Yazılar

Kemoterapide mide bulantısı için alınabilecek önlemler

Kemoterapide mide bulantısı için alınabilecek önlemler

Kemoterapi kanser hücrelerini tahrip eden, büyüme ve çoğalmasını engelleyen kanser ilaçları kullanılarak yapılan tedavidir ve tedavide kullanılan ilaçlar tümör hücrelerine zarar verirken, vücudun normal hücrelerini de etkiler. Kemoterapiden en çok etkilenen normal vücut hücreleri kemik iliği hücreleri (beyaz küre, kırmızı küre ve trombositler), mide-bağırsak sistemini kaplayan hücreler ve saç kökü hücreleri gibi en hızlı bölünen hücrelerdir. Bu nedenle en sık rastlanan yan etkiler bulantı, kusma, yorgunluk ve saç dökülmesidir. Her insanın kendine özgü farklı yapısı sebebiyle, kemoterapi sırasında görülebilecek yan etkilerin herkeste aynı şekilde olmayabileceğini ya da hiç görülmeyebileceğini de unutmamak gerektiğini söyleyen Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Meltem Topalgökçeli Selam kemoterapide görülebilecek bulantı ve kusma için doktorunuzun önereceği bulantı önleyici ilaçlara ek olarak alınabilecek önlemleri anlattı.

Doç. Dr. Meltem Topalgökçeli Selam

Doç. Dr. Meltem Topalgökçeli Selam

 Önerilere kulak verin

  •  Günde 3 yerine öğün sayısını 5-6’ya çıkartarak az ve sık aralıklarla beslenin.
  • Sıcak yiyeceklerin kokusu bulantı hissini artırabileceği için, soğuk yiyecekleri tercih edin. Sandviç, peynir, yağsız tost, tahıllar, tatlılar gibi oda sıcaklığında veya soğuk servis yapılabilen besinleri yemeyi tercih edin.
  • Bulantıyı azaltmak için sıvı ve yumuşak bir diyet uygulayın. Elma suyu, meyve suları, çay, kola, limonata gibi sıvılar ile püre, şerbet, kraker, tost ve peynir gibi yiyecekler genellikle iyi tolere edilir. Ancak bu sıvılar hızlı içildiğinde midede dolgunluk hissi ve bunun sonucunda bulantı-kusmaya neden olabileceğinden sıvıları yavaşça yudumlayarak için.
  • Ağzınızda yara yoksa limon, turşu, katı şekerleme veya limonata gibi ekşi yiyecek ve içecekleri deneyin ve kusma sonrası ağzınızı limon suyu ve su karışımı ile çalkalayın. Bulantı hissini artırabileceğinden çok tatlı, yağlı, çok baharatlı ve ağır kokulu yiyeceklerden kaçının. Bulantı hissini başlatabilecek kötü koku, kusan kişiler yemek yiyen kişiler ya da yemek pişirilen ortamlardan kaçının.
  • Bulantınız olduğunda yemek yapma konusunda başka birinden yardım almaya çalışın. Böyle bir şansınız yoksa kemoterapi almadan önce çeşitli yemekler hazırlayıp buzdolabında ya da derin dondurucuda saklayabilir ve kemoterapiden sonra bulantınız olduğu dönemlerde ısıtıp yiyebilirsiniz.
  • Kemoterapi sırasında ağzınızda oluşacak hoş olmayan, metalik veya ilaç tadını azaltmaya yardımcı olan, sert veya yumuşak, naneli ve ekşi şekerlemeler yemeyi deneyin.
  • Yoğun bulantınız olduğunda sevdiğiniz yiyeceklerden kaçınmanız, daha sonra bu yiyeceğe karşı gelişen tiksintinin önlenmesi açısından önemlidir.
  • Bulantı ve kusmayı azaltmak için, hoşlandığınız müzik, televizyon programları, elektronik oyunlar ve kitap okuma gibi uğraşlara yoğunlaşarak bulantı hissinizden uzaklaşmaya çalışın.
  • Müzikle birlikte derin nefes alıp vererek kaslarınızı gevşek bırakıp rahatlamayı; aşırı bulantı hissettiğiniz dönemlerde ise uyumayı deneyin. Sizi yormayacak kadar egzersiz yapabilir, kendinizi yorgun hissetmiyorsanız açık havada yürümeyi deneyebilirsiniz.
  • Düzenli bir ağız bakımı uygulamanız hem ağızda yara gelişmesini önleyecek hem de sizi rahatlatacaktır.
  • Bütün önlemlere rağmen bulantı ve kusmanız oluyorsa tedaviden 1-2 saat önce ve tedaviden 3 saat sonrasına kadar bir şey yemeyin. Tedaviye başlamadan 30 dakika kadar önce içeceğiniz hafif tatlandırılmış soğuk limonata tat alma duyunuzun değişmemesini sağlar ve bulantıyı önlemeye yardımcı olur.

 

Burun estetiği ameliyatı öncesi nelere dikkat edilmeli?

Burun estetiği ameliyatı öncesi nelere dikkat edilmeli?

Burun ameliyatları hem çok sık yapılan hem de “Acaba nasıl olacak?” sorusundan kaynaklı çok fazla aklı kurcalayan estetik işlemlerin başında geliyor. Kimileri nefes sorunundan kaynaklı uzmana başvururken kimileri de memnun olmadığı burun görünümünü değiştirmek için uzmanların kapısını çalıyor. Peki açık ve kapalı şekilde uygulanabilen burun ameliyatları nasıl yapılıyor ve hangi teknikler kullanılıyor? Piezo burun estetiği nedir? Akla takılanların başında gelen diğer soru ise ameliyat sonrası yüzdeki morarma ve şişliklerle ilgili. Peki morarma ne zaman geçer, ödemler ne kadar zaman sonra iner, burun tam olarak ne kadar süre sonra olması gereken görüntüsüne kavuşur? Liv Hospital Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Irmak Uçak yanıtladı.

Dr. Irmak Uçak

Dr. Irmak Uçak

Burun estetiği (rinoplasti) nedir?
Burun estetiği, kişinin burnunun görünümünü beğenmemesi nedeniyle, istenmeyen şekil bozukluklarının düzeltilmesi amacıyla yapılan estetik bir işlemdir. Burun ucunun düşük olması, burnun kemerli olması, burun sırtındaki eğrilikler, asimetriler, yüze göre büyük veya küçük olması gibi şikayetlerden dolayı burun estetiği yapılabilir. Çeşitli travmalara bağlı gelişen şekil bozuklukları da burun estetiği ile düzeltilebilir.
Burun estetiği yaş sınırı var mıdır?
Burun ameliyatları için kıkırdak ve kemik gelişiminin tamamlanması beklenir. Kızlarda 16-17 yaş, erkeklerde 17-18 yaşlarda burun gelişimi büyük oranda tamamlanır. Burun estetiği için genellikle 18 yaş ve üzeri önerilir. Hastanın genel durumu uygunsa, herhangi bir üst yaş sınırı yoktur.

Burun estetiği ile burun tıkanıklığı şikayeti de düzelir mi?
Burun estetiği isteğiyle gelen hastalarda, muayene sırasında burun içindeki yapılar ve bunların havayoluna etkisi de incelenmektedir. Hastada burundan nefes alma güçlüğü yaratacak kıkırdak eğriliği, burun etlerinde büyüme gibi ek problemler tespit edilirse, burun estetik ameliyatı sırasında bu yapılara da müdahale edilerek nefes problemleri de düzeltilmektedir.

Burun estetiği nasıl yapılır, hangi teknikler kullanılır? Piezo burun estetiği nedir?
Burun estetik ameliyatlarında temel olarak kullanılan 2 yöntem vardır: Açık teknik ve kapalı teknik. Kapalı teknikte cilt kesisi bulunmaz, burun içinden yapılan kesilerle kıkırdak ve kemik yapılara ulaşılır. Açık tekniğe göre daha sınırlı bir görüş açısı bulunduğu için daha küçük çaplı müdahaleler gereken hastalar için daha uygundur. Açık rinoplastide kapalı teknikten farklı olarak burun delikleri arasında bulunan cilde küçük bir kesi yapılır, daha geniş görüş alanı nedeniyle daha sık tercih edilen bir yöntemdir. Piezo, yumuşak dokuya zarar vermeden burun kemiklerini daha kontrollü kesmek için kullanılan ultrasonik kemik kesici cihazın adıdır, her iki teknikte de kemikleri şekillendirmek için kullanılabilir.

Burun estetiği lokal anestezi altında yapılabilir mi?
Burun estetiği çoğunlukla genel anestezi altında yapılır. Burun ucuna ve burun kanatlarına yapılan küçük müdahaleler lokal anestezi ile de yapılabilir.

Burun estetik ameliyatları hangi mevsimde yapılır?
Burun estetiği her mevsimde yapılabilen bir ameliyattır. Yaz mevsiminde yapıldığında hastanın leke oluşma riskine karşı güneşten korunması gerekir. Terlemeye bağlı burun üzerindeki bantlarda gevşeme olabilir. Ayrıca ameliyat sonrası bir süre gözlük kullanımı (numaralı ve/veya güneş gözlüğü) ve denize/havuza girme önerilmez. Kış mevsiminde üst solunum yolu enfeksiyonları daha sık görüldüğünden, ameliyat sonrası iyileşme döneminde hastalıklardan korunmaya daha fazla dikkat etmek gerekebilir.

Liv Hospital

Burun estetiği ameliyatı öncesi nelere dikkat edilmelidir?
Burun ameliyatlarından önce genellikle bir hazırlık gerekmez. Diğer tüm ameliyatlarda olduğu gibi kan sulandırıcı ilaçlar kullanılıyorsa bunlar doktor kontrolünde bir süre önce kesilmelidir. Yine kanamayı arttırabileceği için yeşil çay, sarımsak, alkol gibi ürünlerden uzak durulmalıdır. Kadınlarda regl döneminde ameliyat yapıldığında kanama ve ödem bir miktar daha fazla olabilmektedir.

Burun estetiği sonrası şişlik (ödem) ve morluklar ne kadar sürer?
Burun estetik ameliyatı sonrası ödem ve morarma miktarı kişiye göre değişiklik gösterebilmektedir. Yapılan işleme bağlı olarak da değişmekle birlikte, bazı hastalarda hiç ödem ve morluk görülmeyebilir.  Ameliyatın 3. gününe kadar ödem ve morluk miktarı artar ve en fazla seviyeye ulaşır; hastaların çoğunluğunda 1. haftada büyük oranda düzelir.

Burun estetiği ameliyatı sonrası yara izi kalır mı?
Cilt kesisi yapılan her durumda iz kalma ihtimali vardır. Açık teknik rinoplastide burun delikleri arasındaki cilde küçük bir kesi yapılır. Bu bölgede kişinin yara iyileşmesine bağlı olarak hafif bir iz kalabilir. Uygun olarak kapatıldığında genellikle ilk bakışta fark edilmeyecek kadar belirsiz bir iz olur.

Burun estetiği ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmelidir?
Burun estetiği ameliyatı sonrası iyileşme sürecinde, burnu travmalardan korumak ve buruna baskı uygulamayacak pozisyonda uyumak gerekir. Baş yüksek pozisyonda yatmak yüz bölgesindeki ödemin daha hızlı geçmesini sağlar. 1-7 gün içinde silikon tamponlar, 7-10 gün arasında burun üzerindeki alçı çıkartılır. Ameliyat sonrası 7 – 10 gün istirahat edilmesi ve yorucu aktivitelerden kaçınılması önerilmektedir. 10. günden sonra sosyal aktivitelere rahatlıkla geçilebilir. 1 ay ağır spor yapılmaması, 2-3 ay buruna baskı yapan gözlük takılmaması önerilir. Sigara içmek yara iyileşmesini olumsuz etkilediği için ameliyat öncesi ve sonrası dönemde sigara içmemesi önerilir.

Epilepsi nöbeti sırasında sarsmayın ve bir şeyler koklatmayın

Epilepsi nöbeti sırasında sarsmayın ve bir şeyler koklatmayın

Nörolojik bir hastalık olan epilepside en önemli bulgunun nöbet geçirme şeklinin olduğunu belirten
Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Öztürk: “Kişi hayatının herhangi bir döneminde, bir defaya mahsus olmak üzere epileptik nöbet geçirebilir ancak bu nöbet bir daha hiç olmayabilir veya değişen sıklıkla tekrarlayabilir. Bu nedenle epilepsi hastalığı, aslında “tekrarlayan” nöbetleri tanımlamak için kullanılır.” diyerek epileptik nöbetlerde en sık görülen bulguları ve ilk yardım için takip edilecek adımları anlattı.

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Prof. Dr. Ayhan Öztürk

Nörolojik bir hastalık
Epilepsi beyindeki sinir hücrelerinin artmış uyarılabilirliğindeki problemden kaynaklanan tekrarlayıcı ve geçici anormal elektriksel deşarjlar sonucu görülen nörolojik bir hastalıktır.

Nöbet geçirme şekli bulgu için önemli
Bir epilepsi hastasının nöbetinde düşme, vücutta kasılma titreme, bilinç kaybı gibi bulgular görülebilirken özellikle çocukluk çağında sık karşılaşılan bazı epilepsilerde, farkındalık birkaç saniye kadar kapanabilir ve hasta donuk bakmaya başlar.

Her şey görülebilir
Epilepsi her yaşta görülebilmekle birlikte 20’li yaşlar öncesi ve 60’lı yaşlar sonrasında görülmesi daha sıktır.  Epilepsi hastalığı, erkek ve kadınlarda ırk ayrımı olmaksızın eşit olarak görülmektedir. Kişi hayatının herhangi bir döneminde, bir defaya mahsus olmak üzere epileptik nöbet geçirebilir ancak bu nöbet bir daha hiç tekrarlamayabilir veya değişen sıklıkla tekrarlayabilir. Bu nedenle epilepsi hastalığı aslında “tekrarlayan” nöbetleri tanımlamak için kullanılır.

Herhangi bir sebep tespit edilemeyebilir
Epilepsi hastalığı tanısı almış bireylerin yaklaşık olarak yarısında herhangi bir sebep tespit edilemeyebilir. Belli grup hastada ise gebelikte olan beyin gelişim problemleri, doğum sırasındaki nedenler, beyin enfeksiyonları, beyin tümörleri, beyin damar hastalıkları, bazı ilaçlar, zehirlenmeler, aşırı alkol alımı gibi nedenler nöbetlere neden olabilmektedir.

Epilepsi başlıca iki ana gruba ayrılır
Generalize epilepsiler, beynin tüm bölgelerini etkileyen nöbetlerdir. En yaygın görülen alt tipi absans epilepsilerdir. Çocukluk çağında sık karşılaşılan absans epilepsilerde, farkındalık birkaç saniye kadar kapanabilir.

Diğer bir alt tip olan atonik nöbetlerdeyse tüm kaslarda ani bir gevşeme olurken tonik nöbetlerde atonik nöbetlerin aksine tüm kaslar kasılır ve hasta kesilen bir ağacın devrilmesi gibi aniden yere düşer. Fokal epilepsiler ise beynin bir kısmını etkileyen nöbetlerdir.

Epilepsi bölgesi beynin hangi fonksiyonuyla ilgiliyse nöbet sırasında o bölgeye ait belirti ve bulgular gözleniyor.

Liv Hospital

Epileptik nöbetlerde en sık görülen bulgular

  • Vücutta meydana gelen ani kasılmalar
  • Şuur kaybı
  • Çok seri bir biçimde baş sallama hareketi
  • Kol ve bacaklarda bir türlü kontrol edilemeyen sallantılar
  • Hızlı bir şekilde göz kırpmak
  • Sabit bir noktaya bakmak
  • Kısa bir süre seslere ya da konuşmalara tepki verememek
  • Korku, anksiyete veya dejavu gibi psikolojik belirtiler

Nöbet öncesi bazı bulgular görülebilir
Bazı alt gruplarda öncü belirtiler görülür. Bunlara “aura” adı verilir. Beynin hangi alanının anormal elektriksel aktiviteyle ilgili olduğunu gösteren bu belirtileri ise şu şekilde sıralayabiliriz;

  • Uyuşma
  • Hoş olmayan kokular alma
  • Görme veya duyma değişiklikleri
  • Ani korku hissi
  • Mide bulantısı veya midede baskı hissi

Epilepsi nöbetleri genellikle birkaç dakika sürer
Bu süre zarfında nöbet geçiren kişiyi güvende tutmak öncelikli hedef olmalıdır.

İlk yardım için takip edilecek adımlar

  • Nöbet bitene ve kişi tamamen uyanana kadar kişiyle birlikte kalmalı ve solunum yollarının açık olduğundan emin olmalısınız.
  • Nöbetten sonra kişinin güvenli bir yerde oturmasına yardım etmelisiniz.
  • Uyanan ve iletişim kurabilen kişiye basitçe ne olduğunu anlatmalısınız.
  • Nöbeti geçiren kişinin rahatlaması için onunla sakince konuşmayı denemelisiniz.
  • İlk yardımı yapan kişi olarak çevrenizdeki diğer insanları da sakinleştirmelisiniz ve
  • Kişinin eve veya güvenli bir ortama dönmesi sağlamalısınız.

Nöbet sırasında bunları yapmayın

  • Paniğe kapılmayın, bağırıp çağırıp korku içinde sağa sola koşturmayın.
  • Hasta dilini ısırmadıysa ağzını, çenesini açmaya çalışmayın.
  • Dişlerinin arasına parmak sokmaya çalışmayın.
  • Dişlerinin arasına kaşık ve benzeri nesneler koymaya çalışmayın.
  • Kasılan kol ve bacağı durdurmaya çalışmayın.
  • Hastayı sarsmayın ve bir şeyler koklatmaya çalışmayın.

Nöbetler genellikle acil tıbbi müdahale gerektirmez ancak aşağıdaki durumlarda acil yardım istenebilir:

  • Hasta daha önce hiç nöbet geçirmemişse,
  • Hasta, nöbetten sonra uyanmakta veya nefes almakta güçlük çekiyorsa,
  • Nöbet 5 dakikadan uzun sürdüyse,
  • Hasta, ilkinden kısa bir süre sonra ikinci bir nöbet geçiriyorsa,
  • Nöbet sırasında yaralanırsa,
  • Nöbet suda olursa ve
  • Hastanın diyabet, kalp hastalığı gibi bir sağlık problemi varsa ya da hamileyse acil yardım istenmelidir.

Kontrolsüz nöbetler hayatı olumsuz etkileyebilir
Kontrolsüz nöbetler hayatı olumsuz etkileyebilmekle birlikte hatta hayatı tehdit edebilmektedir. Nöbetler anksiyete ya da depresyona da sebebiyet verebilir. Bu süreçte hastaların moralini yüksek tutması ve stresten uzak durması özellikle önemlidir.

Değişen yaşam koşulları tedavi sürecine olumlu yansıyabilir
Epilepsi hastalarının yaşam tarzında yapacakları değişiklikler tedavi sürecine olumlu yansıyabilmektedir. Bu doğrultuda yapılması gereken yaşam tarzı değişikliklerini şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Aşırı alkol tüketiminden kaçınmak.
  • İlaçları doğru ve doktorunuzun söylediği şekilde almak.
  • Nikotin kullanımından uzak durup, sigarayı bırakmak.
  • Uykuyu yeterli düzeyde almak. Zira uyku eksikliği ve yetersiz uyku nöbeti tetikleyebilir.
  • Egzersiz yapmak.

Tanı koymada nöbeti gören kişinin ayrıntılı ve dikkatli olarak dinlenmesi önemli
Epilepsi hastalığı tanısını tek başına koyduran bir test yoktur. Tanı koymada en önemli nokta hastanın nöbeti hakkında etrafındakilerin verdiği bilgidir. Özellikle nöbeti gören kişinin ayrıntılı ve dikkatli olarak dinlenmesi gereklidir. Sonrasında yapılan ayrıntılı genel ve nörolojik muayene ardından bazı kan tetkikleri ve EEG (elektroensefalografisi) istenir. Tanı konulmasında en önemli tetkiklerden birisi EEG’dir. Beyin Bilgisayarlı Tomografi (BT) veya Beyin Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) epilepsi nöbetlerine neden olan olayların ya da yapısal bozuklukların ortaya konmasında yardımcı olur.

Epilepsi tedavi edilebilen bir hastalıktır
Tedavinin en önemli amacı nöbetlerin durdurulmasıdır. Tedavide çeşitli ilaçlar kullanılır ve ilaç seçimine karar verirken nöbetin tipi, atakların sıklığı, hastanın yaşı, eşlik eden diğer hastalıkların varlığı önem taşımaktadır. Hastaların çok büyük kısmında ilaç tedavisi ile nöbetler kontrol altına alınır. Belli bir grup ilaç tedavisine dirençli uygun hastada cerrahi tedavi ile de başarılı sonuçlar elde edilmektedir.

Ramazan ayında dengeli protein tüketimi önemli

Ramazan ayında dengeli protein tüketimi önemli

Çocukluk çağında gelişim ve büyümenin sağlıklı devam etmesi açısından, erişkin döneminde ise hücre yapımı, onarımı ve bazı vücut fonksiyonlarının devam ettirilmesi açısından oldukça önemlidir. Ramazan ayında dengeli ve yeterli protein almanın önemli olduğunun altını çizen Liv Hospital Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Cem Arıtürk, protein kaynaklarını, görevlerini ve dengeli tüketmenin neden önemli olduğunu anlattı.

Prof. Dr. Cem Arıtürk

Prof. Dr. Cem Arıtürk

Ramazan ayında dengeli ve yeterli miktarda protein almak önemli
Ramazan ayı boyunca sahurdan sonra başlayan ve iftar saatine dek süren, uzun süreli açlık ve susuzluk, gün içinde enerji kaybına neden olarak halsizlik yaratabilir. İftar ve sahur sofralarında tercih edilen besinler, gün içinde tok kalma süresinin uzamasını sağlarken, enerji kaybı yüzünden yaşanan halsizliklerin giderilmesini olumlu yönde etkiler. Bu nedenle Ramazan ayında dengeli ve yeterli miktarda protein almak, gün içinde gelişebilecek halsizliğin, yorgunluğun önüne geçmenin yanında, proteinlerin görev aldığı tüm fonksiyonların düzenli biçimde devam ettirilmesini sağlamak için önem taşımaktadır.

Proteinlerin görevleri

  • Bağışıklık sistemindeki antikor ve antitoksinlerin yapısında yer alıp bağışıklık sisteminde rol oynar.
  • Hormonların yapısına katılarak kan şekerinin düzenlenmesi, büyüme ve gelişmenin sağlanması gibi hormonların etkili olduğu her aşamada etkindir.
  • Kas yapısında yer alan aktin ve myozinin yapısında yer alarak, kasların kasılma ve gevşemesinde görev alır.
  • Hücre yenilenmesi ve iyileşmesinde önemli fonksiyonları vardır.
  • Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar.
  • Kollajenin yapısında bulunarak cilt sağlığında ve yaşlanma karşıtı süreçlerde görev alır.
  • Sinir sistemi fonksiyonlarında önemlidir.

Özellikle erişkin çağdaki insanlarda günlük enerji ihtiyacının yaklaşık %15 kadarı çeşitli kaynaklardan alınabilecek proteinler ile karşılanmalıdır. Diğer bir deyişle, normal fiziksel aktiviteye sahip, sağlıklı, 70 kg ağırlığındaki bir yetişkinin günde yaklaşık 60 g protein alması gerekmektedir. Spor yapan kişilerde, büyüme çağındaki çocuklarda, gebelerde ve emziren annelerde, hastalıkların, sakatlıkların iyileşme sürecindeki kişilerde bu ihtiyaç çok daha fazladır.

Protein kaynakları nelerdir?
Proteinler temel olarak bitkisel kaynaklı ve hayvansal kaynaklı olmak üzere iki sınıfta incelenmektedir. Hayvansal proteinler, vücudun ihtiyacı olan tüm aminoasitleri içermektedirler. Buna karşın bitkisel kaynaklı proteinler, ihtiyacımız olan aminoasitlerin tamamını içermezler ki bu nedenle sağlıklı bir beslenmede diğer besinlerle birlikte tüketildikleri zaman, tamamlayıcı etkileri ile ön plana çıkarlar. Bununla birlikte hayvansal gıdalar protein açısından zengin olmasına rağmen içerdiği doymuş yağlar açısından dikkatli tüketilmeleri gerekmektedir. Hayvansal proteinlerin vücutta sindirilip işlenerek kullanılır hale getirilmesi, bitkisel kaynaklı proteinlere oranla daha kuvvetli ve hızlı gerçekleştiği bilinmelidir. Tüm bu nedenler göz önünde bulundurulduğunda; dengeli ve düzgün bir diyet programı için hem hayvansal hem de bitkisel protein kaynaklarının gerekli miktarlarda tüketildiği bir beslenme biçiminin benimsenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Prof. Dr. Cem Arıtürk

Hayvansal protein kaynakları
Hayvansal proteinlerden en sağlıklı olanı yumurtadır. Çok pişirildiğinde protein değeri kaybolan yumurta içerdiği D vitamini açısından da önemli kaynaktır. Protein açısından yumurtadan sonra gelen kırmızı etlerin tüketimine içeriklerindeki doymuş yağlardan dolayı dikkat etmek gerekmektedir. Bununla birlikte balık, özellikle içeriğindeki Omega-3 içeriğinden dolayı beyin fonksiyonlarına sağladığı olumlu katkılar ile dengeli ve faydalı protein kaynaklarındandır. Bunlar dışında süt ve süt ürünleri, hayvansal protein kaynakları arasında sayılabilir.

Bitkisel protein kaynakları
Bitkisel protein kaynakları dendiğinde akla ilk sırada kuru baklagiller gelmektedir. Miktar olarak hemen hemen hayvansal besinlerle eşdeğer proteine sahip olan baklagiller lif ve mineral içerikleri açısından da önemlidirler. Yulaf ezmesi, karabuğday gibi besinler de kuru baklagiller gibi, protein içeriklerinin yanı sıra lif ve mineral içerikleriyle ön plana çıkarlar. Bununla birlikte uzun süre tokluk hissi oluşturmaları da gereksiz ve fazla yeme alışkanlığının önüne geçebilmek açısından önemlidir. Fındık, fıstık ve badem gibi kuruyemişler de kalp damar hastalıklarına karşı koruyan, zihinsel etkinlikleri destekleyen yüksek protein içerikli gıdalardır. Son yıllarda adı duyulan chia tohumu ve kinoa da bitkisel protein kaynakları arasında sayılabilirler.

Proteinler dengeli tüketilmeli
Beslenmede önemli bir yer tutan proteinlerin az miktarda tüketilmesinin getireceği olumsuzluklar kadar fazla tüketimin getireceği dezavantajlar da akılda tutulmalıdır. Bunun yanı sıra her tür gıdadan farklı özelliklerde aminoasit içeriğinin alınabileceği unutulmamalıdır. Hayvansal protein kaynaklarının içeriğindeki doymuş yağların fazlasının getirebileceği olumsuz etkiler ve bitkisel protein kaynaklarının içeriğindeki lif, mineral gibi diğer maddeler göz önünde bulundurulmalı ve her besin ögesinde olduğu gibi protein tüketiminde de dengeli dağılımlı bir beslenme düzeni kerteriz alınmalıdır.

Günlük su tüketiminizi abartmayın

Günlük su tüketiminizi abartmayın

Azı karar çoğu zarar olan su tüketimi konusunda ramazan ayında da özenli olmakta fayda var. Günlük iki litre su içilmesi gerektiğini bu nedenle özellikle sahurda sıvı almaya dikkat edilmesi gerektiğini belirten Liv Hospital İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tekin Akpolat: “Böbrek, kalp sorunları olan hastaların günde 2 litre sıvı almaları problem yaratabilir, içtikleri suyu idrarla atamazlarsa vücutlarında sıvı birikimi olabilir, almaları gereken sıvı miktarını doktorları ile konuşmaları gerekir.” diyerek Dünya Su Günü’ne vurgu yaptı.

Prof. Dr. Tekin Akpolat

Prof. Dr. Tekin Akpolat


  1. Erişkinlerin çoğunda alması gereken su miktarı günde yaklaşık 2 litredir.
  2. Günlük 2 litre su ihtiyacının illa sudan sağlanması şart değildir. Kahve, çay, yoğurt ile alınan sıvı da uygundur. Burada önemli olan alınan sıvının tuz, şeker gibi zararlı maddeleri içermemesidir.
  3. Böbrek, kalp sorunları olan hastaların günde 2 litre sıvı almaları problem yaratabilir, içtikleri suyu idrarla atamazlarsa vücutlarında sıvı birikimi olabilir, almaları gereken sıvı miktarını doktorları ile konuşmaları gerekir.
  4. Bazı hastaların daha fazla su içmesi gerekebilir: Böbrek taşı olanlar, sık idrar yolları iltihabı geçirenler bu hastalara örnektir.
  5. Ramazan ayında susuz kalmamaya dikkat etmek gerekir, susuz kalmak iftara doğru enerjimizi düşürür, bu nedenle sahurda sıvı almaya dikkat etmek gerekir. İftarda su içmek de fazla yemeği frenleyebilir.
  6. Ev dışında tuvalete gitmemek için az su içmek veya idrarı tutmak ileriki yaşlarda idrar yapma ile ilgili sorunlara neden olabilir.
  7. Suyun temiz olması yeterlidir, alkali olmasının ilave bir faydası yoktur.
  8. Günde 2 litreden fazla sıvı almanın çoğu kez bir zararı yoktur ama günde 6-7 litre alarak abartmamak gerekir.
  9. Susuz kalmaması gereken böbrek hastaları eğer ishal, bulantı, kusma gibi sorunlar nedeni ile yeteri kadar sıvı alamazlarsa veya sıvı kayıpları artarsa hemen doktorları ile temasa geçmelidir. Böbreği korumak için damardan sıvı almak için en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları gerekebilir.
  10. Eğer özel bir durumunuz yoksa gece yatmadan önce su içmek veya gece kalkınca su içmek doğru değildir. Unutmayalım sağlıklı uyku da su içmek kadar önemlidir.
  11. Ağır böbrek hastalığı olanları unutmamak gerekir. Çoğunun belki de en büyük hayali kana kana su içmektir. Bu nedenle sağlığımızın kıymetini bilelim, suyun en sağlıklı içecek olduğunu hiç akıldan çıkarmayalım.

 

Her 100 canlı doğumdan biri Down sendromlu

Her 100 canlı doğumdan biri Down sendromlu

Gebeliğin ilk aylarında anneye yapılan tarama testleri ve amniosentez ile kolaylıkla tanısı konabilen Down sendromunun Türkiye’deki sıklığı 1000 canlı doğumda birdir. Down sendromlu bireylerin yüzlerinde ve vücutlarında karekteristik özellikleri olduğunu belirten Liv Hospital Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Gülşen Köse, bu özel çocuklarımızın hayata katılma noktasında destekçi olmamızın altını çizerek konu hakkında bilgiler aktardı.

Prof. Dr. Gülşen Köse

Prof. Dr. Gülşen Köse

Bir kromozomal hastalıktır
Trizomi 21 ya da Down sendromu bir kromozomal hastalıktır. Moğol halkına benzerlikleri olması nedeni ile Mongol hastalığı olarak da adlandırılmaktadır.

Down sendromlu bireyler 23 çift+1 kromozom taşır
Sağlıklı kişiler, hücrelerinde 23 çift kromozom taşırken Down sendromlu bireyler 23 çift+1 kromozom taşır. Fazla kromozom 21 ya da 22. kromozomda 3. olarak bulunur.
Üç grup halindedir
Fazladan olan kromozomun oluş zamanı ve yerleşimine bağlı olarak üç grupta;

  • Klasik,
  • Translokasyon ve
  • Mozaik tipde Down sendromu olabilir.

Bazı çevre şartları etkili olabilir
Down sendromlu çocuğu olan ebeveynler, genelde sağlıklı bireylerdir. Özellikle klasik tipin oluşumunda gebelikte karşılaşılan çevre şartları;

  • Radyasyon,
  • Viral enfeksiyon ve
  • Stres’dir.

Gebeliğin ilk aylarında yapılan tarama testlerinde ortaya çıkar
Türkiye’de sıklığı 1000 canlı doğumda bir olarak tanımlanmıştır. Yaşlı annelerde her kromozom bozukluğu gibi Down sendromu riski de artmaktadır. İstatistiksel bilgileri göre sıklığı; yirmi yaşta 1/1441 iken, 50 yaşında ise 1/44 olarak bulunmuştur. Down sendromu gebeliğin ilk aylarında anneye yapılan tarama testleri ve amniosentez ile kolaylıkla tanınabilir.

Liv Hospital

Karakteristik özellikleri olur
Down sendromun bireylerin yüzlerinde ve vücutlarında karekteristik özellikleri vardır:

  • Gözleri çekik,
  • Burun kökü basık ve geniş,
  • Bazen dilleri ağızdan dışarı sarkabilir.
  • Boyunları kısa ve saç çizgileri düşüktür.
  • El ayası orta çizgileri, bir ya da iki elde tek çizgi olarak görülür.
  • Down sendromlu bebeklerin en önemli bulguları gevşek olmalarıdır. Bu nedenle gelişim basamakları yaşıtlarından geri kalır, kabızlık ve uzayan yenidoğan sarılığı bebekliğin ilk günlerindeki bulgularıdır.
  • Yaşamın ilk günlerinde gözlenebilen hipotiroidi, büyümenin geri kalmasına neden olabilir.
  • Kalpte olabilen septal bozukluklar ilk günlerde farkedilebilir, yakın takip edilmelidir.
  • Yaşam şartlarını zorlayan en önemli bulgu; hafiften ağıra kadar mental yetersiz olmalarıdır. Özellikle hafif mental yetersizlik, ileri yaşlarda anksiyete, depresyon gibi psikiatrik hastalıklara da yol açabilir.
  • Konuşma, görme bozuklukları ve nöbetler yaşam şartlarını daha da zorlaştırabilir.
  • Diğer kromozom hastalıklarında da olduğu gibi ileri yaşlarda kan malignensilerinin görülme riski normal bireylerden fazladır.

Takip ve rehabilitasyon önemli
Down sendromlu bebek ve ailesi doğumdan itibaren yakın çocuk doktoru, çocuk nörolojisi hekimi, genetik hekiminden takip ve rehabilitasyon almalıdır. Bu şekilde destek alan bireyler, yaşama kazandırılarak, üretime katılmaktadır. Özellikle müzik ve hizmet sektörlerinde başarılı olmaktadırlar.

Dişler hekiminiz beyazlatmalı

Dişler hekiminiz beyazlatmalı

Kiminin dişeti kanar, kiminin yirmilik dişleri ağrıya sebep olur kiminin de dişleri hep sarardığından beyazlatma ihtiyacını sık duyar… Sorunlar çok olsa da aslında dişlerimize özen gösterdiğimizde, diş kontrollerimizi ihmal etmediğimizde, alışkanlık haline getirdiğimizde dişlerimizin de sağlıklı olur. Uzmanlar en sık karşılaşılan diş sorunlarının başında dişeti kanamalarının geldiğini belirtiyor. Peki dişlerimizi fırçalarken neden bazen dişetlerimiz kanar? Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dt. Mustafa Yılmaz yanıtladı.

Dt. Mustafa Yılmaz

Dt. Mustafa Yılmaz

Diş beyazlatma (bleaching) nedir, dişlere zarar verir mi?
Beyazlatma işlemi için doğru hastaya doğru endikasyon, doğru teknik ve malzeme seçimi ile uygulandığında kesinlikle bir zararı yoktur. Bunun için hasta seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Dişlerinde defekt görülen, mevcut hassasiyet problemi görülen, dişeti çekilmesi ile kök yüzeyi açıkta olan hastalarda uygulanması doğru değildir. Malzeme seçiminde ise sağlık bakanlığı tarafından onaylı beyazlatma ajanları tercih edilip kesinlikle hekim tarafından uygulanmalıdır.

Diş fırçalama rutini nasıl olmalı?
Ağız ve diş sağlığını korumak için dişlerimizi doğru fırçalamak oldukça önemlidir. Diş çürüklerini ve diştaşı oluşumunu engellemek için ağız bakımının en önemli parçası diş fırçalamadır. Diş fırçalama günde en az 2 kez 3’er dakika yapılmalıdır. Diş fırçalama ile bakteri plağı ve yiyecek artıklarının büyük oranda temizliği sağlanır. Ancak bakteri plaklarının ve gıda artıklarının tam olarak temizlenebilmesi için mutlaka diş ipi kullanımı gereklidir.

Pause Sağlık

Diş fırçalarken dişeti kanaması neden olur?

  • Ağız ve diş sağlığı bakımının ihmal edilmesiyle biriken plaklar ve gıda artıkları dişetlerinde iltihabi duruma yol açar. Diş eti dokusunun veya diş eti ile diş dokularının birleştiği bölgede yer alan bağların iltihaplanması durumunda, diş etlerinin doku bütünlüğü zarar görür (Gingivitis, Periodontitis). Bu durum dişeti kanamasına sebep olabilir.
  • Sert bir şekilde diş fırçalama dişeti kanamasına neden olabilir.
  • Hamilelik döneminde hormonal değişimlerde dişetlerini etkileyerek kanamaya neden olabilir.
  • Mevcut kanama hastalıkları kanama yatkınlığı dişeti kanamasına sebep olabilir.

20 yaş dişleri hangi durumlarda çekilmelidir?
20 yaş dişleri dişlenmede en arkada ve en son çıkan dişlerdir. Çene kemiğinde yeterli alan olduğunda dişler düzgün bir şekilde sürmüşse ve karşıt dişle kapanışında sorun yoksa çekimine gerek yoktur. Ancak yeterli alan olmadığında dişlerde çapraşıklığa sebep olma ihtimalinde, apse varlığında, çürük varlığında, baskı ağrısı varlığında çekimi gerekir.

Tuzun sağlığımız üzerinde etkisi nelerdir?

Tuzun sağlığımız üzerinde etkisi nelerdir?
Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Ecder: “Gerek ülkemizde gerekse de dünyadaki birçok ülkede günlük alınan tuz miktarı çok yüksektir. Toplum sağlığı açısından tuzdan fakir beslenmenin büyük önemi vardır. Bu bilinç, çocukluk yaşlarından itibaren başlamalıdır. Tuz ile mücadele halk sağlığının korunması için temel hedeflerimizden biri olmalıdır.” diyerek tuzun insan sağlığı üzerine olan etkilerini anlattı.

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Sodyum ve su dengesi önemlidir
“Tuz” veya “sofra tuzu” dendiğinde sodyum klorür anlaşılmaktadır. Sodyum, tüm canlıların yaşamlarındaki temel maddelerden biridir. Yaşamın devamı vücutta yeterli ve dengeli miktarda sodyum ve suyun varlığı ile mümkündür. Sodyum, bu yönü ile hayati önemi olan bir maddedir. Buna karşılık, sağlıklı bir insanın günlük sodyum ihtiyacını karşılamak için ek bir tuz alımına gerek yoktur.
Gıdalarla günlük sodyum ihtiyacı rahatlıkla sağlanabilir
Yiyeceklere değişik miktarlarda tuz katılması, bir ihtiyaç sonucunda değil, sadece damak zevki nedeniyledir. Fakat yiyeceklere ve içeceklere katılan tuzun insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu çok sayıda bilimsel çalışmada gösterilmiştir.

  • Kan basıncı yüksekliği olanlarda, şeker hastalarında, kalp yetersizliği olanlarda, kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda fazla tuz alımının olumsuz etkileri bilinmektedir.
  • Sağlıklı bireylerin de fazla tuzlu beslenmesinin kalp ve damar sistemi üzerine olumsuz etkilerinin olduğu birçok araştırmada bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda günlük tuz alımının 6 gramın altında tutulmasının kalp ve damar hastalıklarından korunmada büyük öneminin olduğu görülmüştür.

Gerek ülkemizde, gerekse de dünyadaki birçok ülkede günlük alınan tuz miktarı çok yüksektir. Toplum sağlığı açısından tuzdan fakir beslenmenin büyük önemi vardır. Bu bilinç, çocukluk yaşlarından itibaren başlamalıdır. Tuz ile mücadele halk sağlığının korunması için temel hedeflerimizden biri olmalıdır.

Sağlıklı tuz tüketimi nasıl olmalıdır?
Gıdalara hiç tuz eklemesek bile günlük ihtiyacımız olan tuzu (sodyumu) normal besinlerden almamız mümkündür. Bu nedenle ek tuz kullanmamıza gerek yoktur. Gıdalara hiç tuz eklemeden ve tuzdan zengin besinleri (turşu, salamura ve konserve ürünler, şarküteri besinler gibi) hiç tüketmeden günde 6 gramın altına ancak ulaşılabilmektedir. Bu nedenle olabildiğince tuzdan ve tuzlu besinlerden uzak durmak hedeflenmelidir. Bol tuzlu beslenenlerin tuzdan fakir beslenmeye geçişi ilk haftalarda damak zevki açısından sorun oluştursa da, 4-6 haftalık bir sürede çoğunlukla tuzsuz diyete alışılmaktadır.

Tuzsuz diyetle beslenmenin insan sağlığına zararlı etkileri olabilir mi?

Tuzsuz diyet yapan bazı hastalarda kan tuz konsantrasyonda azalma (hiponatremi) ile karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni, tuzdan fakir beslenmeden ziyade, çoğu kez beraberinde bazı diüretiklerin (idrar söktürücülerin) kullanılması ve aşırı sıvı alınmasıdır. Sağlıklı kişilerin tuzdan fakir beslenmesi ile kan tuz düzeyinde düşüş ya da başka bir sorun beklenmez.

Tuz tüketimini azaltmak için nelere dikkat edilmelidir?

Sofrada yemeklere eklenen tuzun dışında, yediğimiz pek çok ürün fazlasıyla tuz içermektedir. Yemeklere tuz eklemesek bile bu ürünlerden günlük ihtiyacımızın çok üzerinde tuz alma riski vardır. Bu konuda toplumdaki bilinci artırmaya çalışmalıyız ve satın aldığımız ürünlerin tuz içeriklerine bakmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.  

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Sağlığa etki açısından tuz çeşitleri arasında bir fark var mıdır?

Doğadaki çeşitli tuz kaynaklarından elde edilen tuzun rafine edilmesi sonucunda sodyum klorür dışındaki diğer elementler uzaklaştırılmakta ve sodyum klorür elde edilmektedir. Bunun yanında son yıllarda giderek artan sayıda “doğal tuz” adı altında çeşitli tuz ürünleri (kaya tuzu, Himalaya tuzu, deniz tuzu, okyanus tuzu gibi) ile karşılaşmaktayız. Bu ürünler rafine edilmeden yani doğadan elde edilmiş hali ile pazarlandığı için çok sayıda başka elementleri de içerebilmektedir. Fakat yine de içeriğinin büyük bölümünü sodyum klorür oluşturduğu için rafine tuzlardakine benzer şekilde sodyum almanın sakıncalarını beraberinde taşımaktadır. Bu tuzların içindeki diğer minerallerin varlığından dolayı, bu tuzların “yararlı” olduğunu düşünmek yanlıştır. Çünkü bu mineraller zaten diğer gıdalar ile yeterli düzeyde alınmaktadır. Bu mineralleri alma amacı ile bu tuzları tüketmek, beraberinde sodyum alınmasının sakıncalarını da getirecektir.

Her doğal tuz ürününün güvenli olmadığı bilinmelidir!
Yapılan bazı önemli bilimsel çalışmalarda bazı doğal tuz ürünlerinin bakır, kurşun, nikel, cıva, arsenik ve uranyum gibi vücut için toksik olabilecek bazı elementleri içerdiğini göstermiştir. Ayrıca bazı deniz tuzu ve okyanus tuzu ürünlerinde doğaya karışmış olan plastik maddeler gösterilmiştir. Bu nedenle her doğal tuz ürününün güvenli olmadığı da bilinmelidir.

Suni tuzlara dikkat!
Tuzsuz diyet yapmada zorlananlar için “suni tuz” adı altında sodyum içeriği azaltılmış ve bunun yerine potasyum ile desteklenmiş tuzlar da piyasada yer almaktadır. Bu tuzların kullanılmasının, kronik böbrek yetersizliği gibi potasyumun kısıtlanması gereken hastalıklarda ciddi sakıncaları olabilir. Bu konuda her hasta hekimine danışmalıdır. Ayrıca bu tuzların “tuz lezzeti” daha az olduğundan, aynı lezzete ulaşabilmek için aşırı tüketilme riski de vardır.

Tuzun iyotlu veya iyotsuz olarak alınmasının bir önemi var mıdır?

Tuzun iyotlu olarak kullanılması iyot eksikliğinden korunmak açısından yararlıdır. Fakat iyotlu tuz kullanmanın sakıncalı olduğu bazı tiroid hastalıkları vardır. Bu nedenle herkesin mutlaka iyotlu tuz kullanması gerektiği düşüncesi doğru değildir. Tiroid hastaları bu konuda ne yapmaları gerektiğini hekimlerine danışmalıdırlar.

Böbreklerimiz de özen istiyor

Böbreklerimiz de özen istiyor

Toplum olarak ilaç kullanma konusunda fazla bonkörüz. Başımız her ağrıdığında hemen ilaca başvurabiliyoruz. Hatta bunun çok daha fazlasını yapıp bizimle aynı hastalığı paylaşan ve kendisine çok iyi gelen ilacı öneren arkadaşımıza da hayır diyemiyoruz. Aslında en büyük hatayı da tam olarak burada yapıyoruz. Eğer siz bir böbrek hastalığına sahipseniz ilaç kullanımında hekime danışmadan herhangi bir ilaca başlamamalısınız. “Kronik böbrek hastalarında bazı ilaçların böbrek fonksiyonları üzerine koruyucu etkileri vardır evet ama yine de böbrek hastaları, hekimin onayı olmadan hiçbir ilacı ve destek ürününü asla kullanmamalıdır.” diyen Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Ecder, böbrek hastalarının ilaç kullanımında nelere dikkat etmesi gerektiğini anlattı.

Liv Hospital

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Böbrek hastalarında ilaç kullanırken nelere dikkat edilmelidir?

İlaçlar hastalıkların tedavisinde doğru olarak kullanıldığında yararlı olurken, bilinçsiz bir şekilde kullanıldığında çok tehlikeli olabilirler. Bu nedenle sadece hekim tarafından önerilen ilaçlar, hekimin önerdiği şekilde kullanılmalıdır. Kronik böbrek hastalarında bazı ilaçların böbrek fonksiyonları üzerine koruyucu etkileri vardır:

  • Hipertansiyonu (kan basıncı yüksekliği) olan kronik böbrek hastalarında antihipertansif (kan basıncını düşürücü) ilaçların böbrek yetersizliğin seyrini olumlu yönde değiştirdiği bilinmektedir.
  • Diyabeti (şeker hastalığı) olan kronik böbrek hastalarında kullanılan diyabet ilaçları da böbrek fonksiyonlarını koruyucu etki göstermektedir.

Bilinçsiz olarak kullanılan bazı ilaçlar böbrek fonksiyonlarının daha da kötüleşmesine neden olabilir.

Tansiyon ilaçlarının böbrekler üzerinde nasıl bir etkisi var?

Kronik böbrek hastalarında hipertansiyon (kan basıncı yüksekliği) sık karşılaşılan bir sorundur. Hipertansiyon kronik böbrek yetersizliğinin bir nedeni olabileceği gibi kronik böbrek hastalığına bağlı olarak da gelişebilir. Diğer bir deyişle, böbrek ve hipertansiyon arasındaki ilişki tavuk ve yumurta arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Sebebi ne olursa olsun yüksek kan basıncının vücudumuzdaki tüm damarlar üzerine olumsuz etkileri vardır. Hipertansiyonu olan hastalarda koroner kalp hastalıkları, beyin damar hastalıkları ve kronik böbrek yetersizliği riski artar. Bu nedenle hipertansiyonu olan hastalarda yaşam tarzı değişiklikleri (tütün kullanmama, ideal kiloda olma ve tuzdan fakir beslenme gibi) ile ve gerektiğinde de kan basıncını düşürücü ilaçlarla kan basıncı kontrol altına alınmalıdır. Bütün antihipertansif ilaçların böbrekleri ve tüm damarları koruyucu etkileri vardır. Kronik böbrek hastalarında kan basıncının antihipertansif ilaçlarla 130/80 mm Hg’nın altına indirmesinin hem böbrek yetersizliğinin ilerlemesini yavaşlatıcı hem de kalp ve damar hastalığı riskini azaltıcı etkileri çok sayıda klinik çalışmada gösterilmiştir. Bu nedenle, tüm kronik böbrek hastaları hekimleri tarafından önerilmiş olan tansiyon düşürücü ilaçları düzenli olarak ve önerilen dozlarda kullanmalıdır. Ayrıca, tüm hastalar, hekiminin önerdiği sıklıkta kontrollerini yaptırmalıdırlar.

Diyabet ilaçlarının böbrekler üzerinde nasıl bir etkisi vardır?

Diyabet (şeker hastalığı), günümüzde giderek artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Diyabetin artmasının temelindeki başlıca neden obezitenin (şişmanlığın) artışıdır. Diyabet, yeterince tedavi edilmezse tüm damarlarda zararlı etkiler göstererek damar sertliğinin hızlı bir şekilde ilerlemesine neden olur. Ayrıca diyabet kronik böbrek yetersizliğinin en sık görülen nedenidir. Diyabeti olan hastaların organlarının korunması için kan şekerinin kontrol altına alınması çok önemlidir. Bütün diyabet ilaçlarının böbrekleri ve tüm damarları koruyucu etkileri vardır. Son yıllarda kullanılmaya başlanan bazı yeni diyabet ilaçlarının böbrekleri ve kalbi daha da iyi bir şekilde koruduğu yapılan çalışmalarda kanıtlanmıştır.

Liv Hospital

Böbrekler için zararlı olabilecek ilaçlar hangileridir?

Halk arasında yaygın olarak kullanılan belirli ağrı kesiciler böbrekler için sakıncalı olabilirler. Bu ilaçların güçlü ağrı kesici özellikleri nedeni ile kullanımları çok yaygındır. Oysa bu ağrı kesicilerin sadece birkaç gün kullanılmaları bile böbrek fonksiyonlarını bozabilir.

Bazı antibiyotikler de böbrekler üzerinde zararlı etki gösterebilir. Böbrek hastalarında bir enfeksiyon durumunda kullanılabilecek antibiyotiğe karar verirken, antibiyotiğin böbrekler üzerine olan etkisi dikkate alınır. Ayrıca hastanın böbrek fonksiyonlarına göre ilacın dozu ayarlanır.

Doğal ürünlerin ve bitkilerin sakıncaları var mıdır?

Günümüzde “doğal” olduğu belirtilerek pazarlanan bazı ürünlerin ve bazı bitkilerin zararlarının olmadığı yönünden algılar vardır. Oysa bu ürünlerin bazılarının böbrek ve/veya karaciğer üzerine zararlı etkileri olabilir. Doğal ürünlerin “masum” olduğu algısı nedeni ile ne yazık ki kullanımları giderek artmakta ve bunlara bağlı böbrek yetersizliği giderek daha sık olarak görülmektedir. Ayrıca bu ürünler kullanılmakta olan bazı ilaçlarla etkileşebilir. Bu etkileşme, o ilacın kandaki miktarının artmasına veya azalmasına neden olabilir. Bunun sonucunda ilaçların yan etkileri artabilir ya da etkileri tamamen ortadan kalkabilir. Böbrek hastaları hekimin onayı olmadan hiçbir ilacı ve destek ürününü asla kullanmamalıdır.

Uyku kalitesi toplum sağlını da etkiliyor

Uyku kalitesi toplum sağlını da etkiliyor

15 Mart Dünya Uyku Günü özelinde bu yılın mottosu “Küresel Sağlık İçin Uykuda Eşitlik”. Tam da bu noktada vurgulanan sağlıklı uykunun, sağlıklı bireyler ve beraberinde toplumlar yaratabilme konusunda ne uykunun ne kadar önemli olduğu. Hayatımıza giren elektronik cihazlar uyku sürelerimizin kısalmasına sebep olan etkenlerin başında geliyor. Peki sağlıklı uyku için neler yapmalıyız? Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Cengiz Özdemir anlattı.

Doç. Dr. Cengiz Özdemir

Doç. Dr. Cengiz Özdemir

Bu yılın teması: “Küresel sağlık için uykuda eşitlik”
Yaşamın devamı için mutlak gerekli olan uyku, aynı zamanda insanların fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak sağlıklı bir birey olması için olmazsa olmaz bir süreçtir. İnsanoğlu ömrünün yaklaşık 1/3’ünü uykuda geçirir. Bu uzun süre içerisinde sağlıklı uyku uyumak, sağlıklı birey ve sağlıklı toplumun gelişimine katkıda bulunur. Dünya Uyku Derneği, sağlıklı uykunun önemine vurgu yapmak ve uyku hastalıkları konusunda farkındalık yaratmak amacı ile her yıl Mart ayında “Dünya Uyku Günü” etkinleri düzenlemektedir. Her yıl farklı bir tema kullanılarak yapılan etkinlikler için bu yılki slogan “Küresel Sağlık İçin Uykuda Eşitlik” olarak belirlenmiştir. Dünya genelinde 15 Mart’ta yapılacak etkinlikler ile uykuda eşitlik temasına vurgu yapılacak.

Sağlıklı uyku için uyulması gereken davranışlar

  • Uyku süresinin 7-9 saat arasında olması,
  • Akşam uyunan ve sabah uyanılan saatlerin sabit olması,
  • Uyumak için kullanılan oda sıcaklığının 19-21 derece aralığında olması gibi öneriler sağlıklı uyku için uyulması gereken davranışlardır.

Uyku süresinin kısalmasındaki en önemli faktörler

  • Değişen çalışma saatleri ve sosyal faktörler,
  • Elektronik cihazlar ile geçirilen uzun süreler (TV, bilgisayar, telefon),
  • Uzun çalışma saatleri,
  • Vardiyalı çalışma gibi faktörler uyku süresinin kısalmasında en önemli faktörlerdir.

Yedi saatten az uyku hastalıklara yol açabilir
Yapılan çalışmalar 7 saatin altında uyuyan insanlarda kalp-damar sistemi hastalıkları, depresyon, iş başarısında azalma, obezite ve bazı kanser türlerinin görülme sıklığında artış olduğunu göstermektedir.

Düzensiz çalışma sistemi ile birlikte başta uyku bozuklukları olmak üzere hipertansiyon, obezite, gastrit ve ülser, psikiyatrik hastalıklar ve diyabet gibi birçok hastalığın görülme sıklığında artış izlenmektedir.

Uyku düzenimizde bir takım değişiklikler yapabiliriz
Tüm bu nedenlerle sağlıklı birey, sağlıklı toplum halinin sağlanmasında uykumuzda yapacağımız değişikliklerin önemi daha da artmaktadır:

  • Günlük 7 saate varan uyku süreleri,
  • Akşam 21:00’den sonra evde kullandığımız mavi ışık yayan TV, bilgisayar, telefon gibi cihazlardan uzak durmamız,
  • Yatağın sadece uyumak için kullanılması,
  • Gece uyuduğumuz ve sabah uyandığımız saatlerin sabit olmasının sağlanması ilk başta yapabileceğimiz değişikliklerdendir,
  • Alkol kullanımı, akşamları ağır yemekler yemek, uyumadan önce yapılan ağır egzersizler uyku sorunları yaşamamıza neden olabilir.