Yazılar

“Esenbike Hatun zorlayıcı ama öğretici bir deneyim oldu”

Tiyatrodan sinemaya, dönem dizilerinden modern projelere… Ayça İnci, 30 yılı aşkın oyunculuk kariyerinde tutkuyla yol alan, sahiciliğiyle dikkat çeken bir isim. Yeşilçam efsanesi Bilal İnci’nin torunu olsa da, bu meslekte kendi adını tırnaklarıyla kazıyarak var etti. “Kuruluş Osman” dizisindeki Esenbike Hatun karakteriyle izleyiciyle buluşan İnci ile oyunculuk serüvenini, set tecrübelerini, hayallerini ve genç oyunculara tavsiyelerini konuştuk.

Röportaj: Nazan Ortaç

Ayça İnci

Oyunculuğa adım atma süreciniz nasıl gelişti? İlk set deneyiminiz nasıldı?
Ortaokul ve lise çağlarımda mankenlik, fotomodellik ve oyunculuk yapmaya başladım. Gaye Sökmen Ajansı’na bağlıydım. Kamera önündeki ilk deneyimlerim müzik klipleriyle başladı. Daha sonra 15 yaşımdayken “Borsa” adlı dizide, Kartal Tibet’in yönettiği bir yapımda küçük bir rol aldım. Evin hizmetçi kızını canlandırıyordum. Bu, benim ilk profesyonel oyunculuk işimdi ve oyunculuktan ilk kez para kazandım. Set ortamı büyülü gelmişti. O yaşta, profesyonel bir ekiple çalışmak hem çok heyecan vericiydi hem de kararımı netleştiren bir deneyim oldu.

Dedeniz, Yeşilçam’ın duayenlerinden Bilal İnci… Dedenizin oyuncu olması, sizin kariyerinizi nasıl etkiledi?
Dedemin oyuncu olması, benim oyuncu olmama vesile olmadı. Hatta tam tersi dedem bu sektöre girmemi çok istemiyordu. Yeşilçam’dan gelen biri olarak zorluklarını biliyordu. Aslında ben iç mimar olmak, dekorasyon alanında ilerlemek ve hatta yurt dışına gitmek istiyordum. Ama oyunculuk beni adeta fethetti. Sonrasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim almaya başladım. Kendimi bu alanda ifade edebilmek, nefes almak gibiydi. Dedemin çok iyi bir karakter oyuncusu olması, onun disiplini bana ilham verdi hep ama bırakın torpili, bazen tam tersi bile oldu. Dedemden çekinen insanlar, bana rol vermemeyi bile tercih etti. Ama ben sebat ettim, çok eğitim aldım, çok geliştirdim kendimi, çok okudum. Hâlâ bu yaşta öğrenmeye devam ediyorum. Dedem sonradan çok mutlu oldu, çok destekledi, “Benim gibi gözlerinde oynuyorsun, çok iyi karakter oyuncusu olacaksın” derdi.

Ayça İnci

Hem tiyatro, hem dizi hem de sinema projelerinde yer aldınız. Bu üçü arasında sizin için en özel olan hangisi ve neden?
Hepsinin yeri ayrı ama tiyatroda canlı izleyiciyle o bağı kurmak, o anı birlikte yaşamak bambaşka. Sinema ise sinematografik anlamda çok büyülü, kalıcılığı yüksek. Dizi ise uzun soluklu bir yolculuk… O karakterle uzun zaman geçiriyorsunuz. Ama sahnede o ilk nefesi almak, o canlı tepkiyi duymak… Sanırım tiyatro kalbimde hep bir adım önde.

Sinema ve televizyon projelerinde çalışma süreci çok farklı olabiliyor. Set ortamında en çok hangi türde projede kendinizi rahat hissediyorsunuz?
Dönem işlerinde kendimi çok daha güçlü ve motive hissediyorum. Modern yapımlarda da rahatım ama dönem işlerinin atmosferi beni daha çok içine çekiyor. Tarihi kostümler, aksiyon sahneleri, atmosfer bana ayrı bir enerji veriyor. Sarayda da olabilir, arazide de, ama ruhu olan bir iş olması benim için en önemlisi.

Ayça İnci

Sinema dışında başka bir sanat dalıyla ilgileniyor musunuz? Resme olan ilginiz devam ediyor mu?
Evet, resimle hâlâ ilgileniyorum. Bunun dışında yazmak da ilgimi çekiyor. Küçük hikâyeler kaleme alıyorum. Bir gün belki bir kitap olur. Dansla da aram iyidir. Yani sanatın birçok dalıyla bağ kuruyorum ama hepsi odak ve konsantrasyon gerektiriyor.

Yoğun iş temposunda kendinize zaman ayırmak için neler yapıyorsunuz?
Doğayı çok seviyorum. Ayvalık’ta geçirdiğim zamanlar bana çok iyi geldi. Deniz, yürüyüş, piknikler… İstanbul’da da fırsat buldukça Sultanahmet, Balat, Adalar gibi yerlere giderim. Hâlâ İstanbul’da turist gibi gezerim. Ayrıca yüzmeyi, spor yapmayı, ev dekorasyonu ile ilgilenmeyi severim. Set için sabah 6:30’da kalktığım çok oluyor ama zaman yaratmayı başarıyorum.

Ayça İnci

Oyunculuk dışında yapmak istediğiniz ama henüz gerçekleştirmediğiniz bir hayaliniz var mı?
Evet, deniz kenarında, iskelesi olan bir tatil köyü hayalim var. İçinde restoran, tasarım ürünlerin satıldığı bir alan, şiir ve müzik dinletileri, sinema gösterimleri, workshoplar… Yani bir kültür-sanat tatil köyü. Hem ruhu olan hem de üretimi teşvik eden bir yer olmasını istiyorum. Daha önce de iki mekan işlettim, tecrübeliyim ama artık çok yorulmak istemiyorum… Güzel bir ekiple bu hayalimi gerçekleştirmek istiyorum.

Önümüzdeki dönemde hayal ettiğiniz bir karakter var mı? Hangi tür projelerde yer almak istersiniz?
Dönem işleri beni çok etkiliyor ama özellikle Cumhuriyet tarihinden önemli kadın kahramanları, yazarları canlandırmak isterim. Biyografik projeler ilgimi çekiyor. Zor karakterleri oynamayı seviyorum. İçimden “Bunu da başardım,” dedirten roller beni heyecanlandırıyor. Kendi sınırlarımı zorlamak, yeni taraflarımı keşfetmek çok keyifli.

Ayça İnci

Genç oyunculara ve oyuncu olmak isteyenlere verebileceğiniz en önemli tavsiye nedir?
Çok okusunlar, çok gözlem yapsınlar. Felsefe, sanat tarihi, mitoloji, sosyoloji… Her şeyden beslenmeleri lazım. Türkiye’nin her bölgesinde lehçeler, beden dilleri değişiyor. Araştırmacı bir ruhla hareket etmeleri gerek. Öğrenci gibi kalmaları şart. Ayrıca bu işin kolektif olduğunu unutmasınlar. Saygı, sevgi, sabır… Ve tabii ki maneviyat. Para, şöhret gelip geçici ama yaptığınız işten ruhsal olarak tatmin olmak çok daha kıymetli.

“Kuruluş Osman” dizisinde Esenbike Hatun karakterini canlandırıyorsunuz. Esenbike Hatun’u oynarken sizi en çok zorlayan veya heyecanlandıran şey ne oldu?
Esenbike Hatun enteresan bir karakter, hiç bana uymayan, benim mizacımda olmayan bir karakter. Bayağı kibirli, herkesi küçük gören, yalnızca kendi doğrularıyla yaşayan biri. Bu kadar sert ve katı bir karakteri canlandırmak başlangıçta beni zorladı çünkü kısa sürede sete dahil oldum. Bir alışma sürem neredeyse hiç olmadı. Ama kostümler, atlar, kılıç ve dönemin atmosferi bana çok güç verdi. Karakterin ruhunu hissettiğim anda her şey yerine oturdu. Zorlayıcı ama bir o kadar da öğretici bir deneyimdi.

Ayça İnci

Tarihi bir dizide oynamanın, modern yapımlara göre en büyük farkı sizce nedir?
Tarihi projeler, sizi hem fiziksel hem de ruhsal olarak bambaşka bir dünyaya taşıyor. Modern yapımlarda gündelik hayata daha yakınsınız, ama dönem işlerinde atmosferle, kostümle, dil ile dönüşüyorsunuz. Tarihi dizilerde karakterle bütünleşmeniz daha yoğun oluyor. Hele ki at binme, dövüş sahneleri, ağır kostümler derken hem bedensel hem zihinsel bir hazırlık gerekiyor. Ama o dünyaya adım attığınızda, etkisi bambaşka oluyor.

Rolünüz için özel olarak aldığınız bir eğitim (at binme, kılıç kullanma vb.) oldu mu?
Evet, 12 yıl önce de benzer bir dönem işi için at binme, kılıç ve ok eğitimi almıştım. “Kuruluş Osman”da bu bilgi ve becerilerimi tazeleme fırsatım oldu. Set dışında da çiftliğe gidip antrenman yaptım. Aralarda herkes dinlenirken ben kılıç çalışıyordum. Bu tarz fiziksel hazırlıkları çok seviyorum, karaktere başka bir derinlik katıyor. Hâlâ haftada bir gün binicilik derslerine devam ediyorum.

Ayça İnci

Set ortamı nasıl? Oyuncu arkadaşlarınız ve ekip ile uyumunuzdan bahseder misiniz?
Disiplinli bir set ortamımız var. Herkes işine konsantre, saygılı ve çok özverili. Bu da oyuncu olarak sizi besliyor. Güzel bir denge var. Bana herkes “Ayça Abla” diyor, bu da aramızdaki sevgi ve saygının bir göstergesi. Böyle bir ekip içinde olmak çok kıymetli.

Nicolas Lefebvre: “Her biri farklı bir hikâye anlatıyor ve bu birleşimler sanatı daha zengin kılıyor”

Sanat dünyasının sınırlarını zorlayan, arkeolojik eserleri doğal unsurlarla harmanlayan ve Ankh haçı sembolüyle doğurganlık ile kadınlığı kutlayan eserleriyle tanınan Nicolas Lefebvre ile Pause Dergi için buluştuk. Paris’ten Tokyo’ya uzanan sergileriyle dikkat çeken  Lefebvre, ekolojik yöntemlerle sanatına yeni bir soluk getirmeyi hedefliyor. Kendisiyle kariyerinden, ilham kaynaklarından ve gelecek projelerinden konuştuk.

Röportaj: Melis BAYRAKTAR

Melis BAYRAKTAR

Kariyerinizi nasıl başlattınız ve bugüne nasıl geldiniz?

Sanat tarihine olan ilgimle École du Louvre’da eğitim aldım. Jacques Lacoste ile tanışmam ve onunla iş birliği yapmam kariyerimde önemli bir dönüm noktası oldu. Lacoste beni 1950’lerin Fransız tasarımcısı Jean Royère’in mobilyalarını seçmek için Lima,Peru’ya gönderdi. Bu deneyim, antik sanata olan ilgimi artırdı ve yerel el yapımı eserlerin büyüsünü keşfetmemi sağladı. Paris’e döndükten sonra, antikacı Axel Vervoordt ve müzayedeci Maître Binoche ile çalışma fırsatı buldum. Kendi antik nesne koleksiyonumu zenginleştirdim ve çağdaş sanat ortamında ilgi çeken çalışmalar yaptım. 2006 yılında Paris’teki ilk sergim büyük ilgi gördü. 2008’de Fransa’nın güneyine taşınarak kendi galerimi açtım. 2015 yılında Londra’daki White Space Gallery’de “Representing the Figure” sergisine katıldım. 2016’daki “Le Cheval” adlı eserim Mısır mitolojisindeki Ankh haçıyla eşdeğer görüldü. 2017 Paris Sanat Fuarı’ndaki heykellerim ise Afrika sanatını ön plana çıkardı. Bu eserler ünlü tripartit montajlarına sahipti.

 Tripartit montajlarınızın anlamı nedir?

Tripartit montaj, üç farklı bileşenin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bir sanat tekniğidir. Heykellerimde bu tekniği kullanarak, neon, dalgalı demir ve diğer malzemelerden oluşan bileşenlerle eserin estetik ve anlamını oluşturuyorum. Her biri farklı bir hikâye anlatıyor ve bu birleşimler sanatı daha zengin kılıyor.

2019’da gerçekleştirdiğiniz “À quatre mains” sergisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?

2019’da Galerie 127’de fotoğrafçı Sara Imloul ile iş birliği yaparak “À quatre mains” adlı sergiyi gerçekleştirdik. Bu sergi, Essaouira’dan bulunan nesnelerle heykellerin bir araya geldiği bir çalışmaydı. Imloul, eserleri kalotiple fotoğraflayarak antik bir sürecin sepia tonuyla yaşlanmış gibi görünmesini sağladı.

Evet, gördüm ben o sergiyi zaman ve mekanın sınırlarının olmadığı çağdaş bir arşiv ortaya çıkmış. Harika bir deneyim olmalı!

Teşekkürler!

Melis BAYRAKTAR

SANATIN TOPLUMSAL VE ÇEVRESEL KONULARI DA ELE ALMASI GEREKTİĞİNE İNANIYORUM

Peki sanatınızın temelini oluşturan malzemeyi nasıl seçiyorsunuz?

Malzeme seçimi, sanatımda kritik bir rol oynar. ‘Ready-made’ eserler üretiyorum. Bu eserler, antik ve temel sanattan alınan farklı kültürlerin ve dönemlerin karışımını içeriyor. Eski Mısır gözü, Kolomb öncesi pense, Amazon başlığı, Nijerya sikkeleri, Khmer aynası ve Berberi çadır kazığı gibi unsurlardan ilham alıyorum. Sanatın sadece estetik değil, aynı zamanda toplumsal ve çevresel konuları ele alması gerektiğine inanıyorum. Malzemeler, hikayeyi ve mesajı güçlendiriyor.

 “Mama” serginizden bahseder misiniz?

Evet, “MAMA” sergisi benim için çok özel bir yere sahip. Yaklaşık 10 yıldır üzerinde çalıştığım büyük ve güzel bir proje. Kadının toplumdaki yerine, doğaya olan bağlılığına ve doğurganlığın kutsallığına dair güçlü mesajlar taşıyor. Bu sergiyle, izleyicilere anneliğin evrensel ve zamansız değerini yeniden hatırlatmayı amaçladım. Farklı dönemlerden ve medeniyetlerden nesneler ve unsurlarla dünya çapında bir sergi oldu.

Eserlerinizde Mısır mitolojisindeki sembolleri kullanmanızın özel bir nedeni var mı?

Mısır mitolojisindeki semboller, derin anlamlara sahiptir. Ankh Haçı, yaşamın sembolüdür ve yaşamı, sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü temsil eder. Ana Tanrıça Sembolü ise dişi ilkesini temsil eder ve doğurganlık, bereket ve annelikle ilişkilidir. Bu semboller, antik dönemde farklı kültürlerde farklı tanrıçaları temsil etmek için kullanılmıştır. Çalışmalarıma 25 yaşındayken başladım ve annemi yeni kaybetmiştim. Tanrıça figürü benim için bir bağlantı gibiydi ve sezgilerimi dinleyerek bu figürü seçtim. Eserlerimde her zaman üç farklı unsuru bir araya getiriyorum; Antik Mısır yaşam sembolü olan “ankh” içindeki üçlüden esinlenerek.

Melis BAYRAKTAR

Yeni nesil eserleriniz geçtiğimiz aylarda Paris’te düzenlenen “Assemblages” adlı sergide yer aldı. Bize bu serginizden bahsedebilir misiniz?

26 Nisan-3 Mayıs 2024 tarihleri arasında Christie’s müzayede evi tarafından düzenlenen ve Chenel galerisi ile iş birliği içinde gerçekleşen “Assemblages” sergisinde, Roma, Yunan ve Mısır’dan topladığım Roma büstleri, arkaik bronzlar ve porfir parçaları gibi antikaları mercan ve sünger gibi doğal elementlerle bir araya getirerek dönüştürdüm. Hem tarihi kalıntıları, hem doğal parçaları, hem de çağdaş sanatı temsil eden bu eserlerim, tarihlenmesi veya sınıflandırması zor olan küçük ve hassas nesnelerden oluşuyor.

Christie’s serginizden neler öğrendiniz?

Christie’s sergisi, eserlerimin farklı kültür ve tarihlerden nesnelerle nasıl bir araya getirildiğini sergilemek için mükemmel bir platform sundu. Sergi, sanatseverler arasında büyük ilgi gördü ve eserlerimin uluslararası bir izleyici kitlesine ulaşmasını sağladı. Bu deneyim, sanatımın evrenselliğini ve farklı kültürlerle olan bağlarını daha da pekiştirdi.

Sanatınızın gelecekteki yönü hakkında bize bir ipucu verebilir misiniz?

Bu yıl bronz eserler yapmaya başladım. Farklı patinalarla üç bronz eser yaptım. Bu, yeni bir süreç ve ekolojik bir yöntemle nesnelere yeni bir hayat veriyorum. Farklı kültürlerden ve zaman dilimlerinden nesneleri bir araya getirerek ilham alıyorum.

Önümüzdeki günlerde yeni kitabınız çıkıyor. Bize yeni kitabınızdan bahsedebilir misiniz?

Yeni kitabım, sanat yolculuğumun ve eserlerimin arkasındaki ilham kaynaklarının derinlemesine bir incelemesini sunuyor. Kitapta, antik ve çağdaş sanatın kesişim noktalarını, kullandığım malzemelerin hikayelerini ve sanatın toplumsal ve çevresel etkilerini ele alıyorum.

Okuyucular, sanatımın arkasındaki derin anlamları ve sembolleri keşfetme fırsatı bulacaklar.

Melis BAYRAKTAR

Geçmiş Sergileriniz:

– Haziran-Eylül 2019: San Remo, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU

– Eylül 2019: Paris, MERCI’de performans

– Eylül 2019: Şanghay, GALLERY ART CN

– Ekim 2019: Tokyo, POMMERY için performans ve sergi

– Kasım 2019: Lizbon, Homa sanatçı grubu sergisi

– Aralık 2019: Ocak 2020: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU

– Eylül 2020: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile ART PARIS

– Aralık 2020: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU’da solo sergi

– Mayıs 2021: Lizbon, Julie Le Halleux & Marie-Eve Macgoey tarafından düzenlenen LISBON BY DESIGN Sanat Fuarı

– Mayıs 2021: Amsterdam, ADORABLE ART + DESIGN GALERIE ile KUNST RAI ART

– Ağustos 2021: Ile-de-Ré, VISUS GALLERY’de sergi

– Eylül 2021: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile ART PARIS

– Kasım 2021: Strasbourg, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile St.Art Fuarı

– Eylül 2022: Lizbon, Küratör Rita Gomes Cardoso ile “Aligned minds” sergisi @ CISTERNA GALLERY

– Kasım 2022: Singapur, Clementine de Forton & Marina Oechsner de Coninck ile “I think I see it” sergisi @ 63 SPOTTS ART GALLERY

– Kasım 2022: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU’da solo sergi “Nicolas Lefeuvre: oeuvres récentes”

– Şubat 2023: Brüksel, GALERIE JEAN-FRAN ile Brafa Sanat Fuarı.

– Nisan 2023: Şubat, San Remo, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile “I think I see it” sergisi.

– Haziran 2023: Seul, V&E ART ile DAEGU ART FAIR.

– Ekim 2023: Taipei, V&E ART ile Art Taipei.

– Ocak 2023: Brüksel, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile Brafa Sanat Fuarı.

– Nisan 2023: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile PAD DESIGN & ART sergisi.

– 22-27 Kasım 2024: Paris, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile LA BIENNALE PARIS’te sergi.

– 19 Eylül- 17 Ekim 2024: Lizbon, “Palacio Verride”de solo sergi, LISBON ART OFFICE ile birlikte

– Eylül 2024: Seul, V&E ART ile KIAF’ta sergi.

– Temmuz-Ağustos 2024: La Bisbal, CLEMENTINE DE FORTON ile birlikte Castell d’Emporda’da sergi.

– 7-13 Haziran 2024: Paris, La Pagode’da “LE PRINTEMPS ASIATIQUE” sergisi, GALERIE JEAN-FRANCOIS CAZEAU ile birlikte.

Cesare Catania: Sanatın Metaverse Yolculuğu

Röportaj: Melis BAYRAKTAR

Cesare Catania: Sanatın Metaverse Yolculuğu

İtalyan sanatçı Cesare Catania, geleneksel sanatın digital dünyayla kucaklaştığı bir evrende sınırları zorluyor. Eserleri, renk, form ve kompozisyonun bir araya geldiği bir dünyada izleyiciyi büyülüyor. Sanatçının soyut eserleri, figüratif detayları soyutlamak suretiyle duygusal bir deneyim sunuyor. Renklerin dansı, şekillerin ritmi ve soyut formların anlamı, izleyiciyi içine çeken bir yolculuğa çıkartıyor. Metaverse ile bu soyut dünyaların sınırları daha da genişliyor. Sanatçının eserleri, sanal dünyanın içinde de yeni bir boyut kazanıyor.

Cesare Catania ile sanatın sınırlarını keşfetmek isteyen herkes için ilham verici bir röportaj gerçekleştirdik.

Sanat hayatınız ne zaman ve nasıl başladı?

Sanat hayatım aslında benden habersiz çocukluk yıllarımda başlamıştı. Dedem keman sanatçısıydı. Klasik müziğin yaratıcılığına ve titizliğine karşı tutkum onun sayesinde başladı. 9 yaşımdayken piyano dersleri almaya başladım. Hem müzikal hem de figüratif sanata karşı her zaman bir tutkum oldu. Benim için ikisi birbirinden uzak ya da ayrı şeyler değildi o yıllarda bile. Hayatı algılayışım, kendimi eğlendirme arayışım genellikle kendi yarattığım küçük dünyaların içinde hikayecikler halinde belirdi önümde. Gördüğüm en küçük beni etkileyen şey günlerce hayalimde yaşattığım dünyaları mümkün kılıyordu. Anılarıma dâhil olan herkesin psikolojisi, karakterleri, düşünceleri, görünüşleri vb. birçok şey benim etkilenme ve beslenme alanlarım oldu.  Hayatımın dönüm noktasının bu süreçle başladığına inanıyorum. İlk kayda değer resmim 1995 yılına kadar uzansa da bu tutkumu 10 yılı aşkın bir süre önce mesleğe dönüştürmeye başladım. “Metaphysical Composition” – 2016, in “Artistic Composition” – 2016 , “The Dynamics of Movement” – 2016) , the “Vanity” ve diğer soyut ve sembolik olanlarda – 2014, “Flamingos in the Mirror” – 2015 – the “Tear” – 2012 gibi eserlerim ortaya çıktı.

Eserleriniz oldukça etkileyici bir dile sahip. Bize çalışmalarınızı ve tarzınızın oluşum sürecini anlatır mısınız?

1998 yılında mühendislik fakültesinde okumaya başladım. Ve burada perspektif ve aksonometri alanında uzmanlaştım. Bu bana tüm şekilleri basit üç boyutlu çokgenlere bölerek kendisini çevreleyen sorunları ve gerçekliği gözlemlemeyi öğretti. 144: Jazz Trio” – 2014, “Nice (A Tribute to Matisse and Chagall)” – 2015) ve katı ve eğrisel figürlerin zarif ve uyumlu bir şekilde yan yana gelmesiyle “Summer Readings (Tribute to Pierluigi Nervi)” – 2016 adlı eserlerim bu sayede çıktı ortaya. Yıllar içinde fotoğrafçılığa karşı da özel bir tutkum gelişti. Fotoğraf teknikleri ile oluşturulan yumuşak tonlamalar, ışık oyunları, çekim sırasında ve sonrasında elde edilen duygusal, dramatik ve şiirsel çalışmalara yoğunlaştım. Renk ve biçimsel bozulma gibi çeşitli teknikleri kullanarak soyut sanat örnekleri çıkartmaya başladım.

Bu süreçteki çalışmalarımda hiçbir sınırlamaya yer vermedim. Sanat sonsuzdur ve ifade biçimleri de sonsuzdur. O sebeple, ben sadece üretiyorum ve üretilen her eser kendi içinde kendi varlığını inşa ediyor.  İlhamımı yaşamın acı ve tatlı olan kendisinden ve evrenin bütünlüğünden, renklere olan aşkımdan alıyorum. Yaşam benim ilhamım.

Cesare Catania

Çalışmanız güçlü renklerden ve renk kontrastlarından oluşuyor. Belirli bir eserde hangi rengi kullanacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

Her düşüncenin, arzunun, bilginin, hislenmenin yani her şeyin bir rengi ve tonları var.  Ben, rengin algılanamaz olduğunu kabul edip, yine de ulaşmaya çalışma durumunun gerekliliğini estetik açıdan değerlendiriyor ve iki gerçeklik (renk – nesne) arasındaki en kısa mesafeyi arayarak, yeni bir gerçekliği gün yüzüne çıkarmaya çalışıyorum. Rengi yaşıyorum, arzuluyorum, hayal ediyorum, hissediyorum ve eserlerimle gün yüzüne çıkartıyorum. Dolayısı ile her eser kendi rengine kendisi karar veriyor diyebilirim.

Dijitalleşme ve teknolojiyle birlikte sanat dünyasının dinamiklerinde çok ciddi değişimlerle karşılaştık. Bu değişim rüzgârı eser üretimlerini de etkiledi. Kripto sanat, NFT eserler ve blockchain teknolojisi de bu değişimlerin en önemli örneklerinden oldu. Siz de “Artistic Metaverse” olarak adlandırdığınız bir metaverse sergi düzenlediniz? Nasıl oldu bu süreç?

Hepimizin Covid19 salgını nedeniyle evlere kapandığı Pandemi döneminde “Artistic Metaverse” adını verdiğim ilk Metaverse sergimi gerçekleştirdim. Davetlilerim herhangi bir çaba göstermeden, yalnızca kullandıkları sanal gerçeklik cihazları sayesinde, sergime katılıp, diledikleri tablomu kolayca satın alabildiler. Kendi aramızda bir söyleşi bile gerçekleştirdik. Mikrofon ve sohbet kutusu aracılığıyla eserlerim hakkında sohbet ettik. Bir sanatçı olarak en büyük arzularımdan biri sanat tarihinde ileride yazılacak bir değişime şahit olma arzusuydu. Bu arzumun karşılık bulduğunu gördüm. Ayrıca bu sergimin yeni nesil koleksiyoner ortaya çıkarmak konusunda farklı bir işlevi de oldu.

Harika! Benim de en merak ettiğim konuların başında NFT’lerin yükselişe geçmesi koleksiyonerlik kavramını nasıl etkilediğiydi.

Şöyle ki hayatını tamamen ekranda yaşayan, internetin var olduğu bir dünyada doğan, dijital madencilik yaparak zengin olan, alışverişini kripto parayla yapan, oyun evrenlerinde avatarına tasarım kıyafetler, silahlar, ayakkabılar alan ve bunlara ciddi paralar harcayan insanlarla; nerdeyse tamamen fiziksel dünyada yaşayan insanların yaşamı ele alış biçimleri, estetik zevkleri ve paraya bakışı haliyle birbirinden çok farklı. Tamamen fiziksel dünyada yaşayanların “fiziksel olmayan bir eseri ne yapacağım?” sorusunu yeni nesil “fiziksel bir eseri ne yapacağım?” olarak soruyor. Zira onların evleri, duvarları sosyal medya hesaplarında, ekranlarında. Bu yüzden belki de hiçbir zaman bir sanat eseri almayacaklardı. NFT ise onlar için bu ortamlarda sergileyebilecekleri, varlıklarını, kültürel birikimlerini gösterebilecekleri bir alan yarattı. Fiziksel koleksiyonerlikte de olan sahip olma, bunu paylaşma, kültürel statüsünü sergileme, sanatçının macerasına eşlik etme zevklerini NFT koleksiyonları üzerinde onlar da yaşamaya başladı. Böylece NFT hem sanatçının, sanat piyasasının hem de koleksiyonerlik kavramının gelişmesine, bir alan daha kazanmasına sebep oldu. Tanınmış, fiziksel sanat piyasasında önemli yerlerde olan sanatçıların bu piyasaya ilgi göstermesiyle de hibrit bir ortam oluşmaya başladı.

Cesare Catania

Peki sanatın gerçek değerinin NFT’ler ile belirlenip belirlenemeyeceği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dijital sanatın kripto paralar ile değerinin ölçülmesini doğru anlamak ve detaylandırmak için NFT teknolojisini doğru anlamak gerekiyor. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de göreceli bir değere sahip sanat, NFT ile en azından sanatçının hak ettiği gerçek değeri elde etmesine olanak tanıyor. Gelecekte özgün bir sanat eserini NFT ortamında elinde tutmak ciddi bir kazanç sağlamada bir araç olarak değerlendirilebilir.

Gelecek için başka iş birlikleriniz ve projeleriniz var mı? Son dönem sergilerinden bahsedelim, şu an sanat tutkunlarını burada neler bekliyor?

Şu anda Venedik Bienali’nde, aynı anda hem fiziksel hem de dijital bir heykel olan son sanat eserimin açılışını yapıyorum. Bu Phygital Embrace Versiyonu.

Venedik Bienali ziyaretçileri heykelimi fiziksel bir versiyonda gözlemlemeye ya da artırılmış gerçeklikte onunla “oynamaya” karar verebilirler. Bu vesileyle, yine yapay zeka sayesinde, herkese benzersiz bir dijital kucaklaşma heykeli yapma ve bunu dijital sanat eserleri olarak benimle birlikte imzalama imkanı veren bir yazılım da geliştirdim. İnsanların sanatla oynarken nasıl eğlendiklerini ve sanatın demokratikleşmesinin, sanatsever olsun ya da olmasın, genel halk tarafından nasıl takdir edilen bir süreç olduğunu görmek harika.

Peki Türkiye’deki sanat ortamı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye çok özel bir yer. Yakın zamanda Türkiye’de de sanatsal bir proje geliştirebilmeyi çok istiyorum.

Benim İçin Bu Hayatta Hiçbir Şey Tesadüf değildir

Benim İçin Bu Hayatta Hiçbir Şey Tesadüf değildir

Yaşam amacını hayatın akışı ile birleştirmeyi başarmış, ilkeli, değerleri olan, empati kurabilme yönü ile hayranlık uyandıran, insani gelişime odaklı birçok projede varlığını tutkulu gayretleri ile hissettiren, benim de çok sevdiğim Dilara Akın bu ayki kapak söyleşi konuğumuz oldu. Dünyanın kaotik dönemlerinde bile; hayalleri doğrultusunda ilerlemeyi sürdüren sevgili Dilara Akın, ilham verici deneyimlere sahip çok güzel bir örnek. Sosyal değerlerle düşünülen projelerde; insanlara, eğitime, sağlığa, sanata dokunmayı hayat amacı seçen Akın ile TİKAV’ı (Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı), Loft Art’ı, deneyimlemelerini, ilgi ve meraklarını, sanatı, özel hayatını, sizler sevgili okurlarımız için konuştuk. Keyifle okumalar dileriz.

Dilara Akın

Bilmeyen okuyucularımız olabilir onlar için soruyorum; kendinizden biraz bize bahseder misiniz?

Asker bir ailenin kızıyım. Babam çok yoğun çalışan bir kara havacı, Skorsky kulanan bir subaydı. Çok fazla Doğu görevi oldu. Çok fazla yer gezdik. Farklı farklı yerlerde okuduk üç kardeş. Erzurum’da, Kıbrıs’ta, Konya’da, Malatya’da birbirinden değişik okullarda okudum.

Dilara Akın

TİKAV ile yolunuz nasıl başladınız, yolunuz nasıl kesişti? 

Çok derin, çok duygusal bir insanım aslında ama çok güçlü dururum ama o dönem büyük oğlum Oğuz doğdu… Lohusalık dönemimde; anneliğin tüm hassasiyeti üzerimde… Nasıl üzülüyorum; sütüm yok, mama veriyorum, öyle bir çaresizleştim ki… Empati kurdum. Çok ağladım ve dua ettim. Sürekli “Allah’ım ne olur beni çocuklarına yetemeyen annelerle buluştur” diye her an dua ederdim. Bir rüya gördüm; yemyeşil bir vadideyim, bir sürü çocuk ve kelebekler var. bembeyaz kıyafetlerimizle eğleniyoruz.  Onlarla çiçek topluyoruz, dolaşıyoruz. Üstüme atlıyorlar, kelebekler geliyor, sonra yaşlı bir kadın aramızdan sesleniyor “sakın gitme onların sana ihtiyacı var” diyor. O sabah çok tuhaf uyandım. Sultan Yılmaz, o dönemde bizim vakıf başkanımız. Beni aradı ve Dilara Hanım vakfa gelseniz ve destek verseniz ne kadar iyi olur diye. Hemen kalktım oraya gittim. Benim için bu hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey bir işaret ve sebeptir. Bana göre, hiçbir şey öylesine olamaz…Sultan Yılmaz ile oturduk. Ağzımdan bir kelime nasılsın dedim, o sırada telefon çaldı.  Dışkapı Hastanesinden aradılar. Çocuk Lösemi bölümü… Hemen gidelim dedim.  Yetkilileri dinledik, “herkes geliyor, hediye veriyor çocuklarla fotoğraf çekiyorlar ve gidiyorlar” dediler. Hastaneyi gördük. Ne yapabiliriz dedik “Annemle Ben” projesini yaptık. Hastaneyi baştan aşağı yeniledik. Anne ve çocuklar tek kişilik yataklarda yatıyorlardı ve anlatamayacağım kamusal pek çok şey yenilendi… Projede yaklaşık 12 iş adamı gönüllü yaptık. Her ay gönüllülerimizden biri, çocukların hastanenin belirlenen ihtiyaçlarını karşıladı. Ondan sonra tabi vakıftan kopamadım. O proje ile başlayan bir ilişki kurduk. Bir rüyayla başladı. Sanırım 2015 yılıydı ve ben vakfa öyle başladım.

Dilara Akın

Eğitimi, insani gelişimi desteklemek adına kurulmuş olan TİKAV’ dan kısaca bahseder misiniz?

Okuyucularımıza doğru anlatalım diye soruyorum bu soruyu size… 25 yıllık bir vakıf… Eğitim ve sağlığı destekliyoruz ki insani gelişime katkı sağlayabilelim.  Vakıf projelerinin merkezinde; kadınlar, çocuklar ve gençlere hizmet eden çalışmalar var. Ulusal & uluslararası projeler var.

Nedir bunlar kısaca anlatır mısınız?

Ulusal projelerimiz; Annemle Ben, Hijyen Sağlıktır projemiz var. Bu Güneş, rüzgâr ve hidroelektrik santrallerinin olduğu bölgelerdeki köylere gidip, oradaki kadınlardan, çocuklara kadar insanlara verilen eğitmenlerimizle anlatıyoruz. Evde okullu olduk projemiz yine çok etkili oldu. Orda kadınlar özellikle kırsalda hep evde, yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor, evin bütün yükü kadının üstünde, çocuk o arada büyüyor. Çocuk anneyle evde ne yapabilir? Verimli daha nasıl vakit geçirilebilir? Çocuklarla nasıl iletişim kurulur gibi konuları ele aldık. Bu arada; tahta kışlıklardan bebekler, el işi uğraşları eğitimleri de verildi. İnanın o kadınlar; o kaşıklarla uğraşırken onlara da oyun gibi geldi. Çok mutlu oldular. Çünkü kendi çocuklukları da yok ki… O da ortaya çıktı. Bir şekilde o kayıp zamanları da yakalamaya, dokunmaya çalışıyoruz.

Dilara Akın

Vakıfta seminer ve eğitim faaliyetleri de var mı?

Eğitimler var. Elazığ’da Fırat Üniversitesinde bir programımız var. Mülakatla seçilen öğrencilere dört sene eğitim veriyoruz.  Çoğu mühendis olan öğrencilere diksiyon eğitiminden İngilizce prezentasyona kadar çok geniş bir yelpazede eğitim veriyoruz.  Dijitaldeki Ayak İzimiz projemiz var. Sosyal medya kullanımı nasıl olmalı, nasıl tehlikeler var? Bunlardan kendimizi nasıl koruyabiliriz? Nasıl kullanmalıyız? Bunları anne- babalara, daha çok anne ve kız çocuklarına anlatıyoruz. Depremden sonra oradaki öğrencilere burs veriyoruz. Dört yıl boyunca devam edecek.

The Duke of Edinburgh’s International Award adıyla yürütülen Edinburgh Dükü Uluslararası Gençlik Ödül Programının, Türkiye’de ki temsilcisiyiz. Gönüllü Hizmet, Fiziksel Gelişim, Beceri Geliştirme, Macera ve Keşif Yolculuğu bölümleriyle tüm dünyada 140’tan fazla ülkede, 14-24 yaş arasındaki gençlerin bireysel gelişimine katkı yapmayı amaçlayan bir program… Burada çocukları 4 kategoride kendi iradeleriyle bir karar almak ve bunu sürdürmekle ilgili bir sorumluluk veriyoruz yerine getirdiğinde İngiltere’den bir rozet veriliyor. Gönüllülük esasına dayalı toplumsal hizmet bilincinin geliştirilmesini hedefleyen Program, ülkemizde 1995 yılında uygulanıyor.

Dilara Akın

Sanat Çalışmaları nasıl başladı?

Hamdi bey ile arada sanat konuşuyorduk.  Kendisinin eğitim ve sanata özel ilgisi var. Ben de sanat severim. Bir gün bana bir proje görevi verdi. Aslında başta beklentiyi karşılayabilir miyim diye endişem oldu.  Ama belirttiğim gibi Hamdi Bey çok vizyoner, muhteşem bir insan… Kendisine çok hayranlık duyarım. Beni her zaman cesaretlendirdi. “Beklentiyi karşılayamayacağın bir şey yok.  Yapılacaklar belli… Yapabilirsin” dedi. O arada arkadaşlarımdan da müthiş bir baskı vardı. Kabul et yaparsın diye bir heyecan oldu. Nispetiye On binasında bir yerimiz var. Hamdi bey burayı bağımsız sergi alanı haline dönüştürmek istiyorum dedi. Bir gittim her taraf inşaat… Hiçbir şey yok.  Sonra Ayşe Ceber sanat direktörümüz ile birlikte; ikimiz bir sergi çıkardık. Çok çok beğenildi. Çerçevesi şöyle; eğitim ve sağlığın yanına bir de sanat eklemiş olduk. Burada temsiliyeti olmayan, bağımsız sanatçılara alan açıyoruz. Onları görünür hale getirmek için, onlara fırsat eşitliği sağlamak için yılda dört kez sergi açıyoruz. Sosyal medyada tanıtımlarını yapıyoruz. Eserlerinin satışlarını yapıyoruz. Satışın küçük bir kısmı da TİKAV bursiyerlerine bağışlanıyor. Kâr amacı gütmeyen bir platform burası galeri değil. Bir de usta sanatçıların yılda bir kere prestij sergileri yapıyoruz.

Dilara Akın

Loft ART Bodrum? 

Bodrum buralardan tamamen bağımsız. Türkiye turizmine destek sağlamak ve otelimizi tanıtımı için ağırlama yaptığımız bir alan. Uluslararası sanatçıların eserleriyle katıldığı çok beğeni alan sergiler oldu. Perotti sonra koenic vardı. Bu sene Ropac gelecek.

Peki anda kalırsak “Özkan Arı + 18’i” dinleyebilir miyiz?

Hikayesi nasıl, sizde bıraktığı etki ne oldu? Özkan Arı’nın bir eserini karma sergiye almak istemiştik. Sonra öğrendik ki; hocanın Nevşehir’de güzel sanatlar atölyesi var. Biz onu akademi olarak takdim etmek istedik; çünkü birinci sınıftan da dördüncü sınıftan da öğrencileri var. İnanılmaz teknikler kullanıyorlar. Çok etkilendim ve biz onlara bu teklifi götürdük. Eserler çok iddialıydı ve iki buçuk ayda öğrenciler, gece gündüz çalışarak, üniversitede koltuklarda uyuyarak, sabah kalkıp beşte çalışarak hazırlanmışlar. Büyük bir motivasyon oldu öğrenciler için… Çok mutlu oldular. Düşünün ülkenin bir noktasındasınız, elinizde fırçanız çalışıyorsunuz öğrenci olarak. Okuldan mezun olmayı, belki bir resim öğretmeni ve veya ressam olacağını düşünüyorsunuz. Daha o birinci ya da ikinci sınıfta okurken biri seni fark ediyor, görüyor ve diyor ki gel İstanbul’da sana bir sayfa açıyorum. Onların o mutluluklarını, duygularını anlatmak mümkün değil. Bu süreç bana çok duygu yükledi ve gerçekten yapmak istediğiniz şeyi her iki tarafa da inandırdı da… Nasıl mutlu olduklarını görmenizi isterdim. Loftart olarak doğru şey yaptığımızda inandık, karşılıklı beslendik. Bu karşılıklı bir iletişim, o yüzden nitelikli ve sürdürülebilir olması gerekiyor. O yüzden sosyal sorumluluk, gönüllü olmak bunu sürdürülebilir kılmak en önemli olanı. Eli fırça tutan ve bundan acayip tatmin olan bir gencin gündemlerden etkilenip, beni de kimse görmüyor deyip sanatını bırakıp kırsalına geri dönemsini istemiyorum. İnşallah o bana denk gelir ve geri dönmez fırçasını bırakmaz.

Dilara Akın

En beğendiğiniz sanatçılar kimler diye sorsam ya da en çok etkilendiğiniz eserler?

Dönem dönem değişiyor. Anın ruhu diye bir şey var ya… Ben şu anda, bu hislerle İstanbul manzaraları iyi geliyor. Onun dışında; Mark Jackal’ı çok severim. O eserlerinde anlattığı aşk hikayelerini çok severim. Genel olarak da beni en çok portreler, insan yüzleri beni çok etkiler…

Kaotik dönemleri nasıl değerlendiriyorsunuz. Sanat ve sanatçı açısından gözlemleriniz nasıl?

Farklılıklarla beslenmeyi, keşfetmeyi çok severim. Mesela kaos benim için; çok aslında yapıcı yönü yüksek bir durumdur. Böyle zamanlarda insanların belki ilham veren duyguları yükseliyor, motive oluyor bile olabilirler. Kendilerini daha fazla ifade edebilir, farklı beslenebilir değişik işler çıkarabilirler. Dünyada yaşananlardan etkilenip, depresyona girer girer vazgeçersiniz ya da bunu alır kullanırsınız… Sosyal sorumlulukta da öyle artık kaos var yapacak bir şey yok değil, empati yapıp vaz geçmemek.

Dilara Akın

Bulunduğunuz anı dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz dengeler açısından?

“Ben” felsefesini konuşuyoruz aslında… Her şey bir alma dengesi üzerine kurulu ama şu an bana göre bu denge bozuk… Herkes almaya adamış kendini. Bunu da alayım, onu da alayım, o da benim olsun, bu da benim olsun iye hareket edince o zaman dünyanın dengesi bozuluyor. Biraz da vermeniz lazım. Vermekten kastım maddi değil. Para vermek değil. Emek, sevgi, tutum, davranış, duygu, samimiyet…

Sade ve şık bir tarzınız var.  Alışveriş her kadın için vazgeçilmezdir. Moda ve alışveriş sizin için ne ifade ediyor?

Çok alışveriş yapan bir insan değilim.  Acil gerekli spesifik bir şey varsa gidip alıyorum. Modayla hiç alakam yoktur. Siyah çok seviyorum. Kendim olduğumu hissettiğim, sade, doğal olmayı seviyorum.  Zamansız şeyleri seviyorum. Kıyafetlerimi temiz kullanırım. Yıllarca kullanırım. Benim dolabımda on senelik belki daha fazla kıyafetler var.  İki kere giyeceğim bir şeyi almam. O’nu başkasına vererek değerlendiririm diye düşünmek bile bana yanlış geliyor bana… Gittiniz zaman ayırdınız, aldınız kombin yaptınız yine bir vakit, verdiğiniz zaman ve ödediğiniz paraya hepsine çok yazık…

Dilara Akın

Seyahat etmeyi sever misiniz? Spor yapar mısınız? Kendiniz ruhunuzu nasıl yenilersiniz?

Seyahat etmeyi çok severim. Seyahat etmeyi çok seviyorum. Üç gün otursam hemen başlarım bienal mi var? nerede sergi var? Vakfa giderim beni köylere gönderin. Giresun’a mı gitsem. Çok hızlı hazırlanırım. Mevsimine göre hazırlarım. Eşim hadi Amerika’ya gidiyoruz dese bir saat içinde hazırlanırım. Çocukların bavulları da dahil olmak üzere… Çok organize bir insanımdır. Bulunduğum her yerde organize etmeyi de severim.

Dilara Akın

Ruhunuzu enerjinizi nasıl yenilersiniz?

Spor yaparım hafta içi vakit buldukça… Pilates, bazen kardiyo yapıyorum, at binerim, kürek çekiyorum. Bunları yapıyorum çünkü enerjim hiç bitemiyor. Bitmeyince de gece uykusuz kalıyorum. Dua etmeyi çok severim. Özellikle kendimle kaldığımda, kimse olmadığında, sessizce dua ederim. Allah’ın yaratıcı gücüne inanıyorum ve her şeyi ondan istiyorum. Dünyaya iyilik diliyorum. Müzik dinlemeyi severim. Sakin yaşamayı severim. Onun dışında spiritüel bir şeyler yapmıyorum.

Özel bir güzellik rutinim yok… Beslenmeme dikkat ederim. Cildimi iyi temizlemeye dikkat ederim. Onun dışında bir iki serum verdiler. Ne olduklarını, ismini bile bilmem, onları sürerim… Bir buçuk senedir şekeri, süt ve süt ürünlerini, gluteni hayatımdan çıkardım. On kilo verdim. Kilolu biri değilim ama vücudum kendine geldi. Ödem gitti. Sabahları yorgun uyanmıyorum. Vücudunuz size iyi geleni kendi dilinde söylüyor zaten. Cildiniz parlıyor, ödeminiz gidiyor, şişlik olmuyor, yorgun uyanmıyorsunuz.

Dilara Akın

Sizce başarının sırrı nedir?

Çok çalışmak… Hiçbir şey ayağınıza gelmiyor. Öyle kaderde varsa, şansta varsa diye bir şey yok. Her şey etrafınızda var. Siz göreceksiniz. Siz çabalayacaksınız. Kaldıracaksınız kendinizi. Bence içinizdeki o motivasyon, yaşama sevincini hiç kimsenin durdurmasına izin vermeyeceksiniz. Bir kere hayattasınız. Siz varsanız her şey var.  O yüzden başarı bu. Sizin başlatmanız ile ilgili bir şey. Sonucunda olur ya da olmaz artık o zaman düşünürünüz. Orada ne başarı var ona da bakmak lazım. Belki iş hayatında kazanmıyorsunuz ama olgunlaştınız ya da biriyle tanıştınız ve hayatınızı bakış açınızı değiştirdi. Orada başarı nedir ona da bakmak lazım çok yönlü…  Bir kere hayattasınız.

 

#DilaraAkin #Akfen #LoftArt #tikav

TOPRAK SAĞLAM  “Hayal ettiklerimi yaşıyorum”

TOPRAK SAĞLAM  “Hayal ettiklerimi yaşıyorum”

25 yıllık kariyerinde iddialı işlere imza atan ve şimdilerde ‘Yalı Çapkını’ dizisiyle dikkat çeken başarılı oyuncu Toprak Sağlam’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sağlam, oyunculuğunun köklerini, projelerini ve müzik kariyeriyle ilgili heyecan verici detayları paylaştı…

Röportaj: NAZAN ORTAÇ

TOPRAK SAĞLAM 

Oyunculuğa olan tutkunuz nereden geliyor? Çocukluğunuzdan itibaren oyuncu olma hayaliniz var mıydı?

Ben hep söylerim; bu bir kod. Onunla doğuyorsunuz. İki yaşındayken masanın üstünde şarkılar söylermişim. Ve çok küçükken, ilk kendim söylemişim ‘ben oyuncu olacağım’ diye. 13 yaşımda ilk işimi yaptım. Bu sene sektördeki 25’inci senem. Hâlâ kendimi yeni başladığım yıllardaki gibi heyecanlı hissediyorum.

Farklı türlerde dizi, film ve tiyatro projelerinde yer aldınız. Hangisi sizi daha fazla besliyor ve hangi projeler sizin için özel bir anlam taşıyor?

Hepsi kalbe giden farklı damarlar. Hepsinin bir işlevi var. Biri olmazsa diğeri olamıyor. Hepsini çok seviyorum. Tiyatroyu diğerlerinden daha heyecanlı kılan şey; seyirciyle o anı, o anda paylaşıyor oluşumuz. Onun tatmin duygusu bambaşka. Bir de müzikalse tutmayın beni (gülüyor).

Oyunculuk kariyerinizde sizi en çok etkileyen isimler veya roller neler oldu? Bu kişiler veya projeler sizi nasıl şekillendirdi?

Her şeyden önce kıymetli hocalarım Müjdat Gezen ve Mustafa Alabora. Okulum; Müjdat Gezen Sanat Merkezi. Dönüm noktamdır. ‘Karınca Yuvası’ ve ‘Bodrum Masalı’ tadı damağımda kalmış işlerim ve rollerim. Hem öğrendiğim hem öğrettiğim, farkındalıklar yaşadığım, derinleştiğim, dönüştüğüm ve dönüştürdüğüme şahit olduğum işlerdi.

TOPRAK SAĞLAM 

‘Yalı Çapkını’ dizisindeki karakterinize nasıl hazırlandınız? Rolünüzü anlatır mısınız?

Zerrin bir anne, hırslı, güçlü, gözü kara, kızı için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir anne. Hiç bilmediğim, sahip olmadan da anlaşılamayacak bir duygu bence. Böyle durumlarda daha çok metot kullanıyorum. Eric Morris bende çok çalışan bir sistem. Onun tekniklerinden yararlandım.

‘Yalı Çapkını’ dizisinin popülerliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Projeye dâhil olma kararınızda etkileyici olan unsurlar nelerdi?

İyi yazılmış, iyi yönetilmiş, iyi oynanmış, her şeyiyle iyi yönetilmiş bir işin popüler olmasına şaşırmamak gerekir. Ben oynamaktan beslenen bir oyuncuyum. Projede oynamak ve performans alanım ne kadarsa, beni işe çeken baş unsur bu oluyor. Sahne sayımın çokluğundan bahsetmiyorum burada. Bir sahne yazılmışsa da tatmin ayrılmalıyım setten. Senaristimiz Barış Günger sağ olsun oynamaya doyamadığım sahneler yarattı. Harika bir ekip ve en değerli ustalarla çalışmak. Nasıl dâhil olmazdım ki?

“AİLEM HEP EN BÜYÜK DESTEKÇİMDİ”

Kendi oyunculuk tarzınızı nasıl tanımlarsınız? İzleyicilere bırakmak istediğiniz bir izlenim veya mesaj var mı?

Tam bir metot oyuncusu sayılmam. Zaman zaman faydalandığım teknikler var. Tüm metotları deneyimleyip, bende çalışanları kendime göre sentezliyorum. Her zaman doğalcı oldum. Temelim; oynamıyormuş gibi oynamak. Üzerine ekleyerek, yeni şeyler keşfederek devam edecek. Şimdilerde Meisner tekniği çalışmaya başladım. Yakınlarda katılacağım bir workshop var, heyecanla ona hazırlanıyorum.

Kariyerinizde karşılaştığınız zorluklar oldu mu, olduysa nasıl aştınız? Bu süreçte öğrendiğiniz en önemli ders nedir?

13 yaşında çalışmaya başlayan bir kız çocuğu zorluk yaşamaz mı? Elbette yaşadım. Ergenliğim sektörde geçti. Ama ben her zorluğu hep kendime inanarak, güvenerek ve çok daha fazla çalışarak aştım. Ailem hep destekçimdi. Anne ve babacığıma sonsuz teşekkür ederim. Öğrendiğim en büyük şey; bu hayatta tek başımayım ve benden daha önemli hiçbir şey yok. Her şey önce kendini gerçekten sevmek ve farkında olmakla başlıyor.

TOPRAK SAĞLAM 

Özel hayatınız çok fazla bilinmiyor; hayranlarınız merak içinde… Bizimle paylaşır mısınız; kalbiniz dolu mu?

Hayatımda şu an biri yok ama bu boş olduğu anlamına gelmez (gülüyor)…

Aynı zamanda şarkıcısınız; müzik kariyeriniz için hedefleriniz var mı? Ya da ilerisi için hayalleriniz neler diye sorsam?

Aşırı heyecanlı olduğum bir süreçteyiz. Yeni şarkıya hazırlanıyoruz, orkestra kuruyoruz. Yeni yılda sahneler de başlayacak. Hayal ettiğim şeyleri şükür olsun hep yaşadım bugüne kadar, bu şekilde de devam da ediyor. Gerçekleştiğini görüyorsanız; bilin ki mutlaka bir gün bir yerde hayalini kurmuşumdur.

“Kimsenin hayatını merak etmiyorum”

İzleyicilerinizle bağ kurma konusunda nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz? Sosyal medyayı aktif olarak kullanıyor musunuz?

Sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorum ama kendi kurallarımla. Takipçilerimi çok seviyorum, bazılarıyla birebir temas kuruyorum. Bazen sık paylaşım yapıyorum, bazen detoks yapıyorum ve 3-4 gün hiç bakmıyorum. Çok severek, merakla takip ettiğim sinema, sanat, moda ve seyahat sayfaları var, onlar dışında kimsenin hayatını çok merak etmiyorum. Gerçek gelmiyor bana. 25 senedir içinde olduğum bir dünya. Neyini merak edeyim (gülüyor).

Photo by: Eray Kıray @eraykiray @gettostudio

Styling: Derya Balkan @deryablkn & Pınar Turan @pinarrturan

Makyaj: Özlem Demir @ozlemmdemirofficial

Hair styling: Erbil Çaylak @erbil.caylak

Menajer: Buket Kahraman @buketkahramantm

PR Ajans: Begüm Kılıç @begkilic & Nur Eriş Kuran @nureriskuran @bgpragency

Aslı Turanlı “İnadına iyi kalmayı seçiyorum”

Aslı Turanlı “İnadına iyi kalmayı seçiyorum”

Ekranların güzel oyuncusu Aslı Turanlı, kendini ‘hayalperest’ olarak tanımlamıyor. Gerçekçi olmayı seçen Turanlı, kötülük karşısında da intikam duygularını geride bırakmayı daha doğru buluyor ve “İnadına iyilik” diyor.

Oyunculuk kariyerinde her projede farklı bir deneyim yaşayan Aslı Turanlı, hayalperest olmadığını söylüyor ama inadına iyimserliği ile dikkat çekiyor. Zaman zaman sosyal medyadan uzak durarak kendi iç dünyasına odaklanan Turanlı, Shakespeare’ın ünlü tiradıyla yaşamının mottosunu belirliyor.

Bizimle güzelliğinin sırlarını da paylaşan oyuncu, sporu hayatına nasıl entegre ettiğini anlatıyor ve kariyerindeki dönüm noktalarını samimiyetle anlattı. Aslı Turanlı, hem kariyerindeki başarıları hem de kişisel gelişimi üzerine soruları içtenlikle yanıtladı.

Röportaj: NAZAN ORTAÇ

Aslı Turanlı

Kariyerinize başlamadan önceki hayaliniz neydi ve bu hayalinize ne kadar yaklaştınız?

Çok hayalperest olduğum söylenemez… Ancak her yaptığım şeyin daha iyisini düşündüğüm ve yapacağıma inandığım için hiçbir zaman doyuma ulaşabileceğimi düşünmüyorum. Galiba beni motive eden de bu.

İdol aldığınız veya ilham aldığınız kişiler var mı? Eğer varsa, neden bu kişiler sizi etkiliyor?

Açıkçası yok. Sevdiğim, oyunculuğunu beğendiğim tabii ki insanlar var ama idol demem için her şeyini sevmem gerek. Bir insanın her şeyini sevmenin ya da sevdiğini iddia etmenin çok abartılı olduğunu düşünüyorum.

Aslı Turanlı

Hayatınızdaki en önemli öğrenme deneyimi nedir ve bu deneyim sizin için nasıl bir dönüm noktasıydı?

Çok sevdiğim birinin bana yaptığı bir hata şaşırmamı ve çok sinirlenmemi sağlamıştı. Tabii ki üzülmüştüm de ama o deneyimi dönüştürürken yaptığım yorum önemli. Ben inadına iyi kalmaya karar verdim; kim ne yapıyorsa yapsın! Sadece izleyip akışını bırakmak, iletişimi kesmek en büyük ders oldu. Zaten en büyük intikam, intikam fikrinin hiç olmaması. Şimdi en mutlusu benim; sıfır toksik.

Kendi kariyerinizde veya hayatınızda öne çıkan bir öğüdü paylaşabilir misiniz?

Birçok hocamın, büyüğümün emeği üstümde ama okuduğum bir Shakespeare tiradı, hayatımın mottosu diyebilirim: “To be or not to be.” Biliyorsunuz bu, ‘Hamlet’ oyununun meşhur bir tiradıdır, yani “Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu! Dur, yeter…” Yani ölmek uyumak, o kadar…

Aslı Turanlı

TELEFONA HİÇ BAKMADIĞIM

ZAMANLAR DA OLUYOR

Farklı türdeki projeler arasında geçiş yapmak size nasıl bir tatmin sağlıyor?

Her oyun her senaryo ayrı bir şey benim için. Yeni bir insan tanıyorsun, dönüşüyorsun, kendi içinde onu buluyorsun… Çok heyecan verici.

Sosyal medya, günümüzde birçok oyuncu için önemli bir platform haline geldi. Sosyal medyayı siz nasıl kullanıyorsunuz ve hayranlarınızla nasıl etkileşimde bulunuyorsunuz?

Sosyal medya eskiden çok umursadığım bir yerdi. Şimdi yorumları bile okumuyorum! Çünkü kolay etkilenen biriyim, bir de dünyadaki her kötü, acı olay, savaş hemen sosyal medyaya düşüyor. Bunları her ayrıntısıyla görmek istemiyorum, o zamanlar kullanıyorum telefonu bile.

Aslı Turanlı

Gelecekte hangi tür projelerde yer almayı hayal ediyorsunuz?

Açıkçası bilmediğim bir şeyi hayal edemem ama her projeyi heyecanla okuyacağımdan şüphe duymuyorum.

Güzelliğinizle dikkat çeken bir isimsiniz. Kişisel bakımınıza yönelik en iyi tavsiyeniz nedir?

Çok teşekkür ederim öncelikle. Gece kremi kullanmaya başladım yeni yeni… Her zaman söylediğim bir şey var; yüz temizliğine çok önem veriyorum. Zaten çok makyaj yapan biri değilim gün içinde. Bol bol su içiyorum. Ama dozu iyi ayarlamak lazım tabii, her şeyin aşırısı zarar. Sabahları suyuma elma sirkesi ve bir çay kaşığı ölçekte çörek otu yağı karıştırıp içiyorum. Çok yararını gördüm düzenli olarak uyguladığımda.Aslı Turanlı

Sporun hayatınızdaki yeri nedir? Hangi sporları tercih ediyorsunuz?

Sporu aslında dönemsel yapabiliyorum. Bizim çalışma hayatımızda düzenli olarak spor yapabilmek çok başarabildiğim bir şey olmuyor. Ama kas gelişimi için pilatese her zaman özen gösterdim. Haftada 2-3 gün pilates yapıyorum. Bir de köpeğim olduğu için onunla her gün dolaşıyorum. Tenis oynadığımı herkes bilir zaten. Bir şeyi her gün yapınca yaşam tarzına dönüyor.

Aslı Turanlı

Çocukluğundan beri sahnede

1993 doğumlu olan Aslı Turanlı, oyunculuk kariyerine ilkokul yıllarında adım attı. Marmara Üniversitesi Uluslararası Ticaret bölümünden mezun olan Turanlı, aynı zamanda Müjdat Gezen Sanat Merkezi Oyuncu Stüdyosu’nu başarıyla tamamladı. Küçük yaşlardan itibaren tiyatro sahnelerinde boy gösteren güzel oyuncu, birçok tiyatro oyununda önemli roller üstlendi. Dizi ve sinema oyunculuğuyla tanınan Turanlı, TV sunuculuğu eğitimi de aldı. Emek Sahnesi’nde sahne almanın yanı sıra, Tiyatro Karnaval’da sahnelenen “Ahh Süreyya” müzikalinde de başarılı performans sergiledi. Ekranların uzun soluklu dizisi “Arka Sokaklar”da yer alan Aslı Turanlı, “Aslı Gibidir” filmiyle de beyazperdede hayranlarıyla buluştu. Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanan oyuncu, hayranlarıyla olan etkileşimiyle de dikkat çekiyor. Aslı Turanlı, hem sosyal medyanın hem de ekranların yükselen yıldızlarından biri olarak yoluna devam ediyor.

Atiye “Yeniliklere ayak uyduran ayakta Kalacak”

Atiye “Yeniliklere ayak uyduran ayakta Kalacak”

Hayatın ritmini yakalayabilenlerden… Üç yıldır yoktu. Bu dönemi; “Planlı bir ayrılık değildi. Pandemi hiç birimizin öngöremediği bir şeydi. Hiç ara vermedim, üretmeye devam ettim işte yeni çalışmalarımla buradayım” dedi. Süreci üreterek geçirdi, çalıştı, zamanın ruhuna, ritmine içindeki bitmeyen enerjisi ile her zaman yetişmeyi bildi.  Bu süreçte ayrı boyuta geçerek anneliği de öğrendi. Ve şimdi yine yeniden başarılarına yenilerini eklemek için yola koyuldu.  Müzikleriyle, sözleriyle, danslarıyla kısaca Türk Pop müziğinde kendi ritmini başarıyla sürdüren genç sanatçı Atiye bu ayki kapak söyleşi konuğumuz. Son dönemlerde ekranlarda, sahnelerde eskisi kadar bulunmayan sanatçı ile sanatında geldiği noktayı, neler yaptığını, kazanımlarını, yeni çalışmalarını sizler için konuştuk. Keyifle okumalar dileriz.

Atiye

Atiye nerelerdeydi? Neler oldu hayatınızda? 

Atiye hep buradaydı. Müzik, dans ve ben bir aradaydık. Bunlar benim vazgeçilmez tutkularım. Pandeminin ilan edildiği gün klip çekimindeydik. Her şey hazırdı. Çıkış tarihimiz bile belliydi. Bir anda her şey değişti. Psikolojik olarak zor bir süreçten geçtik dünya genelinde… Böyle bir dönemde çıkış yapmak yerine enerjisi daha güzel bir zamanda harekete geçelim istedik. Ama sürecin bu kadar uzayacağını biz de ön görememiştik. Bu arada annelik ve pandemi sonrası uyum süreci ve dünyanın çeşitli yerlerinde kayıtlarını yaptığımız çalışmalar, gel gitler, şarkılar

derken tüm bu işlerin sonunda albümün çıkması 3 yılı buldu. Albümü Ses Seda Yok ile başladık tanıtmaya… Allem Kallem, Dalgana Bak ile yola devam ettik. Şimdi de Z kuşağının çok sevdiği ‘Kendime Not’ ile devam ediyoruz.

 Artık bir anne Atiye var karşımızda… Annelik size ne kattı?

Ben açıkçası bu konularda ballandıra ballandıra duygularımı anlatmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü çok özel duygular. Çocuk İsteyen var, istemeyen var, isteyip bir sebepten sahip olamayan var. Böyle bir hassasiyetim var. Tek diyebileceğim isteyen herkese Allah nasip etsin. Ferah Feza benim dünyam, her şeyim. Daha duygusal, sabırlı, kızı için fazlaca hayalleri olan bir anne oldum. Kızımla vakit geçirmeye bayılıyorum. Ondan bir sürü şey öğreniyorum.

Müzik dünyasına ara verdiğiniz hep konuşuldu? Bu doğru bir yakıştırma mı? Müziğe ara verdiniz mi?

Hayır… Hiç ara vermedim. Sadece hazırlığını yaptığımız işi Pandemi nedeniyle doğru zamanı bekleyerek geç sumak zorunda kaldık. Koca bir albümü bitirdik. Bol bol beste yaptık. Kızımı dünyaya getirdim. Ona bol bol gönlümce vakti ayırdım. Film izledim. Kitap okudum, yeni döneme hazırlandım. Bahçede vakit geçirdim. Ağaçlar ve bitkiler hakkında daha fazla bilgiye sahip oldum. Eskiden beri doğayı severim. Aramızda güçlü bir bağ oluştu. Doğum andan itibaren müzikle nefes alıp vermeye ve yaşamaya başladım. Baştan aşağı arınma gibi bir süreç geçirdik.

Atiye

 Yeni parçanız ve albümünüzden bahseder misiniz?

Albüm adı gibi tam deli işi oldu. Sürekli farklı ülkelerde yeni insanlarla tanışarak ve çalışarak. Kendimize özgü melodileri, farklı kültürlerin motifleriyle harmanlayarak başka ve sound olarak güçlü bir albüm yapmak istedik. Kendimizi tekrar ederek kolaya kaçmak yerine yenilikleri takip edip onları uyguladık. Müzikal olarak Türkiye’de yapılan pop müziğin üzerinde güçlü soundu ve lirikleri olan bir albüm oldu. Rap şu anda çok revaçta. Bizim gibi müzik yapanlar son dönemde iyi işler ortaya çıkarmaya başladı. Pop müzikteki duraklama döneminin yeniden yükselişe geçmesine katkı sağlayacak bir albüm oldu. Kocaman bir ekiple, dünya işi yaptık.

Bu albümde süreç nasıldı anlatır mısınız kimlerle çalıştınız?

Çok uzun süren bir çalışma sürecinden geçtik.  Üç ay Hindistan’da kaldım.. Hem onların danslarını öğrendim, hem de yerel ve dünyaca ünlü Hintli müzisyenlerle kayıtlarda çalıştık.

Yunanistan’a gittik. Orada a dünyaca ünlü darbukacı benim için özel ürettiği bir enstürman aldım. Tam dünya işi olan, her notasında büyük emeğin olduğu bir albüm oldu.

Albüm ya da single hikâyesinden bahseder misiniz? Ne tür parçalar var? 

Nitelikli ve kimlik, etnik ögelerin fazlaca yer aldığı ama günümüz dünyasının soundlarının bulunduğu fusion pop bir albüm yaptık.

Çok genç yaşat sizi tanıdık. O günkü Atiye ile bugün atiye arasında annelik dışında nasıl bir fark var?

Okuyan, dinleyen kendini hep bir adım öteye taşıyan bir Atiye oldum. Çok çalıştım. Var olduğum yeri çalışarak emeğimle elde ettim. Yıllar içinde ne istediğini bilen kendinden çok emin bir noktadayım.

Atiye

Size ilham olan isimler oldu mu? Kimler?

Sadece bir kişiyi örnek gösteremem ama birçok farklı müzik stillerini dinliyorum. Çoğunun adını bile bilmezsiniz. Ama Madonna, Michael Jackson, Sting, George Michael, Prince de severim.

Pop müzik genel anlamda sizce durakladı mı? 

Her şey de olduğu gibi… Aslında bir duraklama dönemi değil de üretim azlığı oldu diyebiliriz. Müzik zevkleri ve eğilimleri değişti. Bu yeniliklere ayak uyduran ayakta kalacak.

Siz çok sevilen, çok yerde parçaları çok çalınan, dinlenilen bir isim oldunuz… Olmadığınız dönemler merak uyandırdı doğal olarak. Dinleyicilerinin bu sadakatini nasıl yorumluyorsunuz?

Gerçek sanatçı sanatıyla her zaman anılır. Bizi var eden üretimlerimiz. E sosyal medya gerçeği de var.  Sekiz yıl önce söylediğim bir şarkı yeniden Tik Tok’ta viral oldu. Ya da birinin dans videosunda benim söylediğim bir şarkıyı kullanıp onun popüler yapması gibi konularda aktif olarak sahnede olmasam da var olmamı desteklediler. Dinleyicimle aramda kurulan saf, temiz, çıkarsız sadece sevgiye dayalı bağ bizi ayakta tuttu.

Sahne size ne ifade ediyor? Sahnedeki Atiye ‘den de bahseder misiniz? 

Büyülü. Bulutların üstünde. Şarkı söylerken ve dans ederken en yalın halinizle binlerce göz tarafından takip ediliyorsunuz. Bilinçli bir transa geçme hali. Seyircim ile hiperaktif ve interaktif bir iletişim kurmayı seviyorum. Yorulmak nedir bilmem.

Atiye

Yaşadığınız zorluklar oldu mu bu sektörde?

Sağlam adımlarla ilk günden beri kendi kararlarımla ilerledim. Çocukluğumdan beri ne istediğimi biliyordum. Ve ona doğru ilerlerken donanımlarımı da öyle oluşturdum. O yüzden taviz vermem gereken olaylarla hiç karşılaşmadım.

Kararlı bir insan mısınız? Çok sık fikir değiştirdiğiniz olur mu? Çıkış şarkınıza nasıl karar veriyorsunuz ya da albümdekilere?…

Duygusal olarak sürekli dalgalanmalar yaşıyoruz. Hep iyi olmak, hep güzel olmak ve başarıyı devam ettirmek zorunda olmak stresli bir hal içinde olmanızı sağlıyor. Alkış, şarkının sevilmesi, hep bir ağızdan söylenmesi. İşte bunlar tüm yorgunluğunuza değiyor. Bir maç bitiyor ve sonra diğer maç için hazırlıklar başlıyor.

Sosyal medya kullanıyor musunuz? Nasıl yönetiyorsunuz? 

Evet kullanıyorum. Anlık olarak yaptığım işle ilgili tüm duyurularımı paylaşıyorum. Bazen canlı yayınlarda buluşuyoruz. İnteraktif ve güncel bir şekilde yönetiyorum

 Dünyada haksız bir rekabet söz konusu… Satın alma yaparak elde edilen beğeniler var. Gerçek olmayan görüntülenme ve tıklamalar…  Trende videolar ve müzik listelerine girmek, Platformların üst sıralarda bulunmak gibi yapay süreçler de hayatta var oldular. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Dünyanın her yerinde olan olaylar. Yapay ve doğal olan artık dinleyici tarafından ayrıştırılıyor. Er meydanı sahnedir. Konser vermeye kalkınca hepsi dökülmeye başlıyor. Gerçek sanat yapanla ticaret yapanlar her zaman elemilasyondan geçer. Üst sıralarda olmak, çok çalınmak bir kriter değil artık. Konser verdiğinizde gerçekler ortaya dökülür. Sistemin buna izin vermemesi, böyle yapanları tespit edip otomatik olarak silmesi gerekiyor.

Atiye

Size göre sektörün eksikleri neler?

Üretim eskisi kadar olmuyor. Şimdi rap revaçta ve bir dönem gelecek başka akımlar ve soundlar ön planda olacak.

Hızlı tüketim çağında sıkışıp kaldık. Bu çağ sizi korkutuyor mu? Ne gibi korkular?

Çağın gerisinde kalmak ve demode olmak sadece. O yüzden dünyayı ve çevremi sıkı bir şekilde takip ediyorum.

Sizin verdiğiniz görüntü; her zaman çok dinamik ve enerjik… Bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Az yemek, düzenli hayat, kaliteli uyku ve spor. Sigara hiç içmem. Yediğimiz her şey organik. Az et, balık ve bolca yeşil ve renkli besinleri tüketiyorum. Tatlı ve süt ürünlerini tüketmiyorum. Bol su içerim. Bitki çayları içiyorum. Dengeli ve kararında yiyerek yaşıyorum. Uzun uzun yürüyüşler yaparım. Sporda hayatımın bir parçası.

Peki sizce bir şarkının, bir klibin ömrü içinde bulunduğumuz “hızlı tüketim” çağında ne kadar?

Rap yapanların hızı ve dinleyicinin hızla tüketmesi 1 ay. Ama tutan bir şarkı için süre daha da uzuyor. Kendi şarkınızı yazan biriyseniz zaten onu yazma ve kaydetme süreçleri var. Klip sadece sosyal medya platformlarında bir etiket oldu. Müzik kanalları sayısı tv izlenme oranları gibi hızla düştüğü için diyebilirlim.

Atiye

Yalnızlıktan korkar mısınız? Ya da yalnızlığı sever misiniz?

Yok korkmam. Çok da severim. Bizim işimizle uğraşan insanların üretim açısından en çok ihtiyaç duyduğu şey.  O yüzden akşamları daha rahat çalışırız.

Kolay sinirlenir misiniz? En çok neye kızarsınız?

Anlıktır sinirlenmem. Plansız programsız hareket etmeyi severim. İşle ilgili mükemmeliyetçiyim. Tembelliği ve yalan söylenmesini sevmem.

 Kendinizi nasıl yenilersiniz? Şehirden uzaklaşan doğaya bir süre kapanan insanlar var, spor yaparak zihnini yenileyen var… Siz hangi gruptasınız?

Evim doğanın içinde sayılır. Sabah ve akşam kızım ve köpeğimle uzun uzun yürüyüşlere çıkarım. Bisiklete binmeyi çok severim. Spor hayatımda hep bir yerde duruyor. Düzenli olarak spor yapıyorum. Bir de ailemin olduğu Almanya Bremen’e gitmek bana güç veriyor. Orada özgür bir şekilde kendimle baş başa kalarak yenileniyorum.

 Sosyal medyayı aktif kullanır mısınız?

Gerektiği kadar kullanıyorum. Kendiişlerimi, kişisel dünyamı ve yaptıklarımı paylaşmak hoşuma gidiyor. İnteraktif bir şekilde dinleyicim ile olan ilişkimizi devam ettiriyoruz. Organik olarak büyüme de devam ediyor.

Kimleri takip edersiniz?

Sosyal medya hesaplarım herkese açık. Oraya bakarlarsa görürler.

Yeni projeler var mı ya da bu soruyu şöyle soralım gelecek planlarınızdan bahseder misiniz?

Yeni şarkılar var. Birikti cepte. Albümden 4 video klip yayınladık. Şimdi bir yeni şarkıyı single olarak yayınlamak için kolları sıvadık.

Sizce başarının sırrı nedir?

Çok çalışmak, dünyayla aynı frekansta olmak. Her gün bir öncekinin bir adım önünde başlamak zorundasınız. Üreten, okuyan, yazan çizen insan her zaman ayakta durmayı başarır.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu “İçinde bulunduğumuz yüz yıla Türk Dünyası damgasını vuracak”

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

“İçinde bulunduğumuz yüz yıla Türk Dünyası damgasını vuracak”

Ülkemizin birlikte hareket etmeye ihtiyaç duyduğu dönemlerden geçtiği kanısı hemen hemen hepimizin gündemleri izlerken aklımızdan geçen, fikir önderleri tarafından değerlendirilen ele alınan bir konu… Bu konuda Türk dünyası için önemli fikir önderlerinden yazar, akademisyen, Tv yorumcusu Prof. Dr. Kürşad Zorlu bu ayki kapak söyleşi konuğumuz… Kendisinin partiler üzeri anlatımı, derinlikli bilgisi, sürekli saha da olması bu alandaki konumunu güçlü kılıyor. “Türk Dünyasını” anlamak, neden gerektiğini fark etmek, hayata geçirilmesinin mümkün olup olmayacağını konuşmak üzere bir araya geldik. Zorlu, “ Tarihi okuduğumuz zaman karşı karşıya olduğumuz tehlikelerin iki bin yıl sonra da değişmediğini görmüş olacaksınız” söylemi ile sizi bu kıymetli röportajı okumaya davet ediyorum. 29 Ekim Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun değerli okuyucularımız.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Türkiye-Macaristan yakınlığı nasıl izah edilebilir?

Macarların Türk olup olmadığına yönelik tartışmalar zaman zaman yapılıyor. Bir çok farklı görüş olmakla birlikte uzmanların ortaklaştığı husus, Turani halklardan biri olmaları… Vaktiyle Türk adıyla anıldıkları belgelerle ortaya konuluyor. Ve Macarların Orta Asya’daki izleri de bilimsel çalışmalara konu oluyor.  Örneğin Kazakistan’ın Torgay bölgesinde yaşayan Maidarlar (Macarların) ile tarihsel bağları araştırılıyor. 1913-1941 arasında Macaristan’da Turan adıyla yayınlanan bir dergi bile vardı. Aslında bugün yapılan Kurultayların temelleri de bu çalışmalar vesilesiyle burada atılmış. Macarca Türk diline akraba bir dildir. Macar toprakları Hristiyan Türk Elidir… Attila’nın torunları olarak Türk/Turani kökenlidir. Macar Bilimler Akademisi Üyesi Türkolog Dr. Balazs Sudar’a göre Macarcada yaklaşık 350-400 civarında Türk asıllı kelime var. Sudar’a göre Macarlar bugünkü Macaristan’ı yurt edinmeden önce bu kelimeleri kullanmaya başlamışlardı.

Bu ilişkiler sizce yeterince irdeleniyor mu?

Türkiye-Macaristan ilişkileri, bu tarihsel bağlamda fazla irdelenmeyen ama oldukça geliştirilmeye müsait bir içerik barındırıyor.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Bir örnekle açıklamanızı rica etsek?

Örneğin çok konuşulmaz ama yıl 1877, Buda’dan İstanbul’a götürülen (tahminen Kanuni Sultan Süleyman dönemi) ve o zamandan beri Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen kitap ve belgelerden oluşan 35 cilt el yazması, Sultan II. Abdülhamid’in talimatıyla oluşturulan bir heyet tarafından Macaristan’a iade ediliyor. Bu iade süreci Ruslar tarafından engellenmek istendiği için uzun bir güzergahtan geçerek ulaştırılabiliyor. İşte o sırada trenin geçtiği pek çok yerde halk, çoluk çocuk, kadın, erkek ‘Elyen Török’ (Yaşa Türk) diye bağırıyor.

Peki Atatürk dönemi nasıldı?

Bana göre Atatürk çağdaş, akılcı ve inanmış bir Turancı idi. Atatürk döneminde de tıpkı bugün olduğu gibi Türkiye-Macaristan ilişkileri çok iyi durumdaydı. Bizzat Atatürk’ün emriyle Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bünyesinde Hungaroloji kürsüsü kurulmuştu. Atatürk’ün vefatı sebebiyle cenaze törenin yapılacağı gün, milli yas günü ilan edilerek binalara siyah bayrak çekilmiştir.

1934 yılında güven mektubunu sunmak için Atatürk’le görüşen Ankara’daki Macar Krallığı Elçisi Jungerth Arnóthy, görüşmedeki izlenimlerini bir rapor olarak bakanlığa sunmuştu. Orada Atatürk’ün “iki halk, ülkelerimiz birbirine sınır komşusu olduğu zaman akrabalıklarını bilerek, birbirlerine yaslanarak korumuş, güçlerini geliştirmiş olsalardı, son yüzyıllarda Doğu Avrupa tarihi tamamen başka yön alırdı…” sözünü kullandığı bilinir.

Bugün Macaristan bir AB üyesi ancak aynı zamanda Türk Devletler Teşkilatı’nın da bir parçası… Türkiye ne kadar Doğu-Batı dengesinin bir simgesi ise; Macaristan’da bu tarihsel dinamiğin aynadaki yüzüdür. 2024 Türk-Macar yılı olarak birçok etkinliğe tanıklık edecektir.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Bize biraz da kurultaydan bahsedebilir misiniz?  Hun-Türk Kurultayı nasıl bir öneme sahip?

Bu dostluğun en önemli sonuçlarından ve temsil alanlarından biri de; Macaristan’da iki yılda bir düzenlenen Turan Kurultaylarıdır. Tarihi Karpat havzası için kritik öneme sahip bir organizasyon Hun-Türk Kurultayı… Turan Kurultayı olarak da ifade edilmektedir. Zira bu kurultayda Altaylardan Tuna nehrine kadar Türkler, Türkçe konuşanlar buluşuyorlar.

Nerelerden katılım oluyor?

Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Anadolu… 30’a yakın Türk halk ve topluluğundan katılım sağlanıyor. İlki 2007 yılında Kazakistan’da düzenlenmişti. 2008’de itibaren de iki yılda bir Macaristan’da gerçekleşiyor. Macaristan 2014 yılında ilk kez TÜRKPA’da gözlemci statüsü almıştı. Ardından 2017’de Türk Devletler Teşkilatı’na gözlemci üye oldular. Dolayısıyla bu organizasyon bir görsel şölen olmasının yanı sıra bahsettiğim tarihsel dinamikleri tüm Türk Dünyasına taşımaya çalışan bir muhtevaya sahip. Düşünün ki, Kafkaslar, Balkanlar, Orta Asya’da, geniş Sibirya coğrafyasında yaşayan insanlarla bugün batının ortasında bir Avrupa ülkesinin birbirlerini ortaklaştırabilmesi hedefi…

Biraz Organizasyondan bahseder misiniz? Siz katılıyorsunuz bildiğim kadarıyla…

Evet… Bu yıl ben de Macar-Turan Vakfı’nın davetlisi ve aynı zamanda kurultay delegesi olarak Macaristan’daydım. Uzun yıllardır Türk Dünyasının her alanda işbirliği yapması için büyük çabalar sarf eden biri olarak benim için de çok farklı bir tecrübeydi.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Kaçıncısı düzenlendi? Nasıl bir ortam vardı?

Yedincisi düzenlenen Hun-Türk Kurultayı çerçevesinde önce Budapeşte’ye oradan da Bugac bölgesine geldik. Kurultay Bugac’ta gerçekleşirken hemen yanındaki Keşkemet’te delegeler konakladılar. Daha Budapeşte Havalimanına indiğimizde Vakıf Başkanı ve ülkenin önemli bir bilim adamı olan Andras Biro karşıladı. Akşam tanışma yemeğinde ülke ve topluluk bayrakları masalardaydı. Türk Dünyasının hemen her yerinden gelen delegasyon kaynaşması için her şey düşünülmüştü. Orada duygulu anlar da yaşandı. Azerbaycan’dan gelen heyet Çırpınırdı Karadeniz’i söylemeden önce Karabağ Zaferi’nden söz etti ve Andras’ın savaş sırasında “gerekirse ben de gelip savaşacağım sizlerle birlikte” dediğini hatırlattı. Hatırlanacak olursa Macaristan yönetimi Karabağ’daki savaş sırasında Azerbaycan’ın tezlerini destekleyen açıklamalarda bulunmuşlardı. Organizasyon birkaç şehirde bütünleşik biçimde düzenleniyor. Varışımızdan sonraki gün Tuna Nehri’nin kıyısında delegasyon bir araya geldi. Zira tekne turu Budapeşte’ye gelince ilk yapılması gerekenlerden. Sadece bir nehir değil bir tarih yatıyor bu derinliklerde…

Peki; Macaristan Devleti nasıl bakıyor bu organizasyona?

Konunun en kritik kısımlarından biri de bu… Macaristan devleti destekliyor. Açıkçası AB içerisinde de bu konumları sebebiyle eleştirilen Macarlar buna ev sahipliği yaparak sadece Batı değil Doğunun da bir parçası olduklarını göstermek istiyorlar. Kurultay’ın zaman içerisinde devlet himayesine girmesi Türk Dünyası için çok kıymetli. Şimdi de Macaristan Parlamentosu himayesinde yapılıyor. Tören kapsamında Parlamento binasına gittiğimizde Macar bayrağının yanında bir bayrak daha dalgalanıyordu. Sekeller’in ay güneşli bayrağı… Karpatların en eski halklarından biri olduğu belirtilen Sekellerin, Atilla’nın soyundan geldiğine inanılıyor Macaristan’da… Bugün ise Macar asıllı Sekeller Romanya’nın bir parçası olarak yaşıyor. İki ülke arasında zaman zaman krize sebep olan bu konu Macaristan için çok hassas. Parlamentoda sergilenen Kral tacı cam fanus içinde korunuyor, fotoğraf çekilmesine bile izin verilmiyor. Bildiğiniz gibi Macarlar, Bizans tarafından Türk boyları olarak tanımlanıyordu. Bizans kaynakları Macaristan’ı Turkia, Kral Árpád’ı ise “Turkia’nın büyük prensi” olarak adlandırıyordu. Macar Kraliyet Tacının iç yüzünde yer alan bir yazıda “Türklerin inançlı sadık kralı Geza’ya” (Geobitzas Pistos Krales Tourkias ) ibaresi olduğu belirtilmektedir.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Bu etkinliklere AB yorumları nasıl?

Macar yetkililer etkinliği ülke sathına da duyurmaya çalışıyor. Tabii Avrupa Birliği nezdinde “Turancı”, “Irkçı” yaftasıyla hazırlanan haberlerin varlığını da not düşmek lazım.

Hatta kurultay vesilesiyle Delegasyonumuzu tarihi parlamento binasında ağırlayan Parlamento Başkan Yardımcısı Lezsak’tan konuşmasında tarihe geçecek bir ifade geldi: “Hun-Türk halkları arasındaki dostluk çok değerlidir. Dolar ve Avro’dan çok daha değerlidir!”

Kurultay Alanı Nasıldı? Katılım Yüksek Oluyor mu?

Kurultayın resmen açıldığı gün ben de bu coşku ve kalabalığı hemen fark ettim. Sabah saatlerinden itibaren alan çevresinde uzun kuyruklar oluştu, trafik kilitlendi. Bu etkinlikle ilgili en faydalı gördüğüm husus, ülke dışından gelen binlerce kişinin yanında özellikle yöre halkının katılımı ve bizzat içinde oluşuydu. Bir de Türk Devletler Teşkilatı bayraklarının alandaki belirgin görünümüydü. Macaristan bir AB üyesi olarak bu birliğin ayrılmaz parçası artık… Kurultay alanı oldukça geniş. Eşzamanlı olarak farklı programlar düzenleniyor. Konuşmalar, konserler, geleneksel sporlar, at üstünde gösteriler, yarışmalar ve tanıtım standları… Resmi programda olmazsa olmaz gösteriler Macar Göçünü anlatan ve binlerce kişinin katıldığı o muazzam geçit töreni…

Her bir Macar boyunun yer aldığı yürüyüşte kullanılan kıyafetler o dönemli giyimlerin birebir kopyası. Gerçekten o göçü hissettiriyorlar. Göçün ardından tüm Macar boylarının bayraklarıyla bir araya toplandığı bir görüntüye ulaşılıyor. Bu da tarihteki Macar-Hun birliğinin sağlanmasına yönelik bir mesaj içeriyor. Herkesin görmesi gereken ve benim de hep merak ettiğim Türk Dünyası ülkelerin bayraklarıyla atlıların geçişi hem gururlandıran hem de düşündüren bir tabloydu. Türkiye, KKTC, Doğu Türkistan ve Kırım bayraklarının da buna dahil olması gurur vericiydi.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Atatürk dönemi sizce nasıldı?

Bana göre Atatürk çağdaş, akılcı ve inanmış bir Turancı idi. Atatürk döneminde tarihe hatırlayıp incelediğinizde de tıpkı bugün olduğu gibi Türkiye-Macaristan ilişkileri çok iyi durumdaydı. Bizzat Atatürk’ün emriyle Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bünyesinde Hungaroloji kürsüsü kurulmuştu. Atatürk’ün vefatı sebebiyle cenaze törenin yapılacağı gün, milli yas günü ilan edilerek binalara siyah bayrak çekilmiştir.

1934 yılında güven mektubunu sunmak için Atatürk’le görüşen Ankara’daki Macar Krallığı Elçisi Jungerth Arnóthy, görüşmedeki izlenimlerini bir rapor olarak bakanlığa sunmuştu. Orada Atatürk’ün “iki halk, ülkelerimiz birbirine sınır komşusu olduğu zaman akrabalıklarını bilerek, birbirlerine yaslanarak korumuş, güçlerini geliştirmiş olsalardı, son yüzyıllarda Doğu Avrupa tarihi tamamen başka yön alırdı…” sözünü kullandığı bilinir.

Bugün Macaristan bir AB üyesi ancak aynı zamanda Türk Devletler Teşkilatı’nın da bir parçası… Türkiye ne kadar Doğu-Batı dengesinin bir simgesi ise Macaristan’da bu tarihsel dinamiğin aynadaki yüzüdür. 2024 Türk-Macar yılı olarak bir çok etkinliğe tanıklık edecektir.

Sizce başarının sırrı nedir?

Ben Anadolu’nun küçük bir ilçesinde doğdum büyüdüm. Bu yüzden iki şeyi hiç kaybetmemek için çaba sarf ettim. Biri samimiyet diğeri 1’in her zaman 0’dan büyük olduğunu hatırlamak. Başarının sırrı nedir diye sorarsanız şöyle derim kısaca. Yqvqş da olsa istikrarlı bir ilerleyiş, umutsuzluk anlarında bile inancı ayakta tutmak ve ihtiyaçlar karşısında değişime açıklıkta aranmalıdır.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

29 Ekim Cumhuriyet bayramı için okuyucularımıza sizden bir mesaj iletmek isteriz.  Ne dersiniz?

Cumhuriyet sadece bir isimden ibaret değildir. Bir yürüyüş bir duruş ve bir kavrayıştır. Bunu en iyi anlatan ifadelerden biri de 1924’te, Cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümü kutlamalarında Ahenk Gazetesinde (İzmir) çıkan haberdeki o cümlelerdir. Özetle şöyle demektedir: “Bu iş bu kadarla bitmiş olmuyor. Millet bugün cumhuriyetin efendiliğine layık olduğunu ispat etmeye hem mecbur hem de muhtaçtır. Cumhuriyet bize terakki yolunu gösteren bir meşaledir. Gözlerimizde onun ışığından istifade edecek bir idrak, bacaklarımızda onun çetin yolculuğuna takat getirecek bir kudret yoksa eyvah bize…”

İşte bu duygularla milletimizin Cumhuriyet bayramını kutluyor ve bugünlerde her geçen gündem daha sahip çıkmamız gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Sorumlu Editör Yazar Senem TUĞCUOĞLU

Mekan: Le Méridien İstanbul Etiler

Çocuk yetiştirme, eğitim, annelik gibi konular günümüzde hepimizin odağında olan başlıklar olduğunu düşünüyorum. Kimimiz aile boyutunda, kimimiz toplumsal boyutta, kimimiz de yarınları emanet edeceğimiz kaygılar çerçevesinde sürekli bir sorgulama ile yaşıyoruz. Nerede yanlış yapıyoruz? Nerede doğru yapıyoruz? Yoksa öylece bırakıyor muyuz ortalarda? Bir insanın yetişmesi ailede başlıyor… Hatta bu öyle bir hikâye oluyor ki; bir bakıyorsunuz bir aileyi, bir bakıyorsunuz bir sınıfı bir bakıyorsunuz, bir bakıyorsunuz bir insan ülkeyi ya da dünyayı yönetiyor. Bir eğitimci yaşam koçu olarak sürekli sorguladığım araştırdığım, incelediğim konular özellikle eğitim… Çocuklar, gençler, özetle insanoğlunun hayat boyu kendisini eğitmek için sürekli yeniden başlayan eğitim süreci merak alanım. Dolayısıyla insani gelişime katkı sağlayan isimlerle bir araya gelip, meraklarımızı sormak, kendilerinin fikrîlerini spontane sorularla derinlemesine anlamak, bulunduğum ortamlarda dokunduğum gruplarla paylaşmak bana göre benim kişisel şahsi bir sorumluluk alanında bitmeyen bir çalışmam olarak anlamlandırıyorum. Bu bağlamda bu ay siz değerli okuyucularımız muhteşem bir isimle bir araya getiriyoruz. Ülkemizin yetiştirdiği değerli isimlerden, benim de çok sevdiğim kitaplarını okuduğum, takip ettiğim Dr. Özgür Bolat söyleşi konuğum. Başarılı eğitim hayatıyla örnek, eğitim sistemine katkı sağlamak için sesiz ve derinden emekleriyle dinledikçe hayran kaldığım sevgili Dr. Bolat ile keyifli bir sohbet yaptık. Boğaziçi Üniversitesi, ardından Harvard Üniversitesi’nde eğitim bilimlerinde okuyan Dr. Bolat’la, başarıya giden yolu, farkındalık sağlayan bir eğitimin nasıl olması gerektiği,  evde ki iletişimin ne gibi sorunların anahtarı olduğunu,  bir çocuğun kendisi olursa kazanımlarının nasıl olabileceğini, aile ortamlarının, aile içi ilişkilerin çocukların yaşantısına nasıl yön verdiğini merak ediyorsanız, buyurunuz…  Keyifle okumalar dileriz…

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Dr. Özgür BOLAT, Senem Tuğcuoğlu

Çocukluğunuzda da okumaya meraklı mıydınız? Bu başarının geçmişinde nasıl bir çocukluk var anlatır mısınız kısaca?

Küçükken çok özeniyordum okumaya. Hatta size bir fotoğrafımı göstereyim üç yaşındayım elimde defter var… O kadar meraklıydım ki okumaya… Unutamadığım anılarım var. Çocukluk işte…

Bizimle Paylaşır mısınız o anılarınızdan birini?

Okula gitmeyi çok isterdim. Çok özeniyordum. Bir gün o kadar çok üzüldüm ve ağladım ki; annem, babam okula kayıt edilmeyeceğimi bildikleri halde, daha fazla üzülmemem için ve ağlamamam için beni alıp okula götürmek durumunda kaldılar. Olamayacağını mantıklı bir şekilde anlatabilmek için bunu yaptılar. Sırf ben mutlu olayım diye okula gittik. Orada Veli öğretmenle tanıştım. Beni misafir öğrenci olarak kabul etti o gün… Ve bana okula gitmek için yaşımın küçük olduğunu anlattı. Hiç unutmam; “Senin yaşında bir oğlum var tanıştırayım. Arkadaş olun, vakti gelince de beraber okula gelirsiniz” dedi. Biz gerçekten arkadaş olduk ve aynı okula gittik. Hiç unutamadığım sabırsız olduğum bir anımdır.

Nasıl bir öğrenci oldunuz?

Çok çalışkandım bir defa… Anlatırlar; önlüğümü çıkarmadan ödevimi yapardım. Sosyaldim de aynı zamanda…   Tiyatro yapıyordum. Futbol oynuyordum. Bando takımında majördüm. Folklor oynardım. Sonra ortaokula da aynı mahallede gittim. Sonra Aksa Anadolu Öğretmen lisesini ve sonra Boğaziçi’ni kazandım öyle devam etti.

 Diğer kardeşleriniz de sizin gibi mi? Nasıl bir ev ortamınız vardı.

Ev ortamımda okul çok değerliydi. Babam için okul çok değerliydi. Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi ama bizde okuldan başka bir alternatif yoktu.  Onun için hayatımız hep okuma üzerine kuruluydu. Ben de çok çalışkandım.

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Tek misiniz, kardeşleriniz var mı?

İki kardeşim daha var.

 Diğer kardeşleriniz de sizin yolunuzda mı ilerlediler?

Onlar da okudular… Mesela; abim futbolcu olmayı çok severdi ama babam izin vermediği için redde etti. Hal bu ki babam izin verse ağabeyim de aynı şekilde kendi sevdiği alanında ilerlerdi. O da dünyanın en iyi futbolcusu olabilirdi. Onlar da çok zeki ama herkesin ayrı ayrı özellikleri var. Yaz aylarında çalışıyordum. Turizm sektöründe otel de fotoğrafçılık yapıyordum. Hem İngilizce pratik yapıyordum hem para kazanıyordum. Her yaz okul kapanınca gider çalışırdım.

 O çalışmalar sırasında ilham aldığınız bir şey oldu mu?

Oldu… Orta ikinci sınıfta İngilizce öğretmenimiz geldi. İngilizceyi çok sevmiştim. O çalışmalar bana pratik yapmak için önemli bir fırsat sunuyordu bence… Liseye girdiğimde hocalarım sorardı; “sen nerede öğrendin İngilizceyi” diye sorarlardı. İngilizceye karşı bir hayranlığım vardı.  Bu duygu ile çalışırken bir turist gördüğümde hemen yanına gider pratik yapmak isterdim. Dolayısıyla bu çabalar okulda İngilizce konuştuğumda beni fark edilir kılıyordu.  Onun için yabancı dilim okulda fark edilirdi, gerçekten çok iyiydi.

Bilinçli tercih olmuş diyebilir miyiz? Diğer dillere de bu şekilde ilginiz var mıydı?

Diyebiliriz ama bunu o zaman değil de bugünden geri dönüp baktığımızda sonradan anlıyorsunuz.  Almanca ve Fransızcaya da ilgi duyuyordum biraz da öğrendim ama sonra hepsi bir emek ya… İngilizce bana yetti ve ağırlıkla ilgimi okula verdim.

Dr. Özgür BOLAT

Boğaziçi’nde nasıl bir ortam sağladı size?

O oo ilk sene adapte olamadım. Neredeyse sınıfta kalıyordum.

Neden?

Antalya’dan hiç çıkmamıştım. Evde valiz bile yoktu. Hatta valiz almaya gittiğimizde çok kötü olmuştum. İlk başta alışamadım İstanbul’a. Boğaziçi’nde bayağı bir kültür şoku yaşamıştım. Bayağı bir zorlandım. Neredeyse ilk dönem sınıfta kalıyordum. Sonra adapte oldum toparladım. Sonra dünya vatandaşı…

 Bu hikâyeler ilham veriyor. Nasıl alıştınız, nasıl bu kültür şoku ile baş ettiniz o yaşta? Nasıl adapte oldunuz? Onu inanın ben de bilmiyorum. İngilizcem iyi olduğu için orada da hazırlık okumadım. Böyle bir avantajım vardı. Türkiye derecesi yaptığım için ve Türkiye birincisi olduğum için bana bir de özel yurt verdiler. Ama ilk girdiğimizde sekiz kişi küçücük bir odada ranzalarda yatıyorduk. O da güzeldi ama özel yurtta çok rahattım yani…

 Çalıştınız mı o yıllarda?

Hep çalıştım. İlk gün geldim, özel ders ilanı verdim. Hem özel ders veriyordum hem de ders çalışıyordum. Hatta bir dönem sonra o kadar çok ders verirdim çok para kazanıyordum. Bazen okula poğaça bir şeyler alır yurda getirirdim arkadaşlar “Vayyy Özgür baba” derlerdi…

Hiç olmadı. Hiç sıkıntı yaşamadım. 99’da  New York Üniversitesi exchange programında okudum. Bir yıl orada kaldım… Geri geldim. İki yıl çok yoğun bir çalışma sürecine girip yüksek lisans için başvurdum ve Harvard’a gittim. Sonrada devam ettim zaten…

Dr. Özgür BOLAT

Sevdiniz mi bulunduğunuz bütün bu eğitim ortamlarını?

Paran yok. Burslu okuyorsun. Benim arkadaşlarım CEO olmuş. Ben 34 yaşındayım halen param yok. Düşünsenize sadece öğrenmenin keyfini yaşıyorum.

Ergenlikte İletişimin sürmesi nasıl sağlanabilir? Anne baba bu süreci nasıl yönetmelidir?

Anlayışla sağlanabilir. Anlayışla yönetilebilir. Ergenlik dediğimiz; çocuğun yetişkinliğe hazırlanma süreci ve anne babadan psikolojik olarak ayrılmak istediği dönemdir.  Ona izin verirsek çocuk der ki; “annem babam benim kendim olmamam izin veriyor”…  Ve çatışma yaşanmaz. Ama anne baba izin vermezse, o zaman çatışma yaşanıyor. Bakın birçok ergen var. Hepsinde bu sorunlar yaşanmıyor. Güvenli bağlananlar ergenlik sorunu yaşamaz ama kaygılılar, kaçınganlar yaşar.

Dolayısıyla çocuğun birey olmasına izin vermek gerekiyor. Bunun da çözüm yolu daha çok anlayış göstermektir.

O zaman sınırları da biraz ailelerin gözden mi geçirmesi gerekiyor. Kendi görüşünü, koyduğu sınırları… Bir de çocukların anne babadan daha farklı bir birey olması gerektiğini kabul etmesi lazım diyebilir miyiz?

Tabi ki… Bakın mesela çocuklara soruyorum; çoğu çocuk günlük tutmuyor sebebi de annem babam okur kaygısı, korkusu…

Günlük tutsalar ne olur? 

İyileştirirler kendilerini…

Siz tavsiye ediyor musunuz?

Kesinlikle…

Dr. Özgür BOLAT

Pandemi süreci çocukları aileleri eğitim sistemini nasıl etkiledi? Revize edilmesi gereken yaklaşımlar var mı?

En önemli şey şu; çocukların % 15’i iyiye gitmiş. % 35’i kötüye gitmiş.  Bu konuda bir araştırma var. Yüzde 15’i iyiye, yüzde 35’i kötüye gitmiş. Bir dönem İngiltere’de okullarda telefonlar yasaklandı. Bu başarıyı yüzde 14 artırmış. Akademik olarak zayıf olan grubun da başarısı artmış. Akademik olarak başarılı olan çocuğun otokontrolü var. Yanındaki telefona bakmıyor. Akademik olarak zayıf çocuk telefona bakıyor, canı sıkılıyor. Yani kendi öğrenmesinin sorumluluğunu alamıyor. Öğrenmenin sorumluluğunu alamayan çocuklar, bu dönemde kötüye gitti. Yani diğerlerinin yanında yerinde saymış…

 Bu ne demek? Nasıl okumalıyız bunu?  Kimler iyiye, kimler kötüye gitti?

Ailesi ile ilişkisi iyi olanlar,  evde bir paylaşım, sevgi kültürü, koşulsuzluk olanlar daha iyi oldu. Yani bağları güçlendi. Öğrenme ortamı yarattı anne baba… Ama diyaloglar zayıf olunca çocuk sıkıldı. Anne baba bir şey yapamayınca çocuk sıkıldı. Teknoloji bağımlılığı kötüye gitti… Onun için her şey şuna çıkıyor; “pandemi iyi mi kötü mü?”… O durum sağladığınız koşullara bağlı…

Mesela bir arkadaşım var…  Doçent kendisi… Hep şöyle der; “Allah’tan pandemi oldu da, çocuğumu iki yıl okula göndermedim, matematiği çok güzel öğrettim” dedi… “Çocuğumla ilişkim güçlendi. Çocuğumu tanıdım. Eşimi tanıdım. Piyano çalmaya başladım” dedi. İlişkilerim güçlendi gibi gibi anlatımları olur hep…  O zaman pandemide kötüye gidenler önce “çocukları ile kendi ilişkilerini” düzeltmeleri gerekiyor. Kaygı depresyon neden arttı bu dönemde? Kişiler kendilerinden kaçıyordu ama bu dönemde kendilerinden kaçamadılar. Bundan dolayı da içlerinde depresyon ve kaygı başladı. Genel ortalamalarda artış görüldü. Bu da çevre ile ilişkisine yansıdı…

Eğitim sisteminde pandemi öncesi sonrası burada bir milat olup da eğitim sistemini gözden geçirelim bunlar değişmeli gibi bir sorunun cevabı sizce ne olur?

Okullarda daha çok spora vakit ayrılmalı. Bu saatleri arttırmak çok iyi olurdu. Çocuklar hareketsiz kaldı. Hareketsizlik öğrenmeyi etkiliyor. Gözümle gördüm. Beden eğitimi dersinde, öğretmen ipi çeviriyor çocuk kendini öne itip atlamaya başlayacak. Atlayamıyor… Çöp kutusu koyuyorsunuz topu içeri atamıyor.  Anne babaları olmadan kendi yaşları ile iletişim kurmakta zorlanıyorlar. Bunlar hareketi arttırma ile başlayarak çözülebilir.  Bir araştırma okumuştum bu dönemlerin çocukları, hapishanede yaşayan insanlardan daha az açık havaya çıktığı tespiti vardı.

Dr. Özgür BOLAT

Meslekler meslek seçimleri, dünya başka yerlere eviriliyor ya? Burada nasıl bir öneriniz oluyor. Nasıl hazırlanmalı çocuklar geleceğe?

Bana göre geleceğin umut vadeden mesleği diye bir şey yok. Bir hocam var. Bunu çok güzel ifade ediyor; “İyi meslek diye bir şey yok, meslekte iyi olmak var.” Mesleğinde iyi olan herkes zaten başarılı olacaktır. Hep duyarım anne babalar özellikle “ İş bulma” diye bir söylemleri var. Aslında böyle bir kavram da yok. Sen bir şeyde iyi olursan; ya o işi kurarsın ya da sana iş teklifi gelir. Ne yaparlarsa yapsınlar,  iyi yaparlarsa zirvedeler. Orkestralara bile bir bakın… Adam sazı iyi çalıyor. Bütün orkestra onun üzerine kurulu. Bakıyorsunuz her kes arkada… Darbukayı iyi çalıyor, orkestranın bütün hepsi ona tabi… Ya da klarnet… Yani birisi ön plana çıkıyor. Neyi çaldığı önemli değil. İşini iyi yapıyor ve diğerleri ona eşlik ediyor. Bu örnekteki gibi her şey çok açık ve net. Yapmak istediklerine karar versinler, onda iyi olacaklar. Bu kadar…

Sizden ilham almak için günlük rutininizi de soralım mı?  

O zaman doktora yaparken olan ve hiç şaşmayan rutinimi ileteyim. Sabah kalkar saat sekiz gibi duşumu alırdım. Dokuz gibi kahvaltıya otururdum… Sabah kahvaltıdan sonra akademik olmayan bir kitap alıyorum, okuma odasına gidiyorum, yarım saat kitap okuyorum. Daha sonra kütüphaneye gidiyorum öğlen yemeğine kadar çalışıyorum. Sonra tekrar kütüphaneye dönüp çalışmaya devam ediyorum.  Akşam ise; bir kafe vardı çok sevdiğim. Bisiklete binip oraya gidiyorum. Hareket etmiş oluyordum.  Orada da yine çalışıyorum. Akşam arkadaşlarımla ya da tek başıma yemeğimi yiyordum. Bir de Cambridge bir alışkanlığım vardı. Koşmadan duramıyordum, şimdi yine başlayabilsem o alışkanlığıma… Ardından akşam bir filim izler, yatardım.

Gelecek kaygısı ve sınav baskısı altında olmadan bir seçim yapmak mümkün mü?

Mümkün…  Performans ve gelişim odaklılık olarak öğrenciler ikiye ayrılıyor. Performans odaklılarda temel eğilimde eğer korku yoksa yaklaşma motivasyonu varsa, o öğrenci iyi not almak istiyor. Eğer kaçınma motivasyonu varsa; kötü not almayayım ama iyi almasam da zararı yok diyor. Ve onlar ortalıkta geziniyor. Gelişim odaklılar ise temel amaçları hayatta öğrenmek. Gelişim odaklı olduğu zaman iki alternatif ortaya çıkıyor. Birinci alternatif gelişim odaklı oluyor sonuç olarak performans geliyor. Yüz alıyor ama yüze performanstan gitmiyor, gelişimden gidiyor. Bu en ideali ama bunun şöyle bir riski var. Gelişim odaklı kişiler bazen kendilerini ilgilendiren konulara çalışıyor. Mesela öğrenmiş oluyor ama sınavdan kırk alıyor. Ve bu kırkı da önemsemiyor.  Burada şöyle bir durum var öne çıkan… Gelişim odaklılar genel merakları üzerinden öğrenmeye gittikleri için notları kötü olabiliyor. Bu eksi tarafı…  Ama sonra bu durum artıya dönüşüyor. Lisede veya Üni. de notları düşük oluyor ama yaşam becerileri yüksek oluyor. Her türlü gelişim odaklı olmak avantajlı bir durum. Performans gelse de zaten en iyisi o, gelmezse de o performans hayatta geliyor. Onun için mümkündür diyebiliriz.

Peki; notları başarısız bir çocuk hayattaki başarıyı artı yön olarak görürsek, oraya nasıl yönlendirilebiliyor? Şöyle; “çocuk eve geldiğinde ödevin var mı” demiyorsun… “Bu ödevle ne öğreniyorsun” diye çocuğunuza sormuyorsunuz… Hep öğrenme üzerinden gidiyorsun. Çocuk soru sorunca yanıtlamıyorsun “hadi beraber yanıtını bulalım” diyorsun. Hep öğrenme üzerinden yine…  Çocuk kırk alınca; “niye kırk aldın” demiyorsun. “Sence bu kırk seninle ilgili nasıl bir geri bildirim verir. Bunu nasıl geliştirebiliriz” diyorsun. Hata toleransı oluyor ve çocuk sürekli gelişim odaklı oluyor. Bunun içinde başarısızlık diye bir şey yok. Diyelim ki; siz elli tane deneme yaptınız ve elli birincide başarılı oldunuz. Performans odaklı zaten bu kadar deneme yapmaz da biz şimdi öyle bir örnek verelim. Performas odaklı derki; “elli tane denme yaptım. Elli birincide başarılı oldum”…  Gelişim odaklı ise; “ elli tane denedim elli birincisinde başarılı oldum” der. Performans odaklı “denedim başarısız oldum” der. Gelişim odaklı “denedim der başarılı oldum” der…

Eğitim yılı başlarken herkes birbirine başarılar diler. Ama başarı ne demek?

Başarının bana göre dört ayrı tanımı var. En üstte huzur var.  Bunun altında coşku, sevinç ve zevk sıralaması var aşağıya doğru. Bizim en büyük amacımız ne? Huzur. Herkes buna ulaşmaya çalışıyor.  Huzur neyden gelir bütün olmaktan. Eğer amacınız huzur ise hayattaki başarınız nedir kendin olabilmektir. Huzur nedir, kendin olmaktır. Eğer hayatının amacı coşku ise, coşku nedir diğer insanın hayatında anlam yaratmaktır. Başarı sevinç ise kazanmak ve sahip olmaktır. Bizim toplumumuz bunda tıkalı kalmış. Zevkte kendinden kaçmaktır. Ne kadar kendinden kaçarsan bizde o kadar doğru yaptığını düşünüyor kişi… Bakın; Warren Edward Buffett  başarı nedir diye sorulmuş… “Başarı; etrafında seni seven ve senin sevdiğin insanların olmasıdır” der… Başarı tanımı herkese göre değişir ama ben başarı tanımını kategorize ettiğimde dört ayrı tanım olduğunu düşünüyorum. En iyisi ben bu hayatta başarılı oldum diyorsak, ben bu hayatı kendim olarak yaşayabildim diyoruz aslında.

Hepimiz farklı ve güçlüyüz diyoruz ama burada ne tavsiyelerde bulunursunuz?

Orada yine üç adım uygulaması var. Güçlü yanını keşfetmelidir… Sonra bunu geliştirmelidir ve anlam yaratmalıdır…  Çoğu insan ilk kelimeden gidiyor. Hatta güçlü yanını keşfetmesini de bilmiyor. Keşif etse bile nasıl geliştireceğini bilmiyor… Nasıl geliştirse bile bu sevinç kazançta kalıyor. Anlam yaratmıyor.  Onun için keşfet, geliştir, anlam yarat üç adım uygulamasını tamamla diyoruz. Kişi kendinde de bunu yapmalı. Anne baba olarak çocuğa farklı deneyimler sunup, o deneyimlerde gelişmesini sağlamak ve sonra o deneyimi bir anlama bağlamak çok önemli…

Eğitmenlere ne tavsiye ediyorsunuz? Okullarda genelde müfredatı tamamla, müfredatı yetiştir. Hepsinde olmasa da genelinde böyle oluyor. Bu doğru değil ama öğretmenlerin de eli kolu bağlı bunun için. Sistemsel sıkıntı da var. Çocuğu yetiştirmek için bu üç adım okulda da uygulanabilir. Güçlü yanı nasıl keşif edeceğim ve nasıl geliştireceğim.

Müfredat baskısı olduğu için orada öğrencileri de ıskalama söz konusu olmuyor mu? Nasıl fark edebilir bir eğitimci?

Çocuğun kendisi olmasına izin verirse fark eder. Gözlemleyecek.

Kendisi o süreçlerden geçmediyse bunu nasıl başaracak?

Farkındalıkla… Ben nasıl kendimce farkındalık sağladım ve başarının tanımını değiştirdim. Bunun gibi yapabilir. Seminerler, şirket seminerleri… Çok fazla geri bildirim alıyorum. Bu bir anlam yarattığımın farkındalığını bende oluşturuyor… Bunun gibi…

Duygusal zekâ, iletişim becerileri, güçlü varlık durumu eğitim sürecine kazandırılabilir mi?

Tabikiii… O konuda ben bir müfredat da geliştiriyorum hayat becerileri diye… Liselerde uygulamaya başlayacağım. Üniversitelerde olabilir. Sonra ortaokul,  ilkokula kadar indireceğim. Okullarda öğretilmesi gereken ama öğretilmeyen “hayat boyu beceriler” yakında hayata geçiyor olacak.

 Düşünceniz nasıl? İçinde ne var?  Oyun mu, zanaat mi? Nasıl olacak?

Anlatım ve etkinlik var. Rehber öğretmenlere vereceğim. Onlar da çocuklara bunu anlatacaklar ve etkinlik yaptıracaklar.

Dr. Özgür BOLAT

Ne zaman hazır olacak?

İki yıl önce başladım, bayağı da yol aldım ama bir buçuk yıldır dönüp bakamadım. Diğer döneme hazır olur diye düşünüyorum. 13 haftalık bir müfredat. Okulda her hafta bir tane ders… Toplamda 26 saatlik bir içerik. Uygulaması okula kalmış… Haftada bir saat veya 2 saat ya da nasıl isterlerse…

 Sevgi disiplin dengesi nasıl sağlanır? O sınırlar…

Çocuk size güveniyorsa sınırlarınızı kabul eder… Güvenmiyorsa kabul etmiyor. Ve çocuklar sınırları aslında sizden talep eder. Nereye kadar güvenli nereye kadar güvensiz bilmedikleri için benim sınırlarımı söyle de, ben nereye kadar güvendeyim onu bileyim demek ister. Çocuğun sınırları geçildiği an çocuk da direnişe geçer. Onun için güven ilişkisi ne kadar iyi olursa sınır çizmek de o kadar kolay olur. Çocuğun alanına da saygı göstermek…

Çocukların ilgi alanlarını nasıl keşfedebiliriz? Bol bol deneyim ve gözlem… Çocuk ne talep ediyor, ne talep ediyor, keyif alıyor mu, zaman kaybı var mı ya da su gibi akıyor onu iyi gözlemleyeceksiniz. Anketler de var ama en güçlü yöntem gözlem…

Ekran bağımlılığı ile nasıl baş edilir?

Evdeki ilişkiler zayıfsa ekran evdeki sorunun göstergesi olan bir sonuçtur aslında. Çocuk kendini yetersiz hissediyorsa, özerkliği yoksa o zaman kaçıp ekrana sığınıyor. Bu bir kaçış aslında… “Artı yetenekleri nasıl geliştirilir” dedik ya; orada çocuğun yeteneklerini keşif ettikten sonra ilgi alanını, teknoloji kullanacak ama üretmek için kullanacak şekilde yönlendirmek gerekir. Tüketim odaklı ve üretim odaklı teknolojiyi ikiye ayırıyoruz zaten. Teknoloji de olsa oyuncak da olsa tüketim ve üretim dengesini kurmak lazım. Sosyal medya veya internet bağımlılığı bir sonuç. Aile ile çocuk arasında kurulamayan ilişkinin bir sonucu. Eğer çocuğum çok sosyal medya kullanıyorsa ben ona kızarak, elinden alarak bu yarayı iyileştiremem. Cep telefonunu elinden almak daha da yalnızlaştırır bu çocukları. Telefonu elden alıyorsak onun yerine daha sağlıklı bir şey vermeliyiz, yani sevgimizi, ilgimizi, koşulsuz kabul edişimizi…

 Oyun oynamanın önemi hakkında neler söylersiniz?

Bir çocuk için duyguları yönetmek, hayal kurmak, yaratıcılık, ilişki kurmak aslında hayatı keşfetmek. Bunların hepsi için “oyun” şart.  Çoğu oyuncak bile bana kalırsa yapay bir oyun sistemi. Anneler babalar zaman ayırıp çocukları ile oyun oynamadıkları için kurgulanmış oyuncaklar üretiliyor. Biliyor musunuz; değersizlik duygusu olan insan oyun oynamayı tercih etmez. Çünkü oyunda sevgi ve neşe olur. Annede veya babada değersizlik varsa; sevgiyle değersizliği tetiklenmesin diye oyun oynamaz. İç çocuğu ölmüş veya yaralanmış kişiler oyunu tercih etmez. Aileler ilk önce kendi iç çocuğunu canlandırmalı ki oyun oynayabilsin. Bazı ebeveynler oyun oynadığını söylüyor ama gözlemleyince görüyoruz ki çocuğuyla oyun oynamıyor, oyun oynatıyor. Bu ne demek; çocuğuyla birlikte eğlenmiyor,  eğlendiriyor. İşin içinde kendisi yok. En iyi oyun çocukla çocuk olunan oyundur. Anne babasıyla oyun oynayan çocuk teknolojiye sığınmaz. Teknolojiyi sadece üretim odaklı kullanır, tüketim odaklı değil.

 Anne baba yaklaşımında en sık gözlemlediğiniz sorunlar neler?

Bir sürü… Küsme var, karşılaştırma var. Yemeğini yemezsen üzülürüm, duygu sömürüsü var. Yemek yedirme var. Utandırma var. Suçlama var. Fedakârlıktan anlatma var. Zekisin, güzelsin etiketleme var. Verdiği sözü tutmama var. Ödül, ceza, övgü, yargı var. Bunlar sıralanabilir…

Yetişkin olunca da bunlar devam ediyor herhalde… Çocukken alıp yetişkin olunca da hayatımızdan çıkaramadığımız sorunlar. Dünyaya baktığınızda değişim görüyor musunuz?

Tabii. Anne baba okulu bu konuda çok fayda sağladı. Anne baba okulunda geri bildirimleri siz de gördünüz.

Aileyle çocuk arasında açık iletişim kurmanın anahtarı nedir? Güven…  Anne babanın çocuğu yargılamaması gerekiyor. Yargılarsa zaten çocuk yalan söylemeye başlıyor. Çocuk hatasını suçunu söylediğinde; anlayış gösterilmeli, hatasını öğrenme üzerine bir anlatım olmalı. Yargılarsanız; zaten çocuk yalan söylemeye başlıyor.  Anlayış ve bundan ne öğrendik hareket çizgisi olmalı…  Gerektiğinde çocuktan özür dileyeceğiz. Bunun neden olduğunu çocuğumuza açıklayacağız. Hangi dinamikten kaynaklandığını anladığımızda anne baba olarak hata yaptığımızı fark ettiğimiz anda her sorunu çözecek anahtarı elinize almış oluruz.

Sizce başarının sırrı nedir?

Anlam yaratmak.

Snoop Dogg ile düet yapacağım…

Snoop Dogg ile düet yapacağım…

Çıkardığı ‘Yıldız’ ve ‘Bodrum Masalı’ şarkılarıyla beğeni kazanan sesinin yanı sıra güzelliğiyle de dikkat çeken Türk Popunun son gözde isimlerinden Barbie lakaplı Nihan Çelik ile Serdar Ortaç ile bir araya geldiği ve düet yaptığı yeni projesini “Fırtına” yı, hayallerini ve kendisini konuştuk.

Sizi tanıyabilir miyiz neler yaptınız bugüne kadar?
Doğma büyüme Almanya. Almanya’dan, Türkiye’ye dönüş yaptık. Küçüklüğümden beri müziğe aşığım diyebilirim. Hep şarkıcı olmak istedim. Almanya’da İngilizce şarkı söylemeye başladım. Orada birkaç projem oldu. Sonrasında Türkçe şarkı söylemeye karar verdim ve
Türkiye’ye vatanıma geri geldim. Aynı zamanda ülkemi çok sevdiğim için burada yaşamaya da karar verdim. Milliyetçi ruhla hareket ederek müziğimi burada yapmaya karar verdim. Ama gidip geliyorum.

Müzik aşkı nasıl doğdu ailede müzisyen var mı?
Aileden diyebilirim. Babam müzisyen annemde koroda şarkı söylerdi. Bende müzik yapmalıydım. Başka bir şey yapamazdım.

Almanya’da İngilizce şarkı söylemeniz dünyaya açılmanız daha kolay olabilirdi… Neden Türkiye’de müzik yaparak yol almak istediniz?
İngilizce Türkiye’de olmayacağını düşündüm. Türk müziği dinleyerek büyüdüm. Ama ilerde İngilizce projeler yapacağım. Önceliğim ülkem.

Serdar Ortaç’la nasıl tanıştınız?

Bizi prodüktörüm bir araya getirdi. Zaten çok yakından severek talip ettiğim müziğini severek dinlediğim bir isimdi. İlk stüdyoda buluştuk. Yıllarca televizyonda gördüğüm ekrandan bana geçen enerjisi karşılaştığımızda da geçti.

Serdar Ortaç’la çalışmak nasıl?

Benim için büyük keyif. İşini hakkıyla yapan müzik piyasasının nabzını iyi bilen bir müzisyen. Hayatım boyunca unutamayacağım bir anı. Yeni çıkan bir şarkıcının otobiyografisinde Serdar Ortaç ile anılmak ne kadar önemli. Şanslıyım…

Bu düet hayli sevildi devamı gelir mi?

Nihan Çelik feat. Serdar Ortaç “Fırtına” çıktığı an itibariyle dijital müzik marketlerin listelerinde ilk sırada yer aldı.  Yorumları okuyorum elimden geldiğince herkes o kadar güzel şeyler yazmış ki. Ben yine Serdar Ortaç ile çalışmak isterim. Prodüktörüm konuşuyor. Biz sevdik bu iş birliğini dinleyici de sevdi. Sanırım yine bizi bir arada göreceksiniz.

Serdar Ortaç sizinle ilgili iltifatlar ediyor… Bu ikili sahneye taşınır mı?

Planlanmış bir konser var. İlk önce ben bir Serdar Ortaç konserinde sahnesine misafir olacağım. Sonrasında alınmış konserler var. Aynı konserde ayrı ayrı sahne alacağımız işler var. Belki o sahnelerde de düetimizi okuruz. Bizim ki uzun soluklu bir iş birliği dediğim gibi.

Kendinizi nerede hayal ediyorsunuz?
En büyük hayalim şu anda Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda konser vermek. Aynı zamanda dansta da çok başarılıyım. Büyük bir şovla çok güzel bir konser vermek istiyorum. Kliplerimde de dans çok görüyorsunuz. İmajımla oynamayı da çok seviyorum. Bunu sahnede de göstermek istiyorum. Türkiye’de dansı eksik buluyorum. Türkiye’de dans edip şarkılarımla bir numara olmak istiyorum. Tabii ki en iyi benim demiyorum ama bazı eksiklikleri tamamlamak istiyorum. Ben bambaşka bir şey yaratmak istiyorum sahnede.

Hangi sanatçıları beğeniyorsunuz?
Edis’i çok başarılı buluyorum. Hadise’yi beğeniyorum.
Son dönemlerde en çok konuşulan isim Gülşen desem. Sizce şarkılarımı kıyafetlerimi konuşulmalı?
İkisi de Gülşen bir sanatçı. Popçu hem sesi hem de görünüşü ile konuşulmalıdır. Gülşen şu anda kıyafetleri ile ön planda. Ama hepimiz biliyoruz ki Gülşen çok güzel bir sese de sahip.
Son şarkınız Bodrum Masalından bahseder misiniz kimlerle çalıştınız?
Bodrum masalında Deniz Durukan’a ait. Yaza doğru yaz şarkısıydı ama ekibim ve ben bu şarkıya o kadar yükseldik ki. Bir an önce çıkarmak istedik.

Sahnenizde esinlendiğiniz örnek aldığınız kimler var?
Beyonce. Küçüklüğümden beri hayranıyım. Her şeyini takip ederim. O benim en büyük idolüm. Onun gibi olmak istiyorum.

Müziğin dijital dünya ile evirilmesine değişmesine ne diyeceksiniz?
Bence dijital dünya müzikte avantaj. Aynı andan herkes her şeyi takip edebiliyor. Eskiden sadece televizyonda sanatçıları takip edebiliyorduk.
Sahnede Dans edip şarkı söylemek çok zordur. Bu performansı korumak için neler yapıyorsunuz?
Spor yapıyorum elbette. Yürüyüş yaparken şarkı söylerim. Nefesimi kontrol altında tutmak için.

Almanya’dan sonra Türkiye’de yaşamak nasıl. Adapte olabildiniz mi? Direk sanat camiasına içine girmek sizi korkuttu mu?
Açıkçası hayli korktum. Türkiye’de biraz ön yargı var. İlk klibi çektim eleştirildi. Gülşen açık giyince sanat oluyor yeni çıkan biri olunca eleştiriliyor.

Türkiye’ye döndükten sonra ilk ne yaptınız?
Türkiye’de yaşamak Almanya ile mukayese bile edemezsiniz. Türkiye’nin havası suyu bambaşka. Türkiye’miz çok güzel. Türkiye’de yaşamak hep içimdeydi. Müzik yapmamla alakalı değil. Müzik yapmasaydım da Türkiye’de yaşamak isterdim. Orada doğdum büyüdüm ama bir başkadır benim memleketim. Ayrıca Türkiye’ye ilk geldiğimde kuru fasulye yedim. Buranın kuru fasulyesi bambaşka. Ekmeğinin tadı bile bambaşka.

Sahnede dansınıza güveniyorsunuz ancak en çok neyinize güveniyorsunuz?
Herkesten daha iyim demiyorum ama farkımı biliyorum. Bende başka bir tarz var. Rakip yoktur herkes kulvarında başarılıdır. Ben sahnede olmayan farklı bir şeyler yapacağım. Bende başka bir hava var.

Almanya’da neler yapardın?
Okulumu bitirdim. Meslek üzerine çalıştım satış pazarlama üzerine diplomamı aldım. Ama hep müzik hayatımdaydım. Aslen Erzincanlıyız.

Bundan sonra ki projeler nedir?
Şarkımız çıkacak Sürpriz bir isimle düet çıkacak. Daha büyük bombam ise dünyaca ünlü Snoop Dogg ile düet şarkımız çıkacak yaz aylarında. İmzalar atıldı.

Günlük hayatınızda neler yaparsınız?
Resim yapmayı çok seviyorum. Spor yaparım.

En çok kimleri dinlemeyi seversiniz?
Ebru gündeş. Hayranıyım. Çok severim. Türkiye’de onun gibisi yok. Beyonce ve Ebru Gündeş benim için number one!

Balık burcusunuz?
Özel hayatında sulu gözlüyüm. Ama mesela mesleğimde ciddi ve sert yapılıyımdır.

Yemek yapar mısınız?
Yemek yaparım tatlıyı çok severim.

Sevmediğiniz huyunuz?
Çok sabırsızım. Sevmiyorum bu huyumu sevmiyorum.

En sevdiğiniz huyunuz?
Kimseye küsüp kin tutamıyorum.

Hayattaki en büyük korkunu nedir?
Sevdiklerime bir şey olmasından korkarım. Beni her şey üzebilir çok duygusal biriyim. Biri bana derdini anlatırsa onunla dert ederim