Yazılar

İnflamatuvar bağırsak hastalığına dikkat!

İnflamatuvar bağırsak hastalığına dikkat!

Liv Hospital Gastroenteroloji Uzmanı Doktor Öğretim Üyesi Ekrem Aslan, 20-40 yaş aralığında daha sık görülen ve her iki cinsiyeti de eşit oranda etkileyen İBH yani İnflamatuvar bağırsak hastalıkları hakkında bilinmesi gerekenleri aktardı. Aslan, İBH’nın neden geliştiğinin bilinemediğini bununla birlikte genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel bir etkene bağlı olarak sindirim kanalında iltihabi sürecin tetiklendiğini ve hastalık bulgularının ortaya çıkmasına neden olduğunun düşünüldüğünü belirtti.

Dr. Ekrem Aslan

Dr. Ekrem Aslan

Kronik hastalıklara verilen ortak isim: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları
İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), sindirim kanalında tekrarlayan aktivasyonlarla seyreden inflamasyon adı verilen mikrobik olmayan bir iltihabi sürece bağlı gelişen kronik hastalıklara verilen ortak isimdir. Ülseratif kolit (ÜK), Crohn hastalığı (CH) ve daha az sıklıkta görülen mikroskopik kolit (MK) İBH başlığı altında tanımlanan hastalıklardır. Bu hastalıklardan ÜK ve MK sadece kalın bağırsak tutulumu ile karakterize iken CH ağızdan anüse kadar tüm sindirim kanalını etkileyebilmektedir.

Genetik yatkınlık ve çevresel etkenler neden olabilir
İBH’nın neden geliştiği bilinmemekle birlikte genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel bir etkene bağlı olarak sindirim kanalında iltihabi sürecin tetiklendiği ve hastalık bulgularının ortaya çıkmasına neden olduğu düşünülmektedir.

  • Birinci derece yakınında (anne, baba ve kardeşler) İBH öyküsü, Doğu Avrupa ırkından olmak ve belli gen dizilimlerine sahip olmak hastalığın genetik temellerini oluştururken,
  • Aşırı hijyenik ortamda büyümek,
  • Batı tarzı (etten zengin liften fakir, yağlı, rafine şeker içeren diyet) beslenme ve sigara içmek çevresel faktörleri oluşturmaktadır.
  • Bağırsak florasındaki değişiklikler ve bakteri içeriği de hastalığın gelişiminde önemli rol oynamaktadır.

Hangi yaş aralığında daha sık görülür?

  • İBH, 20-40 yaş aralığında daha sık görülmekle birlikte her iki cinsiyeti de eşit oranda etkilemektedir.
  • Ülkemizde 70 bine yakın, tüm dünyada ise 6.8 milyon civarında İBH tanılı hasta olduğu bildirilmiştir.
  • Görülme sıklığı sanayileşme ve şehirleşme ile paralel olarak artmaktadır.

İBH global bir sağlık sorunu olarak sağlık sistemlerini ve ülke ekonomilerini olumsuz yönde etkilemektedir.

Belirtileri nelerdir?
ÜK hastaları ağırlıklı olarak kanlı dışkılama ve ishal şikayetinden muzdarip olurken, CH tanısı olan hastalarda karın ağrısı ve ishal yakınmaları daha belirgindir. Ancak, her iki hastalığında sindirim kanalı dışında deri, eklem ve göz gibi farklı sistemleri de etkilediği bu organlarda da iltihabi hasara yol açabildiği bilinmektedir.

Tanı nasıl konulur?
İBH’ndan şüphe duyulan bireylerde;

  • Gastroenteroloji uzmanları tarafından yapılan endoskopik inceleme ve
  • Alınan biyopsilerin patolog tarafından değerlendirilmesi ile tanı konulmaktadır.

İBH tanısı alan bir bireyin tüm yaşamı boyunca bir gastroenteroloji uzmanı tarafından takibi gerekmektedir. Tutulumun varlığına göre dermatoloji, göz hastalıkları ve romatoloji uzmanları da bu hasta grubunun tanı ve tedavisinde rol alabilmektedir.

Takip ve tedavi edilmediğinde herhangi bir risk ortaya çıkar mı?
Birbirinden farklı klinik özelliklere ve tutulum paternine sahip olsa da hem ÜK hem de CH’nın tedavisinde bağışıklık sistemini onaran ve/veya hedefinden şaşmış bir şekilde vücuda zarar veren aşırı bağışıklık yanıtını baskılayan ilaçlar kullanılmaktadır. Hastalığın tutulum bölgesine ve hastalığın şiddetine göre lokal uygulanan (fitil veya lavman), ağız yoluyla alınan ve kas veya damar içine uygulanan ilaç seçenekleri mevcuttur. Takipsiz ve tedavisiz kalan hastalarda kalınbağırsak kanserine dönüşme riski nedeniyle İBH tanılı bireylerde ilaç tedavisi ömür boyu sürmeli ve kontrollerle birlikte aksatılmadan devam edilmelidir.

Çocukların çağı astımı yetişkinlerden farklı

Çocukların çağı astımı yetişkinlerden farklı

Çocukluk çağı astımının birçok yönüyle erişkin astımından farklılıklar gösterdiğini belirten Liv Hospital Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Erkan Çakır: “Çocuklarda astım klasik hırıltılı atakların yanında düzelmeyen öksürükler olarak kendini gösterebilir. Buzdağının üstünde kalan ve kendini gösteren kısım hırıltılı ataklar, nefes darlığı gibi durumlar olsa da buzdağının altında kalan kısımda uzamış öksürükler maskelenmiş astım belirtisi olarak karşımıza çıkabilir. Enflamasyon dediğimiz bronşlara zarar verebilen kronik sürecin devam etmesi durumunda çocukların narin akciğerlerinde ve bronşlarında geri dönüşümsüz hasarlar oluşabilmektedir. Bu nedenle hem ailelerimizin hem de hekimlerimizin buzdağının altında kalan kısmı iyi tanıması ve gerekli tedbirleri alarak çocuklarımızın akciğerlerini koruması çocukluk astımında oldukça önemlidir.” diyerek astım hakkında merak edilenleri yanıtladı.

Astım nedir? Çocuklarda da astım görülebilmekte midir?
Astım, küçük bronşlarımızın ve hava yollarımızın spazmı ve daralması ile giden bir durumdur. Genellikle bir uyaran sonucunda, hava yolu hassasiyeti olan çocuklarda astım kendini gösterebilir ya da tetiklenebilir. Genelde ev tozu başta olmak üzere çeşitli alerjenler astıma neden olabilirken, alerji dışı sebepler, hava ve çevre kirliliği, sigara dumanı maruziyeti, nem ve rutubet değişkenlikleri, fazla kilolu olma ve egzersiz durumları da astıma neden olabilen faktörlerdir. Çocukluk çağında da ne yazık ki astım çok sık görülmekte ve erken aylardan itibaren kendini gösterebilmektedir.

Astımın belirtileri nelerdir? Hangi durumlarda çocuklarda astımdan şüphelenmeliyiz?
Astımda en sık karşımıza çıkan belirti hırıltılı solunum ve nefes darlığı ataklarıdır. Bu ataklar bazen kendiliğinden başlayabildiği gibi bazen de üst solunum yolu enfeksiyonları, alerjen ya da dış uyarıcılara maruz kalma ile de şikayetler ortaya çıkabilir. Çocuklarda astım, klasik formunun dışında uzamış öksürükler olarak kendini gösterebilir ve bu çocuklarda hırıltı gibi dinleme bulguları ortaya çıkmamış olabilir. Çocuklarda hırıltılı ve hışıltılı ataklar, uzamış öksürükler, soğuk algınlığı olmaksızın solunum yolu problemleri olması durumunda çocuğumuzda astım olabileceğinden şüphelenmek gerekir.

Astımın tanısı nasıl konur? Astım tanısını koyduran kesin bir test var mıdır?
Astım klinik bir tanı olup, maalesef astımı kesin olarak gösteren bir test bulunmamaktadır, testler sadece tanıya yardımcı olarak bizleri desteklemektedir. Astım tanısının konmasında en önemli destekleyici bulgular aile bireylerinde astım ve alerjik hastalık hikayesi olması, çocuğumuzun kendisinde atopik dermatit, saman nezlesi, gıda alerjisi gibi durumların olması, yapılan testlerde tanıyı destekleyen bulguların olması ve astım ile uyumlu uzamış öksürük, hırıltılı ataklar, nefes darlığı gibi durumların olmasıdır. Hastaya yaşına uygun olarak kandan ya da koldan yapılabilen alerji testleri, solunum fonksiyon testleri ve gerekli durumlarda radyolojik incelemeler tanıda bizleri destekleyen testlerdir.

Astım masum bir hastalık mıdır? Akciğerlere zarar verebilir mi?
Astım iyi tedavi edildiğinde, ataklar önlendiğinde ve kontrol altında tutulduğu müddetçe kalıcı hasarlar oluşturan bir hastalık değildir. Bunun yanında sürekli enflamasyon dediğimiz bronş spazmı ve daralmasına neden olan olaylar devam edebildiğinden, bunların iyi tanınmadığı ve hastalığın ağırlık düzeyine uygun tedavi verilmediği ve hastalığın kontrol altında tutulmadığı dönemlerde bronşlarda yaygın sekresyon ve mukus tıkaçları oluşabilmekte, bronşların ağızlarını tıkayarak akciğerlerde sönme ya da bronşlarda genişleme yapabilmektedir. Bunların önüne geçebilmenin en önemli faktörü hastanın düzenli tedavi ve takiplerinin yapılmasıdır.

Astım geçici midir? Ömür boyu ilaçlara mahkum muyuz?
Astım genetik bir hastalık olduğundan özellikle alerjinin tespit edildiği çocuklarda kronik ve uzun seyirli olabilmektedir. Aile hikayesinin olmadığı, alerjk bünyeye sahip olmayan çocuklarda çocukluk çağının astımı taklit eden geçici durumları olabilir ve bu durumun klasik astımla ayırıcı tanısının yapılması önemlidir. Birçok astım hastası ilaç kullanmadan ya da belirli zamanlarda ilaç kullanarak hastalığı idame ettirebilirlerken, bazı hastalarda da uzun süreli ilaç kullanımı gerekebilmektedir. Astım homojen bir hastalık olmayıp, çok faktörlü bileşenleri olan ve kişiden kişiye değişen özelliklere sahip bir hastalıktır. Bu yüzden izlem ve tedavisi de kişiye özel olarak yapılmalıdır.

Liv Hospital

Astımı taklit eden durumlar nelerdir? Çocuğumun astım tanısı yanlış olabilir mi?
Birçok durum çocuklarda astımı taklit edebilir. Örneğin doğumsal akciğer problemleri, bronşlara damar basısı gibi bronşları daraltan durumlar, yabancı cisimlerin akciğerlere kaçması, gastroözefagial reflü, beslenme problemleri, enfeksiyonlar, enfeksiyon sonrası akciğer hasarları ve kistik fibrozis gibi bazı kronik hastalıklar astım benzeri şikayetlere yol açarak astımı taklit edebilirler. Şikayetlerin sürekli olduğu, astım tedavisine rağmen iyileşmeyen olgularda ya da astım tanısının net olmadığı hastalarda astımı taklit eden durumlar düşünülmeli ve gerekli tetkikler yapılarak alta yatan hastalığın tanısı konmalıdır. Bazen de iki durum örneğin astım ve reflü aynı hastada birlikte bulunabilir ve ikisinin birlikte tedavi edilmesi gerekebilir. İyi bir hikaye ve değerlendirme ile bu gibi durumlar ortaya konmalıdır.

Astım nasıl tedavi edilir? Çocuklarımızı astımdan nasıl koruyabiliriz?
Astım tedavisi birçok bileşenden oluşmakta olup en önemlileri belirlenmiş alerjen varsa ondan kaçınmak, sigara dumanına maruz kalmamak, yoğun hava kirliliğinin olduğu günlerde tedbir almak, ev içi ve ev dışı düzenlemeleri yapmak, yıllık koruyucu grip aşılarını olmak, düzenli beslenmek ve uyku hijyenine dikkat etmek olarak sıralanabilir. Bunun yanında kişiden kişiye değişen ve koruyucu ilaçlar dediğimiz ilaçlarla hastalık kontrol altına alınır ve atakların önüne geçilerek akciğer hasarının gelişmesi önlenir. Astıma eşlik eden durumların tedavisi ve kişiselleştirilmiş astım tedavileri ile astım tedavi edilebilir.

Astım ilaçlarının kalıcı yan etkileri var mıdır? Doğal yollarla astım tedavi edilemez mi?
Her ilaçta olduğu gibi astım ilaçlarında da potansiyel yan etkiler bulunmakla birlikte, uzun süredir bilinen ve kullanılan ilaçlar grubundan olup birçok hastada uzun yıllar güvenle kullanılan ilaçlardır. İyi bir takip ile tedavinin düzenlenmesi, gereksiz ve yanlış ilaç kullanılmaması, atakların önlenmesi ile atak tedavilerinin azaltılması, kişiselleştirilmiş astım tedavisi ile mümkün olan optimum düzeyde ilaç kullanılması ile ilaç yan etkilerinin önüne rahatlıkla geçilebilmektedir. Öksürük kesici ilaçlar başta olmak üzere öksürük ve balgam üzerine faydalı olduğu söylenen birçok ilacın kullanımı astıma kar yerine zarar getirmektedir. Birçok doğal maddenin astım tedavisinde ve önlenmesinde faydası gösterilememiş olup, öksürük ve balgamın kısa süreli rahatlatılması amaçlı bol su içilmesi, bitki çayları ile hidrasyonun artırılması, bal vb doğal ve bilinen maddelerin kısa süreli ve dozunda kullanılması bazı hastalarda fayda sağlayabilir. Bu maddeler kullanılırken sürenin uzatılarak hastanın asıl tedavisinin aksatılması, hastanın kendi ilaçlarının kesilmesi ya da ilaç kullanmamak adına aylarca hatta yıllarca bu maddelere çocukların maruz bırakılması ciddi sonuçlar doğurabilir.

Glutensiz yaşamın önemi

Glutensiz yaşamın önemi
Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan bir protein karışımı olan Gluten ve otoimmün bir hastalık olan Çölyak hastalığı ile ilgili merak edilenleri anlatan Liv Hospital Gastroentroloji Uzmanı Dr. Koray Koçhan, Gluten’in, ince bağırsağın iç yüzeyinde hasara yol açabilen bir reaksiyon başlattığının altını çizdi. Bununla birlikte Çölyak hastalığının sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal yaşam üzerinde de önemli bir etkiye sahip olduğu vurgusunu da yaptı.

Çölyak hastalığı, sindirim sisteminin gluten adı verilen bir proteine karşı aşırı duyarlılık reaksiyonu göstermesiyle karakterize edilen otoimmün bir hastalıktır. Gluten, buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan bir protein karışımıdır. Bu protein karışımı, unlu mamullerde yapışkanlık ve esneklik sağlar. Gluten, özellikle ekmek, makarna, kek, bisküvi, pizza ve birçok hazır gıda ürününde bulunur. Gluten, gliadin ve glutenin adı verilen iki ana protein grubundan oluşur. Bu proteinler, özellikle çölyak hastalarında bağışıklık sistemi tepkisine neden olan toksik peptidler içerir. Gluten, ince bağırsağın iç yüzeyinde hasara yol açabilen bir reaksiyon başlatır.

Çölyak hastalığı, ince bağırsakta gluten tüketimi sonrası ortaya çıkan inflamasyon (iltihap) ve hasar ile karakterizedir. Dünya genelindeki prevalansı %1 civarındadır ve genellikle genetik yatkınlık ile ilişkilidir.

Dr. Koray Koçhan

Dr. Koray Koçhan

GENETİK ÖZELLİKLER

Çölyak hastalığının gelişiminde bazı özel genlerinin varlığı önemli bir risk faktörüdür. Çölyak hastalığı sıklıkla diğer bazı hastalıklarla birlikte görülebilir. Bazı yaygın görülen bu hastalıklar arasında:

  1. Dermatitis Herpetiformis: Dermatitis herpetiformis, çölyak hastalığına bağlı bir cilt hastalığıdır. Kabarcıklı ve kaşıntılı döküntülerle karakterizedir ve genellikle dirseklerde, dizlerde, omuzlarda ve kalçalarda ortaya çıkar.
  2. Tip 1 Diabetes Mellitus: Tip 1 diyabet, bağışıklık sisteminin pankreasın insulin üreten hücrelerine saldırması sonucu ortaya çıkar. Çölyak hastalığı ve tip 1 diyabet arasında sıkı ilişki olduğu gözlemlenmiştir.
  3. Tiroid Hastalıkları: Çölyak hastalığı tiroid bozuklukları ile ilişkilendirilmiştir. Özellikle otoimmün tiroid hastalıkları olan Hashimoto tiroiditi ve Graves hastalığı, çölyak hastalığı olan bireylerde daha sık görülebilir.
  4. Laktoz İntoleransı: Çölyak hastalığı olan bazı bireylerde, ince bağırsak hasarı nedeniyle laktoz intoleransı gelişebilir. Bu durum, laktoz sindiriminde sorunlara ve karın ağrısına neden olabilir.
  5. Romatoid Artrit: Romatoid artrit, eklem iltihabıyla karakterize otoimmün bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan bireylerde romatoid artritin riskinin arttığı bulunmuştur.

Bu hastalıkların çölyak hastalığı ile birlikte görülmesi, hastaların sağlık durumunu daha da karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle, çölyak hastalarının diğer sağlık sorunları açısından da düzenli olarak takip edilmesi önemlidir.

KLİNİK BULGULAR

Çölyak hastalığının semptomları sindirim sistemi dışında birçok sistemi etkileyebilir. Yaygın semptomlar arasında karın ağrısı, ishal, kilo kaybı, yorgunluk ve cilt döküntüleri bulunur. Bazı hastalar tipik sindirim sistemi belirtileri gösterirken, diğerleri cilt, sinir sistemi veya başka sistemleri de etkileyen geniş bir yelpazede belirtiler yaşayabilir. Bu nedenle, çölyak hastalığı olan bireylerin semptomlarını tanımak ve uygun tedaviyi almak önemlidir.

ÇÖLYAK HASTALIĞI KLİNİK BELİRTİLERİ
1. Gastrointestinal Bulgular:

– Kronik ishal

– Karın ağrısı ve kramp

– Bulantı ve kusma

– Kabızlık

– İştah kaybı ve kilo kaybı

  1. Nutrisyonel Bulgular:

– Vitamin ve mineral eksiklikleri (örneğin, demir eksikliği anemisi, vitamin D eksikliği)

– Protein enerji malnütrisyonu

– Büyüme geriliği (çocuklarda)

  1. Dermatolojik Bulgular:

– Dermatitis herpetiformis: Kırmızı kabarcıklı, kaşıntılı döküntüler

– Kronik ülseratif dermatit

– Dermatomiyozit: Kaslarda zayıflık ve deride kızarıklık

  1. Nörolojik Bulgular:

– Baş ağrısı ve migren

– Nöropati: Uyuşma, karıncalanma, dengesizlik hissi

– Epileptik nöbetler (çok nadir)

  1. Hematolojik Bulgular:

– Demir eksikliği anemisi

– Megaloblastik anemi (B12 ve folik asit eksikliği)

  1. Hepatobiliyer Bulgular:

– Karaciğer enzimlerinde yükselme

– Karaciğer yağlanması

  1. Kemik ve Kas Bulguları:

– Osteoporoz ve osteopeni (Kemik erimesi)

– Kas krampları ve güçsüzlük

  1. Reprodüktif Bulgular:

– Adet düzensizlikleri

– İnfertilite (kısırlık)

TANI YÖNTEMLERİ VE TEDAVİ

Tanı genellikle kan testleri ve ince bağırsak biyopsisi ile konur. Tedavi ise gluten içermeyen bir diyetle mümkündür. Hastaların ömür boyu sıkı bir şekilde gluten tüketiminden kaçınmaları gerekmektedir.

UZUN DÖNEMDE YAŞAMA ETKİLERİ

Çölyak hastalığı, uygun tedavi edilmezse osteoporoz, infertilite, nörolojik bozukluklar ve bağışıklık sistemi hastalıkları gibi komplikasyonlara yol açabilir. Bu nedenle, hastaların gluten içermeyen bir diyeti sürdürmeleri hayati önem taşır. Erken tanı ve uygun tedavi ile hastaların yaşam kalitesi artırılabilir ve potansiyel komplikasyonlar önlenmiş olur.

Pausejournal

HASTA VE HASTA YAKINLARI ÜZERİNDE PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Çölyak hastalığı, sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal yaşam üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Bu etkilerin bazıları:

  1. Hastalık Kabulü ve Stres: Çölyak hastalığı tanısı alan bireyler, hastalığı kabul etme sürecinden geçerken stres yaşayabilirler. Glutensiz bir diyetin uygulanması, günlük yaşamda zorluklar ve sosyal etkinliklerde kısıtlamalar getirebilir. Bu durum, hastaların ve ailelerinin stres düzeylerini arttırmaktadır.
  2. Sosyal İzolasyon: Glutensiz bir diyetin sürdürülmesi, çeşitli sosyal etkinliklerde ve restoranlarda yeme seçeneklerinin sınırlı olması nedeniyle sosyal izolasyona yol açabilir. Bu durum, hastaların ve ailelerinin dışlanmış veya anlaşılmamış hissetmelerine neden olabilir.
  3. Ekonomik Yük: Glutensiz ürünlerin genellikle diğer gıdalardan daha pahalı olması, ekonomik stres yaratabilir. Ayrıca, bazı ülkelerde glutensiz ürünlerin sigorta tarafından karşılanmaması da ek mali zorluklar getirebilir.
  4. Kontrol Kaybı Hissi: Çölyak hastalığı olan bireyler, yaşamlarının bir yönünü kontrol etmek için sürekli olarak diyetlerini izlemek zorundadırlar. Bu, kontrol kaybı hissi ve günlük yaşamın belirli yönlerinde sınırlamalar hissetmelerine neden olabilir.
  5. Endişe ve Depresyon: Hastalığın uzun vadeli yönetimi, bazı bireylerde endişe ve depresyon gibi duygusal sorunlara neden olabilir. Özellikle sosyal etkinliklerde yeme seçeneklerinin sınırlı olması veya glutensiz diyetin getirdiği zorluklar, bu duygusal zorlukların artmasına katkıda bulunabilir.
  6. Aile İlişkileri: Çölyak hastalığı, aile içi ilişkileri de etkileyebilir. Özellikle ailedeki diğer bireylerin hastalığa uyum sağlaması ve hastanın diyetine dikkat etmesi gerekebilir. Bu durum, aile içinde bazı gerilimlere neden olabilir.

Bu zorluklarla başa çıkmak için, çölyak hastaları ve aileleri destek gruplarına katılabilir, psikolojik danışmanlık alabilir veya kaynaklardan faydalanabilirler. Ayrıca, hastalığın yönetimi konusunda bilgi sahibi olmak ve sosyal destek ağı oluşturmak da önemlidir.

GLUTEN İÇEREN GIDALAR
1. Buğday Bazlı Ürünler:

– Ekmek

– Makarna

– Bulgur

– Kuskus

– Krakerler

– Kekler

– Krep ve pankekler

  1. Arpa Bazlı Ürünler:

– Bira

– Arpa unu

– Arpa şurubu (şeker)

  1. Çavdar Bazlı Ürünler:

– Çavdar ekmeği

– Çavdar gevreği

– Çavdar unu

  1. Yulaf (Kontamine Olabilir):

– Yulaf ezmesi

– Yulaf unu

– Yulaf barları

  1. Hazır Gıdalar ve İşlenmiş Ürünler:

– Hazır çorbalar ve çorba karışımları

– Hazır soslar ve marinadlar

– Hazır çörekler ve kurabiyeler

– Salam, sosis, sosis, jambon gibi işlenmiş et ürünleri

  1. Soslar ve Çeşniler:

– Soya sosu (bazıları glütensiz olabilir)

– Teriyaki sosu

– Bulyonlar ve hazır çeşniler

 Tatlılar ve Atıştırmalıklar:

– Çikolata kaplı atıştırmalıklar (bisküvi, gofret vb.)

– Bazı çikolata ve şekerleme çeşitleri (kontamine olabilir)

– Kekler, kurabiyeler ve pastalar

  1. Dondurulmuş Gıdalar:

– Hazır pizza

– Dondurma

– Dondurulmuş patates ürünleri (patates kızartması, kroketler)

  1. Kahvaltılık Ürünler:

– Kahvaltı gevrekleri ve mısır gevreği (bazıları glütensiz olabilir)

– Granola barları

– Enerji barları

GLUTEN İÇERMEYEN ALTERNATİFLER

Çölyak hastaları için gluten içermeyen alternatifler arasında pirinç, mısır, quinoa, amaranth ve glütensiz tahıl ürünleri bulunur. Ayrıca, glutensiz un karışımları ve glutensiz ekmekler gibi özel ürünler de mevcuttur.

Gluten, çölyak hastaları için zararlı olabilir, ancak genel nüfus için genellikle güvenlidir. Ancak, son yıllarda gluten duyarlılığı veya intoleransı olan bireylerin sayısında artış gözlemlenmektedir, bu nedenle bazı kişiler glutensiz diyetleri tercih edebilirler.

Neden psikoloğa gitmeliyim?

Neden psikoloğa gitmeliyim?
Hepimiz zaman zaman arkadaşımıza, eşimize dostumuza “Bence bir Psikolog’a görünmelisin” demişizdir ya da bize denilmiştir. Bu yönlendirme eylemi karşısında gelen “Hayır hiç de gerek yok” cümlesi, günümüzde biraz daha yerini “Aslında haklısın, olabilir, deneyebilirime” evrilmiş durumda. Peki gerçekten ne zaman Psikolog’a gitmeli? Herkesin böyle bir terapiye ihtiyacı var mı? Bir keşif olan; kendini yakından tanıma, farkındalığı arttırma, kaçılan duygu durumları ile yüzleşmeyi sağlayan terapi sonrası kendimizi nasıl hissedeceğimizin yanıtını Liv Hospital Uzmanı Psikolog Belgin Arslantaş’tan aldık.

Psikolog Belgin Arslantaş

Psikolog Belgin Arslantaş

Ne zaman psikoloğa gitmeliyim?
Aslında genel olarak bireylerin; ‘’Ben üstesinden gelirim ya da hallediyorum’’ veya ‘’Kimseye ihtiyacım yok’’ gibi düşünceleri ve etiketlenme korkusu psikoloğa gitmenin, destek aramanın bununla birlikte destek almanın önündeki en büyük engeldir. Duygu, düşünce veya davranış örüntülerinde her zamanki hale göre farklılıklar mevcutsa ya da duygusal açıdan kötü hissediliyorsa, uzun denebilecek bir süredir aynı şikayetler devam ediyorsa psikoloğa gidilmelidir. Bazı durumlarda yaşanılan sıkıntıların kronik bir hal alması ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Kişi kendini bir çıkmazın içinde hissediyorsa bir uzman desteğinin faydalı olabileceğinin farkında olması gerekmektedir.
“Ben iyiyim psikoloğa ihtiyacım yok” derken aslında neyi bastırıyoruz?
Tabi ki başa çıkmakta zorlandığımız duygularımız, korkularımız, sanrılarımız ve kendi gerçekliğimizden kaçıyoruzdur. Bazen yüzleşmek zordur, çünkü şunu biliriz ki körü körüne tutunduğumuz kaygılarımız, acılarımız ya da sorunlarımızla çalışır ve yüzleşirsek o tanıdık olan kabuğu kırmış da olacağızdır bu bazen insanı korkutur. Sorunlarının kendinden alınması hali çıplak ve savunmasız da hissettirebileceği gibi yerine ne koyacağım neyin arkasına saklanacağım ya da neye tutunup yas tutacağım endişesi bazen onunla yüzleşip iyileşmekten daha zordur.
Terapi nedir?
Terapi gerekli eğitimlerini tamamlamış ruh sağlığı profesyonelleri eşliğinde duygularınızı, düşüncelerinizi, hayata bakış açınızı, kendiniz ve diğerleri ile ilgili inançlarınızı, tutumlarınızı, günlük yaşamda sizin bile farkına varmadığınız bilinçdışı itici güçlerinizi fark etmenizi sağlayan bir keşif ve bilimsel tedavi sürecidir. Bu keşif ve iyileşme sürecinin en önemli amacı ise yaşadığınız zorluklara karşı iç görü kazanmanız, düşünce ve duygularınızda değişiklik meydana getirmeniz, bu değişiklikleri hayata geçirebilmek için ihtiyacınız olan motivasyonu ve değişim için uygun yolları belirlemektir.
Terapi sonrası kişi kendini nasıl hisseder?
Bu çalışılan konunun derinliği, kişinin kişilik yapısı ve her sorun ve sürece özgü olarak değişiklikler gösterebilen spesifik bir duygulanım halidir.
Terapi uzunluğu ve bir süresi var mıdır?
Seans süreleri genelde 45/50 dakikadır ancak tedavinin uzunluğu herkes için kişiseldir. Terapi süreci herkes için aynı işlemez, aynı oranda sürmez. Mevcut sorununuz, soruna özgü terapistin belirlediği ve çalıştığı ekol, sizin seanslarınıza düzenli gidiyor olmanız gibi çok hassas alt başlıklar mevcuttur. Ancak ne kadar ihtiyacınız olduğuna da siz ve terapistiniz ortak karar veriyor olacaksınızdır. Bu doğrultuda hedeflerinizin ve isteklerinizin ne olduğunun farkına varmak, onları duyabilmek ve terapilerde bunlar üzerine tartışmak önemli bir parçadır.
Yani, terapilerin ne kadar süreceğine dair net bir süre, zaman veya oturum sayısı vermek yanıltıcı olabilir. Terapi süresi kişinin kendisine ve yaşam öyküsüne özgüdür. Kişiden kişiye sorundan soruna çoğu zaman farklılık gösterir. O yüzden belki de ne kadar süreceğinden ziyade kendimize ait olgulara bakmak onların farkına varmak içsel yolculuğumuza odaklanmak bu sürece fayda sağlayacak olandır.

Şiddetli baş ağrısı beyin kanamasının habercisi olabilir!

Şiddetli baş ağrısı beyin kanamasının habercisi olabilir!

“Beyin, insan vücudunun en karmaşık ve hayati organıdır. Her gün, anılarımızı saklar, düşüncelerimizi şekillendirir ve vücudumuzun birçok fonksiyonunu kontrol eder. Beyin ve sinir cerrahisi ise bu organı korumak üzere hastalıklara karşı çeşitli tedavi ve ameliyat yöntemleri uygular.” diyen Liv Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Çağrı Canbolat beyin cerrahisini ilgilendiren hastalıkların erken belirtilerini ve bu belirtilerin altında yatan nedenleri detaylı inceleyerek, bu tür durumlar karşısında nasıl daha bilinçli ve hazırlıklı olunabilineceğini anlattı.

Op. Dr. Çağrı Canbolat

Op. Dr. Çağrı Canbolat

Beyin Cerrahisi Hastalıklarının Erken Belirtileri ve İlişkili Hastalıklar

  1. Şiddetli ve ani baş ağrıları: Aniden başlayan, şiddetli baş ağrıları, beyin kanaması veya anevrizma gibi ciddi durumların habercisi olabilir. Özellikle, ‘hayatımın en kötü baş ağrısı’ olarak tanımlanan durumlar, acil tıbbi değerlendirme gerektirir.
  2. Kusma: Özellikle baş ağrısı ile birlikte görülen kusma, beyin tümörleri, beyin kanaması veya artmış kafa içi basıncının belirtisi olabilir. Bu tür semptomlar, beynin baskı altında olduğunu ve acil tıbbi müdahale gerektirebileceğini işaret eder.
  3. Görme bozuklukları: Görme alanında kayıplar, bulanık görme veya çift görme, görme siniri üzerindeki baskıdan kaynaklanabilir. Bu durum, beyin tümörleri veya hidrosefali (beyinde su toplaması) gibi durumlarla ilişkili olabilir.
  4. Konuşma güçlüğü: Ani konuşma bozuklukları, beyin damar tıkanıklığı, beyin kanaması veya beyin tümörlerinin belirtisi olabilir. Konuşma merkezinin etkilendiğini gösteren bu semptomlar, beynin belirli bölgelerindeki sorunları işaret eder.
  5. Ani gelişen çift görme: Çift görme, beyin sapının veya kranial sinirlerin etkilendiği durumları gösterir. Bu durum, beyin tümörleri, beyin kanaması veya travmatik beyin yaralanmaları ile ilişkili olabilir.
  6. Motor fonksiyonlarda değişiklik veya zayıflık: Kol veya bacaklarda ani güç kaybı veya koordinasyon bozukluğu, beyin kanaması, tümör veya inme gibi durumların belirtisi olabilir. Bu tür değişiklikler, beyin veya omurilikteki hasarı gösterebilir.
  7. Bilinç değişikliği veya kaybı: Ani bilinç kaybı veya bilinç değişikliği, kafa içi basıncın artışı, beyin kanaması veya tümör gibi durumların işareti olabilir. Bu tür belirtiler, beyin fonksiyonlarında ciddi değişikliklere işaret eder ve acil tıbbi müdahale gerektirir.

Op. Dr. Çağrı Canbolat

Kafa Kurcalayan Soru-N-lar:

  1. Kafada şişlik veya çıkıntılar: Kafa derisindeki şişlikler ve çıkıntılar, deri altındaki yapıların değişimlerinden kaynaklanabilir. Tamamen normal olabildiği gibi kafatasında hissedilen sertlikler, bazen benign tümörler veya kistlerle ilişkilendirilebilir. Nadiren, bu tür şişlikler malign tümörlerin ilk işareti olabilir. Erken teşhis için dermatolojik veya nörolojik değerlendirme önemlidir.
  2. Belirli bir noktada dokunma ile ağrı: Kafatasında lokalize ağrı, genellikle cilt altındaki sinir sıkışmalarından veya enfeksiyonlardan kaynaklanır. Nadiren, bu ağrı beyin veya kafatası ile ilgili daha ciddi durumların bir belirtisi olabilir. Kronik ağrılar ve lokalize hassasiyet, daha detaylı bir nörolojik değerlendirme gerektirebilir.
  3. Bir göz kapağının düşüklüğü: Göz kapaklarında düşüklük, genellikle okulomotor sinir hasarı veya kas zayıflığından kaynaklanır. Bu durum, bazen beyin tümörlerinin veya sinir sistemi hastalıklarının erken bir belirtisi olabilir. Göz kapağı düşüklüğü olan hastalarda, nörolojik ve göz muayenesi gereklidir.
  4. Bulanık görme: Bulanık görme, bazen görme sinirindeki sorunlardan kaynaklanabilir. Bu durum, kafa içi basıncın artması, beyin tümörleri veya nörolojik bozukluklarla ilişkilendirilebilir. Kronik veya aniden ortaya çıkan bulanık görme durumlarında göz doktoru ve nöroloji uzmanı tarafından değerlendirme yapılması önemlidir.
  5. Koku alma güçlüğü: Koku alma yeteneğinde azalma, genellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklanır. Ancak, bu durum bazen frontal lob hasarı veya sinirsel sorunlarla ilişkilendirilebilir. Koku alma güçlüğü, özellikle travma sonrası ortaya çıktıysa, beyin MR gibi nörolojik tetkikler gerektirebilir.
  6. Kulak çınlaması: Kulak çınlaması, genellikle iç kulak veya işitme yolları ile ilgili sorunlardan kaynaklanır. Ancak, nörolojik hastalıklar veya beyin tümörleri gibi daha ciddi durumlar da bu semptoma neden olabilir. Özellikle tek taraflı ve sürekli çınlama durumunda nörolojik değerlendirme önerilir.
  7. Ani hafıza kaybı: Ani hafıza kaybı, genellikle travma veya inme gibi ciddi nörolojik olayların bir sonucudur. Beyin tümörleri veya enfeksiyonlar da hafıza kayıplarına neden olabilir. Ani hafıza kaybı yaşayan hastaların acil tıbbi değerlendirme ve beyin görüntülemesi yapılması gerekebilir.
  8. Yürüme ve denge sorunları: Yürüme zorluğu ve denge kaybı, genellikle serebellum (küçük beyin) veya beyin sapının etkilenmesiyle ilişkilidir. Bu belirtiler, serebellar tümörler, inme veya multipl skleroz gibi nörolojik hastalıkların işareti olabilir. Bu tür semptomlar detaylı nörolojik muayene gerektirir.
  9. Konuşmada zorluk veya bozukluk: Konuşma güçlükleri, genellikle beyin hasarının veya tümörlerin bir işaretidir. Afazi veya disartri gibi konuşma bozuklukları, beyin veya sinir sistemi hasarının belirtileri olabilir. Bu tür semptomlar, detaylı nörolojik değerlendirme ve beyin görüntülemesi gerektirir.
  10. Sık baş dönmeleri: Baş dönmesi, vestibüler sistem veya beyin sapı ile ilgili sorunların bir belirtisi olabilir. Vertigo, beyin tümörleri veya inme gibi ciddi nörolojik durumların işareti olabilir. Sürekli veya şiddetli baş dönmesi yaşayan hastaların nörolojik değerlendirme yapılması önemlidir.
  11. El ve ayaklarda uyuşma veya karıncalanma: Uyuşma ve karıncalanma, genellikle sinir sıkışmalarından veya hasarından kaynaklanır. Ancak, bu semptomlar beyin veya omurilik tümörlerinin, özellikle merkezi sinir sisteminin etkilendiği durumların belirtisi olabilir. Bu tür semptomlar, detaylı nörolojik muayene ve gerekirse beyin veya omurilik görüntülemesi gerektirir.
  12. Yüzde asimetri veya hissizlik: Yüzde asimetri veya hissizlik, genellikle sinir hasarına (inme ya da kanama nedeniyle) veya beyin tümörlerine işaret eder. Yüzdeki değişiklikler, nörolojik değerlendirme ve gerekirse beyin MR gerektirebilir.
  13. Nöbet geçirme: Nöbetler, özellikle yeni başlamışsa veya sıklığı artmışsa, beyin tümörlerinin veya enfeksiyonların işareti olabilir. Nöbet geçiren hastaların, detaylı nörolojik değerlendirme ve beyin görüntülemesi yapılması önemlidir.
  14. Sürekli yorgunluk hissi: Sürekli yorgunluk, genellikle genel sağlık sorunlarından kaynaklanır. Ancak, beyin tümörleri veya beyin hasarının da bu duruma neden olabileceği unutulmamalıdır. Eğer yorgunlukla birlikte diğer nörolojik semptomlar da varsa, detaylı tıbbi değerlendirme gerekebilir.
  15. Aşırı uykusuzluk veya uyku bozuklukları: Uykusuzluk veya uyku bozuklukları, genellikle psikolojik veya hormonal faktörlerden kaynaklanır. Ancak, beyin hasarı veya tümörleri bu tür uyku problemlerine yol açabilir. Kronik uyku sorunları yaşayan hastaların nörolojik ve psikiyatrik değerlendirme yapılması faydalı olabilir.
  16. Ani görme kaybı: Ani görme kaybı, genellikle optik sinir üzerindeki baskıdan kaynaklanır ve acil bir durumdur. Bu durum, beyin tümörleri veya kafa içi basıncın artmasıyla ilişkilendirilebilir.
  17. Sürekli veya şiddetli baş ağrıları: Sürekli veya şiddetli baş ağrıları, artmış kafa içi basıncının bir işareti olabilir. Bu tür baş ağrıları, beyin tümörleri veya beyin kanamaları ile ilişkilendirilebilir. Kronik veya şiddetli baş ağrısı olan hastaların nörolojik değerlendirme yapılması önemlidir.
  18. Kişilik değişiklikleri veya davranışsal sorunlar: Kişilik değişiklikleri ve davranışsal sorunlar, genellikle beyin tümörleri veya hasarları ile ilişkilendirilir. Bu tür değişiklikler, özellikle hızlı ve açıklanamayan durumlarda, detaylı nörolojik değerlendirme gerektirir.
  19. Sıkça karşılaşılan koordinasyon bozuklukları: El ve ayaklardaki koordinasyon bozuklukları, genellikle beyin tümörleri veya hasarları ile ilişkilendirilir. Motor koordinasyonun bozulması, serebellum veya motor korteks hasarının işareti olabilir ve detaylı nörolojik değerlendirme gerektirir.

Beyin hastalıkları, bazen beklenmedik derecede sinsi ve diğer hastalıkları taklitçi olabilir. Çoğu zaman, bu hastalıklar çok basit ve sıradan gibi görünen belirtilerle kendini gösterirken, diğer durumlarda oldukça ciddi ve göz ardı edilemez klinik bulgularla ortaya çıkabilir. İlginç bir şekilde, bazı beyin hastalıkları yıllarca herhangi bir belirti göstermeyerek sessizce ilerleyebilir. Bu durumlar, beyin sağlığının ne kadar karmaşık ve aynı zamanda ne kadar hayati olduğunu göstermektedir.

Yavaş yavaş gelişen ve zamanla artan semptomlar, günlük yaşamın rutin telaşı içinde kolayca göz ardı edilebilir. Bu, bazen tanıda gecikmelere ve hatta hastalıkların ilerlemesine neden olabilir. Bu nedenle, en küçük semptomların bile farkında olmak ve gerektiğinde tıbbi yardım aramak, beyin sağlığını korumada büyük önem taşır. Beyinle ilgili herhangi bir değişiklik veya şüphe durumunda, erken teşhisin hayat kurtarıcı olabileceğini unutmamak gerekmektedir.

Yorgunluk halinin altında yatan sebepler ne?

Yorgunluk halinin altında yatan sebepler ne?

Son dönemlerde kendinizi yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz? Bu durum iş yaşantınızı, arkadaş ilişkilerinizi kısacası sosyal hayatınızı etkiler boyuta mı ulaştı? Yorgunluğun hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir durum olduğunu, ancak uygun yönetim stratejileri ve yaşam tarzı değişiklikleri ile başa çıkılabileceğini belirten Liv Hospital Check-up Uzmanı Dr. Gözde Nizamoğlu Mercan, beden ve zihinsel olarak düşük enerji döneminde yeniden ayağa kalkmak için neler yapılması gerektiğini anlattı.

Dr. Gözde Nizamoğlu Mercan

Dr. Gözde Nizamoğlu Mercan

Yorgunluğu Altında Farklı Sebepler Olabilir
Yorgunluk, bedensel veya zihinsel enerjinin düşüklüğü olarak tanımlanır. Yorgunluk belirtileri kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın belirtiler arasında sürekli halsizlik hissi, günlük aktiviteleri sürdürmekte zorlanma, odaklanma güçlüğü, iştah kaybı veya aşırı iştah, sinirlilik, irritabilite, kas ve eklem ağrıları, uyku problemleri, uykusuzluk, bağışıklık sisteminde zayıflama, sık hastalanma ve baş ağrısı gibi semptomlar bulunur. Çoğu zaman dinlenme veya uykuyla düzelen bir durum gibi görünse de bazı durumlarda altta yatan tıbbi sorunlar yorgunluğa neden olabilmektedir.

Yorgunluğun Yaygın Sebepleri

  • Uyku bozuklukları: Uyku kalitesinin düşük olması, uyku apnesi gibi durumlar yorgunluk hissine neden olabilir. Yorgunluk uyku kalitesini bozabildiği gibi uykunun bozulması da yorgunluk sebebi olabilir.
  • Stres ve anksiyete: Kronik stres ve anksiyete, bedensel ve zihinsel enerjiyi tüketip, yorgunluğa sebep olabilir.
  • Dengesiz ve düzensiz beslenme: Düşük besin alımı veya sağlıksız beslenme alışkanlıkları yorgunluğa neden olabilir.
  • Fiziksel aktivite eksikliği: Düzenli egzersiz yapmamanın sonucu olarak vücutta enerji düşüklüğü yaşanabilir.
  • Bağımlılıklar: Alkol, sigara, madde bağımlılığı ve hatta ekran bağımlılığı yorgunluğa sebep olabilmektedir.
  • Tıbbi sorunlar: Anemi, vitamin ve mineral eksiklikleri, tiroid problemleri, diyabet, kalp hastalıkları, kronik yorgunluk sendromu, enfeksiyonlar, ilaçlar, kanser gibi tıbbi durumlar yorgunluğa sebep olabilir.

Dr. Gözde Nizamoğlu Mercan

Yorgunluğun 9 Tıbbi Sebebi

  1. Vitamin ve mineral eksiklikleri: Sıklıkla demir, B12, D, folik asit gibi vitaminlerin ve magnezyum, kalsiyum, çinko gibi minerallerin eksikliğinde yorgunluk semptomları oluşabilmektedir. Kırmızı et, tavuk, balık, kuru meyveler, yeşil yapraklı sebzeler ve baklagiller demir bakımından zengin besinlerdir. Hayvansal gıdalar; özellikle et, balık, süt ve süt ürünleri ise zengin B12 kaynaklarıdır. Vegan veya vejetaryenlerin B12 kontrollerini yaptırmaları ve lüzum halinde takviye almaları önemlidir. Güneş ışığı vücutta D vitamini sentezini tetikler, ancak somut kaynaklar arasında yağlı balıklar, yumurta sarısı ve D vitamini ile takviye edilmiş gıdalar bulunur. Yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller, turunçgiller ve tam tahıllar ise folat açısından zengindir. Yeşil yapraklı sebzeler, kuruyemişler, tohumlar, tam tahıllar ve balık magnezyum bakımından zengin besinlerdir. Süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, badem ve susam kalsiyum kaynaklarıdır. Kırmızı et, deniz ürünleri, kabak çekirdeği, fındık ve baklagiller çinko açısından zengin kaynaklardır.
  2. Anemi: Anemi, vücuttaki kırmızı kan hücrelerinin veya hemoglobin seviyelerinin düşük olması durumudur. Kırmızı kan hücrelerinin yetersiz olması, vücuda yeterli oksijen taşınmasını engeller. Bu da halsizlik, yorgunluk, solukluk ve nefes darlığı gibi semptomlara neden olabilir.
  3. Tiroid Problemleri: Tiroid bezi, vücuttaki metabolizmayı düzenler. Tiroid bezinin aşırı veya az çalışması, enerji seviyelerinde dengesizliklere neden olabilir. Hipotiroidi (tiroid hormonlarının eksikliği) genellikle yorgunluk, halsizlik ve kilo artışıyla ilişkilendirilir. Hipertiroidi (tiroid hormonlarının aşırı üretimi) ise huzursuzluk, sinirlilik ve aşırı enerji düzeyleri ile birlikte yorgunluğa neden olabilir.
  4. Diyabet: Diyabet, vücuttaki kan şekeri seviyelerinin yüksek olması durumudur. Yüksek kan şekeri seviyeleri, hücrelere gerekli enerjiyi sağlayamamasına neden olabilir. Ayrıca diyabetin komplikasyonları, özellikle diyabetik nöropati ve diyabetik ketoasidoz gibi durumlar, yorgunluk hissine yol açabilir.
  5. Kalp hastalıkları: Kalp hastalıkları, kalbin etkili bir şekilde kan pompalayamamasına ve vücuda yeterli oksijen ve besin maddelerini taşıyamamasına neden olabilir. Bu durumda vücut yorgunluk hisseder. Özellikle kalp yetmezliği gibi durumlar, sürekli yorgunlukla ilişkilendirilir.
  6. Romatizmal hastalıklar: Romatizmal hastalıklar, eklem iltihabı, inflamatuar romatizmal hastalıklar gibi durumlar vücutta kronik inflamasyona neden olabilir. Bu inflamasyon süreci vücuttaki enerjiyi tüketir ve yorgunluk hissine yol açar. Örneğin, fibromiyalji, romatoid artrit gibi hastalıklarda sıklıkla yorgunluk semptomlara eşlik eder.
  7. Enfeksiyonlar: Viral veya bakteriyel enfeksiyonlar, vücudun bağışıklık sistemini zorlayarak yorgunluk hissine neden olabilir. Örneğin, grip, soğuk algınlığı, mononükleoz gibi enfeksiyonlarda yorgunluk oluşur.
  8. Kanser: Kanser, vücuttaki normal hücrelerin kontrolsüz büyümesidir. Kanser hastaları sıklıkla yorgunluk hissi yaşarlar, bu duruma kanser yorgunluğu denir. Kanser yorgunluğu, hastalığın kendisiyle veya tedavi süreciyle ilişkilendirilebilir. Ayrıca kanser metastazları, kemoterapi, radyoterapi gibi tedaviler de yorgunluk hissine neden olabilir.
  9. İlaçlar: Depresyon ve anksiyete gibi durumların tedavisinde kullanılan anti-depresanlar, allerji için kullanılan antihistaminikler, uyku sorunlarının tedavisinde kullanılan hipnotik ve sedatif grubu ilaçlar, özellikler opioid tarzı ağrı kesiciler, beta bloker gibi bazı kan basıncı kontrolünde kullanılan ilaçlar, kemoterapi ve radyoterapi yorgunluk hissi yapabilir.

Halsizliğinize iyi gelecek öneriler

  • Düzenli uyku: Her gece yeterli ve kaliteli uyumaya özen gösterin. Uyku düzeninizin sağlıklı olması yorgunluğu azaltabilir.
  • Sağlıklı beslenme: Dengeli bir diyetle vücudunuzun ihtiyaç duyduğu besinleri alın.
  • Stresten uzak durma: Stres yönetimi teknikleri, yoga, meditasyon gibi yöntemlerle stresi azaltın.
  • Düzenli egzersiz: Haftada en az birkaç kez düzenli egzersiz yapın.
  • Doktora başvurma: Yorgunluk semptomları yaşıyorsanız mutlaka bir hekime başvurun. Hekim, doğru tanıyı koymak ve uygun tedaviyi başlatmak için gerekli değerlendirmeleri yapacaktır. Yorgunluk hissinin altında yatan tıbbi bir durum olduğunda erken teşhis ve tedavi önemlidir.

Yorgunluk, hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir durumdur. Ancak uygun yönetim stratejileri ve yaşam tarzı değişiklikleri ile başa çıkılabilir. Profesyonel destek alarak, kendinize iyi bakarak ve sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyerek yorgunluğun üstesinden gelebilirsiniz.

Yaz geldi sıtmaya dikkat!

Yaz geldi sıtmaya dikkat!

Ateş, titreme, baş ağrısı, kas ağrısı ve halsizlik gibi semptomları içermekle birlikte tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlara yol açabilen sıtma hastalığı hakkında dikkat edilmesi gerekenleri Liv Hospital Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Gülgün Dilek Arman anlattı.

Prof. Dr. Gülgün Dilek Arman

Prof. Dr. Gülgün Dilek Arman

Sıtma nedir?
Plasmodium adı verilen parazitlerin sivrisinekler aracılığı ile insanlara bulaşan bir enfeksiyon hastalığıdır. Plasmodium falciparum, P. Vivax, P.malaria ve P. ovale gibi farklı türleri vardır ve her birinin dünyadaki dağılımları da farklıdır.  Bu parazitlerin insan vücudunda kırmızı kan hücrelerini enfekte etmesiyle hastalık ortaya çıkar.

Belirtileri nelerdir?
Sıtma belirtileri ateş, titreme, baş ağrısı, kas ağrısı ve halsizlik gibi semptomları içerir. Tedavi edilmezse ciddi sonuçlara yol açabilir, ölümcül olabilir. Özellikle çocuklar ve hamile kadınlar için risk daha yüksektir. Plasmodium falciparum adı verilen tür tarafından oluşturulan ciddi vakalarda ciddi seyir, sekeller ve ölüm daha sık görülür. Bu nedenle, sıtma semptomları olan kişilerin derhal tıbbi yardım alması önemlidir.

Tedavisi nasıldır?
Sıtma tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Antimalaryal ilaçlar kullanılarak tedavi edilir. Tedavi, hastanın sıtma türüne, enfeksiyonun ciddiyetine ve hastanın sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Önemli olan, sıtma semptomları gösteren bir kişinin en kısa sürede tıbbi yardım almasıdır, çünkü tedavi ne kadar erken başlarsa, başarı şansı o kadar yüksektir.

Nerelerde daha çok yaygındır?
Sıtma, özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde, sivrisineklerin ve parazitlerin bulunduğu yerlerde daha yaygındır. Afrika, Güneydoğu Asya, Orta ve Güney Amerika gibi bölgeler sıtma için yüksek risk taşır. DSÖ 2023 Dünya Malaria Raporuna göre 2022 yılında tahminlerden çok daha fazla ve bir önceki yıla göre 5 Milyon (çoğu Ethiopia, Nigeria ve Uganda’da) daha fazla olgu ile 249 milyon sıtma vakası görülmüş, 608 000 yaşam sıtma nedeni ile sonlanmıştır.

Neden artış göstermiştir?
Sıtma olgularındaki artışta etkili faktörlerin başında iklim değişikliği gelmektedir, çünkü Plasmodiumu taşıyan sivrisineklerin ısı ve nem duyarlılığı çok yüksektir. Sivrisineklerin ideal yaşama ve çoğalma sıcaklığı 20-27°C’dir. Küresel ısınma ile birlikte ideal koşullara yaklaşan diğer dünya bölgeleri için de bir tehdit haline gelebilir.

Türkiye’de sıtma, geçmişte daha yaygın bir sorundu, ancak ülkedeki sağlık politikaları ve müdahaleler sayesinde sıtma vakaları önemli ölçüde azaldı. Şu anda Türkiye’de sıtma endemik olmayan bir hastalıktır, yani yerel olarak yayılmaz. Ancak, seyahat edenlerin risk altında olabileceği bölgelerde dikkatli olmak önemlidir. Turistlerin sıtma koruyucu önlemleri alması; bunun için Seyahat Sağlığı Merkezine başvurması önerilir. Sıtmanın yoğun olduğu bölgelerde, gece saatlerinde uzun kollu koyu renkli giysi seçimi; kovucuların ve cibinlik kullanılması günlük önlemler arasında olmakla bilrikte ilaç ile de önlem alınabilir.

Aşı neden önemli!

Aşı neden önemli!

“Çocukluk çağı aşıları, çocukları birçok ciddi hastalıktan koruyan önemli bir önlemdir. Bu aşılar, çocukların bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıkların yayılmasını önler ve toplumda toplu bağışıklık oluşturarak salgınların önüne geçer. Ayrıca, çocukluk çağı aşıları uzun vadede geleceğin erişkinlerinin daha sağlıklı bir yaşam sürmelerine de katkıda bulunur.” diyen Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Dicle Çelik, her çocuğun en doğal hakkı olan aşı hakkı ile ilgili bilgiler aktardı.

Aşılama, koruyucu hekimlik uygulamalarında yer alan ve hastalıkların önlenmesinde en etkili uygulamalardan biridir. Başarılı aşılama programı ile yüzyıllar boyu yüzbinlerce ölümlere yol açmış pek çok hastalık kontrol altına alınmıştır. Çiçek hastalığı buna en güzel örnektir. Dünya üzerinden yok edilen bu hastalığın aşısı da artık uygulanmamaktadır.

Çocukluk çağı aşıları, çocukları birçok ciddi hastalıktan koruyan önemli bir önlemdir. Bu aşılar, çocukların bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıkların yayılmasını önler ve toplumda toplu bağışıklık oluşturarak salgınların önüne geçer. Ayrıca, çocukluk çağı aşıları uzun vadede geleceğin erişkinlerinin daha sağlıklı bir yaşam sürmelerine de katkıda bulunur. Türkiye’deki aşılama programı, Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülmektedir. Doğum itibariyle başlayan bir programdır ve çocukluk çağındaki birçok hastalığa karşı koruma sağlayan rutin aşıları içerir. Dünya standartlarına göre geniş bir aşılama programımız bulunmaktadır. Aşılar ücretsiz olarak sağlanır ve genellikle bebeklik döneminde, okul öncesi ve okul çağındaki çocukları hedefler. Ayrıca, özellikle risk altındaki gruplara veya salgın durumlarında ek aşılar yapılabilir. Bu program, sağlıklı bir toplum oluşturmak ve hastalıkların yayılmasını önlemek için kritik bir önlemdir.

Dr. Dicle Çelik

Dr. Dicle Çelik

Aşı olmanın 5 önemli nedeni

  1. Kişisel koruma: Aşılar, hastalıklara karşı bireysel koruma sağlar. Aşılanmak, kişinin o hastalığı geçirme riskini azaltır veya ortadan kaldırır.
  2. Toplumsal koruma: Aşılar, toplumda hastalıkların yayılmasını önler. Bu, toplu bağışıklık oluşturarak hastalıkların bulaşmasını zorlaştırır ve toplumun genel sağlığını korur.
  3. Ciddi hastalıkların önlenmesi: Aşılar, ciddi hastalıkların önlenmesine yardımcı olur. Özellikle çocukluk çağındaki hastalıkların önlenmesi, uzun vadeli sağlık etkilerini azaltabilir.
  4. Toplumun sağlık maliyetlerinin azaltılması: Aşılar, hastalıkların neden olduğu sağlık hizmetleri ve kayıpların azaltılmasına yardımcı olur. Bu, sağlık sistemine ve topluma ekonomik olarak faydalıdır.
  5. Küresel sağlık: Aşılar, küresel olarak hastalıkların kontrol altına alınmasına ve yayılmasının önlenmesine katkıda bulunur, böylece küresel sağlık ve refahı artırır.

Sağlık bakanlığı aşılama programında hepatit B, BCG (verem ), zatürre (pnömokok), çocuk felci, difteri-boğmaca-tetanoz/hip menenjitli aşı, kızamık- kızamıkçık-kabakulak aşısı, hepatit A aşısı ve erişkin tip defteri aşısı rutin olarak uygulanmaktadır. Sağlık bakanlığı aşılama programı dışında rotavirüs aşısı, meningokok menenjiti  aşısı, HPV (rahim ağzı kanseri aşısı )ve özel durumlarda influenza (grip) aşısının da yine çocukluk çağında yaş gruplarına uygun olarak uygulanmasını tavsiye etmekteyiz.

Çocukluk çağı aşılarının uygulamadan sonra genellikle hafif yan etkileri olabilir. Bunlar arasında aşı yerinde kızarıklık, şişlik, hafif ateş, halsizlik ve ağrı sayılabilir. Nadiren daha ciddi yan etkiler görülebilir, ancak bunlar oldukça enderdir. Aşıların faydaları, genellikle olası yan etkilerden çok daha fazladır, çünkü aşılar ciddi hastalıkların önlenmesine yardımcı olur.

Gebelik sonrası tercih edilen estetik uygulaması

Gebelik sonrası tercih edilen estetik uygulaması

Estetik denildiğinde akla ilk gelen uygulamalardan olmasa da kadınlar arasında popüler olan genital bölge estetiği özellikle doğum sonrası, hızlı kilo alıp verme döneminden sonra tercih edilen işlemler arasında… Konforlu olan, yatış gerektirmeyen, genel veya bölgesel anestezi ile uygulanan ve tüm dünyada popülerliği artan genital bölge yağ enjeksiyonu ile ilgili merak edilenleri Liv Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Seyhan Özleme anlattı.

Doğum Uzmanı Seyhan Özleme

Doğum Uzmanı Seyhan Özleme

Hızlı kilo alıp verme sonrası çok tercih ediliyor
Hızlı kilo alıp verme, kötü beslenme alışkanlıkları, gebelik süreçleri, sigara ve alkol tüketimi, sık cinsel ilişki, ilerleyen yaş gibi faktörlerle genital bölge estetiğine ihtiyaç duyulabiliyor. Son yıllarda obezite cerrahisinden da ihtiyaç duyulabiliyor. Bu durum kozmetik olarak da sorun oluşturabiliyor.

Bu sorunu çözmek için karın bölgesinden, özel kanüller yardımıyla alınan yağ işlendikten sonra kullanılabiliyor. Genital bölge yağ enjeksiyonu; genel veya bölgesel anestezi ile kısa sürede, günübirlik olarak uygulayabilen, hastane yatışı gerektirmeyen konforlu bir yöntemdir ve tüm dünyada popülerliği git gide artmaktadır.

Bu işlemin üç aşaması vardır:

  • Kanül ile yağ almak (Fat harvesting)
  • Alınan yağı işlemek (Fat processing)
  • Alınan yağı enjeksiyon ile dokuya vermek (Fat transfer)

Yağ almak için en sık karın bölgesi tercih edilir. Ancak karın bölgesinde yeterince yağ dokusu yok ise uyluk iç veya dış kısmı, mons pubis de yağ elde etmek için uygun olabilmektedir. Yağ alındıktan sonra, uygulanacak bölgeye göre inceltme işleminden geçirilir.

Enjekte edilen yağ kalıcı mıdır?
Alınan yağın 3’te 2’si ilk altı ayda erimektedir. Geri kalan üçte birlik yağ dokusu ise yaklaşık 5 yıl kalıcı olmaktadır. Bu sebeple ilk uygulama esnasında normalden daha fazla yağ enjekte edilir. İlk aylarda daha büyük ve şiş olan görünümün nedeni budur. Uygulanan yağın kalıcılığını arttırmak için hızlı kilo kayıpları olmaması, sağlıklı beslenme ve sigara kullanılmaması önemlidir. Ayrıca uygulama esnasında alınan yağın fazla bekletilmeden, inceltme işleminin iyi yapılması, PRP eklenmesi de kalıcılığı arttırmaktadır.

Uygulama sonrası nelere dikkat edilmelidir?
İşlem sonrası erken dönemde buz uygulaması, antibiyotik kullanılması önem arz eder. Yağ alınan bölgede kanama olmaması için bandaj yapılır ve 48 saat özen gösterilmelidir.
İşlem sonrası yaklaşık 1 ay boyunca çok sıcak su kullanmamak, havuz-spa kullanmamak, dar pantolon, tayt, bisiklet, ata binme ve cinsel ilişki gibi aktivitelerden uzak durmak iyileşme açısından çok önemlidir. Dengeli beslenme, yeterince su tüketimi ve sigara kullanmamak iyileşme süreci ve enjekte edilen yağın kalıcılığı açısından özellikle önem arz etmektedir.

İnsülin direnci olan çocuklar nasıl beslenmeli?

İnsülin direnci olan çocuklar nasıl beslenmeli?

Sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da sık görülen insülin direncinin en sık nedeni obezite! İnsülin direncinin tedavisinin sağlıklı beslenme ve egzersiz ile kilo vermekten geçtiğini söyleyen Liv Hospital Çocuk Endokrinolojisi ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Kara, insülinin tanımını yaparak çocuklarda insülin direnci hakkında merak edilenleri anlattı.

Prof. Dr. Cengiz Kara

Prof. Dr. Cengiz Kara

İnsülin direnci nedir?
İnsülin direnci insülin hormonunun hücresel etkilerine karşı doku yanıtının azalması durumudur.

İnsülin direncinin en sık nedeni nedir?

  • En sık nedeni obezitedir. Ancak obezitesi olan herkeste yoktur, nadiren fazla kilolu olmayan çocuk ve erişkinlerde de görülebilir.
  • Fizyolojik bir durum olarak da ortaya çıkabilir. Örneğin, ergenlikte büyüme ve cinsiyet hormonlarının artışına bağlı olarak fizyolojik insülin direnci gelişir ve ergenliğin tamamlanmasıyla düzelir.
  • Yüksek kalorili beslenme, aşırı şeker (karbonhidrat) tüketimi ve hareketsiz yaşam obezite ile birlikte insülin direncine neden olur.
  • Çocuklarda vücuttaki yağ dokusu miktarı arttıkça insülin duyarlılığı azalır.
  • Özellikle göbek çevresinde, karın boşluğunda ve karın içi organların çevresinde biriken yağ dokusu insülin direncinin nedenidir.
  • İnsülin direncine sıklıkla karaciğer yağlanması eşlik eder. Genelde düşünülenin aksine çocuklarda insülin direnci olduğu için obezite oluşmaz, obezite nedeniyle insülin direnci oluşur. Fakat yüksek insülin düzeyinin yağ dokusunu artırması nedeniyle kilo vermek zorlaşır.

Ölçüm nasıl yapılır?

  • Tanı için açlık insülin ölçümü, şeker yükleme testlerinde insülin değerlendirmesi, kan şekeri ve insülin düzeylerinin birlikte ölçülerek bazı endekslerin hesaplanması gibi yöntemler kullanılır. Ancak bu yöntemlerin hiçbiri çocuklarda tüm vücut insülin duyarlılığını ölçmede yeterince başarılı değildir.
  • Fiziki incelemede; boyun, ense, koltuk altı ve kasık gibi deri kıvrım bölgelerinde kahverengi koyulaşma (akantozis nigrikans) insülin direncinin göstergesidir. Ancak bu belirtinin olmaması insülin direncini dışlamaz ve bazen insülin direnci olmadan da görülebilir.

Tedavi sürecinde neler önemli?

  • İnsülin direncinin tedavisi sağlıklı beslenme ve egzersiz ile kilo vermekten geçer.
  • Şekerli ve yağlı gıdaların daha az tüketilmesi, tam tahıllı ve lif içeriği yüksek, düşük glisemik endeksli (kan şekerini yavaş yükselten) besinlerin tercih edilmesi insülin duyarlılığını arttırır.
  • Aeorobik egzersizler kas insülin direncini azaltmada etkilidir.
  • Sağlıklı beslenme ve egzersize rağmen kilo vermeye direnç varsa insülin duyarlılığını artıran ilaç tedavileri verilebilir.