Yazılar

Sabahları belirginleşen baş ağrısına dikkat!

Sabahları belirginleşen baş ağrısına dikkat!

Halk arasında ‘göz tansiyonu’ olarak bilinen glokom dünyada en önemli görme kaybı ve körlük nedenleri arasında 2. sırada yer alan bir hastalık. Ülkemizde yaklaşık her 13 kişiden 1’ine görme sinirinin ilerleyici hasarıyla seyreden glokom tanısı konuyor. Glokom yenidoğan döneminden itibaren her yaşta görülse de genellikle 40 yaşındaki kişilerde ortaya çıkıyor. Özellikle ailesinde glokom öyküsünün olması ise riski 7 kat artıyor.  Tedavide gecikildiği takdirde kalıcı görme kaybı ve körlükle sonuçlanan glokom açık açılı ve kapalı açılı olmak üzere temel olarak iki gruba ayrılıyor. Acıbadem International Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir, en sık görülen açık açılı glokomun çoğunlukla görme alanında belirgin bir hasar oluşturuncaya dek belirti vermemesi nedeniyle erken teşhis için yılda en az bir kez göz muayenesi yapılması gerektiğine dikkat çekerek, “Glokomda oluşan görme sinirindeki hasarı geriye döndürmek mümkün değildir. Bu nedenle kalıcı görme kaybını önlemenin tek yolu, hastalığa erken tanı konulmasıdır.  Dolayısıyla erken tanı için hiçbir yakınması olmasa bile herkesin yılda bir kez göz muayenesi ve göz tansiyonu kontrolünden geçmesi gerekmektedir. Ailesinde göz tansiyonu olanlar ise daha sık kontrolden geçmelidir” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir, sinsi ilerlese de glokomun bazen çeşitli yakınmalara da neden olabildiğini belirterek, “Özellikle sabahları belirginleşen baş ağrısı veya geceleri ışıkların etrafında hareler görülmesi glokomun önemli bir belirtisi olabilmektedir. Bu durumda hemen bir hekime başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor.

Dr. Nezih Özdemir

Dr. Nezih Özdemir

 Göz içindeki sıvının dengesi bozulunca…

Glokom, gözün içerisinde üretilen ve küçük kanalcıklar yoluyla gözü terk eden aköz sıvısının dengesinin bozulması nedeniyle gelişen bir hastalık. Gözümüzde üretilen ve göz yapılarını besleyen aköz sıvısı normal durumlarda gözden dışarı atılıyor. Göz içi sıvısının dışa akım yollarında bazı sebeplerden dolayı tıkanıklık gelişiyor. Dolayısıyla üretilen sıvı ile dışarı atılan sıvıda dengesizlik oluşuyor. Gözün içindeki sıvı hacminin artması sonucu gözün içindeki basınç yükseliyor. Gözde yükselen basınç göz sinirlerinin geri dönüşümsüz hasar görmesine neden olabiliyor. Dr. Nezih Özdemir, glokomun dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilebildiğini belirterek, “Hastanın göz içi basıncının ölçülmesi, göz dibi muayenesi ve göz sinirlerinin incelenmesi, görme alanı testinin yanı sıra görme siniri ve sinir lifi tabakasını inceleyen ileri tetkikler ile teşhis konulabilmektedir” diye konuşuyor.

Pek çok etken riski artırıyor!

Yüksek göz tansiyonu glokomun en önemli nedeni olmasına karşın hastalığa yol açabilen pek çok risk faktörü mevcut. Yaşın ilerlemesi, kalıtımsal faktörler, sistemik hipertansiyon, arterioskleröz gibi vasküler hastalıklar, kollajen doku hastalıkları, böbrek hastalıkları, hematolojik bozukluklar ve neoplastik hastalıklar da glokoma yol açabiliyor. Ayrıca endokrin bozukluklar ile hipofiz tümörü, cushing sendromu, diyabet veya tiroit gibi hastalıkların varlığında da glokom gelişebiliyor.

Glaucoma

Sabahları belirginleşen baş ağrısına dikkat!

Hastalığın başlangıç aşamasında az sayıda hücre etkilendiği için hasta görmeyle ilgili bir olumsuzluk algılamıyor. Sinir  hücrelerinin kaybına  bağlı  olarak zamanla görüntü  bozuluyor ve gördüğümüz  alanda  kayıplar   oluşuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir, erken evrede genellikle sinsi ilerlese de glokomun bazen çeşitli belirtiler ile kendini belli edebildiğine işaret ederek, “Hastalar bazen bulanık görme, sabahları belirginleşen baş ağrıları, geceleri ışıkların etrafında halka görülmesi, televizyon izlerken göz çevresinde ağrı gibi  sorunlardan yakınabilmektedirler. Göz tansiyonunun çok yükselmesi ise hastalığın artık ileri evreye geldiği anlamına gelmektedir” diyor.

Görme kaybının ilerlemesi önlenebiliyor!

Glokom birçok hasta tarafından ancak belirgin görme kaybı ortaya çıktığında fark ediliyor. Çok ilerleyen ve tedavi edilmemiş durumdaki glokomda geri dönüşsüz görme kaybı kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla tedavide görme kaybının ilerlemesini önlemek hedefleniyor. İlk basamak tedavi olan medikal yöntemden oldukça etkili sonuçlar elde ediliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir,  ilaç tedavisinin yetersiz veya etkisiz olduğu durumlarda ise çeşitli cerrahi yöntemlerden faydalanıldığını belirterek, “Hangi cerrahi yönteme başvurulacağına hastanın muayene bulgularına göre karar verilmektedir. Günümüzde hastanın ihtiyacına göre değişik  cerrahi yöntemler uygulanmaktadır. Genellikle kanal açılarak yapılan trabekülektomi yöntemi tercih edilmektedir. Ayrıca göz içindeki sıvıyı boşaltan kanalın açılması veya göze gelen sıvının göz yüzeyinden uzaklaştırılması yöntemi olan drenaj uygulamaları da vardır. Bu yöntemler sayesinde görme kaybının ilerlemesi önlenebilmektedir. Tedavinin başarılı olmasındaki en önemli kriter ise hastanın doktorunun önerilerine uymasıdır” diyor.

Bu öneriler enerjinizi yükseltecek!

Bu öneriler enerjinizi yükseltecek!

Halsizlik, mutsuzluk, dikkat eksikliği, kas veya eklem ağrıları gibi yakınmalarınız var mı? Gece saatlerce uyumanıza rağmen sabahları yataktan kalkmakta güçlük çekiyor musunuz? Bu sorunlar size tanıdık geliyorsa, nedeni yaşam kalitemizi oldukça düşürebilen ‘bahar yorgunluğu’ olabilir!  Bahar yorgunluğu genellikle kışın sona erip baharın gelmesiyle ortaya çıkan bir durum. Vücudumuz kış aylarında azalan gün ışığına ve düşen sıcaklıklara uyum sağlamak için enerji harcıyor. Bahar geldiğinde günlerin uzaması ve hava sıcaklıklarının artmasıyla birlikte vücut bu değişime uyum sağlamakta zorlanabiliyor. Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, bunun sonucunda bahar yorgunluğu sorunu yaşanabileceğine işaret ederek, “Bahar yorgunluğunun başlıca nedenleri arasında; düzensiz uyku alışkanlıkları, beslenme düzenindeki değişiklikler ve mevsim geçişlerine bağlı olarak vücuttaki hormon seviyelerindeki dalgalanmalar yer alır. Sağlıklı beslenmek, bol su içmek ve düzenli egzersiz yapmak gibi önlemler alınarak baharı enerjik geçirmek mümkündür. Bahar yorgunluğuna karşı özellikle beslenme alışkanlıklarına dikkat edilmesi son derece önemlidir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, baharı enerjik geçirmek için beslenme ve sıvı tüketimiyle ilgili dikkat etmeniz gereken 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz

Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz

Güne mutlaka kahvaltı ile başlayın

Dengeli bir kahvaltı güne enerjik başlamaya yardımcı oluyor ve gün boyunca enerji seviyelerini koruyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, “Bahar yorgunluğuyla mücadele etmek için kahvaltıda protein, karbonhidrat ve sağlıklı yağ içeren bir kombinasyon tercih edilmelidir” diyor.

Dengeli ve çeşitli beslenin

Bahar yorgunluğu genellikle vücudun vitamin ve mineral eksikliğinden kaynaklanıyor. Dengeli ve çeşitli besin gruplarından yeterli miktarda beslenmek vücudu bu dönemde güçlendiriyor ve enerji seviyelerini yükseltiyor. Dolayısıyla günlük menüde sağlıklı protein kaynaklarına (örneğin tavuk, balık, tofu), lif açısından zengin tam tahıllı gıdalara (örneğin esmer pirinç, tam buğday ekmeği), antioksidan bakımından zengin meyve ve sebzelere (örneğin ıspanak, çilek brokoli) ve sağlıklı yağlara (örneğin avokado, badem, zeytinyağı) yer vermek önem taşıyor. Bu besin gruplarının her biri vücudun ihtiyacı olan farklı besin öğelerini sağlıyor. Protein kaynakları kas ve dokuların yenilenmesine yardımcı olurken, lifli tam tahıllar sindirimi düzenliyor ve uzun süre tok kalmanıza yardımcı oluyor. Antioksidanlar vücudu serbest radikallerin zararlı etkilerinden korurken, sağlıklı yağlar beyin fonksiyonlarını destekliyor ve enerji seviyelerini artırıyor.

Öğün atlamayın

Düzenli aralıklarla beslenmek kan şekerinin dengelenmesine ve enerji seviyelerinin stabil kalmasına yardımcı oluyor. Özellikle sabah kahvaltısı  metabolizmayı hızlandırıyor ve enerjinin gün boyunca sürmesini sağlıyor.

Antioksidandan zengin besinler tüketin

Bahar yorgunluğu genellikle vücudun oksidatif stresle başa çıkma yeteneğini azaltıyor. Antioksidanlar, serbest radikallerle savaşarak hücresel hasarı önlüyor ve bağışıklık sistemini destekliyor. Bu sayede bahar yorgunluğunun etkilerini azaltabiliyor. Yeşil çay ve beyaz çay gibi antioksidan içeren içecekler bu dönemde vücudu destekliyor.

Su miktarını artırın

Baharda enerjinizi yükseltmek için günde 2 – 2.5 litre su içmeye özen gösterin. Zira bahar aylarında artan sıcaklıklar ve terleme, vücudun su ihtiyacını artırıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, “Yeterli miktarda su içmek vücudu nemli tutar, sindirimi destekler ve enerji seviyelerini yükseltir” diyor.

Düşük glisemik indeksli besinler önemli

Tam buğday ekmek, kinoa ve mercimek gibi düşük glisemik indeksli besinler kan şekerinin dengeli bir şekilde yükselmesini sağlıyor ve enerji seviyelerini daha uzun süre stabil tutuyor. Bu işlevleri de bahar yorgunluğunun etkilerini azaltarak daha istikrarlı bir enerjiye katkıda bulunuyor.

ıcaklıklara uyum sağlamak için enerji harcıyor. Bahar geldiğinde günlerin uzaması ve hava sıcaklıklarının artmasıyla birlikte vücut bu değişime uyum sağlamakta zorlanabiliyor. Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, bunun sonucunda bahar yorgunluğu sorunu yaşanabileceğine işaret ederek, “Bahar yorgunluğunun başlıca nedenleri arasında; düzensiz uyku alışkanlıkları, beslenme düzenindeki değişiklikler ve mevsim geçişlerine bağlı olarak vücuttaki hormon seviyelerindeki dalgalanmalar yer alır. Sağlıklı beslenmek, bol su içmek ve düzenli egzersiz yapmak gibi önlemler alınarak baharı enerjik geçirmek mümkündür. Bahar yorgunluğuna karşı özellikle beslenme alışkanlıklarına dikkat edilmesi son derece önemlidir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, baharı enerjik geçirmek için beslenme ve sıvı tüketimiyle ilgili dikkat etmeniz gereken 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doymamış yağları tercih edin

Omega-3 yağ asitleri, beyin fonksiyonlarını destekliyor ve zihinsel enerjiyi artırıyor. Balık gibi omega-3 bakımından zengin besinlerin tüketilmesi bahar yorgunluğuyla mücadelede yardımcı olabiliyor.

Kafein ve şeker içeren içeceklerden kaçının

Kafein ve şeker içeren içecekler kısa süreli enerji artışlarına neden olabiliyor, ancak ardından düşüş yaşatabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, “Dolayısıyla bu içeceklerin tüketimini azaltmak veya sınırlamak daha istikrarlı bir enerji seviyesi sağlayarak bahar yorgunluğunun etkilerini azaltabilir” bilgisini veriyor.

Tuz tüketimini kısıtlayın

Yüksek tuz tüketimi su tutulumuna yol açarak enerji seviyelerini düşürebiliyor. Bu tablo da bahar yorgunluğunun etkilerini artırabiliyor. Tuz tüketimini azaltmak vücudun su dengesini koruyarak enerji seviyelerini daha dengeli tutabiliyor.

Uykusuz kalmayın

Bahar yorgunluğuyla mücadelede düzenli ve yeterli uyumak önem taşıyor. Yeterli uyku vücudun yenilenmesine ve enerji depolarının dolmasına katkı sağlıyor.

Ramazan’da su tüketimine dikkat!

Ramazan’da su tüketimine dikkat!

Oruç tutmak fiziksel ve ruhsal sağlığımız üzerinde pek çok fayda sağlasa da, bazı kurallara dikkat etmediğimizde böbrekleri etkileyebiliyor. Beslenmenin hastalıkların tedavisinde, ilerlemesinde veya gerilemesinde önemli olabileceğini belirten Acıbadem International Hastanesi Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Ramazan’da beslenme alışkanlıkları değişebileceği için özellikle böbrek hastalarında daha da önemlidir. Kronik böbrek hastalarının oruç tutmadan önce mutlaka hekimleriyle görüşmeleri gerekmektedir” diyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, kronik böbrek hastalarının Ramazan’da sağlıklı ve yeterli beslenmenin yanı sıra bol su tüketmeye de önem vermeleri gerektiğini belirterek, “Böbreklerimizin, vücudumuzda her gün oluşan zehirleri ve zararlı maddeleri atmak, kan yapmak, su ve tuz dengemizi sağlamak, tansiyonumuzu ayarlamak, kemiklerimizi kuvvetlendiren  D vitaminini yapmak gibi birçok işlevi vardır. Zararlı maddeleri atmak ve su – tuz dengesini ayarlamak için günlük alınan sıvının miktarı önemlidir. Günlük sıvı ihtiyacımız 1 – 1,5 litredir. Ramazan, bu yıl normal sıcaklık aylarına geldiği için aynı miktarda sıvı alımı yeterlidir. Aşırı zorlanmamalıdır” diye konuşuyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Böbrek hastalıkları genellenemez. Bu nedenle böbrek hastalığına sahip kişilerin Ramazan’da beslenme yaklaşımları farklı olmalıdır” diyerek, böbrek hastalarının oruç tutarken dikkat etmeleri gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Bilal Görçin

Dr. Bilal Görçin

İftar ve sahurda bol su için

Az sıvı almak böbrek fonksiyonları üzerine olumsuz etkiden ziyade idrar yolları taşı ve enfeksiyon hastalıklarında önem taşıyor. Dolayısıyla sık idrar yolları enfeksiyonu geçiren veya taş, kum döken kişilerin Ramazan’da daha dikkatli olmaları gerekiyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Bu hastalıklar oruç tutmaya engel değildir. Ancak hastalar iftar ve sahurda içtikleri su miktarını artırabilirler. Ramazan’da iftar yemeği ile sahur arasında en az 1 – 1.5 litre su içilmesi çok önemlidir. Çay ve kahve vücuttan su atılımına neden olduğu için sıvı alımında ana kaynak ise mutlaka su olmalıdır” diyor.

Midenize aniden yüklenmeyin

Hastalıkların şiddetlenmesi veya rahatsızlık vermesi susuzluktan çok aşırı yemek yemekten oluşuyor. Normal zamanda bile aşırı yemek sonrası kalp krizleri, beyin kanamaları artıyor. Açlığın ise olumlu etkileri bile olabiliyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Hipertansiyon hastaları, tek böbrekli kişiler, böbreğinde kist veya kistler olanlar bir anda aşırı yemekten kaçınmaları kaydıyla özel bir önleme gerek duymadan oruç tutabilirler. Bu hastalar, suyu iftar ve sahurda bol içmeli, sahura mutlaka kalkmalı, tüketilen tuz miktarına dikkat etmeli, ilaçlarını hekimlerinin önerilerine göre iftar, sahur ve yatmadan önceki zamanlarda düzenli almalıdırlar” diyor.

Tuz tüketimini kısıtlayın

Dünya Sağlık Örgütü, tüketilmesi gereken günlük tuz miktarını 5 gram  olarak öneriyor.  Bu miktar silme bir tatlı kaşığına denk geliyor. Böbrek yetmezliği olan hastaların ise tuz tüketimini daha fazla kısıtlamaları gerekiyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, böbrek yetmezliği hastaları için en önemli sorunun tuz tüketimi olduğu uyarısında bulunarak, “Vücudumuzda su tek başına hareket etmez. Mutlaka tuza eşlik eder. Örneğin idrar söktürücü dediğimiz ilaçlar idrarı söktürmez, tuzu atar, tuz da yanında suyu götürür. Bu nedenle özellikle böbrek ve kalp yetmezliği olan hastalarda tuz beraberinde suyu da tutacağı için tansiyon yükselmesi, kalp ve akciğer yetmezliği, böbrek yetmezliğinin şiddetlenmesine yol açabilir. Bunu önlemek için tuz içeriği yüksek turşu, salamura besinler, dondurulmuş gıdalar, tuzlu kuruyemişler, peynir ve zeytinin tuzlusu gibi gıdalardan uzak durulması çok önemlidir” diyor.

Bu besinlere dikkat!

Böbrek yetmezliği dışındaki ılımlı böbrek hastalarında aşırı diyet kısıtlamasına gerek görülmüyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Ancak üre, ürik asit, fosfor ve potasyum yüksekliği, kemik metabolizma bozukluğu varsa diyet önem taşımaktadır” uyarısında bulunarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kronik böbrek yetmezlikli hastaların kanlarında böbreğin atamadığı üre, ürik asit, fosfor ve potasyum başta olmak üzere birçok zehirli madde birikime uğramaktadır. Eğer hastanın fosfor miktarı yüksek ise fosfor içeren süt ve süt ürünleri ile balık gibi besinlerden kaçınılmalıdır. Diyabet, kronik böbrek yetmezliği ve potasyum tutucu etkisi olan tansiyon ilacı kullanan kişilerin de potasyumdan zengin gıdalar olan kayısı, muz, üzüm, şeftali, kivi, incir gibi meyveler ile bunların suyu, kurusu, reçeli ve marmeladından uzak durmaları gerekmektedir. Ürik asit hem gut hastalarında hem böbrek yetmezliği hastalarında yüksek olabilir. Ürik asit proteinlerin yıkım ürünüdür. Özellikle gut hastalarının hayvansal proteinleri daha az tüketmeleri yararlı olabilmektedir”

Dr. Bilal Görçin

Sahura mutlaka kalkın

Oruç tutarken yapılan en önemli hatalardan biri sahura kalkmamak oluyor. Ancak tüm gün aç kalacak olmanın kaygısıyla sahurda ağır yemekler tüketilmesi de susamaya yol açmasının yanı sıra hazımsızlık ve reflü gibi sindirim sistemi yakınmalarını artırırken böbrek ve kalp sağlığını da olumsuz etkiliyor.

Kahve ve çay vücudu susuz bırakmasın

Gazlı içecekler, soda, kahve ve çay da içerdikleri sodyum ile idrar söktürücü (diüretik) etkileri sebebiyle fazla tüketildiklerinde kan basıncını ve kalp hızını yükseltebiliyorlar. Ayrıca kafein içeriği yüksek olan kahve ve çay sanılanın aksine sıvı ihtiyacını karşılamak yerine idrar söktürücü özellikleri nedeniyle vücutta su kaybına yol açabiliyor. Dolayısıyla kahve ve çay yerine sıvı ihtiyacınızı su, bitki çayları, şekersiz komposto, ayran ile karşılamaya özen gösterin.

‘Her hastalık ayrı değerlendirilmeli’

Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, her hastalığı ve oruç tutmanın hastalık üzerine etkilerini ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğinin önemini vurguluyor. Dr. Bilal Görçin, şunları ekliyor: “Böbrek hastalıklarını 5 evreye ayırıyoruz. Evrelemeyi hastanın kan kreatin değerine göre yapıyoruz. I. ve II. evre en rahat evredir. Kreatinin normal veya çok az yükselmiştir. Bu evrede hastaların beslenme alışkanlıklarında belirtilen hususlara ve ilaçlarına dikkat etmek kaydıyla oruç tutmalarında sakınca yoktur. Evre IV ve V ise diyaliz hazırlık ve diyaliz aşamasıdır. Diyaliz hastaları oruç tutamaz. Çünkü hiç idrarları yoktur ve diyaliz işlemi sırasında verilen ilaçlar elektrotla kana karışır, kanları birçok madde ile temas edilir. Diyaliz hazırlık dönemi dediğimiz evre IV hastalarına da orucu önermiyoruz. Çünkü bu dönem ilaç kullanımı ve damar hazırlık dönemidir. Sorunsuz sonuçlanan böbrek nakli hastalarının ve böbrek vericilerinin ise oruç tutmalarında sakınca yoktur. İlaç kullanım zamanlarını ayarlamaları yeterlidir. Ancak böbrek hastalığı olanların hangi evrede olup olmadığına bakılmaksızın mutlaka nefroloji hekimiyle görüşüp, bu konuda bilgi almaları gerekmektedir”

Tırnaklarımız sağlığımız hakkında önemli ipucu veriyor!

Tırnaklarımız sağlığımız hakkında önemli ipucu veriyor!

Tırnaklarımız parmak uçlarına destek vererek dokunma ve taşımayı sağlayan önemli yapılar olduğu gibi kozmetik olarak da hayatımızın merkezinde yer alıyorlar. Bakımlı olmanın en önemli göstergelerinden biri olan tırnaklarımız aynı zamanda pek çok ciddi hastalığın işareti de olabiliyor.  Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl,  bu nedenle tırnaklarda aniden oluşan veya giderek artış gösteren değişimlerde hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Yaygın görülen pek çok önemli hastalık tırnakların renginde, şeklinde veya yüzeyinde  oluşan değişimlerle kendini belli edebilir. Değişimlerin dikkate alınması, çeşitli dermatolojik veya sistemik hastalıkların tanı konulmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle kişinin tırnak değişimini açıklayacak protez tırnak ve yapıştırıcı kullanmak gibi belirgin bir aktivasyonu yoksa dermatoloji hekimine başvurmasında fayda vardır.” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, tırnaklarda oluşan değişimlerin işaret edebilecekleri bazı hastalıkları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Şenay Ağırgöl

Dr. Şenay Ağırgöl

Sarı tırnak

Tırnak ve çevresindeki dokuların giderek kalınlaşırken tırnakların sarı renk almaya başlaması ‘sarı tırnak sendromu’ olarak ifade ediliyor.  “Tüm tırnakları etkileyen sarı renk önemlidir ve bu tablo akciğer hastalıkları, lenfödem ile kronik sinüzitle ilişkili olabilir” bilgisini veren Dr. Şenay Ağırgöl, şöyle devam ediyor: “Deri hastalıklarında sarı renk değişikliği en sık mantar nedeniyle görülür. Mantar ilerlediği zaman tırnağın sertliğini bozar. Tırnak yumuşak ve kırılgan hale gelerek kalınlaşır, ardından dökülür. Erken fark edilirse kolayca tedavi edilebilir,  ancak kalınlık artınca aylar süren ilaç tedavisi kullanmak gerekir”

Kaşık tırnak

Tırnak bombeliğinin değişerek tırnak ortasının çökük, kenarlarının kalkık hale gelmesi ‘kaşık tırnak’ olarak ifade ediliyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, kaşık tırnağın en sık demir eksikliği anemisi nedeniyle oluştuğunu vurgulayarak, “Ayrıca tiroit, tip 2 diyabet ve plummer vinson gibi yemek borusu hastalıklarında veya kanserlerde de kaşık tırnak oluşabilir. Tırnaklar kaşık şeklini almaya başladıysa, en azından vücuttaki demir miktarına baktırmakta fayda vardır.”  diyor.

Tırnakta bombeleşme

Normalde iki tırnak birbirine değdirilince elmas deseni görülürken, tırnağın bombeliği arttığında bu görüntü bozuluyor. Tırnakta bombeleşme; akciğer hastalıkları, kalp hastalıkları, akciğer kanseri, kalp zarı enfeksiyonları, doğumsal kalp hastalığı, akciğer absesi, inflamatuar bağırsak hastalıkları, siroz ve sindirim sistemi kanserlerinin belirtisi olabiliyor. Tek taraflı bombelik artışı da aynı taraftaki damarlarda oluşan bir soruna işaret edebiliyor.

Teri tırnağı

Tırnak yatağının uç kısmında az bir bölümünün ince bant şeklinde kırmızı ve kahverengi, diğer kısmının ise tamamen beyaz renk alması ‘teri tırnağı’ olarak adlandırılıyor. Karaciğer hastalıkları, siroz, otoimmün hepatit, romatoit artrit, reiter sendromu, tip 2 diyabet, kalp hastalıkları veya böbrek yetmezliğinin belirtisi olabiliyor. Teri tırnağının ilerleyen yaşla birlikte görülme sıklığının arttığını belirten Dr. Şenay Ağırgöl, “Tırnak dip kısımları beyaz ve ucu ay şeklinde bir görünüm aldıysa hekime başvurmak gerekir” diyor.

 Yüksük tırnak

Tırnak üzerinde minik çukurcukların oluşturduğu yüksük tırnak genellikle cilt hastalıkları sebebiyle oluşuyor. En yaygın nedenlerinden biri olan el egzamaları uzun süre devam ederse ve tedavi edilmezse tırnak yapısını da bozabiliyor.  Ayrıca sedef, sarkoidoz, lupus ve liken hastalıklarında da çukurcuklar görülebiliyor. Tüm tırnakları etkileyen yüksük tırnak şiddetli bir saçkıran nedeniyle de gelişebiliyor.

Dr. Şenay Ağırgöl

Beyaz tırnak

Beyazlık tırnağın tamamını kaplayabileceği gibi çizgisel veya noktasal şekilde olabiliyor. Beyaz tırnaklar çoğunlukla manikür ve tırnak yeme gibi sorunlardan kaynaklansalar da bazen altta sistemik veya genetik bir hastalık yatabiliyor. Arsenik ve ağır metal zehirlenmeleri,  vitamin eksiklikleri, böbrek yetmezliği, sinir hastalıkları, polisitemia vera, hemokromatozis,  kindler sendromu ile lupus hastalıklarının yanı sıra organ nakli ve ilaçların yan etkileri sebep olabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, deri hastalıklarında da sedef, liken, tırnak mantarı, saçkıran ve vitiligo hastalıklarının beyaz tırnağa yol açabileceğini vurgulayarak, “Her beyaz tırnak hastalık değildir, ancak hekimin değerlendirmesinde fayda vardır” diyor.

Kırılgan tırnak

En çok el tırnaklarında görülen ‘kırılgan tırnak’ genellikle vücutta su ve yağ içeriği azaldığı zaman oluşuyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, travmalar, liken, saçkıran ve darier hastalığı, egzama gibi cilt hastalıkları ile tiroit hastalıkları, beslenme bozuklukları ve romatizmal hastalıklar gibi sistemik hastalıkların, çinko ile C vitamini, E  vitamini eksiklikleri ile ilaçların yan etkilerinin de tırnakların kırılmasına neden olabileceğini belirterek,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Kırılgan tırnaklarda öncelikle buna yol açan hastalık varsa, tedavi edilmelidir. Destekleyici ve takviye edici gıdalar verilebilir. Demir, çinko ile biotin tırnak kırılganlığını azaltmada etkili olabilir. Tırnak nemlendiricileri ve kısa süreli tırnak cilası uygulamak da tırnağı destekleyebilir”

Tırnak ayrılması

Tırnak plağı tırnak yatağından ayrılınca, araya renk yapan bakterilerin  girmesi nedeniyle tırnak yeşil veya kahverengi renk alabiliyor. Mantarlar da bu açıklıktan tırnağa eklenebiliyor ve bunun sonucunda tırnak kalınlaşabiliyor. Tırnak ayrılması genellikle travma, tırnak mantarı ve egzama gibi etkenler sonucu oluşsa da bazen sebebi bulunamıyor. Dr. Şenay Ağırgöl, tırnak ayrılmasının tedavisinde travma, su ve deterjandan kaçınmanın en önemli basamak olduğunu belirterek, “Ayrılan bölgelere enfeksiyon eklenmemesi için dikkat edilmelidir. Tırnak yatağı sert şekilde temizlenmemelidir. Temizlik yaparken plastik eldiven altına pamuklu eldiven takılmalıdır. Tırnaklar düzelene kadar kalıcı tırnak uygulamalarından kaçınılmalıdır”  diye konuşuyor.                          

Egzamaya, ter, gözyaşı ve tükürük bile neden olabiliyor!

Egzamaya, ter, gözyaşı ve tükürük bile neden olabiliyor!  

Özellikle kış aylarında, ciltte bir türlü hafiflemeyen kaşıntı hissi, kuruluk, kızarıklık ile döküntüler, enfeksiyona yol açan bir cilt hastalığı olan atopik dermatit, daha yaygın bir ifadeyle egzamaya işaret edebiliyor. Egzama, cildin içten alınan veya dıştan temas eden bazı maddelere karşı, tıpkı yabancı maddeyi reddetme gibi bir korunma mekanizması şeklinde ortaya çıkıyor. Her yaş grubunda görülen egzamaya bünyesi alerjiye yatkın kişilerde rastlanıyor ve hemen her madde herhangi bir kişi için alerjik olabiliyor. Cilt kaşıntısının kalınlaşmış deriye ve cilt yüzeyinde açık kesiklere yol açabileceğini belirten Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Orhan Baransu, “Kızarıklık ve çatlak cilt görünümü bir dereceye kadar rahatsız edici olsa da esas sıkıntı yoğun kaşıntı hissidir. El ve ayak derisindeki sertleşme ile elastikiyet kaybının yanı sıra bunlara bağlı oluşan çatlaklar yaşam kalitesini bozabilir. Özellikle kışın cildin kuruması nedeniyle daha fazla egzama şikayeti ortaya çıkar. Bu nedenle cildi soğuktan korumak ve nemli tutmak çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Orhan Baransu

Prof. Dr. Orhan Baransu

Soğuk hava ve rüzgar tetikliyor!

Bebek ve küçük çocuklarda; genellikle dirsek, diz, kafa derisi ve yüz bölgelerinde görülen lezyonlar daha büyük çocuklar ile yetişkinlerde ise çoğunlukla eller, ayaklar, kol içleri ve dizlerin arkasında ortaya çıkıyor. Yeni doğan bebeklerde anneden emzirme yoluyla gelen alerjenler etkili olabildiği gibi, kumaşlarda kullanılan temizlik malzemeleri, alt bezleri, krem gibi bazı kozmetik maddeler de etken olabiliyor. Egzamanın belirtileri çok farklı olsa da  genellikle, “Kuru ve pullu lezyonlar, kuru bir cilt, ciltte kalınlaşma, kızarma ile şişlik, cilt renginde değişiklikler, duyarlılık, hassasiyet ile kaşıma esnasında ciltte oluşan yaralanmalar” olarak görülüyor. Alerjik bünyelerde deride nem tutan proteinlerde oluşan anormallik, nemin azlığına neden olabiliyor. Hem bu nem azlığı nedeniyle hem de özellikle kış aylarında, soğuk hava ile rüzgarın da etkisiyle durum daha da kötüleşebiliyor. Yine ter, kendi başına alerjik olabileceği gibi, kumaşlardaki alerjenleri deriyle temasa geçirerek etki edebiliyor. Aynı şekilde, gözyaşı ve tükürük de alerjen olabiliyor. Bazı kozmetik ürünler temas ettikleri el veya yüz gibi yerlerde reaksiyon gösterebiliyor. Ayrıca stres de egzama için çok önemli bir uyarıcı faktör olarak kabul ediliyor.

pause saglik

Bol su için, cildin nemini koruyun

Vücudumuzun yüz ile eller gibi havayla temas eden kısımlarını soğuktan ve rüzgardan sakınmak gerektiğinin altını çizen Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Orhan Baransu, şunları söylüyor: “Havanın soğuduğu ve nem oranının azaldığı kış ayları egzama şikayetlerini artırır.  Dışarıdaki soğuk havadan içerideki sıcak ve kuru havaya geçiş, kapalı ısıtma sistemlerinin odalardaki havayı kurutması, kalın kıyafetlerin giyilmesi ve sıcak banyo uygulaması da egzamayı tetikler” Bu nedenle yünlü kıyafet yerine pamuklu kıyafetlerin tercih edilmesi, bol su içilmesi, sıcak banyodan kaçınılması, uygun kozmetik ürünler ile cildin neminin korunması öneriliyor.

Tedavi egzamanın türüne göre belirleniyor

Terlemede ve kurumada ilk hedefin uygun nemlendirici ürünler ile derinin nemini ve direncini artırmak olduğuna dikkat çeken Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Orhan Baransu, “Alerji yapan unsurlardan uzak durmak ve olabildiğince az kozmetik kullanmak da önemlidir. Bilinenin aksine; elleri çok sık yıkamak, derinin koruyucu tabakasını bozacağından sakıncalıdır. Nemlendiriciler yağlı bölgelerde su bazlı, çok kuru yerlerde daha yağlı seçilmelidir” diyor. Egzamanın kesin bir tedavisi olmasa bile içten ve dıştan tedavilerle kaşıntı kontrol altına alınarak, enfeksiyon önlenebiliyor, ancak buna rağmen hastalık tekrar edebiliyor. Tedavi yöntemi egzamanın türüne göre belirleniyor. Kontrol altına alınamayan egzama ve diğer alerjik durumlarda alerji uzmanlarından destek alınması tavsiye ediliyor.

Her boyun ağrısının nedeni ‘fıtık’ olmayabilir!

Her boyun ağrısının nedeni ‘fıtık’ olmayabilir!

Boyun ağrısı tüm dünyada bel ağrısından sonra en sık görülen bölgesel ağrıyı oluşturuyor. Her 3 kişiden 1’i hayatı boyunca en az bir kez boyun ağrısı çekiyor. Son yıllarda cep telefonu ve bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasına paralel olarak boyun ağrısı görülme sıklığı da giderek artıyor. Boyun ağrısı genellikle duruş bozukluğu ve boyun fıtığı gibi etkenler sonucu görülse de birçok önemli hastalığın habercisi de olabiliyor. Acıbadem International Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai,  erken tanı birçok hastalıkta hayat kurtarıcı olabileceği için boyun ağrılarını hafife almamak gerektiğine dikkat çekerek, “Şiddetli ağrılarda hasta zaten mutlaka doktora başvuruyor. Önemli olan, tedaviye rağmen bir haftadan uzun süren ve sık sık tekrarlayan boyun ağrılarıdır. Bu hastalar mutlaka detaylı olarak araştırılıyor” diyor. Boyun ağrılarının altta yatan nedene göre tedavi edildiğini belirten Dr. Siyavuş Muhammedrezai, boyun fıtıkları, kireçlenmeler, kasların çok ya da hatalı kullanılması sonucu gelişen boyun ağrılarında girişimsel ağrı yöntemlerinden oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğini belirtiyor.

Dr. Siyavuş Muhammedrezai

Dr. Siyavuş Muhammedrezai

Pek çok ciddi hastalığa işaret edebiliyor!

Boyun ağrıları her zaman boyun omurgası veya yapılarına bağlı gelişmiyor; göğüs, kalp, hatta karın boşluğundaki iç organların hastalıkları bu bölgede ağrı oluşturabiliyor. Örneğin, faranjit, larenjit, kalbe bağlı anjina,  akciğer tümörü, pankreas hastalıkları, safra kesesi taşı veya iltihabı, omurga dışında gelişen boyun ağrıları arasında yer alıyor. Dr. Siyavuş Muhammedrezai,   omurgaya bağlı ağrıların da mekanik ve mekanik olmayan boyun ağrıları olarak ikiye ayrıldığını vurgulayarak, şöyle devam ediyor: “Tümör metastazları, romatizmal, enfeksiyon ve metabolik hastalıklar ile fibromiyalji, mekanik olmayan nedenleri oluşturuyor. Mekanik boyun ağrıları ise genellikle trafik kazalarında oluşan yaralanmalar sonucu boyun tutulması, kireçlenme, kötü postür, alışılmamış fiziksel aktivite, omuz kavşağı ve kol eklemlerine bağlı sorunlar nedeniyle gelişiyor. Boyun ağrılarına pek çok etkenin yol açması ise tanıyı zorlaştırıyor”

Girişimsel yöntemlerle ‘ağrı’ kontrol altında!

Boyun ağrılarında tedavi altta yatan etkene göre planlanıyor. Örneğin, hatalı hareketler nedeniyle gelişen kas kaynaklı boyun ağrılarında istirahat, boyun egzersizleri ve kas gevşeticiler genellikle yeterli oluyor. Ciddi olmayan boyun fıtıkları, kireçlenmeler veya miyofasial ağrılarda ilaç ve fizik tedaviyle başarılı sonuçlar alınıyor. Dr. Siyavuş Muhammedrezai, ancak tedaviye rağmen ağrı devam ediyorsa, bu hastalarda girişimsel ağrı tedavisi uygulandığını belirterek, “Ağrının tümünün veya bir kısmının kontrol altına alınmasıyla sorun çözülüyor ya da iyileşmeye yardımcı olunuyor” diyor. Selektif sinir kökü bloğu, faset eklem bloğu, disk içi enjeksiyon, sempatik blok, epidural uygulama, epidural nöroplasti, radyofrekans teknikler, lazer uygulaması, nöromodulasyon (ağrı pompası) ve omurgada kırık varsa kifoplasti veya vertebroplasti ağrıları dindirmede başvurulan girişimsel yöntemler arasında yer alıyor.

Mikroenjeksiyon yöntemi

Mikroenjeksiyon yöntemine, özellikle eklem kireçlenmelerinde, hastanın ağrılarını azaltmak amacıyla başvuruluyor. Dr. Siyavuş Muhammedrezai, mikroenjeksiyon yönteminin sedasyon veya lokal anestezi altında kolayca uygulandığını belirterek, “Hasta işlem sırasında genelde hiç ağrı hissetmiyor. Eklem içine lokal anestezik ajan ile az miktarda kortizol enjekte edilip, aynı seansta faset eklemine radyofrekans uygulandığında, ağrılarda ciddi azalma görülüyor” diyor. Etkisi genelde işlemden hemen sonra ortaya çıkan mikroenjeksiyon yöntemi, hastaya göre, bir kaç aydan bir kaç yıla kadar etkili oluyor. Hasta günlük yaşantısına ertesi gün veya iki gün sonra devam edebiliyor. Yöntem yıllar içinde defalarca tekrarlanabiliyor.

Epidural enjeksiyon

Epidural enjeksiyon küçük boyun fıtıklarında, kireçlenmeye bağlı sinir sıkışmalarında veya boyun disklerinde oluşan anüler yırtıklarda ve omurilik sıkışmasına yol açmayan kanal darlıklarında ağrının giderilmesinde faydalı oluyor. Yöntem lokal anestezi veya sedasyon altında yapılıyor. Dr. Siyavuş Muhammedrezai, epidural steroidlerin güçlü antienflamatuar etkileri sayesinde, bası altında kalmış olan sinir dokusunda ödemi azaltmaları ve enflamasyonu önlemeleri nedeniyle epidural enjeksiyonun uzun yıllardır kullanıldığını vurgulayarak, “Etkisi genelde işlem sonrası başlayan yöntem uzun süre kalıcı etki sağlıyor. Hasta bir veya iki gün sonra günlük yaşamına devam ediyor. Epidural enjeksiyon da belli aralıklarla defalarca uygulanabiliyor ama genelde tekrara gerek kalmıyor” diye konuşuyor.

Tüp bebek tedavisinde annenin yaşı çok önemli!

Tüp bebek tedavisinde annenin yaşı çok önemli!

Tüm dünyada yaygın olarak uygulanan tüp bebek tedavisi infertilite problemi olan çiftlerde en etkin tedavi koşulları olarak yerini koruyor. Bu yöntemde başarı; kadının yaşı, yumurta rezervi, laboratuvar ve embriyo transferinin kalitesi başta olmak üzere, pek çok faktöre bağlı oluyor. Bu nedenle tedavinin başarısıyla ilgili net bir oran verilemese de, ülkemiz günümüzde tüp bebek konusunda Avrupa’nın ve dünyanın sayılı merkezleriyle rekabet eder durumda. Ancak tüp bebek tedavisi hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler ve bu doğrultuda hareket edilmesi tedavideki başarı oranını düşürebiliyor. Acıbadem International Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum /Tüp Bebek Merkezi Sorumlusu Dr. Çağlar Yazıcıoğlu, infertilite sorunu yaşayan çiftlerin çevrelerinden ve sosyal medyadan edindikleri bilgilerle hareket etmekten kaçınmaları gerektiğine dikkat çekerek, “Örneğin toplumda, tüp bebek tedavisiyle ileri yaşta da kendiliğinden hamile kalınabileceğine yönelik hatalı bir kanı var. Çiftler bu hatalı bilgi nedeniyle hekime geç başvurdukları için hamilelik şansı düşebiliyor. Zira tüp bebek tedavisinden başarılı sonuç alınmasındaki en önemli etken, kadının yaşı oluyor. Örneğin, 35 yaş altında olan ve 4 yumurtası bulunan anne adayında başarı şansı, 7-8 yumurtası olan 40 yaşındaki anne adayından daha yüksektir.  Bu nedenle kadının yaşı 35 ve üzerinde ise doğal yoldan hamilelik için en fazla 6 ay beklenmesi gerekirken,  bu süre 40 yaş üzerinde 3 ay ile sınırlandırılmalı ve süre sonunda hamilelik oluşmadıysa zaman kaybedilmeden hekime başvurulmalıdır” diyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum / Tüp Bebek Merkezi Sorumlusu Dr. Çağlar Yazıcıoğlu, toplumda tüp bebek tedavisi hakkında doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Çağlar Yazıcıoğlu

Dr. Çağlar Yazıcıoğlu

Tüp bebek tedavisi oldukça ağrılı bir tedavi yöntemidir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp bebek tedavisi yumurta ve spermin vücut dışına alınarak mikroenjeksiyonla birleştirilmesi ve oluşturulan embriyonun rahim içine yerleştirilerek hamilelik elde edilmesi olarak özetlenebilir. Tedavide kullanılan ilaçlar yumurtalıklarda biraz büyüme yapabiliyor ve buna bağlı olarak hafif bir hassasiyet oluşabiliyor. Yumurta toplama işlemleri de anestezi altında yapıldığı için ağrı sorunu yaşanmıyor. İşlem sonrasında da ağrı oluşmuyor, sadece kısa süre baskı ve dolgunluk hissi gelişebiliyor.

Embriyonun kalitesi iyi ise kesin hamilelik olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, embriyonun kaliteli olması hamileliğin mutlaka oluşacağı anlamına gelmiyor. Dr. Çağlar Yazıcıoğlu, “Embriyonun görsel kalitesi tüp bebek tedavisinde tabi ki en önemlisidir, ancak transfer tekniği, embriyonun genetik yapısı, rahim yapısı ve kalınlaşması da diğer önemli parametrelerdir. Tüp bebek tedavisinde, önemli günlerdeki hormon seviyeleri de göz önüne alınması gereken faktörlerdendir” diye konuşuyor. Bazen hastaya daha iyi bir embriyo transferi yapılsa dahi hamileliğin oluşmayabileceğine işaret eden Dr. Çağlar Yazıcıoğlu, “Ancak bir sonraki tedavide fenotipik yani görsel olarak biraz daha düşük kalitede embriyo transfer edildiğinde hamilelik gelişebiliyor. Burada embriyo genetiğinin belirleyici olduğu düşünülüyor” diyor.

Tüp bebek tedavisinde kullanılan ilaçlar kilo aldırır! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp bebek tedavisi sırasında artan östrojen ve progesteron hormonlarının vücutta su tutucu etkileri olabileceği için ilaçlar geçici bir ödeme yol açabiliyor ancak kilo alımına sebep olmuyorlar.

İlk tüp bebek denemesi genellikle başarısızlıkla sonuçlanır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine, tüp bebek tedavisi optimum özenle yapıldığında ilk denemede hamilelik oluşabiliyor. Dr. Çağlar Yazıcıoğlu, “Tüp bebek yönteminde başarıyı kaçıncı deneme olduğu değil, başta anne adayının yaşı olmak üzere, pek çok faktör belirliyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Tedavide özen gösterilmesi gereken konu, sigaranın bırakılması, obezite kontrolü, uyku düzeni ve varsa vitamin eksikliklerinin giderilmesi gibi ön hazırlıkların yapılmasıdır. Şayet gerek görülürse, yumurta ve sperm kalitesinin öncü tedavilerle artırılmaya çalışılması faydalı olabiliyor.”

Embriyo transfer gününden itibaren sigara içilmemesi yeterlidir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sigaranın en çok toksik etki gösterdiği hücrelerden biri de üreme hücreleridir. Dr. Çağlar Yazıcıoğlu, bu nedenle özellikle önceki denemede sonuç alamamış veya embriyo gelişim süreçlerinde sorun yaşamış olan çiftlerde sigaranın mutlaka tedaviden 2-3 ay önce bırakılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Aşırı kilolu olmak tüp bebek tedavisinin başarısını etkilemez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite ve diyabet, tüp bebek tedavisinde sonuçları olumsuz etkiliyor. Yapılan bir meta-analizde; tüp bebek tedavilerinde BMI>30 olan kadınlarda canlı doğum oranlarının obezite sorunu olmayan kadınlara göre daha düşük olduğu ortaya konmuş. Ayrıca infertil kadınlarda, diyabetik olmayanlara göre, yumurta rezervi ve hamilelik oranlarının azaldığını gösteren çalışmalar mevcut.

Dr. Çağlar Yazıcıoğlu

Embriyo transferinden sonra sürekli yatmak gerekir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp bebek tedavilerinde embriyo transferi sonrasında yatak istirahatinin faydalı olmadığı, tam aksine anksiyete ve stres mekanizmaları nedeniyle negatif etkiler oluşturabileceği bilimsel meta-analizlerle kanıtlanmış.

Menide spermi olmayan erkeklerin şansları yoktur! YANLIŞ!

DOĞRUSU: 3-4 aylık tedavi sonrasında bazen doğrudan sperm çıkışı sağlanabilirken, bazı erkeklerde de mikrotese yöntemiyle, yani menisinde spermi olmayan erkeklerin testisinden mikroskop altında sperm alma işlemiyle sınırlı sayıda sperm elde edilebiliyor. Bu spermlerle tüp bebek tedavisi uygulanabiliyor ve hamilelik elde edilebiliyor.

Tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelen bebekler genellikle anomalili doğar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelen bebeklerin normal gebeliklerden farkı yoktur. Aksine, tüp bebek tedavisinde yapılan araştırmalar ve genetik testler anomalili bebek ihtimalini en aza indiriyor.

Histerosalpingografi (HSG) ile tüplerin durumu kesin olarak belirlenemez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Rahim tüp filmi çekimi sırasında tüplerde spazm oluşabiliyor ve açık olan tüpün kapalı görünmesine yol açabiliyor. Selektif salpingografi yöntemiyle çekilen Histerosalpingografi (HSG) yönteminde ise tüp girişinden kateter yardımıyla sıvı verilerek net bilgi elde edilebiliyor.

Kemik erimesine karşı her gün 15 dakika güneşe çıkmak şart

Kemik erimesine karşı her gün 15 dakika güneşe çıkmak şart

Halk arasında ‘kemik erimesi’ olarak bilinen osteoporoz, kemik mineral yoğunluğunda azalmaya ve kırık riskinde artışa sebep olan önemli bir hastalık. Kemiklerin yeterince mineral depolayamaması veya kemik yıkımının kemik oluşumundan daha hızlı gelişmesi sonucu genellikle bel, kalça ve el bileğinde kırıklara sebep oluyor. Üstelik hastalık sinsi gelişiyor ve çoğunlukla kemikler kırılıncaya dek hissedilmiyor. Sağlığı, hatta hayatı tehdit eden osteoporoz aslında beslenme ve yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemelerle önlenebiliyor. Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, osteoporoz riskini azaltmak için sağlıklı beslenmeye yaşamın her döneminde özen göstermek gerektiğini belirterek, “Yeterli kalsiyum, D vitamini ve protein alımının sağlanması, düzenli egzersiz yapılması ve sigara ile alkol gibi zararlı alışkanlıklardan vazgeçilmesi kemik kalitesinin korunmasına yardımcı oluyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, güçlü kemikler için dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz

Kalsiyumdan zengin besinler tüketin

‘Sağlıklı kemikler’ denildiğinde akla gelen ilk şey, kalsiyum  oluyor. Zira kemiklerin sağlıklı kalmalarında kalsiyum büyük önem taşıyor. Bu nedenle süt, yoğurt, peynir ve badem sütü gibi kalsiyum açısından zengin gıdaları sofranızda mutlaka bulundurun. Erkeklerin yetişkinlik döneminde günde 1000 mg, kadınların da menopoz öncesi dönemde 1000 mg kalsiyum almaları öneriliyor. Her iki cinsiyette de yaşlılık döneminde günde 1200-1500 mg kalsiyum alınması yararlı oluyor. 1 su bardağı sütün içinde yaklaşık 300 mg, 1 dilim kaşar peynirinde 210 mg ve 1 porsiyon somon balığında yaklaşık 200 mg kalsiyum bulunuyor.

Proteinli besinler tüketmeniz şart

Kemiğin önemli bir kısmını proteinler oluşturuyor. Dolayısıyla kemik sağlığının korunmasında yeterli miktarda protein alınması gerekiyor. Sağlıklı bireyler için kilo başına bir gram protein alımı öneriliyor. Bu da normal kilodaki (65-75 kilo arası) bir kişinin günlük 65 – 75 gram protein almasının kemik sağlığı için yeterli olduğunu gösteriyor. 1 adet orta boy bir yumurtada 6 gram, 100 gram tavukta 20 gram ve 100 gram somon balığında 19 gram protein bulunuyor.

Potasyum ve sodyum alımını dengede tutun

Fazla sodyum alımının neden olduğu kalsiyumun idrarla vücuttan atılması, diyetle potasyum alımı artırıldığında azalıyor. Dolayısıyla potasyum osteoporozun önlenmesine katkıda bulunuyor. Bu nedenle osteoporoz riskini azaltmak için sodyum ve potasyum dengesine de önem vermeniz gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz, “Günümüzde sodyum alımı potasyumdan çok daha yüksektir, bu durumun getireceği sağlık problemlerini önlemek için; koyu yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, bulgur ve patates gibi potasyum içeriği yüksek besinler tüketilmelidir” diyor.

Kahveyi 3 fincanla sınırlayın 

Kafeinin fazla tüketimi, idrarla birlikte atılan kalsiyum miktarını arttırıyor. Potansiyel olarak zararlı etkilerinin çoğu, süt ve diğer sağlıklı içeceklerin yerine kafeinli içeceklerin kullanılmasından kaynaklanıyor. Diyetiniz yeterli miktarda kalsiyum içerdiği sürece orta derecede kafein tüketimi (günde yaklaşık iki – üç fincan kahve ) zararlı olmayacaktır. Ancak kemiklerinizin güçlü kalması için kafeinde bu miktarı aşmamanız çok önemli.

Sigara ve alkolü bırakın

Sigara içerdiği zararlı maddeler nedeniyle vücutta kadmiyum, kurşun ve diğer toksik bileşiklerden oluşan zehirlerin açığa çıkmasına yol açıyor. Bu durum kemiklerin kullandıkları kalsiyum miktarının azalmasına sebep oluyor. Kalsiyum miktarının azalması da kemiklerin zayıflamasıyla sonuçlanıyor. Ayrıca kemiklerin kalsiyumu kullanmasına yardım eden D vitaminin etkisi de sigara nedeniyle azalıyor. Sigaranın yanı sıra günde bir veya ikiden fazla alkollü içecek tüketmek kemik kaybını hızlandırıyor ve vücudumuzun kalsiyumu emme yeteneğini zorlaştırıyor.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Oğuz

Bir çay kaşığı tuzu aşmayın

Besinlerle alınan tuz oranının yüksek olması kalsiyumun emilimini azaltıp vücuttan atılmasını arttırarak kalsiyum metabolizmasını bozuyor. Her 2 bin 290 mg sodyumla yaklaşık 40 mg kalsiyum kaybı gerçekleşiyor. Günde 40 mg kalsiyum kaybı da 10 yılın sonunda  kemiklerde yüzde 10’luk kayıpla sonuçlanıyor. Günlük 2 bin 300 miligram (1 çay kaşığı) tuz tüketmeniz yeterli gelecektir. Bu miktar da gün içinde hazırlanan yemeklerle zaten karşılanıyor. Dolayısıyla yemeklere tuz serpmeyin, işlenmiş gıdalardan da kaçının.

Günde 15 dakika güneş ışığı çok önemli

D vitamini kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimini sağlayıp kemiklerin güçlenmesinde önemli katkıda bulunuyor. Kemik kitlesinin korunması için günde 400-800 IU D vitamini almamız gerekiyor. Günde ortalama 15 dakika güneş ışığına maruz kaldığımızda günlük D vitamini ihtiyacımız cildimiz tarafından sentezleniyor. Eğer güneşe maruziyetiniz sınırlıysa D vitamini takviyeleri kullanmayı ihmal etmeyin.

Düzenli egzersiz yapın

Fiziksel aktivite ve egzersizler, kemik yoğunluğunun artırılmasında ve korunmasında önemli bir role sahip. Düzenli yapılan egzersiz; kasları güçlendiriyor, destek doku elastikiyetini sağlıyor, denge ile koordinasyonu geliştiriyor ve duruşun korunmasına yardımcı oluyor.

Dirençli tansiyona dikkat!

Dirençli tansiyona dikkat!

Koroner arter hastalığından kalp krizine, anevrizmadan böbrek yetersizliğine, inmeden görme kaybına… Uzun yıllar hiçbir belirti vermediği için ‘sinsi hastalık’ olarak nitelendirilen hipertansiyon vücudumuzda geri dönüşümsüz hasara, dahası ölüme bile neden olabilen ciddi bir hastalık. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; hipertansiyon dünyada 1.5 milyondan fazla kişiyi etkiliyor ve her yıl yaklaşık 7 milyon kişi yüksek kan basıncının yol açtığı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Ülkemizde de 60 yaş üzerindeki her 2 kişiden 1’inin hipertansiyon hastası olduğu belirtiliyor. Hipertansiyon yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler ve ilaç tedavisiyle çoğunlukla kontrol altına alınabiliyor. Ancak bazı hastalarda düzenli ve çoklu ilaç kullanımına rağmen kan basıncında hedeflenen düşüş sağlanamıyor. İlaç tedavisine dirençli olan bu tablolarda başvurulan ‘renal denervasyon’ yöntemiyle hastalarda yüz güldüren sonuçlar elde edilebiliyor. Acıbadem International Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Sezer, son yıllarda giderek yaygınlaşan renal denervasyon yöntemiyle, düzenli kullanılan çoklu ilaç tedavisine rağmen düşmeyen kan basıncının kontrol altına alınabildiğini belirterek, “Renal denervasyon yöntemi özellikle çoklu ilaç kullanılmasına rağmen tedaviden sonuç alınamayan dirençli hipertansiyonda veya herhangi bir nedenle tansiyon ilacı kullanamayan hastalarda uygulanıyor. Böbrek atardamarları etrafını saran sempatik sinir ağının tahrip edilerek hipertansiyona sebep olan ‘renin’ hormonu salgısının kontrol altına alınması için yakma esasına dayanan bu yöntemle günde 3-4 farklı ilaç kullanmak zorunda kalan hastaların ilaçları azaltılabiliyor veya tamamen kesilebiliyor. Yöntemin ardından kan basıncı değerlerinde altı ay içinde önemli bir düşüş sağlanabiliyor. Bu sayede hipertansiyona bağlı gelişebilecek ciddi sağlık sorunları önlenebiliyor ve hastaların yaşam kaliteleri yükseltilebiliyor” diyor.

Prof. Dr. Murat Sezer

Dirençli hipertansiyonda alternatif yöntem

Hipertansiyon, bir başka deyişle kan basıncının 140/90 mmHg üzerine çıkması, hastanın özel durumu ve olası ek sağlık problemleri de göz önüne alınarak hedef kan basıncı değerine (<120/80 mmHg) ulaşıncaya dek tek veya çoklu grup ilaç kombinasyonuyla tedavi ediliyor. Hastaların çoğunda kan basıncı kontrolü en az iki molekülün birleşmesiyle sağlanabiliyor. Ancak bazı hastalarda 3’lü ilaç kombinasyonuna rağmen tedavi hedeflerine ulaşılamıyor. En az dört farklı ilacın maksimum dozlarının kombinasyonuyla kontrol edilebilen tansiyon ‘dirençli hipertansiyon’ olarak tanımlanıyor. Yapılan araştırmalar; hastaların yaklaşık yüzde 13’ünde dirençli hipertansiyon olduğunu ortaya koyuyor. Bu tabloda başvurulan renal denervasyon yönteminde günümüzde oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Sezer, “Kateter renal denervasyon ayrıca çoklu ilaç tedavisine toleransı olmayan veya bir ya da birden çok ilaç grubunu kullanmasına tıbbi yönden engeli olan hastaların yanı sıra ilaç uyumsuzluğu gösteren hastalarda da önemli bir alternatif tedavi yöntemidir” diyor.

Sempatik sinir ağı tahrip ediliyor

Kateter temelli renal denervasyon yönteminde; temel olarak radyofrekans dalgaları veya ultrason dalgaları kullanılıyor. Kasıktaki bir atardamardan girilerek gerçekleştirilen bu yöntemle böbrek damarlarının çevresini saran ve kan basıncının yükselmesine neden olan sempatik sinir ağları mekanik olarak kesiliyor. Radyofrekans dalgaları orta dereceli alternatif akımla oluşturduğu ısı enerjisiyle böbrek damarları çevresindeki sinir ağını kesintiye uğratıyor. Ultrason dalgaları kullanılan sistemde ise bir balon katater üzerine yerleştirilmiş ultrasonografik dalga kaynaklarından salınan enerjiyle böbrek damarlarının çevresindeki sinir ağı tahrip ediliyor. Böylelikle vücutta su ile tuz tutulmasına ve damarların kasılması ile büzüşmesine sebep olan renin hormonu ile sempatik sinir sisteminin haberleşmesi kesilerek kan basıncını yükselten mekanizmalar kontrol altına alınmış oluyor.

Acıbadem International Hastanesi

Kan basıncı kontrolünü sağlıyor!  

Renal denervasyon yönteminin kan basıncının kontrolüne sağladığı katkılara yönelik çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Yapılan çok sayıda çalışmaların sonuçlarına göre; geniş bir hipertansiyonlu hasta grubunun (Orta şiddetli hipertansiyonu olan hastalardan şiddetli veya dirençli hipertansiyonu olanlara dek) kan basıncı kontrolünde renal denervasyon yönteminden oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Yine bu çalışmalarda; kan basıncında sağlanan anlamlı düşüşün sürekli ve kalıcı olduğu tespit edilmiş.

Ciddi yan etki riski yok!

Renal denervasyon işlemi yaklaşık bir saat sürüyor ve genellikle derin sedasyon veya genel anestezi altında gerçekleştiriliyor. Prof. Dr. Murat Sezer, renal denervasyon yönteminin ciddi bir yan etki geliştirme ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu belirterek, “Hastalar işlemden 1 gün sonra hastaneden taburcu ediliyor ve günlük yaşamlarına dönebiliyorlar” diyor.

Hangi sorunlarda fayda sağlıyor?

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Sezer, renal denervasyon yönteminin hangi durumlarda uygulandığını şöyle sıralıyor:

  • Çoklu ilaç tedavisine rağmen dirençli hipertansiyonu olan hastalar
  • Çoklu ilaç tedavisini tolere edemeyen / uzun dönem kullanımı tolere edemeyecek olan veya çıkılması gereken dozlara toleransı olmayan hastalar
  • İlaç uyumu düşük hastalar
  • İlaç tedavisine ek tıbbi durum (hastalık) sebebiyle engeli olan veya özel durumları olan hastalar
  • Çok sıkı kan basıncı kontrolüne ihtiyacı olan ciddi kardiyovasküler riske sahip hastalar
  • İlaç kullanmak istemeyen / uzun süreli (hayat boyu) ilaç kullanımı reddeden hastalar

Burun ucu zamanla düşer mi?

Burun ucu zamanla düşer mi?

Günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle oluşan ‘güzellik algısı’  estetik ameliyatlarına olan talebi artırıyor. Ülkemizde en sık yapılan estetik ameliyatlarında burun estetiği, bir diğer adıyla Rinoplasti birinci sırada yer alıyor. Acıbadem International Hastanesi Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Dr. Mithat Ulay, Rinoplasti ameliyatının burnun dış görüntüsüne olan etkisinin yanı sıra nefes alma sorununa da çözüm sağladığına dikkat çekerek, “Günümüzde kişinin yüzüne, cildine ve kemik yapısına uygun olan ve estetik işlem yapıldığı anlaşılmayan sonuçlar elde edilebiliyor. Ameliyatlarda hastaların beklentileri de dikkate alınarak en doğal ve fonksiyonlarını yapan bir burun oluşturulabiliyor. Dolayısıyla hastaların Rinoplasti ile ilgili kaygıları varsa bunu hekimleriyle paylaşmaları önem taşıyor” diyor. Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Dr. Mithat Ulay, burun estetiği ameliyatı hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Acıbadem International Hastanesi

Dr. Mithat Ulay

Burun ameliyatı şiddetli ağrı yapar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ameliyat sonrasında oluşan şişlik ve morluklar nedeniyle burun estetiği ameliyatının şiddetli ağrıya sebep olduğu düşünülüyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, son yıllarda medikal ve teknolojik gelişmeler sayesinde Rinoplasti ameliyatından sonra ciddi bir ağrı sorunu yaşanmıyor. Dr. Mithat Ulay, “Ağrı, tamamen kişinin ağrı eşiğine bağlı bir histir. İlk günlerde yaşanabilen sızlama tarzındaki ağrılar basit ağrı kesici ilaçlarla kolayca kontrol altına alınabiliyor” diyor.

Ödem ve morarma uzun süre geçmez. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Burun estetiği ameliyatlarında, gerekli durumlarda kemiğe müdahale yapılıyor. İşlem sonrasında burunda ödem ile gözaltlarında morarma ve şişlik oluşabiliyor. Bu sorunlar kişinin cilt dokusuna bağlı olarak çoğunlukla ilk 1-2 haftada azalıyor. İyileşme sürecini hızlandırmak için özel bir diyet, morluk giderici krem, yüze düzenli olarak uygulanan buz kompresi ve vitamin takviyesi tavsiye ediliyor.

Ameliyat sonrasında burun ucu zamanla düşer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Aslında kişi ameliyat olsa da olmasa da zamanla yer çekimi nedeniyle burnun ucu doğal olarak düşmeye başlıyor. Dr. Mithat Ulay, “Ameliyatta burnun çatısı dediğimiz kıkırdak ve kemik dokusu aşırı alınırsa zamanla burun ucu düşer. İlk 3-4 haftada ödemden dolayı anlaşılmasa da ödem kaybolunca, yetersiz kıkırdak ve kemik dokusu nedeniyle burun ucunun düştüğü fark ediliyor” diyor.

 Tamponu çıkarmak çok acılı bir işlemdir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Burun estetiği yaptırmak isteyen kişileri en çok korkutan şey, burun içine yerleştirilen tamponlar oluyor. Eskiden yağlı ve gazlı bezlerin burundan çıkarılması acı duyulan bir işlemdi. Son yıllarda ise burun anatomisine uygun olarak geliştirilen ve nefes alınmasını mümkün kılan silikon tamponlar kullanılıyor. Bu tamponlar burnun içinde yaklaşık yedi gün kalıyor ve acıya yol açmadan kolaylıkla çıkarılabiliyorlar.

Acıbadem International Hastanesi

Ameliyat sonrasında burun doğal durmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Dr. Mithat Ulay, en iyi estetik ameliyatının dışarıdan fark edilmeyecek şekilde gerçekleştirilen ameliyat olduğuna işaret ederek, “Burun yüzümüzün ortasında yer alan bir organımız. Bu nedenle görünümünün doğal olması gerekiyor. Önemli olan, yüze ve cilde uygun bir burun yapılmasıdır” diyor.

 Nefes alma problemi yaşanır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Burunda kemik ve kıkırdak eğriliği ile burun eti, nefes alma probleminin başlıca nedenini oluşturuyor. Dolayısıyla Rinoplasti ameliyatı sadece estetik amaçlı yapılmıyor; deviasyon gibi sorunların düzelmesine ve burun fonksiyonlarının sağlıklı bir şekilde çalışmasına da imkan sağlıyor. Ameliyatın ardından burunda oluşan şişlik sonucu yaşanan nefes alma problemi ise 1-2 hafta sonra azalıyor. Burundaki problemler giderildiği için hasta ameliyat sonrasında eskisinden çok daha rahat nefes alabiliyor. Tam iyileşme ise bir yıl sürüyor.

Burun estetiği ileri yaşlarda yapılamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Burun estetiği ameliyatı, tıbbi olarak gerekli olması halinde ileri yaşlarda da yapılabiliyor.