Yazılar

Cumhuriyetin 100. Yılında “Milli Aidiyet” duygusunu yaşatalım!

Cumhuriyetin 100. Yılında “Milli Aidiyet” duygusunu yaşatalım!

Milli bayramlar, bir ülkenin bağımsızlık, birlik, tarih ve kültürel kimliği gibi önemli değerlerini kutlamak amacıyla düzenlenen özel günlerdir. Bu bayramlar, ulusal birlik ve aidiyet duygusunu güçlendirmek, tarihi olayları anmak, milli kimliği kutlamak ve toplumu bir araya getirmekte de önemli rol oynarlar. Türkiye’nin en önemli bayramlarından biri 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’dır. Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin çağdaş, laik ve demokratik bir devlete dönüşmesi için büyük bir özveri ve azimle çalışmıştır. Bu çalışmaların sonucunda 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Halkın egemenliğine dayalı bir yönetim şekli olarak kabul edilen Cumhuriyet yeni bir dönemin başlangıcının simgesi oldu. 29 Ekim 1923, Türkiye’nin bağımsızlık savaşının zaferle sonuçlanması ve Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte bayrakların coşkuyla göndere çekildiği, halkın sevinçle kutladığı unutulmaz bir gündür. Ulus kimliğinin oluşum sürecinde Cumhuriyet rejiminin önemini vurgulayan bu bayramın 100. yılını ülke çapında düzenlenecek törenler, resmi geçitler, havai fişek ve diğer etkinlikler eşliğinde kutlayacağız. Türk milletinin milli aidiyetinin en güçlü ifadelerinden biri olan Cumhuriyetin 100. yılı hiç kuşkusuz ülke tarihimizde önemli bir kilometre taşı olacak.

Bir topluluğun üyelerinin aynı millete ait olduklarını hissetmeleri ve ortak bir kimlik oluşturup bu kimliği benimsemeleri anlamına gelen “milli aidiyet” bir bireyin veya topluluğun, kendi ülkesine, kültürüne ve tarihine olan bağlılık duygusunu da ifade eder. Aidiyet duygusu, bir bireyin bir grup veya topluluk içinde kendini kabul görmüş hissetmesi anlamına gelir. Aidiyet duygusunun ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkileri bir hayli fazladır. Bir grubun veya topluluğun bir parçası olmak, insanların birbirlerine destek sağlamalarına olanak tanır. Bu destek, kişinin stresle daha iyi başa çıkmasına ve olumsuz durumlar karşısında dayanıklılık göstermesine yardımcı olur. Grup içinde kabul görmek ve katkıda bulunmak, bireyin kendine olan saygısını da arttırır. Özsaygı ruh sağlığını olumlu yönde etkileyen bir olgudur. Bir topluluğun parçası olan kişi kendisini değerli hisseder, aidiyet duygusu ile yeni arkadaşlıklar kuran bireyin sosyal bağları gelişir ve yalnızlık hissi azalır.

Söz konusu milli aidiyet olduğunda iki önemli olgu ön plana çıkmaktadır. Bunlardan ilki ulus olarak geçmişimizle olan bağlarımızı güçlendirmek diğeri ise geleceğimizi şekillendirmektir. Bu yıl da diğer yıllarda olduğu gibi Türk milleti olarak, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda bir araya geleceğiz ve Ata’mızdan yadigâr kalan tarihi mirasımızı kutlayıp Cumhuriyet’in kazanımlarını sürdürme kararlılığımızı yineleyeceğiz. Ve yine bu bayram, genç nesillere Cumhuriyet’in değerlerini, laiklik ilkesini ve demokrasinin önemini öğretmek için önayak olacağız. Cumhuriyetin 100. yılında ülke çapında yapılacak sanat, müzik, tiyatro ve diğer kültürel etkinlikler sayesinde, tüm ulus bir araya gelip kültürel mirasımızı dolayısıyla milli kimliğimizi kutlayarak milli aidiyet duygumuzu güçlendireceğiz. Milli projeler sayesinde ortak bir amaç etrafında birleşip ulusal gururumuzu ülke çapında teşvik edeceğiz.  Bu dönem eğitim kurumlarına da bir hayli önemli bir rol düşüyor. Nitekim, okullar genç nesillerin milli tarihlerini ve değerlerini öğrenmelerini sağlama yoluyla milli kimliğe duyarlılık ve saygıyı aşılamakta bir hayli etkin olabilirler.

Dünya üzerinde milli aidiyet uğruna can kayıplarının yaşandığı bu tatsız dönemde mücadelenin simgesi olan Cumhuriyetimizin 100. yılının içinde bulunduğumuz karanlığı az da olsa aydınlatması hiç kuşkusuz hepimizin temennisi. Bu dönemi özel kılmak vatandaşlar olarak bizlerin de elinde. Bu millete ait olmanın gücü ve gururuyla bir araya gelelim, birbirimize sımsıkı tutunalım. İşte ancak o zaman milli aidiyetimizi canlı tutabilecek, geçmişle bağlarımızı güçlendirebilecek ve geleceğe umutla bakabileceğiz.

Kl. Psk. Şehnaz Tuna

27 Ekim 2023

 

“DİJİTAL NARSİSİZM” SANAL DÜNYANIN YENİ TUZAĞI

“DİJİTAL NARSİSİZM” SANAL DÜNYANIN YENİ TUZAĞI

Kl. Psk. Şehnaz Tuna

Modern çağda teknolojinin gelişmesiyle birlikte dijital dünya hayatımızın her alanında var olmaya başladı ve üstelik bu dünya her geçen gün son hızla gelişmeye devam ediyor. Dijitalleşme süreciyle beraber ortaya çıkan, başta sosyal medya platformları olmak üzere diğer çevrimiçi etkileşimler ve dijital içerik oluşturma araçları kişilerin duygu ve düşüncelerini ifade etmeleri, yaratıcılıklarını sergilemeleri ve birbirleriyle iletişim kurmaları için oldukça önemli fırsatlar sunuyor. Ancak, bu süreç o kadar da masum değil… Sanal dünya birçok avantajın yanısıra bazı olumsuz yan etkileri de beraberinde getiriyor. Bu etkilerden biri de son dönemde sıkça telaffuz edilmeye başlanan “dijital narsisizm” olgusudur.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “özseverlik” olarak tanımlanan narsisizm, bireyin yükseltilmiş özgüven ile kendisini diğer insanlardan üstün görme, kendini sürekli öne çıkararak varlığına aşırı bir ilgi gösterme ve diğer insanlarla empati kurmada zorluk çekme eğilimidir. Dijital narsisizmi de bu narsisistik özelliklerin sanal dünyayı oluşturan dijital platformlarda daha belirgin bir şekilde sergilenmesi olarak tanımlayabiliriz.  Dijital narsisizmin temsilcisi bireyler sosyal medya ya da video platformları gibi dijital kanallarda sürekli olarak kendilerini diğerlerinden daha farklı ve üstün gösterecek bir şekilde tanıtma ve dikkat çekme amacıyla içerik üretme eğilimindedirler.

Dijital narsisistler kendi fotoğraflarını (selfie), videolarını ve düşüncelerini sürekli olarak paylaşma arzusu duyarlar. Bir dijital narsisist için sadece paylaşım yeterli değildir, onlar aynı zamanda beğeni ve takipçi sayılarına aşırı bir şekilde odaklanabilirler. Bu durum, bireylerin kendi değerlerini bu metrikler üzerinden ölçmelerine ve bu sayıları artırmak için devamlı bir çaba sergilemelerine neden olabilir. Dijital narsisistler tıpkı narsisistik kişilik bozukluğuna sahip bireylerin yaptığı gibi çevrimiçi etkileşimlerde de diğer insanların duygusal ihtiyaçlarını ve düşüncelerini göz ardı edebilirler.

Sürekli olarak kendini sergileme, onay ve beğeni arayışı, diğerlerini gölgede bırakma ve sanal dünyada kendi benliğini abartılı bir şekilde yüceltme gibi davranışlar bazı olumsuz durumlara yol açar:

Dijital Bağımlılık: Sürekli olarak sosyal medyada veya diğer dijital platformlarda vakit geçiren dijital narsisistler adeta bağımlı gibidirler ve bu tür dijital aktiviteler için çok fazla zaman harcadıklarından dolayı iş, eğitim veya kişisel gelişim gibi daha önemli görevleri ihmal edebilirler.

Konsantrasyon Sorunları: Sürekli olarak beğeni ve onay arayışı, kişinin gerçek dünyadaki aktivitelere odaklanmasını zorlaştırabilir. Bu da dikkat eksikliğine yol açar.

Gerçeklikten Uzaklaşma: Dijital narsisistler, sanal dünyada yarattıkları mükemmelliğe o kadar odaklanırlar ki çoğu zaman gerçek dünyanın sorunlarından veya zorluklarından kaçarlar.

Olumsuz Benlik Algısı: Dijital narsisistler kendilerini sürekli olarak diğer insanlarla karşılaştırır ve daha iyi görünmeye çalışırlar. Bu da çoğunlukla olumsuz bir benlik algısı edinmelerine yol açar.

İlişki Sorunları: Dijital narsisizm empatiyi körelttiğinden kişilerin gerçek hayatta sağlıklı ilişkiler kurmalarını zorlaştırabilir.

Duygusal Dengesizlik: Sürekli olarak beğeni ve onay arayışı kişinin duygusal dengesini bozabilir. Dijital narsisizm anksiyete ve depresyon gibi bozuklukların oluşma riskini artırabilir.

Dijital dünya, bireylere kendilerini ifade etme ve yaratıcılıklarını sergileme imkânı sunsa da olumsuz etkilerini en aza indirmek için dijital platformlarda paylaşım yaparken, dikkat çekme amacıyla değil, gerçek anlamda bir iletişim kurmaya yönelik içerik oluşturmak daha sağlıklı olacaktır. Dijital narsisizmin zararları kişinin dijital yaşamını dengelemesi ve sağlıklı sınırlar koyması gerektiğini göstermektedir. Dijital narsisizmin etkilerine karşı bilinçli olmak ve çevrimiçi dünyada gerçek bağlantıları sürdürmeye özen göstermek, sağlıklı bir dijital deneyim yaşamanın anahtarı olabilir.

Hayal kırıklığından uzak, umuda doğru bir yaşam…

Hayal kırıklığından uzak, umuda doğru bir yaşam…

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

Hayatımızda her şey yolunda gittiğinde kendimizi iyi hisseder, mutlu oluruz. Madalyonu ters çevirdiğimizdeyse tamamen farklı bir tablo ile karşı karşıya kalırız. Beklentilerimizin, umut ettiklerimizin gerçekleşmemesi, sevdiğimiz ve yakınımız olan birinin beklenmedik bir tavır sergilemesi, bizim için mutluluk sebebi olan bir olay ya da olgunun beklenmedik bir şekilde tükenerek aniden yok olması halinde tahammül edilmesi zor, yoğun bir üzüntü yaşarız. İşte bu olumsuz hissin adı “hayal kırıklığı”dır. Beklenti ile gerçek arasında meydana gelen uyumsuzluk olarak da tarif edebileceğimiz bu durumun sonuçları son derece yıkıcı olabilir.

Yaşam, acısıyla tatlısıyla zor bir yolculuk… Bu yolculukta kendimize koyduğumuz hedeflere ulaşmak için ihtiyacımız olan motivasyonu sağlayan bir düşünce türüdür umut. Yeni bir yıl, yeni bir iş, yeni bir arkadaş… Hayatımızdaki tüm yeni başlangıçların yoldaşı olur. Sığınağımızdır çoğu zaman. Bir çocukluk hayali ile başlar ve yaşantımız boyunca öyle de devam eder. Ümitlerimiz hayallerimizi besler, hayallerimiz de ümitlerimizi. Öylesine güçlü bir olgudur ki, ümit ettiğimiz oranda mutlu olur ve yaşamdan doyum alırız; ta ki beklentilerimizin gerçekleşmediği o anla yüzleşene kadar. Umut etmek, ümitlenmek ne kadar güçlü ise beklentinin boşa çıkması, arzu edilenin gerçekleşmemesi de o denli yıkıcı olur. Ümidimizi yitirdiğimiz andan itibaren kendimize, yaşadığımız ana ve geleceğe dair tüm inancımızı da kaybeder, hayal kırıklığının dibine düşüp her şeyden hatta kimi zaman hayatımızdan dahi vazgeçeriz. Başta depresyon olmak üzere çoğu duygudurum bozukluğunun kökeninde kendinden, yaşadığı andan ve gelecekten vazgeçmek yani “ümidini yitirmiş olma” hali vardır. Şiddetli depresyon yaşayan biri için artık yaşamın bir anlamı yoktur. Bundan dolayıdır ki intihar vakalarının birçoğunda ortak temanın “umutsuzluk” olduğunu görürüz.

Umut etmek, ileriye yönelik hayallere sahip olmak insanoğlunun en büyük motivasyonudur. O yüzden hayal kırıklığına uğramamak adına hayal kurmaktan vazgeçmek yerine onlardan ders alarak tüm yaşadıklarımızı olgunlaşma sürecimizin bir parçası olarak görmeye çalışmalıyız. Bunu yapabilmenin birkaç yolu var. Öncelikle kendimize sıkça hayatın tek bir seçenekten ibaret olmadığını hatırlatmalıyız. Kurduğumuz hayalin gerçekleşmeme ihtimalini göz önünde bulundurup farklı alternatifler belirleyebilirsek gerçekleşmeyen bir hayal ya da yerine gelmeyen bir beklenti bizi yerle bir etmeyecektir. Gerçekleşmeyen beklentileri bir kenara koymaktansa neden gerçekleşmemiş olabileceklerini sorgulayarak onları yeniden yapılandırabiliriz. Hayal kırıklığı yaşadığımız durumda sonucun bu şekilde olmasına nelerin yol açtığını tespit edersek bir sonraki sefer bu şartları değiştirmek suretiyle yeni alternatifler yaratabiliriz. Gerçekçi beklentiler hayal kırıklığı riskini azaltacaktır, onun için yapılandırma aşamasında beklentimizin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulamalıyız. Bu çok sübjektif bir olgu olduğu için tek başına gerçekleştirmekte zorlanabiliriz. O vakit, yakınlarımızın görüşünü almak bize objektif bir bakış açısı sağlaması açısından son derece faydalı olacaktır. Beklentimizi yapılandırırken düşüncelerimizi de aynı doğrultuda yapılandırmaya çalışmalıyız. Yaşadığımız hayal kırıklıklarının olumsuz bir şekilde formatladığı düşünce sistemimizi kontrol altına alarak olumlamaya çalışmak, olumsuz düşüncelerin yarattığı negatif hislerimizi de pozitife çevireceği için bu ruh halimiz ileriye yönelik yeni ve taze başlangıçlar yapmamıza olanak sağlayacaktır.

Sonuç olarak, hayal kırıklığı bize her çelme taktığında yere yüzükoyun kapaklansak da önemli olan orada kalmamamızdır. Her ne durumda olursak olalım alternatif çıkış yollarının var olduğunu hatırlayıp düştüğümüz yerden doğrulalım ve yola devam edelim. Ne hızda doğrulduğumuzun pek de bir önemi yok. Asıl önemli olan daha öne yaşadığımız hayal kırıklıklarının bundan sonra kuracağımız onca güzel hayali engellemesine izin vermemek!

İnsanın ilacı yine insandır!

İnsanın ilacı yine insandır!

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs pandemisini geride bıraktık derken “asrın felaketi” olarak tanımladığımız bir depremle sarsıldık. Depremin yol açtığı can kayıplarıyla ateş sadece düştüğü yeri yakmadı, ulus olarak darmaduman olduk. Bu acı olayın artçı duyguları olan endişe, stres ve korku gündelik yaşantımızı ele geçirdi. Deprem felaketinden sağ kurtulanların hayata tutunma süreçlerinde var olan destek çalışmaları bir kere daha gösterdi ki insanın ilacı yine insan oldu.

Pek çok insan sorunları tek başına halletmenin daha kolay olduğunu ve kendi sağlıklarının yalnızca kendilerinin endişelenmesi gereken bir şey olduğunu düşünse de aslında durum hiç de böyle değil. Bazı şeyleri kendi başımıza yapmak önemli olsa da işler zorlaştığında yanımızda olan bir destek sistemine sahip olmak, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı korumak için çok önemlidir. İnsanlar işbirliği içinde yaşamak için tasarlanmış sosyal varlıklardır. Bir kriz anında birbirimize yardım etmek hem kaynakları toplamanın ve paylaşmanın pratik bir yoludur hem de kendi iyiliğimiz için önemlidir. İnsanlar acı zamanlarında başkalarıyla bağlantı kurduklarında fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak daha iyi olurlar. Böyle bir bağlantı bizi izolasyondan ve kimsenin acımızı anlamadığı fikrinden korur. Araştırmalar, güçlü bir destek sistemine sahip olmanın daha yüksek düzeyde esenlik, daha iyi başa çıkma becerileri ve daha uzun ve sağlıklı bir yaşam gibi birçok olumlu faydası olduğunu göstermiştir.

Sosyal destek, ihtiyaç veya kriz zamanlarında başvurabileceğimiz arkadaş ve aile dahil olmak üzere güvenebileceğimiz diğer insanlara sahip olmak anlamına gelir. Sosyal destek, olumsuz yaşam olaylarına karşı bir tampon görevi görür. Sosyal kulüpler gibi resmi ya da arkadaş buluşmaları gibi gayri resmi sosyal ağlar bir aidiyet, güvenlik ve topluluk duygusu sağlar. Güvenilir kişilerden alınan sosyal destek, stresin psikolojik ve fizyolojik sonuçlarını azaltan bir cankurtarandır. Kanser ya da benzer hastalıklara sahip bireyler, kapsamlı sosyal desteğe sahiplerse daha yüksek hayatta kalma oranlarına sahiptir. Yakın kişisel ilişkilere sahip olanlar, yas, iş kaybı, tecavüz ve boşanma gibi çeşitli stres etkenleriyle daha iyi baş ederler.

Güçlü bir destek sistemine sahip olmanın ruh sağlığı açısından da olumlu faydası vardır. Araştırmalar sosyal desteğe sahip olmanın depresyon, kaygı ve stresi azalttığını kanıtlamıştır. Sadece ruhsal ve fiziksel sağlık değil kişisel gelişim veya yeni becerilerin geliştirilmesi için de etrafta destek verecek doğru insanların var olması önemlidir. İyi bir destek sistemi ile, uğraştığımız her alanda gelişebilir ve potansiyelimize ulaşabiliriz.

Etrafımızda böyle bir destek sistemini oluşturmak için bireysel olarak yapabileceğimiz bazı şeyler var:

  • Başkalarıyla etkileşime girmeyi sağlayacak kurslara katılmak, gönüllü organizasyonlarında yer almak, gruplar halinde yeni aktiviteler denemek,
  • İş yerinde benzer düşüncelere sahip kişilerle yakınlaşmak,
  • Mevcut sosyal çevre ve aile ilişkilerini gözden geçirip olumlu ve doğru tavsiyeyi veren kişileri seçmek,
  • İhtiyaç olduğunda yardım istemek ve bu yardımı kabul edebilmek.

Unutmayın, başkalarına ulaşmak bir zayıflık değil aksine bir güç işaretidir. Desteklenmek kadar başkalarına destek olmak da önemlidir. İyi bir destek sistemine sahip olmak iki yönlü bir yoldur, desteklendiğimiz kadar bizim de hayatımızdakileri desteklememiz gerekir.

Yazıma burada son verirken satırlarımı bir nokta ile değil geçmişten gelen şu dizelerle tamamlamak isterim:

Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsa. İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa, uzansak sonsuza…

 

Doğaya sahip çıkalım

Doğaya sahip çıkalım

Sürdürülebilirlik… Son zamanlarda bir hayli gündemde olan, benim de kendi hayatıma olabildiğince entegre etmeye çalıştığım bu akımı, hor göre göre tüketme seviyesine getirdiğimiz doğaya olan bir borcumuz gibi görüyorum. Doğa bedel ödemeden sahip olabildiğimiz tek zenginlik. Hal böyle olunca biz insanoğlu onu yıllarca hafife aldık ve çok da dikkatli kullanmadık. Ormanları yok ettik, gereksiz yere avladık, bize yaşam kaynağı olan sularımızı kirlettik. Üstelik tüm bunları yaparken kendimize ne büyük sosyal ve ekonomik maliyetler yarattığımızı pek de fark edemedik. Örneğin, ormanları yok ederek gıda veya ilaç için kullandığımız diğer önemli organizmaların yaşam alanlarını yok ettik. Ağaçsız araziler yaratarak toprak erozyonlarına yol açtık.

Doğal dünya varoluşumuzun temelini oluşturur. Ormanlarımız, nehirlerimiz, okyanuslarımız ve topraklarımız bize yediğimiz gıdayı, soluduğumuz havayı, ekinlerimizi ve suladığımız suyu sağlar. Doğayı ihmal edip ona zarar veren eylemlerde bulunursak, su, yiyecek, barınak gibi temel ihtiyaçlara ulaşmakta o kadar zorlanırız. Doğaya iyi bakmanın yolu sürdürülebilirlikten geçiyor. Gündelik yaşantımızda kullandığımız her şey doğal kaynaklardan geliyor. Ancak birçok kaynak, değiştirilebileceğinden daha hızlı tükeniyor. Sürdürülebilirlik gelecek nesillerin de doğal kaynaklardan faydalanabilmeleri için bu kaynakları sorumlu bir şekilde kullanma pratiğidir.

Doğa, sadece ihtiyaçlarımıza hizmet eden bir kaynak deposu değildir. Aksine, toprak, su, bitkiler, hayvanlar ve insanlar da dahil olmak üzere tüm yaşam formlarının hayatta kalmak için bağlı olduğu, oldukça entegre, birbirine bağlı işleyen bir sistemdir. Dünya üzerinde var olan canlıların çeşitliliğini devam ettirmek de sorumluluğumuz olmalı çünkü doğadan elde ettiğimiz ürünler ve faydalar da bu çeşitliliğe bağlıdır. Fakat ne yazık ki bizler avlanma, kirlilik, yaşam alanlarının tahribatı ve küresel ısınmaya katkı yoluyla bu çeşitlilik kaybını hızlandırıyoruz. Bir tür soyu tükendiğinde, sonsuza dek dünya için kaybolur. Dünya üzerinde var olan bazı türlerin yok olmasına neden olabilecek avcılık uygulamalarının ortadan kaldırılması için gerekli desteği vermeliyiz nitekim farkında olmadan yok ettiğimiz bir tür bizim hayatta kalma sebebimiz olabilir.

Tarih boyunca, insanlık için birçok faydaya sahip olarak kabul edilen doğal dünya hayatımızın birçok alanını iyileştirebilecek ve bir insan olarak kendimizi daha mutlu hissetmenize yardımcı olabilme özelliğiyle psikolojimizle de doğru oranda bir ilişkidedir. Bize temiz hava sağlayan, duyularımızı harekete geçiren, ilham veren, gevşememizi sağlayan, fiziksel sağlığımıza iyi gelen, terapi görevi gören, hayatın değerini anlamamıza yardımcı olan doğanın depresyonu, kaygıyı, stresi ve öfkeyi azalttığı ve genel olarak psikolojik refahı artırdığı defalarca kanıtlanmıştır.

Sağlığımız, mutluluğumuz ve refahımız için güvendiğimiz birçok şeyin kökeni doğa ve içinde barındırdığı canlılarda. Daha sürdürülebilir seçimler yapmazsak içinde yaşadığımız gezegenimizin ekosistemini korumamız ne yazık ki olamayacak. Neyse ki dünyanın dört bir yanındaki pek çok hükümet ve işletme artık bu gerçeğin farkına varmış ve harekete geçmiş durumda. Hiçbir şey için geç değil! Siz de hemen şimdi doğayı korumaya başlayabilirsiniz. Nasıl mı? Atıkları ayırabilir, yaşadığınız alanı temiz tutabilir, elektrik ve su tasarrufu yapabilir, bazı şeyleri yeniden kullanabilir ya da geri dönüştürebilir, daha fazla atık üretecek temel olmayan ürünleri satın alınmasını sınırlayabilirsiniz. Zaman farkındalık zamanı. Doğanın toplumumuz ve ekonomimiz için değerini hatırlarsak kısa vadeli kazanç için onu yok etmek yerine doğayla uyum içinde yaşamanın önemini anlarız.

Haydi hep birlikte doğaya sahip çıkma zamanı…

Kl. Psk. Şehnaz Tuna

Kıskançlığa dair…

Kıskançlığa dair…

Kl. Psk. Şehnaz Tuna

Gündelik dilde “başkasında olanı isteme”, “başkasının sahip olduğuna özenme” gibi durumları ifade etmek için de kullanılabilen kıskançlık kelimesinin kadın-erkek ilişkilerindeki asıl tanımı: “Kişinin yaşadığı ilişkisini tehlikeye sokacak (ilişkinin bitmesi, sevgilisini/eşini kaybetme), romantik bir rakibe karşı duyulan duygusal reaksiyon” olarak yapılabilir. Bu olumsuz duygu her iki cins için aynı şekilde üzücü ve yıpratıcı olsa da erkeklerin kıskançlığı daha çok cinsel unsurlarla tetiklenirken kadın kıskançlığının altında duygusal yakınlaşma tehdidi oluyor.

Evrensel ve son derece insani bir duygu olan kıskançlık belirli sınırlar dahilinde yaşandığında yer, zaman, mekân ya da kültürel farklar gözetmeksizin normal olarak karşılansa da bu sınırlar aşıldığında istenmedik ve beklenmedik olaylara yol açabilir. Aşırıya kaçtığı zaman yaşayan kişiye derin bir acı, yaşatılana ise oldukça fazla zarar veren kıskançlık duygusu insan ilişkileri açısından son derece yıkıcıdır.

Öfke, güvensizlik, utanç ve kendinden şüphe duyma gibi eşlikçi negatif duyguları beraberinde getirdiği için bastırılan ve itiraf etmekten kaçınılan kıskançlık doğuştan sahip olunan bir kişilik özelliği olarak var olabildiği gibi yaşanan bazı travmatik olaylar sonrası da kendini gösterebilir. Örneğin, erken yaşta sevgilisi tarafından aldatılan ve bununla baş edemeyen bir genç, yetişkin dönemlerinde yaşadığı ilişkilerinde partnerine karşı kıskanç bir tutum sergileyebiliyor. Indiana Üniversitesi psikoloji profesörü Robert Rydell’in kıskançlığın kökenini araştırdığı çalışmasının sonucunda eşlerini kıskanan ve eşlerinden şüphe duyan kişilerin kendine güvensizlik ve kaygı düzeylerinin daha yüksek, benlik saygı seviyelerinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Kıskançlık bu tarz sağlıksız durumlara yol açtığı gibi, kıskanç çiftler birbirlerini istenmeyen şekillerde kontrol ediyor, nerede olduklarını sürekli takip ediyor ve bu şekilde ilişkilerinde tamiri zor zararlara yol açabiliyorlar. Kıskançlığın bireysel zararları da bir hayli fazla. Örneğin eşine sahip çıkma iç güdüsünde olan kişi kıskandığı rakibine benzemeye çalışarak onun özelliklerine sahip olmaya çalışabiliyor. Daha da uç boyutlarda bu durum kişinin kimlik çatışması yaşamasına ve hatta depresyona girmesine dahi yol açabiliyor.

Dozunda kıskançlık ise kadın-erkek ilişkilerine tat katıyor. Kimi araştırmacılara göre kıskançlık aşkın mevcut birkaç katmanından biri, hatta bazı durumlarda bu negatif duygu pozitif sonuçlara da yol açabiliyor. Örneğin aşırıya kaçmayan kıskançlık, kaybetme korkusunu gündeme getirdiği için eşlerin birbirlerine verdikleri değerin bir ölçütü olarak algılanabiliyor.

Genel olarak söyleyebiliriz ki kıskançlık duygu olarak değil de meydana getirdiği yıkıcı davranışlardan dolayı tehlikeli bir hal alıyor. Buna verilecek en tanıdık örnek eşini ya da sevgilisini kıskanan bir erkeğin sergilediği tavırlardır. Nitekim, ülkemizde yaşadığımız kadın cinayetlerinin büyük çoğunluğunda fail kıskanç bir eş, erkek arkadaş, eski eş ya da eski erkek arkadaş oluyor.

İçinde bulunduğumuz dönemi geçmişten bağımsız değerlendirdiğimizde teknolojinin son derece yoğun kullanıldığı modern çağda eşini sürekli kontrol etmek demek ciddi bir zaman kaybı ve stres yükünün altına girmektir diyebiliriz. Nitekim günümüzde artık eşler aynı odada otururken bile ellerindeki telefonla başka kişilerle yazışıp birbirlerini aldatabiliyorlar. Dolayısıyla bu durumun kontrolü neredeyse hiç mümkün değil. İşte bu yüzden kıskançlığın o cayır cayır yakan ateşten çemberinde kavrulmamak için çözümlerden biri kişinin sevdiğine güvenmesidir.  Madalyonun bir de öbür yüzü var tabii ki. Bir gün sevdiğimiz kişi tarafından gerçekten aldatıldığımızı öğrenirsek kıskançlıkla kendimizi tüketmek ya da kişiliğimizden ödün vermek yerine bırakıp gidebilmeliyiz. Aksi takdirde bu şekilde yaşanmaya devam edecek bir hayat her iki taraf için de cehennemden daha beter bir hal alacaktır.

Sonuç olarak kıskançlık, kimi durumlarda ilişkileri besleyen bir güç olsa da belli sınırlar aşıldığında oldukça yıkıcı durumları da beraberinde getiren bir duygudur.

Her şeyde olduğu gibi kıskançlığın da “Azı karar! Çoğu zarar!

Ekonomik belirsizlik sürecinde dayanıklı kalmanın yolları

Ekonomik belirsizlik sürecinde dayanıklı kalmanın yolları

Kl. Psk. Şehnaz Tuna

İçinde bulunduğumuz bu dönem Türk lirasının büyük oranda değer kaybetmesi, yüksek enflasyon ve önü alınamayan pahalılık ülkemizdeki ekonomik krizin göstergeleri olup çoğumuzun yaşam standardını bir hayli düşürmüştür. Bir ülkenin ekonomisinde inişler ve çıkışlar döngünün normal bir parçası olsa da bu durum belirsizliğe yol açan özelliğiyle kişilerin ruh halini de oldukça olumsuz yönde etkileyebilir. Bu etkileşimin en büyük sebeplerinden biri ekonomideki belirsizliğin yarattığı kontrolsüzlük hissidir. Ekonomik belirsizlik dönemlerinde işsizlik tırmanabilir, kişilerin satın alma gücü azalabilir; durum böyle olunca güven duygusunun yitirilmesi de kaçınılmaz olur.

Özellikle kriz tanımını alan dönemlerde uzmanlar bile neyin ne zaman gerçekleşeceğini ya da değişikliklerin ne kadar şiddetli olabileceğini her zaman çok net tahmin edemeyebilirler. Bu yüzden bu tür değişimlere hazır olmak sarsılan güven duygusunu güçlendirmek için gereklidir. Ekonomik ve finansal belirsizlik çok fazla endişeye neden olabilir dolayısıyla böyle zamanlarda zamanlarda mali durumu olabildiğince koruyabilmek var olan panik ve kaygı duygusunu hafifletecektir.

Ekonomik kriz döneminde dayanıklı kalabilmek ve ruhsal durumumuz koruyabilmek için bazı önlemler önceden alınabilir:

Borçtan Kaçınmak

Enflasyon yükselirken, kredi kartı bakiyenizi artırmaya devam etmek ciddi bir mali yıkıma yol açabilir. Borçlanmak sadece bir stres unsuru değildir aynı zamanda bütçeyi de zorlayabilir. Bu yüzden borcunuzu olabilecek en az rakama indirmek çok önemlidir. Bunu gerçekleştirebilmek için bütçeniz dahilinde en küçük borcu ödemeye başlayabilirsiniz. İmkân oldukça bir sonraki borcu ödemeye devam etmek toplam rakamı indireceği gibi kontrol hissi de sağlayacaktır. Asgari ödemelerinizi takip etmek de borcunuzu azaltmanıza yardımcı olacak yöntemlerden biridir.

 Bütçeyi Gözden Geçirmek

Ülke ekonomisini kontrol edemezsiniz ancak kendi bütçenizi kontrol edebilirsiniz. Harcamalarınızın farkında olmak ve bugünkü gibi yüksek enflasyon dönemlerinde olağandışı alımlar yapmamak önemlidir. Masrafları kısmak, ekonomik bir gerileme sırasında bile kendi mali durumunuzun kontrolünü yeniden kazanmanıza yardımcı olabilir. Bütçenize ve yaşam tarzınıza bir göz atabilir ve giderleri azaltmanın farklı yollarını düşünebilirsiniz. Örneğin, ev giderleri bütçenizin önemli bir bölümünü oluşturuyorsa enerji tasarrufu yapmak maliyeti düşürmenize yardımcı olacaktır. Dışarıdan yemek söylemek yerine evde yemek pişirmek, indirimleri takip etmek gibi birtakım stratejiler yine genel maliyeti azaltmanın yollarıdır. Masraflarınızı kıstıktan sonra oluşabilecek artı geliri borçlarınızı kapamak için kullanabilir ya da acil durumlar için kenarda tutabilirsiniz.

 

Kumbara Tekniği

Atalarımız “Damlaya damlaya göl olur.” demişler. Acil durumlar için kenara biraz fazladan para ayırmak ya da azar azar para biriktirmek hiç beklemediğiniz bir açığınızı kapatmaya yardımcı olabilir. Her hafta veya her ay bir miktar tasarruf etmek bile para biriktirmenize yardımcı olabilir. Birikime ne kadarla başladığınızın hiç önemi yok, yeter ki başlayın! Kumbara mantığıyla yapılan bu tür bir tasarruf günlük yaşantınızı çok etkilemeden bütçenize destek yaratmak için harika bir fırsat olacaktır.

Farklı Yatırımlar

Ekonomik belirsizlikte neyin değer kazanıp neyin kaybedeceğini kestirmek güç olacağı için birikimlerinizi çeşitlendirin. Böylece değişken piyasa ortamında tek seferde büyük bir kayıp yaşama riskini azaltmış olursunuz. Unutmayın kaybınız ne kadar büyük olursa ruhsal durumunuz o boyutta etkilenecektir. Risk almayın!

Acil Durum Planı

Ekonominin öngörülmez olduğu bu tarz dönemlerde beklenmedik bir durumun ek masraf veya gelir kaybı getirmesi durumunda bir planınızın olması zihninizi rahatlatmaya yardımcı olacaktır. Örneğin, işinizi kaybederseniz ne yapacağınızı önceden düşünmek faydalı olabilir. Kıdem tazminatı, işsizlik veya sağlık sigortası kapsamı gibi hangi ek gelir veya yardımlara hak kazanabileceğiniz konusunda bilgi sahibi olmak önemlidir. En kötü senaryoyu düşünmek B planınızı oluşturmanıza yardımcı olacak ve sizi güvende hissettirecektir.

Ekonomide öngörülemeyen iniş çıkışlar olsa da bu ekonomik ve finansal koşullar sonsuza kadar sürmeyecektir. Piyasalar er ya da geç düzelip sıfırlanır ve bir sonraki döngü için zemin hazırlar. Ekonomik kriz sürecinde koşullar kısa vadede umutsuz ve iç karartıcı görünse de bunların uzun vadede düzeleceğini hatırlamak olumsuzluk girdabında boğulmak yerine tüm gücümüzle direnip yola devam etmemizi sağlayacaktır.

 

Duygularınızın sizi tüketmesine izin vermeyin

Duygularınızın sizi tüketmesine izin vermeyin

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

İnsanoğlunun sahip olduğu en kıymetli özelliklerinden biri hiç kuşkusuz hissedebilme yetisidir. Duygular olmadan süregelen bir ömrü tadı tuzu olmayan bir yemeğe benzetebileceğimiz gibi böyle bir yaşamı hayal etmek neredeyse imkânsız, öyle değil mi? Söylenişleri kültürden kültüre, dilden dile değişse de bazıları zaman içerisinde farklı formlara evrilseler de insana ait duyguların hemen hepsi zamansız ve evrenseldirler. Avcı toplayıcı döneminde vahşi bir hayvanla burun buruna gelen bir insanın hissettiği korkunun bugün benzer bir durumda yaşanılacak duygudan şiddet ve nitelik olarak hiçbir farkı yoktur. Duygunun zamansız niteliğindendir ki modern aşkın gücünü tanımlarken Sultan Süleyman’ın Hürrem’e olan aşkından dem vurmak mümkündür.

Hisler, insanı insan yapan önemli bir olgu olmalarına rağmen aşırı odaklanıldığında kişiye zarar verecek kadar güçlü bir hale gelebilirler; paradoksal bir şekilde, görmezden gelindiklerinde de etkinlikleri yine bir o kadar artar. Bundan dolayı danışanlarımla yaptığım görüşmelerde duygularımızı ele alış biçimlerini konuşurken iki farklı yaklaşımı vurgularım. Bunlardan birincisi olumsuz duygulara odaklanmamaktır. Nasıl ki mutlu anımıza odaklandığımızda mutluluk hissimiz kat kat artar, benzer durum olumsuz duygularımız için de geçerlidir. Bu tıpkı uyumaya hazırlanan küçük bir çocuğun yatağının karşısındaki duvarda gördüğü bir gölgeye odaklanıp hayalinde onu kocaman ama aslı olmayan bir canavara dönüştürmesine benzer. Bizler de yetişkinler olarak sıradan bir kaygımıza odaklandığımızda onu besleyip büyütür ve dünyamızı bir anda ters yüz edecek bir boyuta çıkartabiliriz. Duygularla baş etmede en sık düştüğümüz tuzak ise olumsuza odaklanmamak uğruna onları tamamen yok sayma eğilimidir. Benim bu noktada seanslarımda telaffuz etmeyi sevdiğim bir cümle vardır ki o da “Direndiğin şey var olmaya devam eder!”

Duygularımızı ele alış biçimindeki bir diğer yaklaşım onları kabul edebilmektir. Tıpkı olumlu duygular gibi olumsuz duyguları yaşamanın da son derece normal olduğunu kendimize sıkça hatırlatmalıyız. Hatta bu duygulara izin vermek ve onlara kucak açmak olumsuz duyguların üzerimizdeki hakimiyetlerini anında azaltacaktır. Aksi takdirde halı altına süpürülen negatif duygular psikanalizin babası Sigmund Freud’un da öne sürdüğü gibi ileride çok daha istenmeyen bir şekilde ortaya çıkarlar. Bu durumda olumsuz her tür duyguyu öncelikle kabul etmek sonrasında bunları ifade edebilmek son derece önemlidir.

Duygularımızla baş etme yolunda faydalanacağımız en etkin yöntem, bilişsel davranışçı terapide sıkça kullanılan “düşünce kontrolü” egzersizleridir. “Olay-duygu” ilişkisini kısaca özetlemek gerekirse: Bizler bir olay meydana geldiğinde tepki olarak yaşadığımız duyguları direkt olarak olayın kendisiyle ilişkilendiririz. Aslında sistem bu şekilde işlemez. Yaşadığımız olayın ertesinde olumsuz duygu(lar) deneyimlememize yol açan sebep, sahip olduğumuz olumsuz düşüncelerimizdir. Bunlar “negatif otomatik” düşünceler olarak adlandırılır. Mutsuzluk, öfke, kıskançlık, kaygı, hayal kırıklığı gibi her tür olumsuz duyguyu hissettiğimiz anda bu duygulara odaklanıp onları besleme ya da onlardan kaçarak yok saymak yerine öncelikli olarak hislerimize yol açan negatif otomatik düşüncelerimizi bulmalıyız. Sonrasında da çoğu gerçekten uzak ve mantık dışı olan bu olumsuz düşünceleri çürütecek olumlu ve rasyonel düşünceler üretmeye çalışmalıyız. Yeni oluşturduğumuz düşünceler ne kadar kuvvetli olurlarsa negatif otomatik düşüncelerimizin etkisini, dolayısıyla hissettiğimiz olumsuz duyguların kuvvetini azaltmamız da o kadar başarılı olacaktır.

“Olay-düşünce-duygu” döngüsünü göz önüne aldığımızda benzer bir şekilde olumsuz düşüncelere de odaklanmamak gerekiyor.  Aksi takdirde istenmeyen duyguların bizi tüketmesi kaçınılmazdır. Düşünce egzersizlerini yaşam tarzı olarak belirlediğinizde duygularınızı ne kadar rahat yönetebildiğinizi göreceksiniz.

Duygularınızı kucaklayarak onları dolu dolu yaşayın ama gücün sizde olduğunu kendinize sıkça hatırlatarak özellikle olumsuz duygularınızın sizi tüketmesine asla izin vermeyin!