Yazılar

Hayal kırıklığından uzak, umuda doğru bir yaşam…

Hayal kırıklığından uzak, umuda doğru bir yaşam…

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

Hayatımızda her şey yolunda gittiğinde kendimizi iyi hisseder, mutlu oluruz. Madalyonu ters çevirdiğimizdeyse tamamen farklı bir tablo ile karşı karşıya kalırız. Beklentilerimizin, umut ettiklerimizin gerçekleşmemesi, sevdiğimiz ve yakınımız olan birinin beklenmedik bir tavır sergilemesi, bizim için mutluluk sebebi olan bir olay ya da olgunun beklenmedik bir şekilde tükenerek aniden yok olması halinde tahammül edilmesi zor, yoğun bir üzüntü yaşarız. İşte bu olumsuz hissin adı “hayal kırıklığı”dır. Beklenti ile gerçek arasında meydana gelen uyumsuzluk olarak da tarif edebileceğimiz bu durumun sonuçları son derece yıkıcı olabilir.

Yaşam, acısıyla tatlısıyla zor bir yolculuk… Bu yolculukta kendimize koyduğumuz hedeflere ulaşmak için ihtiyacımız olan motivasyonu sağlayan bir düşünce türüdür umut. Yeni bir yıl, yeni bir iş, yeni bir arkadaş… Hayatımızdaki tüm yeni başlangıçların yoldaşı olur. Sığınağımızdır çoğu zaman. Bir çocukluk hayali ile başlar ve yaşantımız boyunca öyle de devam eder. Ümitlerimiz hayallerimizi besler, hayallerimiz de ümitlerimizi. Öylesine güçlü bir olgudur ki, ümit ettiğimiz oranda mutlu olur ve yaşamdan doyum alırız; ta ki beklentilerimizin gerçekleşmediği o anla yüzleşene kadar. Umut etmek, ümitlenmek ne kadar güçlü ise beklentinin boşa çıkması, arzu edilenin gerçekleşmemesi de o denli yıkıcı olur. Ümidimizi yitirdiğimiz andan itibaren kendimize, yaşadığımız ana ve geleceğe dair tüm inancımızı da kaybeder, hayal kırıklığının dibine düşüp her şeyden hatta kimi zaman hayatımızdan dahi vazgeçeriz. Başta depresyon olmak üzere çoğu duygudurum bozukluğunun kökeninde kendinden, yaşadığı andan ve gelecekten vazgeçmek yani “ümidini yitirmiş olma” hali vardır. Şiddetli depresyon yaşayan biri için artık yaşamın bir anlamı yoktur. Bundan dolayıdır ki intihar vakalarının birçoğunda ortak temanın “umutsuzluk” olduğunu görürüz.

Umut etmek, ileriye yönelik hayallere sahip olmak insanoğlunun en büyük motivasyonudur. O yüzden hayal kırıklığına uğramamak adına hayal kurmaktan vazgeçmek yerine onlardan ders alarak tüm yaşadıklarımızı olgunlaşma sürecimizin bir parçası olarak görmeye çalışmalıyız. Bunu yapabilmenin birkaç yolu var. Öncelikle kendimize sıkça hayatın tek bir seçenekten ibaret olmadığını hatırlatmalıyız. Kurduğumuz hayalin gerçekleşmeme ihtimalini göz önünde bulundurup farklı alternatifler belirleyebilirsek gerçekleşmeyen bir hayal ya da yerine gelmeyen bir beklenti bizi yerle bir etmeyecektir. Gerçekleşmeyen beklentileri bir kenara koymaktansa neden gerçekleşmemiş olabileceklerini sorgulayarak onları yeniden yapılandırabiliriz. Hayal kırıklığı yaşadığımız durumda sonucun bu şekilde olmasına nelerin yol açtığını tespit edersek bir sonraki sefer bu şartları değiştirmek suretiyle yeni alternatifler yaratabiliriz. Gerçekçi beklentiler hayal kırıklığı riskini azaltacaktır, onun için yapılandırma aşamasında beklentimizin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulamalıyız. Bu çok sübjektif bir olgu olduğu için tek başına gerçekleştirmekte zorlanabiliriz. O vakit, yakınlarımızın görüşünü almak bize objektif bir bakış açısı sağlaması açısından son derece faydalı olacaktır. Beklentimizi yapılandırırken düşüncelerimizi de aynı doğrultuda yapılandırmaya çalışmalıyız. Yaşadığımız hayal kırıklıklarının olumsuz bir şekilde formatladığı düşünce sistemimizi kontrol altına alarak olumlamaya çalışmak, olumsuz düşüncelerin yarattığı negatif hislerimizi de pozitife çevireceği için bu ruh halimiz ileriye yönelik yeni ve taze başlangıçlar yapmamıza olanak sağlayacaktır.

Sonuç olarak, hayal kırıklığı bize her çelme taktığında yere yüzükoyun kapaklansak da önemli olan orada kalmamamızdır. Her ne durumda olursak olalım alternatif çıkış yollarının var olduğunu hatırlayıp düştüğümüz yerden doğrulalım ve yola devam edelim. Ne hızda doğrulduğumuzun pek de bir önemi yok. Asıl önemli olan daha öne yaşadığımız hayal kırıklıklarının bundan sonra kuracağımız onca güzel hayali engellemesine izin vermemek!

İnsanın ilacı yine insandır!

İnsanın ilacı yine insandır!

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs pandemisini geride bıraktık derken “asrın felaketi” olarak tanımladığımız bir depremle sarsıldık. Depremin yol açtığı can kayıplarıyla ateş sadece düştüğü yeri yakmadı, ulus olarak darmaduman olduk. Bu acı olayın artçı duyguları olan endişe, stres ve korku gündelik yaşantımızı ele geçirdi. Deprem felaketinden sağ kurtulanların hayata tutunma süreçlerinde var olan destek çalışmaları bir kere daha gösterdi ki insanın ilacı yine insan oldu.

Pek çok insan sorunları tek başına halletmenin daha kolay olduğunu ve kendi sağlıklarının yalnızca kendilerinin endişelenmesi gereken bir şey olduğunu düşünse de aslında durum hiç de böyle değil. Bazı şeyleri kendi başımıza yapmak önemli olsa da işler zorlaştığında yanımızda olan bir destek sistemine sahip olmak, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı korumak için çok önemlidir. İnsanlar işbirliği içinde yaşamak için tasarlanmış sosyal varlıklardır. Bir kriz anında birbirimize yardım etmek hem kaynakları toplamanın ve paylaşmanın pratik bir yoludur hem de kendi iyiliğimiz için önemlidir. İnsanlar acı zamanlarında başkalarıyla bağlantı kurduklarında fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak daha iyi olurlar. Böyle bir bağlantı bizi izolasyondan ve kimsenin acımızı anlamadığı fikrinden korur. Araştırmalar, güçlü bir destek sistemine sahip olmanın daha yüksek düzeyde esenlik, daha iyi başa çıkma becerileri ve daha uzun ve sağlıklı bir yaşam gibi birçok olumlu faydası olduğunu göstermiştir.

Sosyal destek, ihtiyaç veya kriz zamanlarında başvurabileceğimiz arkadaş ve aile dahil olmak üzere güvenebileceğimiz diğer insanlara sahip olmak anlamına gelir. Sosyal destek, olumsuz yaşam olaylarına karşı bir tampon görevi görür. Sosyal kulüpler gibi resmi ya da arkadaş buluşmaları gibi gayri resmi sosyal ağlar bir aidiyet, güvenlik ve topluluk duygusu sağlar. Güvenilir kişilerden alınan sosyal destek, stresin psikolojik ve fizyolojik sonuçlarını azaltan bir cankurtarandır. Kanser ya da benzer hastalıklara sahip bireyler, kapsamlı sosyal desteğe sahiplerse daha yüksek hayatta kalma oranlarına sahiptir. Yakın kişisel ilişkilere sahip olanlar, yas, iş kaybı, tecavüz ve boşanma gibi çeşitli stres etkenleriyle daha iyi baş ederler.

Güçlü bir destek sistemine sahip olmanın ruh sağlığı açısından da olumlu faydası vardır. Araştırmalar sosyal desteğe sahip olmanın depresyon, kaygı ve stresi azalttığını kanıtlamıştır. Sadece ruhsal ve fiziksel sağlık değil kişisel gelişim veya yeni becerilerin geliştirilmesi için de etrafta destek verecek doğru insanların var olması önemlidir. İyi bir destek sistemi ile, uğraştığımız her alanda gelişebilir ve potansiyelimize ulaşabiliriz.

Etrafımızda böyle bir destek sistemini oluşturmak için bireysel olarak yapabileceğimiz bazı şeyler var:

  • Başkalarıyla etkileşime girmeyi sağlayacak kurslara katılmak, gönüllü organizasyonlarında yer almak, gruplar halinde yeni aktiviteler denemek,
  • İş yerinde benzer düşüncelere sahip kişilerle yakınlaşmak,
  • Mevcut sosyal çevre ve aile ilişkilerini gözden geçirip olumlu ve doğru tavsiyeyi veren kişileri seçmek,
  • İhtiyaç olduğunda yardım istemek ve bu yardımı kabul edebilmek.

Unutmayın, başkalarına ulaşmak bir zayıflık değil aksine bir güç işaretidir. Desteklenmek kadar başkalarına destek olmak da önemlidir. İyi bir destek sistemine sahip olmak iki yönlü bir yoldur, desteklendiğimiz kadar bizim de hayatımızdakileri desteklememiz gerekir.

Yazıma burada son verirken satırlarımı bir nokta ile değil geçmişten gelen şu dizelerle tamamlamak isterim:

Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsa. İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa, uzansak sonsuza…

 

Duygularınızın sizi tüketmesine izin vermeyin

Duygularınızın sizi tüketmesine izin vermeyin

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna

İnsanoğlunun sahip olduğu en kıymetli özelliklerinden biri hiç kuşkusuz hissedebilme yetisidir. Duygular olmadan süregelen bir ömrü tadı tuzu olmayan bir yemeğe benzetebileceğimiz gibi böyle bir yaşamı hayal etmek neredeyse imkânsız, öyle değil mi? Söylenişleri kültürden kültüre, dilden dile değişse de bazıları zaman içerisinde farklı formlara evrilseler de insana ait duyguların hemen hepsi zamansız ve evrenseldirler. Avcı toplayıcı döneminde vahşi bir hayvanla burun buruna gelen bir insanın hissettiği korkunun bugün benzer bir durumda yaşanılacak duygudan şiddet ve nitelik olarak hiçbir farkı yoktur. Duygunun zamansız niteliğindendir ki modern aşkın gücünü tanımlarken Sultan Süleyman’ın Hürrem’e olan aşkından dem vurmak mümkündür.

Hisler, insanı insan yapan önemli bir olgu olmalarına rağmen aşırı odaklanıldığında kişiye zarar verecek kadar güçlü bir hale gelebilirler; paradoksal bir şekilde, görmezden gelindiklerinde de etkinlikleri yine bir o kadar artar. Bundan dolayı danışanlarımla yaptığım görüşmelerde duygularımızı ele alış biçimlerini konuşurken iki farklı yaklaşımı vurgularım. Bunlardan birincisi olumsuz duygulara odaklanmamaktır. Nasıl ki mutlu anımıza odaklandığımızda mutluluk hissimiz kat kat artar, benzer durum olumsuz duygularımız için de geçerlidir. Bu tıpkı uyumaya hazırlanan küçük bir çocuğun yatağının karşısındaki duvarda gördüğü bir gölgeye odaklanıp hayalinde onu kocaman ama aslı olmayan bir canavara dönüştürmesine benzer. Bizler de yetişkinler olarak sıradan bir kaygımıza odaklandığımızda onu besleyip büyütür ve dünyamızı bir anda ters yüz edecek bir boyuta çıkartabiliriz. Duygularla baş etmede en sık düştüğümüz tuzak ise olumsuza odaklanmamak uğruna onları tamamen yok sayma eğilimidir. Benim bu noktada seanslarımda telaffuz etmeyi sevdiğim bir cümle vardır ki o da “Direndiğin şey var olmaya devam eder!”

Duygularımızı ele alış biçimindeki bir diğer yaklaşım onları kabul edebilmektir. Tıpkı olumlu duygular gibi olumsuz duyguları yaşamanın da son derece normal olduğunu kendimize sıkça hatırlatmalıyız. Hatta bu duygulara izin vermek ve onlara kucak açmak olumsuz duyguların üzerimizdeki hakimiyetlerini anında azaltacaktır. Aksi takdirde halı altına süpürülen negatif duygular psikanalizin babası Sigmund Freud’un da öne sürdüğü gibi ileride çok daha istenmeyen bir şekilde ortaya çıkarlar. Bu durumda olumsuz her tür duyguyu öncelikle kabul etmek sonrasında bunları ifade edebilmek son derece önemlidir.

Duygularımızla baş etme yolunda faydalanacağımız en etkin yöntem, bilişsel davranışçı terapide sıkça kullanılan “düşünce kontrolü” egzersizleridir. “Olay-duygu” ilişkisini kısaca özetlemek gerekirse: Bizler bir olay meydana geldiğinde tepki olarak yaşadığımız duyguları direkt olarak olayın kendisiyle ilişkilendiririz. Aslında sistem bu şekilde işlemez. Yaşadığımız olayın ertesinde olumsuz duygu(lar) deneyimlememize yol açan sebep, sahip olduğumuz olumsuz düşüncelerimizdir. Bunlar “negatif otomatik” düşünceler olarak adlandırılır. Mutsuzluk, öfke, kıskançlık, kaygı, hayal kırıklığı gibi her tür olumsuz duyguyu hissettiğimiz anda bu duygulara odaklanıp onları besleme ya da onlardan kaçarak yok saymak yerine öncelikli olarak hislerimize yol açan negatif otomatik düşüncelerimizi bulmalıyız. Sonrasında da çoğu gerçekten uzak ve mantık dışı olan bu olumsuz düşünceleri çürütecek olumlu ve rasyonel düşünceler üretmeye çalışmalıyız. Yeni oluşturduğumuz düşünceler ne kadar kuvvetli olurlarsa negatif otomatik düşüncelerimizin etkisini, dolayısıyla hissettiğimiz olumsuz duyguların kuvvetini azaltmamız da o kadar başarılı olacaktır.

“Olay-düşünce-duygu” döngüsünü göz önüne aldığımızda benzer bir şekilde olumsuz düşüncelere de odaklanmamak gerekiyor.  Aksi takdirde istenmeyen duyguların bizi tüketmesi kaçınılmazdır. Düşünce egzersizlerini yaşam tarzı olarak belirlediğinizde duygularınızı ne kadar rahat yönetebildiğinizi göreceksiniz.

Duygularınızı kucaklayarak onları dolu dolu yaşayın ama gücün sizde olduğunu kendinize sıkça hatırlatarak özellikle olumsuz duygularınızın sizi tüketmesine asla izin vermeyin!