Yazılar

Minik karınlarda büyük sorun!

Çocuklarda ve özellikle bebeklerde gaz sorunu, ailelerin en sık başvurdukları sağlık şikâyetleri arasında yer alıyor. Uzmanlara göre,  her 10 bebekten 4’ü, yaşamının ilk aylarında, özellikle ilk 6 haftada,  gaz sancısı nedeniyle huzursuzluk yaşıyor. Gaz sancısı bebeklerin çoğunda 3–4. aydan sonra belirgin şekilde azalıyor ve genellikle 4–6 ay arasında kendiliğinden kayboluyor. Çoğu zaman masum nedenlere dayanan bu durum, ebeveynler için uykusuz gecelere ve endişeye yol açabiliyor. Acıbadem International Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ece Birincioğlu Çetin, bu süreçte bazı kurallara dikkat ederek gaz sancısının önlenebileceğini veya hafifletilebileceğini belirterek, “Ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken en önemli şey ise hekim tavsiyesi olmadan, bebeğe gaz sorununa karşı bitkisel içerikli takviyeler veya ilaçlar vermemek olmalı. Bunlar bebeğin sindirim sistemine zarar verebilir ve altta yatan bir hastalık varsa, tanısını geciktirebilir. Bitki çayları, şekerli su ve zeytinyağı da sindirim sisteminde sorun oluşturabilecekleri için verilmemelidir. Bunların yanı sıra emziren annelerin rezene çayı içmelerini de artık önermiyoruz. Çünkü, fazla tüketildiğinde,  içerisinde bulunan fitoöstrojenler anne ve bebeğin sağlığını olumsuz etkileyebilir” diyor.

Dr. Ece Birincioğlu Çetin

Dr. Ece Birincioğlu Çetin

En yaygın neden: Sindirim sisteminin henüz tam gelişmemiş olması!

Bebeklik döneminde, özellikle 0-6 ay arasında, sindirim sisteminin henüz tam olarak olgunlaşmamış olması, gaz sancısının en yaygın nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte, bebeğin hızlı emmesi ve emme sırasında hava yutması, yanlış emzirme teknikleri ve bağırsak hareketlerinin düzensizliği de gaz oluşumuna yol açabiliyor. Dr. Ece Birincioğlu Çetin, gaz çıkarma mekanizmasının yeterince gelişmemiş ve karın kaslarının henüz zayıf olmasının da bebeğin gazı rahatlıkla atamamasına neden olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunların yanı sıra genetik yatkınlık ve bağırsak florasının yapısı gibi bireysel faktörler de süreci etkileyebilir. Bazı durumlarda ise besin alerjisi veya laktoz intoleransı şeklinde altta tıbbi bir problem yatabilir.”

 Bu belirtiler gaz sancısına işaret edebilir! 

Gaz sancısı genellikle beslenme sonrasında veya akşam saatlerinde daha belirgin hale geliyor. Dr. Ece Birincioğlu Çetin, gaz sancısı olan bebeklerde en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor:

  • Mırıldanmak ve devamlı ıkınma sesleri çıkarmak
  • Uykusunda sesler çıkarmak
  • Kıvranmak ve  ‘S’ şeklinde kasılma hareketleri yapmak
  • Karında şişkinlik ve sertlik
  • Bacakları karnına çekmek
  • Huzursuzluk, ağlama nöbetleri
  • Gaz çıkardıktan sonra belirgin şekilde rahatlamak
  • Emme sırasında sık sık memeyi bırakmak
  • Uykudan sık sık uyanmak

Gaz sancısını önlemek için 10 etkili öneri! 

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ece Birincioğlu Çetin, gaz sancısını hafifletmek için dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle anlatıyor:

Her beslenme sonrasında gazını mutlaka çıkarın: Meme değişiminde de gazını çıkarmayı alışkanlık edinin. Omuza yaslama veya oturur pozisyonda hafif sırt sıvazlama, gazın daha kolay çıkmasına yardımcı olacaktır. Bacaklarını bisiklet çevirir gibi nazikçe hareket ettirmek de gazın bağırsaklarda ilerlemesine katkı sağlayacaktır.

Kısa süreli emzirmelerden kaçının: İlk süt laktozdan, son süt ise yağdan zengin oluyor. Bebeğinizin hem doyması hem de devamlı gaz yapan ilk süte maruz kalmaması için ilk 3 ayda en az 10-15 dakika emzirmeye özen gösterin.

Acele etmeyin: Acele etmeden, sakin ve hafif dik pozisyonda beslemeyi alışkanlık edinin. Beslenme sonrasında hemen düz yatırmayın. En az 30-45 derece açıyla yatırmaya dikkat edin.

Nazikçe karın masajı yapın: Tercihen ılıtılmış özel bebek masaj yağlarıyla, günde 1-2 kez ve özellikle akşam saatlerinde, saat yönünde nazikçe karın masajı yapın. Kusma riskine karşı masajı tok karnına yapmaktan kaçının.

Beslenmenize dikkat edin: Kendinizi gözlemleyin;  sizde hazımsızlık ve şişkinlik yapan besinlerden uzak durun.

Hava yutmasını önleyin: Beslenme sırasında hava yutmasını önlemek için memeyi veya biberonun emziğini tam kavradığından emin olun. Antikolik biberon tercih edin

Dümdüz pozisyonda beslemeyin: Beslenirken dümdüz pozisyonda olmasın. Kendi kendine beslenmesin. Biberonun emzik kısmına hava girmesine izin vermeden dik bir şekilde beslemeniz hava yutmasını engellemek için önemli.

Mamasını sürekli değiştirmeyin: Sürekli mama değişimi sindirim sistemini daha hassas hale getirebiliyor.

Mamayı hazırlarken, dikkat! Mama ile besleniyorsa, hazırlama şekline dikkat edin. Mama ölçüsünü doğru ayarlayın ve köpük oluşumunu azaltmak için biberonu fazla çalkalamayın.

Ilık banyo rahatlatır: Özellikle akşam saatlerinde ılık banyo da kaslarının gevşemesine yardımcı olabilir.

Çoğunlukla masum olsa da dikkat! 

Gaz sancısı genellikle önemsiz nedenlerden kaynaklansa da bazı belirtilere karşı dikkatli olunması gerekiyor. Çünkü, nadiren de olsa gaz sancısının altında yatan etken enfeksiyon, bağırsak tıkanıklığı, alerji veya laktoz intoleransı gibi sindirim sistemi sorunları olabiliyor.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı  Dr.  Ece Birincioğlu Çetin, mutlaka hekime başvurulması gereken belirtileri, “Özellikle şiddetli ve sakinleştirilemeyen ağlama, kusma (özellikle yeşil renkli ya da fışkırır tarzda olması), ateş, kilo alamama veya kilo kaybı, dışkıda kan görülmesi, uzun süre gaz ve gaita çıkışının olmaması, karında belirgin hassasiyet veya sertlik ile genel durum bozukluğu” olarak sıralıyor.

#BebekSağlığı #GazSancısı #ÇocukSağlığı #AnneBabaBilgilendirme #SağlıkUyarısı #DrEceBirincioğluÇetin #GazSorunu #BebekBakımı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Geçici bir enfeksiyondur” diyerek gecikmeyin!

Lenf sisteminde yer alan lenfositlerin kontrolsüz çoğalmaları sonucu oluşan lenfoma,  en sık görülen hematolojik kanserler arasında yer alıyor.  Dünya genelinde, her 100 bin kişiden 6-7’sine lenfoma tanısı konulurken;  2020 yılında yaklaşık 544 bin yeni lenfoma vakası görüldüğü belirtiliyor. Türkiye’de ise bu oran artıyor; her 100 bin kişiden 10’unda lenfoma teşhis ediliyor. Yine ülkemizde, her yıl yaklaşık 10 bin yeni lenfomaya rastlandığı bildiriliyor. Bu veriler, lenfomanın ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Hodgkin ve Hodgkin dışı olmak üzere iki ana gruba ayrılan bu hastalıkta erken tanı ise yaşamsal önem taşıyor. Acıbadem International Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Tülin Tuğlular,  erken evrede yakalandığında lenfomanın tedavisinde başarının belirgin şekilde arttığına dikkat çekerek,  “Tedavide genel hedefimiz hastalığı tamamen yok etmek, yani tam şifa sağlamaktır. Son 20 yıldır uygulanan immünoterapi ve hedefe yönelik ilaçlar gibi yeni tedavilerle tam şifa  oranları giderek artmakta ve lenfoma artık tedavi edilebilir bir hastalık haline gelmektedir” diyor.

Prof. Dr. Tülin Tuğlular

Prof. Dr. Tülin Tuğlular

Bu etkenler riski artırıyor!

Lenfoma, bağışıklık sisteminde görevli olan lenfositlerde oluşan genetik hasarın, enfeksiyonlar ile bağışıklık sistemini uyarıcı faktörlerle birleşmesi sonucu ortaya çıkan ve lenfositlerin kontrolsüz çoğalmasıyla seyreden bir hastalık.  Genellikle 50-70 yaş aralığında görülse de, özellikle ergenlik çağındaki gençlerde de rastlanabiliyor.  Hastalığın görülme sıklığı yaşla birlikte artış gösterirken, cinsiyet faktörünün de önemli bir risk unsuru olduğu ifade ediliyor. Öyle ki lenfoma erkeklerde kadınlara göre 1.5 kat daha fazla görülüyor. Bunun nedeni ise bilinmiyor. Lenfomanın oluşumunda birden fazla etken rol oynuyor. Hemen herkeste gelişebilmekle birlikte, bazı özel durumlarda risk artıyor.  İmmün yetmezliği sorunu yaşayan kişilerde, HIV enfeksiyonu bulunanlarda ve organ nakli olanlarda risk daha yüksek seyrediyor. Yine otoimmün hastalığı olanlarda, EBV (Epstein Barr Virüsü) ile Hepatit C gibi bazı enfeksiyonları geçiren kişilerde de risk artıyor. Ayrıca, genetik faktörlerin yanı sıra benzen, radyoterapi ve tarım ilaçlarına maruziyet de lenfoma gelişiminde etkili olabiliyor.

Boyundaki ağrısız şişlik ilk belirtisi olabilir!

Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Tülin Tuğlular, lenfomanın en sık görülen ilk belirtisinin özellikle boyun bölgesinde oluşan ağrısız lenf bezi büyümesi olduğunu vurgulayarak, diğer belirtileri şöyle açıklıyor: “Koltuk altında ve kasık bölgesinde aynı şekilde lenf bezi büyümeleri de lenfomanın ilk habercisi olabilir.  Lenf bezleri, sert ve genellikle lastik kıvamındadır. Bunun yanı sıra ateş, gece terlemesi, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı ve kaşıntı gibi bulgular da gelişebilir.  Kanser ilerlediğinde, genel durumda bozulma, aşırı kilo kaybı ve organ fonksiyonlarında bozulma görülebilir.”

“Geçici bir enfeksiyondur” düşüncesiyle gecikmeyin!

Bazı lenfoma türleri yavaş bir başlangıç gösterebiliyor ve bu nedenle uzun süre fark edilmeyebiliyor. Ayrıca, hastalar özellikle kış aylarında, boyunda gelişen ağrısız şişliğin grip ve farenjit gibi geçici bir enfeksiyondan kaynaklandığını düşünerek, hekime başvurmayı geciktirebiliyor. Prof. Dr. Tülin Tuğlular,  oysa boyundaki ağrısız şişliğin lenfomanın ilk sinyali olabileceği uyarısında bulunarak, “Dolayısıyla, özellikle boyunda 3-4 haftadan uzun süren ağrısız şişliklerde veya açıklanamayan ateş, kilo kaybı, gece terlemesi gibi durumlarda doktora başvurmak erken tanı için çok önemlidir” diyor.

#Lenfoma #KanserFarkındalığı #ErkenTanı #Sağlık #Onkoloji #Hematoloji #BoyundaŞişlik #GeceTerlemesi #KiloKaybı #KanserBelirtileri #TürkiyeSağlık #LenfBezi #HalkSağlığı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bel fıtığına yol açan 7 önemli etken!

Günümüzde uzun süre masa başında çalışmak, hareketsiz bir yaşam sürmek ve çağımızın önemli sorunu olan obezite, bel fıtığının görülme sıklığını giderek artırıyor. Yapılan çalışmalar, şiddetli bel ve bacak ağrısının en sık rastlanan sebeplerinden biri olan bel fıtığına bağlı sinir kökü sıkışmasının yaşam boyu gelişme riskinin dünya genelinde yüzde 3–5 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise her 4 kişiden 1’inin son bir yıl içerisinde bel  ağrısı yaşadığı belirtilirken, bel fıtığının bu ağrıların önemli bir kısmını oluşturduğu vurgulanıyor. Acıbadem International Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Özkan Yükselmiş,  genellikle 30–50 yaş arasında görülen bel fıtığının modern yaşam koşullarının etkisiyle son yıllarda 20’li yaşların başında, hatta üniversite çağındaki gençlerde bile giderek artış gösterdiğini  belirterek, “Telefon, tablet veya bilgisayar karşısında  kambur pozisyonda uzun süre oturmak, hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz sırasında yanlış teknikle ağırlık kaldırmak ve fazla kilolu olmak, özellikle gençlerde bel fıtığının artışında en sık görülen nedenleri oluşturuyor” diyor.

Dr.  Özkan Yükselmiş

Dr.  Özkan Yükselmiş

2 hafta süren şiddetli bel ve bacak ağrısına dikkat!

Omurgamızdaki bel omurları arasında yer alan ve “disk” olarak adlandırılan yastıkçıkların zamanla yıpranıp dışarı doğru bombeleşerek sinir köklerine baskı yapmaları “bel fıtığı” olarak tanımlanıyor. Bel bölgesinde ani başlayan veya giderek artan bel ağrısı, belden başlayıp bacağın arkasından topuğa kadar inen “elektrik çarpması” veya “çekilme tarzında” ağrı, hissizlik ile iğnelenme (bacakta, ayakta veya parmaklarda) ve belde kas spazmı, en sık görülen şikayetler arasında yer alıyor.

Ancak hastaların önemli bir bölümü bu belirtileri “geçer” düşüncesiyle göz ardı ederek doktora gitmeyi geciktiriyor. Hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ağrının kronikleşmesi ve şiddetinin artması günlük yaşam aktivitelerini ciddi ölçüde kısıtlarken, acil ameliyat gereksinimi de ortaya çıkabiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.  Özkan Yükselmiş, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi ve kalıcı hasarın önlenebilmesi için bel fıtığının erken dönem belirtilerini ihmal etmemek gerektiğini anlatarak, “İlaç ve istirahate rağmen yaklaşık 2 haftadır geçmeyen şiddetli bel ve bacak ağrısında zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak son derece önemlidir” uyarısında bulunuyor.

Bel fıtığının 7 önemli nedeni!

Bel fıtığı genellikle birden fazla faktörün birleşmesiyle ortaya çıkıyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bel fıtığına neden olan etkenleri şöyle sıralıyor:

Genetik yatkınlık:  Ailede bel fıtığı öyküsü varsa, disk yapısı daha kolay yıpranabiliyor.

Yaşa bağlı yıpranma: Diskler yaşla birlikte su kaybederek esnekliğini yitiriyor. Bu doğal süreç fıtıkla sonuçlanabiliyor.

Hareketsiz bir yaşam:  Düzenli egzersiz yapmamak ve hareketsiz bir yaşam sürmek riski artıran önemli faktörlerden. Çünkü, özellikle bel ve karın kasları güçlü değilse, omurganın yükünü diskler ve eklemler taşımak zorunda kalıyor.

Yanlış duruş ve uzun süre oturma:  Özellikle gençlerde; kambur pozisyonda, öne eğilerek saatlerce telefon veya tablet ekranına bakmak, omurgaya binen yükü artırıyor. Ayrıca, bilgisayar karşısında çalışırken veya araç kullanırken uzun süre hatalı pozisyonda oturmak ve eğilerek çalışmak da aynı nedenle bel fıtığına yol açabiliyor.

Ağır kaldırma ve ani hareketler: Eğilerek ve gövdeyi çevirerek ağır bir yük kaldırmak diskin aniden yırtılmasına ve fıtığın ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Fazla kilo: Vücut ağırlığı arttıkça, bel omurlarına binen yük de artıyor.

Sigara: Disklerin beslenmesini bozarak daha çabuk yıpranmalarına sebep olabiliyor.

Ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor!

Toplumdaki yaygın inanışın aksine, bel fıtığı tanısı alan hastaların büyük bir kısmı ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Güncel kılavuzlar, idrar kaçırma, çok ileri güç kaybı ve felç gibi acil durumlar yoksa, öncelikle konservatif (ameliyatsız) tedavilerin denenmesini öneriyor. Dr. Özkan Yükselmiş, “Güncel veriler, erken tanı sayesinde, ameliyata gerek kalmadan, uzman hekim kontrolünde başlanan fizik tedavi, egzersiz ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle  ağrı ile fonksiyon kaybının belirgin ölçüde düzeldiğini, hastaların büyük bir kısmının günlük yaşamlarına geri dönebildiğini gösteriyor. Bazı hastalarda şikâyetler neredeyse tamamen kaybolurken, bazı hastalarda hafif ve aralıklı ağrılar ise kalıcı olabiliyor; bu noktada düzenli egzersiz ile yaşam tarzı değişiklikleri devreye giriyor” diyor.

Bel fıtığında ilk basamak fizik tedavi!

Fizik tedavi ve rehabilitasyon, bel fıtığında ameliyatsız tedavinin temel taşını oluşturuyor. Yüzeyel ısı uygulamaları, derin ısı ajanları, elektrik akımları, manuel terapi ve traksiyon, esneme ile güçlendirme egzersizleri, duruş ve ergonomi eğitimi, fizik tedavinin başlıca yöntemlerini oluşturuyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bu yöntemlerin genellikle tek tek değil, kombine şekilde uygulandığını; hastanın kliniğine ve MR bulgularına göre kişiselleştirildiğini vurguluyor. Dr. Özkan Yükselmiş, ilaç ve fizik yöntemlerine rağmen ağrısı çok şiddetli olan veya ameliyat öncesinde “ara basamak” tedavisine ihtiyaç duyulan hastalarda ise epidural veya transforaminal gibi girişimsel yöntemlerin de gündeme geldiğini anlatıyor.

Tedavi sonrasında koruma planı çok önemli!

Ameliyatsız tedavinin başarısında hastanın aktif katılımının en az tedavinin kendisi kadar önem taşıdığını ifade eden Dr. Özkan Yükselmiş, bu süreçte dikkat edilmesi gereken başlıca noktaları, “Doktorun verdiği egzersiz programını şikâyetler azalınca bırakmamak, ani ve ağır yük kaldırmaktan kaçınmak, uzun süre aynı pozisyonda kalmamak, doğru oturma ve yatış pozisyonuna özen göstermek, kilo kontrolü sağlamak, sigarayı bırakmak, stres yönetimine dikkat etmek” şeklinde sıralıyor.  Ayrıca, bel fıtığında uzun vadeli koruma planının da kilit bir rol üstlendiğini belirten Dr. Özkan Yükselmiş, “Çünkü, bel fıtığı aynı veya farklı seviyede tekrar edebiliyor. Bu risk, düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve doğru duruş alışkanlıkları gibi koruyucu yaklaşımlarla ciddi oranda azaltılabiliyor” diye konuşuyor.

 

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #BelFıtığı #BelAğrısı #OmurgaSağlığı #FizikTedavi #Rehabilitasyon #AmeliyatsızTedavi #Egzersiz #YanlışDuruş #HareketsizYaşam #Obezite #GenetikYatkınlık #KiloKontrolü #SigaraBırak #SağlıklıYaşam #Ergonomi #DuruşBozukluğu #KasGüçlendirme #DiskYıpranması #ŞiddetliAğrı #AcıbademInternational #DrÖzkanYükselmiş #SağlıkFarkındalığı #YaşamTarzıDeğişikliği #KorumaPlanı

İki hafta süren şiddetli bel ve bacak ağrısına dikkat!

Günümüzde uzun süre masa başında çalışmak, hareketsiz bir yaşam sürmek ve çağımızın önemli sorunu olan obezite, bel fıtığının görülme sıklığını giderek artırıyor. Yapılan çalışmalar, şiddetli bel ve bacak ağrısının en sık rastlanan sebeplerinden biri olan bel fıtığına bağlı sinir kökü sıkışmasının yaşam boyu gelişme riskinin dünya genelinde yüzde 3–5 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise her 4 kişiden 1’inin son bir yıl içerisinde bel  ağrısı yaşadığı belirtilirken, bel fıtığının bu ağrıların önemli bir kısmını oluşturduğu vurgulanıyor. Acıbadem International Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Özkan Yükselmiş,  genellikle 30–50 yaş arasında görülen bel fıtığının modern yaşam koşullarının etkisiyle son yıllarda 20’li yaşların başında, hatta üniversite çağındaki gençlerde bile giderek artış gösterdiğini  belirterek, “Telefon, tablet veya bilgisayar karşısında  kambur pozisyonda uzun süre oturmak, hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz sırasında yanlış teknikle ağırlık kaldırmak ve fazla kilolu olmak, özellikle gençlerde bel fıtığının artışında en sık görülen nedenleri oluşturuyor” diyor.

Dr. Özkan Yükselmiş

Dr. Özkan Yükselmiş

2 hafta süren şiddetli bel ve bacak ağrısına dikkat!

Omurgamızdaki bel omurları arasında yer alan ve “disk” olarak adlandırılan yastıkçıkların zamanla yıpranıp dışarı doğru bombeleşerek sinir köklerine baskı yapmaları “bel fıtığı” olarak tanımlanıyor. Bel bölgesinde ani başlayan veya giderek artan bel ağrısı, belden başlayıp bacağın arkasından topuğa kadar inen “elektrik çarpması” veya “çekilme tarzında” ağrı, hissizlik ile iğnelenme (bacakta, ayakta veya parmaklarda) ve belde kas spazmı, en sık görülen şikayetler arasında yer alıyor.

Ancak hastaların önemli bir bölümü bu belirtileri “geçer” düşüncesiyle göz ardı ederek doktora gitmeyi geciktiriyor. Hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ağrının kronikleşmesi ve şiddetinin artması günlük yaşam aktivitelerini ciddi ölçüde kısıtlarken, acil ameliyat gereksinimi de ortaya çıkabiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.  Özkan Yükselmiş, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi ve kalıcı hasarın önlenebilmesi için bel fıtığının erken dönem belirtilerini ihmal etmemek gerektiğini anlatarak, “İlaç ve istirahate rağmen yaklaşık 2 haftadır geçmeyen şiddetli bel ve bacak ağrısında zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak son derece önemlidir” uyarısında bulunuyor.

Bel fıtığının 7 önemli nedeni!

Bel fıtığı genellikle birden fazla faktörün birleşmesiyle ortaya çıkıyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bel fıtığına neden olan etkenleri şöyle sıralıyor:

Genetik yatkınlık:  Ailede bel fıtığı öyküsü varsa, disk yapısı daha kolay yıpranabiliyor.

Yaşa bağlı yıpranma: Diskler yaşla birlikte su kaybederek esnekliğini yitiriyor. Bu doğal süreç fıtıkla sonuçlanabiliyor.

Hareketsiz bir yaşam:   Düzenli egzersiz yapmamak ve hareketsiz bir yaşam sürmek riski artıran  önemli faktörlerden. Çünkü, özellikle bel ve karın kasları güçlü değilse, omurganın yükünü diskler ve eklemler taşımak zorunda kalıyor.

Yanlış duruş ve uzun süre oturma:  Özellikle gençlerde; kambur pozisyonda, öne eğilerek saatlerce telefon veya tablet ekranına bakmak, omurgaya binen yükü artırıyor. Ayrıca, bilgisayar karşısında çalışırken veya araç kullanırken uzun süre hatalı pozisyonda oturmak ve eğilerek çalışmak da aynı nedenle bel fıtığına yol açabiliyor.

Ağır kaldırma ve ani hareketler: Eğilerek ve gövdeyi çevirerek ağır bir yük kaldırmak diskin aniden yırtılmasına ve fıtığın ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Fazla kilo: Vücut ağırlığı arttıkça, bel omurlarına binen yük de artıyor.

Sigara: Disklerin beslenmesini bozarak daha çabuk yıpranmalarına sebep olabiliyor.

Ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor!

Toplumdaki yaygın inanışın aksine, bel fıtığı tanısı alan hastaların büyük bir kısmı ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Güncel kılavuzlar, idrar kaçırma, çok ileri güç kaybı ve felç gibi acil durumlar yoksa, öncelikle konservatif (ameliyatsız) tedavilerin denenmesini öneriyor. Dr. Özkan Yükselmiş, “Güncel veriler, erken tanı sayesinde, ameliyata gerek kalmadan, uzman hekim kontrolünde başlanan fizik tedavi, egzersiz ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle  ağrı ile fonksiyon kaybının belirgin ölçüde düzeldiğini, hastaların büyük bir kısmının günlük yaşamlarına geri dönebildiğini gösteriyor. Bazı hastalarda şikâyetler neredeyse tamamen kaybolurken, bazı hastalarda hafif ve aralıklı ağrılar ise kalıcı olabiliyor; bu noktada düzenli egzersiz ile yaşam tarzı değişiklikleri devreye giriyor” diyor.

Bel fıtığında ilk basamak fizik tedavi!

Fizik tedavi ve rehabilitasyon, bel fıtığında ameliyatsız tedavinin temel taşını oluşturuyor. Yüzeyel ısı uygulamaları, derin ısı ajanları, elektrik akımları, manuel terapi ve traksiyon, esneme ile güçlendirme egzersizleri, duruş ve ergonomi eğitimi, fizik tedavinin başlıca yöntemlerini oluşturuyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bu yöntemlerin genellikle  tek tek değil, kombine şekilde uygulandığını; hastanın kliniğine ve MR bulgularına göre kişiselleştirildiğini vurguluyor. Dr. Özkan Yükselmiş, ilaç ve fizik yöntemlerine rağmen ağrısı çok şiddetli olan veya ameliyat öncesinde “ara basamak” tedavisine ihtiyaç duyulan hastalarda ise epidural veya transforaminal gibi girişimsel yöntemlerin de gündeme geldiğini anlatıyor.

Tedavi sonrasında koruma planı çok önemli!

Ameliyatsız tedavinin başarısında  hastanın aktif katılımının en az tedavinin kendisi kadar önem taşıdığını ifade eden Dr. Özkan Yükselmiş, bu süreçte dikkat edilmesi gereken başlıca noktaları, “Doktorun verdiği egzersiz programını şikâyetler azalınca bırakmamak, ani ve ağır yük kaldırmaktan kaçınmak, uzun süre aynı pozisyonda kalmamak, doğru oturma ve yatış pozisyonuna özen göstermek, kilo kontrolü sağlamak, sigarayı bırakmak, stres yönetimine dikkat etmek” şeklinde sıralıyor.  Ayrıca, bel fıtığında uzun vadeli koruma planının da kilit bir rol üstlendiğini belirten Dr. Özkan Yükselmiş, “Çünkü, bel fıtığı aynı veya farklı seviyede tekrar edebiliyor. Bu risk, düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve doğru duruş alışkanlıkları gibi koruyucu yaklaşımlarla ciddi oranda azaltılabiliyor” diye konuşuyor.

#BelAğrısı #BelFıtığı #SağlıklıYaşam #FizikTedavi #Rehabilitasyon #OmurgaSağlığı #HareketsizYaşam #Obezite #EgzersizDoğruTeknik #AcıbademHastanesi #SağlıkBilinci #GençlerdeBelFıtığı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bir anda tetikleniyor, hayatı felç ediyor!

Trigeminal nevralji, yüzün duyusunu sağlayan trigeminal sinirin tutulmasıyla oluşan ve literatürde ‘dünyanın en şiddetli ağrısı’ şeklinde tanımlanan kronik bir ağrı olarak dikkat çekiyor. Hastalar tarafından yüzde ‘şimşek çakması’ veya ‘elektrik çarpması’ olarak tarif edilen trigeminal nevralji; genellikle yüzün tek tarafında, tekrarlayıcı ve şiddetli ağrı ataklarıyla kendini gösteriyor. Kısa sürmesine rağmen tekrarlayan ataklar nedeniyle hastaların günlük yaşamı adeta kabusa dönüşebiliyor. Öyle ki hastalar ağrıyı tetikleyebildiği için yemek yeme, su içme ve konuşma gibi en temel ihtiyaçlarından kaçınabiliyor, yüzlerini yıkayamaz ve dişlerini fırçalayamaz hale gelebiliyorlar.  Acıbadem International Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Barış Peker, yaygın inanışın aksine trigeminal nevraljinin çözümsüz bir hastalık olmadığına dikkat çekerek, “Günümüzde, uygun hastalarda, modern tıbbın sunduğu balon kompresyon gibi girişimsel yöntemlerle bu şiddetli ağrıdan kurtulmak mümkündür” diyor.

Dr. Barış Peker

Dr. Barış Peker

Türkiye’de önemli bir halk sağlığı sorunu

Trigeminal nevralji, dünya genelinde her 100 bin kişinin yaklaşık 4 ila 13’ünde görülürken, Türkiye’de bu oranın çok daha yüksek olduğu belirtiliyor. Yapılan güncel çalışmalara göre, ülkemizde trigeminal nevralji görülme sıklığı 100 bin kişide 98’e ulaşıyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık 4 bin kişiye trigeminal nevralji tanısı konulurken, bu veriler hastalığın önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu gösteriyor. En sık 50-70 yaş aralığında gelişen bu hastalığa kadınlarda erkeklere oranla daha yaygın rastlanıyor. Trigeminal nevraljinin en yaygın nedeni ise beyin sapındaki bir damarın (genellikle üst serebellar arter) trigeminal sinire bası yaparak siniri rahatsız etmesi veya koruyucu kılıfına (myelin zarı) zarar vermesi.

Günlük hayat durma noktasına geliyor!

Trigeminal nevralji, hastaların günlük yaşamlarını ‘durma’ noktasına getirebilecek kadar ciddi sorunlar oluşturabiliyor. En temel insani ihtiyaçlar olan yemek yemek, su içmek veya konuşmak ağrıyı tetikleyebildiği için hastalar bu gereksinimlerinden kaçınmaya başlıyor.  Zamanla ciddi kilo kayıpları oluşabiliyor. Ayrıca, hastalar toplum içinde aniden bir atak geçirme korkusuyla sosyal ortamlardan uzaklaşıyor; ağrı tetiklenmesin diye yüz kaslarını donduruyor ve gülümsemekten dahi kaçınıyorlar. Uzmanlar bu durumu, ‘yüz donması’ olarak tanımlıyor. Sosyal izolasyonun yanı sıra hijyen ve kişisel bakım da önemli bir sorun haline gelebiliyor. Öyle ki yüze dokunmanın oluşturduğu şiddetli ağrı nedeniyle erkekler tıraş olamıyor, kadınlar makyaj yapamıyorlar. Dahası, yüz yıkama ve diş fırçalama gibi hijyen alışkanlıkları da imkansız hale gelebiliyor.

Literatürde “intihar hastalığı” olarak tanımlanıyor!

Trigeminal nevralji, tıbbi literatürde ‘intihar hastalığı’ olarak tanımlanacak kadar ağır bir psikolojik ve sosyal yükü beraberinde getirebiliyor.  Zira, ağrının ne zaman geleceğinin bilinmemesi sebebiyle hastalar sürekli bir ‘beklenti anksiyetesi’ içine giriyor. Bu kronik stres hali zamanla çaresizlik hissine, derin depresyona ve uyku bozukluklarına neden olarak hastaların yaşam kalitesini dramatik şekilde düşürüyor. Ayrıca, şiddetli ataklar sırasında hastaların konsantrasyonu tamamen dağılıyor; bu durum iş hayatında verimsizliğe veya profesyonel yaşamın tamamen sonlanmasına da yol açabiliyor.

Yanlış tanı, gereksiz yere çekilen sağlıklı dişler!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Barış Peker, ağrı genellikle üst veya alt çene bölgesinde hissedildiği için hastaların büyük bir çoğunluğunun ilk olarak diş hekimine başvurduğuna işaret ederek, “Maalesef, doğru tanı konulana kadar birçok hasta gereksiz yere sağlıklı dişlerini çektiriyor. Dolayısıyla, eğer yüzünüzde yemek yerken, konuşurken veya rüzgar estiğinde tetiklenen ani, kısa süreli ve şok benzeri ağrılar varsa beyin cerrahisi uzmanına başvurmanız son derece önemlidir” uyarısında bulunuyor.

Amaç hastayı ağrısız yaşama kavuşturmak

Trigeminal nevraljinin tanısı klinik öykü ve nörolojik muayene ile konuluyor. Damar basısını veya ikincil nedenleri (tümör, multiple skleroz vb.) dışlamak için manyetik rezonans görüntüleme (MR) tetkikine başvuruluyor. Tedavinin birincil amacı ise hastayı ağrısız yaşama kavuşturmak. İlaç tedavisi trigeminal nevraljide ilk adımı oluşturuyor. İlacın yetersiz kaldığı veya sersemlik ile dengesizlik gibi yan etkilerin arttığı durumlarda açık cerrahi (Mikrovasküler dekompresyon) veya kapalı cerrahi yöntemler (Balon kompresyon ve radyofrekans gibi yöntemler) gündeme geliyor.  Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Barış Peker, trigeminal nevraljinin tedavisinde uzun yıllardır mikrovasküler dekompresyon (MVD) cerrahisinin altın standart olarak kabul edildiğini söyleyerek, “Bu operasyon, hemen kulak arkasından kafatasına bir kemik pencere açılıp,  mikroskop altında, trigeminal sinirinin beyin sapından çıktığı noktaya müdahale edilen büyük bir cerrahi girişimdir. Ancak, her hasta için uygun olmayabiliyor ve çeşitli riskler barındırabiliyor. Bu nedenle alternatif olarak, daha az girişimsel (minimal invaziv ya da kapalı cerrahi) yöntemlere de başvuruluyor” bilgisini veriyor.

Balon kompresyon yöntemi öne çıkıyor

Geçmişten günümüze uygulanan alkol enjeksiyonu veya radyofrekans gibi kapalı yöntemlerde, ağrının kesilip kesilmediğini test etmek için hastanın işlem sırasında uyanık kalması gerekebiliyor. Ancak, bu durumun şiddetli ağrı çeken hastaları hem fiziksel hem de psikolojik olarak oldukça zorladığını vurgulayan Dr. Barış Peker, “Ayrıca, söz konusu her iki yöntemde de “anesthesia dolorosa” olarak adlandırılan bir yan etki görülebiliyor. Şiddetli ve  sürekli devam eden bu ağrı durumu trigeminal nevraljiden çok daha ağır bir klinik tabloya neden olabiliyor. Dolayısıyla, cerrahi riskleri minimize eden, hastayı uyanık tutma zorunluluğunu ortadan kaldıran ‘Balon kompresyon’ yöntemi, günümüzde trigeminal nevraljiye bağlı yüz ağrısından kurtulmak isteyen hastalar için en çok tercih ettiğimiz yöntem olarak öne çıkıyor” diye konuşuyor.

İşlem hasta ağrı hissetmeden tamamlanıyor!

Balon kompresyon yöntemi ameliyathanede ve genel anestezi altında uygulanıyor. Bu sayede işlemin hastaların hiçbir ağrı veya sıkıntı hissetmeden tamamlandığını belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Barış Peker,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu yöntemde, skopi (röntgen) eşliğinde ve bir iğne (katater) yardımıyla ağız kenarından girilerek, kafa tabanında yer alan ‘foramen ovale’ isimli delikten trigeminal sinirinin bulunduğu bölgeye ulaşılıyor. Ardından, katater aracılığıyla, küçük bir balon,  şişirilmeden bu bölgeye iletiliyor. Balon burada 1-2 dakika süreyle şişirilerek, sinir liflerine kontrollü bir basınç uyguluyor. Yüksek çözünürlüklü skopi (röntgen) sayesinde, hedeflenen “armut” veya “üçgen” şeklindeki  baskı formu, sinir üzerinde tam istenilen noktada oluşturuluyor. Şiddetli ağrıya neden olan sinir liflerine yapılan bu baskı ağrının kesilmesini sağlıyor” diyor. Balon kompresyon ameliyatında anesthesia dolorosa riskinin yaşanmadığını anlatan  Dr. Barış Peker, bu faydasının yöntemin seçilmesindeki en önemli nedenlerden biri olduğunu vurguluyor.

#TrigeminalNevralji #ŞimşekÇaktıranAğrı #DünyanınEnŞiddetliAğrısı #Nöroloji #BeyinCerrahisi #SağlıkHaberleri #KronikAğrı #BalonKompresyon #Acıbadem #YaşamKalitesi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Prostat kanserinde erken tanı tedavi başarısını artırıyor

Erkeklerde en sık görülen kanser türlerinden biri olan prostat kanseri ilk evrelerde belirti vermeden sessizce ilerlediği için genellikle geç fark ediliyor. Oysa, erken yakalandığında tedavinin başarı oranları belirgin şekilde yükseliyor.  Acıbadem International Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman, düzenli yapılan testlerin erken tanıda son derece önemli bir rol üstlendiğine dikkat çekerek, “Basit bir kan testi ve ürolojik muayene, pek çok erkeğin yaşamını değiştirecek kadar kritik bir önem taşımaktadır.  Hastalığın henüz belirti vermediği erken dönemde saptanması ve bu sayede tedavinin başarısının artması amaçlanmaktadır. Erken tanı için özellikle 50 yaş üstü erkeklerin, ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunanların ve risk grubunda olanların taramaları aksatmamaları hayat kurtarıcı bir adım olmaktadır. Özellikle risk grubundaki hastaların yakın takibi ve taranmaları hastalığın ilerlemeden saptanmasını ve tedavi edilmesini olanaklı kılmaktadır” diyor.

Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman

Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman

Kanserle ilişkili ölümler arasında 3’üncü sırada! 

Prostat bezindeki hücrelerin kontrolsüz ve hızlı bir şekilde büyümesiyle ortaya çıkan prostat kanseri, güncel araştırmalara göre, her 100 bin erkekten yaklaşık 35’inde görülüyor. Avrupa’da erkeklerde en sık rastlanan kanser olan prostat kanseri, kanserle ilişkili ölümler arasında 3’üncü sırada yer alıyor. Görülme sıklığı ise yaşlanmaya bağlı olarak artış gösteriyor. Genellikle 50 yaş üstü erkeklerde rastlanan prostat kanseri riski yaş ilerledikçe belirgin şekilde artıyor ve 65 yaş üstü erkeklerde daha yaygın görülüyor. Klinik bir çalışmaya göre; 30 yaş altındaki erkeklerde görülme sıklığı yüzde 5 iken, bu oran yaşla birlikte artarak 79 yaş üstünde yüzde 59’a yükseliyor.

Aile öyküsünde risk 2 kattan daha fazla artıyor!

Ailesinde prostat kanseri öyküsü olan erkeklerin daha dikkatli olmaları gerekiyor. Çünkü, babasında prostat kanseri hikayesinin olması riski iki kattan daha fazla artırıyor. Prostat kanseri öyküsü olan bir erkek kardeş ise riski babası hasta olan erkeklerden daha fazla yükseltiyor. İlerleyen yaş ve aile öyküsünün dışında çevresel faktörler ve yaşam tarzı alışkanlıkları da prostat kanserinin riskleri arasında yer alıyor. Örneğin, aşırı kırmızı et ve işlenmiş gıda tüketimi, düşük sebze-meyve alımı, fiziksel aktivite eksikliği ve fazla kilo hormonal dengesizliklere yol açarak riski yükseltiyor.

Başlangıçta genellikle sinsice ilerliyor

Erken evre prostat kanseri genellikle sinsi şekilde seyrediyor. Kansere bağlı semptomların sıklıkla hastalığın doğal seyri içinde geç dönemlerde ortaya çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman, şunları söylüyor: “Erken evre prostat kanseri belirtileri ve semptomları; idrarda kan görülmesi, idrarın pembe, kırmızı veya kahverenginde olması, menide kan görülmesi, daha sık idrara çıkma ihtiyacı, idrarı başlatmada güçlük, geceleri daha sık idrara çıkma ihtiyacıdır. İleri evrede ise hastaların yakınmaları farklılık gösterir. İdrar kaçırma, sırt ve kemik ağrısı, sertleşme sorunları, yorgunluk hissi, istem dışı kilo vermek, kollarda veya bacaklarda güçsüzlük bu evredeki bulgu ve belirtilerin başında gelmektedir.”

Henüz belirti vermediği dönemde saptanabiliyor!

Kanser erken evrede fark edildiğinde tedavi seçenekleri ve tedavi edilebilirlik oranı önemli ölçüde artıyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman erken tanı için 50 yaş ve üzeri tüm erkekler ile ailesinde prostat kanseri öyküsü olan 45 yaş ve üzeri erkeklere yılda bir kez PSA kan testi ile prostat muayenesinin önerildiğini vurgulayarak, “Bu programla hastalığın henüz belirti vermediği erken dönemde saptanması ve bu sayede tedavinin başarısının artırılması amaçlanmaktadır” bilgisini veriyor. Prostat kanserinin genellikle kandaki prostat spesifik antijen (PSA) testi ile erken teşhis edilebildiğini anlatan Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman, sözlerine şöyle devam ediyor: “Prostat kanserini tespit etmenin bir diğer yolu olan dijital rektal muayenede ise doktor prostat bezini muayene etmektedir. PSA ölçümünde veya muayenede şüphe varsa multiparametrik prostat MR planlanmaktadır. MR bulgularına göre şüpheli alanların varlığında MR füzyon biyopsi ile tanı konulabilmektedir. Son yıllarda multiparametrik prostat MR ile birlikte özellikle metastazı saptamakta kullanılan PSMA PET sintigrafi yöntemleri de güncel görüntüleme yöntemleri arasında yer almaktadır.”

Robotik cerrahi güncel tedavi yöntemleri arasında

Prostat kanseri tedavisindeki başarılı sonuçlardan da bahseden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman, “Aktif gözetimin yanı sıra, robotik veya açık radikal prostatektomi, radyoterapi, minimal invaziv tedavi yöntemleri, hormon tedavisi ve kemoterapi de dahil olmak üzere prostat kanseri için çok çeşitli tedaviler mevcuttur” sözleriyle hastanın sağlık durumuna göre uygulanabilecek tedavi yöntemlerini sıralıyor.

#ProstatKanseri #ErkenTanı #Sağlık #Üroloji #KanserTaraması #AcıbademInternational #HayatKurtarıyor #SağlıkHaberleri #ErkekSağlığı #KanserFarkındalığı

Dizinizde bu belirtilerde mutlaka hekime başvurun!

Dizlerimiz vücudumuzun en büyük eklemi olarak her adımda tüm ağırlığımızı taşıyor. Merdivenlerden inip çıkmak,  çömelmek, spor yapmak, hatta oturduğumuz yerden kalkmak bile dizlerimizin karmaşık bir uyum içinde çalışmalarını gerektiriyor. Ancak, bu kadar aktif bir eklem olan dizlerimiz aynı zamanda çokça yıpranmaya da maruz kalıyor. Zamanında önlem alınmazsa ağrı giderek kalıcı hale geliyor ve hareket kısıtlılığı yaşam kalitemizi düşürüyor. Acıbadem International Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, bu nedenle geceleri uyandıran ağrı, şişlik ve hareket kısıtlanması gibi sorunlar geliştiğinde mutlaka bir hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Dizden gelen her ağrı bir uyarı niteliği taşır. Ağrıyı hafife almak, ‘geçer’ demek diz sağlığını kalıcı biçimde tehdit eder. Çünkü, yıpranma başladığında süreç sessiz ama ilerleyicidir” diyor.

Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre

Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre

Dizlerimizi yıpratan 7 önemli neden!

Vücudumuzun en büyük eklemi olan dizlerimiz yük taşıma ve hareket fonksiyonları açısından kritik bir önem taşıyor. Diz ekleminde menisküsler, bağlar ve eklem kapsülü önemli bir rol oynuyor. Bu sebeple, diz ekleminin diğer eklemlerde olduğu gibi günlük aktivitelerimizi sürdürebilmesi için sağlıklı olması gerekiyor. Ancak bazı etkenler dizlerimizin yıpranmalarına neden olabiliyor. Fazla kilolar,  aşırı fiziksel aktivite, sürekli diz üzerinde iş yapma, sık sık diz çökme, kaslarda zayıflık, sert zeminde yapılan sporlar ve eşlik eden metabolik hastalıklar (diyabet, yüksek tansiyon, kan yağlarının yüksekliği) dizlerimizi yıpratan 7 önemli sebebi oluşturuyor. Bu faktörlerin birlikte görülmesi diz ömrünü önemli ölçüde kısaltıyor. Diz yıpranmasının en büyük sebebinin “fazla kilo” olduğunun altını çizen Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, “Her fazla kilo dize binen yükü katlar. Zamanla kıkırdak yüzeyleri aşınır, ağrı ve hareket kısıtlılığı kaçınılmaz hale gelir” bilgisini veriyor.

Ağrı geceleri uykudan uyandırabiliyor

Dizlerde yıpranma süreci; dizin kıkırdak doku kaybı, aşınma, menisküs yırtıkları, dizde eğrilik ve halk arasında kireçlenme olarak bilinen osteoartrit ve geceleri uyandıran ağrılara kadar gidebiliyor. Kireçlenmenin “paslanma” olarak düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, “Gerçekte olan paslanma değil, eskimedir. Dizlerde yıpranma, diz eklemlerinin kıkırdak dokularının aşınması hatta kaybı; diz ağrısı, dizden ses gelmesi, aşırı aktivite sonrasında geceleri uyandıran ağrı, dizin genellikle skoda bacak şeklini alması, dizin iç kısımlarının ağrısı ve hareket kısıtlılığının 90 dereceden fazla olmasıyla kendini belli etmektedir” diye konuşuyor.

“Kendiliğinden geçer” diyerek ihmal etmeyin!

Bazı belirtiler fark edildiğinde “kendiliğinden geçer” deyip ihmal etmemek, ortopedi hekimine danışmak gerekiyor, aksi halde sorun daha da ilerleyerek kalıcı hale gelebiliyor. Bu belirtiler “ağrı, hareket kısıtlılığı, merdivenleri inip çıkmada zorlanma, dizleri otururken bükülü tutmakta güçlük çekme, uçakta bacakları diğer koltuk altına uzatma ihtiyacı, hareket esnasında ağrılı ses gelmesi, namaz kılar pozisyonda oturamama, geceleri uyandıran ağrı, şekil bozukluğu, dizde güvensizlik, takılma, kilitlenme ve şişlik” olarak sıralanıyor.

Alınabilecek ilk önlem: İstirahat

Diz ağrısını geçirmek için uygulanacak yöntemler, altta yatan nedene ve ağrının şiddetine göre değişiklik gösteriyor. Kronik ya da ciddi durumlarda profesyonel tedavi gerekmekle birlikte hafif rahatsızlıklarda hekimin önerisiyle evde uygulanabilecek yöntemler fayda sağlayabiliyor. Bu yöntemlerin başında istirahat ve dizi zorlayan aktivitelerden kaçınmak yer alıyor. Günde birkaç kez 15-20 dakikalık buz kompresi ile diz desteği veya bandaj kullanımı ağrıyı hafifletiyor. Diz ağrısı yaşayanlara kas dengesizliklerini düzeltmeye yönelik egzersiz programları ve ortopedik tabanlıklar veya uygun spor ayakkabılar tavsiye edilebiliyor. Ayrıca doktor önerisiyle steroid içermeyen antienflamatuar ilaçlar kullanılabiliyor.

En önemli tedavi yıpranmayı önlemek

Diz yıpranmalarında en etkili tedavinin sürecin başlamadan önlenmesi olduğunu vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, “Erken teşhis, doğru egzersiz ve kilo kontrolü diz sağlığını korumanın temel adımlarını oluşturur. Bu önlemler alınmadığında ağrı kalıcı hale gelir, hareket kısıtlanır ve yaşam kalitesi düşer” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Diz protezlerinin ömrü uzun yıllar sürüyor

Dizlerde artrit, yani eklemlerde iltihap varsa veya bir travmadan sonra iyileşme sürecindeyse kasları güçlendirmek için fizik tedavi öneriliyor. Diz ağrısı olan çoğu hastada ameliyata ihtiyaç duyulmuyor. Ancak ağrı şiddetliyse ve diğer tedaviler işe yaramadıysa, hasarlı bir bağ, kemik kırığı veya şiddetli artrit varsa, ameliyata başvurulabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tuluhan Yunus Emre, dizlerdeki ağrı ve diğer semptomların ayakta durma, yürüme ile diğer hareket etme yeteneğini büyük ölçüde etkilediği durumlarda diz protezi gerekebildiğini anlatarak, “Diz protezleri yaşam kalitesinin artmasını sağlar. Diz artrozu olup protez ihtiyacı olmasına rağmen ameliyatı 5-10 yıl geciktirmek, ‘ne kadar geç olursa o kadar iyi olacağını düşünmek’ doğru bir yaklaşım değildir. Günümüzde son teknolojiler sayesinde diz protezleri uzun yıllar aşınmadan kullanılabilmektedir. Unutmayalım ki dizlerimize 60 yaşında iken 70 yaşından daha fazla ihtiyacımız olacaktır” diyor.

Sigarayı bırakmaya karar verdiğinizde u hatayı sakın yapmayın

Sigara dumanında bulunan 7 binden fazla kimyasal maddenin en az 70’i kanserojen etkisi taşıyor. Arsenik, hidrojensiyanid, kadmiyum, benzen, nitrozaminler ve krom gibi maddeler, sigaranın sağlığa verdiği zararın en tehlikeli bileşenleri arasında yer alıyor. Acıbadem International Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu, sigaranın içeriğindeki zararlı maddeler nedeniyle vücudumuzdaki tüm organlara zarar verdiğini belirterek, “Sigaranın hasar oluşturmadığı hiçbir organ yoktur. Sigara içenlerin yüzde 90’ı, yani her 10 kişiden 1’i, hayatlarının herhangi bir döneminde sigaranın yol açmış olduğu sağlık problemiyle yüz yüze gelmektedirler” uyarısında bulunuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu, sigarayı bıraktıktan sonra hastalıklara yakalanma riskinin zamanla sigara içmeyenlere yakın düzeylere indiğini, bu nedenle sigarayı bırakmanın sağlık için atılacak en önemli adım olduğunu vurgulayarak, “Bu konuda, Sağlık Bakanlığı’na bağlı olan Sigara Bırakma Poliklinikleri, ilaç tedavisi ve motivasyonel destek sağlamaktadır. Ancak, sigarayı bırakmak için hangi yöntem uygulanırsa uygulansın, önemli olan kişinin kendi iradesiyle bırakma isteğidir” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu

Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu

Akciğerlerden kalbe mideden saçlara…

Sigara, tüm organlara ciddi derecede zarar verirken, özellikle akciğerler üzerinde ölümcül riskler oluşturabiliyor.  Öyle ki akciğer kanserinin yüzde 90’ından sigara sorumlu oluyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu, sigaranın zararlarını şöyle sıralıyor:

  • Saçlarda dökülme, kırılma
  • Ciltte kırışma, buruşma, erken yaşlanma
  • Dişlerde bozulma ve çürüme, diş eti hastalıkları, ağız içi kanserleri
  • Ses teli kanseri, yutak kanseri, sinüzit
  • Yemek borusu, pankreas, karaciğer ve bağırsak kanserlerinin yanı sıra gastroösafageal reflü, peptik ülser
  • KOAH, amfizem, astım, akciğer kanseri, akciğer kesecikleriyle ilgili hastalıklar
  • Koroner arter hastalığı, aort anevrizması, Buerger hastalığı
  • Böbrek ve mesane tümörleri, iktidarsızlık
  • Jinekolojik kanserler, infertilite (kısırlık), düşük, erken doğum
  • Kemik erimesi
  • Diyabet, guatr
  • Gözlerde sarı nokta hastalığı, körlük
  • Romatoid artrit, Raynaud hastalığı
  • Demans
  • Anksiyete, depresyon

“Arada tek tük sigara içeyim, bir şey olmaz” demeyin!

Sigarayı bırakmada en kritik nokta, sigarayı tam anlamıyla beyninizde bitirmektir. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof.  Dr. Bülent Tutluoğlu, sigarayı bırakmak isterken yapılan önemli bir hatayı, “Eğer bir yanınız sigarayı bırakmak isterken, bir yanınız   ‘arada tek tük sigara içeyim, bir şey olmaz’ derse, içmek isteyen tarafınız galip gelir ve düşündüğünüz gibi tek tük değil, eskiden içtiğiniz tempoda sigaraya devam edersiniz” sözleriyle anlatıyor.

SİGARAYI BIRAKMAYI KOLAYLAŞTIRAN 6 PRATİK ÖNERİ!

Sigarayı azaltmak bırakmaya yardımcı olabiliyor, ancak en etkin yöntem tam olarak bırakma tarihini belirlemek! Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu, hedeflediğiniz tarihten önce sigarayı bırakma sürecine katkı sağlayacak olan önerileri ise şöyle özetliyor:

Yakınlarınızdan destek alın: Ailenize ve arkadaşlarınıza sigarayı belirli bir tarihte bırakacağınızı söyleyin. Sigarayı bırakma tarihiniz üzerine bir arkadaşınızla bahse girin. Eşinizin veya arkadaşınızın sizinle birlikte sigarayı bırakmasını sağlayın.

Sigaraya ulaşma imkanlarınızı kısıtlayın:  Kartonlarca sigara almaktan vazgeçin. Diğer bir paketi almak için paketinizin boşalmasını bekleyin. Evde ve işyerinde üzerinizde sigara bulundurmaktan kaçının.

Markaları değiştirin: İçimini kötü bulduğunuz bir sigara markasına geçiş yapın. Hedeflediğiniz bırakma tarihinden birkaç hafta önce katranı ve nikotini düşük bir sigara markasına geçin. Ancak miktarı arttırmayın, daha derin nefes almayın.

İçtiğiniz sigaraların sayısını azaltın: Her sigaranın sadece yarısını için. Her gün ilk sigaranızı 1’er saat erteleyin. Sadece tek veya çift saat başlarında sigara için. Gün boyunca kaç sigara içeceğinizi kararlaştırın. Her ekstra sigara için kendinize para cezası verin.

Alışkanlık nedeniyle sigara içmeyi önleyin: Gerçekten çok istediğiniz zaman sigara için. Alışkanlığınız yüzünden sigara yakmak üzere olduğunuz anları yakalayın.

Sigara içmeyi sevimsiz hale getirin: Kül tablalarınızı boşaltmayın, sigara izmaritlerinizi cam bir kapta toplayın.  Düşünmeden sigara yakıyorsanız, sigarayı aynanın karşısında yakmayı deneyin. Sigarayı sadece sizin için rahatsız edici ortamlarda için.

Koroner arter hastalığına dikkat! 20 yaşında muayene olmak çok önemli!

Koroner arter hastalığı, kalbi besleyen atardamarların, yani koroner arterlerin, ateroskleroz olarak adlandırılan bir patolojik mekanizmayla yapısal olarak bozulmasını ifade ediyor. Bu yapısal bozulma çoğu kez damarda akut veya kronik daralma veya tıkanmayla kendini gösterip, hayatı tehdit edebiliyor. Öyle ki tedavi edilmemiş veya kötü yönetilmiş koroner arter hastalığı; ani kalp ölümüne, aritmilere ve kalp yetersizliğine sebep olabiliyor. Üstelik, tüm dünyada ve ülkemizde, ölüm istatistiklerinde, bulaşıcı olmayan hastalıklar listesinin ilk sırasında, iskemik kalp hastalığı (koroner arter hastalığının farklı bir adlandırması) yer alıyor.  Acıbadem   International Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar,  bu nedenle koroner arter hastalığında risk faktörlerine karşı önlem alınmasının yaşamsal öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “2019 yılında yayımlanan bir makalede; yaş, cinsiyet ve genetik etkenler gibi değiştirilemez faktörlerin, hastalığın meydana gelmesindeki öngörücü performansın yüzde 63 ila 80’ini oluşturduğu, değiştirilebilir risk faktörlerinin ise daha sınırlı etkide olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla, koroner arter hastalığına bağlı klinik olaylarda anlamlı azalmalar olduğu görülmüştür. Düzenli sağlık kontrolleri yapıldığı ve risk faktörleri yönetildiği takdirde koroner arter hastalığına bağlı klinik olaylarda belirgin bir azalma sağlanabilmektedir. Risk faktörlerini yönetmek ise iyi beslenmekten, yeterli fiziksel aktiviteden, sigaradan uzak kalmaktan ve gerekiyorsa ilaç tedavisinden geçmektedir” diyor.

Dr. Ahmet Arif Ağlar

Dr. Ahmet Arif Ağlar

20 yaşında kalp ve damar sağlığına yönelik muayene çok önemli! 

Koroner arter hastalığı çoğu kez belirti vermeden ilerliyor. Dolayısıyla, kalp ve damar sağlığı açısından risk oluşturan faktörlerin araştırılması ve gerekiyorsa ileri tanı yöntemlerinden faydalanılması için şikayet olmasa bile ilgili branşlara başvurulması büyük bir öneme sahip. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, “Bu nedenle, 20 yaşında yapılacak bir doktor başvurusu sonrasında takip zorunluluğu doğmazsa erkekler için 35 yaşında, kadınlar için  45 yaşında tarama muayenesi önerilir. Bu muayenelerden sonra takip sıklığı kişiye özel olarak belirlenir” diye konuşuyor.

KORONER ARTER HASTALIĞINDA 10 ÖNEMLİ NEDENİ!

Yaş

Koroner arter hastalığının yaygınlığı, hem erkeklerde hem de kadınlarda 35 yaşından sonra artış gösteriyor. 40 yaşından sonra KAH geliştirme riski erkeklerde yüzde 49, kadınlarda ise yüzde 32 oranında seyrediyor. Erkeklerde 45 yaşından sonra, kadınlarda ise 55 yaşından sonra risk belirgin olarak artıyor.

Cinsiyet

Erkekler, kadınlara kıyasla daha yüksek koroner arter hastalığı riski altında oluyor.

Aile öyküsü

Aile öyküsü de önemli bir risk faktörü. Bir çalışmaya göre; babasında ya da erkek kardeşinde 55 yaşından önce, annesinde ya da kız kardeşinde 65 yaşından önce KAH tanısı konulmuş olması risk faktörü kabul ediliyor.

Hipertansiyon 

Arteryal hipertansiyon,  atardamar duvarında oluşturduğu oksidatif ve mekanik stres yoluyla koroner kalp hastalığı için en önemli risk faktörü olarak kabul ediliyor. Her 3  hastadan yaklaşık 1’inde hipertansiyon bulunuyor. 2009 yılında yapılan ve 12 değiştirilebilir risk faktörünün karşılaştırıldığı bir derlemeye göre, hipertansiyon ile sigara kullanımı en fazla ölüme neden olan etkenler olarak öne çıkıyor.

Hiperlipidemi

Hiperlipidemi, iskemik kalp hastalığı için en yaygın ikinci risk faktörü olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, yüksek kolesterol seviyesi yaklaşık 2.6 milyon ölüme neden olmuş. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, yüksek trigliserid seviyelerinin de koroner arter hastalığı ile ilişkilendirildiğini belirterek, “Ancak bu ilişki daha karmaşıktır, çünkü santral obezite, insülin direnci ve kötü beslenme gibi diğer risk faktörlerine göre ayarlandığında bu ilişki zayıflamaktadır. Bu nedenle, trigliseridlerin koroner arter hastalığı üzerindeki izole etkisini belirlemek zordur”  bilgisini veriyor.

Diyabet

Prediyabet (Kandaki şeker seviyelerinin normalden yüksek, ancak diyabet tanısı konulacak kadar yüksek olmaması)  ile diyabet; kalp hastalığı ve inmeye yol açabilen önemli risk faktörlerinden. Öyle ki diyabetli erişkin hastalarda kalp  hastalığı oranı, diyabeti olmayanlara kıyasla erkeklerde 2.5 kat,  kadınlarda ise 2.4 kat daha fazla görülüyor. 2017 yılında yapılan bir meta-analiz; Hemoglobin A1C seviyesi yüzde 7.0’nin üzerinde olan diyabet hastalarının, Hemoglobin A1C seviyesi yüzde 7.0’nin altında olanlara kıyasla kardiyovasküler ölüm açısından yüzde 85 oranında daha yüksek riske  sahip olduklarını ortaya koymuş.

Obezite 

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, obezitenin koroner kalp hastalığı  için bağımsız bir risk faktörü olduğunu belirtiyor. Obezitenin  aynı zamanda hipertansiyon, hiperlipidemi ve diyabet gibi diğer risk faktörlerinin gelişme riskini de artırdığını belirten Dr. Ahmet Arif Ağlar,   “Yakın tarihli bir çalışmada; demografik özellikler, sigara kullanımı, fiziksel aktivite ve alkol alımı gibi değişkenler ayarlandıktan sonra, obezite sorunu yaşayan kişilerin koroner kalp hastalığına yakalanma olasılığının 2 kat daha fazla olduğu gösterilmiştir” bilgisini veriyor.

Sigara kullanımı

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’ne (FDA) göre, kardiyovasküler hastalıklar yılda 800 bin ölüme ve 400 bin erken ölüme neden oluyor. Bu ölümlerin sırasıyla yaklaşık 5’te 1’i ve 3’te biri sigara kullanımına bağlı görülüyor. 2015 yılında yapılan bir meta-analiz, sigara kullanımının diyabet hastalarında koroner kalp hastalığı riskini yüzde 50 oranında artırdığını ortaya koymuş. Başka bir 2015 meta-analizi  ise 60 yaş üzerindeki hastalardan sigara kullananların kardiyovasküler hastalık riskinin iki kat arttığını, sigara kullanımını sonlandırmış olanlarda ise riskin yüzde 37’ye düştüğünü göstermiş. Ayrıca, sigara kullanmayan, ancak pasif olarak sigara dumanına düzenli olarak maruz kalan bireylerde maruz kalmayanlara kıyasla koroner arter hastalığı riskinin yüzde 25 ila yüzde 30 oranında daha yüksek olduğu belirtiliyor.

Kötü beslenme

Doymuş yağ, uzun yıllar koroner kalp hastalığının gelişiminde önemli bir neden olarak görülürken, daha yeni derlemeler bu ilişkiye dair şüpheleri artırıyor ve rafine şekerlerin yeniden öne çıkan temel risk faktörü olduğuna dikkat çekiyor.   Araştırmalar, trans yağların lipit profili, endotelyal fonksiyon, insülin direnci ve enflamasyon üzerindeki olumsuz etkileri yoluyla kardiyovasküler hastalık riskini artırdığını daha net şekilde ortaya koyuyor. Son dönem çalışmalar ve sistematik derlemeler, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi üzerine odaklanıyor. Bu çalışmalar; kırmızı et tüketiminin koroner kalp hastalığı ve kardiyovasküler olay riskini yüzde 15 ila 29, işlenmiş et tüketiminin ise yüzde 23 ila 42 artırdığını tutarlı bir şekilde ortaya koyuyor. Çalışmaların çoğunda günlük yaklaşık 50 ila 100 gram tüketim dikkate alınmış.

Sedanter yaşam tarzı 

Sedanter yaşam tarzının, yani hareketsiz yaşamın, her türlü hastalık için risk faktörü olduğu söylenebilir. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ahmet Arif Ağlar, “Özellikle kalp ve damar sisteminin sağlığı için oluşturduğu tehlikeyi, düzenli egzersizin sağladığı faydaları ortaya koyunca daha iyi anlarız” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Egzersiz, koroner arter hastalığının  gelişimini önlemede koruyucu bir faktör. 2004 yılında 52 ülkede, tüm kıtaları temsil eden ve 15 bin 152 vaka ile 14 bin 820 kontrol bireyin katıldığı bir olgu-kontrol çalışmasında, yetersiz fiziksel aktivitenin miyokardiyal enfarktüs üzerindeki riski yüzde 12,2 olarak bulunmuş. Çeşitli gözlemsel çalışmalar, egzersizi kendi tercihleriyle düzenli olarak yapan bireylerin morbidite ve mortalite oranlarının daha düşük olduğunu göstermiş. Bu koruyucu etkinin olası mekanizmaları arasında; endotelyal nitrik oksit üretiminin artması, reaktif oksijen türlerinin daha etkili bir şekilde etkisiz hale getirilmesi ve gelişmiş damar oluşumu (vaskülogenezis) yer almaktadır.”

Kirli havuzlar mikrop saçabiliyor!

Yaz mevsiminin sıcak günlerinde çocukları en mutlu eden aktivitelerden biri havuzda yüzmek olsa da kurallara dikkat edilmediğinde bazı riskleri de beraberinde getirebiliyor. Örneğin; mide ve bağırsak sisteminde, gözlerde, kulaklarda ve üreme organlarında çeşitli hastalıklara neden olması gibi! Özellikle 3 yaşından küçük çocuklarda, bağışıklıkları tam oluşmadığı için havuz kaynaklı hastalıklar daha ağır seyredebiliyor ve hastaneye yatış gerekebiliyor. Acıbadem International Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şeyma Cüneydi, “Havuz kaynaklı hastalıklar havuzun kimyasallarından veya mikropların bulaşması sonucu gelişmektedir. Özellikle virüsler çocuklara hızla bulaşabilir. Bu nedenle, sakin ve temizliğinden emin olunan havuzlar tercih edilmeli, mikropların bulaşmasını önleyen tedbirler mutlaka alınmalıdır” diyor.

Dr. Şeyma Cüneydi

Dr. Şeyma Cüneydi

İshal

Bakteri, virüs veya parazitlerin yol açtığı bir enfeksiyon hastalığı olan ishal, genellikle yeterince dezenfekte edilmeyen havuz suyunun yutulmasıyla oluşuyor. Çocuğun mikroplu suyu yutması, ishalin başlıca sebebini oluşturuyor. Ateş, kusma, karın ağrısı, sümüksü veya su gibi dışkıyla kendini belli ediyor.

İdrar yolu enfeksiyonu

İshallerden sonra 2. sıklıkta görülen bir enfeksiyon hastalığı olan idrar yolu enfeksiyonu, yeterince steril olmayan havuz suyundaki mikrobun idrar yollarından girmesiyle oluşuyor. Belirtileri arasında; havuz sonrasındaki günlerde ateş, kusma, karın ağrısı, idrar yaparken yanma ve kokulu idrar yapma yer alıyor.

Gözlerde konjonktivit

Virüs veya bakteriyle enfekte olan havuz suyu ile temas, çocuklarda, halk arasında “kırmızı göz” olarak bilinen ve konjoktivit olarak adlandırılan göz iltihabına da neden olabiliyor. Gözlerde kızarma ve iltihaplı akıntı, tipik belirtileri arasında yer alıyor.

Dış kulak yolu enfeksiyonu

Dış kulak yolu enfeksiyonu, havuz suyunun mikroplu başka etkenlerle karışmasından kaynaklanıyor. Kulağa basmakla artan ağrıyla seyrediyor, bazen kulaktan akıntı da gelebiliyor.

Vajinit

Enfekte havuzlar kız çocuklarında bitmek bilmeyen vajina iltihabına, bir başka deyişle vajinitlere sebep olabiliyor. Enfeksiyon kokulu ve renkli akıntıyla ortaya çıkıyor.

Hepatit A

Karaciğer iltihabı yapan Hepatit A mikrobu da dezenfekte edilmemiş havuz suyundan bulaşabiliyor.  Bu suların ağıza gelmesiyle çocuk enfekte olabiliyor. Halsizlik, göz beyazlarında sarılık, bulantı, karın ağrısı ve ateş, Hepatit A’nın belirtileri arasında yer alıyor.

Siğiller

Mikrop barındıran havuz kaynaklı önemli hastalıklardan biri de siğillerdir. Human Papilloma (HPV) virüsünün yol açtığı siğiller vücudun her yerinde görülebiliyor. Eller ve ayaklarda döküntülerle seyreden el, ayak, ağız hastalığının bir bulaş şekli de yine mikrop içeren havuzlar oluyor.

Astım krizi

Havuzun az dezenfekte edilmesinin yanı sıra fazla klorlanması çocuklarda astım krizini tetikleyebiliyor.

Havuz kaynaklı hastalıklara karşı 8 önemli kural!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şeyma Cüneydi, çocuklarda havuzdan kaynaklanan hastalıkların önlenmesine destek olan önerilerini şöyle sıralıyor:

  • Sakin ve temizliğinden emin olduğunuz havuzları tercih edin
  • Havuza girmeden önce ve çıktıktan sonra, tercihen sabunla duş yaptırın
  • Ağız içini temiz suyla çalkalayın
  • Havuz veya denizden sonra mayosunu hemen değiştirin
  • Havlu ve terlik gibi eşyalarını başkalarıyla paylaşmayın
  • Yüzme gözlüğü ve kulak tıkacı kullanmasını sağlayın
  • Havuz suyunu yutmaması konusunda eğitim verin
  • Bebeklik dönemindeyse bezini sık sık kontrol edin

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto