Yazılar

Sabah ilaçları sahurda, akşam ilaçları iftarda!

Sabah ilaçları sahurda, akşam ilaçları iftarda!

Oruç tutmak isteyen hastaların ilaç kullanımına dikkat etmeleri gerektiğini ifade eden uzmanlar, gebelerin, yolcuların ve ciddi sağlık sorunları olan bireylerin oruç tutmamaları gerektiğini hatırlatıyor. Bazı ilaçların sabah-akşam alınması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Bu durumda eğer oruç tutmalarında sakınca görülmediği dile getiriliyorsa sabah ilaçlarını sahurda, akşam ilaçlarını iftarda almak kaydıyla ilaçlarını aksatmamaya özellikle özen göstermeleri gerektiğini hastalarımıza öneriyoruz.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi, ilaç kullanımına özen gösteren hastaların oruç tutup tutamayacağını değerlendirdi.

Dr. Firdevs Seyfe Şen

Dr. Firdevs Seyfe Şen

Kimler oruç tutamaz?

Oruç tutmak isteyen hastaların ilaç kullanımına dikkat etmeleri gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, İslam dininin oruç tutma konusunda belli sınırlamalar getirdiğini, oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe edilen kimse ile hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanan kişilerin oruç tutmamaları gerektiğini hatırlattı. Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, gebelerin, yolcuların ve ciddi sağlık sorunları olan bireylerin oruç tutmamaları gerektiğini hatırlattı.

Hastalar doktor izni olmadan karar vermemeli

Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, psikiyatrik hastalıklarda, diyabette, tansiyonda, düzenli ilaç kullanan hastaların dini açıdan oruç tutmakla ilgili bir yükümlülüklerinin olmadığını ifade ederek, “Ama tüm bunlara rağmen kendini iyi hisseden ve oruç tutmak isteyen hastalarımızın oruçlarını tutarken özellikle doktorlarıyla görüşmesi ve doktorların izni olmadan bu kararı vermemelerini kesinlikle öneriyoruz.” dedi.

Sabah ilaçlarını sahurda, akşam ilaçlarını iftarda alabilirler

Bazı ilaçların sabah-akşam alınması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Bu durumda eğer oruç tutmalarında sakınca görülmediği dile getiriliyorsa sabah ilaçlarını sahurda, akşam ilaçlarını iftarda almak kaydıyla ilaçlarını aksatmamaya özellikle özen göstermeleri gerektiğini öneriyoruz hastalarımıza.” şeklinde sözlerini sürdürdü.

Alkol bağımlılığı iradesizlik değil, önemli bir beyin hastalığı!

Alkol bağımlılığı iradesizlik değil, önemli bir beyin hastalığı!

Alkol bağımlılığının iradesizlik değil, önemli bir beyin hastalığı olduğunu ifade eden uzmanlar, alkol bağımlılığının; kişinin haftalar, aylar ve yıllar içerisinde planladığı miktarlardan daha fazla tüketmeye başlamasıyla ortaya çıktığını söylüyor. ‘Alkol kokuyorsa alkol bağımlılığı vardır’ demenin uygun olmadığını dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Her gün alkol tüketilmesi bağımlılık için geçerli bir kriter değildir. Kişi, aralıklarla alkol tüketerek alkol bağımlısı olabilir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 1-7 Mart Yeşilay Haftası dolayısıyla, alkol bağımlılığı konusunu değerlendirdi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Dr. Alptekin Çetin

Alkol bağımlılığı nedir?

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol bağımlılığı önemli bir beyin hastalığıdır. İradesizlik falan değildir. Alkol bağımlılığı; kişinin haftalar, aylar ve yıllar içerisinde planladığı miktarlardan artık daha fazla tüketmeye başlaması, gündelik hayatını etkileyecek düzeylere gelmesiyle beraber ortaya çıkıyor. Bu bir süreç. Bir günde, haftada ya da ayda olan bir şey değil.” dedi.

“Herkesin bu hastalıkla ilgili yaşadığı deneyimler birbirinden farklı”

Alkol bağımlılığının, kişinin alkole temas etmesi, alkolle beraber keyif alması, alkolün hoşuna gitmesi, alkolün kaygısına, sıkıntısına iyi gelmesiyle ya da hoşuna gitmesiyle beraber kullanımı tekrarlaması sonucu aylar yıllar içerisinde ortaya çıkan bir hastalık olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Herkesin bu hastalıkla ilgili yaşadığı deneyimler birbirinden farklıdır. Yani 6 ayda hasta olacaksınız, bağımlılık ortaya çıkacak diye bir şey yoktur. Kişinin genetik yapısı, kalıtsal özellikleri, yaşamış olduğu başka hastalıklar, ruhsal hâli, sosyal çevresi, ortamda bulunan alkol, yakın çevresinde kullanılan alkol, genetik olarak birinci dereceden akrabalarında yaşanmış bir alkol bağımlılığının olması bağımlılık eşiğini değiştiriyor. Bu kişiden kişiye farklılık gösteriyor.” diye konuştu.

Alkol bağımlılığının pek çok belirtisi var

Alkol bağımlılığı belirtilerine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, şöyle devam etti:

“Pek çok farklı belirtiler var. Öncelikle kişinin sosyal hayatında ciddi sorunlar, ciddi düzensizlikler ortaya çıkmaya başlıyor. Yani, belli başlı sorumluluklarını kişi artık yerine getiremez hâle gelebiliyor. Vaktinde işine gidemeyebiliyor, işindeki performansı sağlıklı olmayabiliyor ya da aile bireylerine ayırdığı vakit istediği düzeyde olamayabiliyor. Sağlığı ile ilgili ciddi problemler ortaya çıkmasına rağmen bu problemlerle uygun bir şekilde baş edemiyor olabilir. Maddi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Çok fazla para harcamaya başlıyor ve buna rağmen bu harcamalar devam edebiliyor. Kişinin dikkatini çekebilecek pek çok bu tarz sorunlar olabiliyor.”

“Alkol kokuyorsa alkol bağımlılığı vardır demek uygun değil”

Alkol bağımlısı kişilerin illaki alkol kokmuyor olabileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol kokuyorsa alkol bağımlılığı vardır demek uygun bir şey değildir. Sosyal hayatın içinde durum değişebiliyor. Yoksunluk krizi oluşturabilir ama oluşturmayabilir de. Kişi uzun süreli devamlı alkol tükettiğinde, belli sebeplerle alkolden uzak kalırsa yoksunluk krizi ortaya çıkabilir.” dedi.

Yoksunlukta ne olabilir?

Yoksunluk durumuna da dikkati çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Dışarıdan kişilerin dikkatini çeken durumlar olabilir veya kişinin kendisinin yaşadığı sorunlar olabilir. Kaygısı artabilir. Uykusuzluk ortaya çıkabilir. Titremeler olabilir. Genellikle çevrede en çok dikkat çeken bu olur. Terlemeler olabilir. Sıkıntısı artabilir. Kimi zaman daha hoş durumlarda öfkeli ve saldırgan hâle gelebilir. Daha da uç durumlarda, daha ciddi nörolojik tablolarda ortaya çıkabilir. Yani kişi epileptik nöbet geçirebilir. Beyin ciddi anlamda alkolle baskılandığı için alkolün bir anda kesilmesiyle beraber epileptik nöbet ortaya çıkabilir.” şeklinde konuştu.

Dr. Alptekin Çetin

Kimler alkol bağımlısı?

Belli içme sıklığının alkol bağımlılığı riskini ortaya çıkardığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kadınlar ve erkekler için haftalık tüketim birimlerinin belirlendiği bilimsel çalışmalar vardır. Bunlar bizim için riskli tüketim olarak adlandırılıyor ama bazen danışanlarımızdan duyuyoruz, ‘Ben her gün alkol tüketmiyorum ki ben bağımlı değilimdir.’  Hayır, her gün alkol tüketilmesi bağımlılık için geçerli bir kriter değildir. Kişi, aralıklarla alkol tüketerek alkol bağımlısı olabilir. Bunun için farklı farklı ölçütler, değerlendirmeler vardır.” dedi.

Alkol bağımlılığı erken bunamaya neden olabiliyor

Alkolün, beyin hücrelerinin ölümüne neden olabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Beyinde küçülme oluyor. Bu da erken bunama hastalığının habercisidir. Erken bunama riskini ortaya çıkarır. Beyin kanamalarına daha yatkınlık olabilir. Ayrıca sadece beyin değil karaciğer de çok önemlidir. Alkol karaciğerde büyümeye neden olabiliyor. Karaciğerde büyüme olduktan sonra siroz süreci ortaya çıkabiliyor. Kaslar da çok etkileniyor. Ellerde, ayaklarda güçsüzlükler ortaya çıkabiliyor. Pankreas ciddi anlamda etkileniyor. Vücuttaki pek çok organ alkol ile beraber zarar görebiliyor.” diye konuştu.

Daha çok tüketmek için arkadaşlarından uzaklaşıyor

‘Alkol sosyalleştiriyor’ sözünü gerçeği yansıtmadığını, bağımlı kişilerin sosyal yaşantıdan yavaş yavaş çekilmeye başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kendi içine kapanıyor. Arkadaşlarından, sosyal çevresinden, ailesinden uzaklaşıyor. Yalnızlaşmaya başlıyor. Yalnızken belki daha çok alkol tüketiyor. Sosyal anlamda ciddi bir etkilenme oluyor. İş hayatı, arkadaş çevresi etkileniyor.” dedi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, bağımlılık başlangıcı için genç yetişkin dönemin risk olduğunu ifade ederek, “18-25 yaş arasındaki yoğun alkol tüketimi alkol bağımlılığı açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Ama hastalarımıza bakacak olursak her yaş grubunda alkol bağımlılığını sık görebiliyoruz. Sosyal bir sınıf ise yoktur. Alkol bağımlılığı her sosyal sınıfta görülebiliyor.” şeklinde konuştu.

Alkol bağımlılarının profesyonel yardım alması gerektiğini de söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bazı danışanlarımıza ayaktan tedavi uygulayabiliyoruz ama bazılarında alkol kullanımının beyne ve vücuda ciddi etkileri varsa, kişi alkolden uzak kalamıyorsa, alkolden uzak kaldığında ciddi yoksunluk belirtileri ortaya çıkıyorsa o zaman yatış sürecini planlamak gerekiyor.” dedi.

Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığını olumsuz etkiliyor!

Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığını olumsuz etkiliyor!

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinin bağırsak sağlığı için faydalı olduğunu dile getiren uzmanlar, prebiyotiklerin elma, kayısı gibi meyveler ve pırasa, kereviz gibi sebzelerde bulunduğunu söylüyor. Sağlıklı bir bağırsak sistemi için doğru beslenme alışkanlıklarının önemine dikkat çeken Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tek yönlü beslenmenin bağırsak sağlığını olumsuz etkilediğini kaydetti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, sağlıklı bağırsak sisteminin nasıl olması gerektiğini anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünleri bağırsak sağlığı için faydalı

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinin bağırsak sağlığı için faydalı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Özellikle kefir ve yoğurtta bulunan sağlıklı bakteriler, mikrobiyota dediğimiz trilyonlarca hücreyle beraber olan yararlı bakterilerin sayısını artırıyor, buna bağlı olarak sindirimi kolaylaştırıyor ve vücudun direncini artırarak kilo kaybında dahi etkileri oluyor.” dedi.

Prebiyotikler elma, kayısı gibi meyveler ve pırasa, kereviz gibi sebzelerde bulunuyor

Probiyotiklerle beraber prebiyotikler ve her ikisinin beraber olduğu simbiyotiklerin bulunduğunu da anlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Prebiyotikler bakterilerin, vücudumuzda bulunan mikroorganizmaların beslenmesinde rol oynayan maddelerdir. Prebiyotikler meyve ve sebzelerde bulunur. Elma, armut, turunçgiller, kayısı, şeftali, enginar, soğan, sarımsak, pırasa, kereviz ve mercimek de bulunuyor. Bunlar vücut tarafından sindirilmeyen fakat vücuttaki bakteriler tarafından sindirilebilen, sonuç olarak bakterilerin beslenmesini sağlayan ve vücuttaki immün sistemin güçlenmesini sağlayan maddelerdir. Günlük diyetimizdeki lif içeriğini artırırsak probiyotiği de sağlamış oluruz.” şeklinde anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Sağlıklı bir bağırsak sistemi için dikkat edilmesi gerekenler neler?

Sağlıklı bir bağırsak sistemi için olması gerekenlere işaret eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, şunları dile getirdi:

“Sağlıklı bir bağırsak sistemi için günlük beslenme alışkanlığımızda mümkün olduğu kadar doğal beslenmeye dikkat etmeliyiz. Özellikle her meyve sebzeyi mevsiminde yemeliyiz, kilo almamalıyız, her şeyden azar azar yemeliyiz.

İdeal bir bağırsak sağlığı için diyetimizde karbonhidrat, protein ve yağın dengeli olarak bulunması gerekmektedir. Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığımızı olumsuz etkilemektedir.

Ketojenik diyet gibi tek yönlü beslenmeler bağırsak sağlığını bozuyor

Yapılan bazı ketojenik diyetler adı altında tek yönlü beslenmeler bağırsak sağlığımızı ve vücut immün sistemimizi bozmaktadır. Her türlü besinden dengeli bir şekilde almak kaydıyla yemeliyiz, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeliyiz.

Evde yapabileceğimiz doğal besinler olarak ev yoğurdu, ev sirkesi, turşular vücut sağlınızın korunmasında rol oynamaktadır. Sadece beslenmeyle değil beraberinde egzersiz yapmalı, alkol ve sigaradan uzak durmalıyız.”

 

Öfke de duygusal yeme nedeni, hüzün de…

Öfke de duygusal yeme nedeni, hüzün de…

Bazı metabolik, psikolojik ya da sosyolojik faktörler nedeniyle kontrol kaybedildiğinde, beslenme sorunları yaşandığına işaret eden uzmanlar, bunlar arasında en sık görülenin duygusal yeme olduğunu söylüyor.

Duygusal yemenin, olumsuz duygulara karşılık olarak gelişen ve aşırı yeme eğilimini gösteren bir davranış bozukluğu olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Duygusal yeme özellikle olumsuz emosyonlar denilen yoğun stres, anksiyete, depresyon, kızgınlık, öfke ve hüzün gibi duygu yoğunlukları yaşandığında daha çok tetiklendiği biliniyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 26 Şubat-3 Mart 2024 tarihleri arasındaki Yeme Bozukluğu Farkındalık Haftasına dikkat çekerek, yeme bozuklukları ve psikoloji konusunu değerlendirdi.

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

En sık görülen yeme bozukluğu; duygusal yeme…

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, sağlıklı olabilmenin ön koşullarından birinin yeterli ve dengeli beslenmek olduğunu ifade ederek, “Bu kontrolü bazı metabolik, psikolojik ya da sosyolojik faktörler nedeni ile kaybettiğimizde çeşitli beslenme sorunları yaşanıyor. Bunlar arasında en sık karşımıza çıkan çeşidi ise duygusal yemedir.” dedi.

Duygusal yemenin, olumsuz duygulara karşılık olarak gelişen ve aşırı yeme eğilimini gösteren bir davranış bozukluğu olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh halinde gelişen olumsuzlukları kontrol etme dürtüsü ile ortaya çıkan bu yeme davranışında normalden çok daha fazla yemek yeme, gerekenden daha yağlı, tuzlu ve şekerli yeme davranışları gözleniyor.” şeklinde konuştu.

Duygusal yemeyi özellikle olumsuz emosyonlar tetikliyor

Bilim insanlarının farklı duygu durumlarının yemek yeme sürecinde, bireylerin yemek davranışını nasıl etkilediğini araştırdığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bunun sonucunda ise duygusal yemenin özellikle olumsuz emosyonlar denilen yoğun stres, anksiyete, depresyon, kızgınlık, öfke ve hüzün gibi duygu yoğunlukları yaşandığında daha çok tetiklendiği ortaya çıkarmıştır.” dedi.

Yalnızlık duygusunda boşluk hissi yemek yiyerek doldurulmaya çalışılıyor

Duygusal yemenin düşük benlik saygısı ve yetersizlik duygularıyla ilişkili olduğunun da saptandığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, şöyle devam etti:

“Kişilerin hayatlarında yaşadıkları olumsuzluklar yemek alışkanlıklarını ciddi anlamda etkiliyor. Ayrılıklar, aldatılmalar, kayıplar, işsizlik gibi yaşanan olumsuzluklar kişide ciddi anlamdan bir boşluk hissi yaratıyor. Yalnızlık duygusuyla baş edilememesiyle yeme bozuklukları başlayabiliyor ve sonrasında kişiler aidiyet duygusunu yitirebiliyor.  Bu noktada boşluğu yemek yiyerek doldurmaya çalışıyorlar.

“Bitkin ya da sıkılmış olduğunuzda sorunun çözümünü bulacağınız adres buzdolabı değil”

Oysa üzgün, öfkeli, yalnız, bitkin ya da sıkılmış olduğunuzda sorunun çözümünü bulacağınız adres buzdolabı değil. Bilmemiz gereken en önemli nokta, duygusal açlığın yiyecekler ile doldurulamayacağıdır.  İnsan yemek yediği anda kendini iyi hissedebilir ama yemek bittiğinde duygular bitmez üstelik kötü duyguların üstüne bir de fazladan alınan kilolar eklenebilir.”

“Bilinçsizce yemek yeme yerine bilinçli yemeyi öğrenebilirsiniz”

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, sorunun çözümüne ilişkin de şunları kaydetti:

“Duygularınızı ele almanın sağlıklı yollarını bulabilir, bilinçsizce yemek yeme yerine bilinçli yemeyi öğrenebilir, kilonuzu kontrol altına alıp duygusal gıda tüketimine son verebilirsiniz. Eğer siz de duygusal yeme noktasında kendinizi durduramıyorsanız mutlaka psikolojik destek almalısınız.” dedi.

İlaçları zamanından önce bırakmayın!

İlaçları zamanından önce bırakmayın!

Doktora muayene olduktan sonra verilen ilaçların zamanında ve uygun şekilde kullanılmasının önemini vurgulayan uzmanlar, ilaçların belirlenen sürede kullanılmamasının, direnç gelişimine ve hastalığın alevlenmesine neden olabileceği uyarısında bulunuyor.

Ülkemizde bilinçsiz ilaç kullanımının çok fazla olduğunu, çok sayıda antibiyotik, ağrı kesici ve mide koruyucu ilacın bilinçsizce kullanıldığını ve bunun sonucunda birtakım yan etkiler ortaya çıktığını dile getiren Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İlaçlar kimyasal maddelerdir. Kimyasal maddelerle zehir arasındaki çizgiyi belirleyen nokta ise ilaçların kullanma dozu ve şeklidir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, ilaç kullanımında doğru bilinen yanlışları anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

“Doktorun verdiği ilaçlar uygun ve zamanında kullanmalı”

Prof. Dr. Aytaç Atamer, kişilerin doktora muayene olduktan sonra verilen ilaçları uygun ve zamanında kullanması gerektiğini kaydederek, “Çünkü her ilacın bir kullanma süresi vardır. Örneğin bir enfeksiyon hastalığına karşı verilen ilacı hasta kendisini iyi hissettiği zaman keserse o an iyileşebilir fakat antibiyotiklere karşı bir direnç geliştirir. Buna bağlı olarak da sonrasında hastalık daha da alevlenebilir. Bu nedenle ilaçları zamanından önce bırakmak uygun değildir. Kullanılan ilaçlar ve hastalığa göre ilaçları zamanında kullanmak gerekir. Özellikle enfeksiyon hastalıklarına verilen ilaç zamanından önce bırakılırsa o an için rahatlamakla beraber daha sonrası için antibiyotik direnci gelişmekte ve aynı hastalıklara karşı daha güçlü antibiyotiklere geçmek durumunda kalınabilir.” dedi.

 “Eğer ilaçlar erken kesilirse hastalık iyileşmemekle beraber kronikleşiyor”

Antibiyotikler, ağrı kesiciler veya kronik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların yarıda kesilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Eğer erken kesilirse hastalık iyileşmemekle beraber kronikleşiyor.” şeklinde konuştu.

İnsanlar genellikle hekim tavsiyesinden ziyade komşusunun tavsiyesine göre ilaç aldığını da söyleyen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “İlaçlar her kişiye farklı etki göstermektedir. Kişinin kullandığı ilaç kendisine özgüdür. Bu nedenle komşuları ya da çevreyi dinlemek yerine hekimleri dinlemek gerekmektedir. Ülkemizde de bilinçsiz ilaç kullanımı çok fazladır. Çok sayıda antibiyotik, ağrı kesici ve mide koruyucu ilaçlar bilinçsizce kullanılmakta ve bunun sonucunda birtakım yan etkiler ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak ilaçlar kimyasal maddelerdir. Kimyasal maddelerle zehir arasındaki çizgiyi belirleyen nokta ise ilaçların kullanma dozu ve şeklidir.” dedi.

“Antibiyotik direnci olan durumlarda ölüme kadar uzanan bir direnç söz konusu olabiliyor”

Özellikle antibiyotik konusunda önemli bir problem yaşandığını dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Çünkü ilaç şirketleri yeni antibiyotikler geliştirmemektedir. Bu nedenle antibiyotik direnci olan durumlarda ölüme kadar uzanan bir direnç söz konusu olabilmektedir. Kişilerin yoğun antibiyotik kullanması ileride belki de yoğun bakım koşullarına neden olan bir hastalığa düştüğünde antibiyotik direnci yüzünden hayatta kalma şansları da azalabilir.” dedi.

Çocuklardan yetişkinlere kabakulak hastalığı…

Çocuklardan yetişkinlere kabakulak hastalığı…

Kabakulak hastalığının, bulaşıcı bir virüsün neden olduğu bir sağlık sorunu olduğunu ifade eden uzmanlar, bu hastalığın çocukluk döneminde sıkça görülmesine rağmen, yetişkinlerde de ciddi komplikasyonlara yol açabileceğini söylüyor. Kabakulaktan korunmak için en etkili yolun aşılanmak olduğunu dile getiren Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, kabakulak hastalığının erişkin yaşta geçirilmesinin ciddi klinik tablolara ve komplikasyonlara neden olabileceğini söyledi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı, kabakulak hastalığı hakkında bilgi verdi.

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, kabakulak hastalığının kabakulak virüsünün neden olduğu, bulaşıcı bir hastalık olduğunu belirterek, “Tükürük bezlerinde ve lenf bezlerinde şişme, ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, yorgunluk ve iştahsızlık ile başlar. Hastalar tükürük bezlerinin şişmesinden önceki 3 gün ve sonraki 5 gün boyunca bulaştırıcıdır. Hasta kişilerden öksürme, hapşırma konuşma sırasında havaya karışan damlacıkların solunması veya kirlenmiş eşyalar aracılığıyla bulaşır.  Destek tedavisi dışında özel tedavisi yoktur. Belirtilere yönelik tedavi ile genellikle 1-2 hafta içerisinde iyileşir.” dedi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Korunmak için en etkili yol aşılanma

Genellikle çocuklarda görülse de gençlerde ve erişkinlerde de görülebildiğini kaydeden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Çocukluk dönemin aşıları eksik kişilere bulaştırıcılık döneminde olan bir hasta ile temas etmeleri halinde virüs bulaşabilir. Kabakulak aşısı yapılmayan veya eksik yapılan çocuklar hastalığa karşı bağışık olmadıkları için, çocukluk, gençlik ve erişkinlik dönemlerinde hastalığı geçirebiliyor.” diye konuştu.

Kabakulaktan korunma yöntemleri hakkında da bilgi veren Dr. Dilek Leyla Mamçu, şunları dile getirdi:

“Kabakulaktan korunmak için en etkili yol aşılanmaktır. Kabakulak aşısı tek başına uygulanan bir aşı değildir. Kızamık ve Kızamıkçık aşısı ile beraber uygulanıyor (KKK veya MMR aşısı). Ülkemizde 2006 yılından beri Sağlık Bakanlığı Aşı Takviminde yer alıyor ve tüm çocuklara ücretsiz olarak uygulanıyor.  12. ayda ve ilkokul birinci sınıfta (6-7 yaş) iki doz şeklinde yapılması gerekiyor.”

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Erişkinlerde kabakulak hastalığı nasıl seyreder?

Dr. Dilek Leyla Mamçu, erişkinlerde hastalığın belirtilerinin genel olarak çocuklardakine benzer olmakla beraber daha şiddetli seyrettiğini kaydederek, “Tükürük bezlerinde tek taraflı veya iki taraflı şişme, ağrılı lenf bezleri, yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, testislerde şişlik ve acı en sık görülen belirtilerdir.” dedi.

Kabakulak hastalığının erişkin yaşta geçirilmesinin ciddi klinik tablolara ve komplikasyonlara neden olabileceğini vurgulayan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “En yaygın görülen ciddi tablo, testis iltihabıdır (ergenlik sonrası kabakulak geçiren her 5 erkekten birinde testis iltihabı gelişebilmektedir. Testis iltihabı olanlarda kısırlık gelişebilir). Nadir görülen diğer ciddi durumlar ise; beyin iltihabı, menenjit, pankreas iltihabı, yumurtalık iltihabı, geçici ve kalıcı işitme azlığı ve çok nadiren işitme kaybıdır. Gebeliğin ilk 3 ayında hastalık geçirilirse düşük riski artabilmektedir.  Nadiren ölümle de sonuçlanabilen bir hastalıktır.” diye konuştu.

Kabakulak aşısı yetişkinlere uygulanabilir mi?

Kabakulak aşısının normal şartlarda yetişkinlere uygulanan bir aşı olmadığını dile getiren Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Ancak salgın durumlarında sağlık çalışanlarına ve yaşlı bakımında çalışanlara uygulanabilir. Etkisi sınırlıdır.” dedi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu, hastalığa ilişkin yüksek ateş, şiddetli baş ağrısı, bilinç kaybı, şiddetli karın ağrısı ve kusma durumlarında gecikmeden hastaneye başvurulması gerektiğini de vurguladı.

Şeker patlatma oyunu: Bağımlılığa giden büyük tehlike

Şeker patlatma oyunu: Bağımlılığa giden büyük tehlike

Sanal kumarın son gözdesi, masumane görünen “şeker patlatma” oyunları gençler arasında hızla popülerlik kazanırken, beraberinde bağımlılık ve sorunlarını da getiriyor. Oyuna yatırılan bahis nedeniyle gençlerin kontrolsüz para harcamalarının olması ve sıklıkla ihtiyacının dışında para talep etmesinin dikkat çekici bir unsur olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Akıllı telefonlarla kolaylıkla erişim sağlanması da oyuna olan ilginin dozunu arttırıyor.” dedi.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, şeker patlatma oyunu ve bağımlılık arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.

“Şeker patlatma” oyununun gençlerin yoğun ilgi gösterdiği sanal kumar olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Renkli şekerlerin eşleştirilmesi veya çeşitli kombinasyonlarının sağlanması üzerine bahis yapılan bu oyun türü şansa dayalı gözükse de neden olduğu kayıplar ve yol açtığı sorunlar açısından sanal kumar bağımlılığını gündeme getiriyor.” dedi.

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Eğlence arayışı, oyuna para aktararak daha da arttırılıyor

Her kumar hikayesinin başlangıcında olduğu gibi bu oyunun da oyuncularına eğlence vadettiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Bu eğlencenin beynin ödül sistemindeki karşılığı ise dopamin salgılanmasıyla ortaya çıkan ‘haz’. Yalnızca oyunda uzun vakit geçirmekle sınırlı kalmayan bu eğlence arayışı, oyuna para aktararak daha da arttırılıyor.” diye konuştu.

Kaybettiklerini geri kazanma hedefinin sorunları beraberinde getirdiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, şöyle devam etti:

Gençlerin oyuna ilgisini canlı tutan etken akranlar arasında popüler olması

“Kazanmak ve kaybetmek arasındaki gelgitlerin yarattığı o heyecan bir süre sonra kayıpların da meydana gelmesiyle ‘Kaybettiklerimi tekrar kazanmalıyım’ diye yeni bir hedefi doğuruyor.

Gençlerin oyuna ilgisini canlı tutan diğer etken ise akranlar arasında popüler olması. Sosyal ortamlar gençleri arkadaş grubunun bir parçası olmak ve grubun dışında kalmamak için benzer deneyimleri tatmaya teşvik ediyor. Bir yandan ortak bir eğlencenin parçası olmak, diğer yandan grubun içerisinde kalmak için bu gibi etkileşimler dönem dönem şekil değiştirse de gençler arasında yaygın bir davranış biçimi.

Öte yandan akıllı telefonlarla kolaylıkla erişim sağlanması da oyuna olan ilginin dozunu arttırıyor.”

Aileler, çocuklarını bu tarz oyunlarda izlemeli ve belirtileri dikkatle takip etmeli

Dijital araçlarla geçirilen her an için ailelerin endişelenmesinin anlamlı olmayabileceğini, ancak bu davranışın sıklığı ve neden olduğu sorunların değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, belirtileri şu şekilde sıraladı:

“Sanal kumar bağımlılığından söz ederken diğer bağımlılık türlerinde olduğu gibi bireyin akademik, sosyal ve ailevi işlevselliğinin zayıfladığını gözlemliyoruz. Oyuna yatırılan bahis nedeniyle kontrolsüz para harcamalarının olması ve sıklıkla ihtiyacının dışında para talep edilmesi ilk dikkat çekici unsurdur.

Teknolojik araçlarla geçirilen zamanın yaş grubu için önerilen limitlerin üzerinde olması, bu dengenin bozulmasıyla birlikte akademik alanda başarının düşmesi, okul döneminde devamsızlıkların artması, keyif aldığı aktivitelerden uzaklaşması gibi değişiklikler sağlıklı iletişimi olan bir aile tarafından genellikle fark edilebilir.

Bireyin aile ortamında daha az bulunması, o anlarda da zihninin sürekli uzak kaldığı oyunda olması ve engellenmiş hissederek öfke belirtileri, tahammülsüzlük gibi tepkiler de bir sorunun varlığına işarettir.

Şeker patlatma oyunu sonrasında gözlemlenen bu değişim karşısında bireyle çözüme yönelik iletişim kurmakta zorlanılıyor ise özellikle bağımlılık alanında profesyonel destek alınması önemlidir.”

Klinik Psikolog Sedef Koç Bal

Sağlıklı sınırların çizilmesi önemli

Çocukların dijital dünya ile tanışmasını engellemek gerçekçi bir hedef olmayacağı için asıl meselenin sağlıklı sınırların çizilmesi olduğunu da anlatan Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Çocuğun gelişim dönemine uygun biçimde açık iletişim ilkesiyle ilerlenmeli; dijital dünyaya dair tehditler anlatılırken çocuğun duygu ve düşünceleri, birey olarak ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır. Neden sonuç ilişkisine dayandırılarak getirilen sınırlamalar daha kabul edilebilir olacaktır. Aynı zamanda eğlencenin tek bir yolunun olmadığı da çeşitli pratiklerle birlikte deneyimlenebilir.” dedi.

Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bu tür oyunların eğlenceyle başlaması, ilgi çekici olması, çocuğun akran çevresinde oyunun popülerliği gibi kafa karıştırıcı birçok risk faktörü mevcut iken; çocukların kısıtlayan, yargılayan, yasaklayan veya cezalandıran bir tutum yerine karşısında kendisini anlamaya ve yardımcı olmaya istekli birine ihtiyaç duyduğunu da vurguladı.

Tedavi ve destek…

Kumar bağımlılığı geliştiğinde bireyde gizleme, yalan söyleme gibi davranışlar gözlemlenebildiğini de ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, sözlerini şöyle tamamladı:

“Utanç ve suçluluk duygularının yanı sıra kumar oynamaya devam edebilmek amacıyla da gerçeği saklama eğilimi olabilir. Sorun fark edildiğinde aile ve birey arasında sağlıklı iletişim sağlanamazsa çözüme ulaşma süreci genellikle uzamaktadır.

Tedavide amaç yalnızca erişim yollarını kısıtlamak değildir; nedenleri değerlendirerek gerekli durumlarda ilaç desteği almak, riskleri ve önlemleri belirlemek, baş etme yolları oluşturmak, finansal yönetim planı yapmak gibi kapsamlı bir süreç hedeflenir.

Şeker patlatma oyununda bağımlılık her yaş grubu için tehdit

Şeker patlatma oyununda en büyük risk grubu olarak gençler bilinse de bağımlılığın her yaş grubu için tehdit olduğunu hatırlatmak gerekir. Burada önemli olan bireysel farklılıkları gözeterek kişiye özel tedavi planı oluşturmaktır. Tedavi sürecinde aile desteği kritik öneme sahiptir ancak bu destek sınırsız maddi destek sağlamak, borçları kapamak gibi algılanmamalıdır. Bu noktada bağımlılık uzmanından destek almak ve süreci birlikte takip etmek en uygun seçenek olacaktır.”

Zayıflama yolculuğunda yeni trend: Aralıklı Oruç Diyeti…

Zayıflama yolculuğunda yeni trend: Aralıklı Oruç Diyeti…

Son dönemde popülerlik kazanan Aralıklı Oruç Diyeti, beslenme düzenini değiştirerek kilo kontrolü sağlama amacı güden bir yaklaşım olarak ön plana çıkıyor. Aralıklı oruç diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, aralıklı oruç konusunu değerlendirdi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, Aralıklı Oruç Diyetinin, açlık durumları ile yemek yeme dönemlerinin belirli periyotlarla değiştiği bir diyet yaklaşımı olduğunu ifade ederek, “Aralıklı Oruç Diyetinde rutin beslenme programlarından farklı olarak, yenilen yemeğin kalorisi ve çeşidi değil, yenildiği zaman aralığı önemlidir.” dedi.

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

En çok tercih edilen 16:8 metodu…

Pek çok farklı şekilde yapılabilen bu beslenme yaklaşımında, popüler birçok metodun mevcut olduğunu anlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “En çok tercih edilen 16:8 metodudur. Kişinin 16 saat boyunca aç kaldığı, 8 saat boyunca besin alımının olduğu bir yöntemdir. Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” diye konuştu.

Uygulanması daha kolay…

Aralıklı Oruç Diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Özellikle gece açlığını desteklediği için daha az kalori alımını sağladığından ötürü kilo kaybına yardımcı oluyor. Bu diyetin temelinde aç kalınan dönemde, vücudun detoksifikasyon mekanizmasına destek olmak ve yaşlanma sürecini yavaşlatmak da var.” dedi.

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

İstatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğü yok

Klinik çalışmalara da atıfta bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Aralıklı oruç ile yapılmış klinik çalışmalarda bu diyetin kan şekerini ve kan basıncını düzenlemede, insülin duyarlılığını arttırmada, oksidatif stresi azaltmada birçok olumlu etkisi olduğu bildirilmiştir. Ancak diğer kalori kısıtlı diyetler ile karşılaştırıldığında zayıflama açısından, istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğünün olmadığı görülmüştür.” şeklinde konuştu.

Aralıklı Oruç Diyetini kimler uygulayabilir?

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Aralıklı oruç yapmak isteyen sağlıklı bireylerin diyeti; bir beslenme uzmanı eşliğinde, kontrollü bir şekilde, kişiye özel planlanmalıdır. Bu beslenme modelinin yanlış uygulanması; vitamin eksikliklerine, kas kayıplarına, enerji düşüklüğüne sebep olabilmektedir. Ayrıca belli zamanlarda ve günlerde kısıtlayıcı beslenme tutumlarının, bireylerde özellikle ergenlerde yeme bozukluğuna sebep olabileceği unutulmamalıdır. Sonuç olarak Aralıklı oruç diyeti uygulanması kolay gibi görünse de uygulanırken dikkate alınması gereken birçok faktör vardır ve mutlaka uzman kontrolünde uygulanmalıdır.” dedi.

Saç, cilt ve diş sağlığı için C vitamini çok önemli!

Saç, cilt ve diş sağlığı için C vitamini çok önemli!

Günlük beslenme ile karşılanması gereken C vitamini ihtiyacı, bazı durumlar ve düzensiz beslenme alışkanlıklarıyla karşılanamayabiliyor. Günlük beslenme ile C vitamini eksikliğinin olmadığına vurgu yapan Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Özellikle kronik ishal durumunda, yanıklarda ya da cerrahi girişimlerden sonra düzensiz beslenen kişilerde, alkol, sigara kullananlarda C vitamini eksikliği ortaya çıkıyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, C vitamini eksikliği konusunu değerlendirerek, C vitamini eksikliği nasıl giderilir bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

C vitamini turunçgillerde bol miktarda bulunuyor

Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, normal koşullarda günlük beslenme ile C vitamini eksikliğinin olmadığına işaret ederek, “Çünkü C vitamini turunçgiller adını verdiğimiz besinlerde bol miktarda bulunuyor. Fakat yeteri kadar dengeli beslenilmeyen durumlarda özellikle kronik ishal durumunda, yanıklarda ya da cerrahi girişimlerden sonra düzensiz beslenen kişilerde, alkol, sigara kullananlarda C vitamini eksikliği ortaya çıkıyor.” dedi.

Bu gibi durumlarda C vitamini takviyesi gerektiğine dikkat çeken Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Düzenli bir yaşam, saç, cilt ve diş sağlığı için C vitamini oldukça önemlidir.” diye bilgi verdi.

C vitamini eksikliği nasıl giderilir?

Prof. Dr. Aytaç Atamer, “C vitamini eksikliği normal koşullarda pek fazla görülmüyor. C vitamini eksikliği olan durumlarda oral denilen yolla, damar ya da kalçadan doktor tavsiyesi ile takviye alınabilir. Özellikle kış aylarına girdiğimiz dönemde üst solunum yolu enfeksiyonları artmaktadır. Bu enfeksiyonları daha kolay atlatmak için C vitamini takviyeleri almak gerekir” dedi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

C vitamini eksikliği belirtileri nelerdir?

C vitamininin ısıya dayanıksız, vücutta üretilmeyen bir vitamin olduğunu da söyleyen Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“C vitamini çok önemli bir antioksidan kaynağıdır, bu nedenle enfeksiyonların, kanserin oluşmasını önleyen önemli bir vitamindir. Bunun dışında C vitamini vücudumuzdaki kolajen sentezinde önemli rol oynuyor ve kolajen yapısını oluşturuyor. Kolajen eksikliğinde ciltte buruşukluk, saçlarda kuruma, kolay kırılma ortaya çıkıyor. C vitamini aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendirdiği için özellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarında vücut direncini de artırıyor ve hastalığın iyileşmesinde önemli bir rol oynuyor. C vitaminin eksikliğinde diş eti kanaması, eklemlerde ağrı şişlik ve kolay morarmalar da görülüyor.”

Melankoli aslında depresyonun ağır hali…

Melankoli aslında depresyonun ağır hali…

Gizemli bir duygu hali olan melankoli, sıklıkla hüzünle eş anlamlı olarak kullanılsa da uzmanlar bu kelimenin depresyon ve hüzün arasında farklı bir kavram olduğunu belirtiyor. Melankoli kişinin kendisini yataktan kaldıracak sebebi dahi bulamadığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Hayatta ve ayakta kalacak hedefler yok olmaya başlar melankolide, bu noktada depresyonla örtüşen taraflar vardır. Melankolik depresyon ise depresyonun çok ağır bir türüdür.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, melankoli hakkında bilgi verdi.

Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, sanatçı Erol Evgin’in seslendirdiği şarkıda ‘’Dipsiz bir kuyu gibi karardı dünya’’ dediğini hatırlatarak, “Melankoli tam da dünyamızın dipsiz bir kuyu gibi kararması aslında, zaman zaman melankoli kelimesini biz hüzün gibi kullansak da melankoli, depresyon ve hüzün arasında kavramsal olarak farklar vardır.” dedi.

Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız

Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız

Derin acılı bir mutsuzluk, umutsuzluk var…

Melankoli kelimesinin Milattan Önce 400’lü yıllardan itibaren Hipokrat tarafından bir takım ruhsal hastalıkları tanımlamak için kullanılan kadim bir kelime olarak karşımıza çıktığını anlatan Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Özellikle tarih boyunca sanat ve felsefe açısından yaratıcılığın ön koşulu gibi görülüp romantize edilse de psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde çok acı verici bir tablo karşımıza çıkar. Keder, derin acılı bir mutsuzluk, umutsuzluk, kişinin sevme kapasitesinin kaybı, hüzün, dış dünyaya karşı ilgisizlik, basit gündelik aktivitelerden kaçınmalar da bulunması, kendisine yönelmiş suçluluk duyguları, öz saygını azalması gibi belirtiler söz konusu melankolide.” diye konuştu.

Melankolik depresyon depresyonun çok ağır bir türü

Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, bu kelimenin zamanın ruhuna göre de anlamını değiştiren bir kelime olduğunu, melankolik depresyon olarak ele alındığında duygu durumunda melankolinin depresyonla örtüşen taraflarının var olduğunu anlatarak, şöyle devam etti:

“Biz melankoliye baktığımızda kişinin egosundan, benliğinde, o enaniyetinde büyük ölçüde bir zayıflama görürüz. Ego boş ve değersiz haldedir. Kişi adeta cezalandırılmayı bekleyen, kendini kötüleyen, eleştiren bir haldedir. Melankoli kişi kendisini yataktan kaldıracak sebebi dahi bulamaz. Hayatta ve ayakta kalacak hedefler yok olmaya başlar melankolide, bu noktada depresyonla örtüşen taraflar vardır. Melankolik depresyon ise depresyonun çok ağır bir türüdür. Özellikle melankoli içerisindeki kişide terk edilmişlikle dolu bir ruh hali vardır. Yalnızlıkla örülmüştür. Ruhu kasvet, iç sıkıntısı umutsuzluk, karamsarlık tüm bunlar melankolik depresyonda gördüğümüz belirtilerdir.”

Freud melankoliyi acı verici bir yara gibi tarif ediyor

Freud’un melankoliyi “Kişinin kendilik değerinde bir düşüş vardır, kişi kendi ihtiyaçlarından ve arzularından uzaklaşmaya neredeyse sebep olan bir geri çekilme biçimine girer; benliği ıssızlaşır, güçsüzleşir’’ diye acı verici bir yara gibi tarif ettiğini anlatan Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Bu noktada depresyonla melankoliyi karşılaştırdığımızda melankoli ne hüzün diye hafifletebileceğimiz bir durumdur ne de depresyondaki belirtilerle tek başına karakterizdir. Melankoli aslında depresyonun ağır halidir.” dedi.

Kişide belirgin zayıflama, halsizlik görülür

Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, melankoli kişinin ruhsal durumundaki çökkünlükten ziyade fiziksel belirtilerin de görüldüğünü ifade ederek, “Kişinin hareketlerinde yavaşlama söz konusudur. Bununla birlikte kişinin önceden yapmayı sevdiği şeylerden hoşlanmadığı, keyif almadığı bu sebeple davranışsal olarak birtakım kaçınmalar yaşadığı görülür. Gittikçe dış gerçeklikten iç gerçekliğe doğru kapandığı birtakım davranışsal bozulmalar da görülür. İştahsızlık, uykusuzluk gibi fizyolojik belirtiler de olur. Kişide belirgin zayıflama, halsizlik, postüründe içe kapanık pozisyon karşımıza çıkabilir.” dedi.

Çevresel stres faktörlerinin melankoliyi de depresyonu da etkilediğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Dolayısıyla deneyimlediğimiz her şey melankolik bir ruh haline girmemize etki gösterebilir. Mizacımızın bir etkisi vardır, genetiğimizin bir etkisi vardır, çevresel faktörlerin de etkisi vardır.” diye konuştu.

Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız

Depresif belirtiler geçicidir, kişinin karakterini değiştirmez

Melankolide kişinin iç dünyasında yalnızlık ve sıkıntı olduğunu, neredeyse zihinsel uğraşısının da sadece kendisiyle ilgili olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Tüm zihinsel uğraşları da ona suçluluk, pişmanlık gibi duyguları hissettiren, yaralayan hatta neredeyse cezalandırılma arzusu doğuran şekilde işgalci düşüncelerdir. Kişi melankolik bir depresyondaysa bu depresif belirtileri onun kişilik özellikleriyle karıştırmamamız gerekiyor. Depresif belirtiler geçicidir, kişinin karakterini değiştirmez.  Bu durumda kişilik özellikleriyle hastalığı ayırt etmek durumundayız.” dedi.

Güneş ışığının daha az ve günlerin daha kısa olması melankoliyi etkiliyor

Hormonlar, mevsimsel değişiklikler, yaşamımızdaki çevresel streslerin artması karşısında melankolinin etkilenebildiğini de söyleyen Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Bununla birlikte melankolinin şiddeti etkilenebilir. Yastayken sevdiğimiz bir nesnenin somut olarak kaybını yaşarız, fakat melankolide gerçeklikte var olan sevdiğimiz bir nesnenin kaybından ziyade bunu kaybetme ihtimali gibi daha soyut bir düzlem söz konusudur. Her ikisinde de ortak birçok nokta vardır. Hissedilen duygular birtakım güçlükler gibi. Fakat ayrıştıkları nokta özellikle yasta sevilen bir kişinin somut olarak kaybının yaşanmasıdır. Melankolide kişi daha çok iç dünyasında yalnızlaşır.” şeklinde devam etti.

Güneş ışığının daha az olması ve günlerin daha kısa olmasının melankoliyi etkileyip etkilemediğine ilişkin de Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, “Elbette etkilemektedir. Klinik açıdan değerlendirdiğimizde sonbahar, kış ayları itibariyle depresyon artmaktadır.” dedi.