Yazılar

Gebelik döneminde doğru beslenmek için 9 ipucu

Gebelik döneminde doğru beslenmek için 9 ipucu

Bebeğin sağlıklı olarak dünyaya gelmesi annenin de yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için gebelik döneminde beslenme diğer dönemlerdeki beslenmeden çok daha önemlidir. Bebeğin tek besin kaynağının annenin tükettiği besinler olduğunu hatırlatan Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş, söz konusu dönemde yapılan beslenme hatalarına işaret ederek doğru beslenme üzerine önerilerde bulundu.

Gebelik şüphesiz her annenin yaşadığı eşsiz bir dönemdir. “İki canlı” olma içgüdüsü ve annelik dürtüsüyle her istenileni yemenin yanlış bir algı olduğunu dile getiren Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş, “Gebeliğin henüz ilk aylarından itibaren anne adayları fazla kalori almaları gerektiğini düşünür. Bebeğinin ihtiyaçlarını karşılayamamaktan korkar. Ancak bu genellikle görülen bir durum değildir. İlk trimester dediğimiz gebeliğin ilk üç ayında annenin ekstra kalori almasına ihtiyaç yoktur. Normalde de sağlıklı ve düzenli beslenen bir anne adayı hayatına aynı şekilde devam edebilir. Bunun yanı sıra tabii ki hekim kontrolünde bebeğin gelişimi izlenmeli, beslenme uzmanından doğru beslenme eğitimi alınmalı ve hekimin verdiği takviyeler düzenli kullanılmalı” diye konuştu.

Annenin ekstra kalori ihtiyacı 4. aydan itibaren başladığı bilgisini veren Buket Ertaş, bebek gelişiminin hızlandığını ve annenin ihtiyaçları artmaya başladığını da vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü: “Ancak bu anne adayının her istediğini yiyebileceği anlamına da gelmez. Kalorinin nereden geldiği çok önemlidir. Esas meselenin doymak değil beslenmek olduğunun farkına varmak gerekir. İkinci trimester yani 4.-6. Aylar arasında annenin kalori ihtiyacı yaklaşık 300-350 kkal artar. Bu da yaklaşık ekstra 1 dilim ekmek, 1 dilim peynir, 1 porsiyon meyve, 1 kâse yoğurt tüketimine denk gelir.  Üçüncü trimester yani gebeliğin son 3 ayında ise ekstra kalori ihtiyacı 450 kkal’dir. Bu dönem annenin ve bebeğin en çok kilo aldığı dönemdir. Risk yok ise hafif egzersizler ve sağlıklı gıda seçimlerinin en önemli olduğu dönemdir.”

Gebelikte sağlıklı beslenmek ve gerektiği kadar kilo alınmasını sağlamanın dünyaya gelecek olan bebeğin ileriki hayatında hastalıklarla savaşmasına katkı sunacağına işaret eden Uzm. Dyt. Buket Ertaş, gebelik döneminde yapılan beslenme hataları ve doğru davranış biçimlerinin nasıl olması gerektiği konusunda ise şu bilgileri verdi…

Pause Sağlık, Pause Dergi

Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş

ŞEKERLİ VE PAKETLİ GIDALARIN TÜKETİMİ KESİNLİKLE SIFIRLANMALI

Rafine şeker tüketimi ile annenin kan şekerinde dalgalanmalar ve yükselmeler meydana gelebileceğini söyleyen Ertaş şu bilgileri verdi: “Şeker ve insülin dengesizlikleri bebeğin yüksek kan şekerine maruz kalmasına sebep olabilir. Bu da hem annenin diyabet riskini artırır, hem de bebeğin ileride veya doğumdan hemen sonra diyabete yakalanma riskini artırır.”

MEVSİM SEBZELERİ TÜKETİLMELİ

“Dondurulmuş veya konserve gıdalar bozulma riski açısından tüketirken dikkatli olmalı” diye konuşan Uzm. Dyt. Buket Ertaş,  “Özellikle kapağı şişmiş ve hava almış konserveler hemen atılmalı, her kavanoz ayrı ayrı kontrol edilmeli. Ayrıca saklama süresi ve koşulları besin kaybının yaşanmasına neden olabilir. En iyisi mevsiminde sebze ve meyveleri tercih edip riski en aza indirmektir” diye konuştu.

 

MEYVE MİKTARI KİŞİNİN İHTİYACINA GÖRE PLANLANMALI, FAZLASINDAN KAÇINILMALI

Sağlıklı olsa da meyve demek früktoz (meyve şekeri) demektir. Meyvelerin bol miktarda vitamin barındırdığını ancak aynı zamanda gereğinden fazla tüketildiğinde kan şekeri yüksekliğinin, göbek çevresi yağlanmasının başlıca nedeni olabileceğinin de altını çizen Ertaş, “Aynı zamanda gereksiz früktoz karaciğer yağlanmasının da baş düşmanıdır. Özellikle kan yapması için tüketilen kuru meyveler annenin diyabet riskini yükseltiyor olabilir” dedi.

BİTKİ ÇAYLARI VE İÇERİĞİ BİLİNMEYEN ÇAYLAR TÜKETİLMEMELİ

Uterus hareketlerini hızlandırmasında etkili olan, fitoöstrojenik etki gösteren bitkiler konusunda ekstra dikkatli olunmalıdır. Özellikle düşük tehdidi bulunan anne adaylarının içmek istediği her çayı hekimine danışması gerektiği uyarısında bulunan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, açık satılan veya kış çayı gibi farklı bitki karışımlarının tağşiş riski sebebiyle daha fazla risk taşıdığını aktardı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

AZ PİŞMİŞ ET VE İYİ YIKANMAMIŞ YEŞİLLİKLERE DİKKAT!

Patojen bakterilerden korunmak ve enfeksiyon riskinin önüne geçmenin bu dönemde oldukça önemli olduğunu hatırlatan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Bu risk sadece ette değil yumurta kabuğunda bile vardır. Yumurtaya dokunduktan sonra mutlaka elleri bol su ve sabunla yıkamak gerekir. Dışarda yemek yenilecek ise etin mutlaka iyi pişmiş olmasını söylemek gerekir. Mümkünse salata yerine iyi pişmiş sebze tercih edilmelidir” diye konuştu.

MEYVE SUYU VE HAMUR İŞİ AZ TÜKETİLMELİDİR

Gebelikte hızlı kilo artışının önüne geçilmesi gerektiğini hatırlatan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “fazla kilo almak ve gebelik diyabetinin oluşma riskini minimize edebilmek için evde sıkılmış olsa bile meyve suyunun, hamur işlerinin tüketimi sınırlandırılmalıdır” diye konuştu.

YOĞURT EVDE YAPILIYORSA AÇIK SATILAN SÜT YERİNE PASTÖRİZE EDİLMİŞ SÜT KULLANILMALIDIR

Pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinde brucella başta olmak üzere birçok patojenin barınma riski olduğunu ifade eden Ertaş, çiğ sütü evde kaynatmanın bazı patojenlerin öldürülmesinde etkili olmayabileceği uyarısında bulundu.

RENKLİ VE ÇEŞİTLİ BESLENMEYE ÖZEN GÖSTERİLMELİ

Sağlıklı olan her gıdaya sofrada yer vermenin önemli olduğunu vurgulayan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Gün içerisindeki öğün dağılımları, haftalık yemek planlaması mutlaka farkındalıkla ve gıda çeşitliliği olacak şekilde yapılmalı. Bu sayede anne ve bebek için gerekli olan bütün vitamin ve minerallere erişilmiş olunacaktır. Tek yönlü beslenmenin malnutrisyona sebep olabileceği unutulmamalı” dedi.

YANLIŞ DİYET BESLENME EKSİKLİĞİNE SEBEP OLABİLİR

Gebelik döneminde doğru bir şekilde diyet yapılması gerektiğini belirten Ertaş, gebelikte yapılabilecek en doğru diyet listesi kişiye özel olmalı uyarısında bulunarak mutlaka bir uzmandan yardım alınması gerektiğini de önemle vurguladı.

Kanser riskini göz ardı etmeyin

Kanser riskini göz ardı etmeyin

Çağın hastalığı olarak tanımlanan kanser her geçen gün yaygınlaşıyor. Bununla birlikte her hangi bir belirti ortaya çıkmadan önce hastalığın erken dönemde yakalanması ve tedavi başarısının artmasına olanak sağlayan kanser taramaları hayati önem taşıyor. Yapılan muayene ve tetkikler sonunda kanser riski belirlenen hastalarda tanı için daha detaylı işlemler yapılabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Halil Öztürk, kanser taramasının önemi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Halil Öztürk

Erken tanı tedavi şansını artırıyor

Her hastalıkta olduğu gibi kanser tedavisinde de erken tanı büyük önem taşımaktadır. Herhangi bir belirti oluşmadan hastalığın teşhis edilmesini amaçlayan kanser taramalarını özellikle riskli gruptaki kişilerin ihmal etmemesi gerekmektedir.

Kanser taramalarını 4 ana başlık altında değerlendirmek mümkündür.

1-Kanser taraması nasıl yapılır?

  • Fizik muayene
  • Laboratuvar testleri
  • Görüntüleme yöntemleri
  • Genetik testler

2-Kimler kanser taraması için daha uygundur?

  • Ailesinde ve kendi geçmişinde kanser öyküsü olanlar
  • Kanser ile ilişkili olabilecek bazı genetik bozukluklara sahip olanlar
  • Kanser oluşumuna sebep olabilecek tütün kullanımı veya kimyasal maddelere maruz kalanlar
  • İleri yaştakiler

3-Hangi kanserler için düzenli tarama önerilir?

  • Meme Kanseri: Mamografi ile yapılan taramaların özellikle 40-70 yaş arasındaki kadınlarda meme kanserine bağlı ölümlerin belirgin olarak azalttığı gösterilmiştir. Taramalarda 25-39 yaş arasında yıllık meme muayenesi ve 40 yaş üstünde ise meme muayenesi ile birlikte mamografi yapılması önerilir.
  • Servikal (rahim ağzı ) kanser: HPV (human papillomavirus) testi ve PAP smear tek başına veya birlikte yapılması önerilen testlerdir. 21-29 yaş arasındakilerin üç yılda bir PAP smear testi yaptırması, 30-64 yaş arasındakilerin her yıl PAP smear testi ve 5 yılda bir HPV testi önerilir. 65 yaş üstünde son on yıldaki testlerde anormal bulgu yoksa taramaya gerek olmadığı düşünülmektedir.
  • Kolorektal (kalın barsak) kanserler: Dışkı testleri (dışkıda gizli kan ve dışkı DNA testi) ve kolonoskopi bağırsak kanserlerini tarama ve erken tanısında kullanılan testlerdir. 45 yaşından itibaren her yıl dışkıda gizli kan ve 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilir.
  • Prostat kanseri: 45 yaşından itibaren muayene ile birlikte PSA (Prostat spesifik antijen ) taraması yapılır. Ancak ailesinde prostat kanseri bulunanlarda daha erken yaşlarda taramaya başlamak daha uygun olacaktır.

4 -Risk faktörlerinin veya belirtilerin olması durumunda yapılması önerilen kanser taramaları nelerdir?

  • Endometrium (rahim) kanseri: Yıllık transvajinal ultrasonografi ve endometrial biyopsi önerilir.
  • Karaciğer kanseri: Kronik viral hepatitlerde, otoimmün hepatit, karaciğer sirozu durumunda veya doğuştan gelen bir karaciğer hastalığınız varsa yılda bir karaciğer ultrasonografisinin yapılması ve AFP ( Alfa feto protein) ölçümü uygun olacaktır.
  • Over (yumurtalık ) kanseri: Yakın akrabalarınızda over kanseri varsa, BRCA1 veya BRCA2 genetik mutasyonlarına sahipseniz, yılda bir transvajinal ultrasonografi ve CA 125 ölçümü önerilmektedir.
  • Akciğer kanseri: Sigara içenlerde (1 paket 20 yıl veya 2 paket 10 yıl) sigara içimi varsa ya da son 15 yıl içinde sigara bırakılmışsa 50-80 yaş arasında, tarama için düşük doz bilgisayarlı akciğer tomografisinin çekilmesi gerekmektedir.

Sağlıklı bir hamilelik için şunlara dikkat edin!

Sağlıklı bir hamilelik için şunlara dikkat edin!

Kışın soğuk ve kasvetli günlerinin ardından havaların ısındığı, doğanın uyandığı bahar mevsimi anne adayları için dışarıda daha fazla zaman geçirebilme imkanı sunarken, bazı önemli kuralları ihmal etmemek gerekiyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Aysel Nalçakan “Pandemi sürecinde Covid-19 enfeksiyonu riskinin devam etmesi nedeniyle maske ve sosyal mesafeye dikkat etmek, bahar aylarında artan mevsimsel ve alerjik hastalıklara karşı da gerekli önlemleri almak gerekiyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, anne adaylarına bahar aylarında sağlıklı ve rahat bir hamilelik geçirebilmek için dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Aysel Nalçakan

Polenden korunun

Havadaki polen miktarı bahar aylarında artmaya başlar. Özellikle alerjik bünyeye sahip  hamilelerin ağaç, çiçek ve ot polenlerinden uzak durmaya çalışması önemlidir. Bu alerjenler hapşırma, gözlerde sulanma ve kaşıntı, öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı yapabilir. Bu nedenle baharda güzel havaların tadını çıkarırken, rüzgarlı ve kuru havalarda mümkün olduğunca dışarı çıkmayın. Dışarıdan geldikten sonra bu alerjenlerden arınmak için duş alın. Ancak şikayetleriniz uzun sürüyor veya ilerliyorsa doktorunuza başvurun.

Düzenli egzersiz yapın

Hamilelikte egzersiz, hem siz hem hem bebeğiniz için oldukça önemlidir. Düzenli egzersiz kilo almayı engellemenin yanı sıra bel ve sırt ağrılarını azaltmak, fiziksel ve psikolojik olarak daha iyi hissetmenizi sağlamak, normal doğumu kolaylaştırmak, şişlik ve ödemi azaltmak, hamilelikte oluşması muhtemel vücut şekil bozukluklarının önüne geçmek ve doğum sonrasında kısa sürede eski vücut görünümüne tekrar dönebilmek açısından oldukça önemlidir. Hekiminiz yasaklamadığı sürece egzersiz yapmanızda bir sakınca yoktur. Bahar aylarında dışarda en rahat ve kolayca yapabileceğiniz egzersiz yürüyüştür. Yine yüzme, yoga, pilates, ağırlık olmayan fitness programları da iyi birer seçenek olabilir.

Ayakkabı ve terlikte görünüşe aldanmayın

Hamilelikte vücudun yapısal değişimine bağlı olarak; ağırlık merkezinin ve ayaklara binen yük dağılımının değişmesi, ayaklarda ödem oluşması nedeniyle ayakkabı seçimi sanıldığından daha fazla önem kazanıyor. Ayakkabıların ve terliklerin rahat, geniş ve yumuşak özel tabanlı seçilmesi, eğer topuklu ayakkabı seçilecekse 5 cm’i geçmeyecek yükseklikte olması önemlidir. Ayakkabı ve terlik seçiminde görüntüye kanmayıp, tercihi sağlıklı ve rahat olmasından yana yapmak büyük fayda sağlayacaktır.

Çok kalın ya da çok ince giyinmeyin

Bahar aylarında cildinizin terlemesine ve kuruluğun artmasına yol açabilecek sentetik, naylon kıyafetler yerine vücuda nefes aldıran pamuklu giyisilerin tercih edilmesi önerilir. Çok dar giysiler yerine içinde daha rahat hissedeceğiniz kıyafetler giymenizde fayda var. İç çamaşırı tercihlerinizde de pamuklu kumaşlardan üretilmiş olanların seçilmesi önemlidir. Hava güneşli olsa da yanınızda mutlaka ince bir mont bulundurun.

Sağlıklı ve dengeli beslenin

Bahar aylarında meyve ve sebze çeşitlerinin artması daha sağlıklı ve çeşitli beslenme fırsatı sunar. Böylece hamilelerin ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri besinlerden karşılama şansı da artar. Ancak meyve ve sebzelerin iyi yıkanmadan tüketilmemesi gerektiği unutulmamalıdır. Kış aylarının aksine hareketsiz yaşamı terk ettiğimiz bahar aylarında enerji tüketimimiz de arttığından daha besleyici ve dengeli beslenmeye dikkat etmek gerekir. Proteinden zengin tavuk, yoğurt, yumurta ve mercimek, kalsiyumdan zengin olan badem, peynir ve balık, demir açısından zengin et, balık, üzüm tüketmeyi ihmal etmeyin. Hamilelikte aşırı yağlı, şekerli yiyeceklerden ve  konserve ürünlerden kaçınılması çok önemlidir.

Susamasanız da su için

Hamilelikte sıvı alımı çok önemli bir yere sahiptir. Bahar aylarında hava sıcaklıklarının da artmasıyla beraber günde 2-3 litre sıvı alınmalıdır. Alınması gereken sıvı ihtiyacı su dışında  ayran, meyve suyu ve soda gibi içeceklerin tüketilmesiyle de karşılanabilir. Su içmek için susamayı beklemeyin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ödemi azaltacak önlemler alın

Hamilelikte fizyolojik değişimler sonucunda artan kan ihtiyacını karşılamak için vücutta su tutulumu olur, vücutta daha fazla kan dolaşır. Dolaşımdaki kanın bir kısmı damar dışındaki dokulara sızar ve buradaki hücrelerin arasında birikir; buna ‘ödem’ denir. Özellikle hamileliğin ilerleyen haftalarında, hava sıcaklığının arttığı bahar ve yaz aylarında ödem daha sık görülür.  Ödemi atmanın en güzel yolu bol su tüketmektir. Bunun yanında egzersiz yapmak, proteinden zengin beslenmek, uzun süre ayakta kalmamaya çalışmak, yatarken sol yan pozisyonda olmak da ödem oluşumunu azaltmaya yardımcı olacaktır.

Kabızlıktan korunmak için bu kurallara dikkat edin

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan “Hamilelikte kabızlık çok sık rastlanan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Büyüyen rahmin bağırsaklara basısı, hormonal değişimlere bağlı bağırsak hareketlerinin yavaşlamış olması kabızlık sorununu artırıyor. Ancak hamilelerin kabızlık sorununun büyük bir sorun olmadığını bilmesi önemlidir. Aksi halde artan stres ile birlikte bu durum daha çözümsüz bir hal alabilir. Kabızlığın önlenmesinde bol su tüketimi, lifli gıdalardan zengin beslenilmesi, bol bol sebze meyve ve posalı gıdaların tüketilmesi önemlidir. Bahar döneminde meyve sebzelerdeki çeşitlilik arttığı için bu gıdaların tüketimini artırmak bağırsak hareketlerinin artmasına yardımcı olacaktır. Kabızlığı azaltmak için kayısı ve erik kompostosu içilebilir, sabahları bir bardak ılık su içerek bağırsak hareketleri hızlandırılabilir” diyor.

Cildinizi nemlendirin

Havaların ısınmasıyla terleme yoluyla nem kaybı artar. Hamilelikte zaten hormonal değişimlere bağlı oluşan cilt kuruluğunda daha fazla artış yaşanabilir. Cildi nemlendirmenin en iyi yolu bol su tüketimidir ama dışarıdan da cildinize düzenli olarak bakım vermeniz cildin nem dengesini korumakta önemlidir. Hindistan cevizi yağı, kakao yağı, badem yağı gibi doğal yağlar kullanarak veya kollagen  üretimini uyaran peptidler içeren ürünler ya da topikal hyalüronik asit içeren nemlendiricileri tercih edebilirsiniz. Nemlendiriciler cildi kurutan etkenlere karşı bariyer görevi yaparken aynı zamanda çatlakların oluşmasının azaltılmasına da yardımcı olur.

Güneşin zararlı ışınlarından korunun

Bahar aylarında güneşten faydalanırken, hamilelikte daha da hassas hale gelen cildinizi UV ışınlarına karşı korumaya da özen göstermek gerekir. Bu nedenle güneşe çıkmadan en az 20-30 dakika önce güneş kremi sürmeli ve güneşte kalınan süre uzayacak ise 2-3 saatte bir yenilenmelidir. Hamilelik döneminde çinko oksit ve titanyum dioksit gibi cildin yüzeyinde bir tabaka oluşturarak güneş ışınlarını yansıtıp deriyi güneşin zararlı etkilerinden koruyan mineral bazlı fiziksel koruyucular tercih edilebilir. Mineral bazlı fiziksel koruyucular ciltten tam olarak emilmez bu nedenle hamilelik döneminde bu tip güneş koruyucu kremlerin tercihi önerilir. Güneş ışınları D vitamini sentezinde önemli olduğundan, sabah 07:00-11:00, öğleden sonra 16:00 itibariyle bahar güneşinden faydalanabilirsiniz.

Sağlıklı çocuk için, sağlıklı beslenme şart!

Sağlıklı çocuk için, sağlıklı beslenme şart!

Sağlıklı çocuklar yetiştirmede sağlıklı ve dengeli beslenme şüphesiz kritik önem taşıyor. Gelin görün ki bunun bilincinde olmasına rağmen pek çok anne baba için çocuklarına sebze başta olmak üzere sağlıklı yiyecekler yedirmek deveye hendek atlatmaktan zor olabiliyor. Bazen de tam tersi, çocuk ne kadar yerse yesin, “Acaba yeterince beslenebildi mi?” endişesiyle daha fazla besin yükleyebiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman “Günümüzde hem yetersiz beslenme hem de obeziteye yol açacak şekilde gereğinden fazla beslenme çocuklarda sıklıkla karşılaşılan bir problem. Ebeveynler yeteri kadar besin ögesi alamadığı endişesi ile çocuğa bazen gereğinden fazla öğün ya da besin önerirken, bu da fayda yerine, obezite başta olmak üzere ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. 5-11 yaşı içeren okul dönemi çocuğunun hangi besin grubundan ne kadar tüketmesi gerektiği bilinirse bu süreci yönetmek o ölçüde kolay olacaktır“ diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, çocukların sağlıklı ve dengeli beslenmesi için besin gruplarını ve tüketilmesi gereken miktarları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman

Süt grubu

Bu besin grubunda peynir, kefir, süt, yoğurt gibi ürünler yer almaktadır. Çocuğun büyümesi, gelişmesi ve bağışıklık sistemi için oldukça önemlidir. Temel olarak protein, kalsiyum, çinko, bazı B grubu vitaminleri bu besin grubunda bulunur. Özellikle A, D, E, K vitaminleri sütün yağ kısmında çokça yer alır. Bu nedenle eğer özellikle kısıtlanması gereken bir durum yoksa bu yaş grubu çocuklarda yağsız süt ürünü önerilmez. Günde 3-4 porsiyon süt ürünü tüketilmesi hedeflenmelidir. 1 porsiyon süt ürünü; 1 kase yoğurt veya 1 su bardağı süt veya 1 dilim peynir olarak düşünülebilir.

Et, bakliyat, yumurta ve yağlı tohumlar

Bu besin grubu protein içeriğinin yanı sıra demir, çinko, bazı B grubu vitaminlerini yapısında barındırır. Çocuğun büyüme ve gelişmesinde önemli yer tutar. Sinir sistemi, kan yapımı, bağışıklık sisteminde rolü olan en önemli besin grubudur. Özellikle ette bulunan demir çocukluk çağında sıklıkla görülebilen demir eksikliğinin giderilmesinde rol alır. Yumurta en kaliteli protein içeriğine sahiptir. Ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumlar da oldukça besleyici içeriğe sahiptir ancak küçük hacimde yoğun yağ ve kalori içerdiğinden dikkatli tüketilmelidir. Günde 1.5-2 porsiyon kadar tüketilmesi gerekir. 1 porsiyon et grubu; 2 yumurta veya 1 el içi kadar et veya 8 yemek kaşığı bakliyat ya da 30 gram yağlı tohum anlamına gelir.

Sebze ve meyve grubu

Meyve ve sebzeler çok çeşitli vitamin, mineral, posa ve antioksidanları yapısında barındırırlar. Bu içeriklerden C vitamini bağışıklığı destekler ve hastalıkların oluşumuna karşı koruyucudur. A vitamini göz sağlığını korur, bağışıklığı destekler. Posa bağırsakların sağlıklı çalışmasını sağlayarak kabızlığı önler. Günde 2 porsiyon sebze, 2-3 porsiyon meyve tüketilmesi hedeflenmelidir. 1 porsiyon sebze; 200 gram çiğ sebzeye, 1 porsiyon meyve ise; yaklaşık bir avuç içi kadar 100 gram meyveye denk gelir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ekmek ve tahıl grubu

Tahıllar vücut için temel enerji kaynağıdır. Bu nedenle iyi bir beslenme planının olmazsa olmazıdır. İçeriğinde E vitamini, B12 hariç çoğu B grubu vitaminini barındırır. Bu besin grubundan mayalı ekmeğin besin değeri mayasız olana göre daha yüksektir. Ayrıca tam tahıllar da içerdikleri vitamin ve mineral sayesinde hem daha besleyicidir, hem de diyabet ve obzeiteye karşı koruyucudur. Bu nedenle beyaz ekmek yerine tam tahıl ürünler tercih edilmelidir. Bu besin grubundan da 3-5 porsiyon ürün seçilmelidir. Ergenlik dönemindeki çocuklarda bu grubun gereksinimi artar. 1 porsiyon tahıl grubu; 2 ince dilim ekmek veya 4-5 yemek kaşığı makarna ya da erişteye denk gelmektedir. Bulgur ve tam buğday makarnanın tok tutma süresi pirinç veya sade makarnaya göre daha uzundur ve besin ögesi içeriği daha zengindir.

Miyomlar iyi huylu kitle olsalar da… Dikkat!

Miyomlar iyi huylu kitle olsalar da… Dikkat!

Rahmin kas hücrelerinden kaynaklanan iyi huylu kitleler olan miyomlar kadınlarda oldukça sık rastlanan bir hastalık. Öyle ki görülme sıklığı yaşa göre değişmekle birlikte her 4 kadından 1’inde ‘miyom’ tespit ediliyor! Bu iyi huylu kitleler rahmin her yerinde gelişebiliyor; rahmin iç dokusuna çok yakın olabilecekleri gibi, dış duvarına yakın olup karın içine de büyüyebiliyorlar. Genellikle hiçbir şikayete ve ciddi sorunlara yol açmasa da bazı miyomlar yoğun veya düzensiz adet kanamalarına, kasık ağrılarına, dahası hamile kalmaya veya düşüğe neden olabiliyorlar! Ayrıca çok nadir rastlansa da 40 yaş üstünde oluşan ve hızlı büyüyen miyomlar sarkom adı verilen kötü huylu kitleler de olabiliyor. Dolayısıyla takip ve gerektiğinde tedavi edilmesi büyük önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Özgüç Takmaz, çoğunlukla herhangi bir yakınmaya neden olmadığı için miyomların büyük bir kısmının rutin yapılan jinekolojik kontrollerde tespit edildiğini belirterek, “Bu nedenle en az yılda bir kez muayene olmayı ihmal etmemek çok önemli. Miyom tespit edildiğinde ise korkulmasın, çünkü çoğunlukla sadece ultrason muayenesi ile takip yeterli oluyor. Yaşam kalitesini düşüren sorunlara yol açtığında veya anne olmayı engellediğinde ise ilaç tedavisi veya cerrahi yöntemle tedavi edilebiliyor. Günümüzde tıbbi teknolojilerde yaşanan hızlı gelişimler sayesinde daha etkin ve daha güvenli ameliyatlar yapılıyor, hastalar kısa sürede günlük yaşamlarına dönebiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Özgüç Takmaz

Henüz nedeni bilinmiyor, ancak…

Miyomlar her yaşta görülse de yaş ilerledikçe saptanma ihtimali artıyor. Bunun nedeni ise miyomların kadınlık hormonu olan östrojen ile büyümeleri ve zamanla östrojene maruziyet arttığı için ultrasonda görülebilecek boyuta ulaşmaları. Miyomların tam olarak neden kaynaklandığı henüz açıklığa kavuşmamış olsa da bazı genlerin riski arttırdığı biliniyor. Dolayısıyla özellikle ailesinde miyom öyküsünün bulunması önemli bir risk faktörü olarak gösteriliyor. Ayrıca hiç hamile kalmamak veya doğum yapmamış olmak da riski artıran diğer etkenleri oluşturuyor. Yapılan bazı çalışmalar da düşük D vitamini ve A vitamini seviyelerinin miyom oluşma ihtimalini arttırdığını gösteriyor.

Miyomların 6 önemli sinyali!

Miyomların büyük çoğunluğu şikayet oluşturmuyorlar. Ancak bazı durumlarda yerleştikleri bölge veya boyutlarına göre farklı yakınmalara neden olabiliyorlar. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Özgüç Takmaz miyomun belirtilerini şöyle anlatıyor:

  • Adet bozukluklarına yol açabiliyor. Adet kanamalarının yoğun ve uzun süreli olması, ara kanamalar veya lekelenme kanamaları gibi sorunlar miyom belirtisi olabiliyor.
  • Adet döneminde gelişen ağrı da miyomlardan kaynaklanabiliyor.
  • Gebelik kesesinin rahme yerleşmesini veya yerleşen kesenin büyümesini önleyebiliyorlar. Bunun sonucunda hamile kalmayı engelleyebiliyor ya da düşüğe yol açabiliyorlar.
  • Karında şişkinlik ve gaz problemleri yapabiliyor. Bağırsaklara baskı oluşmuş ise kronik kabızlık, zor ve ağrılı dışkılama sorunu gelişebiliyor.
  • Miyom mesaneye doğru büyümüş ise sık idrara çıkma problemi yaşanabiliyor.
  • Ağrılı cinsel ilişki de büyük miyomların sinyali olabiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İlaç veya cerrahi yönteme başvuruluyor

Ultrasonda tespit edilen miyomlar boyutlarındaki değişimler ve oluşturdukları şikayetlere göre ya tedavi ya da takip ediliyor. Çeşitli yakınmalara neden olan, hızlı büyüyen, hamile kalınmasına engel teşkil eden veya hamilelik oluştuğunda düşüğe yol açabilecek olan miyomlarım tedavi edilmeleri gerekiyor. Menopoza sokan iğneler, rahim damarlarının anjiyo ile tıkanması, ultrason veya MR cihazı ile eritme yöntemleri, ameliyatsız tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Doç. Dr. Özgüç Takmaz, “Ancak miyomlar bu yöntemlerle tam olarak yok olmadıkları ve genelde tedavinin ardından bir süre sonra tekrar büyüdükleri için tüm dünyada halen en sık miyomektomi ameliyatı ile tedavi ediliyor.” bilgisini veriyor.

Kapalı cerrahi kritik öneme sahip! 

Günümüzde miyomektomi ameliyatı ile çok sayıda veya büyük miyomlar güvenli ve etkin bir şekilde temizlenebiliyor. Miyomektomi ameliyatları klasik açık yöntem, laparoskopik (kapalı) ve robotik yöntem olmak üzere 3 şekilde uygulanabiliyor. Ayrıca rahim iç duvarına yakın olan miyomlar vajinal yol ile yapılan histeroskopik yöntemle de çıkartılabiliyor. Hastaya hangi cerrahi yöntemin uygulanacağına miyomun boyutu, yerleşim yeri ve sayısı dikkate alınarak karar veriliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Özgüç Takmaz, miyomektomi ameliyatlarında en sık laparoskopik ve robotik yöntemlerin tercih edildiğini belirterek şöyle devam ediyor: “Çünkü bu tür kapalı cerrahi yöntemlerde ameliyat sırasında kanamalar daha az oluyor, hastalar ameliyat sonrasında daha az ağrı sorunu yaşıyor ve hastaneden çok daha kısa sürede taburcu olabiliyorlar. Kapalı cerrahi yöntemler ayrıca hastaların daha hızla iyileşmelerini, dolayısıyla günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönmelerini sağlıyor.”

Mide bulantısının nedenleri

Mide bulantısının nedenleri

Toplumda herkesin yaşayabileceği en yaygın şikayetlerden biri olan mide bulantısı, yemeği fazla kaçırmak, araç tutmaları, hoş olmayan koku ve görüntülere karşı tepki ya da üşütmek gibi daha masum nedenlerden kaynaklanabildiği gibi, ciddi hastalıkların habercisi de olabiliyor. Mide bulantısı; ülser, mide bağırsak enfeksiyonları, ani başlayan gastrit, bağırsak tıkanıklığı, apandisit gibi sindirim sistemi rahatsızlıkları başta olmak üzere stres, gebelik, vertigo, migren, tansiyon sorunları hatta beyin tümörü gibi tablolara da işaret edebiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Şule Namlı Koç, mide bulantısının nedenleri hakkında bilgi verdi.

Mide bulantısı bir hastalık değil, vücutta farklı nedenlerden kaynaklanan mekanizmaların tetiklemesi sonucu ortaya çıkan bir tepki ya da farklı hastalıkların belirtisidir. Mide bulantısına yol açabilecek ve dikkat gerektiren çeşitli hastalıklar şu şekilde sıralanmaktadır:

Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Şule Namlı Koç

Dr. Şule Namlı Koç

  • Gıda zehirlenmesi

Gıda zehirlenmelerinde ortaya çıkan ilk belirtilerden biri mide bulantısıdır. Gıda zehirlenmelerinde mide bulantısı şikayetine; kusma, ishal, ateş, karın ağrısı ve kramplar gibi şikayetler de eklenebilmektedir.

  • Gastrit

Mide zarının iltihaplanması olarak tanımlanabilen gastrit genellikle helikobakter pilori mikrobundan kaynaklanmaktadır. Gastrit aniden ortaya çıkabileceği gibi (akut gastrit) zamanla yavaş yavaş belirti göstererek de görülebilmektedir (kronik gastrit). Gastrit hastalarında görülen belirtiler arasında mide bulantısı çok yaygındır. Mide bulantısı ile birlikte kusma, karnın üst bölgesinde ağrı ve şişkinlik eşlik eden şikayetler arasındadır.

  • Ülser

Mide asidinin çeşitle nedenlerle mide veya 12 parmak bağırsağında harabiyet oluşturarak doku kaybına neden olması olarak tanımlanan ülser farklı belirtilerle kendini belli etmektedir. En sık rastlanan ülser belirtisi karnın üst tarafından ortaya çıkar ağrı olmakla birlikte mide 4- bulantısı, kusma, iştah kaybı gibi şikayetlere de neden olabilmektedir.

  • Bağırsak enfeksiyonları

Bağırsak enfeksiyonlarında mide bulantısı çok sık görülen belirtiler arasındadır. Mide bulantısının yanında karın ağrısı, kanlı ishal, ateş gibi belirtiler bağırsak enfeksiyonu şikayetleri arasında yer almaktadır.

  • Safra kesesi hastalıkları ve safra kesesi ameliyatları

Safra kesesi hastalıkları; safra kesesinin akut iltihabı, safra yolu yaralanmaları ve darlıkları, safra yolu kistleri, safra kesesi taşları, safra kesesi kanseri gibi farklı şekillerde yaşanabilmektedir. Bu hastalıklarda sık görülen şikayetlerden biri mide bulantısı veya kusmadır. Mide bulantısı ve kusma şikayetleri safra kesesi hastalıklarından cerrahi tedavi gören hastalarda ameliyat sonrasında da devam edebilmektedir.

  • Gastroözefageal reflü

Mide içeriğinin farklı nedenlere bağlı olarak mideden yemek borusuna doğru geri kaçışıyla ortaya çıkan gastroözefageal reflü hastalığında en sık görülen belirti mideden boğaza doğru yayılan yanma hissidir. Yemeklerden sonra veya gece yatarken yanma hissi daha fazla görülebilmektedir. Beraberinde göğüs ağrısı, yutma güçlüğü, boğazda yumru hissi, mide bulantısı ve kusma şikayetleri de yaşanabilmektedir.

  • Bağırsak tıkanıklığı

Bağırsak tıkanıklığı müdahale edilmediği takdirde hayati tehlikeye yol açabilen rahatsızlıklardan birisidir. Ani ve şiddetli karın ağrısı, karında şişlik, gaz ve gaita çıkaramama gibi belirtilerin yanında mide bulantısı ve kusma gibi şikayetler görülebilmektedir.

  • Kanser ve kanser tedavisi

Mide bulantısı kanser belirtisi olabilmektedir. Özellikle sindirim sistemi kanserlerinde hazımsızlık, şişkinlik gibi belirtilerle birlikte mide bulantısı, kusma, iştahsızlık, kilo kaybı gibi şikayetler yaşanabilmektedir. Kanser tedavisi ya da kanser tedavisinden sonra da mide bulantısı şikayetleri yaşanabilmektedir. Kemoterapi tedavisi sırasında ani mide bulantısı ve kusma şikayetleri görülebilmektedir. Mide bulantısı ve kusma şikayetleri kemoterapi sırasında olabileceği gibi sonrasında da ortaya çıkabilmektedir.

  • Vertigo (Baş dönmesi)

Hastalar farklı nedenlere bağlı olarak vertigo yani baş dönmesi yaşayabilmektedir. Şiddetli vertigo durumunda kişi genellikle hareket edememektedir ve ilk görülen şikayetler mide bulantısı ile kusma olmaktadır.

  • Kulak enfeksiyonu

Kulak enfeksiyonları genellikle şiddetli kulak ağrısı ile kendini belli etmektedir. Ancak iç kulak enfeksiyonlarında kulak ağrısına mide bulantısı, baş dönmesi gibi şikayetler eklenebilmektedir .

  • Beyin travması ve beyin tümörü

Kafa travmaları ya da beyin tümörü gibi rahatsızlıklar hastalığın şekline göre farklı belirtiler gösterebilmektedir. Beyin travması veya beyin tümörlerinde şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, konuşma bozukluğu, kol veya bacaklarda güçsüzlük, görme bozuklukları gibi şikayetler yaşanabilmektedir.

  • Apandisit

Bağırsağın defans mekanizması ve bağışıklığı düzenlemeye yardım ettiği öngörülen apandisitin iltihaplanmasının en tipik belirtisi sağ kasık ağrısıdır. Ancak ağrı ile birlikte mide bulantısı, kusma, sindirim güçlüğü gibi şikayetler de yaşanmaktadır.

  • Migren

Migren ataklarının en belirgin özelliği zonklama şeklinde baş ağrısıdır. Ancak bu baş ağrısına; mide bulantısı, kusma, ışık ve sese karşı hassasiyet gibi şikayetler de eklenmektedir.

  • Kalp krizi

Kalp krizi sırasında yeterli oksijen alınamadığı için baş dönmesiyle birlikte mide bulantısı ve kusma şitayetleri yaşanabilmektedir.

  • Böbrek ve idrar yolu hastalıkları

Böbrek taşları veya idrar yolu enfeksiyonları şiddetli ağrının yanı sıra mide bulantısı ve kusma gibi şikayetlerle de kendini belli edebilmektedir.

 

 Normal doğum istiyorum ama korkuyorum diyorsanız!

 Normal doğum istiyorum ama korkuyorum diyorsanız!

Çocuk sahibi olmaya karar veren ve gebelik testinin pozitif çıkmasıyla unutulmaz mutluluk yaşayan anne-baba adayları için, hayatlarında heyecanlı ve telaşlı bambaşka bir dönem de başlamış oluyor. İlk ultrasonografik görüntülerdeki heyecan, bebeğin gelişiminin takibi, kız mı-erkek mi derken, doğum şeklinin ne olacağı da bu tatlı heyecanda sordukları başlıca sorular arasında yer alıyor. İşte bu noktada, dünyaya geliş şeklini aslında bebeğin kendisinin seçtiğini biliyor muydunuz? Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ece Sınacı “Bazen saatlerce süren kasılmalar ve aslında iyi ilerlediğini gördüğümüz süreçlere rağmen bebek bir türlü vajinal yolla gelmez. Anne adaylarının bu durumda sezaryene yönelmeleri kendilerini başarısız hissetmelerine yol açmamalı. Zorunlu durumlarda başvurulan sezaryeni bir başarısızlık, vajinal doğumu bir başarı olarak görmemek gerekir” diyor.

Son yıllarda gerek eğitimler, gerekse sosyal medya kullanımı sayesinde anne adaylarının birbirleriyle çok daha fazla tecrübe paylaşımında bulunmasıyla doğal doğuma ilginin arttığını söyleyen Dr. Ece Sınacı şöyle konuşuyor: “Bizim amacımız mümkün olduğunca az müdahale ile gebenin kendini evinde hissedeceği bir doğum deneyimine eşlik etmektir. Bu doğum şekline ilgi arttı çünkü insanlar artık daha cesur ve duydukları kötü deneyimlerle hareket etmek yerine kendileri deneyimlemeyi tercih ediyorlar. Doktorlar ve ebeler de onların elinden tutup yanlarında oluyor.” Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ece Sınacı, doğal doğum hakkında en sık sorulan 7 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Ece Sınacı

  • Suni sancıdan korkmalı mıyız?

Bütün ek müdahaleler iyi ki var. Doğru noktalarda kullanıldığında hayat kurtarıyor.

Suni sancı bize başlamayan doğumu başlatma imkanı sunuyor, yeterli kasılmaları olmayan gebelerde kasılmaların gücünü artırarak doğumun ilerlemesini sağlıyor. Elbette kasılma yokken bir anda kasılma başlayınca gebe adapte olmakta zorlanabilir ama öncesinde gebelik süreci ve doğumla ilgili eğitim alan anne adaylarıyla, bu süreci daha iyi yönetebiliyoruz.

  • Doğal doğumda hiç müdahale edilmiyor mu?

Öncelikle ‘doğal’ doğumdan anlaşılan; ninelerimizin tarlada, bahçede kendi başlarına yaptıkları doğumsa bunu yapmamız mümkün değil. Kadınlar zamanında kimsenin desteği olmadan bu deneyimi yaşamak zorunda kalmışlardır. Bizim amacımız mümkün olduğunca az müdahale ile gebenin kendini evinde hissedeceği bir doğum deneyimine eşlik etmektir. Elbette damar yolu açılmalı, belirli aralıklarla NST (anne karnında bebeğin kalp atışları ve annenin doğum kasılmalarını gösteren test) çekilmeli, bunların olması bizi sağlıklı ve minimum müdahaleli vajinal doğum deneyiminden uzaklaştırmaz.

  • Doğal doğumda günümüzde eskiye göre ne değişti?

Dr. Ece Sınacı “Günümüzde doğal doğum deyince; gebenin kendi kasılmalarının başlattığı, her saat ilerlemesi gereken hızda ilerleyen, su kesesinin kendiliğinden açıldığı, gebenin kasılmaları karşılarken istediği gibi hareket edebildiği, mahremiyete önem verilen, suyun-aromatik yağların-müziğin terapötik etkisinden faydalandığımız, ev konforunda ama hastane güvenliğinde ve sürecin sağlıklı anne-bebek ile sonuçlandığı bir doğum anlayabiliriz” diyor.

  • Nasıl bir ortamda doğum oluyor?

Aslında istediğimiz; gebenin kasılmaların bir kısmını evde karşılaması. Hastane ne kadar konforlu olursa olsun gebeye yabancı bir ortam. Evde kasılmalar belli bir noktaya gelip hastanede geçirilen sürenin kısalmasını arzu ederiz. Kasılmaların başında gebe serviste oluyor, bebeğin gelişi yaklaşınca doğumhaneye alıyoruz. Eğer anne ve baba isterse, baba da doğumda olabiliyor. Doğum, şeklinden bağımsız olarak yeni bir bireyin hayata gelmesinin yanında yeni bir ailenin de hayata gelmesi demek. Bebek, ten tene teması sadece anneyle değil baba ile de kurmalıdır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Üstten bastırılıyor mu?

Üstten bastırmak bebeğin çıkması gerektiği zamanda çıkmadığı ve annenin de ıkınacak gücünün kalmadığı durumda bebeğin bir zarar görmeden çıkabilmesine yardım etmek için kullandığımız bir yöntem. Dışardan bakan biri için çok kaba görünebilir, her gebeye rutin yapılmaz ama gerektiğinde yapılınca hayat kurtarır.

  • Epidural anestezi hangi durumlarda gerekli?

Her gebenin kasılmaları karşılama şekli ve kasılmalara verdiği tepki farklıdır. Eğer gebe vajinal doğumu deneyimlemek istiyorsa, ultrasonografide ve fizyolojik açıdan hiçbir engel yoksa, fakat kasılmalar çok ağır geliyorsa epidural anestezi gebeye konforlu bir vajinal doğum imkanı sağlıyor.

  • Gebeler doğum sürecinde hareket edebiliyor mu?

 Dr. Ece Sınacı “Mümkünse hiç oturmasınlar. NST çekilirken bile ayakta dursunlar, yürüsünler isteriz. Ebeler her alanda olduğu gibi yürürken de gebelere destek oluyorlar, gebenin koluna girip hastanenin merdivenlerini inip çıkmasına eşlik ediyorlar, bu bariz bir şekilde doğum süresini kısaltıyor. Doğum bir ekip işidir ve doğuma doktorun yanı sıra ebe, psikolog ve doula da (doğum süreciyle ilgili eğitimini tamamlamış doğum destekçisi) girebiliyor” diyor.

Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişi pankreas kanseri tanısı alıyor

Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişi pankreas kanseri tanısı alıyor

Pankreas, hastalanana kadar ismini çok da duymadığımız küçük bir organımız. Ortalama 100 gram ağırlığı, 20 cm boyu var. Pankreas, kan şekerinin düzenlenmesi ve sindirime yardımcı olan yapıların salgılanmasından sorumlu. Sindirdiğimiz her besinde pankreasın rolü var. Özellikle bu organda gelişen kanser, belirti vermeden sinsice ilerlemesiyle biliniyor. Pankreas kanseri tüm kanserler arasında sıklık açısından 9. sırada olmakla birlikte, kansere bağlı ölümlerde 4. sırada yer alıyor. Hal böyle olunca bilim insanları ‘en ölümcül’ kanser türleri arasındaki yerini en alt sıralara düşürmek için yeni yöntemler üzerinde çalışıyor. Günümüzde tedavi yöntemlerindeki gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler sayesinde sinsice ilerleyen ve belirti verdiğinde çok geç kalındığı düşünülen pankreas kanseri, tedavi edilebilen hastalıklar arasına girebiliyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişinin pankreas tanısı aldığını belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç açık ameliyatların yerini kapalı ameliyatların alması, neoadjuvan tedavilerin gelişmesi, farklı uzmanların bir araya gelerek tedavi konusunda ortak karar alması gibi çeşitli gelişme ve yeni yaklaşımların tedavi başarısını artırdığını vurguluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç, pankreas kanseri tedavisi hakkında merak edilen 10 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Murat Gönenç

  • Tedavide tümörün evresi önemli mi?

Hastalığın evresi belirlenmeden tedavi planı yapılmıyor. Pankreas kanseri ilk dönemlerinde bile lenf sıvısı, kan ve sinir dokusu yoluyla uzak bölgelere yayılabiliyor. Yapılan çalışmalar, bu hastaların kanında dolaşan kanser hücreleri olduğunu, bu hücrelerin uzak bölgelere sıçrayarak metastaz adı verilen yeni kanser odakları oluşturduğunu gösteriyor. Kanserin yayılımı, başka organlarda görülüp görülmemesi gibi etmenler hastalığın evresini ortaya koyuyor. Pankreas kanserinin kabaca dört evreye ayrıldığını anlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, evre belirlemenin tedavi yöntemlerini seçme ve bu yöntemlerin başarısını artırmada önemli rolü olduğunu belirtiyor.

  • En etkili tedavi yöntemi hangisi?

Pankreas kanserinde en etkili tedavi olan cerrahi tedavi, kanserli dokuların temiz sınırlarla ve tam olarak çıkartıldığını teyit etme olanağı veriyor. Kanser cerrahisinde amacın, tümörü kesmeden, parçalamadan, yırtmadan kısacası tümöre hiçbir zarar vermeden ve geride tümör kalıntısı bırakmadan çıkartmak olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Pankreas kanserinde uzun soluklu ve kalıcı bir tedavi yanıtının olmazsa olmaz öğesi cerrahi tedavidir” diyor. Ancak çoğu zaman cerrahinin yanı sıra diğer tedavi yöntemleri de kullanılıyor. Başta kemoterapi olmak üzere diğer yöntemlerin desteği olmaksızın sadece cerrahi tedavi ile pankreas kanserini yenmek genellikle mümkün olmuyor. Bu yöntemlerden hangisini ve hangi sırayla kullanılacağını belirlemek iyi bir tedavi şemasının belkemiğini oluşturuyor. Ameliyat öncesi kemoterapi kullanılan ve iyi yanıt alan tüm hastalar cerrahi tedavi adayı oluyor.

  • Ameliyattan önce pankreasın evresi netleşiyor mu?

Ameliyat öncesi klinik olarak bazı görüntüleme teknikleriyle hastalığın evresi belirlenmeye çalışılıyor. Ancak cerrahi olan hastalarda ameliyat öncesinde gerekli tüm incelemeler yapılmış olsa da, cerrahi sırasında ve sonrasında daha ileri bir evre saptanması mümkün. Cerrahi sırasında karnın içinde küçük kanser odaklarının, büyük damarların çevresine yayıldığı görülebiliyor. Cerrahi sırasında alınan kanserli dokuların patolojik incelemesi yapılıyor ve bu sonuçlar, ameliyat öncesi belirlenmiş olan klinik evreden daha ileri olabiliyor.

  • Tedavide başarı oranını artıran faktörler neler?

Cerrahi teknoloji, anestezi ve yoğun bakım tekniklerinin yanı sıra genel tıbbi bakımdaki gelişmeler, pankreas kanseri cerrahisinin sonuçları üzerinde de olumlu etki yapıyor. “Bir zamanlar pankreas cerrahisi de pankreas kanseri kadar kötü bir şöhrete sahipti” diyen Prof. Dr. Murat Gönenç sözlerine “Cerrahi teknik ve teknolojide meydana gelen gelişmeler sayesinde bugün artık büyük pankreas ameliyatlarına bağlı ölüm oranı yüzde 2-3’ün altına inmiştir.” diye devam ediyor. Aynı zamanda kemoterapi ve ışın tedavisindeki gelişmeler de başarıyı artıran diğer unsurlar. Cerrahi ve onkolojik yöntemler hastalığın durumuna göre birbirini destekleyecek şekilde kullanılarak tedavinin etkisi yükseltiliyor.   

  • Ameliyat yöntemi önemli mi?

Günümüzde pankreas kanseri konusunda giderek artan tecrübe, pankreas cerrahisi konusunda çoğu ameliyatın kapalı yöntemle yapılmasını sağlıyor. Kapalı yöntemler; laparoskopik ve robotik cerrahi oluyor. Bilimsel çalışmalar pankreas kanseri cerrahisi söz konusu olduğunda açık ve robotik yöntemler arasında kanser cerrahisi açısından bir fark olmadığını gösteriyor. Ama kapalı ameliyatlar, hastada belirgin ölçüde az ağrı duyulmasını, hızlı iyileşmeyi ve normal hayata hızla dönülmesini sağlıyor. Bu da ameliyat sonrası süreçte hasta açısından önemli kazanımlar sağlıyor.

  • Önce ameliyat mı, kemoterapi mi?

Bu sorunun yanıtının kanser tanı, tedavi ve takibinde rol oynayan tüm branşlardan uzmanların katıldığı tümör konseylerinde verilebileceğini vurgulayan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Hastanın genel sağlık durumu, hastalığın evresi ve cerrahi tedavinin riskleri gibi birçok unsur göz önünde bulundurularak en iyi karar verilmeye çalışılır. Kabaca, birinci evre haricinde, tedaviye kemoterapi ile başlanması tercih edilir” diyor.

  • İleri evre pankreas kanseri tedavi edilebilir mi?

Yakın zamana kadar dördüncü ve hatta üçüncü evre pankreas kanserinde cerrahi tedavinin hiçbir yeri olmadığına inanıldığını hatırlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Gelişen kemoterapi ilaçları ve protokolleri sayesinde bu evredeki hastaların bazılarında kemoterapiye son derece iyi yanıt alındığı görüldü. Evresi ne olursa olsun, kemoterapiye çok iyi yanıt alınan tüm hastalara olası cerrahi tedavi adayı gözüyle bakmak gerekiyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Kemoterapi tedavide mutlaka kullanılıyor mu?

Cerrahi, pankreas kanserinde temel tedavi yöntemi olsa da tek başına yeterli olmuyor. Hastalık, başka organlara yayılma eğiliminde olduğu için tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki eden tek yöntem olan kemoterapinin tedavide etkili bir unsur olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, “Kemoterapi, esas kanser odağının küçülmesini sağlayabiliyor. Bu sayede hem daha önce cerrahi olarak çıkartılmaya uygun olmayan tümörler, cerrahi uygun hale gelebilir hem de cerrahi tedavinin başarı şansı artırılabilir. Üstelik tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki edebilmesi de çok önemli bir kazanımdır” diye bilgi veriyor.

  • Işın tedavisine ne zaman başvuruluyor?

Işın tedavisinin pankreas kanseri tedavisinde de kullanıldığını belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Bu yöntem, kanserin kaynaklandığı bölgede çok ilerlemiş olması halinde kemoterapiye yandaş olarak kullanılabiliyor. Bazen ameliyat sonrasında da geride kanser hücresi kaldığından şüphe edilirse ışın tedavisi tercih edilebiliyor.” diyor.

  • Neoadjuvan tedavi niçin yapılıyor?

Kanser tedavisinin gelişiminde ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri de “neoadjuvan tedavi”. En etkili yöntemi cerrahi olan kanserlerde, cerrahi için bir engel olmasa dahi tedaviye diğer yöntemlerle başlanmasına “neoadjuvan tedavi” adı veriliyor.

Pankreas kanserindeki yeri henüz tartışmalı olsa da çok erken evre hastalık haricinde, dünyada genel olarak neoadjuvan tedaviye yönelim görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, bunun gerekçelerini şöyle anlatıyor: “Neoadjuvan tedavi yapılmasının pek çok nedeni var. Öncelikle pankreas kanseri daha erken dönemlerde bile vücudun uzak bölgelerine sıçrayabiliyor. Kemoterapiyle sisteme yayılmış kanser hücrelerinin yok edilmesi gerekir. Ayrıca cerrahi tedavi öncesinde kemoterapiye yanıt değerlendirilmiş olur. Çünkü kemoterapiye yanıtsız olan hastalıkta tek başına cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar elde etmek genellikle mümkün olmuyor. Önemli bir kazanımı da tümörün küçülmesini sağlayarak cerrahi tedavinin başarı şansını artırabiliyor. Cerrahi sonrası oluşacak sorunlar nedeniyle kemoterapiye başlanmasında yaşanabilecek zaman kaybını da engellemiş oluyoruz.”

Kalp sağlığını tehdit eden alışkanlıklar  

Kalp sağlığını tehdit eden alışkanlıklar  

Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, sigara… Son yıllarda yaşa bakmaksızın yaygınlaşan ve ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp ve damar hastalıklarının yaşam tarzı ile doğrudan ilişkili olduğunu biliyor muydunuz? Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel “Dünyada ve ülkemizde kalp ve damar hastalıkları ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Tüm yaş grupları için değerlendirildiğinde her iki ölümden biri kalp damar hastalıkları kaynaklıdır. Oysa kalp hastalıklarına davetiye çıkaran yanlış alışkanlıklardan vazgeçilmesi ile kalp ve damar hastalığından ölümlerin yüzde 80’i engellenebilir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel kalp sağlığını olumsuz etkileyen 9 hatalı alışkanlığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel

  • Az uyumak

Günde yedi-sekiz saatten az uyku  vücut stresine neden olarak kalp hastalıklarını tetikler. Rutin olarak dört, beş, altı saat uyuyan kişilerde diyabet, hipertansiyon ve obezite riskinin arttığı gösterilmiştir. Ayrıca, uyku yoksunluğunun düşük dereceli enflamasyona neden olabileceğine dair kanıtlar da vardır.

  • Diş ve diş eti sağlığını ihmal etmek

Yapılan bilimsel çalışmalar; tedavi edilmeyen diş eti hastalıklarının, kan damarlarının iç tabakasında fonksiyon bozukluğuna neden olarak koroner arter hastalığını başlatabildiğini göstermiştir. Ayrıca özellikle çocukluğunda ülkemizde de yaygın görülen Beta hemolitik strepkokok enfeksiyonuna  bağlı kalp romatizması gelişen hastalarda sonraki yıllarda da gelişen diş eti hastalığı  doğru tedavi edilmezse kalp kapaklarında hayati tehlikeye yol açabilecek yeni enfeksiyon riskini de artırabilmektedir.

  • Aşırı tuz tüketmek

Dünya Sağlık Örgütü günde en fazla 5 gr, yani 1 silme tatlı kaşığı tuz tüketilmesini önermektedir. Ancak ülkemizde tuz tüketimi bu miktarın oldukça üzerindedir. Kan basıncını artırdığı bilinen sodyum, birçok sağlıksız işlenmiş gıdada önemli bir bileşendir. İçeriğinde sodyum bulunan işlenmiş besinler; cipsler, salamura besinler (zeytin, peynir, turşu), tuzlu bisküviler, krakerler, konserveler ve ekmektir. Günlük sodyum alımınız arttıkça, sağlığınız tehlikeye girer.

  • Hareketsizlik

Kalp hastalıklarından korunmak için haftada 150 dakika egzersiz yapılması önerilmektedir. Yani haftanın 5 günü 30’ar dakika egzersiz yapılmalıdır. Ancak egzersiz yapmaya yeni başlayan kişilerin  kısa ve düşük tempo ile başlayıp zamanla önerilen egzersiz süresine çıkması önerilir. Kişiliğinize uygun bir egzersiz türü seçmek işinizi kolaylaştırabilir. 

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Vücuda yetersiz magnezyum alımı

Magnezyum eksikliği, çarpıntı, uykusuzluk, yorgunluk hissi, baş ağrısı, kas krampları ve nihayetinde yüksek tansiyon, diyabet hastalığını tetikleyerek kardiyovasküler hastalık oluşumuna neden olabilmektedir. Diyetimizde pazı, ıspanak, brokoli gibi bolca magnezyum içeren koyu yeşil yapraklı sebzelere, badem, kaju, yer fıstığı gibi kabuklu yemişlere, baklagillere yer vermek bu nedenle oldukça önemlidir.

  •  Doymuş yağ içeren besinleri fazla tüketmek

Diyetle alınan yağ miktarının artması, kandaki yağ düzeylerinin artmasıyla doğru orantılıdır. Doymuş yağların fazla tüketimi kalp damar hastalıklarını artırmaktadır. Doymuş yağlar; oda sıcaklığında katı halde bulunan, doymuş yağ içeriği yüksek olan yağlardır. Doymuş yağları en fazla içeren ürünler; salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş et ürünleri, burgerler, kızartılmış hazır yiyecekler, kekler, bisküviler, tereyağı, sert peynirler, kremalar, derili tavuk gibi kümes hayvanları ve yağlı etlerdir. O nedenle bu besinleri tüketirken çok dikkat etmek gerekir.

  • Stresi yönetememek

Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel, günlük yaşamın vazgeçilmezi olan stresin kalp sağlığına etkileri konusunda şöyle konuşuyor: “Kişi stres altında olduğunda adrenalin isimli bir hormon salgılanır bu da geçici olarak kalp atışını ve nefes alıp vermeyi hızlandırır. Düşük düzeyde stres yaşamın itici gücü iken, artan stres düzeyine sürekli maruz kalmak ise; kalbin hızlı çalışmasına, kalbin kanı pompalamada zorlanmasına, tansiyonun yükselmesine, kalbi besleyen damarların büzüşmesine ve kandaki kolesterol düzeyinin yükselmesine neden olur. Aşırı yorgun ya da stresli hissettiğiniz zamanlarda size iyi gelecek, moralinizi yükseltecek şeyler yapmalısınız. Stres ile mücadelede bazen en kolay yöntem bazen sadece gülümsemek  kadar basit olabilir. Örneğin; bir arkadaşınızı arayın ve onunla keyifli şeylerden bahsedin ya da açık havada yürüyüşe çıkın. Komik bir kitaba başlayarak kendinizi eğlendirin. Kısacası o anki durumunuzdan uzaklaşıp başka bir ruh haline geçmeye çalışın.”

  •  Gazlı ve şekerli içecekler tüketmek

Gazlı içeceklerin içerdiği fazla sodyum özellikle yüksek tansiyon hastalarında kan basıncının kontrolden çıkmasına neden olarak çok yükselmesine neden olabilir. Yine yüksek şeker içeren içeceklerin fazlaca tüketilmesi insülin direncine neden olarak kalp hastalıklarını artırabilir.

  •  Sigara içmek

Dr. Hilal Kurtoğlu Gümüşel, “Sigara içilmesi kalp hastalıklarının oluşmasındaki başlıca etmenlerden birisidir. Sigara içenlerde kalp hastalığı riski, sigara içmeyenlerle kıyaslandığında 2-5 kat daha fazladır. Uzun yıllar boyunca sigara içmek, ömrü ortalama 10-12 yıl azaltmaktadır. Ancak, sigarayı bırakmak için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız. Yapılan çalışmalara göre, sigaranın bırakılmasından sonraki 3 yıl içinde kalp krizi geçirme riski yarıya düşüyor, 6 yılın sonunda ise sigara içmeyen kişilerin düzeyine iniyor. Dolayısıyla sigarayı bırakmak için en doğru zaman şimdidir!” diyor.

Losyon hatta parfüm dahi kullanmayın!

Losyon hatta parfüm dahi kullanmayın!

İki yılı aşkın süredir devam eden ve günlük yaşam alışkanlıklarımızda radikal değişikliklere yol açan yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisinde en çok karşılaşılan sorunlardan biri de maskenin üzerine gözlük takılması oldu. Maskenin gözlükte buharlaşmaya yol açması ve yaşam kalitesini düşürmesi nedeniyle pek çok kişi gözlükten kurtulmak için lazer tedavisine yöneldi. Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, bilgisayar aracılığıyla programlanmış excimer lazer ışını kullanılarak miyop, hipermetrop ve astigmat gibi görme kusurlarının giderildiğini belirterek günümüz teknolojisindeki gelişmeler sayesinde lazer tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, görme kusurlarını gideren lazer tedavisinde bilinmesi gereken 5 noktaya dikkat çekti, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Emre Sübay

  • Lazer tedavisi öncesi dikkat!

Lazer tedavisi öncesinde kontakt lens kullanımına iki hafta ara verilmesi gerekir. Makyaj kalıntıları işlemi etkileyebileceğinden ameliyat günü kesinlikle makyaj yapılmamalıdır.

Lazer akımları kokulardan etkilenebileceğinden ameliyat günü parfüm veya losyon dahi kullanılmamalıdır. İşlem öncesi aç olmanıza gerek yoktur.

  • Lazer işlemi sonrası bu yanlışlardan kaçının!

Lazer ameliyatından sonra verilen damlalar kullanılmalıdır. Ertesi gün kontrol muayenesi yapılır ve sonrasında hastalar günlük hayatlarına dönebilirler. Herhangi bir ekran veya seyahat kısıtlaması olmamaktadır. Bununla birlikte bazı kurallara dikkat edilmesi gerekir. Gözler ovalanıp kaşınmamalı, ertesi gün göze sabun ve şampuan kaçırmamaya özen gösterilmelidir. Lazer işlemi sonrasında iki hafta süreyle havuz ve denize girilmemeli ve göz makyajı da yapılmamalıdır.

  • Lazer tedavisi herkese uygulanır mı?

Gözün lazer tedavisi için uygun olup olmadığını anlamak için göz bebeklerini damla ile büyüterek detaylı bir göz muayenesi yapılır. Kornea topografisi çekilerek gözün yapısının lazer için uygun olup olmadığına karar verilir. 18 yaş üzeri, göz numaraları ardışık muayenelerde artış göstermeyen hastalara uygulanabilir. Gebelikte ve doğumdan sonraki ilk altı ay lazer önerilmez. Romatizmal hastalıklar, diyabet, gebeler, keratokonus, glokom, üveit ve ileri derece göz kuruluğu olanlarda uygulanmaz.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Lazer ile kesin tedavi mümkün mü?

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay 6 numaraya kadar olan astigmatların, 10 dereceye kadar miyopların ve 5 dereceye kadar hipermetropların tedavisinin mümkün olduğunu belirterek, lazer tedavisi sonrası tekrar numara oluşup olmayacağı hakkında şöyle konuşuyor: “İlk 3 ay içerisinde düşük olasılıkta da olsa bir miktar numara tekrar oluşabilir, genellikle gözlük kulanmayı gerektirmeyecek numaralar olup daha fazlası olduğunda tekrar lazer yapmak mümkündür. Lazer ameliyatı ileride olabilecek katarakt ameliyatına ise engel değildir.“

  • Lazer tedavisi sırasında ve sonrasında ağrı olur mu?

Gözü uyuşturması için lokal anestezi özelliğine sahip göz damlaları işlem öncesi damlatılır ve bu nedenle işlem sırasında herhangi bir ağrı hissedilmez. İşlem sonrasında yaklaşık 5-6 saat kadar batma yanma hissi olabilir. İşlem ortalama 10-15 dakika sürer. Fakat operasyon öncesi hazırlıklar ve işlem göz önünde bulundurularak ortalama 2 saat hastanede geçebilmektedir.