Yazılar

Soğuk havada cilt sağlığını korumanın püf noktaları!

Soğuk havada cilt sağlığını korumanın püf noktaları!

Havaların soğuduğu, nem oranının azaldığı sonbaharda mevsimsel olumsuz etkenlere, çevresel faktörler ve yanlış yaşam alışkanlıklarının da eklenmesiyle cildin yapısı hızla bozuluyor, bazı sorunlarda artış yaşanıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Ömer Gezdur son günlerde özellikle egzama, kepeklenme, ellerde ve dudaklarda kuruma, çatlama ve kanama gibi sorunlara sıkça rastlandığını belirterek  “Alınacak bazı basit ama etkili önlemlerle cilt sağlığımızı korumamız mümkün. Ancak her bir cilt sorunu, cilt tipine ve hastalığın şiddetine göre farklılık gösterebildiğinden herhangi bir cilt sorunuyla karşılaşıldığında da dermatoloğa ya da uzman bir doktora görünmeyi ihmal etmemek gerekir” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Ömer Gezdur, bugünlerde en sık görülen 5 cilt sorununu anlattı, korunmaya yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Ömer Gezdur

Dr. Ömer Gezdur

Atopik Dermatit (Egzama)

Sonbaharda hızla düşen nem seviyesiyle birlikte oluşan deri sorunlarının başında atopik dermatit yani egzama geliyor. Deri kuruluğu, kaşıntı, kızarıklık ve çatlama gibi belirtilerle kendini gösteren egzama zamanla bu çatlaklardan giren mikroorganizmalar nedeniyle enfeksiyonlara yol açarken, tedavisi daha uzun sürebiliyor ve günlük yaşam konforunu olumsuz etkileyebiliyor.

Korunma yolları: Egzamadan korunmak için; cidimizdeki nemi korumanın ve cilt bariyerimizi güçlendirmenin çok önemli olduğunu belirten Dr. Ömer Gezdur “Cildinizin kuruma olan bölgelerine ekstra özen göstermek ve dermatoloğunuzun tavsiyesi ile atopik cilt tipine uygun içerikli, nemlendirici ve bariyer kremler kullanmak gerekir. Ayrıca egzamalı hastaların ev temizliği, bulaşık, bahçe işleri ya da boya vs gibi aktiviteler sırasında ellerini doğru malzeme seçimi ve eldiven kullanımı ile korumaları gerekmektedir” diyor.

Deri Kuruluğu

Deri kuruluğu sonbaharda cilt bariyerimizin zorlanması sonucu oluşan ve bugünlerde en sık görülen sorunlar arasında yer alıyor. Soğuk hava ve azalan nemle birlikte, sıcak suyla banyo yapmak, yeterli sıvı alınmaması, bazı ilaçların yan etkileri ve deterjanlar da olumsuz etkileyerek cilt sorunlarına yol açıyor.

Dr. Ömer Gezdur

Korunma yolları: Dermatoloji Uzmanı Dr. Ömer Gezdur özellikle kuru ciltli hastaların mutlaka sıcak suyla duştan kaçınması ve ılık suyla banyo yapması, nemlendiricili temizleyiciler kullanması, bol su içilmesi, sert lifler ve kurutucu içerikteki sabun ve duş jellerinden uzak durması gerektiğini vurguluyor. Kaliteli nemlendirici kremle doğal nem dengesini korumak ve doğal aromatik yağlarla cildi beslerken vücudun özellikle kuruyan bölgelerine dikkat etmek gerektiğini belirten Dr. Gezdur “Bu dönemde hassas peeling etkisi yapacak uygulamalar ve nem sağlayıcı maskelerle cildimizi rahatlatmak, buhar banyosu gibi bakım rutinlerine özen göstermekte fayda var. Doğru ürün kullanımının yanısıra doğru giysi seçimi de cildi korumada etkili olacaktır. Soğuk hava koşullarında vücudu korumak için atkı ve eldiven kullanarak elleri ve boynu korumak cok önemlidir” diyor.

Seboreik Dermatit (Kepeklenme)

Seboreik Dermatit (kepeklenme) sorunu; ciltte seboreik bölgelerde yani saçlı deri, kaşlar ve yüz bölgesinde kızarıklık, pullanma ve kaşıntıya neden oluyor. Hastalık ayrıca iç- dış ortam arası ısı farkları ve sabit olmayan nem düzeyine bağlı olarak da tetiklenebiliyor. Normal bir kepeklenmeden farklı olan seboreik dermatitte saç derisi ve ciltte beyaz ya da sarımsı kepekler, kızarıklıklar ve pullanmalar oluşurken yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor.

Korunma yolları: Soğuk ve kuru hava bu sorunun oluşumunu tetiklediğinden mevsimsel olumsuz etkenlerden korunmak ve beslenmeye dikkat etmek gerekir. Dermatoloji uzmanının önerisiyle saç derisini arındırıp rahatlatan uygun bir şampuanı kullanabilir yine doktorunuzun önereceği çeşitli kremler veya losyonlar ile kaşıntı ve kızarıklığa karşı korunabilirsiniz.

Dr. Ömer Gezdur

Dudak çatlaması

Dudak derisi cildin en hassas noktalarından biri olduğu için, en ufak ısı değişiminden bile etkileniyor. Estetik açıdan kişiyi rahatsız eden bir görüntüye yol açan dudak çatlaması, önlem alınmadığında oluşan yarık ve çatlaklardan enfeksiyon kapılmasına da yol açabiliyor. Ayrıca bazı hastalıklarda ve vitamin eksikliklerinde de dudak çatlaması görülebildiğinden sık tekrarlıyorsa bu durumu sadece mevsimsel olumsuz etkenlere bağlamamak ve doktora görünmek gerekiyor.

Korunma yolları: Soğuk ve rüzgarlı sonbahar günlerinde dudaklarımızın kuruyarak çatlamasını engellemek için dudak balsamları etkili olacaktır. Shea yağı, badem yağı, panthenol içerikli, dudakları nemlendiren ve besleyen balsamlarla dudaklara gün içinde bakım yapmanın yanısıra, bu dönemde bol su içmek ve kafein, alkol kullanımını azaltmak dudak kuruluğundan korur.

Gül Hastalığı (Rosacea)

Halk arasında ‘gül hastalığı’ olarak bilinen yüzde ani kızarıklık, yanma ve deri lezyonları ile kendini gösteren, kronik sayılabilecek bir deri hastalığı olan Rosacea, soğuk hava ve rüzgarla tetiklenebiliyor.

Korunma yolları: Rosacea semptomlarını kontrol altına almak için güneşten ve rüzgardan, soğuktan korunmak önemli bir rol oynamaktadır. Beslenmeyi düzenlemek ve tetikleyici faktörlerden kaçınmak çok etkilidir. Baharatlı yiyecekler, sıcak içecekler ve alkol, Rosacea belirtilerini artıracağı için bunları tüketmemek ve süreçte tedavi planını düzenli uygulamak gerekir.

Uyku apnesine karşı 5 etkili önlem!

Uyku apnesine karşı 5 etkili önlem!

Ülkemizde her 5 kişiden birinde uyku apnesi olduğunu biliyor muydunuz? Üstelik pek çok kişinin bu tehlikeli hastalığa sahip olduğundan habersiz yaşadığını? Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, günümüzde hızla yaygınlaşan ve genç yaşlarda da çok sık görülür hale gelen uyku apnesinin, uyku hastalıkları arasında uykusuzluktan sonra en sık görülen ikinci hastalık olduğunu belirterek “Tıkayıcı uyku apnesi tedavi edilmezse yaşam kalitesini oldukça düşürmesinin yanı sıra yol açtığı sorunlar nedeniyle özellikle gece veya sabaha karşı ani ölümle bile sonuçlanabiliyor” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Emir Tavşanlı uyku apnesi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, 8 soruda kendinizde farkındalık yaratabilecek Uyku Apnesi Testi hazırladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Horlama, boğulur gibi uyanma, uykuda arasıra nefesin durması, uykuda terleme, sabah yorgun ve baş ağrısı ile uyanma, gün boyu sinirlilik, odaklanamama, yorgunluk gibi birçok sorun uyku apnesinden kaynaklanıyor. Üstelik sorunlar hastalığın şiddetine göre değişik derecelerde görülebiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, uyku esnasında üst solunum yolundaki daralma veya tıkanmaya bağlı olarak solunumun onlarca veya yüzlerce kez kesintiye uğraması olarak tanımlanan Tıkayıcı Uyku Apnesi’nin özellikle son yıllarda sağlıksız beslenme ve hareketsizlik derken obezitedeki artışla birlikte genç yaşlarda da çok sık görülen bir hastalık haline geldiğini söylüyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Dr. Mustafa Emir Tavşanlı

Risk faktörlerine dikkat!

Yapılan çalışmalara göre; özellikle fazla kilolu olmanın tıkayıcı uyku apnesinde en önemli risk faktörünü oluşturduğunu vurgulayan Dr. Tavşanlı, kilomuzdaki yüzde 10’luk bir artışın tıkayıcı uyku apnesi riskini 6 kat artırdığını, ayrıca kişinin boyun yapısı kısaysa, boğazda havanın geçtiği yol yapısal olarak dar bir anatomiye sahipse daha fazla risk altında olduğunu belirtiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Emir Tavşanlı “Tıkayıcı uyku apnesinde nefeste kesilmelerin olduğu dönemde kandaki oksijen oranı düşüyor ve oksijen seviyelerindeki dalgalanmalar vücuttaki dokulara zarar verebiliyor. Özellikle damar yapılarında meydana gelen hasarlar damarlarda tıkanıklıklara neden olabiliyor. Aynı zamanda kan basıncında ani yükselmeler de görülebiliyor ve tüm bunlar kalp krizi ve inme olarak bilinen kalp-damar ve beyin damar hastalıklarına zemin hazırlıyor” diyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Uyku apneniz var mı? Bu sorularla test edin!

Kişilerin tıkayıcı uyku apnesi açısından ne derecede riskli olduklarını basit bir tarama testi ile tespit edebileceklerini belirten Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, testin değerlendirilmesine yönelik şu bilgileri veriyor: “Aşağıdaki 8 sorudan oluşan bu testteki sorulara ‘evet’ veya ‘hayır’ şeklinde yanıt verilmektedir. Toplamda 2 veya daha az ‘evet’ cevabı tıkayıcı uyku apnesi açısından düşük risk olarak kabul edilmektedir. Ancak ilk 4 sorudan en az ikisine ‘evet’ diyen erkekler, ilk 4 sorudan en az ikisine ‘evet’ diyen ve beden kitle indeksi 35’in üzerinde olanlar, ilk 4 sorudan en az ikisine ‘evet’ diyen ve boyun ölçüsü geniş olanlar ile toplamda en az 5 soruya ‘evet’ diyenlerin ağır düzeyde tıkayıcı uyku apnesi riski olduğu kabul edilmektedir.” İşte, 8 soruda uyku apnesi testi;

  1. Yüksek sesle (kapı kapalıyken bile duyulacak düzeyde veya eşinizin size dürtmesine neden olacak düzeyde) horlar mısınız?
  2. Gün içinde sık sık kendinizi yorgun, bitkin ya da uykulu hisseder misiniz?
  3. Uykunuzda nefesinizin durduğunu görmüş olan, bunu söyleyen birisi oldu mu?
  4. Yüksek tansiyonunuz var mı? Ya da yüksek tansiyon için ilaç kullandınız mı?
  5. Beden kitle indeksiniz (kilogram cinsinden kilo, metre cinsinden boyun karesine bölünerek bulunur) 35 veya 35’in üzerinde midir?
  6. Yaşınız 50 veya üzerinde midir?
  7. Boyun ölçünüz geniş mi? (Gömlek yakası ölçüsü erkek için 43 cm, kadın için 41 cm veya üzerinde midir?)
  8. Cinsiyetiniz erkek midir?

Sarı nokta hastalığının bilinmeyenleri

Sarı nokta hastalığının bilinmeyenleri

Gelin birkaç saniye gözlerinizi kapatıp hayal edin; çevrenizi görüyor ama baktığınız kişinin yüzünü göremediğinizi… Oturduğunuz yemek masasını algılayıp önünüzdeki tabağın içinde ne olduğunu seçemediğinizi… Karşıdan karşıya geçerken arabaların hareketini takip edebilseniz de hemen önünüzdeki arabayı fark edemediğinizi… Ya da kitap okumak isteyip kitabı göremediğinizi, ayakkabınızı görüp bağlayamadığınızı, cep telefonunuz çalsa da çevredeki diğer objeleri görmenize rağmen hemen yanı başınızdaki telefonu göremediğinizden elinize alamadığınızı! İşte, bu ve benzeri örnekler pek çoğumuzun adını bile duymadığı, önemli bir göz hastalığı olan Sarı Nokta hastalığının yol açtığı sorunlardan sadece bir kaçı!

Ülkemizde bir milyonu aşkın kişi bu hastalık nedeniyle günlük yaşam faaliyetleri son derece kısıtlanmış, sosyal hayattan mecburen soyutlanmış olarak yaşıyor ve ‘baktığı noktanın’ sadece dekileri algılayıp, o merkez noktayı ise görememe sorunuyla mücadele ediyor! Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Öner, halk arasında Sarı Nokta Hastalığı olarak bilinen, tıptaki adıyla Makula Dejenerasyonu’nun bazı erken sinyaller verse de çoğunlukla fark edilmediğinden erken teşhis ve tedavi şansının kaçırıldığını ve görme bozukluğunun ilerlediğini söylüyor.

Prof. Dr. Ayşe Öner

İşte o basit ama etkili test!

Peki sinsice ilerleyen bu hastalığın basit bir testle farkına varmak mümkün mü? Evet! Bunun için (yakın gözlüğü kullanıyorsanız gözlüğünüzü takarak) kareli bir A4 kağıdını alın ve çizgilere birkaç saniye dikkatlice bakın!

A şıkkı) Kareli çizgileri tamamen net ve sağlıklı mı görüyorsunuz?

B şıkkı) Kareli çizgileri eğri/kırık/çarpık şekilde mi görüyorsunuz?

Cevabınız B şıkkı ise; Sarı Nokta Hastalığı ile kapınızı çalmış ve tedaviyi daha fazla geciktirmemek için hemen Retina Uzmanına başvurmanız gerekiyor demektir.

Prof. Dr. Ayşe Öner, 6 noktada Sarı Nokta Hastalığı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı;  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu:

  1. Sarı Nokta Hastalığı (Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu) nedir?

Makula bölgesi (gözümüzün arkasındaki sarı nokta alanı) keskin ve renkli görmeden sorumlu retina tabakasının ortasında bulunan küçük bir alandır. Bu bölgeyi etkileyen yaşa bağlı Makula Dejenerasyonu hastalığı halk arasında Sarı Nokta hastalığı olarak bilinmektedir. Bu hastalığın iki tipi vardır; bunlar yaş tip ve kuru tiptir. Hastaların yaklaşık yüzde 90’ında kuru tip bulunur. Bu tip daha yavaş gelişir ve görme kaybının oluşması yıllar alabilir. Yaş tip ise hastaların yüzde 10’unda görülür ancak bu tipte görme kaybı daha ani başlar ve hızlı ilerler.

pause sağlık

  1. Dikkat! Bu faktörler riski artırıyor!

Sarı Nokta hastalığında en önemli risk faktörü ilerleyen yaştır. Özellikle aile öyküsü varsa 50 yaşından sonra düzenli göz kontrolleri yapılmalıdır. Bunlar dışında sigara kullanımı öyküsü, açık renkli göz, hipertansiyon, kalp hastalığı ve UV ışınlarına maruz kalmak da hastalığı arttıran diğer risk faktörlerdir.

  1. Bu belirtiler varsa!

Renkleri soluk görme, yazıları bulanık görme ve düzgün olan çizgileri eğri olarak görme hastalığın başlangıç şikayetleridir. Ayrıca bakılan cismin ortasında bulanık bir alan veya karanlık bir leke görme gibi problemler de yaşanabilir. Hastalık ilerlediğinde kişilerin görme alanlarının ortasında yoğun görme kayıpları oluşur. Bu problemler kişilerin okumak, araba kullanmak gibi önemli faaliyetleri yapmalarına engel olur ve hayatlarını kısıtlar. 

  1. Tam tedavi mümkün değil ama!

Sarı Nokta hastalığı genel olarak geri dönüşü olmayan bir hastalıktır. Kuru tip sarı nokta hastalığı için henüz etkinliği gösterilmiş bir tedavi yöntemi yoktur ancak çeşitli vitamin, mineral takviyeleri ve lutein gibi bazı antioksidan özelliğe sahip olan ilaçlar kullanılmaktadır. Ayrıca sigara içiliyorsa bırakılması ve güneşten korunulması, UV ışınlarından koruyan güneş gözlüğü önerilmektedir. Yaş tip sarı nokta hastalığı erken safhada tespit edildiğinde tedavi ile görme mevcut seviyede korunabilir ve hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir. Tedavide belli aralıklarla göz içine ilaç enjeksiyonları uygulanır. Tedaviden iyi sonuç alabilmek için hastaların tedaviye uyum sağlaması ve düzenli kontrole gelmesi önemlidir.

  1. İlerlemesini engelleyecek en yeni gelişmeler!

Bu konuda çok sayıda bilimsel araştırma yapılmaktadır. Kuru tip sarı nokta hastalığı için son yıllarda kök hücre tedavileri başarı ile uygulanabilmektedir. Kök hücre tedavisi ile hastalığın ilerlemesi durdurulabilmekte hatta bazı hastalarda görme kazanımları olabilmektedir. Ayrıca kuru tipin ilerlemesini durdurmaya yönelik yeni ilaçların yakında kullanıma girmesi beklenmektedir. Yaş tip sarı nokta hastalığı için ise yine uzun etkili anti-VEGF ilaçların geliştirilmesi konusunda çok sayıda araştırma mevcuttur.

  1. Tiplerine göre bu noktalara dikkat!

Pek çok kişi makula probleminin olduğunu bulanık görme ortaya çıkana kadar fark etmez. Dolayısıyla genellikle başka bir nedenle yapılan göz muayenesinde tesadüfen teşhis edilir. Sarı Nokta hastalığı açısından 50 yaş ve üzerindeki herkesin rutin kontrol edilmesi gereklidir. Ailesinde ve yakın akrabalarında bu hastalık olanlar çocuk yaşlardan itibaren düzenli takip edilmelidir. Sigara kullananlar, diyabet hastaları, hipertansiyon gibi kalp damar hastalığı bulunanlar hastalık açısından yüksek riskli olduklarından erken yaşlarda kontrol edilmelidirler. Hastalığın tamamen düzelmesi mümkün olmadığı için tedavi devamlılık gerektirir. Hastaların belli aralıklarla düzenli olarak retina muayenesinden geçmeleri önerilir.

Alzheimer hastalığı riskini yüzde 60 azaltabilirsiniz!

Alzheimer hastalığı riskini yüzde 60 azaltabilirsiniz!

Son yıllarda tıptaki gelişmeler sayesinde ülkemizde de ortalama yaşam süresi giderek uzarken, beraberinde çok ciddi bir hastalık olan Alzheimer’ın görülme sıklığı ise artıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Seçkin “Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre, dünya genelinde Alzheimer hastalığının görülme sıklığı gelişmiş ülkelerde azalmaya başlarken gelişmekte olan ülkelerde daha hızlı bir artış göstermektedir. Bunun en önemli nedeni, bu ülkelerde beyin yaşlanmasına yönelik ulusal stratejilerin geliştirilememiş olmasıdır” diyor. Kaliteli yaşlanmanın yolunun beyin sağlığından geçtiğini ve Alzheimer hastalığı riskinin alınacak önlemlerle yüzde 60 azaltılabileceğini belirten Doç. Dr. Mustafa Seçkin Eylül 1-30 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, Alzheimer’a karşı alınabilecek basit ama etkili 7 önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde yaşam süresinin uzaması ve yaşlı nüfusun giderek artmasıyla ülkemizde de Alzheimer hastalığıyla çok daha fazla karşılaşır olduk. Türkiye Alzheimer Derneği’nin verilerine göre ülkemizde 600.000’in üzerinde Alzheimer hastası bulunuyor. Üstelik bu sayı hastalığın erken dönemi olan hafif bilişsel bozukluk hastalarını da içermiyor. Yapılan çalışmalar; 60 yaş üzeri yaklaşık her 5 kişiden birinde hafif bilişsel bozukluk yani günlük yaşantıyı önemli ölçüde etkilemese de muayene ile tespit edilmiş unutkanlık vb sorunlar bulunduğunu, bu hastaların yaklaşık yüzde 50’sinin de 5 yıl içerisinde Alzheimer hastalığı tanısı aldığını ortaya koyuyor. 2000’li yılların başlarına kadar Alzheimer hastalığı ve diğer demansların gelişmiş ülkelerde daha sık görülüyorken ibrenin gelişmemiş ülkelere dönmeye başladığını belirten Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Seçkin, bu ülkelerin 2050 yılına kadar çok daha büyük bir demans hastası popülasyonu ile uğraşmak zorunda kalacaklarının öngörüldüğünü söylüyor.

Doç. Dr. Mustafa Seçkin

Doç. Dr. Mustafa Seçkin

Sağlıklı yaşam tarzı çok önemli!

Alzheimer hastalığı hücre ölümüne neden olarak beynin küçülmesine yol açıp bunamayla sonuçlanıyor. Beyin fonksiyonlarının bozulmasını hızlandıran nedenlerin başında Alzheimer hastalığının geldiğini kaydeden Doç. Dr. Mustafa Seçkin son yıllarda beyinde amiloid birikimini azaltacak tedavi yöntemlerinin umut verici olduğunu, bununla birlikte yapılan çalışmaların; sağlıklı yaşam tarzı oluşturulmasının da hastalıkla mücadelede son derece önemli rol oynadığını ortaya koyduğunu söylüyor. Kaliteli yaşlanabilmenin ‘sağlıklı beyin yaşlanması’ sayesinde olabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Mustafa Seçkin “Sağlıklı beyin yaşlanması kavramı tüm organların aynı hızda yaşlanmıyor olması ve diğer organlar iyi durumda iken dahi beynin daha hızlı yaşlanabileceği esasına dayanır. Yaşam tarzı değişikliklerinin Alzheimer hastalığı riski üzerine etkilerinin incelendiği çalışmalar; düzenli fiziksel egzersizin Alzheimer gelişme riskini yüzde 30-40 oranında azaltabileceğini göstermektedir. Bu çalışmalar; düzenli egzersize ek olarak sigaradan uzak durulması, alkolden kaçınılması, Akdeniz diyeti, aktif bir sosyal yaşam, kaliteli uyku ve kilo kontrolüne dikkat edilmesi sayesinde Alzheimer hastalığı riskinin yüzde 60’a kadar azaltılabileceğini ortaya koymaktadır. Öyle ki düzenli egzersiz sayesinde beynimizin ürettiği kimyasallar Alzheimer hastalığını önlemede veya yavaşlatmada bilinen en güçlü tedavi yöntemini bize sunmaktadır. Bu kimyasallar ilaç şişelerinin içine konulup bize ulaştırılana kadar üzerimize spor kıyafetlerimizi giyip harekete geçmekten daha iyi bir seçenek şu an için mevcut değildir.” Egzersizin beyne faydalı olabilmesi için haftada en az 3 kez 45-60 dakika aerobik egzersizleri ile birlikte ağırlık, direnç ve denge egzersizlerinin kombine edildiği bir programın uygulanmasının önerildiğini belirten Doç. Dr. Mustafa Seçkin, bu tarz egzersiz planlamasının hekim kontrolünde ve egzersiz bilimine hakim fizyoterapistler gözetiminde yapılması gerektiğinin altını çiziyor.

Doç. Dr. Mustafa Seçkin

Kaliteli yaşlanmak için!

Peki Alzheimer olmayan ve belki de hiç olmayacak olan yaşlıların da endişenmesine gerek var mı? Ülkemizde ciddi oranlara ulaşan ve giderek de artacak olan yaşlı nüfusunun başka nelere dikkat etmesi gerekiyor? Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Seçkin kaliteli yaşlanmak için alınması gereken ilave önlemleri “Beyin-damar hastalıklarından korunmak, B12, folik asit, demir, tiroit hormonları gibi beyin sağlığı için hayati öneme sahip vitamin ve hormonların kan düzeylerini normal sınırlarda tutmak, tekrarlayan kafa travmalarından korunmak, hava kirliliğini önlemek, çevresel toksinlere (özellikle tarım ilaçlarına, sanayi atıklarına) maruz kalmamak gibi önlemleri hayatımıza geçirmek” şeklinde sıralıyor.  Öte yandan kaliteli yaşlanmayı ulusal ölçekte başarabilmek için şehir planlama, tarım politikalarının gözden geçirilmesi, eğitim, aile içi şiddetin önlenmesi (özellikle tekrarlayan kafa travmaları açısından), ve kültürel faaliyetlerin daha geniş kitleler tarafından ulaşılabilir olması gibi farklı disiplinleri ilgilendiren alanlarda işbirliği yapılmasının da şart olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Mustafa Seçkin “Kapımızdaki bu büyük tehlikenin farkına vararak, ülkemizde ortalama yaşam sürelerini uzatmakta gösterdiğimiz başarıyı beyin sağlığını koruyarak kaliteli yaşlanma konusunda da göstermemiz gerekiyor” diye konuşuyor.

Prostat kanserinde hayat kurtaran önlemler

Prostat kanserinde hayat kurtaran önlemler

Prostat kanseri dünyada ve ülkemizde önemli bir sağlık sorunu. Araştırmalar, ülkelerin yüzde 60’ında erkeklerde en sık görülen kanser türü olmasının yanı sıra Batı ülkelerinde bir erkeğin yaşamı boyunca prostat kanserine yakalanma olasılığının yüzde 12,5 olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla her 6-8 erkekten biri bu hastalıkla tanışıyor. Ülkemizde ise erkek kanserlerinde 2. sırada yer alıyor. Türkiye’de ilk teşhiste her yüz hastanın 30’unda hastalığın prostat dışına çıktığı, yani teşhiste önemli bir hasta grubunda geç kalındığı biliniyor.

Artık sadece ileri yaşta değil, genç yaşta da erkeklerin kapısını çalabilen prostat kanserinde bu olumsuz gidişatı tersine çevirmek mümkün! Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek gelişmiş ülkelerde, özellikle fırsatçı tarama programlarının kullanılmasıyla beraber, prostat kanserine bağlı ölüm oranlarında azalma olduğunu belirterek “Prostat kanseri batılı ülkelerde erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ikinci sırada bulunuyor.Tüm dünya için çok önemli bir sağlık sorunu olan prostat kanserinin, insanlarda yaşam süresinin giderek uzamasıyla çok daha yaygın bir hastalık haline geleceği düşünülüyor” diyor. Prostat kanserinde erken tanının hayat kurtarıcı olduğunu, ancak hastalığın kendine özgü bulguları olmadığını belirten Prof. Dr. Can Öbek, bu nedenle tarama yöntemlerinin kritik rol oynadığını vurguluyor. Prof. Dr. Can Öbek 1-30 Eylül Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada prostat kanserinde hayat kurtaran 4 önerisini anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Can Öbek

Erken tanı mümkün ve hayat kurtarıyor

Prostat kanserinin sinsi ilerleyen bir hastalık olduğunu ve erken dönemde herhangi bir yakınmaya neden olmadığını belirten Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek, bu nedenle erken tanı konusunda gereken önlemlerin alınmasının hayat kurtarıcı olduğunu vurguluyor. Hastalık prostatta sınırlıyken yakalanır ve tedavi edilirse, tam şifa olasılığının çok daha yüksek olduğunu ve erken tanı için en önemli yöntemin PSA denilen (Prostat Spesifik Antijen) prostat bezine özgü bir kan testi yapılması olduğunu belirten Prof. Dr. Öbek şöyle konuşuyor: “Bu kan testinin yüksek çıkması kişide prostat kanseri olabileceğini düşündürür.  Ayrıca erken yaşta bakılan değerler, bu kişinin özelinde prostat kanseri için ne kadar risk taşıdığını bize gösterir; takip buna göre planlanır. Önemli olarak, PSA düzeyi kanser harici nedenlerle de yükselebilmektedir. Erken tanı açısından 2. tarama yöntemi ise üroloji hekiminin yaptığı prostat muayenesidir. Burada prostatın kıvamı prostat kanseri açısından değerlendirme yapma olanağı verir. Şüpheli durumda öncelikle bir MR görüntüleme yapılır ve gerekirse biyopsi ile kesin teşhis yoluna gidilir” diyor.

40 yaş sonrası mutlaka tarama testi yaptırın!

Prostat kanserinde ‘Ne zaman PSA testi yaptıralım? Ve ne zaman prostat muayenesi olalım?” şeklinde sorularla çok sık karşılaştıklarını belirten Prof. Dr. Can Öbek bu soruları şöyle yanıtlıyor: “Günümüzde 40-50 yaş arasındaki erkeklerin PSA testi yaptırması ve prostat muayenesi olmasını öneriyoruz. Böylece hem kişinin mevcut durumunu, hem de ileriki yaşantısında prostat kanseri riskini tespit ediyoruz ve bundan sonraki takip sıklığımızı da buna göre ayarlayabiliyoruz. Prostat kanserinin kesin tanısı PSA testi ve/veya muayenedeki şüpheden yola çıkılarak prostat biyopsisi ile konuluyor.  Son yıllarda kullanımımıza giren MR-US füzyon biyopsi teknolojisiyle, prostat biyopsisini çok daha isabetli olarak yapabiliyoruz.”

Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek

Bu şikayetlerinizde hekime başvurmayı ertelemeyin!

Prostat kanseri belirti vermeden sinsice ilerlese de, bazı şikayetleri ihmal etmemek gerekiyor. Sık idrara çıkma, geceleri idrar yapmak için sık uykudan uyanma, zayıf ince ve kesik kesik idrar yapma, idrar yapmaya başlamada gecikme ve idrarın bitiminde idrar kesesini tam boşaltamama hissi, idrar yaparken yanma-ağrı ve idrar veya menide kan görülmesi durumlarında mutlaka zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Can Öbek “Ancak bu yakınmaların bulunması kişide prostat kanseri olduğunu göstermez. Prostatın iyi huylu büyümesi gibi bir çok etken de bu sorunlara yol açabilir. Üroloğun değerlendirmesi yakınmaların nedenini ortaya çıkartacaktır. Öte yandan geç dönem prostat kanserinde halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık, soluk renk ve sırt, bel, bacak ağrıları gibi şikayetler olabilir” diyor.

Yaşam biçiminize dikkat edin

Prostat kanserinde genetik geçiş önemli bir rol oynuyor. Birinci derecede akrabada hastalığın bulunması ile hastalık riskinin 2 katına çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Can Öbek şöyle konuşuyor: “Ailede iki veya daha fazla birinci derecede akrabada hastalığın bulunması durumunda ise bu oran 5- 11 kat arasında artış gösteriyor.” Ancak, doğru yaşam tarzını benimseyerek, prostat kanserine karşı koruyucu genlerimizi aktif hale getirip, prostat kanserine yol açan genleri de sessizleştirebileceğimizi vurgulayan Prof. Dr. Can Öbek, bu konuda; şişmanlıktan kaçınmayı, sigara içmemeyi, Akdeniz tipi beslenme tarzını benimsemeyi ve düzenli egzersiz yapmayı öneriyor.

Diş eti çekilmesi ile başlıyor

Diş eti çekilmesi ile başlıyor

Yüzünüzün bir yarısında şiddetli bir ağrı mı hissediyorsunuz! Yanağınıza, çenenize, dişlerinize, dudaklarınıza, alnınıza ya da gözaltınıza vuran bir ağrı! Üstelik bu ağrının tetiklenmesi için; yüzünüze dokunmanız, yüzünüzü yıkamanız, yemek yemeniz, diş fırçalamanız hatta su içiyor olmanız bile yeterli! Toplumda bilinmeyen bu hastalığın adı; Trigeminal Nevralji! Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı “Hastalar Trigeminal Nevraljinin yol açtığı ağrıyı genellikle hayatlarında tecrübe ettikleri en şiddetli ağrı olarak tanımlıyorlar. Daha önceleri bu yüz ağrısına tahammül edebildiklerini fakat zamanla çok şiddetlendiğini belirtiyorlar. Ağrının diş kaynaklı olduğu düşünülerek uzun dönem diş tedavisi gören ve birden fazla dişi bu yüzden çekilen hastalar bile oluyor. Hatta Trigeminal Nevralji sebebiyle intihar girişiminde bulunan hastalar bulunmaktadır. Yüzünde çakma tarzında bir ağrı şikayeti olan hastaların zaman kaybetmeden bir beyin ve sinir cerrahına başvurması gerekir” diyor. Bu hastalığın ülkemizde her 100 bin kişiden 5’inde görüldüğünü ancak ileri yaş grubunda 100 bin kişide 23’e çıktığını belirten Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı Trigeminal Nevralji hakkında bilinmesi gereken 7 bilgiyi açıkladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı

Bu belirtilerle kendini belli ediyor!

Trigeminal nevralji, yüzün bir yarısında, çakma tarzında şiddetli ağrıyla belirti veren bir hastalık. Hastalar genellikle yüzün sağ ya da sol yarısında, sıklıkla yanağa, çeneye, dişlere, dudaklara nadiren de göz altına veya alnına doğru yayılan ağrı sebebiyle doktora başvuruyorlar. Şiddetli ve bezdirici olan bu ağrı, gün içinde defalarca anlık meydana geliyor ve elektrik çarpması şeklinde kendini gösteriyor. Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı “Bazı hastalar bu şiddetli ağrı sırasında her iki elini ağrının olduğu bölgeye doğru götürmek şeklinde bir hareket yaparlar. Ataklar birkaç saniyeden birkaç dakikaya kadar uzayabilir. Tek noktada ya da yayılan tarzda, ilk başlarda hafif olup zamanla giderek şiddetlenebilir. Bazı hastalarda yüze dokunmak, yüzünü yıkamak, yemek yemek, sıvı tüketmek ya da diş fırçalamak gibi gündelik davranışlar ağrıyı tetikleyebilir. Bu ağrı atakları dönemler halinde görülebilir, bazen günlerce ya da haftalarca atak yaşanmayıp sonrasında tekrar sık ataklar yaşanabilir” diyor.

Toplumsal farkındalık olmaması tedaviyi geciktiriyor!

Trigeminal nevraljinin hipertansiyon ve diyabet gibi toplum içinde sıklıkla gözüken ya da topluma yönelik sağlık bilgilendirmelerinde sıklıkla adı geçen bir hastalık olmadığını belirten Prof. Dr. Sabancı şöyle konuşuyor: “Hatta diğer branşlarda sağlık çalışanları arasında dahi akla kolay kolay gelmiyor. Doğru tanı ile çözümü kolay bir hastalık olmasına karşın uygun yönlendirme yapılmayan hastalar zorlu bir ön tedavi sürecinden geçiyorlar. Örnek olarak; trigeminal nevralji nedeniyle tedavi ettiğimiz hastaların önemli bir kısmının hikayesinde, bu hastaların öncesinde diş kaynaklı ağrı olduğu düşünülerek uzun dönem diş tedavisi gördüğü ve birden fazla dişinin bu yüzden çekildiğini duyuyoruz.”

Erken sinyal vermiyor!

Hastalık başlangıcından itibaren kendisine özgü ağrı şikâyeti ile kendisini gösteriyor. Kendini önceden belli etmesi ya da ortaya çıkmasının önüne geçmek için önlem almak gibi bir durum mümkün değil. Erken teşhisin bir faydası olmuyor.

Bu etkenler yol açabiliyor!

Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı, hastalığın nedeninin, rahatsızlığa ismini veren Trigeminal Sinirin herhangi bir sebeple (damar basısı, tümör basısı vb) etkilenmesi olduğunu belirterek “Bu hastalığa sahip kişilere yapılan tetkikler sonucunda; çoğu zaman beynin o bölgesinde bulunan ana atar damar yapılarından birisinin yüz duyusunu alan sinire bası yaptığı görülür. Ancak nadiren multiple skleroz (MS) ve benzeri hastalıkların varlığında ve trigeminal sinire komşu bir beyin tümörü varlığında da trigeminal nevralji ortaya çıkabilir. MS hastalığında ortaya çıkan trigeminal nevralji, yüzün iki tarafını da tutabiliyor” diyor.

Hastanın anlattıkları çok önemli!

“Bu hastalığın tanısında en önemli unsur hastanın hikâyesini ve şikayetlerini doktora anlatmasıdır” diyen Prof. Dr. Sabancı sözlerine şöyle devam ediyor: “Hastanın bu sinirin duyusunu aldığı alan içinde sınırlı kalan ve yüzün karşı tarafına geçmeyen, elektrik çarpması şeklinde anlık ortaya çıkan şiddetli ağrıyı tarif etmesi genellikle tanısını koymakta yeterli olmaktadır. Tanıyı koyduktan sonra sebebini araştırmak üzere beyin sapını görüntülemeye yönelik özel beyin MR tetkiklerini tamamlamak gerekir. Eğer hastalık, MS’in ilk bulgusu olarak karşımıza çıkarsa, o zaman MS tanısına yönelik ileri tetkikler yapmak gerekir.”

sağlık

Önce ilaç tedavisi uygulanıyor!

Trigeminal nevralji tanısı koyulan hastalarda öncelikle bu ağrıyı kesmeye yönelik kullanılan özel ilaçlar sayesinde hastanın yüzündeki çakma şikayetlerinin anlamlı olarak azaldığını belirten Prof. Dr. Sabancı tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “Tipik trigeminal nevraljide ilk yıllarda ilaçla geçen ağrı hastaların bir kısmında zamanla artar. İlaç dozu arttırılsa dahi ağrılar dayanılmaz hale gelir. Eğer hastanın ilaç kullanımına rağmen ağrısı devam ediyorsa ya da ilaç kullanımına bağlı ciddi yan etkiler (baş dönmesi, dengesizlik gibi) oluyorsa ameliyat ile tedavi gündeme geliyor. Ameliyat kararı alınan hastalarda iki farklı yöntem kullanılır; perkütan yöntem ve açık mikroskopik cerrahi. Perkütan yöntemde yüz bölgesinde bir iğne ile sinirin kafatasından çıkış noktasına ulaşılır. Bu bölgeden girildikten sonra balon şişirme (kompresyon) ya da radyofrekans yöntemi kullanılarak ağrı kesilir. Başka bir ifadeyle; trigeminal sinirin düğümü duyarsızlaştırılır. Açık mikroskopik cerrahi yönteminde ise kulak arkasından kafatasına bir pencere açılarak sinirin beyin sapından çıktığı noktaya ulaşılır ve sinir, çevresindeki bası yapan damardan uzaklaştırılır. Damarın sinire yaptığı bası kaldırılır.”

Ağrılar dayanılmaz oluyor!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Pulat Akın Sabancı “Trigeminal nevraljide ağrı ataklarının şiddeti ve sıklığı zamanla artma eğiliminde oluyor. Ağrının uygun tedavisinin yapılmaması veya geciktirilmesi uzun dönemde kişiyi giderek kötüleşen bezdirici sinir ağrılarına maruz bırakır. Uygun tedavi geciktikçe bu şiddette her gün ağrı yaşamak, hasta için oldukça ağır duygusal yükü beraberinde getiriyor. Bu tipte sürekli ağrı şikâyeti yaşayan ve uygun tedavi uygulanamamış hastalarda özellikle majör depresyon ve intihara meyil ile karşılaşabiliyoruz. Ayrıca trigeminal nevraljiye, MS grubu hastalıkların ve beyin tümörlerinin de sebep olabileceği unutulmamalıdır. Trigeminal nevralji hastalığı olan kişilerin sağlık kuruluşuna başvurmaması sonucunda MS ya da beyin tümörü gibi sebeplerin atlanacağı ve tedavi edilmesi hayati olan bu hastalıklara müdahalenin gecikeceği ya da yapılamayacağı göz önünde bulundurulmalıdır” diyor.

Sıcak hava kalpte stres yaratıyor!

Sıcak hava kalpte stres yaratıyor!

Birbiri ardına gelen sıcak hava dalgaları, her 10 kişiden 3’ünün yüksek tansiyon hastası olduğu ülkemizde kalp ve damar sağlığını zorlayacak sonuçlara yol açıyor. Yüksek sıcaklık ve yüksek nem faktörleri bir araya geldiğinde daha fazla kan akışına, dolayısıyla kalbin normal bir güne göre dakikada iki kat daha fazla kan pompalamasına ve daha hızlı atmasına yol açıyor. Oysa ki basit önlemlerle kalp için stres yaratan ve yüksek tansiyonu tetikleyen bu sıcak havanın etkisinden korunmak mümkün.

Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan vücudun atar damarlarını etkileyen yüksek tansiyonun (hipertansiyon), kalbin kan pompalamak için daha çok çalışmasını gerektirdiğini ve bunun da kalbin zorlanmasına neden olduğunu belirterek ülkemizde erişkin nüfusun yüzde 31,2’sinde hipertansiyon görüldüğüne dikkat çekiyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Prof. Dr. Murat Turfan

Bu sayılara dikkat!

Hava şartları, belirli sağlık sorunlarının tetiklenmesinde rol oynuyor. Yüksek sıcaklıklar ve yüksek nem, yüksek tansiyon hastalığı olan kişiler için ciddi sağlık sonuçlarına neden olabiliyor. En büyük riskler ise, sıcaklığın 21 derecenin üzerinde ve nemin yüzde 70’in üzerinde olduğu durumlarda ortaya çıkıyor. 50 yaşın üzerinde, fazla kilolu veya kalp, akciğer veya böbrek rahatsızlıkları olanlar başta olmak üzere bazı insanlar nemden etkilenme açısından daha yüksek riskle karşı karşıya kalıyor.

Sıcak, tansiyon düşüklüğüne yol açabilir

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, sıcak havaların yüksek tansiyonu nasıl etkilediğini şu sözlerle anlatıyor: “Kan basıncı vücudun ısıya maruz kalmasından etkileniyor; yüksek sıcaklıklar ve yüksek nem cilde daha fazla kan akışına neden oluyor. Bu da, kalbin normal bir güne göre dakikada iki kat daha fazla kan pompalamasına ve daha hızlı atmasına yol açıyor; sıcak havalarda vücut ısı kaybetmek için cilde giden kan akımını artırıyor. Bu da damarlarda gevşeme sağlayarak gerçekleşiyor. O yüzden yaz aylarında kan basıncı normal insanlarda daha düşüktür. Ancak hem terleme hem de damar yatağının gevşemesi tansiyonu özellikle ilaç alan hastalarda ileri derecede düşürebilir. Ayrıca bazı hipertansiyon ilaçları güneşe duyarlılığı artırır. Sonuç olarak, daha yüksek güneş yanığı riskine ve ciltte kabarcıklara veya kızarıklığa neden olabilen aşırı duyarlılık reaksiyonlarına sebep olabilir”.

Isı ve terleme ise ayrıca vücuttaki sıvı miktarını ve kan hacmini azaltarak vücudun susuz kalmasına yol açabiliyor. Bu durum da, vücudun soğuma kabiliyetine müdahale ederek kalp üzerinde stres yaratabiliyor. Ayrıca ilaçların vücutta dağılımlarına ve etkisinin değişmesine neden oluyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

10 öneriyi dikkatle uygulayın

Peki, bu kadar yaşamsal süreçleri tetikleyen sıcak havalardan nasıl korunmalıyız? Kardiyolog Prof. Dr. Murat Turfan, kalp ve damar sağlığımızı korumak için alınabilecek 10 öneriyi şöyle sıralıyor:

  • Bol su veya sağlıklı içecekler içerek susuz kalmayın. Su en iyisidir ama kalp yetmezliğiniz olduğu için sıvı alımınızı kısıtlamanız söylendiyse, doktorunuzla konuşmalısınız.
  • Alkollü içkiden kaçının. Alkol su kaybına neden olduğundan vücudunuz susuz kalabilir.
  • Yüksek su içeriğine sahip, iyi vitamin ve mineral kaynağı olan salata ve meyve gibi soğuk yiyecekleri tüketin.
  • Evinizi serin tutmaya çalışın. Direkt güneş ışığı alan pencereleri varsa panjur veya perde ile kapatın. Dışarısı evinizden daha soğuksa pencereleri açın. Evinizi daha sıcak hale getirebileceklerinden, ihtiyacınız olmayan tüm ışıkları veya elektrikli ekipmanı kapatın.
  • Uyumak için evinizin en serin yerini seçin.
  • Hafif, bol giysiler giyin.
  • Gündüz 11:00 ile 15:00 saatleri arasında günün en sıcak saatlerinde güneşten uzak durun. Çıkacaksanız güneş kremi sürün, şapka takın ve yanınızda su taşıyın.
  • Aşırı fiziksel egzersizden kaçının.
  • Bazı ilaçlar, vücuttaki su oranını ve yüksek sıcaklıklara tepki verme yeteneğinizi etkileyebilir. Eğer şu ilaçları kullanıyorsanız yaz aylarında doktorunuza danışın: Beta blokerler ve diüretikler dahil olmak üzere yüksek tansiyon için kullanılan ilaçlar; antihistaminikler veya dekonjestanlar gibi alerji ilaçları ile antipsikotikler gibi psikiyatri ilaçları.
  • Tıpkı yüksek sıcaklıklarda vücudunuzu serin tutmanın yollarını bulmanız gerektiği gibi, ilaçlarınızı da aşırı sıcağa maruz kalmamaları için uygun şekilde saklayın. Diyabet tedavisi için kullanılan insülin de dahil olmak üzere bazı ilaçlar sıcaklık değişimleri sırasında bozulabilir. İlaçları serin ve kuru bir yerde saklayın. İlaçları banyoda, pencere pervazında veya bir araçta saklıyorsanız, aşırı ısı ve nemden etkilenme oranını düşürmek için ilacı orijinal kabında saklayın.

Yaz sıcaklarında hayati sonuçlar doğurabilir!

Yaz sıcaklarında hayati sonuçlar doğurabilir!

Yaz sıcaklarının her geçen gün arttığı şu günlerde en çok sağlık açısından dikkat edilmesi gerekenler listesinde besin zehirlenmesi ilk sıralarda yer alıyor. Zira artan ısı, mikropların üremesi için gereken şartları daha elverişli hale getiriyor. Bu mikropların ürediği gıdaların tüketilmesiyle yaşanan besin zehirlenmeleri özellikle kronik hastalığı olan, çocuklar, yaşlılar ve hamileler için büyük risk taşıyor, hatta ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Sağlık Bakanlığı, her yıl yaklaşık 6 milyon kişinin bu sorunu yaşadığını belirtiyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja, besin zehirlenmesine yol açan mikroba göre belirtilerin farklılık gösterdiğini vurguluyor ve “Yalnızca belirtilerin çeşitleri değil, belirtilerin görülme süresi de değişir. Bazen besinin vücuda alınmasından sonraki birkaç saatte görülebilen belirtiler bazen günler sonra ortaya çıkabiliyor. Ancak başlıca belirtilerin bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal (su gibi veya kanlı) ve ateş olduğunu söyleyebiliriz” diyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Dr. Edvin Murrja

İyi temizlenmeyen ve iyi pişirilmeyen gıdalar zehirleyebilir!

Dr. Edvin Murrja, besin zehirlenmesine yol açan virüs ve bakterilerin tek bir tip olmadığını, norovirüs veya rotavirüs gibi virüslerin yanı sıra salmonella, E.coli gibi bakterilerin veya küçük kurtlar gibi parazitlerin de enfeksiyona yol açabileceğini ifade ediyor. Enfeksiyon etkenlerinin besinlere bulaşma yollarını ise şöyle sıralıyor:

  • Besinleri hazırlayan kişi hastaysa elleri aracılığıyla yiyeceklere bulaştırabili
  • Uygun olmayan koşullarda saklanan yiyeceklerdeki mikroplar el ya da yeme yoluyla insana geçer.
  • Besinler iyi yıkanmadıysa ya da üzerlerindeki bakteriler ölene kadar pişirilmediyse hastalık oluşturabilir.
  • Yiyeceklerin hazırlanmasında kullanılan kesme tahtası veya bıçaklar düzgün temizlenmediyse yiyeceklerdeki mikrop diğerlerine de bulaşabili

“Belirtiler birkaç saatte de görülebilir birkaç gün sonra da”

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja, besin zehirlenmesine yol açan etkenlere göre belirtilerin farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor ve “Bazen besinin vücuda alınmasından sonraki birkaç saatte görülebilen belirtiler bazen günler sonra ortaya çıkabiliyor. Ancak başlıca belirtilerin bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal (su gibi veya kanlı) ve ateş olduğunu söyleyebiliriz. Nadir olarak da görme bozukluğu, sersemlik, eller ve kollarda uyuşma, karıncalanma gibi nörolojik bulgular da olabilir” diyor.

Bu şikayetler varsa hemen hastaneye gidin!

Peki, ne zaman sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir? Çocuk, yaşlı, hamile veya kronik hastalığı olan kişilerin derhal hastaneye gitmesi gerekiyor. Bahsi geçen risk grubunda yer almayan kişilerin ise şu belirtilerin görülmesi halinde acilen hastaneye gitmesi tavsiye ediliyor: “Ateş 38.5 ve üzerindeyse; günde 6’dan fazla tuvalete gitmek gerektiyse; dışkıda kan varsa; karın ağrısı çok şiddetliyse; sıvı kaybına rağmen iştah yoksa; yorgunluk, ağız kuruluğu, kas krampları, koyu renkli idrar gibi susuzluk belirtileri geliştiyse”.

Genellikle birkaç günde tedavi sonuç veriyor

Besin zehirlenmesi tanısı konulması için, hekim belirtileri ve hastanın bir hafta içinde tükettiği gıdaları inceliyor. Tansiyon, nabız, ateş ve kilo değerlerine bakılıyor, gerekli görülürse kan ve dışkı testi yapılıyor. Vücutta sıvı eksikliği varsa takviye ediliyor ve belirtilere yönelik tedavi planlanıyor. Besin zehirlenmesinde nadiren antibiyotik gerekiyor. Hangi etkenden etkilenildiği bilinmese bile zehirlenme vakalarında hasta genellikle birkaç gün içinde tedaviye cevap verip iyileşiyor.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja, besin zehirlenmesi durumunda yapılması gerekenler hakkında şu bilgileri verdi:

Sık sık ve bol suda yıkayın

Elleri sık sık yıkamak çok önemli. En az 20 saniye yıkanmalı ve mutlaka iyi bir sabun kullanılmalı. Ellerin mutlaka yıkanması gereken durumların başında ise şunlar geliyor: Tuvalete gittikten sonra, bebek bezini değiştirdikten veya hayvanlarla temas ettikten sonra… İyi yıkanması gerekenlerin başında tencere, tava, çatal ve kaşık gibi yiyecek malzemeleri de geliyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Buzdolabı sıcaklığını kontrol edin

Yazın buzdolabının sıcaklık ayarını kontrol edin. Yiyecek ve içeceklerin bozulmaması için buzdolabının 4 derece ve onun altında olmalı. Dondurucu kısmının sıcaklığı ise en az -18 derecede tutulmalı.

Çiğ yiyeceklerden uzak durun

Edvin Murrja, özellikle az pişmiş ve çiğ yiyeceklerin enfeksiyon etkenlerinin hızlıca üreyebileceği bir ortam olduğunu belirterek nelere dikkat etmemiz konusunda şu bilgileri veriyor:

  • Az pişmiş seviyorsanız bile, yazın az pişmiş etlerden uzak durun. Kaynatma ya da buharda uzun süre pişirme yöntemini tercih edebilirsiniz.
  • Pişirdiğiniz yemekleri oda sıcaklığına gelir gelmez, buzdolabına koyun.
  • Çiğ etlerin hazırlanması ve saklanması sırasında diğer yiyeceklerle temas etmemesi gerekir. Zira, temas zararlı bakteri ya da virüs gibi etkenlerin bulaşmasına neden oluyor.
  • Çiğ ya da yarı çiğ etleri keserken kullandığınız bıçak, kesme tahtası ve maşa gibi aletleri temizlerken çevreye su sıçramamasına özen gösterin. Zira bu yiyeceklerdeki enfeksiyon etkenleri suyla birlikte çevreye ve orada yapılacak yiyeceklere bulaşabilir.
  • Pastörize ya da kaynatılmış süt kullanın. Çiğ süt içmeyin, çiğ süt ile yapılmış dondurma ve özellikle yumuşak peynir tüketmeyin.

Meyve ve sebzeleri iyi yıkayın

Yazın bol miktarda tüketilen sebze ve meyvelerin çok iyi yıkanması, hatta sirkeli suda bekletilerek temizlenmesinin yararlı olacağını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Edvin Murrja şunları söylüyor:

  • Meyve ve sebzeleri bol suda ve akar suda yıkayın. Bir kaba doldurulmuş suda yıkamak iyi temizlenmesi için yeterli değildir. Ayrıca marul gibi zor yıkanan besinleri, sirkeli suda bekletmekte yarar var.
  • Salata malzemelerinin iyi yıkanması kadar, yapıldıktan sonra üstü açık ve oda sıcaklığında bekletilmemesi çok önemli. Bekleyen salatalık, riskli olabilir, yemeyin!

Yaz aylarında dış kulak enfeksiyonları artıyor!

Yaz aylarında dış kulak enfeksiyonları artıyor!

Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte deniz ve havuz sezonu açıldı. Tatil planlarının şekillenmeye başladığı bu sıcak yaz günlerinde pek çok kişi serin sulara koşacak. Ancak dikkat! Özellikle kulak sağlığı açısından bazı önlemlere dikkat edilmediğinde tatil keyfi zehir olabiliyor! Dış kulak enfeksiyonlarında yaz aylarında artış yaşandığını belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil, kulaklarımızda birçok soruna davetiye çıkaran yaz risklerine karşı uyarılarda bulundu ve bu risklere karşı alınması gereken 7 etkili önlemi açıkladı.

İşitme görevinin yanı sıra vücudun dengesini sağlamada da çok önemli bir rol oynayan, vücudumuzun en karmaşık organları arasında yer alan kulaklarımız özellikle yaz aylarında önemli risklerle karşı karşıya kalıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi KBB Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil yaz aylarında özellikle dış kulak yolu enfeksiyonlarında artış yaşandığını belirterek “Yüzülen havuz veya denizin temiz olmaması çoğunlukla kulakta enfeksiyona yol açabiliyor. Ayrıca havuzdaki klor dış kulak yolunun dış etkenlere karşı direncini düşürüyor. Su teması sonrası kulakların nemli bırakılması ise özellikle mantar enfeksiyonlarının gelişimine neden oluyor” diyor.

Prof. Dr. Arif Ulubil

Havuz ve denizde dikkat!

Dış kulak yolunun çok kolay bir şekilde havuz ve denizdeki mikroorganizmalardan enfekte olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Arif Ulubil şöyle konuşuyor: “Yaz döneminde dış kulak yolu enfeksiyonu diye tabir edilen bölgenin enfeksiyonlarını sıklıkla görmekteyiz. Deniz ve özellikle havuz suyunun içindeki mikroplar başlı başına bu bölgede enfeksiyona yol açabilirler. Havuz suyu mikrop açısından temiz olsa dahi yüksek pH değerine sahip olduğundan dış kulak kanalındaki düşük pH oranını bozup mikropların bu bölgede yerleşip üreyebilmelerine zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra kulak kanalında sıkışan ve doğru temizlenemeyen kulak kirinin suyla teması sonucu geçmeyen kulak tıkanıklıkları oluşabilir.”

Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil

Kulak çubuğuyla gelen tehlike!

Kulak kirini temizlemek ya da kulak tıkanıklığını açmak amacıyla kulak çubuğu da çok yaygın kullanılıyor ancak dikkat! Normal şartlar altında kulak kirinin kendiliğinden dışarı atıldığını, kulak temizliği için kulak pamuğu kullanıp çok fazla derine sokulduğunda ise kirin iyice zara doğru itilerek tıkanıklığın arttığını belirten Prof. Dr. Arif Ulubil “Bu da enfeksiyona zemin hazırlar. Bu nedenle kulak çubuğu ya da gelişigüzel damla kullanmak yerine mutlaka doktora başvurmak gerekir” diyor.  Prof. Dr. Arif Ulubil bakteri kaynaklı dış kulak yolu enfeksiyonunun şiddetli kulak ağrısına yol açtığını, kulak mantarında ise inatçı kulak kaşıntıları oluştuğunu belirtirken bu sorunların da yazın çok yaygın görüldüğünü söylüyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil

Kulak sağlığı için 7 önemli önlem!

KBB Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil yazın kulak sağlığı için dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıralıyor;

  • Havuzun ve denizin temiz olmasına dikkat edin.
  • Duş veya yüzme sonrası kulaklarınızı kurutmaya çalışın çünkü kanaldaki nem enfeksiyona zemin hazırlayabiliyor.
  • Kulaklarınızı deniz veya havuzdan sonra bir havlu veya saç kurutma makinesi ile kurutun.
  • Mevcut bir kulak zarı probleminiz yoksa kulak tıkacı kullanmayın. Aksi taktirde kulak tıkacı hem kulağın havalanmasını bozabilir hem de sert tıkaçlar dış kulak yolu cildine zarar vererek enfeksiyon riskini artırabilir.
  • Bonenizin çok sıkı olmamasına dikkat edin.
  • Kulağınızda tıkanıklık veya basınç hissettiğinizde rahatlamak için kesinlikle kulak çubuğu kullanmayın.
  • Herhangi bir sorunda gelişigüzel uygulamalardan kaçınıp mutlaka hekime başvurun.

Bahar alerjisine karşı etkili önlemler!

Bahar alerjisine karşı etkili önlemler!

Hapşırma nöbetleri, gözlerde kızarma ve sulanma, öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı, göz altlarında mavimsi morluklar… Bunlar gibi daha bir çok şikayete yol açabilen bahar alerjisi doğanın canlanmasına inat pek çok kişide yaşam kalitesini büyük ölçüde düşürüyor, sağlığı olumsuz etkiliyor. Solunum yolu alerjik hastalıklarının görülme sıklığının son yıllarda tüm dünyada arttığını belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Alerji; bağışıklık sistemimizin, dışarıdan gelen yabancı maddelere karşı aşırı tepki vermesi durumudur. Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında ortaya çıkan ve halk arasında ‘saman nezlesi’ ve ‘bahar alerjisi’ olarak adlandırılan bu alejik reaksiyonlardan ülkemizde en çok sorumlu olan bitkiler; çayır (çimen), ağaç (özellikle yaprak döken ağaçlar) ve yabani otlardır. Yapılan çalışmalar; yine ülkemizde bahar alerjisinin görülme sıklığının yaklaşık yüzde 10 olduğunu göstermektedir. Bahar alerjisi gerekli önlemler alınmaz ve tedavi edilmezse, sinüzit, otit (orta kulak iltihabı) hatta astıma neden olabilmektedir” diyor. Peki bahar alerjimiz olup olmadığını hangi sinyallerle anlayabiliriz? Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim bu sinyalleri ve korunma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Tülin Sevim

Bahar alerjiniz var mı? 9 soruda kendinizi test edin!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, bahar alerjisinin öne çıkan belirtilerini şöyle sıralıyor ve özellikle ilkbahar-sonbahar aylarında, çoğunlukla da polenler nedeniyle bu belirtilerden bir veya birkaçı günlük yaşantıyı olumsuz etkileyecek sıklıkta oluyorsa mutlaka Alerji,  Göğüs Hastalıkları veya Kulak Burun Boğaz Uzmanına danışılması gerektiğini söylüyor. İşte o belirtiler;

  1. Art arda hapşırık nöbetleriniz oluyor mu?
  2. Alerjenlerle karşılaştığınızda burun tıkanıklığı / burun akıntısı başlıyor mu?
  3. Gözlerinizde, burnunuzda, ağız ve kulaklarınızda kaşıntı başlıyor mu?
  4. Gözleriniz şişiyor, kızarıp sulanıyor ve göz altlarında morluklar oluşuyor mu?
  5. Geniz akıntısı, öksürük, hırıltılı solunum, nefes darlığı şikayetleriniz oluyor mu?
  6. Cildinizde kaşıntı ve döküntü oluyor mu?
  7. Koku ve tat duyunuzda azalma hissediyor musunuz?
  8. Burun tıkanıklığına bağlı horlama ve uyku bozukluğu sorunu yaşıyor musunuz?
  9. Gün içerisinde konsantrasyon bozukluğu, halsizlik ve yorgunluktan şikayetçi misiniz?

Özellikle polen mevsiminin başladığı ilkbahar ve sonbahar aylarında ortaya çıkan ve günlük yaşam kalitesini büyük ölçüde vuran alerjik şikayetlerin birkaç ay devam ettiğini söyleyen Doç. Dr. Tülin Sevim, bahar alerjisinin tedavi edilmediğinde sinüzit, otit (orta kulak iltihabı) hatta astıma yol açabildiğini vurguluyor.

Bahar alerjisine karşı 5 etkili önlem!

Alerjik hastalıkların tedavisinde ilk ve en önemli adımı ‘sorumlu alerjenden uzaklaşmak’ olarak açıklayan Doç. Dr. Tülin Sevim, polenlerden kaçınmanın kolay olmadığını ancak bazı önlemlerle polen mevsiminin daha rahat geçirilebileceğini söylüyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim bahar alerjisine karşı alınabilecek önlemleri şöyle açıklıyor;

Eve gelince giysilerinizi değiştirin

Dış ortamdaki polenler saçınıza, vücudunuza, giysilerinize ve ayakkabılarınıza yapışabildiğinden eve geldiğinizde kıyafetlerinizi değiştirin. Gözlüklerinizi suyla yıkayın. Duş alın, saçınızı ve yüzünüzü bol suyla yıkayın. Polenlerin yapışmaması için çamaşırlarınızı dışarıda kurutmayın.

Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim

Alerjiniz olup olmadığını öğrenin

Çoğu ağaç polenleri kış sonu ve ilkbahar başında atmosferde yoğun olurken, çayır (çimen) ve tahıl polenleri ilkbaharda ve yaz başında, yabani ot polenleriyse yaz sonu ve sonbaharda daha yoğun olarak bulunuyor. Doç. Dr. Tülin Sevim, basitçe uygulanan deri testi veya bazı kan testleriyle alerjiye neden olan polenleri öğrenerek kendinizi koruyabileceğinizi belirtiyor.

Kapı ve pencerelerinizi kapalı tutun

Polenler özellikle sabah erken saatlerde ve öğle saatlerinde yoğun olarak bulunup akşam saatlerinde azalıyor. Polen yoğunluğu, sıcak, güneşli ve rüzgarlı havalarda artarken, yağmur yağdıktan sonraki ilk birkaç saatte büyük oranda kayboluyor. Polen yoğunluğunun arttığı saatlerde kapı ve pencerelerinizi kapalı tutmaya, araba kullanırken camların kapalı olmasına, evde, işyerinde ve aracınızdaki klimalarda polen filtresi kullanmaya özen gösterin. Toplu taşıma araçlarında açık pencere veya kapılardan uzakta oturmaya gayret edin.

Dışarı çıkarken bunlara dikkat edin!

Polenlerin yoğun olduğu anlarda açık hava aktivitelerinizi en aza indirin, mümkünse dışarı çıkmayın. Çayırlık (çimenlik) alanlarda piknik yapmamaya, çimler biçilirken yakında bulunmamaya dikkat edin. Doç. Dr. Tülin Sevim, “Dışarı çıkarken; polenlerin ağız ve burundan girişini önlemek için maske, gözlere girmesini önlemek için güneş gözlüğü takın. Polenlerin saçlarınıza ve vücudunuza yapışmasını önlemek için şapka kullanın, uzun kollu ve uzun bacaklı giysiler tercih edin” diyor.

İlaçlarınızı düzenli kullanın

Doktorunuz size tablet, burun spreyi gibi ilaçlar yazdıysa, şikayetleriniz azalınca bu ilaçları doktorunuza danışmadan bırakmayın. Etkili bir tedavi için ilaçlarınızı doktorunuzun önerdiği süre boyunca düzenli olarak kullanmaya dikkat edin.