İkinci yıldan itibaren kilo kaybı daha yavaş ilerlemekte ve dengelenmektedir. Bu noktadan sonra amaç, mevcut kilonun korunmasıdır.”

Ameliyat sonrasında tekrar kilo alma riski var mı?

Obezite cerrahisi sonrasında çoğu hasta ilk yıllarda fazla kilolarının büyük kısmını kaybediyor. “Ancak bu kaybın kalıcı olması hastanın yaşam tarzı kurallarına uyumuna bağlıdır” uyarısında bulunan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Eğer beslenme kurallarına uyulmaz, egzersiz ihmal edilir ya da düzenli doktor ve diyetisyen kontrolleri aksatılırsa, zamanla verilen kiloların bir kısmı geri alınabilir. Araştırmalar, hastaların yaklaşık dörtte birinde uzun vadede belirli ölçüde kilo artışı görülebildiğini göstermektedir. Yüksek kalorili sıvılar, sık atıştırma, düşük protein alımı ve hareketsiz yaşam bu duruma en çok zemin hazırlayan faktörlerdir” diyor.

Obezite cerrahisinden sonra nelere dikkat etmeli?

Obezite cerrahisi sonrasında kalıcı başarı, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyum göstermesine bağlı oluyor. Küçülmüş mideye uygun şekilde beslenmek, küçük porsiyonlar halinde ve yavaş yemek, erken doygunluğu fark etmek açısından önem taşıyor. Yemeklerle birlikte sıvı alınması sindirimi bozup mideyi hızla doldurabileceğinden, sıvıların öğünlerden en az yarım saat önce ya da sonra tüketilmeleri gerekiyor. Beslenmede protein öncelikli olmalı; çünkü yetersiz protein kas kaybına ve metabolik dengenin bozulmasına yol açabiliyor. Ayrıca ameliyat sonrasında vitamin ve mineral emilimi değiştiği için özellikle B12, demir, kalsiyum ve D vitamini takviyelerinin düzenli alınması önem taşıyor. Kilo kaybının sürdürülebilmesi için düzenli fiziksel aktivite yapılması son derece önemli; başlangıçta yürüyüşlerle başlanıp zamanla daha yoğun egzersizlere geçilmesi öneriliyor.

Menopozda kadın sağlığı ihmale gelmez!

Kadınların hayatındaki doğal ve güçlü bir eşik olan menopoz, dönüşümün ve içsel gücün yeniden keşfedildiği çok özel bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz, yaşamdan kopuş değil, yeniden dengeye geliş sürecidir. Her kadın, kendi ikinci baharınının mimarıdır. İkinci baharda kendinizi yenilemeniz, doğru bilgi, bilinçli tercihler ve düzenli sağlık takibi ile bu dönemi daha sağlıklı, daha özgür ve daha huzurlu geçirebilmeniz mümkündür. Kendinize kulak verin, bedeninizin sesine duyarlı olun ve bu yeni dönemi bir fırsat gibi kucaklayın” diyor. Doç. Dr. Gülfem Başol, menopozda kendinizi yenilemenizin, ‘İkinci bahar’ olarak da adlandırılan bu dönemi fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı geçirebilmenizin basit ama etkili yollarını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Gülfem Başol

Doç. Dr. Gülfem Başol

  • Uyku düzeninize dikkat edin

Menopoz döneminde östrojenin azalmasıyla birlikte birçok kadında uykuya dalmakta güçlük, gece terlemeleri ve sık uyanmalar görülür. Oysa kaliteli uyku, bağışıklık sisteminden ruh haline kadar birçok şeyi doğrudan etkiler. Akşamları ağır yemeklerden kaçınmak, mavi ışık yayan ekranları sınırlamak, ılık bir duş ya da bitki çayları gibi küçük dokunuşlar uyku kalitesini artırır. Gerekirse bir uzmandan destek almak, uyku sorunlarını kronik hale gelmeden çözmek için önemlidir.

  • Sağlıklı ve bilinçli beslenin

Menopozla birlikte kemik erimesi riski, kilo artışı ve insülin direnci gibi durumlar ön plana çıkar. Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin gıdalar (yoğurt, kefir, sardalya, yeşil yapraklı sebzeler) kemik sağlığı için vazgeçilmezdir. Protein alımına dikkat edilmesi kas kaybını engeller. Lif açısından zengin sebzeler ve tam tahılların tüketilmesi, şeker ve işlenmiş gıdaların azaltılması önemlidir. Doktorun tetkikler sonrası ihtiyacınıza göre vereceği kalsiyum ve D vitamini, magnezyum ve omega-3 yağ asitleri büyük fayda sağlar. Ancak vitamin ve takviye kullanımında bilinçli olmak son derece önemlidir. Çünkü gelişigüzel alınan takviyeler karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını zorlayabilir, bazıları ilaçlarla etkileşime girebilir. En doğru yol, kişiye özel beslenme ve takviye planını bir uzman eşliğinde belirlemektir.

  • Sigaradan uzak durun

Sigara kullanımı menopozu hem erken başlatabilir hem de semptomların şiddetini artırabilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara içen kadınlarda sıcak basması, kemik kaybı ve kalp hastalığı riskinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca sigara, östrojenin vücutta etkili kullanılmasını engelleyerek hormon dengesini daha da bozabilir. Bu dönemde sigarayı bırakmak sadece menopoz şikayetlerini hafifletmekle kalmaz, genel yaşam kalitesini de ciddi oranda artırır.

  • Bu yanlışlara düşmeyin!

Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz döneminde çok sık karşılaşılan yanlışlardan biri, “nasılsa geçti artık” diyerek kadın sağlığını ihmal etmektir. Oysa bu dönem, meme sağlığından kalp-damar sağlığına kadar düzenli kontrollerin daha da önemli hale geldiği bir evredir. Bir diğer yaygın hata, hormon tedavilerine kulaktan dolma bilgilerle yaklaşmak veya tümden reddetmektir. Oysa uygun hastaya, uygun doz ve formda verilen hormon replasman tedavileri (HRT), sıcak basmaları, uykusuzluk, ruh hali değişiklikleri, vajinal kuruluk gibi şikayetleri azaltmada oldukça etkilidir. Aynı zamanda kemik erimesi ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi de olabilir. HRT her kadın için uygun olmayabilir; ancak bu tedavi seçeneği, doğru hasta seçiminde oldukça yüz güldürücü sonuçlar verir” diyor.

  • Düzenli egzersiz yapın

Fiziksel aktivite sadece kilo kontrolü için değil; kemik sağlığı, kas gücü, ruh hali ve hatta sıcak basmaları üzerinde bile olumlu etkiler sağlar. Haftada en az 3-4 gün 30 dakika tempolu yürüyüş, yoga veya hafif ağırlık egzersizleri hem vücuda hem zihne iyi gelir. Egzersiz, endorfin salgısını artırarak ruh halini iyileştirir; böylece menopozun getirdiği dalgalanmalarla baş etmek daha kolay olur.

  • Mutlaka düzenli doktor kontrollerinizi yaptırın

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopozla birlikte değişen hormon dengesi, kemik sağlığı, meme ve rahim sağlığı açısından düzenli kontrolleri zorunlu kılar. Kemik yoğunluğu ölçümü, mamografi, smear testi gibi taramalar bu dönemde aksatılmamalıdır. Aynı zamanda kardiyovasküler risklerin artma ihtimali nedeniyle kan basıncı, kolesterol ve kan şekeri düzeylerinin takibi de önemlidir. Sağlıkla geçen bir ikinci bahar için yılda bir yapılan rutin kontrol, hayat kurtarıcı olabilir.

  • Hayatı yeniden keşfedin, kendinize alan açın

Menopoz sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kadınlık bilincinin yeniden tanımlandığı bir yolculuktur. Artık çocuk büyütme telaşı azalmış, iş hayatında belli bir noktaya gelinmiştir. Bu zamanı, ertelediğiniz hobiler, seyahatler, kitaplar ve dostluklarla taçlandırın. Meditasyon, nefes çalışmaları ya da sanatsal uğraşlar, zihinsel detoks etkisi yaratır. Çünkü ikinci bahar, sadece bedensel değil; ruhsal bir uyanış dönemidir.

Çocuklarda okul başarısını düşürüyor!

Okul zilinin çalmasına çok az bir zaman kaldı.  Ebeveynler, okula yeni başlayacak olan çocuklarının okul öncesindeki son hazırlıklarının tatlı bir telaşını yaşıyorlar. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, okula başlayacak olan çocukların eğitim sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamalarında genel sağlık kontrollerinin büyük bir öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “Sağlıklı büyüme  ve gelişmenin değerlendirilmesi, hastalıkların erken dönemde saptanması, eksik aşıların tamamlanması, temel kan değerleri ve vitamin değerlerinin okul öncesinde gözden geçirilmesi, uzun soluklu bir maraton olan okul döneminde anne ve babalara hem destek hem de kılavuz olmaktadır” diyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, bu kontrollerin bazı hastalıklara erkenden müdahale edilmesini de sağladığını belirterek, “Yine  bu kontrollerde eksik aşılar da tamamlanır. Bu sayede, çocuklarımızı aşıyla önlenebilir hastalıklardan korumamız mümkün olmaktadır. Muayenelerde, çocuğun sosyal, motor ve bilişsel fonksiyonlarının değerlendirilmesi de yapıldığından eksiklerin giderilmesi durumunda okul başarısının da artması sağlanacaktır” diye konuşuyor. Peki, okul öncesinde çocukların hangi sağlık kontrollerinden geçmeleri öneriliyor? Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, okul öncesinde yapılması gereken muayeneleri anlattı; önemli bilgiler verdi.

Göz muayenesi: Göz tembelliğinden kırma kusurlarına!

Rutin göz muayenesinin dışında, okula başlamadan yapılacak olan göz muayenesi; şaşılık, göz tembelliği, katarakt, kırma kusurları ile kayma gibi sorunların önceden saptanması ve gerekli müdahalelerin (gözlük, operasyon, göz kapama tedavisi gibi) yapılması çocuğun okul başarısını doğrudan etkiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, görme problemi yaşayan çocukların okulda başarısız ve hırçın olabildiklerini belirterek,  “Unutmayalım ki bazı görme kusurları erken dönemde tedavi edilmelidir, zira ileri yaşta tedavisi güçleşebilir, hatta mümkün olmayabilir” diyor.

Kulak ve işitme muayenesi: İşitme kaybından alerjik tabloya!

Ülkemizde yenidoğan bebeklere işitme testi rutin olarak yapılırken, okul öncesinde işitmenin tekrar değerlendirilmesi son derece önemli. Çünkü, işitme kaybı çocuğun öğrenme güçlüğüne sebep olurken dil gelişimini de olumsuz yönde etkiliyor. Kulak ve işitme muayenelerinde; işitme kaybı, geniz eti ve bademcik problemleri erkenden saptanabiliyor.  İşitme kaybı varsa işitme cihazları; geniz eti, bademcik ve alerjik durumların saptanması durumunda da medikal veya cerrahi yöntemlere başvuruluyor.

Diş muayenesi: Diş çürüğünden ağız ve çenede yapısal bozukluklara

Ağız ile diş bakımı da çocukların büyüme ve gelişimlerini etkiliyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, okul dönemindeki çocuklarda bu kontrollerin mutlaka yapılması gerektiğini vurgulayarak, “Diş hekiminizin yapacağı rutin kontrollerde ağız ve çene yapısı bozuklukları saptanabilir ve ortodontik tedaviler uygulanabilir. Ayrıca, florür uygulaması gibi dişleri koruyucu tedaviler ile çürük tedavileri de okul öncesinde mutlaka yapılmalıdır” bilgisini veriyor.

Rutin muayene: Vitamin eksikliğinden yüksek tansiyona…

Çocuğunuzun genel doktor muayenesi de okul öncesinde büyük bir önem taşıyor. Muayene sırasında kan basıncı ve nabız ölçümleri yapılıyor. Tam kan sayımı, tam idrar tahlili, kan kolesterol-lipid düzeyi, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, dışkıda parazit incelemesi, tam idrar analizi, ailevi hastalık var ise  açlık kan şekerine mutlaka bakılması gerekiyor. Sık hastalanan çocuklarda bağışıklık sistemi testlerinin de yapılabildiğine işaret eden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, “Bu analizlerde aşı karnesi gözden geçirilmeli, eksik aşılar varsa, okul öncesi dönemde mutlaka tamamlanmalıdır. Son zamanlarda özel olarak uygulanan takvim dışı meningokok aşıları da yapılmalıdır. Ağır spor yapan çocuklarda kardiyolojik muayene de  çok önemlidir” diye konuşuyor. Rutin çocuk hekimi muayenesinde, ayrıca, çocuğun boy ve kilo ölçümlerinin de yapıldığını anlatan Dr. Pınar Atılkan, “Büyüme geriliği saptanan çocuklarda gerekli testlerin istenmesi ve endokrinoloji bölümüne yönlendirilmesi gerekebilir” diyor.

Demir, B12 ve D Vitamini eksikliğinde okul başarısı düşüyor!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, çocuğun okul başarısını olumsuz etkileyen demir, B12 ve D vitamini eksikliğinin mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Dr. Pınar Atılkan, bu vitaminlerin ve demir eksikliğinin neden olduğu sorunları şöyle özetliyor:

B12 vitamini eksikliği: Tipik bulguları arasında; yorgunluk, konsantrasyon ve öğrenme güçlüğünün yanı sıra unutkanlık, halsizlik, el ve ayaklarda uyuşukluk ile karıncalanma gibi şikayetler yer alıyor. Kabızlık, iştahsızlık, denge sağlamada güçsüzlük, bellekte zayıflama ve kilo kaybı da B12 vitamini eksikliği göstergeleri arasında. B12 eksikliği ayrıca kansızlığa da sebep olarak okul başarısında ciddi bir düşüşe sebep olabiliyor.

Demir eksikliği: Zekâ işlevleri ve okul başarısı üzerinde olumsuz etkisi olduğu biliniyor. Demir eksikliği anemisi erken tanı konulup tedavi edilmediği durumda, çocukta ileride demir tedavisiyle kan değerleri normale ulaşsa bile beyin gelişiminde demir elementinin rol alması nedeniyle zeka düzeyinde düşüklük görülebiliyor. Demir eksikliği anemisi olan çocuklarda gelişme geriliği, algılamada gerilik ve dikkat dağınıklığı başlayabiliyor. Demir eksikliği anemisi devam ederse, giderek ilerleyen halsizlik, yorgunluk ve iştahsızlık günlük yaşamı da zorlaştırıyor. Ağır demir eksikliği anemisinde kalp yetmezliği de oluşabiliyor.

D vitamini eksikliği: Halsizlik, kemik ve eklem ağrıları gibi belirtilerle kendini gösteriyor.

Çocuklarda kalıcı böbrek hasarına yol açabilir!

Çocukların sağlıklı büyümelerinde idrar yollarının korunması kritik bir rol oynuyor. Zira, özellikle çocuklarda sık rastlanan idrar yolu enfeksiyonu sadece idrar yapmada güçlük, ateş ve huzursuzluk gibi geçici şikâyetlere yol açmakla kalmıyor; zamanında tedavi edilmezse böbreklerde kalıcı hasar da bırakabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, bu nedenle çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunda erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, “Üriner sistemde altta yatan işlevsel ya da yapısal bir anormalliğin varlığında; özellikle tekrarlayan ateşli üst idrar yolu enfeksiyonu geçirilmesi durumunda böbreklerde hasar gelişme riski yüksektir. Ülkemizde geri dönüşü olmayan kronik böbrek yetmezliğinin en sık nedenini de bu tablolar oluşturmaktadır. Dolayısıyla, çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunun ve altta yatan anormalliklerin erken saptanıp uygun şekilde tedavi edilmesi, böbrek sağlığının korunmasında çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Aydoğ

Prof. Dr. Özlem Aydoğ

Çocuklarda en sık görülen 2. enfeksiyon türü!  

Üriner sistemin, yani üretra, idrar kesesi, üreterler ve böbreklerin enfeksiyonu anlamına gelen “idrar yolu enfeksiyonu”, ülkemizde çocukluk çağında üst solunum yolu enfeksiyonundan sonra en sık görülen enfeksiyon olarak kayda geçiyor. Bebeklerde ve tuvalet eğitiminin verildiği oyun çağı çocuklarında daha sık görülen bu enfeksiyon; bağırsak kaynaklı olan ve üriner sistemin iç tabakasına tutunabilen üropatojen bakterilerin, perianal ve perineal alandan üretra, idrar kesesi ve böbreklere çıkmasıyla oluşuyor. Hastaların yüzde 80’inden fazlasında ise E. Coli bakterisi rol oynuyor.

6 aydan sonra kız çocuklarında daha çok görülüyor

İdrar yolu enfeksiyonu, bağışıklık sisteminin iyi gelişmemiş olması ve sünnet derisinin altında yerleşen proteus bakterileri nedeniyle yaşamın ilk 6 ayında erkek çocuklarında daha sık görülürken, ilk 6 aydan sonra ise üretranın kısa ve anüse yakın olması nedeniyle kız çocuklarında daha sık ortaya çıkıyor.

En yaygın görülen 3 sebebine dikkat!

İdrar yolu enfeksiyonunun oluşmasında en sık az su içme, idrarın tutulması, yani sık ve tam idrar yapılmaması ve kabızlık (günlük dışkılamanın yapılmaması) olmak üzere üç fonksiyonel neden etkili oluyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, “Bu fonksiyonel durumlar üriner sistemin yıkanmasını önleyerek bakterilerin üriner sisteme tutunmalarını, çoğalmalarını ve böbreklere kadar çıkmalarını kolaylaştırır ve idrar yolu enfeksiyonunun gelişimine neden olur” diye konuşuyor.

 Pek çok etken riski artırıyor

Prof. Dr. Özlem Aydoğ, idrar yolu enfeksiyonuna yol açan diğer etkenleri şöyle özetliyor: “Küvette oturarak banyo yapılması veya yaz aylarında temiz olmayan havuza girilmesi de riski artırır. Antibiyotik kullanılması da riski artıran önemli bir etkendir. Bunların yanı sıra perineal ve perianal alanın parfümlü veya alkollü dezenfektan maddelerle temizliğinin yapılması, idrar yolu enfeksiyonuna neden olan üropatojen bakterilerin üriner sisteme tutunmalarını önleyen faydalı bakterilerin yok olmasına yol açarak enfeksiyonun gelişme riskini artırır.”  İdrar yolu enfeksiyonunun gelişmesinde ve tekrarlamasında; fonksiyonel nedenler kadar sık olmasa da idrar kesesinin işlev bozukluğu, idrarın mesaneden böbreklere geri kaçışı (reflü), üriner sistemde darlık, tıkanıklık ve taş gibi yapısal anormallikler de etken olabiliyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

İdrar yolu enfeksiyonu, alt ve üst idrar yolu enfeksiyonu olmak üzere 2 grupta inceleniyor. Üretra ve idrar kesesinin tutulduğu alt idrar yolu enfeksiyonunda; idrarda kötü koku, bulanıklık ve nadiren kanın varlığı, idrar yaparken yanma-ağrı, sık idrara çıkma ve idrar kaçırma gibi işeme semptomları ön plana çıkıyor. Karnın ön-alt kısmında hafif ağrı ve 38°C altında hafif ateşle seyreden alt idrar yolu enfeksiyonu hemen ve doğru şekilde tedavi edilmezse enfeksiyon böbreklere ulaşarak üst idrar yolu enfeksiyonu gelişimine neden oluyor. Böbreklerin de tutulduğu üst idrar yolu enfeksiyonunda, işeme semptomlarına ek olarak, 38.5°C üzerinde ateş, karın ve böğür ağrısı, bulantı ve kusma gibi sistemik bulgular da gelişiyor.

Böbrek hasarı oluşmaması için…

Prof. Dr. Özlem Aydoğ, üst idrar yolu enfeksiyonu geliştiğinde böbrek hasarı riski de oluştuğu için erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığını belirterek, şu uyarılarda bulunuyor: “Dolayısıyla, ifade yeteneği henüz gelişmeyen küçük çocuklarda yüksek ateş, huzursuzluk-ağlama, gaz sancısı, beslenme problemi, kilo alamama, uzamış sarılık, düzelmeyen pişik ve kabızlık gibi spesifik olmayan semptomların varlığında da idrar tetkik ve kültürünün yapılması, tanı ve tedavide geç kalınmaması gerekir.”

Antibiyotik tedavisi şart!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu tanısı konulur konulmaz hemen uygun antibiyotik tedavisine başlanması gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Özlem Aydoğ, ilk hastalık sonrasında kız çocuklarının yüzde 40 ila 60’ında, erkek çocuklarının ise yüzde 20 ila 30’unda enfeksiyonun tekrarlayabildiği uyarısında bulunarak,  “Özellikle üriner sistemde fonksiyonel veya yapısal bir anormallik varsa enfeksiyonun tekrarlama riski daha fazladır.  Bu nedenle, tekrarlayan enfeksiyonda üriner sistemin fonksiyonel veya yapısal anormallik açısından mutlaka araştırılması gerekir. Ultrason ilk tercih olmakla birlikte, gerekli durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerine başvurulabilir. Üriner sistemde ciddi yapısal anormallik saptanırsa cerrahi tedavi gerekebilir” diyor.

Çocukları idrar yolu enfeksiyonundan korumak için 7 kritik kural!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Aydoğ, çocuğunuzu idrar yolu enfeksiyonundan korumak için almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Bol bol su içmesini sağlayın
  • İdrarını tutmamasına, yani sık idrar yapmasına dikkat edin
  • Günlük dışkılaması önemli. Bunun için diyet uygulanabilir, gerekirse dışkıyı yumuşatan ürünlere ve lavmana başvurulabilir.
  • Perineal ve perianal bölge hijyenine dikkat edin. Ancak parfümlü ve alkollü dezenfektan içeren ürünlerden, ıslak mendil kullanımından kaçının.
  • Banyosunu ayakta, duş şeklinde yaptırın.
  • Temizliğinden emin olmadığınız havuza sokmayın.
  • Gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının.

Kasık fıtığı nüksedebiliyor!

Dünyada 20 milyon kişi fıtık tedavisi için ameliyat oluyor. Çok sık görülen fıtık sorununun birçok nedeni olduğunu söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Özgen Işık, kasık fıtığının tüm fıtıkların yüzde 75’ini oluşturduğunu belirterek, “Fıtık boyutu artmadan ve sıkışmadan yapılacak planlı cerrahi iyileşme süresini kısaltır, nüks riskini azaltır” diyor. Karın duvarındaki zayıf bir noktadan çıkan kasık fıtığı, başlangıçta hafif şişlik ve rahatsızlık hissiyle kendini belli edebiliyor. Ancak ilerleyen aşamalarda bu masum başlangıç, bağırsak delinmesi ve karın içi enfeksiyon gibi ölümcül tablolara yol açabiliyor. Dünya genelinde yılda 20 milyondan fazla, ABD’de ise 700 binden fazla karın duvarı fıtığı ameliyatı yapılıyor. Türkiye’de de kasık fıtığının cerrahların en sık gördükleri hastalıklar arasında olduğunu söyleyen Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Özgen Işık, özellikle erkeklerde görülme oranının kadınlara göre 25 kat fazla olduğunu ve risk faktörleri arasında ağır işlerde çalışma, kontrolsüz spor ve bazı kronik hastalıkların yer aldığını ifade ediyor.

Prof. Dr. Özgen Işık

Prof. Dr. Özgen Işık

Fıtık en çok kasık bölgesinde görülüyor

Fıtığın Latince ‘yırtılma’ kelimesinden türetildiği ve bir organ ya da dokunun çevresinde bulunan duvarlardaki kusurdan dışarı çıkması olarak tanımlandığı bilgisini veren Prof. Dr. Özgen Işık, “Vücudun farklı bölgelerinde görülebilir, ancak en sık karın duvarı ve kasık bölgesinde oluşur. Kasık fıtığı erkeklerde kadınlara oranla 25 kat daha sık görülür. Bunun nedeni, anne karnındaki gelişim sırasında testislerin karın boşluğundan kasık kanalına inişinin karın duvarında zayıf noktalar bırakmasıdır. Ayrıca, ağır fiziksel işlerde çalışmak ve ağır yük kaldırmak gibi eforlar da riski artırır. Kasık fıtığı yaşamın belirli dönemlerinde daha sık görülür. Çocukluk çağı, 30’lu-40’lı yaşlar ve 70-80’li yaşlar en sık görüldüğü dönemlerdir” diyor.

Belirtiler sinsi olabilir

Kasık fıtığı belirtileri çok hafif ve silik bulgulardan oldukça şiddetli bulgulara kadar değişkenlik gösterebildiği gibi hiç belirti görülmediği durumlar da söz konusu olabiliyor. Kasık fıtıklarının önemli bir kısmı rutin hekim muayenesinde tesadüfen saptanıyor. Bulguların değişkenliğini kasık fıtığından dışarıya sarkan içeriğin belirlediğini söyleyen Prof. Dr. Özgen Işık, şu bilgileri veriyor: “Karın içerisindeki organlardan ince bağırsaklar, kalın bağırsak, idrar kesesi (mesane), karındaki yağ dokuları, nadiren apendiks ve kadın hastalarda yumurtalık kasık fıtığından sarkabilir. Erken  bulgular; kasık bölgesinde ıkınma, ayağa kalkma, öksürme ile belirginleşen şişlik, hafif ağrı olabileceği gibi, ilerleyen aşamalarda sarkan organın fıtık içerisinde sıkışmasına bağlı olarak kasıkta belirginleşen şişliğin geçmemesi, bu şişlik üzerinde şiddetli ağrı ve kızarıklık, bulantı-kusma, karında yaygın şişlik, ateş, idrar yaparken ağrı ve idrarı tam boşaltamama hissi gibi acil müdahale gerektiren bulgular da gelişebilmektedir.”

Kapalı yöntemle hızlı iyileşme sağlanıyor

Kasık fıtıklarının tedavisinde cerrahinin ön plana çıktığını söyleyen Prof. Dr. Özgen Işık, ‘Semptomatik kasık fıtıklarında ameliyatsız tedavinin önerilmediğine dikkat çekiyor. Korselerin sadece ağrıyı azaltabileceğini, ancak fıtığı tedavi etmeyeceğini vurguluyor. Kalıcı çözümün ameliyat olduğunu belirten Prof. Dr. Özgen Işık, günümüzde laparoskopik ameliyatların tercih edilmesinin nedenini şu şekilde açıklıyor: “Kapalı (laparoskopik) yöntemle 3 küçük kesiden girilerek yapılan onarım, ağrının daha az olması, iyileşmenin hızlı gerçekleşmesi ve işe dönüş süresinin kısalması gibi avantajlar sağlar. Ameliyat sonrası 1 gün hastanede kalınır, hafif işlere 1 haftada, tam aktiviteye 6-8 haftada dönülür.”

Nüks ihtimali olabiliyor

Ameliyat olan hastalarda tüm teknikler dahil edildiğinde nüks oranı yüzde 1 ile 10 arasında değişiyor. Ancak modern sentetik yama teknikleriyle bu oran çok daha düşüyor.  Nükslerin yarısından fazlası ise ameliyat sonrasında ilk 3 yılda görülüyor.

Korunmak için bunlara dikkat!

Kasık fıtığını önlemek için bazı yaşam kurallarına dikkat etmek gerekiyor. Bunların başında kilo kontrolü ve düzenli egzersiz geliyor. Böylece karın duvarı yapıları güçleniyor. Ancak kontrolsüz ve aşırı zorlayıcı egzersiz ile çalışma koşulları ise fıtık oluşumuna zemin hazırlıyor. Ayrıca kronik kabızlığın, solunum yolu hastalıklarının, prostat hastalıklarının, karın içi basıncı artıran önemli hastalıkların kasık fıtığı oluşumuna neden olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Özgen Işık, “Tedavi edilmemeleri halinde kasık fıtığının gelişmesine yol açabileceklerinden bu hastalıkların tedavisi hem kişinin sağlığına kavuşması hem de fıtıktan uzak kalması açısından önemlidir” diyor.

“Nasıl olsa geçer” demeyin!

Ritmi bozulan bir yürüyüş, minik adımların aksaması, koşma ve zıplama gibi hareketlerde yaşanan zorlanma… Çocukluk çağında sık karşılaşılan şikayetlerden biri olan topallama genellikle 1 ila 10 yaş arasındaki çocuklarda görülüyor. Bazı durumlarda ciddi ortopedik ya da enfeksiyöz hastalıkların ilk sinyali olabiliyor; ihmal edildiğinde kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Ailelerin çocuğun yürüyüşündeki en küçük değişimi bile ciddiye alması gerektiğine dikkat çeken Acıbadem Maslak Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp “Topallama hiçbir zaman sadece bir ağrı belirtisi olarak geçiştirilmemeli. Çünkü bazı durumlarda bu, saatler içinde eklemde kalıcı hasar, kemik deformitesi hatta yaşam boyu sürecek olan sakatlıklarla sonuçlanabiliyor. Erken tanı sayesinde hem fiziksel gelişim hem de psikososyal iyilik hali korunuyor. Aileler ‘nasıl olsa geçer’ diyerek beklemek yerine mutlaka bir uzmana başvurmalıdır” diyerek uyarıda bulunuyor.

Yürürken bacağın normalden farklı hareket etmesi, yükün eşit dağılmaması ya da ağrı nedeniyle yürüme düzeninin bozulması şeklinde ortaya çıkan topallama; bazı çocuklarda geçici kas yorgunluğuna bağlı olabilirken, bazılarında kemik, eklem veya sinir sistemine dair önemli bir hastalığa işaret ediyor. Çocuklar hareket kısıtlılığı nedeniyle koşma ve zıplama gibi aktivitelerde zorlanabiliyor. Vücut yükünün dengesiz dağılması, zamanla kalça, diz ve omurga hizasında bozulmalara neden olabiliyor. Ayrıca bu çocuklarda düşme ve yaralanma riski de önemli ölçüde artıyor.

Prof. Dr. Levent Eralp

Prof. Dr. Levent Eralp

Pek çok yönden olumsuz etkiliyor

Topallamanın en belirgin sonuçları fiziksel olsa da, uzun sürmesi psikolojik ve sosyal yaşamı da etkiliyor. Prof. Dr. Levent Eralp, fiziksel etkileri şöyle özetliyor: “Koşma, zıplama gibi aktivitelerde zorlanması nedeniyle hareket kısıtlılığı oluşuyor. Kas-iskelet sistemi gelişiminde ortaya çıkan durumlarda, çocukta dengesiz yüklenme, kalça-diz-omurga hizalanmasında sorunlar gelişiyor. Dengesiz yürümesi ise kazalara davetiye çıkarıyor. Bütün bu olumsuz etkiler, yaşıtları gibi hareket edemeyen bu çocukları fiziksel olduğu kadar, psikolojik ve sosyal olarak da etkiliyor.”

Nedeni yaşa göre değişiyor

Çocuklarda topallamanın, küçük travmalardan enfeksiyonlara, kalça çıkığı ya da romatizmal hastalıklara kadar pek çok farklı nedene bağlı olabileceğine değinen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp’e göre, bu durumların bir kısmı kendiliğinden düzelirken, bazıları ise acil müdahale gerektirecek kadar ciddi olabiliyor. Özellikle uzun süren ya da giderek şiddetlenen topallamalarda, altta yatan sebebin erken dönemde araştırılması büyük önem taşıyor.

Topallamanın nedenleri, çocuğun yaş grubuna göre değişiklik gösteriyor. 0-3 yaş arası çocuklarda en sık görülen sebepleri doğumsal kalça çıkığı, enfeksiyonlar (septik artrit ve osteomyelit) ile travmalar oluşturuyor. 3-6 yaş grubunda geçici sinovit adı verilen iyi huylu ve kendiliğinden düzelen kalça iltihapları öne çıkarken, Perthes hastalığı ve septik artrit gibi daha ciddi tablolar da gözlemlenebiliyor. 6-10 yaş aralığında travmalar, Perthes hastalığı, büyüme ağrıları ve juvenil artrit gibi romatizmal hastalıklar topallamaya yol açabiliyor. 10 yaş üzeri ergenlik döneminde ise SCFE (kaymış femoral epifiz) adı verilen kalça bozuklukları, spor yaralanmaları, romatolojik hastalıklar ve nadiren de olsa kemik tümörlerinin tanı koyarken dikkate alınması gerekiyor. Bu nedenle topallamanın süresi, eşlik eden belirtiler ve çocuğun yaşı, tanıya giden yolda önemli ipuçları sunuyor.

Dikkat! Bu durumlarda doktora başvurun

Bazı nedenler kalıcı eklem hasarı, kalça gelişim bozukluğu hatta yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla sonuçlanabiliyor. Dolayısıyla tanının gecikmesi, tedavi sürecini zorlaştırmakla kalmıyor; çocuğun hareket kabiliyeti ve yaşam kalitesi üzerinde ciddi kalıcı etkiler bırakabiliyor. Erken teşhisin, çocuğun hem mevcut sağlığını hem de ilerleyen yaşlardaki gelişimini doğrudan etkilediğini vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp, “Birkaç gün süren topallamalarda, özellikle ağrıya eşlik eden ateş, gece uyanma, eklemde şişlik ve kızarıklık gibi belirtiler varsa, topallama travmaya bağlı oluştuysa, şikayetler tekrarlıyor veya hiç geçmiyorsa, ailelerin vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmaları önem taşıyor. Topallamayla birlikte ayağını kullanmak istemeyen, halsiz düşen veya kilo kaybı yaşayan çocuklarda da daha ciddi hastalıkların araştırılması gerekebiliyor” diyor.

Tedavi seçenekleri sorunun nedenine göre değişiyor
Topallamanın altta yatan nedenine göre tedavi yaklaşımı da değişiyor. Her topallama cerrahi gerektirmese de bazı durumlarda ameliyat, çocuğun sağlıklı gelişimi ve kalıcı hasarların önlenmesi için şart hale geliyor. Örneğin, kaymış femoral epifiz durumunda kalça başı kaydığı için epifizi vida ile sabitleme veya Perthes hastalığında, ileri evrelerde kalçanın düzgün şekillenmesi için kemik düzeltme ameliyatlarına ihtiyaç duyuluyor. Septik artrit gibi acil durumlarda da vakit kaybetmeden eklemi cerrahi olarak boşaltmak ve enfeksiyonu kontrol altına almak büyük önem taşıyor.

Cerrahi işlem bazı durumlarda kaçınılmaz oluyor

Cerrahi gereken bir diğer önemli durumun kemik iltihapları ve tümörler olduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Levent Eralp “Osteomyelit gibi enfeksiyonlarda iltihaplı dokunun temizlenmesi ve uzun süreli antibiyotik tedavisi gerekiyor. Tümör vakalarında, tümörün çıkarılması, gerekirse protezle desteklenmesi ve onkoloji ekibiyle tedavinin sürdürülmesi şarttır. Ayrıca travmatik kırıklar veya büyüme plağı yaralanmalarında da kemiklerin düzgün kaynaması için plak ya da vida uygulamaları yapılabiliyor. Her vaka için ayrı bir planlama yapıyoruz ve erken tanı sayesinde çoğu zaman çocuklar tamamen sağlığına kavuşuyor” ifadelerini kullanıyor.

Karın ağrınızın nedeni basit de olabilir, apandisit de!

Yaz sıcakları sadece bunaltmakla kalmıyor, karın ağrılarının da artmasına neden oluyor. Bazı karın ağrıları son derece basit nedenlerle ortaya çıkarken, apandisit gibi hayati riske yol açabilen bir sorundan da kaynaklanabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fikret Aksoy “Son yıllarda yapılan araştırmalar, birçok ülkede özellikle yaz aylarında akut apandisit vakalarının belirgin şekilde arttığını ortaya koymaktadır. Yaz mevsiminde yüksek sıcaklıklar, beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve bağırsak enfeksiyonlarının daha yaygın hale gelmesi gibi faktörler apandisit riskini artırmaktadır” diyor. Prof. Dr. Fikret Aksoy, apandisitin yaygın belirtilerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Karnımızın sağ alt tarafında, kalın bağırsağın başlangıcında bulunan apendiks (apandis) adlı küçük organın çeşitli nedenlerle iltihaplanmasına ‘apandisit’ deniliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fikret Aksoy, en sık görülen apandisit türünün akut apandisit olduğunu belirterek, akut apandisite erkeklerde daha fazla rastlanıldığını, özellikle 10-30 yaşları arasında görüldüğünü, ancak her yaşta ortaya çıkabildiğini söylüyor. Apandisite genetik etkenlerin yanı sıra birçok çevresel faktörün de neden olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Aksoy şöyle konuşuyor: “Apandisit, genellikle apendiksin içinin tıkanmasıyla meydana gelirken, bu tıkanıklığa gastrointestinal enfeksiyonlar, sigara dumanı, alerjenler gibi çevresel faktörler neden olabilmektedir. Ancak en sık gözlenen çevresel risk faktörler arasında; yaz mevsiminde sıcak havalar nedeniyle vücudun susuz kalması ve kabızlık riskini artırabilmesidir. Yaz aylarında akut apandisit riskinin artmasıyla potansiyel olarak ilişkili diğer davranışlar arasında; değişen beslenme alışkanlıkları, düşük lifli diyet, şekerli içeceklerin/yiyeceklerin artması ve gastrointestinal patojenlere maruz kalma yer alabilir.”

Prof. Dr. Fikret Aksoy

Prof. Dr. Fikret Aksoy

Akut apandisit, karın ağrısının yaygın nedeni!

Akut apandisitin karın ağrısının ve birçok ülkede acil cerrahinin en yaygın nedeni olduğunu belirten Prof. Dr. Fikret Aksoy, apandisitin en belirgin belirtisinin, göbek çevresinde başlayıp, zamanla karnın sağ alt bölümüne kayarak şiddetlenen karın ağrısı olduğunu söylüyor. Bu ağrıya genellikle mide bulantısı, kusma, iştah kaybı, halsizlik, kabızlık veya ishal gibi sindirim sistemi belirtilerinin de eşlik ettiğini, bazı hastalarda ateş de görülebildiğini belirten Prof. Dr. Aksoy “İlk belirtilerden genellikle 24-48 saat sonra apandisit patlaması meydana gelir ve ağrının aniden azalmasıyla kendini gösterebilir. Ancak kısa süre içinde şiddetli karın ağrısı, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu ortaya çıkar. Gaz birikmesi ve karında şişkinlik, öksürme ve yürüme gibi hareketler ile artan ağrı, ağızda ve dilde kuruluk, kabızlık ve idrar sıklığında artış olur. Tedavi edilmemiş apandisin yırtılarak içindeki iltihabın karın boşluğuna yayılması anlamına gelen apandisit patlaması, hayati riske yol açabilen ciddi bir durumdur” diyor.

Tedavide ilk 24 saat kritik!

Apandisit tedavisinde ilk 24 saatin kritik önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Aksoy “Apandis (apendiks) iltihabı ilk 24 saatte tedavi edilmezse patlayarak ciddi enfeksiyonlara hatta hayati riske neden olabilir” diyor. Günümüzde apandisit tedavisinde en yaygın yöntemin cerrahi olduğunu belirten Prof. Dr. Fikret Aksoy şöyle konuşuyor: “Tedavi seçenekleri arasında antibiyotik tedavisi, laparoskopik cerrahi ve açık cerrahi gibi yöntemler uygulanmaktadır. Tedavi yöntemi apandisin durumuna, yol açtığı şikayetlere ve belirtilerin şiddetine göre belirlenir. Laparoskopik (kapalı) cerrahi, küçük kesiler açılarak yapıldığından daha hızlı iyileşme sağlar ve daha iz bırakır. Ancak apandis patlamışsa enfeksiyonun yayılmasını önlemek için acil cerrrahi müdahale zorunludur ve açık ameliyat tercih edilir.”