Yazılar

Antibiyotik direnci nedeniyle ölümler artıyor

Antibiyotik direnci nedeniyle ölümler artıyor

Antibiyotikler tıp tarihinin en büyük buluşlarından biri olarak biliniyor. Antibiyotikler sayesinde hastaların bakteriyel enfeksiyonlar nedeniyle hayatını kaybetmesi ya da sakat kalmasının önüne geçilebiliyor. Aynı zamanda kanser tedavisi, organ nakli veya ortopedik protez gibi önemli cerrahi girişimlerin başarısındaki en büyük faktörlerden biri antibiyotiklerin kullanılması olarak belirtiliyor. Ancak antibiyotiklerin bilinçsiz kullanımı nedeniyle antibiyotik direnci hızla artıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Funda Timurkaynak,  “18 Kasım Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü”nde antibiyotiklerin kullanımı ve antibiyotik direnciyle ilgili bilgi verdi.

Prof. Dr. Funda Timurkaynak

Her antibiyotik her mikroorganizma için etki göstermeyebilir

Antibiyotikler bakterilerin üremesini durdurarak ya da onları öldürerek etki göstermektedir. Bu ilaçlar birçok bakteriyel enfeksiyonun tedavisinde kullanılmakla birlikte virüslere etki etmemektedir. Antibiyotiklerin kimyasal yapı ve bakteriyi öldürme mekanizmasına göre 15’ten fazla farklı sınıfı bulunmaktadır. Ancak her antibiyotik türü her mikroorganizmaya etki göstermemektedir

Günümüzde yeni geliştirilen antibiyotik sayısının son derece kısıtlı olması nedeniyle antibiyotik direnci daha da büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmakta ve sağlık otoriteleri tarafından sessiz pandemi olarak adlandırılmaktadır. Özellikle hastanelerde sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlarda etken olan bakterilerin piyasadaki tüm antibiyotiklere karşı dirençli olduğu durumlarla karşı karşıya kalınabilmektedir. Bu durum hastaların tedavi edilemeyeceği anlamına gelmekte ve modern tıbbın kazanımlarını geriye çevirebilecek büyük bir risk oluşturmaktadır.

Antibiyotik direnci ölümlere neden olabiliyor

Antibiyotiklerin bakterileri öldürme yeteneğini kaybetmesi, hastaların tedavisinde daha yüksek maliyetli ve yan etkisi daha fazla olan antibiyotiklerin tek başına ya da kombine olarak kullanımını gerektirmektedir. Enfeksiyonlar bu dirençli bakterilerle geliştiğinde hastaların enfeksiyona bağlı yaşadıkları komplikasyonlar veya ölüm oranları artabilmektedir. Avrupa’da her yıl verem, grip veya AIDS hastalıklarından hayatını kaybedenlerin sayısından daha fazla insan antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Avrupa’da her yıl 35 binden fazla insanın dirençli bakteri enfeksiyonları ile hayatını kaybettiği belirtilmektedir.

Doktorunuza antibiyotik için ısrar etmeyin

Antibiyotik direncinin önlenmesinde herkese düşen önemli görevler bulunmaktadır. Antibiyotik kullanılması gereken bakteriyel bir enfeksiyon varsa verilen antibiyotik önerilen sürede, önerilen doz ve aralıklarda kullanılmalıdır. Aynı şekilde viral enfeksiyonlarda antibiyotiklerin işe yaramadığı bilmek ve doktor antibiyotik önermiyorsa bu konuda ısrarcı olmamak da önemlidir. Enfeksiyonları gelişmeden önlemek için herhangi bir sağlık nedeni veya yaştan dolayı aşılama yapılacaksa aşılar tamamlanmalı, el hijyenine önem vermeli, öksürürken mendil kullanarak enfeksiyonların bulaşı engellenmelidir. Aynı zamanda evde daha önceki hastalıklardan kalan antibiyotikler kullanılmamalı veya tavsiye edilmemelidir.

Akciğer kanserinde robotik yöntemler

Akciğer kanserinde robotik yöntemler

Akciğer kanseri erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülen bir kanser türü olarak ifade ediliyor. Tütün ürünleri tüketiminin giderek artması ile akciğer kanserinin toplumda görülme sıklığı da artış gösteriyor. Bununla beraber akciğer kanseri, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkıyor. Teknolojinin gelişmesi ile akciğer kanserinin tedavisinde robotik cerrahi imkanı hem hastaya hem de hekime büyük konfor sağlıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Murat Akkuş, “ Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı”nda akciğer kanseri tedavisinde robotik cerrahinin avantajları hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Murat Akkuş

Tedaviye hasta özelinde karar veriliyor

Akciğer kanseri, akciğer hücrelerinin kontrolsüz ve anormal bir şekilde büyümesi sonucu ortaya çıkan bir kanser türüdür. Akciğerler, vücudun oksijen alışverişini sağlayan önemli bir organdır. Akciğer kanseri, bu organın işlevselliğinin ciddi şekilde bozulmasına ve solunum fonksiyonunu yerine getiremez hale gelmesine neden olmaktadır. Akciğer kanserinin tedavi seçenekleri; kanserin tipi, aşaması ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak değişebilmektedir. Akciğer kanserinin temel tedavi yöntemi cerrahidir. Akciğer kanseri tedavisinde robotik cerrahi yöntemi hızla yaygınlaşmaktadır.

Cerrah ameliyatı robot kolları kumanda ederek yapıyor 

Robotik cerrahi; cerrahların robotik kollar ve hassas enstrümanlar aracılığıyla cerrahi işlemleri gerçekleştirdiği bir teknolojidir. Robotik cerrahi sistemi, cerrahın hareketlerini hassas bir şekilde büyüterek, daha minimal ve kontrol edilebilir cerrahi müdahaleler yapmasına olanak tanımaktadır. Bu teknoloji; hastanın ameliyat edilecek bölgesine göre yerleştirilen bir robot, bir konsol ve operasyon ekibinin ameliyatı izlemesini sağlayan ekranın olduğu kuleden oluşan sistemdir. Robotik cerrahide, cerrah konsolda oturmakta ve robotik kolları kullanarak cerrahi işlemleri gerçekleştirmektedir. Bu kollar, kapalı bir sistem içinde cerrahın hareketlerini hassas bir şekilde ameliyat sahasında uygulanmasını sağlamaktadır.

Robot, bazı dar ve derin alanlarda çalışma imkanı sağlıyor

Robotik cerrahi bir kapalı ameliyat şeklidir. Robotik cerrahi, hastayı ameliyat ederken en az travmatize eden yöntem olarak kabul edilmektedir. Daha az ve küçük kesi olması, daha az kan kaybı, dar ve derin yerlerde daha kolay çalışma, solunum fonksiyonlarını daha az düşürme gibi nedenlerle daha hızlı iyileşme ve sosyal hayata dönme avantajları sunmaktadır. Ayrıca akciğer kanseri ameliyatlarında lenf bezelerini tam çıkarmak geride tümörün kalmaması için oldukça önemlidir. Bazı dar ve derin yerlerdeki bezelerin robot ile tam çıkarılabilmesi kanser cerrahisinde ve sonuçlarında büyük başarı sağlamaktadır.

Lenf bezlerinin tamamının çıkarılabilmesi robotik cerrahi ile mümkün

Akciğer kanseri yaşamsal bir sağlık sorunudur ve en etkin yöntem ile tedavi edilmelidir. Teknolojinin cerrahi ile birleşmesi sayesinde robot kullanılarak yapılan akciğer kanseri ameliyatları ile hastalar daha çabuk iyileşmekte, daha hızlı taburcu olup iş ve sosyal hayatına dönebilmektedir. Daha da önemlisi kanser ameliyatı prensiplerine uygun biçimde tam olarak lenf bezelerinin çıkarılması ile konforlu ve uzun bir ömür beklentisini en yüksek oranda karşılayabilecek yöntemdir.

Kepçe kulak nedeniyle yaşanan akran zorbalığı!

Kepçe kulak nedeniyle yaşanan akran zorbalığı!

Kepçe kulak, en sık görülen kulak şekil bozukluklarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Toplumda yüzde 5 oranında görülen bu sorun, kulak kepçesinin kafatasından 2 cm’den fazla ayrık olması olarak tanımlanıyor. İşitme ile ilgili herhangi bir probleme yol açmayan kepçe kulakların tedavisinin çocukların psikolojileri açısından okul öncesi dönemde planlanması öneriliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Serkan Orhan, kepçe kulak sorunu ve tedavi yöntemi hakkında bilgi verdi.

Memorial Bahçelievler Hastanesi

Prof. Dr. Serkan Orhan

Çocuklukta akran zorbalığı, yetişkinlikte ilişki sorunlarına yol açabiliyor

Kepçe kulak sorunu kulak fonksiyonlarını etkilememekte yani duyma konusunda bir farklılığa neden olmamaktadır. Ancak, normal görüntünün dışında olması sebebiyle öncelikle çocukların arkadaşları tarafından konusu olmasına, akran zorbalığına gidebilmekte ve bu durum da zamanla doğacak ve kişide kalıcı hale gelebilecek özgüven eksikliğine yol açabilmektedir. Bu da erişkinlik döneminde ikili ilişkilerde yakınlık kurabilme noktasında özellikle görüntüden kaynaklanan özgüven eksikliği nedeniyle olumsuz sonuçlara sebebiyet verebilmektedir.

En doğru zaman çocuğunuz okula başlamadan hemen önce!

Kulak kepçesi 6 yaşında erişkin boyutunun yaklaşık yüzde 80’ine ulaşmaktadır. Kepçe kulak ameliyatının çocuk okula başlamadan hemen önce yapılması uygundur. Kepçe kulak ameliyatı kulak patolojisine bağlı olarak farklı tekniklerle yapılabilmektedir. Kepçe kulak cerrahisinin temel mantığı, kalıcı sütürler kullanılarak kulak kepçesine yeniden şekil verilmesi esasına dayanmaktadır. Kepçe kulak ameliyatı, kulak arkasından yapılan cilt kesisi ile gerçekleştirilmektedir. Kesi yapılmadan sütür teknikleri de bazı bilimsel çalışmalarda tarif edilmesine karşın kalıcı nüks oranı yüksek olduğu için tercih edilmemektedir. Ameliyat sonrası 1 hafta dinlenme süresi ve 2-3 hafta kulak bandajı takılması önerilmektedir. Eriyen dikiş kullanıldığı için dikiş alma işlemine de gerek bulunmamaktadır.

Çocuğunuza kepçe kulak operasyonu yaptırdıktan sonra bunlara dikkat edin!

  • Ameliyat sonrası 3 hafta bandaj takılması, kulak kepçesinin yeni pozisyonunun kalıcılığında oldukça önemlidir.
  • Operasyon sonrası bir hafta duş alınmamalıdır.
  • Antibiyotik kullanılması enfeksiyon gelişimini önlemektedir.

Ameliyat sonrası en belirgin gelişme: Hastalardaki özgüven artışı

Kepçe kulak operasyonu sonrası hastalar kulaklarını kapatmak için çeşitli yollara başvurmayı bırakmakta ve özgüvenleri artmaktadır. Örneğin bazı hastalar saçlarını toplayamamaktan, hep açık bırakmak zorunda kalmaktan ya da kısa kestirememekten şikayet ediyorken, ameliyat sonrası rahatça istenilen saç modeli uygulanabilmektedir. Hatta kepçe kulak sorununda bazen kulak yapıştırıcısı, bant kullanımı gibi uygulamalar da kişinin kulak sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Tüm bu durumlar bu konuda deneyimli uzmanlar tarafından, tam donanımlı merkezlerde gerçekleştirilen kepçe kulak operasyonu ile ortadan kalkmaktadır.

Bel fıtıklarında erken iyileşme mümkün

Bel fıtıklarında erken iyileşme mümkün

Bel ağrıları günümüzde sıklıkla gündeme gelen ve her yaş grubunu yakından ilgilendiren bir sağlık sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ağrıların nedeni doğuştan gelen yapısal farklılıklar olabildiği gibi, travmalar veya aşırı zorlama gibi durumlar da olabiliyor. Bel fıtıkları, bel kayması ve omurga kanalında daralma gibi hastalıklarda bazı durumlarda tedavi için ameliyat gerekebiliyor. Son dönemlerde geliştirilen endoskopik cerrahi teknikler bel ameliyatlarında olduğu gibi çoğu omurga ameliyatlarında da hastaların hızla sağlığına kavuşmasına olanak sağlıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Omurga Merkezi’nden Doç. Dr. Salim Şentürk, Memorial Bahçelievler Hastanesi’nde düzenlenen “Endoskopik Lomber Cerrahi Teknikler” konulu toplantıda özellikle bel ağrılarının nedenleri ve güncel tedavi yaklaşımları hakkında önemli bilgiler verdi.

Doç. Dr. Salim Şentürk

Endoskopik lomber cerrahi teknikler hızla yaygınlaşıyor

Başkanlığını Omurga Merkezi’nden Prof. Dr. Onur Yaman ve Doç. Dr. Salim Şentürk’ün yaptığı toplantı ülkemizin önde gelen beyin ve sinir cerrahisi uzmanlarını buluşturdu. Toplantıda canlı vaka eşliğinde endoskopik lomber cerrahinin incelikleri masaya yatırıldı. Doç. Dr. Salim Şentürk minimal invaziv omurga cerrahisinin son yıllarda oldukça öne çıktığını belirterek şu açıklamaları yaptı;

“Minimal invaziv omurga cerrahisi; dünyada olduğu gibi ülkemizde de popülerliği artan, gittikçe hekimlerin daha çok ilgi duyduğu bir cerrahi saha haline geldi. Aynı zamanda hastalar da bu cerrahi teknikler ile ameliyat olmak istiyor. Fakat omurga cerrahisinde uygulanan minimal invaziv yani küçük kesi yöntemler özel eğitimler gerektiren cerrahi tekniklerdir. Biz de tecrübelerimizi, hastanemizde uyguladığımız canlı cerrahilerle meslektaşlarımıza aktardık ve her yönüyle bu teknikleri konuştuk. 2024 yılında da toplantılarımız devam edecek.“

Memorial Bahçelievler Hastanesi

Uzun süren bel ağrılarının nedeni bel fıtığı veya bel kayması olabilir

Bel ve bacak ağrılarının nedeni çoğunlukla yanlış duruş pozisyonu, ani zorlama veya kas zayıflığı gibi mekanik nedenler olabilmektedir. Bu ağrılar medikal tedavi ve istirahat ile kendiliğinden iyileşebildiği gibi uzun süren bel ağrılarının altında bel fıtığı veya bel kayması gibi rahatsızlıklar görülebilmektedir. Böyle durumlarda ise şikayetlerin geçmemesi durumunda cerrahi tedavi alternatifleri uygulanmaktadır. Bel ve bacak ağrılarının sebebi değerlendirilmekte, kalıcı tedavisinde cerrahinin yeri göz ardı edilmemektedir.

Günübirlik bu yöntemle hastalar hızla iyileşiyor

Bel bölgesinde görülen hastalıkların cerrahi tedavisinde geçmişten günümüze kadar birçok yöntem kullanılmıştır. Cerrahi yöntemlerde; açık cerrahi, mikrocerrahi gibi alternatiflerin yanı sıra güncel yöntemlerden birisi de endoskopik cerrahidir. Endoskopik cerrahinin diğer cerrahi yöntemlerden farkı ise bel bölgesinde sadece 7 milimetrelik bir kesi olması ve tüm işlemin bu kesi içinden yapılabilmesidir. Açılan kesinin içerisine bir kamera yerleştirilmekte ve 4.1 milimetrelik bir boşluktan tüm cerrahi müdahale tamamlanabilmektedir. Hem hastaya hem de hekime konfor sağlayan bu yöntem ile hastalarda kas ve kemik kaybı oluşmaması, işlem sırasında hasar riskinin en aza indirilmesi sayesinde hızlı iyileşme ve aynı gün taburculuk gibi ayrıcalıklar sunulmaktadır.

Sağlıksız beslenme uyku apnesine davetiye çıkarıyor

Sağlıksız beslenme uyku apnesine davetiye çıkarıyor

Sağlıksız beslenme alışkanlıklarının tetiklediği obezite, birçok ciddi hastalığın yanı sıra uyku apnesine de zemin hazırlıyor. Uyku sırasında nefesin 10 saniyeden uzun bir süre kesilmesi, yeterli şekilde alınamaması ve bu sorunun uyku boyunca saat başına 5 defadan fazla yaşanması olarak tanımlanan uyku apne sendromu, çeşitli sebeplerle görülebilse de sıklıkla kilolu kişilerde görülüyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Sinem İliaz, uyku apnesi ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Memorial Bahçelievler Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Sinem İliaz

Doç. Dr. Sinem İliaz

Kalp, kas/sinir ve beyin hastalıkları da uyku apnesine yol açabiliyor

Yüksek karbonhidrat ve yağlı beslenme gibi kötü beslenme alışkanlıkları ve çağımızın getirdiği hareketsizlikle birlikte obezite/aşırı kiloluluk giderek yaygınlaşmaktadır. Uyku apne sendromu da obezite veya aşırı kilolu kişilerde daha sık görülmektedir. Elbette uyku apne sendromunun tek nedeni aşırı kilo değildir. Bazen kullanılan ilaçlar, kalp hastalığı, kas-sinir hastalığı veya bazı beyin rahatsızlıkları da uyku apne sendromuna neden olmaktadır. Bazı durumlarda çok zayıf olanlarda ya da bu sayılan hastalıkların görülmediği kişilerde bile bireysel başka nedenlerle derin uyku evresinde veya sırtüstü yatarken uyku apnesi ortaya çıkabilmektedir.

Uyku apne sendromu kalbe zarar verebilir

Uyku apne sendromunun özellikle kalbe olumsuz etkilerden dolayı tedavi edilmesi gerekmektedir. Uyku apne sendromu nabız hızlanması, düzensiz nabız, ilaçlara dirençli yüksek tansiyon, kalp kasında kalınlaşma, kalp krizinde artışa neden olabilmektedir. Bu olumsuz etkilerinden dolayı mutlaka tedavi edilmesi önerilir.

Tanı uyku testi ile konuluyor

Uyku apne sendromu hafif, orta ve ağır olmak üzere 3 şiddette olabilir. Hastalığın tanısı uyku laboratuvarında hastanın bir gece uyuması ile konulur. Bu uyku sırasında; kalp atışı, göğüs, karın, bacak hareketleri ve beyin dalgaları bağlanan elektrotlarla gece boyu takip edilir. Uyku apne sendromu teşhisine yarayan bu teste polisomnografi adı verilir ve tanı için altın standarttır. Bu gecenin sonunda, uyku uzmanı hastanın gecenin ne kadarını uykuda geçirdiğini ve bu uyku sırasında gelişen solunumsal, kardiyak olayları skorlar. Hastanın uyku testi değerlendirilerek ayrıntılı bir rapor hazırlanır ve hastanın uyku apne sendromu tedavisine ihtiyacı olup olmadığına bu şekilde karar verilir. Obezite hastası olup, horlama, gündüz aşırı uyku hali ve gece uykuda nefes durmaları olan, uyku apne sendromu açısından yüksek riskli kişilerde daha ağır uyku apne sendromu olması beklenir. Bu bireylerde uyku laboratuvarında polisomnografi yerine, hastanın kendi evinde, yatağında uygulanan daha basit bir test olan poligrafiden yararlanılır. Poligrafi uykunun evrelerini göstermediğinden, uykunun tanısının konulması için yeterli olup olmadığını veya derin uyku ile ilişkili uyku apne sendromu görülüp görülmediğini anlamak mümkün değildir. Yani normal bir poligrafi uyku apne sendromunu ekarte ettirmez, ancak uyku apne sendromu düşündüren bir poligrafi tanı koymak için yeterli olur.

Tedavi kişiye özel belirleniyor

Polisomnografi/poligrafi sonucu değerlendirildikten sonra hastanın uyku apne sendromu için tedavi alması gerekiyorsa bu tedavi alternatifleri hastayla görüşülür. En sık uygulanan tedavi CPAP (sürekli pozitif havayolu basıncı) tedavisidir. Bunun için özel bir cihazdan çıkan basınçlı hava, bir solunum devresi (hortum) ve bir yüz maskesi aracılığıyla hastaya ulaştırılır. Buradaki basınçlı havanın amacı, solunum durması veya yüzeyelleşmesine izin vermeden soluk alıp verişi belirli bir derinlikte ve süreklilik halinde tutmaktır. Bu şekilde uyku apne sendromu tedavi edilmiş olur. CPAP cihazı ile tedaviye karar verildiğinde hastanın ikinci bir gece uykusu, bu kez cihaz kullanırken gözlenir. Bu şekilde CPAP cihazında kullanılması gereken uygun basınçlar bulunur. Bu basınç ayarlama testi halk arasında 2. gece testi olarak da bilinir. Bu test hastanın ağırlığına ve ek hastalıklarına göre hastanede veya kendi evinde yapılabilir. Bu testin nerede yapılması gerektiğine uyku uzmanının karar vermesi uygun olur. CPAP tedavisine bire bir alternatif olmamakla birlikte, ağız içi alt çeneyi öne çeken bir aparat kullanımı, belirgin kilo kaybı, üst havayolu darlığı olanlarda operasyon, pozisyonel uyku apne sendromu yan yatmayı sağlayacak önlemler uyku apne sendromuna alternatif olabilir.

Sürdürülebilir beslenme israfı önlüyor

Sürdürülebilir beslenme israfı önlüyor

Dünya nüfusu 2000 yılından bu yana sürekli artıyor ve 2050 yılında da büyük bir artış öngörülüyor. Türkiye’nin nüfusunun da 2050 yılında 100 milyonu aşması bekleniyor. Bu hızlı nüfus artışı, insanları besleme, su temini, enerji sağlama gibi temel ihtiyaçların karşılanması konusunda büyük zorluklara neden oluyor. Artan insan nüfusunun tükettiği enerji gerek besinlere gerekse iklimlere zarar verebiliyor. Sürdürülebilir beslenme ile nüfusun artan gıda talebi karşılanabiliyor. Akdeniz beslenme biçimi, Nordik diyeti, Çift piramit diyeti, Vegan ve Vejeteryan diyetlerle sürdürülebilir beslenme biçimleri karbon ve su ayak izini düşürmeye katkı sağlıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Aslıhan Altuntaş, 11 Temmuz Dünya Nüfus Günü ile ilgili bilgi verdi, sürdürülebilir beslenmenin faydalarını ve yöntemlerini anlattı.

Memorial Bahçelievler Hastanesi

Uz. Dyt. Aslıhan Altuntaş

Artan nüfus gıda talebini artırıyor

Artan insan nüfusu, gıda talebini artırmakta ve gıda endüstrisini daha verimli olmaya yönlendirmektedir. Son 10 yılda gıda endüstrisindeki yenilikler ve gelişen teknolojiler, daha fazla gıda üretimi ve sürdürülebilirlik için önemli adımlar atılmıştır. Gıda endüstrisindeki yenilikler ve sürdürülebilirlik odaklı yaklaşımlar, artan nüfusun beslenmesini karşılamak ve çevresel etkileri azaltmak için önemli adımlardır. Ancak, daha fazla çalışma ve yatırım gerekmektedir, çünkü nüfus artışıyla birlikte gıda güvencesi ve sürdürülebilirlik konularında hala önemli zorluklar vardır. Artan insan nüfusunun iklim ve çevreye etkisi oldukça büyük bir endişe kaynağıdır. Nüfus artışı, daha fazla enerji, su ve gıda talebi demektir, bu da doğal kaynakların aşırı kullanımına ve çevresel baskılara yol açmaktadır. Bu durum ekosistem hizmetlerinin azalmasına ve doğal kaynakların tükenmesine neden olabilir.

Sürdürülebilir beslenmenin farklı çeşitleri bulunuyor

Artan insan nüfusuyla birlikte iklim değişikliği, çevresel bozulma ve kaynakların tükenmesi gibi sorunlarla mücadele etmek için sürdürülebilirlik odaklı politikalar ve çözümler gerekmektedir. Bu çözümlerden biri de sürdürülebilir beslenme çeşitleri olabilmektedir.

Sürdürülebilir beslenme çeşitleri;

  • Akdeniz beslenme tipi; taze gıdalar ve doymamış yağlar tüketilir. İşlenmiş ve paketli gıdaları tüketim oranı düşüktür. Ülkemiz için en uygun seçenek Akdeniz beslenme modeli olarak belirlenmiştir. Sürdürülebilir diyetlere çok kültürlü bir yaklaşım ile yerli veya yerel gıda sistemlerini anlayarak, gıdalar ve diyetlerle ilgili kültürel bilgideki çeşitliliği korumak için de fırsatlar sunabilmektedir. Aynı zamanda, yemek ve kültüre ilişkin geleneksel bilginin korunmasının önemini de gündeme getirmektedir. Ekolojik ayak izi bakımından beslenme modelleri incelendiğinde, Akdeniz diyetinin diğerlerine göre azot, karbon, su ve enerji ayak izinin daha küçük olması, dünyamızın sağlığına daha az olumsuz etki gösteren sürdürülebilir bir beslenme modeli olarak görülmektedir.
  • Nordik diyeti; İskandinav ülkeleri olan Danimarka, Finlandiya, Norveç, İzlanda, İsveç gibi ülkelerdeki geleneksel yeme biçimi Nordik diyetine dayanmaktadır. Akdeniz diyeti ile benzerlik göstermektedir. Zeytinyağı yerine kanola yağı kullanılması Akdeniz diyetinden en önemli farkıdır.
  • Çift piramit diyeti; klasik besin piramidinin yani Akdeniz beslenmesinin yanına besinlerin ekolojik ayak izleri sınıflandırılmaktadır. Hem bireysel hem de ekosistem açısından yeterli olacak besinleri göstermektedir.
  • Vegan ve Vejetaryen diyetler; kırmızı et, tavuk, balık veya peynir gibi hayvansal kaynaklı besinlerin elimine edildiği diyetlerdir.

Meyve sebze mevsiminde tüketilmeli

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yürütülen “Live Well Plate for Low Impact Food in Europe” (LIFE) projesi’ne göre; sürdürülebilir bir diyetin 6 temel ilkesi bulunmaktadır.

  • Sebze ve meyve tüketimini artırmak
  • Besin çeşitliliğini sağlamak
  • Et tüketimini makul seviyelere indirmek
  • Gıda israfını önlemek
  • Sertifikalı gıda satın almak
  • Şeker, şekerli içecekler, yağ, tuz ve tuz içeriği yüksek gıdaların tüketimini azaltmak

Meyve sebze tüketiminde her zaman mevsiminde olanları tercih etmek, mümkünse pazarlardan alışveriş yapmak önem kazanmaktadır. Bu kapsamda ekolojik pazarlar takip edilebilir.

Her gün mor, kırmızı, turuncu, sarı, koyu yeşil, açık yeşil, beyaz olmak üzere 7 farklı renkte sebze ve meyve her gün tüketilmelidir.  6 yumruk sebze ve 2 yumruk kadar meyve günlük minimum tüketim olmalıdır.

Günde 1-2 su bardağı yoğurt veya kefir, haftada 1 kez kırmızı et, haftada 1 kez balık veya haftada 1 kez tavuk ana yemek olarak tercih edilebilir. Diğer günlerde protein ihtiyacı bezelye, barbunya, nohut, kuru fasulye veya börülce gibi bitkisel proteinlerden gelebilir ve sebzeler de haftada en az 2 gün ana yemek olabilir.

Bu temel ilkeler uygulandığında karbon ayak izi düşürülmekte ve sürdürülebilir bir beslenme şekliyle hem sağlığa hem de doğaya faydalı olunabilmektedir.

 

Kurban Bayramında et yerken neye dikkat etmeli

Kurban Bayramında et yerken neye dikkat etmeli

Kurban Bayramı, sevdiklerimizle bir araya geldiğimiz, paylaşımların yoğunlaştığı, keyifli sofralarda çeşit çeşit yemeklerin yendiği güzel günleri içinde barındırıyor. Ancak bayramda beslenme alışkanlıklarının hızla değişmesi sağlık için bazı sakıncaları da beraberinde getirebiliyor. Özellikle bayram ziyaretlerinde sunulan ikramları kontrollü tüketmek, et ve tatlı tüketiminde aşırıya kaçmamak sağlıklı ve formda kalmak için önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Nihan Yakut, Kurban Bayramı’nda doğru beslenmek için önerilerde bulundu.

Uz. Dyt. Nihan YakutKurban etini kızartmaktan ve kavurmaktan kaçının

Kurban Bayramı’nda özellikle etin kesiminden saklamasına, tüketimine kadar pek çok noktaya dikkat edilmesi gerekmektedir. Yeni kesilmiş hayvanların etlerindeki sertlik hem pişirme hem de sindirimde zorluğa yol açar. Özellikle mide-bağırsak hastalığı olan kişiler kurban etlerini hemen tüketmemelidir. Etler 24-48 saat buzdolabında bekletildikten ve dinlendirildikten sonra haşlama, ızgara, buğulama şeklinde pişirilmelidir. Bekletilmeden tüketilen etler öğün sonrasında karında rahatsızlık, şişkinlik, gaz gibi şikayetlere neden olabilir. Pişirirken eti kızartmanız ya da kavurmanız, vücudunuza yüksek miktarda yağ almanıza sebep olacaktır. Mümkünse kavurma- kızartma gibi pişirme yöntemlerinden uzak durulması gerekmektedir.

Etlerin tazeliğini ve lezzetini doğru saklama koşulları ile koruyun

Kurban etini doğru şekilde saklamak, tazelik ve kaliteyi korumak için önemlidir. Taze kesilen etleri hemen buzdolabına yerleştirilmesi ve +4°C’lik soğuk bir ortamda saklanması gerekmektedir. Etler hava geçirmez poşetler veya kapların içinde muhafaza edilmelidir. Uzun süreli saklama için derin dondurucu tercih edilmelidir. Dondurmadan önce etlerin porsiyonlara ayrılması ve hava geçirmez kaplara yerleştirmesi gerekmektedir. Dondurucu sıcaklığını -18°C veya daha altında olmalıdır. Kurban etini doğru şekilde saklayarak tazelik, lezzet ve besin değerini koruyabilirsiniz.

Bayram sofralarında yeşil yapraklı sebzeler ile hazırlanmış salatalara yer verin

Kurban Bayramı’nda çoğu insanın et tüketimi normal günlere oranla artmaktadır. Özellikle kolesterol ve kalp damar hastalığı bulunan kişilerin miktar kontrolüne dikkat etmeleri gerekmektedir. Kırmızı ette bulunan doymuş yağ oranının yüksek olması kalp damar hastalıklarına davetiye çıkaracağından kurban etini tüketmeden önce yağlı kısımlarını ayırmalı ve elden geldiğince yağsız ve az yağlı et tüketilmelidir. Kırmızı et hem iyi protein kaynağı hem de yüksek oranda demir içermektedir. Etin içerisindeki demirin biyoyararlanımı artırabilmek için, iyi bir C vitamini kaynağı olan yeşil yapraklı sebzeler ile yapılmış salataya sofrada yer verilmesi doğru bir seçim olacaktır. Günlük kırmızı et tüketimi her birey için farklılıklar göstermekle birlikte sağlıklı bireylerde ortalama 100-300 gram aralığında olmalıdır.

Hem dengeli ve hem de çeşitli beslenin

Kurban Bayramı’nın içinde bulunduğu günlerde çeşitli besin gruplarından yeterli miktarda tüketmek önemlidir. Etin yanı sıra sebzeler, meyveler, tahıllar ve süt ürünleri gibi diğer besinleri de içeren dengeli bir beslenme planı oluşturulmalıdır. Özellikle et yenecek öğünde et miktarı 120 gr’ı (4 köfte kadar) geçmemeli, yanında çeşitli sebzelerle hazırlanmış az yağlı bol salata ve esmer ekmek türlerinden 1-2 dilim tercih edilebilir. Eğer pilav veya makarna tüketilecekse ekmek yenmemesi dengenin korunmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde ekmek tüketilecekse pilav ve makarna tüketmek, dengeyi bozarak karbonhidrat yoğunluğunu arttırarak kilo alınmasına sebebiyet verecektir. Asitli, şekerli, kalorili içecekler yerine ayran, şekersiz komposto gibi içeceklerin tercih edilmesi de sağlığı korumak için doğru seçim olacaktır.

Yeterli ölçüde su tüketin

Bayramda aşırı et tüketimi, tuz oranının artmasına sebebiyet verebilmektedir. Bunun yanı sıra yetersiz su tüketimi de söz konusu olabilmektedir. Vücudun su ihtiyacını karşılamak için yeterli miktarda su içmek önemlidir. Özellikle Kurban Bayramı’nda tüketilen yiyeceklerin ardından su tüketimi daha da önem kazanır. Bol su içerek vücudun susuz kalmasının önüne geçilmeli ve sindirim-boşaltım sistemi sağlığı desteklenmelidir. Mutlaka gün içerisine yayacak şekilde 2-2,5 litre su içilmelidir.

Tatlıların porsiyonlarını küçültün

Bayramların olmazsa olmazı tatlılar ne yazık ki masum olmayabiliyor. Şerbetli tatlı, artan et tüketimi ve bayramın sıcaklara denk gelmesi ile kronik rahatsızlığı olan kişileri rahatsız edebilmektedir. Şerbetli ve ağır tatlılar yerine, daha hafif ve sağlıklı alternatifler tüketilmelidir. Hurma, kuru meyveler, sütlü tatlılar veya şekersiz tatlılar gibi seçenekler tercih edilebilir. Ayrıca ev yapımı tatlılar da kontrollü bir şekilde tüketilebilir. Şeker miktarını azaltmak için alternatif tatlandırıcılar kullanmak da diğer bir seçenek olabilir. Küçük porsiyonlarla tatlıyı tadabilir ve aşırıya kaçmadan da keyfini çıkarabilirsiniz.

Kısa bir yürüyüş ile harcanılan enerjiyi artırın

Kurban Bayramı döneminde egzersiz yapmak, sağlıklı bir yaşam tarzını sürdürmek açısından önemlidir. Bayram süresince yeme alışkanlıklarının değişmesi ve hareketsizlik, vücutta enerji birikimine ve kilo artışına neden olabilir. Bu nedenle düzenli egzersiz yapmak, metabolizmayı hızlandırarak kilo kontrolüne yardımcı olabilir. Yürüyüşe çıkmak, bisiklet sürmek, aile ile spor oyunları oynamak gibi aktiviteler bayram süresince fiziksel aktivite seviyesini artırabilir. Gün içerisinde 30-40 dakikalık kısa yürüyüşler yaparak harcadığınız enerjiyi artırabilirsiniz. Egzersiz, bayram süresince enerji seviyesinin yükselmesine yardımcıdır, stresi azaltır ve genel sağlığı destekler. Bu nedenle Kurban Bayramı’nda düzenli egzersiz yapmaya özen göstermek önemlidir.

Ramazan’da hem tok kalın hem de sağlıklı  

Ramazan’da hem tok kalın hem de sağlıklı  

Ramazan ayında oruç tutarken hem sağlıklı kalmak hem de kilo kontrolünü yönetmek büyük önem taşıyor. Su ve besinlerin değerinin en çok bilindiği bu dönemde bazı önerilere kulak vermek ve sağlıklı oruç tutmanın püf noktalarını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Nihan Yakut, Ramazan ayında sağlıklı beslenme konusunda dikkat edilmesi gerekenler hakkında önemli bilgiler verdi.

Uz. Dyt. Nihan Yakut

Hurmanın tüketim miktarına dikkat edin

Su, orucu açmanın en sağlıklı yoludur. Ardından çorba ile devam etmek de yine hafif ve sağlıklı olacaktır. İftar sofralarının vazgeçilmez meyvesi hurma ise şeker oranı yüksek bir kuru meyve olduğu için, kan şekerini hızla yükseltmektedir. Bunun için yemekten sonra tüketilmesi önerilmektedir. Ancak oruç mutlaka hurma ile açılacaksa, bir taneden fazla yenmemelidir. Çünkü art arda yenen birkaç hurma, kan şekerini hızla yükselttiği gibi yağ depolanmasına da neden olur ve şekeri birden düşürdüğü için de hipoglisemiye yatkınlık yapmaktadır.

5 adet zeytin bir tatlı kaşığı zeytinyağı yerine geçer

İftar sofralarında bir gelenek haline gelen Ramazan pideleri, beyaz undan yapılan ve kan şekerini hızla yükselten besinler arasında yer almaktadır. Bu nedenle pide tüketirken aşırıya kaçmamak gerekir. Yine iftar sofrasında bulunan zeytin de çok tüketilen bir besin olmasının yanında, kalori bakımından da zengindir. 5 zeytin bir tatlı kaşığı yağ yerine geçer ve bu nedenle zeytin tüketilecekse aşırıya kaçmadan yağ hakkı yerine, tuzsuz 5 adetten fazla tüketilmemelidir.

Uzun Ramazan günlerinde tok tutucu besinler

Tok kalabilmede en temel nokta, yeterli ve dengeli beslenmektir. Bunun yanında karbonhidrat tüketimi de tok kalmak için önemlidir. Beyaz değil kepekli makarna, pirinç pilavı değil bulgur pilavı, beyaz ekmek değil tam tahıllı ekmek tüketmek uzun sürecek oruç saatlerinde tok hissetmemize yardımcı olacaktır. Örneğin 1 pide 8 dilim ekmek yerine geçmektedir ancak içeriğinde beyaz un olması nedeniyle çabuk acıkmanıza sebep olacaktır. Pişirilen yemeklerin içinde mutlaka sebze veya et olması da yemeklerin yanında yoğurt veya cacık tüketilmesi de uzun süre tok kalınmasını sağlayacaktır.

Tok kalmak için doğru seçimler yapın

İftarda şekerli besinler tüketmek, bol meyve yemek veya beyaz un tüketmek kişiyi çok kısa süreli tok tutar. Bu nedenle doymak için yenilen börek, haşlanmış patates, pilav, makarna gibi besinler, çok kısa sürede acıkmaya neden olur. Şekerli içeceklerin, sütlü tatlıların ve unlu gıdaların ara öğünlerde tüketilmesi gerekir. Tok kalabilmek için yağ tüketimi de önemlidir.

Meyve suyu yerine şekersiz meyve kompostosu

Sahurda meyve suyu yerine meyvenin kendisinden yapılmış şekersiz kompostosunu tüketmek, sıvı miktarı ve posa içeriğinin yüksekliği nedeniyle gün içinde açlığın yoğun olarak hissedilmesini engel olur. Komposto ya da meyvenin kendisini tüketirken; kana geçiş hızı düşük olan armut, elma, kiraz, şeftali, kuru kayısı ve greyfurt gibi meyveler tercih edilmelidir.

Gazlı içeceklere dikkat!

Uzun süre açlıktan sonra boş mideye asitli içecek tüketimi mide dokusuna zarar verir. Gazlı, şekerli içecekler sindirim sisteminde yük oluşturmaktadır. İçindeki şeker yüzünden uzun süre açlıkta düşen kan şekeri hızla yükselip fazla insülin salgılayıp yağ depolamaya sebep olur. Yağ depolanması direk kilo alımına sebep olur. Kafeinli içecekler de aşırı tüketildiklerinde uykusuzluk, çarpıntı, kalp ritim bozuklukları gibi şikayetlere neden olabilir. Çay, kahve gibi içeceklerin aynı nedenle sınırlı olarak tüketilmesi önerilmektedir.

Çok şekerli ve çok tuzlu besinler açlık ve susuzluğu artırır

Sahur ve iftarda basit şeker içeriği yüksek besinler kan şekerini hızla yükseltir ve açlığın yoğun bir şekilde yaşanmasına neden olur. Bunun yerine, kompleks karbonhidratlardan tam tahıllı, kepek, çavdar veya tam buğday unundan yapılmış ekmek, esmer pirinç, kepekli makarna gibi besinler, sebze ve meyveler uzun süre tok kalmaya yardımcı olur. Çok tuzlu besinler de sıvı elektrolit dengesini bozacağı için gün içerisinde susama hissini artıracaktır.

Liften zengin kolesterolden fakir beslenilmeli

Ramazan’da kronik hastalıkları olanların tüketmeleri gereken kolesterol ve şeker miktarlarının diyetisyen tarafından hastaya göre belirlenmesi gerekmektedir. Kronik hastalıkları olanlar için Ramazan’da sağlıklı beslenmenin altın kuralı; özellikle iftarda kızarma, katı yağlı ve ağır yemeklerin tüketilmemesi, sahurda ise kahvaltı etmektir.

Sağlıklı bir Ramazan geçirilmesi için;

  • Haftada iki gün, yağsız dana eti ve ızgara olmak kaydı ile kırmızı et tüketilebilir. Sucuk, sosis, pastırma ve salam gibi işlenmiş etlerden uzak durmalıdır.
  • Düzenli spor yapan kişiler sahur kahvaltısında, haftada iki üç kez yumurta tüketebilir.
  • Katı yağ tüketiminden uzak durulmalıdır.
  • Süt ve süt ürünleri de yarım yağlı olarak tüketilmelidir.
  • Lifli gıdaların alımına özen gösterilmelidir. Çavdar ve tahıl ekmeği, esmer makarna, bulgur ve esmer pirinç tüketimi tercih edilmelidir. Bu besinlerin tüketimi; haftada bir gün esmer pirinç, bir gün esmer makarna ve iki gün de bulgur şeklinde olmalıdır. Bu durum; kişinin yaşı, ek hastalıkları ve kilosuna uygun şekilde değişim gösterir.
  • Meyvelerden şeftali ve kayısı lifli olduğu için tercih edilmelidir.
  • Kronik hastalıkları olanların Ramazan döneminde yağlı ve şerbetli tatlılardan da uzak durması önemlidir.
  • İleri yaş kolesterol hastaları da, kolesterol yüksekliğine eşlik eden başka bir hastalıkları yoksa yediklerine dikkat ederek oruç tutabilir.

Pankreasınızı korumak için şeker ve yağı fazla tüketmeyin

Pankreasınızı korumak için şeker ve yağı fazla tüketmeyin

Pankreas, yaklaşık 12 santim uzunluğunda 120 gram ağırlığında, çok önemli fonksiyonları bulunan bir organ olarak vücudumuzda yer alıyor. Pankreas insülin hormonu gibi birçok hormonun salgılanmasında önemli görev üstleniyor. İnsülin hormonu yokluğunda veya eksikliğinde diyabet ortaya çıkabiliyor. Midenin arkasında yer alan pankreasta yaşanan iltihap sorununa ise pankreatit adı veriliyor. Pankreas kanseri ise en hızlı ilerleyen tümörlerden biri olarak tanımlanıyor. Vücuttaki hayati organlardan biri olan pankreasın hastalıkları ve güncel tedavi yöntemleri konusunda Memorial Bahçelievler Hastanesi İleri Endoskopi Merkezi tarafından Pankreas Akademisi düzenlendi. Prof. Dr. Yusuf Ziya Erzin, pankreas hastalıkları ve tedavi yöntemleri ile ilgili açıklamalarda bulundu.

p

Prof. Dr. Yusuf Ziya Erzin

Pankreas iltihabı en çok Avrupa’da görülüyor

Pankreatit yani pankreas iltihabının belli bir yaşı bulunmamaktadır. Her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Türkiye’de pankreatitin en önemli nedenleri safra kesesinde bulunan taş ya da çamurun ana safra kanalına düşerek pankreas ağzında tıkanıklığa neden olmasıdır. Avrupa’da ise pankreatitin en önemli nedeni alkol kullanımıdır.

Şiddetli sırt veya omuz ağrısı pankreatit belirtisi olabilir

Karnın üstünden sırt ve omuza vurabilen şiddetli ağrılar, bulantı, kusma ve ateş gibi sorunlar pankreatit belirtileri olabilmektedir. Eğer kanda pankreas enzimlerinde yükseklik belirlenirse ön tanı görüntüleme yöntemleriyle yani Ultrason, Tomografi ve MR ile desteklenerek pankreatit tanısı konulmaktadır.

Pankreatit tedavisi sürecinde ağızdan gıda alımı durdurularak damar yolu ile beslenmeye başlanmaktadır. Alınan sıvı ve idrar çıkışı kandaki iltihap belirteçleriyle birlikte yakın takip edilmektedir.

Günümüzün artan tümörleri; pankreas tümörleri

Pankreas tümörleri son zamanlarda sıklığı artan tümörler arasında bulunmaktadır. Pankreas tümöründe erken tanı olmazsa hastalık ileri evrelerde ortaya çıkabilmekte ve tedavide geç kalınabilmektedir. Özellikle 50’li yaşlardan sonra ortaya çıkan müphem üst karın ağrıları varlığında, pankreas tümörlerinden şüphelenilmeli ve uzmanlara başvurulmalıdır.

Alkol ve sigara tüketmek pankreas kanserine yol açabiliyor

Pankreas kanseri riski alkol ve sigara kullananlarda normal popülasyonda çok daha fazla olmaktadır. Pankreas kanseri olmamak için sağlıklı beslenmeye dikkat etmek gerekmektedir. Aşırı yağlı gıdalarla beslenilmemesi, hayvani kaynaklı yağların fazla tüketilmemesi ve rafine karbonhidratlardan yani şekerli gıdalardan kaçınılması önemlidir. Pankreası yoran bu besinler ilerleyen dönemlerde pankreas kanserine yol açabilmektedir. Kişinin normal kilosunu koruması da şeker, kolesterol ve hipertansiyon gibi hastalıkların oluşmasını engellemektedir. Bol sıvı almak, düzenli hareket etmek ve doğru beslenmek pankreasın korunmasında en basit ve etkili yöntemlerdir.

Pankreas akademisi çok değerli uzmanları buluşturdu

Memorial Bahçelievler Hastanesi İleri Endoskopi Merkezi olarak düzenlediğimiz bilimsel toplantılara bu yıl “Pankreas Akademisi” ile devam ediyoruz. Canlı vakalarla endoskopik tedavi yöntemleri konuştuğumuz, çok değerli bilimsel paylaşımların yapıldığı toplantımızda Almanya Sana Kliniken Hastanesi’nden Prof. Dr. Eike Burmester de bizlerle birlikte oldu. Kendisi gastroenterolojide ileri endoskopik uygulamalar konusunda son derece deneyimli bir isimdir. Aynı zamanda ülkemizde gastroenteroloji konusunda kıymetli hekimlerimizi de ağırlamanın mutluluğunu yaşadık.

Vajinismus sorunu pelvik taban rehabilitasyon ile son bulabiliyor

Vajinismus sorunu pelvik taban rehabilitasyon ile son bulabiliyor

Dünyada vajinismus görülme sıklığı erişkin kadınların yaklaşık %5’i ila %15’i arasında iken, Türkiye’de her 10 kadından birinde vajinismus probleminin olduğu görülüyor. Vajinismus, pelvik taban (vajina çevresi kasların) kaslarının istemsiz ve kontrolsüz biçimde kasılması nedeniyle ağrılı cinsel birleşme ya da cinsel birleşmenin hiç gerçekleşemiyor olması olarak tanımlanıyor. Özellikle cinsellikle özdeşleşen bir hastalık olması sebebiyle pek çok insanın bu konuda utanıp çekinmesi tedaviye başvurma oranlarını düşürüyor. Toplumun bu konuda bilinçlenmesi önem taşırken, Pelvik Taban Rehabilitasyonu uygulamaları vajinismus tedavisinde önemli yer tutuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Pelvik Taban Ünitesi’nden Prof. Dr. Ümit Dinçer, vajinismus ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Ümit Dinçer

Yetiştirilme tarzı, kişilik yapısı, tıbbi geçmiş gibi nedenler öne çıkıyor

Pelvik tabandaki vajina etrafı kasların istemsiz olarak kasılmasıyla ortaya çıkan vajinismus sorununu sıradan ağrılı cinsel birleşme olarak tanımlamak doğru değildir. Toplumda sık görülen hastalıklardan biri olarak kabul edilmektedir. En önemli nedeni psikolojik sebepler olan vajinismus sorunu, yetiştirilme tarzı, kişilik yapısı, tıbbi geçmiş gibi pek çok neden bağlı olarak gelişebilmektedir. Ancak nihayetinde asıl sonuç ve sorun pelvik tabanı oluşturan kasların şiddetli kontrol dışı kasılmasıyla ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle pelvik taban kaslarını ve özellikle Pubokoksigeus kasını kontrol etmek, istemli bir şekilde kasılıp gevşemesini sağlayabilmek kontrolünü ele alabilmek büyük ölçüde vajinismus tedavisinde başarıyı beraberin getirmektedir. Özetle yapılması gereken en önemli ve verimli yöntemlerden biri pelvik taban egzersiz ve rehabilitasyon sistemiyle bu kasları kontrollü olarak çalıştırılabilmektir.

Jinekolojik açıdan tıbbi bir sorun yoksa pelvik taban fizyoterapisi düşünülmeli

Vajinismus tedavisinde temel yaklaşım sebebi ortadan kaldırmaktır. Vajinismusa neden olan durum eğer ortadan kaldırılabilen bir tıbbi durum ise bu sorun jinekologlar tarafından tedavi edilecektir. Eğer jinekoloji alanında bir ilerleme kaydedilemiyorsa genellikle pelvik taban fizyoterapisini düşünmek gerekir zira  bu konuda son derece iyi sonuçlar vermektedir. Bu açıdan uzmanlaşmış olan birimler ve fizyoterapistler gerek vajinismus gerekse disparoni (ağrılı cinsel birleşme) için bir rehabilitasyon programı hazırlayabilmektedirler.

Özellikle pelvik tabanda uzmanlaşmış fizyoterapistlerin olduğu merkezler seçilmeli

Zaman zaman kabızlık, üriner inkontinans (idrar kaçırma) gaita inkontinansı (gaita kaçırma) gibi durumlarla kombine olan ya da her birinin tek başına görüldüğü durumlarda da pelvik tabanın en önemli kaslarından biri olan Pubokoksigeus kasının eğitimi büyük önem taşımaktadır. Vajinismusta en önemli kas olarak adlandırılan PK kasını da ilgilendirecek şekilde pelvik taban kaslarının eğitilmesi, gevşetilmesi ve güçlendirilmesi hedefine yönelik “görev temelli biofeedback” çalışmasıyla kasları normal fonksiyonel ritmine ulaştıran rehabilitasyon çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmalar kişinin tıbbi değerlendirilmeleri yapıldıktan sonra yani arka planda cerrahi, nörolojik veya enfektif bir problemin olmadığı ortaya konulduktan sonra pelvik taban egzersizi ve rehabilitasyonu yapılan, özellikle pelvik taban konusunda uzmanlaşmış fizyoterapistlerin olduğu bir merkezde yapılmalıdır. Hasta, son derece yüksek teknolojik cihazlarla, konforlu, rahat ve kişinin mahremiyetini gözeten şekilde kişiselleştirilmiş bir rehabilitasyon programına alınmalıdır.

Başarılı sonuçlar elde ediliyor

Pelvik taban adı verilen kas yapısı bütün karın içi organları yer çekimine karşı yerinde tutan mesaneyi, rektumu ve cinsel organları olması gereken yere asan bir yapıdır. İşte bu pelvik taban kaslarının normal çalışabilmesi, refleks kasılmalardan kurtarılması ve istemli şekilde kontrolünü en üst seviyeye çıkarma hedefiyle yola çıkıldığında gerek vajinismusta gerekse ağrılı cinsel işlev bozukluklarında son derece başarılı sonuçlar alınmaktadır.