Yazılar

Erkekler için cilt bakımı ipuçları

Erkekler için cilt bakımı ipuçları

Nasıl her kişinin giyim zevki ve damak tadı değişikse cilt tipi de farklıdır. Cilt bakımında “herkese uyan tek beden” yaklaşımı yoktur. Birine iyi gelen diğerine iyi gelmeyebilir. Hangi cilt tipine sahip olduğunuzdan emin olmanız ve kremlerinizi, losyonlarınızı ona göre seçmeniz son derece önemli. Durduk yere cildinizde sivilce oluşmasına ya da cildinizin yağlanmasına sebep olacak ürünler seçmeye gerek yok öyle değil mi? Cildinize nasıl bakım yapacağınız konusunda Liv Hospital Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut 6 ipucu önerisinde bulundu.

Günümüzde daha fazla erkek sağlıklı ve daha genç görünen bir cildin peşinde koşuyor; bu yazı da erkeklerin cilt bakım rutinlerini değerlendirmeleri ve vücutlarının en büyük organına nasıl bakacakları hakkında daha fazla bilgi edinmelerini sağlayacak veriler sunuyor. Erkek ve kadın cildi arasında önemli farklılıklar olsa da (örneğin, erkeklerin cildi kadınlarınkinden daha kalındır), etkili bir cilt bakımı planının temel unsurları her iki cinsiyette de aynı kalır.

Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut

Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut

Cilt tipleri:

Hassas cilt: Herhangi bir ürün kullanımından sonra ciltte acı ya da yanma hissedebilir.

Normal cilt: Olağandır, hassas değildir.

Kuru cilt: Pul pul, kaşıntılı veya pürüzlüdür.

Yağlı cilt: Parlak ve yağlıdır

Karma cilt: Bazı bölgeleri kuru, bazı bölgeleri ise yağlıdır.

Cilt tipinizi anlamak, cildinize nasıl bakım yapacağınızı öğrenmenize ve size uygun cilt bakım ürünlerini seçmenize yardımcı olacaktır.

Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut

Erkeklerin sağlıklı cilt bakım rutinlerini geliştirecek 6 ipucu

  • Ürün etiketlerini ve içeriklerini göz önünde bulundurun: Seçeceğiniz cilt bakım ürünleri cilt tipinize uygun olmalıdır. Akneye yatkın bir cildiniz varsa gözeneklerinizi tıkamayacağından “yağsız” veya “komedojenik olmayan” yazan temizleyiciler ve nemlendiriciler arayın. Hassas bir cildiniz varsa hafif, “koku içermeyen” ürünler kullanın, çünkü koku içeren ürünler ciltte tahriş ve kuruluk hissi bırakabilir. Ancak “kokusuz” olarak etiketlenen bazı ürünlerde dahi cildinizi tahriş edebilecek maskeleyici kokular içerebilir.
  • Yüzünüzü her gün ve özellikle spordan sonra da yıkayın: Sıradan kalıp sabunlar genellikle cildi kurutabilecek sert maddeler içerdiğinden, yüzünüzü yumuşak bir yüz temizleyici ve ılık (sıcak değil) suyla yıkayın.
  • Tıraş tekniğinize dikkat edin: Bazı erkekler çok bıçaklı tıraş makinelerinden memnun olabilir ve cildini çok sık aralarla tıraş edebilir. Sık sık jilet darbeleri, jilet yanıkları veya batık tüylerle karşılaşıyorsanız, bunun yerine tek veya çift bıçaklı bir tıraş makinesi kullanın ve tıraş sırasında cildinizi gergin tutmayın. Tıraş olmadan önce cildinizi ve saçınızı yumuşatmak için ıslatın. Nemlendirici bir tıraş kremi kullanın ve tüylerin uzama yönünde tıraş edin. Tıraş makinesini her kullandıktan sonra durulayın ve tahrişi en aza indirmek için beş ile yedi tıraştan sonra bıçağınızı değiştirin. 
  • Cildinizi günlük olarak nemlendirin: Nemlendirici, cildinizdeki suyu hapsederek çalışır. Bu da ince çizgilerin görünümünü azaltmaya ve cildinizin daha parlak ve genç görünmesine yardımcı olabilir. En iyi sonuçları elde etmek için banyodan, duştan veya tıraştan hemen sonra cildiniz hala nemliyken yüzünüze ve vücudunuza nemlendirici uygulayın. 
  • Cildinizi düzenli olarak kontrol edin: Kaşınan, kanayan veya renk değiştiren yeni lekeler veya benler genellikle cilt kanserinin erken uyarı işaretleridir. Herhangi bir şüpheli nokta fark ederseniz dermatoloğa görünmek için randevu alın. 50 yaşın üzerindeki erkeklerde cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanom gelişme riski genel popülasyona göre daha yüksektir. Ancak erken yakalandığında cilt kanserinin tedavi edilebilirliği oldukça yüksektir.
  • Açık havada her zaman güneş koruyucu kullanın: Kırışıklara, yaşlılık lekelerine ve hatta cilt kanserine yol açabilecek güneş hasarlarını önlemeye yardımcı olmak için, dışarı çıkmadan önce saç deriniz, kulaklarınız, boynunuz ve dudaklarınız da dahil olmak üzere cildinizin güneşe maruz kalan tüm bölgelerine güneş kremi uygulayın. En iyi koruma için, geniş spektrumlu, suya dayanıklı, SPF’si 30 veya daha yüksek olan bir güneş koruyucu kullanın ve her iki saatte bir veya yüzme veya terlemeden hemen sonra yeniden uygulayın. Ayrıca gölge arayarak ve hafif ve uzun kollu gömlek, pantolon, geniş kenarlı şapka ve mümkünse UV korumalı güneş gözlüğü gibi güneşten koruyucu giysiler giyerek de cildinizi koruyabilirsiniz. Daha etkili güneş koruması için ultraviyole koruma faktörü (UPF) etiketi olan giysileri seçin.

Baş ağrısı deyip geçmeyin!

Baş ağrısı deyip geçmeyin!

Stres, uykusuzluk ya da gerilim gibi küçük nedenlerle oluşabilen baş ağrıları kimi zaman migren, menenjit, ağır enfeksiyon gibi ciddi durumlarda da ortaya çıkabilir. Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Nebil Yıldız baş ağrısında dikkat edilmesi gereken sinyalleri anlattı.

Prof. Dr. Nebil Yıldız

Prof. Dr. Nebil Yıldız

Gribal enfeksiyonda baş ağrısı ön plandadır
Enfeksiyonla eş zamanlı gelişen; akut, hastalık kötüleştikçe belirginleşen, tedavisi ile de gerileyen baş ağrıları enfeksiyonla ilişkili olarak kabul edilir. Enfeksiyon gerilim ya da migren tipi baş ağrısını tetikleyebilir, tansiyonun yükselmesine yol açarak da baş ağrısı yapabilir.

Sinüs enfeksiyonlarında burun da tıkanır
Sinüs enfeksiyonlarında ilgili sinüs üzerinde hassasiyet, daha çok alında, burun kemeri ve kökü üzerinde ağrı, hassasiyet, burun tıkanıklığı, burun ve geniz akıntısı, eğilmekle ve eforla artan şiddetli ağrı tanımlanır. Kulak enfeksiyonlarında, kulak arkası ve üzerine, çeneye vuran ağrılarla, boğaz enfeksiyonlarında da boyuna, kulağa, kulak çevresine vuran ağrılarla karşılaşılabilir. Enfeksiyonlarda, özellikle de gribal enfeksiyonlarda yaygın kas ağrıları, kas tutulumları görülebilir, omuz boyun bölgesindeki kas spazmları, kafanın arkasına kulak arkası ve üzerine şakak bölgelerine doğru ağrıya sebep olabilir.

Ağrıyla birlikte ateş varsa dikkat
Baş ağrısı ve ateş birlikteliğinde, kafa içi enfeksiyon (Bakteriel menenjit, apse; fungal, parazitik, viral menenjit, ensefalit) ya da kafa dışı enfeksiyon (göz, kulak, burun, sinüs, boğaz) nedenleri dışlanmaya çalışılır. Bunlara ait belirti ve bulgu yoksa enfeksiyonla beraber başlayan bir baş ağrısı söz konusu ise sistemik enfeksiyona (viral, bakteriyel, fungal) ikincil baş ağrısı olarak kabul edilir.

Liv Hospital

Menenjit ensede ağrı ve sertlik yapar
Menenjit ile ilişkili baş ağrısı, tüm kafada yaygın ama ensede daha belirgindir ve ense sertliği bulguları eşlik eder. Beyin zarındaki duyusal sinirlerin, bakteriyel toksinler, savunma cevabı ile salınan prostaglandin, sitokin, bradikinin gibi maddelerle, uyarılması ağrıyı başlatır. Ensefalit yani beynin iltihabı gelişirse de kafa içi basıncın artışı ağrıyı daha da arttırır. Baş ağrısı çok ön planda ve şiddetli ise, bulantı kusma ateş eşlik ediyor ve ense sertliği saptanıyorsa menenjit mutlaka düşünülmelidir. Mental ve davranışsal değişiklikler, nöbetler eşlik ediyor ve bazı nörolojik ek belirtiler de olaya katılıyorsa da ensefalit düşünülmelidir.

Covid 19 enfeksiyonunda da baş ağrısı gelişebilir
Tek başına baş ağrısı Covid 19 enfeksiyonu kanıtı olarak kabul edilmiyor. Baş ağrısı ile birlikte ateş ve öksürük, boğaz ağrısı, kas ağrıları, nefes darlığı, halsizlik gibi yakınmaların varlığında belirtilerden biri olarak addedilebilir.

Tansiyonunuzu ilaçsız yönetin

Tansiyonunuzu ilaçsız yönetin
“Renal denervasyon, yüksek tansiyon tedavisinde heyecan verici yeni bir döneme işaret ediyor. İlaç tedavisine yanıt vermeyen hastalar için umut ışığı olan bu yöntem, tansiyon kontrolünde yeni bir sayfa açıyor. Eğer tansiyonunuzla ilgili sorunlar yaşıyorsanız, doktorunuzla renal denervasyon hakkında konuşmayı düşünebilirsiniz. Bu yenilikçi tedavi, yaşam kalitenizi artırabilir ve tansiyon kontrolünde yeni bir yol sunabilir.” diyen Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu, Renal denervasyonun yüksek tansiyonla mücadelede devrim niteliğinde bir tedavi yöntemi olduğunu, tansiyonunuzu kontrol altına alamıyorsanız bu yenilikçi tedavinin tam size göre olabileceğinin altını çizdi… Peki, renal denervasyon nedir ve nasıl çalışır?

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Yüksek tansiyonla savaşta yeni bir cephe
Renal denervasyonun temelini anlamak önemli. Bu tedavi, böbreklerimizdeki sinirleri hedef alır. Böbrekler, tansiyon kontrolünde kritik bir rol oynar. Tansiyon yükseldiğinde, böbreklerdeki sinirler vücuda “tansiyonu yükselt” sinyali gönderir. Renal denervasyon ise bu sinirleri etkisiz hale getirerek tansiyonun düşmesine yardımcı olur. Böylece, yüksek tansiyonla savaşta yeni bir cephe açılmış olur.

Sinirler güçsüz hale getirilir
Renal denervasyon, genellikle lokal anestezi altında, minimal invaziv (küçük kesilerle yapılan) bir işlemdir. Doktor, bir kateteri damarlarınızdan böbreklerinize kadar ilerletir ve buradaki sinirleri etkisiz hale getirir. Bu işlem genellikle bir saat kadar sürer ve hastalar çoğunlukla aynı gün içinde eve dönebilirler.

İlaçlara dirençli yüksek tansiyonu olan hastalar için umut verici
İlk olarak, bu tedavi, ilaçlara dirençli yüksek tansiyonu olan hastalar için umut vericidir. Birçok hasta için ilaç tedavisi yeterli olmazken, renal denervasyon bu hastalara yeni bir seçenek sunar. Ayrıca, bu yöntem ilaçlara bağlı yan etkileri azaltabilir ve hasta konforunu artırabilir.

pause Sağlık

Tedavinin potansiyel faydaları riskleri gölgede bırakabilir
Elbette, her tıbbi işlemde olduğu gibi renal denervasyonda da bazı riskler bulunmaktadır. Bunlar arasında işlem sırasında oluşabilecek komplikasyonlar veya tedavinin beklenen etkiyi göstermemesi yer alabilir. Ancak, bu riskler genellikle düşüktür ve tedavinin potansiyel faydaları bu riskleri gölgede bırakabilir.
Yenilikçi tedavi
Renal denervasyon, yüksek tansiyon tedavisinde heyecan verici yeni bir döneme işaret ediyor. İlaç tedavisine yanıt vermeyen hastalar için umut ışığı olan bu yöntem, tansiyon kontrolünde yeni bir sayfa açıyor. Eğer tansiyonunuzla ilgili sorunlar yaşıyorsanız, doktorunuzla renal denervasyon hakkında konuşmayı düşünebilirsiniz. Bu yenilikçi tedavi, yaşam kalitenizi artırabilir ve tansiyon kontrolünde yeni bir yol sunabilir. Tıp dünyası sürekli gelişiyor ve renal denervasyon, bu gelişimin parlak bir örneği olarak karşımızda duruyor.

Çocuklarda bronşioliteye dikkat!

Çocuklarda bronşioliteye dikkat!

Kış ayı hastalık mevsimi demek. Hele ki bazı yaş grupları için kaçınılmaz olabiliyor. Virüslerin havalarda uçuştuğu bu dönemde çocuklarımızı soğuk algınlığı, burun akıntısı, hafif öksürük ve burun tıkanıklığı gibi şikayetlerle başlayan bronşiolitten nasıl koruyabileceğimizi, tedavisinde nelere dikkat etmemiz gerektiğini Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Gizem Güvener anlattı.
Akut bronşiolit, özellikle iki yaş altı çocuklarda, en sık olarakta 6 aylık bebeklerde görülür, küçük hava yollarının inflamatuar darlığı sonucu ortaya çıkar. Alt solunum yollarının en sık görülen hastalığıdır. Mevsimlere göre görülme sıklığı değişmektedir. Özellikle kış aylarında ve ilkbahar başlarında daha sık görülür. Virüsler; hastaların aksırmaları, öksürmeleri sırasında damlacık yolu ile havaya karışır ve solunum yoluyla bulaşır.

Dr. Gizem Güvener

Dr. Gizem Güvener

Bronşiolit etkenleri nelerdir?

  • En sık virüsler sebep olmaktadır.
  • Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV) olguların %50’sinden sorumlu olan viral etkendir.
  • Bunun yanında parainfluenza, influenza, rinovirüs, adenovirüs, coronavirüs gibi virüsler etkenlerin arasında sayılabilir.

Bronşiolit tanısı nasıl konur?

  • Akut bronşiolit tanısı klinik bulgularla konulur.
  • Soğuk algınlığı gibi burun akıntısı, hafif öksürük, burun tıkanıklığı şikayetleri ile başlar. Ateş normal veya hafif yüksek olabilir.
  • Semptomların şiddeti gün geçtikçe artar. Birkaç gün içerisinde öksürük şiddetlenir ve hırıltılı solunum ortaya çıkar. Hızlı nefes alıp verme, solunum sıkıntısının ilerlemesi ile nefes darlığı, kalp hızının artması, yardımcı solunum kaslarının ve burun kanatlarının solunuma eşlik etmesi görülebilir.
  • Bunun yanında, huzursuzluk, beslenme bozukluğu, uyku problemleri de görülebilir.
  • Bazı bebeklerin tedavisi hastaneye yatırılarak yapılmakta ve tekrarlama riskinden dolayı da aileleri endişelendirmektedir.

Bronşiolit tedavisi nedir?

Temel tedavisi destekleyici tedavidir. Çoğunluğuna virüslerin neden olması nedeniyle antibiyotiklerin yeri yoktur. Yeterli oksijenlenmenin sağlanması, düzgün bir burun temizliği, beslenmeye dikkat edilmesi, solunum sıkıntısını arttırmamak adına az ve sık beslenme, bol sıvı alımının sağlanması sağlanır, gereklilik halinde nebül ve ilaç tedavileri uygulanır.

Fakat bazı durumlarda ilk 6 ay, özellikle ilk 3 aylık bebeklerin, risk faktörlerine sahip çocukların (prematüreler, beslenmesi bozulan bebekler, kalp ve akciğer hastalığına sahip olanlar) ve ciddi solunum sıkıntısına sahip bebeklerin yakın izlem ve gereklilik durumunda hastanede yatırılarak tedavisi gerekebilir. Bazen bronşiolite zatürre tablosu da eşlik edebilir. Zatürrenin eşlik ettiği, ateşli veya laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile bakteriyel olduğu düşünülen hastalarda antibiyotik tedavisi de tercih edilebilir.

Belirtiler yaklaşık 7-10 günde düzelir.

Nelere dikkat edilmeli?

Anne sütü ile yetersiz beslenmiş bebekler, sigara dumanına maruz kalan bebekler, doğuştan gelen kalp veya akciğer hastalığı olan bebekler ve prematüre doğan bebekler bronşiolite diğer bebeklere oranla daha yatkındır.

Bebeğin özellikle bronşiolitin yaygın olarak görüldüğü kış aylarında kreş gibi kalabalık ortamlarda bulunması, bebeğin öpülmesi veya yakın temasta bulunulması, okul çağında kardeşleri olması bronşiolit riskini yükselten durumlardır.

Önlem olarak ellerimizi sık sık su ve sabun ile yıkamalı, kalabalık ve havalandırılmayan ortamlardan uzak durmalı, sigara kullanılmamalı, oyuncaklar veya çocuğun sık kullandığı eşyalar sık sık temizlenmelidir.

Tekrarlayan düzelmeyen veya tedaviye yanıtsız bronşioliti olan bebekler için ileri araştırma mutlaka yapılmalıdır. Yabancı cisim aspirasyonu, doğuştan olan akciğer ve kalp anomalileri, gastroözefageal reflü, kistik fibrozis gibi altta yatan hastalıklar açısından değerlendirilmelidir.

Çarpıntı, halsizlik ve nefes darlığı kalp rahatsızlığının belirtileri olabilir!

Çarpıntı, halsizlik ve nefes darlığı kalp rahatsızlığının belirtileri olabilir!

“AF (Atriyal fibrilasyon) yani ritim bozukluğu yaşıyorsanız ve kateter ablasyonunu düşünüyorsanız, doktorunuzla bu tedavi seçeneğini ve sizin için ne anlama geldiğini konuşmanız önemli. Her hasta farklı olduğu için, sizin için en iyi tedavi seçeneği kişisel durumunuza ve genel sağlık durumunuza bağlı olacaktır.” diyen Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Batur Gönenç Kanar  “AF hastalarının; çarpıntı, halsizlik, nefes darlığı ve egzersiz kapasitesinde azalma gibi semptomlarının olduğunun da altını çizdi.

Doç. Dr. Batur Gönenç Kanar

Doç. Dr. Batur Gönenç Kanar

Kalbin pompalama kapasitesinin azalmasına sebep olabilir
Atriyal fibrilasyon (AF) kalbin kulakçıklarının (atriumların) hızlı ve düzensiz atışını tanımlar. Bu durum, atriumların etkili bir şekilde kasılamamasına ve kalbin pompalama kapasitesinin azalmasına sebep olur.

Çarpıntı ile fark edilir

AF, kalp ritminin düzensiz hale gelmesiyle karakterize edilir. Bu durum genellikle kalp atış hızında hızlanma (taşikardi) ve hastada kalp atışlarının hissedilmesi yani çarpıntı ile fark edilir. AF hastaları, çarpıntı, halsizlik, nefes darlığı ve egzersiz kapasitesinde azalma gibi semptomlar yaşayabilirler.

Çeşitli sağlık sorunlarından kaynaklanabilir

Atriyal fibrilasyon, kalp krizi, kalp yetmezliği, diyabet, yüksek tansiyon veya başka kalp damar hastalıkları gibi çeşitli sağlık sorunlarından kaynaklanabilir. AF riski yaşla birlikte de artar.

Tüm inmelerin en sık sebebidir

Maalesef ki dünya üzerindeki tüm inmelerin en sık sebebi AF hastalığıdır. AF varlığında, atriumlar etkin şekilde kasılamadığı için kalbin içerisindeki boşluklarda kan pıhtıları oluşabilir. Bu pıhtılar kan dolaşımıyla beyine taşındığında inme riski oluşturabilirler. Bu yüzden çoğu AF hastası, kan pıhtılaşmasını önlemeye yardımcı olacak antikoagülan tedavisi alır.

Bazı durumlarda kalp pili yerleştirilebilir
Tedavi seçenekleri arasında ilaç tedavisi, kardiyoversiyon (kalp ritmini düzeltmek için elektrik şok), kateter ablasyonu (anormal elektriksel yolların yok edildiği bir prosedür) ve bazı durumlarda kalp pili yerleştirme gibi prosedürler bulunmaktadır.
Yaşam tarzı değişiklikleri benimsenmelidir

Hastaların bu konuda bilgilenmesi ve yaşam tarzı değişikliklerini (sağlıklı bir diyet, düzenli egzersiz, alkol ve kafeinden kaçınma vb.) benimsemesi önemlidir. Unutmayın, her hastanın durumu ve tedavi planı kişiye özeldir ve en uygun tedavi planının belirlenmesi için her hastanın bireysel sağlık durumu göz önünde bulundurulmalıdır.

Liv Hospital

Genellikle genel anestezi altında yapılır

Günümüzde AF’nin kesin tedavisinin başında kateter ablasyonu yer almaktadır. Bu işlem kalpte düzensiz elektrik sinyallerinin geçişini engeller. İşlem bir hastanede gerçekleştirilir ve genellikle genel anestezi altında yapılır.

Kalbin daha düzenli bir ritimde atmasını sağlar
İnce ve esnek bir tüp olan kateter olarak adlandırdığımız medikal cihaz ile kasık damarından kalbin içindeki boşluklara ulaşılır. Kateterin ucunda küçük bir elektrot bulunur. Bu elektrot, kalpteki anormal elektriksel sinyalleri tespit edebilir ve bu sinyalleri yapay zeka ve üç boyutlu haritalama teknoloji yazılımlarının kullanarak kalbimizin üç boyutlu elektriksel haritasının çıkarır. Üç boyutlu harita değerlendirildikten sonra yüksek frekanslı enerji kullanarak anormal olan bölgeler “yakılabilir” veya ablasyon yapabilir. Bu işlem anormal sinyallerin yayılmasını engellemeye yardımcı olur ve bu da kalbin daha düzenli bir ritimde atmasını sağlar.

Belirli riskleri olabilir
Her ne kadar kateter ablasyonu genellikle güvenli bir prosedür olsa da her cerrahi işlemde olduğu gibi belirli riskleri vardır. Bu riskler arasında inme, kalp delinmesi, kanama veya iltihaplanma bulunabilir. Ancak, günümüzde yeni gelişen üç boyutlu haritalama teknolojileri sayesinde çoğu hasta için bu riskler minimaldir ve prosedürün faydaları genellikle risklerden daha ağır basmaktadır.

El ayak döküntülerine dikkat

El ayak döküntülerine dikkat

Çoğunlukla yaz aylarında görülen el-ayak hastalığı son zamanlarda sonbahar ve kış aylarında da sık görülmeye başlandı. Çocukları sevdiği kadar, havasız ortamları da çok seven ve özellikle kışın tercih edilen kapalı oyun alanlarında, kreşlerde çok sık görülmeye başlanan hastalık ebeveynlerin de kafasını karıştırıyor… Çünkü çocukluk çağının döküntülü hastalıklarından biri olan el-ayak-ağız hastalığı ailelerde “Çocuğum kızamık mı oldu? Su çiçeği mi geçiriyor?” gibi endişelerine de yol açabiliyor. Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz? Bulaşıcı bir hastalık mı? Kaç sürmesi normaldir? Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr Osman Karlı yanıtladı.

Dr. Osman Karlı

Dr. Osman Karlı

El-ayak-ağız hastalığı nedir?
El-Ayak-Ağız hastalığı bir virüs hastalığıdır. Çoğunlukla etkenler Coxsackievirus A16 ve Enterovirus 71 adlı virüsleridir. Çok hızlı şekilde bulaşır.

Hangi yollarla bulaşır?

  • Burun salgıları,
  • Tükürük,
  • Dışkı ve
  • Solunum damlacıkları ile.

Hangi aylarda daha çok görülür?
Yaz aylarında ve daha çok plaj, havuz, şezlong kullanımı kaynaklı vakalar görülürdü. Ancak artık kış aylarında da temasın çok olduğu anaokulu ve kreşler, sirkülasyonun hızlı olduğu ve hijyen kurallarına çok dikkat edilmeyen kapalı oyun alanları nedeniyle daha sık görülmeye başlanmıştır.

Belirtileri nelerdir?

  • Hastalık bulaştıktan sonra genelde ilk olarak yüksek ateş ve boğaz ağrısı, halsizlik, iştahsızlık görülür.
  • Ellerde ayaklarda, ağız etrafında, bazen ağız içinde kırmızı içi sıvı dolu kabarcıklar, döküntüler olur.
  • Döküntü kaynaklı şiddetli kaşıntı ve ağrı görülebilir.
  • Ağız içindeki yaralar nedeniyle beslenme ve yutma güçlüğü oluşabilir.
  • Döküntüler nadiren de olsa kalça bölgesine, gövdeye ve yüze yayılabilir.
  • İyileşme süresi yaklaşık 7-10 gün arasıdır ve bulaştırıcılık da ortalama 7 gün sonra biter.
  • Hastalığa yakalananlar bu süre içinde evde kalmalı ve evdeki diğer bireylere bulaşı önlemek için hijyen ve temas önlemlerine dikkat etmelidir.
  • Hastalığın şiddetine ve hastalanan kişinin bağışıklık durumuna göre nadiren menenjit (beyin zarı iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) ve ateşli havale gibi komplikasyonlar görülebilmektedir.

Tanı ve tedavi nasıl yapılır?
Hastalığın tanısı; hastanın fizik muayenesi ve klinik bulgularıyla konur. Tablonun netleşmediği durumlarda ek sürüntü örnekleri ve laboratuvar testleri istenebilir.

Liv Hospital

Özel bir tedavisi var mı?

  • Şikayetleri azaltmaya yönelik tedaviler uygulanır. Bol sıvı alımına dikkat edilmelidir.
  • Sağlıklı beslenmeye dikkat edilmeli bol miktarda meyve-sebze tüketimi ve probiyotiklerden zengin besinler alınmalıdır.
  • Ateş ve ağrı durumunda ağrı kesici ve ateş düşürücüler kullanılabilir.
  • Ağız içi yaralarda lokal, anestezik-antiseptik özellikli spreyler ve gargaralar tercih edilebilir.
  • Döküntüler ve kaşıntılar için topikal veya sistemik antihistaminik ilaçlar kullanılabilir.

Tekrar geçirme olasılığı var mı?
Birden fazla virüs tipi bu hastalığa neden olduğu için ve kalıcı bağışıklık bırakmadığı için hastalığı geçiren kişiler tekrar geçirebilir.

Erişkinlerde görülür mü?
Nadiren de olsa erişkinler de bu hastalığa yakalanabilir.

Sinüzitte ameliyat gerekli mi?

Sinüzitte ameliyat gerekli mi?

Kış aylarının gelmesi ile beraber üst solunum yolları enfeksiyonlarında artış başladı. Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırık, boğaz ağrısı, geniz akıntısı, halsizlik, baş ağrısı ve ateş hepimizin sıklıkla yaşadığı problemler arasında. Hastalıklar ile boğuşulan bu mevsimde akıllara gelen sorular benzer. “Hangi durumlarda doktora başvurmalıyım?”, “Antibiyotik kullanmam gerekiyor mu?”, “Başım ağrıyor, sinüzit geçiriyor olabilir miyim?”, “Etrafımdakilere bulaştırır mıyım?” Liv Hospital Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Ece Gürol Kars merak edilen soruları yanıtladı.

Dr. Ece Gürol Kars

Dr. Ece Gürol Kars

Sinüzit nedir?
Sinüsler yanak alın ve burun çevremizde bulunan içi hava dolu cidarı kemik boşluklardır. İçini örten mukozanın kendine has bir salgısı ve boşaltımı mevcuttur. Viral ya da bakteriyel enfeksiyonlara ikincil tıkanıp, drenajının bozularak içlerinin iltihap dolması durumuna sinüzit denir.

Hastada hangi şikayetleri meydana getirir?
4-5 günden uzun süren ya da ilk günlerde iyileşme gösterip 3-4 gün sonra artan burun akıntısı, geniz akıntısı, koku kaybı, burun tıkanıklığı, yüzde dolgunluk şikayetleri olan hastada sinüzit ihtimali akla gelmelidir. Baş öne doğru eğildiğinde alın ve yanaklarda dolgunluk basınç hissi mevcuttur. Hastalar aynı zamanda seslerinde değişiklik de tarif eder.

Kulak Burun Boğaz

Hangi durumda doktora başvurulmalıdır?
7 gün süre ile geçmeyen halsizlik, ateş, burun akıntısı, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı, koku kaybı olması, burun akıntısının giderek artması ve renginin sarı/yeşile dönmesi, yüzde dolgunluk olması halinde doktora başvurulmalıdır. Sadece baş ağrısı şikayetinin olup burun ile ilgili akıntı/tıkanıklık şikayetlerinin olmayışı bizi sinüzit tanısından uzaklaştırır. Bu durumda baş ağrısı ile ilgili diğer hastalıkların araştırılması gerekebilir.

Tedavi basamakları nelerdir?
Muayene sonrası, uygun görülen hastalarda semptomatik tedavi ile beraber antibiyoterapi reçete edilir. Aynı zamanda tuzlu su ile burun yıkamada tedavide büyük önem taşır. 12 haftadan uzun süren kronikleşmiş sinüziti olan hastalarda uygun görüntüleme sonrası, sinüzit ameliyatı önerilebilir. Hastalık boyunca tedavinin aksatılmadan kullanılması, sigara ve dumanından uzak kalmak tedaviyi destekler. Burun içerisine hekiminizin önerdiği damlalar ve spreyler haricinde herhangi bir şey damlatılmamalıdır. Hastalığın bulaşıcı olduğu unutulmamalı, bu süreçte yakın temastan kaçınılmalıdır.

Cinsel sorun sadece bedensel değil!

Cinsel sorun sadece bedensel değil!

“Cinsel sorunlar; çocukluk döneminden itibaren kaynaklanan bir ‘’ilişki’’ sorunudur. Buradaki ilişki; cinsel ilişki değil kişiler arasındaki tüm ilişkilerdir. Bu nedenle kendimizi tanımamız, anlamamız ve kendimizle ilgili yeni bakış açıları getirmeliyiz. Çünkü insanların hem ruhsal hem de bedensel sağlığı çok büyük ölçüde sağlıklı bir cinsel yaşama bağlıdır.” diyen Liv Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Sibel Malkoç, cinsel sağlık ve cinsel işlev bozukluklarını anlattı.

Op. Dr. Sibel Malkoç

Op. Dr. Sibel Malkoç

Cinsel sağlık nedir?
Cinselliğin sağlıkla beraber anılması başta garip gelebilir. Ancak ‘’Cinsel sağlık’’ üremeden çok daha fazlasını içerir. Cinsel sağlık; cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimini, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve artıran sağlıklılık halidir.
Cinsel sağlığın amacı sadece üremek değil…
Cinsel sağlığın amacı; sadece üreme ve cinsel yolla bulaşan hastalıklarla sınırlandırılmış tıbbı bakım ve danışmanlık değil aynı zamanda kişilik, kişisel ilişkiler ve yaşamın güçlendirilmesidir. Cinsel sağlık bir kişinin cinsel yaşamını bir zorlama olmadan, mutlu ve zarar görmeden sürdürebilmesidir.

Cinsel sağlık öğrenilmeli ve öğretilmelidir
Dünyada her yıl 500binden fazla kadın gebelik ve doğum komplikasyonları nedeniyle ölmekte, bunların sadece 4bin kadarı gelişmiş ülkelerde meydana gelmektedir. Halen her yıl 10 milyon bebek ölümü olmakta, bunların da neredeyse tümü gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşmektedir. Doğurganlığı düzenleme hizmetlerinin sadece istenmeyen gebeliklerin önlenmesini değil, anne-çocuk ölümlerinin en az üçte birini önleyebileceği hesaplanmıştır. Cinsel yolla bulaşan bakterial ve viral enfeksiyonlar epidemi düzeyine ulaşmıştır. AIDS pandemisi yaş, cinsiyet, sosyal durum ve cinsel davranış özelliği göstermeden milyonlarca insanı etkilemiştir. İşte tüm bu nedenlerden dolayıdır ki cinsel sağlık öğrenilmeli ve öğretilmelidir.

Cinsel işlev bozukluğu yaşayan kişi sayısı fazlalıkta
Yapılan araştırmalar, kadınların %30-60‘ının yaşamları boyunca en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını göstermektedir.

5 maddede cinsel işlev bozukluk sebepleri

Cinsel istek bozuklukları: Azalmış cinsel istek, cinsellikten tiksinme.

Cinsel uyarılma bozuklukları: Kadında uyarılma, erkekte sertleşme bozukluğu.

Orgazm ile ilgili bozukluklar: Kadında orgazm problemi, erkekte orgazm ve erken boşalma problemi.

Cinsel ağrı bozuklukları: Disparonia (Ağrılı cinsel ilişki), vajinismus.

Genel tıbbı duruma bağlı cinsel işlev bozuklukları: Kronik hastalık, ilaç kullanımı gibi.

Nedene yönelik tedavi planı çok önemli!
Cinsel işlev bozukluklarını tedavisinde nedeni saptayıp, ona yönelik tedavi planlamak çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki cinsel sorunlarımızı tek bir nedene bağlayarak ve zihinsel olarak o nedene saplanıp kalarak çözemeyiz. Genellikle Cinsel sorunlar; çocukluk döneminden itibaren kaynaklanan bir ‘’ilişki’’ sorunudur. Buradaki ilişki; cinsel ilişki değil kişiler arasındaki tüm ilişkilerdir. Bu nedenle kendimizi tanımamız, anlamamız ve kendimizle ilgili yeni bakış açıları getirmeliyiz. Çünkü insanların hem ruhsal hem de bedensel sağlığı çok büyük ölçüde sağlıklı bir cinsel yaşama bağlıdır.

Göz tansiyonu nasıl anlaşılır?

Göz tansiyonu nasıl anlaşılır?

Göz içi basınç artışı, yaş faktörü, genetik etmenler gibi sebeplerden dolayı oluşan glokomun yani bilinen adıyla göz tansiyonu hastalığının hafife alınmaması gerektiğini vurgulayan Liv Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Operatör Doktor Olcay Şahin, “Göz tansiyonu hastalığı nedir?” sorusunu yanıtladı.

Göz tansiyonu hastalığı nedir?
Glokom yani göz tansiyonu hastalığı, üretilen göz içi sıvısının yeteri kadar dışarı çıkamaması veya çok fazla üretilmesi sonucu göz içinde basınç artışı ile görme siniri hasarı oluşmasıdır; bunun sonucu görme alanı kayıpları başlar.

Doktor Olcay Şahin

Dr Olcay Şahin

Normal Göz içi basınç seviyesinin değeri nedir?

Normal göz içi basıncı kişiye özeldir ve görme siniri harabiyetine yol açmayacak basınç seviyesidir. Normal değeri 9 – 22 mmHg arasındadır.

Glokom hastalığı oluşmasındaki risk faktörleri nelerdir?

  • Ailede glokom öyküsü,
  • Göz tansiyonu yüksekliği,
  • Kornea tabakasının ince olması < 500 mikron,
  • Görme sinirinin yapısal özellikleri,
  • Miyopi,
  • Artan yaş,
  • Irk (siyah ırkta fazla),
  • Hipertansiyon ve arterioskleroz,
  • Diyabet ve migren gibi damarsal bozuklukları ve
  • Kortizonun kontrolsüz olarak hap veya damla şeklindeki kullanımı risk faktörleri arasındadır.

Liv Hospital

GLOKOM DA HİÇBİR ŞİKAYET OLMAYABİLİR
Oküler hipertansiyonda göz tansiyonu yüksek ölçülür, görme siniri hasarı yoktur.

Tanı ve tedavi süreci nasıldır?
Tanı sırasında:

  • Fundusta optik sinir başının muayenesi,
  • Kornea kalınlığının ölçümü (PAKİ)
  • OCT ile Retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RNFL) ölçülmesi
  • Bilgisayarlı Görme Alanı tetkiki yapılmalıdır.

Tedavi sırasında:

  • Göz içi basıncını azaltan damlalar,
  • Lazer ve
  • Cerrahi seçenekler kullanılabilir.

Göz tansiyonu…

  • Dünyada 70 milyon kişide glokom vardır.
  • Toplam körlüklerin %13.5 glokom nedeniyledir.
  • 40 yaş üzeri görülme sıklığı %2’dir.
  • Dünyada 6.5 milyon insan glokom nedeniyle görme kaybı yaşamıştır.
  • Türkiye’de glokom görülme oranı %2-2.5 ama tanı almış 550 bin hasta olduğu ve bu sayının toplamın sadece 1/4 oranında olduğu düşünülüyor.

HIV Kadınlara bulaşma riski erkeklere oranla daha yüksek

HIV Kadınlara bulaşma riski erkeklere oranla daha yüksek
“Tedaviye erken başlamak ve düzenli olarak kullanmak, hastalığın ilerlemesini kontrol altına alırken bir yandan da bulaşma riskini azaltır.  Tedavi cinsel yolla bulaşın önlenmesinde %99, damardan ilaç kullanımı ile bulaşın önlenmesinde %74 etkilidir.” diyen Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. G. Dilek Arman; “HIV enfeksiyonu ile AIDS arasındaki fark nedir?” sorusunu cevaplarken, “Tek bir cinsel ilişkinin bile bulaşma ile sonuçlanabileceği akılda tutulmalıdır.” diye de ekledi.

Prof. Dr. G. Dilek Arman

Prof. Dr. G. Dilek Arman

HIV enfeksiyonu ile AIDS arasındaki fark nedir?
HIV enfeksiyonu, İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü’nün vücuda girmesiyle oluşan bir durumdur. Başlangıçta solunum yolu enfeksiyonu gibi bazen lenf bezlerinin şişmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen de belirtiler 2-4 hafta içinde geriler ve sessiz yani belirtisiz uzun bir dönem şeklinde seyreder. Ancak bu süre zarfında da virüs yavaş da olsa vücutta çoğalmaya ve savunma hücrelerini azaltmaya devam eder.

AIDS ise bağışıklık sisteminin ciddi şekilde zayıflamasına ve belirli enfeksiyonlara veya kanserlere karşı direncin azalmasına neden olan ileri bir aşamadır. Tedavi edilmeyen HIV enfeksiyonu 7-15 yıl içinde AIDS’e dönüşür, ancak erken teşhis ve tedavi ile HIV’in ilerlemesi önlenebilir.

HIV nasıl bulaşır?
HIV, vücut sıvıları aracılığıyla bulaşır. En yaygın bulaşma yolları şunlardır:

  • Cinsel yolla: Virüsü taşıyan bir partner ile korunmasız cinsel ilişki sırasında bulaşma tüm dünyada en yaygın bulaşma şeklidir. Kadına bulaşma erkeğe göre, homoseksüel ilişki ile bulaş heteroseksüel ilişkiye göre daha yüksektir. Tek bir cinsel ilişkinin bile bulaşma ile sonuçlanabileceği akılda tutulmalıdır.
  • Kan yoluyla: Virüs içeren kan nakli veya damar içi madde kullanımında olduğu gibi paylaşılan iğneler ile ulaşabilir.
  • Anneden bebeğe bulaş: Tedavi almayan anneden bebeğe geçiş doğum sırasında %10-30 oranında söz konusudur. Ayrıca emzirme sırasında da bebeğe bulaşma olabilmektedir

HIV; tükürük, ter veya hava yoluyla yayılmaz. Günlük sosyal ilişkiler ile tokalaşma, kucaklaşma ve öpüşme ile bulaşmaz. Bu nedenle virüsü taşıyan bireylerin toplumdan soyutlanması gerekmez.

HIV enfeksiyonu riskini arttıran durumlar nelerdir?

  • Çok eşlilik ve korunmasız cinsel ilişki: Özellikle yeni veya bilinmeyen bir partnerle korunmasız cinsel temas, yalnız HIV enfeksiyonu değil hepatit B, frengi, bel soğukluğu gibi pek çok cinsel yolla bulaşan hastalık için risk oluşturur.
  • Diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar: Özellikle cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonların varlığı, HIV enfeksiyonu riskini 3-5 kat arttırır.
  • Madde bağımlılığı ve ortak enjektör kullanımı: Hangi yolla olursa olsun uyuşturucu madde bağımlılığı cinsel kontrolü ortadan kaldıracağı ve çok eşlilik ve korunmasız cinsel ilişki olasılığını arttıracağı için risk oluşturur. Damardan madde bağımlılığı ise yine yalnız HIV değil kan yolu ile bulaşan hepatit C ve hepatit B gibi enfeksiyonlar için de risk oluşturur.
  • Kan transfüzyonu veya organ nakli: 1980’li yıllarda kan veya organ nakli yoluyla HIV bulaşı sık rastlanan bir durum ise de geliştirilen ileri testler ve bunların yaygın kullanımı ile bu yolla bulaş çok azaltılmıştır. Örneğin nakil için kan temini sağlayan Kızılay tarafından bulaştıktan sonra 5. gün gibi kısa sürede teşhise olanak sağlayan HIV virüsü RNA’sı bakılarak ürün hazırlanmaktadır. Böylece tanı konulamayan olgularda, bu yolla bulaşın önüne geçilmektedir.

HIV/AIDS ölümcül müdür?
Günümüzde HIV enfeksiyonu DSÖ’nün ölümcül listesinden çıkmış; yaşam boyu eşlik eden hastalıklar olarak tanımlanmıştır

Tedavi edilmeyen olgular 7-15 yıl gibi bir süre sonunda AIDS gelişerek ikincil enfeksiyonlar veya kanserler nedeni ile yaşamlarını kaybederken; günümüzde mevcut gelişmiş ve tek tablete sığdırılmış çoklu ilaç tedavileri sayesinde yaşamı kısaltmayan enfeksiyon haline gelmiştir.

HIV ile infekte bireyler günümüzde ve giderek daha fazla oranda HIV dışı nedenlerle yaşamlarını kaybetmektedirler.

Prof. Dr. G. Dilek Arman

HIV/AIDS’den kurtulmak mümkün müdür?Maalesef, şu ana kadar HIV enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıran bir tedavi veya yöntem bulunmamaktadır. Ancak, antiretroviral tedavi (ART) adı verilen ilaçlar, HIV’in çoğalmasını kontrol altına almakta ve bağışıklık sisteminin zayıflamasının önüne geçmektedir.  Bu tedavi, virüs yükünü azaltarak hastalığın ilerlemesini yavaşlatırken bireyin yaşam kalitesini de arttırır.

Tedaviye erken başlamak ve düzenli olarak kullanmak, hastalığın ilerlemesini kontrol altına alırken bir yandan da bulaşma riskini azaltır.  Tedavi cinsel yolla bulaşın önlenmesinde %99, damardan ilaç kullanımı ile bulaşın önlenmesinde %74 etkilidir.

Dünyada başka hastalıklar için yapılan kemik iliği/kök hücre transplantasyonu sonrası vücudu virüsten tamamen temizlenmiş 5 olgu (Berlin, Londra, New York, California ve Düsseldorf olguları) söz konusu ise de yöntemin riskleri nedeni ile bir tedavi yöntemi olarak benimsenmemiştir.

Düzenli sağlık kontrolü ve test: Cinsel yaşam başlangıcı ile birlikte en az yılda bir kez jinekolojik-ürolojik muayene ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından kontrol gereklidir.

Düzenli tedavi: Enfekte kişiye düşen sadece tedavisini çoğu zaman günde 1 tablet olmak üzere düzenli almak ve böylece kandaki virüs yükünü saptanamayacak düzeye düşürerek bulaştırıcılığı ortadan kaldırmak.

Ayrımcılığa hayır: Kişilerin toplumda damgalanacağı ve ayrımcılığa maruz kalacağı endişesi taşımadan özgürce test yaptırabilecekleri ve böylece etkin tedaviyi uygulayabilecekleri koşulları sağlayabilmeliyiz. Böylece bulaştırıcılığın azaltılmasına destek olabiliriz.