Yazılar

Dikkat! Güneş yorgunluğu kalp krizine yol açabilir!

Dikkat! Güneş yorgunluğu kalp krizine yol açabilir!

Yaz mevsimiyle birlikte bastıran sıcaklar kalp sağlığı açısından bir çok soruna davetiye çıkarırken, hayati riske de yol açabiliyor. “Benim kalbim taş gibi sağlam!”, “Güneş bana bir şey yapmaz!”, “Su içmesem de çay içiyorum!” gibi yanlış inanışların aşırı sıcaklarda kalp sağlığını tehlikeye attığını vurgulayan Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Yaz sıcakları sadece kalp hastalarını değil, kalp hastalığı için risk taşıyan sağlıklı kişileri de olumsuz etkiliyor. Örneğin; ‘güneş yorgunluğu’ diye geçiştirilen sorunu kalp krizi takip edebilir! Bu nedenle bazı kurallara mutlaka dikkat etmek gerekiyor; basit gibi görünen bazı önlemler hayat kurtarıcı oluyor” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, yazın kalp sağlığı için ihmale gelmez 12 önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ahmet Karabulut

  • Su tüketimini artırın

Yaz döneminde terleme ve nefesle birlikte vücuttan sıvı kaybı daha fazla olur ve vücudun su ihtiyacı artar. Bu nedenle yaz aylarında su içimini artırmak; susuzluğun tetikleyeceği çarpıntı, nefes darlığı, kanda koyulaşma gibi sıkıntıları önleyecektir. Yaz dönemi için günde 10 bardak su vücut direnci ve sağlığı için büyük fayda sağlar.

  • Akşam yemeği saatini geciktirmeyin

Kış döneminde havanın erken kararması ile erkene alınan akşam yemeği yaz döneminde sıklıkla akşam 21:00 sonrasına kalmaktadır. Oysa bu saatte yenilen akşam yemeği şeker ve tansiyon düzenini olumsuz etkiler. Akşam yemeğini erken saatlerde yiyip 21:00 sonrası yemek yememek sağlığımıza olumlu katkı yapacaktır.

  • Güneşe uzun süre maruz kalmayın

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Yaz güneşi altında uzun süre güneşlenme, aktivite yapma, çalışma vücut enerji seviyenizi sıfırlayabilir. Özellikle terleme ile birlikte olan güneşe maruziyette halsizlik, baş ağrısı, konsantrasyon bozukluğu, bulantı hissi güneş ışınlarının yol açtığı güneş yorgunluğu belirtisidir. Güneş yorgunluğunda vücutta sıvı açığı meydana gelir, kan koyulaşır ve pıhtıya meyil oluşur. Damar sertliği bulunan ya da risk altında olan kişilerde kalp krizi gelişebilir. Bu nedenle güneşe uzun süre maruz kalmaktan kaçının” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Dışarı çıkarken mutlaka bu önlemleri alın

Öğlen güneşinden kaçınılması, şapka takılması, pamuklu ince ve açık renk kıyafetler güneş yorgunluğunu ve güneşin zararlı ışınlarının yol açacağı olumsuz etkileri önleyecektir. Yaz aylarında koyu renk kıyafetler tercih etmeyin. Çünkü güneş ışınları ısı oluşturan dalgalar olup, koyu renk üzerinde daha yavaş hareket eder. Bu durum koyu renk giysilerin daha çok güneş ışını çekip daha fazla ısınmasına yol açar. Açık renkli giysilerde ısı oluşumu daha az, terleme riski daha düşüktür.

  • Kafeini kısıtlayın

Yaz aylarında zaten vücutta sıvı kaybı artacağından, bir de çay ve kahve gibi kafein içeren içecekler idrar söktürücü etkilerinden dolayı bu kaybı daha da artıracaktır. O nedenle yazın çay ve kahve tüketiminin kısıtlanması, gazlı içeceklerden uzak durulması gerekir. Örneğin; bir bardak doğal mineralli su ve taze mevsim meyveleri ile donatılmış buzlu kefirli smoothie içeceği yaz sıcağı için serinletici ve sağlıklı bir alternatif olacaktır.

  • Alkolden kaçının

Yaz ayları ile birlikte açık alanlar, sosyalleşmenin adresi haline gelir. Ancak özellikle sıcak havalarda alkol tüketimi kalpte ritim bozukluğuna yol açarken, kalp krizi riskini de artırmaktadır. Bu nedenle alkol, sosyalleşme tanımı içinde olmamalı, sağlıklı serinleten içecekler tercih edilmelidir.

  • Katkı maddeli yiyeceklerden uzak durun

Yaz aylarında serinlemek için en çok tercih edilen yiyeceklerin başında dondurma geliyor. Ancak paketlenmiş, katkı maddeli ve şekerli gıdalar şeker ve kolesterol dengesini olumsuz etkiler. Damar sertliği riskini direkt olarak artırır. Bu nedenle doğal gıdaları tercih edin, katkı maddeli besinlerden uzak durun.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Uyku düzenini bozmayın

Vücudun kendini tamir zamanı olan uykunun kaliteli olması hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı doğrudan etkiler. Kalitesiz bir uykunun ertesinde kan basıncı, ritim, kan şeker ve kolesterol dengesi bozulur. Beyin aktivitesi olumsuz etkilenir. Gece uykusu gündüz uykusundan daha verimlidir. Yazın gecelerin kısalması ile birlikte gün doğuşu erken saatlere kayar. Bu durumu dikkate alıp, 7 saat kaliteli bir uyku sağlamak için gece yarısından önce uykuya dalmak gerekir.

  • Yüzmeyi abartmayın

Yaz döneminin vazgeçilmez aktivitesi olan yüzme kalp ve damar sağlığı kadar genel vücut sağlığı için de önerilen bir aktivitedir. Ancak özellikle soğuk denizlerde uzun süre yüzmek vücut ısısının normal seviyesinin altına düşmesine (hipotermi) bu da kalp ritim bozukluklarından, tansiyon düşüklüğü ve çarpıntıya hatta kalbin durmasına dek birçok ciddi soruna yol açabilir. Sağlık için; belirli nefes aralıkları ile günde 30 dakika yüzmek yeterli bir egzersiz olacaktır. Kıyıya dik açık denize doğru yüzmek yerine, kıyıya paralel yüzmek özellikle kalp ve damar hastaları için daha güvenli olacaktır.

  • İlaçlara ara vermeyin

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Kalp ve damar hastalığı kronik hastalıklar olduğundan ilaç tedavisi sürekli olmalıdır. Bu ilaç tedavisi sıklıkla yaz döneminde seyahatler ve tatiller nedeni ile aksar. Kalp ve damar hastalarında ilaçlara ara verilmesi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Yaz döneminde sıvı ihtiyacı arttığı için idrar söktürücü kullanan kişilerde hızlı bir şekilde sıvı açığı ve böbrek sorunları oluşabilir. Kalp yetersizliği ve hipertansiyon hastalarının idrar söktürücü tedavilerinde yazlık ayarlama gerekebilir. Bu nedenle mutlaka hekiminize danışın” diyor.

  • Sigaradan uzak durun

Yapılan bilimsel çalışmalar; sigara, nargile ve elektronik sigara gibi tütün ve tütün ürünlerinin kalp sağlığına zararlarını açıkça ortaya koyuyor. Özellikle sıcak havalarda tütün kullanımı kalp ritmini bozarken, kalp krizi riskini daha da artırıyor.

  • Sağlıklı diyetle ideal kilonuza ulaşın

Yaz aylarında sosyalleşmenin artması ve tatilin de etkisiyle değişen beslenme düzeni sıklıkla kilo alımına sebep olur. Fazla kilolar şekerden tansiyon ve kalp hastalığına kadar birçok hastalıkta tetikleyici faktördür. Yaz döneminde kilo artışına karşı önlem almak amacıyla; her hafta düzenli tartılıp kilonuzu not alın. Açık büfe tatillerde aşırıya kaçmayın. Sabah geç kahvaltı yapanlar için öğlen ve akşam yemeğini birleştirmek faydalı olacaktır.

LGS ve YKS’de stresi azaltıp başarıyı artırmak için öneriler!

LGS ve YKS’de stresi azaltıp başarıyı artırmak için öneriler!

Hem Liseye Giriş Sınavı (LGS) hem de Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) için geri sayım başladı… 5 Haziran’da LGS, 18-19 Haziran’da da YKS sınavı öncesi, milyonlarca öğrenci ve aileleri için heyecan dorukta olduğu gibi, pek çoğunda bu heyecana aşırı stres ve yoğun kaygı da eşlik ediyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Psikolog Duygu Kodak, “Sınav kaygısı; zihinde kodlanmış veya öğrenilmiş bilgilerin sınav sırasında etkin biçimde kullanılmasını engelleyen yoğun kaygı durumudur. Ancak bu durumu yönetebilmeniz ve başa çıkabilmeniz için bazı stratejiler var. Böylece olumsuz duygu ve düşüncelerden kurtulup, sınav stresinizi azaltabilir, motivasyonunuzu ve başarınızı artırabilirsiniz” diyor. Uzman Psikolog Duygu Kodak, sınav stresini azaltmanın 10 yolunu anlattı, hem sınava girecek öğrencilere hem de ailelerine önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Psikolog Duygu Kodak

Sınavda başarılı olduğunuzu gözünüzde canlandırın

Zihnimiz hayal ettiğimiz olayı gerçekten yaşıyormuşuz gibi görselleştirmeye tepki verir. Sınav sonucunu istediğiniz gibi aldığınızı hayal edin, bu kendinizi daha güvende hissetmenize yardımcı olabilir ve performansınızı artırabilir.

Olumsuz düşünceleri bir kenara bırakın

Olumsuz bir düşünce zihninizde canlandığında onun hakkında bir kaç saniye düşünün. Olumsuz düşünceleri fark ederek bile aslında çoğunun gerçekçi olmadığını görebilirsiniz. Örneğin, “Bu sınavı geçemezsem hayatım biter” gibi bir düşüncenin mantıklı bir açıklaması yoktur. Dolayısıyla gerçekçi olmayan bir korku deneyimlersiniz. Kendinize bu sınavın hayattaki başarınızı veya başarısızlığınızı belirlemeyeceğini hatırlatın.

Gevşeme teknikleri uygulayın

Korku, adrenalin salgılayarak bedeni tehlikeyle başa çıkmaya hazırlar. Bu sırada kalp atışı ve nefes alıp verme hızlanır, titreme, terleme ve baş dönmesi hissi oluşur. Bu tür fiziksel tepkiler karşısında rahatlamak için nefes egzersizi ve kas gevşeme tekniklerinin uygulanması daha net düşünmeye, sakinleşmeye ve dikkati şimdiki zamana kaydırmaya yardımcı olur. Doğru bir nefes egzersizi için; öncelikle diyaframdan nefes alın. Nefesi yavaşça burnunuzdan alırken karnınızı şişirin, nefesinizi tutup hazır olduğunuz zaman yavaş ve uzun biçimde ağzınızdan nefesinizi verin.

Mantıksız düşünceleri mantıklı olanlarla değiştirin 

Düşüncelerinizi bastırmak ve engel olmak yerine onların yerini değiştirin. Mantıksız düşünceleri mantıklı olanlarla değiştirin. Örneğin; ”Yarın bu sınavda kesinlikle başarısız olacağım” düşüncesi yerine; “Bütün yıl çalıştım, bir çok deneme sınavına girdim, nasıl yapılacağını biliyorum ve bu sınavda başarılı olmak benim elimde” gibi yeni düşünce kalıpları gerçeklik algınızı geri getirecek ve korkularınızı aşmanıza yardımcı olacaktır.

Kendinize yönelik olumlu ifadeler kullanın

İnsanlar kaygılı olduklarında genellikle “başarılı değilim”, “değersizim”, “yetersizim” gibi olumsuz ifadeler kullanırlar. Bu tür ifadeler kaygınızın kolayca yoğunlaşmasına neden olabilir. Kendinize “yeteri kadar çalıştım, başarabilirim”, “değerliyim”, “yeterliyim”, “her şey yoluna girecek” demek için çaba gösterin.

Güçlü yanlarınızı hatırlayın

Güçlü yanlarınızı hatırlayın. Yeni zorluklarla karşı karşıya kaldığımızda, ne kadar yol kat ettiğimize ve ne kadar başarı elde ettiğimize bakmayı genellikle unuturuz. İyi hazırlandığınıza göre endişelenmenize gerek yok.

 Yürüyüş yapın

Egzersiz ve fiziksel aktivitede bulunmanın kaygı üzerinde olumlu etkisi vardır. Açık havada yürüyüş yapmak, bisiklete binmek gibi fiziksel aktiviteler sınav öncesinde ruh halinizi yükseltecek endorfin salgılatacak, beyniniz rahatlama ve kendini yenileme şansına sahip olacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İyi bir uyku ile zihninizi dinlendirin

Araştırmalar yeterince uyumanın sınavda daha başarılı olacağınızı göstermiştir. Sınav öncesi iyi bir gece uykusu çekin. Sınav öncesinde beyninizin gerektiği gibi dinlenmesini sağlayın ve güne yeni bir zihinle başlayın.

Şekerli yiyecek ve içeceklerden uzak durun

Sınav günü kan şekerinizin zirveye ulaşmasına ve ardından düşmesine neden olabilecek, kaygıyı artırabilecek şekerli yiyecekler ve içeceklerden kaçının. Sabah evde mutlaka kahvaltı yapın.

Sınav sırasında yanlış düşüncelere kapılmayın

Sınavda diğer adayların sizden önce sayfaları çevirdiğini duyup  “ben yavaşım, benden hızlı çözüyorlar, daha hızlı olmalıyım” düşüncesine kapılmanız kaygınızı artırabilir. Kimin hangi bölüm ve soruyla sınava başladığını bilemezsiniz. Ayrıca bazı kitapçık türlerinde tesadüfen arka arkaya birden fazla zor soru denk geldiğinde, sınava dair genellemede bulunup bütün soruların zor olabileceğini düşünebilirsiniz fakat bu sizi yanıltmasın. Sıkışırsanız bir soruyu atlayın, testin geri kalanını yaptıktan sonra sıkıştığınız soruya dönebilirsiniz. Test sırasında sadece üzerinde durduğunuz soruya odaklanın; bu şekilde tüm enerjinizi cevabı bulmaya odaklayabileceksiniz.

Anne babalar dikkat! Bu hatalara düşmeyin!

Uzman Psikolog Duygu Kodak “Sınav kaygısı nedeniyle psikoterapi almak için başvuran danışanlarımın çoğunun, kaygı ve stresin yanında yoğun yaşadıkları bir diğer duygu ise; suçluluk duygusu oluyor. Ebeveynlerine veya çevrelerine hayal kırıklığı yaşatacağı hissi içinde çırpınıyorlar. Çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına söylediği “senin için çok çabalıyoruz, yeter ki oku başarılı ol, başarılı olman için tüm fedakarlıkları göstereceğiz, elimizden geleni yapacağız” gibi cümlelerin iyi niyetle söylendiklerine hiç şüphe yok. Fakat çocuklar üzerindeki etkisi, hayatlarının bu sınava bağlı olduğunu düşünmelerine neden olup yoğun stres ve kaygıya yol açıyor ve performanslarını tam olarak ortaya koymalarına engel olabiliyor. Çocukların değeri; başarı ve becerilerine bağlı değildir. Çocukların sınav başarısına, dolayısıyla tek bir yönüne odaklanıp genellemeler yapılmamalı, kıyaslamalar ve olumsuz etiketlemelerden mutlaka kaçınılmalıdır. Ebeveynler çocuklarıyla geçirdikleri her anın değerli olduğu inancına sahip olmalıdır” diyor.

Maymun çiçeği virüsünde bu belirtilere dikkat!

Maymun çiçeği virüsünde bu belirtilere dikkat!

Bilim dünyasını son günlerde yüksek dereceli alarma geçiren Maymun Çiçeği Virüsü (Monkeypox) tüm dünyada yeni bir pandemi korkusuna neden oldu. Ülkemizde henüz maymun çiçeği hastalığına rastlanmadığı belirtilse de, bulaşıcı bir hastalık olmasından dolayı endişeler hızla artıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal, halen Avrupa ülkeleri ve ABD’nin de aralarında olduğu bir çok ülkede ortaya çıkan hastalığın, seyahatlerin devam etmesi ve solunum yolu damlacıkları ile bulaşabilmesinden dolayı ülkemizde de görülebileceğini belirterek, dikkatli olunması ve doğru kaynaklardan bilgilenilerek hastalık hakkında gereksiz endişeye kapılınmaması gerektiğini söylüyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal, Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmesi gereken 5 noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal

Prof. Dr. İftihar Köksal

Bu belirtilerle seyrediyor

Maymun Çiçeği Virüsü insana bulaştıktan sonra hastalık belirtileri ortaya çıkıncaya kadar geçen süre 5-21 gün arasında değişiyor. Virüs kuluçka süresinde değil, belirtiler baş gösterdikten sonra bulaşıyor. Hastalık öncelikle yüzde 85 oranında yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrıları, lenf düğümlerinde şişme, titreme ve halsizlik ile kendini gösteriyor. Ateşin ortaya çıkmasından 1 ila 3 gün sonra (bazen daha uzun) hastaların yüzde 97’sinde, genellikle yüzde başlayan ve vücudun diğer bölgelerine yayılan bir kızarıklık gelişiyor. Lezyonlar önce deride döküntü, sonra kabarıklık (püstül) şeklinde oluyor. Püstül yaklaşık 7 gün devam edip ardından kabuklanıyor. Hastalık yaklaşık 2-4 hafta içerisinde kendiliğinden iyileşiyor. Maymun Çiçeği Virüsünün teşhisi derideki lezyonlardan alınan sıvılarda PCR testi ile konuyor. Tercihen birden fazla lezyondan örnek almak gerekiyor.

Solunumdan göze birçok bulaş yolu var

Maymun Çiçeği Virüsünün bulaşması; virüsle enfekte olan maymun, sıçan veya sincap gibi hayvanlar ve kemirgenlerin derisi ve vücut sıvıları ile temas edilmesiyle oluyor. Virüs insandan insana da bulaşıyor. Özellikle tahriş olmuş deri, küçük çizikler, solunum damlacıkları veya mukoza (gözler, burun veya ağız) yoluyla giriyor. Solunum damlacıkları genellikle birkaç metreden fazla hareket edemediği için uzun süreli yüz yüze temas olduğunda bulaşıyor. İnsandan insana bulaşması bu etkenlerin dışında vücut sıvıları ve cinsel ilişki yoluyla oluyor.

Covid-19 gibi ani mutasyona uğramıyor

Covid-19’un RNA virüsü olduğunu yani çok fazla mutasyona uğrayarak çok fazla yayıldığını, Maymun Çiçeği Virüsünün ise Covid-19’un aksine DNA virüsü olduğunu, bu nedenle çok fazla mutasyona uğramadığını belirten Prof. Dr. İftihar Köksal “Maymun Çiçeği aniden mutasyona uğrayarak insanlara bulaşması Covid-19 gibi kolay olmadığından pandemi beklentisi bulunmamaktadır” diyor. Ayrıca Covid-19’un havada asılı kalan virüsler nedeniyle bulaş riskinin çok daha fazla olduğunu, Maymun Çiçeği virüsünün ise havada asılı kalamadığından dolayı, bulaşması için uzun süre yüz yüze temas gerektiğini söyleyen Prof. Dr. İftihar Köksal, halen hastalığa karşı ilaçlar ve gerektiğinde devreye sokulabilecek aşısı olduğunu, bu nedenle paniğe kapılacak bir durum olmadığını vurguluyor.

Özel bir tedavisi yok

Hastalık özellikle bağışıklığı zayıf kişilerde ve çocuklarda şiddetli seyrederken, hayati riske de yol açabiliyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal, günümüzde Maymun Çiçeği enfeksiyonu için özel bir tedavi bulunmadığını, hastalığın genellikle yaklaşık iki-dört hafta içinde kendiliğinden iyileştiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Çiçek aşısı Maymun Çiçeğine karşı korumada en az yüzde 85 etkilidir. ABD’de uzmanlar ayrıca Maymun Çiçeğine maruz kaldıktan sonra aşılamanın hastalığı önlemeye veya daha az şiddetli hale getirmeye yardımcı olabileceğini ifade etmektedir. Çiçek aşısı günümüzde rutin uygulamada yer almayan bir aşıdır. Maymun Çiçeği hastalığının dünyada artışı söz konusu olursa çiçek aşısı ile aşılama için yeni bir karar alınabilir” diye konuşuyor.

Bu önlemlerle korunmak mümkün

Enfeksiyonun solunum ve temas yolu ile bulaşmasının önlenmesi için; şüpheli ve doğrulanmış vakalar için uygun solunum izolasyonunun şart olduğunu belirten Prof. Dr. İftihar Köksal “Kabuklanmış döküntüler bile bulaşıcı olduğundan dolayı yatak takımları ve giysiler gibi temas yoluyla enfeksiyondan kaçınmak için özen gösterilmesi gerekir. Ellerin mutlaka sık sık yıkanması ve hijyen kurallarına özen gösterilmesi korunmada en etkili yöntemlerdir. Sağlık çalışanlarına bulaşı engellemek için şüpheli vakaların dikkatle değerlendirilmesi ve hastalara ait numunelerin uygun koşullarda çalışılması gereklidir” diyor.

Düzenli egzersiz yapmanın sağlığa faydaları

Düzenli egzersiz yapmanın sağlığa faydaları

Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, dans etmek, ip atlamak hatta evde temizlik yapmak… Tüm bu fiziksel aktiviteler, vücudun hareket ederek enerji harcamasını sağlıyor. Ancak bu fiziksel aktivitelerin sağlığımız açısından fayda sağlayabilmesi için her gün düzenli şekilde, yeterli sürede ve tempolu yapılması gerekiyor. Fiziksel aktivitenin yararları konusunda toplum bilinci oluşturmak için 10 Mayıs ‘Dünya Sağlık İçin Hareket Et Günü’ olarak kutlanıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Yaşar “Günümüzde hareketsizlik hızla yaygınlaşırken, gerek dünyada gerekse ülkemizde obezite endişe verici şekilde artmaktadır. Oysa sağlığın korunması ve geliştirilmesi için haftada 5 gün, 30 dakika orta şiddette bir egzersiz yetişkinler için yeterlidir. 5-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenler ise günde 60 dakika düzenli egzersiz yapmalıdır” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Yaşar, 10 Mayıs Dünya Sağlık İçin Hareket Et Günü kapsamında yaptığı açıklamada, düzenli egzersizin sağlığımıza 6 önemli faydasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Özgür Yaşar

  • Aşırı kilo ve obeziteden koruyor

Aşırı kilo ve obezite enerji girişinin (gıda alımı) toplam enerji çıkışını aştığı zaman ortaya çıkar. Hareketsizlik obezitenin yaygınlaşmasında çok önemli bir faktördür. Her gün yeterli sürede egzersiz yapmak ideal kiloya ulaşılmasına ve muhafaza edilmesine yardım eder.

  • Kalp ve damar sağlığını destekliyor

Fiziksel aktivitenin en büyük yararlarından biri de kalp ve damar hastalıkları riskini azaltmasıdır. Kalp hastalıkları riski hareketsiz insanlarda düzenli egzersiz yapanlara göre iki kat fazladır. Ayrıca felç ile sonuçlanan beyin damar hastalığını önleyici etkisi, hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği gibi kalp damar hastalığına sebep olabilecek birçok risk faktörünü azaltıcı etkisi mevcuttur.

  • Kanser riskini azaltıyor

Yapılan bilimsel çalışmalar, düzenli egzersizin kanser riskini azalttığını, menopoz sonrası dönemde de meme kanseri riskini önemli ölçüde düşürdüğünü ortaya koymaktadır. Prostat kanseri riskinin de yoğun egzersizle birlikte azaldığına ilişkin bazı kanıtlar mevcuttur.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Diyabeti önlüyor

Dr. Özgür Yaşar “Diyabet eskiden 40 yaş üstü erişkinlerde meydana gelirken, son yıllarda obezite oranının artışına paralel olarak çocuklarda ve gençlerde de hızla yaygınlaşıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar, düzenli egzersizin Tip-2 diyabetin önlenmesine yardımcı olduğunu göstermektedir. Diyabet her gün egzersiz yapan insanlarda, hareketsizlere oranla yüzde 30 daha az görülüyor” diyor.

  • Ruh sağlığını iyileştiriyor

Günlük yaşam alışkanlıklarınız arasına düzenli egzersizi katmanız ve her gün yarım saat egzersiz yapmanız durumunda depresyon, stres ve anksiyete sorunlarınızın azalmasına katkı sağlayabilirsiniz. Düzenli egzersiz ayrıca çocuklara sosyal beceri sağlamaya yardım eder, kadınların kendi yetenek ve nitelikleri hakkında pozitif düşünceler geliştirmesine destek olur. Çocuklar ve yetişkinlere özsaygı kazandırır ve hayat kalitesini artırır. Ayrıca spor faaliyetleri esnasında yeni insanlarla tanışmak, toplumla ve çevreyle ilişki kurmak için fırsatlar sunar. Kişiyi sağlıklı beslenmeye ve sigara içmemeye teşvik eder.

  • Kas ve iskelet sistemini güçlendiriyor

Düzenli egzersiz kas ve iskelet sağlığını koruyup geliştirirken, hareketsiz yaşam tarzından kaynaklanan ve ileri yaşla ortaya çıkan kas zayıflıklarını önler. Aynı zamanda ileri yaşta sık görülen ve çok tehlikeli olan kalça kırıkları ve düşme riskini azaltır. Özellikle ağırlık taşıyıcı aktivitelere katılım (örneğin; atlayış veya sıçrama) kemik yoğunluğunu artırmaya yardımcı olur. Bu özellikle kemik yoğunluğunun gelişmesi açısından ergenler ve orta yaştaki kadınlar için çok önemlidir.

Polenlere karşı etkili korunma yolları!

Polenlere karşı etkili korunma yolları!

Bahar mevsimi ile güneşin yüzünü göstermesi ve doğanın canlanarak çiçeklerin açması, pek çok kişi için olumlu etkileri beraberinde getirirken, kimileri için kabusa dönüşebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Dr. Beyhan Yılmaz polenlerin etrafta uçuşması nedeniyle özellikle alerjik bünyeli kişilerde bir çok sorun yaşanabildiğini, ‘bahar alerjisi’ ya da ‘saman nezlesi’ olarak adlandırılan bu sorunların ise üst solunum yolu enfeksiyonları ile karışabildiğini söylüyor. KBB Uzmanı Dr. Beyhan Yılmaz, bahar alerjisi ile karışabilen hastalıkları anlattı, baharı rahat geçirebilmek, polenlerin olumsuzluklarına maruz kalmamak için alınabilecek basit ama etkili önlemler konusunda önemli açıklamalarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Beyhan Yılmaz

Bu şikayetlerle kendini gösteriyor!

Bahar aylarında çiçek tozlarının (polenlerin) etrafta dolaşması sonucu bu polenlere karşı alerjisi olan kişilerde çeşitli şikayetler gelişiyor. “Bahar alerjisi” veya “saman nezlesi” olarak  da tanımlanan bu hastalığın başlıca belirtilerini; burun akıntısı, burun tıkanıklığı, burun kaşıntısı, sık hapşırma, kulakta ve boğazda kaşıntı, gözlerde kızarıklık ve sulanma, geniz akıntısı, öksürük ve nefes darlığı olarak sıralayan KBB Uzmanı Dr. Beyhan Yılmaz “Bazen de bu şikayetlere koku ve tat duyusunda azalma, burun tıkanıklığına bağlı horlama ve uyku bozukluğu da eşlik edebilir” diyor.

Başka hastalıklarla karışabiliyor!

Genellikle her yıl belirli zaman diliminde tekrarlayan bahar alerjisi başka hastalıklarla karışabiliyor. Belirtileri özellikle virüslerin neden olduğu hastalıklarla benzerlik gösterdiğinden kişi alerjiden kaynaklandığını anlamıyor, bu nedenle alerji nedeniyle tedavi görmesi gerektiğinin farkına varmadığından hastalık ilerliyor. Alerjinin üst solunum yolu enfeksiyonu veya sinüzitler ile karıştırılabildiğini belirten Dr. Beyhan Yılmaz şöyle konuşuyor: “Nezle ya da grip dediğimiz üst solunum yolu enfeksiyonları, vücut direncimizin düşmesi sonrası virüslerin sebep olduğu hastalıklardır. Bahar alerjisi ile benzer şikayetler oluşturmasına karşın yaklaşık bir haftada şikayetler geriler. Virüs ya da bakterilerin neden olduğu sinüzit hastalığında da bahar alerjisine benzer şikayetler olabilir. Ancak sinüzitte burun akıntısı sarı yeşil renkte olup baş ağrısı ve ateş eşlik edebilir; bahar alerjisinde ise burun akıntısı su gibi olur ve ateş eşlik etmez.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

“Nasıl olsa geçer” diye düşünmeyin!

Bahar alerjisi, kişinin vücut direncinden bağımsız olarak en çok ilkbahar aylarında ortaya çıkıyor. Hastaların bu dönemde sürekli ‘grip gibiyim’, ‘hiç geçmiyor’ ya da ‘sürekli su gibi burnum akıyor’ diye şikayet ettiklerini belirten Dr. Beyhan Yılmaz, hastaların aslında alerjiden kaynaklanan bu rahatsızlıkların virüslere bağlı olduğunu düşünüp, ‘nasıl olsa geçer’ diye düşünmemesi, doğru tedavi için mutlaka uzman görüşü alması gerektiğini vurguluyor. Bahar alerjisi tanısının burun muayenesi ve sonrasında alerjiye yönelik testlerin yapılması ile konulduğunu belirten Dr. Beyhan Yılmaz, tedavide antihistamin ilaçlar, burun spreyleri ve alerji aşıları kullanıldığını söylüyor.

Polenlere karşı 10 etkili önlem!

  •  Dışarıda mutlaka polen maskesi takın.
  • Ev ve ofisinizi sabah saatlerinde değil, öğleden sonra havalandırın.
  • Otomobil camlarını gerekmedikçe açmayın ve polen filtrelerini değiştirmeyi unutmayın.
  • Gözlerin yanını da örten güneş gözlükleri kullanın.
  • Eve geldiğinizde kıyafetlerinizi değiştirin, burnunuzun içini temizleyin, duş alın.
  • Polen yapışabileceği için gözlüklerinizi de temizlemeyi ihmal etmeyin.
  • Polenlerin yoğun olduğu sabah saatlerinde açık havada spor yapmayın.
  • Nem, ev içi alerjenlerin gelişimini tetikleyebileceğinden çamaşırlarınızı yatak-oturma odalarında kurutmayın.
  • Evcil hayvanlarınızı yattığınız odaya almayın.
  • Özellikle bu dönemde toz, sigara dumanı, boya kokusu, parfüm gibi etkenlerden uzak durun.

Sağlıklı bir hamilelik için şunlara dikkat edin!

Sağlıklı bir hamilelik için şunlara dikkat edin!

Kışın soğuk ve kasvetli günlerinin ardından havaların ısındığı, doğanın uyandığı bahar mevsimi anne adayları için dışarıda daha fazla zaman geçirebilme imkanı sunarken, bazı önemli kuralları ihmal etmemek gerekiyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Aysel Nalçakan “Pandemi sürecinde Covid-19 enfeksiyonu riskinin devam etmesi nedeniyle maske ve sosyal mesafeye dikkat etmek, bahar aylarında artan mevsimsel ve alerjik hastalıklara karşı da gerekli önlemleri almak gerekiyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, anne adaylarına bahar aylarında sağlıklı ve rahat bir hamilelik geçirebilmek için dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Aysel Nalçakan

Polenden korunun

Havadaki polen miktarı bahar aylarında artmaya başlar. Özellikle alerjik bünyeye sahip  hamilelerin ağaç, çiçek ve ot polenlerinden uzak durmaya çalışması önemlidir. Bu alerjenler hapşırma, gözlerde sulanma ve kaşıntı, öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı yapabilir. Bu nedenle baharda güzel havaların tadını çıkarırken, rüzgarlı ve kuru havalarda mümkün olduğunca dışarı çıkmayın. Dışarıdan geldikten sonra bu alerjenlerden arınmak için duş alın. Ancak şikayetleriniz uzun sürüyor veya ilerliyorsa doktorunuza başvurun.

Düzenli egzersiz yapın

Hamilelikte egzersiz, hem siz hem hem bebeğiniz için oldukça önemlidir. Düzenli egzersiz kilo almayı engellemenin yanı sıra bel ve sırt ağrılarını azaltmak, fiziksel ve psikolojik olarak daha iyi hissetmenizi sağlamak, normal doğumu kolaylaştırmak, şişlik ve ödemi azaltmak, hamilelikte oluşması muhtemel vücut şekil bozukluklarının önüne geçmek ve doğum sonrasında kısa sürede eski vücut görünümüne tekrar dönebilmek açısından oldukça önemlidir. Hekiminiz yasaklamadığı sürece egzersiz yapmanızda bir sakınca yoktur. Bahar aylarında dışarda en rahat ve kolayca yapabileceğiniz egzersiz yürüyüştür. Yine yüzme, yoga, pilates, ağırlık olmayan fitness programları da iyi birer seçenek olabilir.

Ayakkabı ve terlikte görünüşe aldanmayın

Hamilelikte vücudun yapısal değişimine bağlı olarak; ağırlık merkezinin ve ayaklara binen yük dağılımının değişmesi, ayaklarda ödem oluşması nedeniyle ayakkabı seçimi sanıldığından daha fazla önem kazanıyor. Ayakkabıların ve terliklerin rahat, geniş ve yumuşak özel tabanlı seçilmesi, eğer topuklu ayakkabı seçilecekse 5 cm’i geçmeyecek yükseklikte olması önemlidir. Ayakkabı ve terlik seçiminde görüntüye kanmayıp, tercihi sağlıklı ve rahat olmasından yana yapmak büyük fayda sağlayacaktır.

Çok kalın ya da çok ince giyinmeyin

Bahar aylarında cildinizin terlemesine ve kuruluğun artmasına yol açabilecek sentetik, naylon kıyafetler yerine vücuda nefes aldıran pamuklu giyisilerin tercih edilmesi önerilir. Çok dar giysiler yerine içinde daha rahat hissedeceğiniz kıyafetler giymenizde fayda var. İç çamaşırı tercihlerinizde de pamuklu kumaşlardan üretilmiş olanların seçilmesi önemlidir. Hava güneşli olsa da yanınızda mutlaka ince bir mont bulundurun.

Sağlıklı ve dengeli beslenin

Bahar aylarında meyve ve sebze çeşitlerinin artması daha sağlıklı ve çeşitli beslenme fırsatı sunar. Böylece hamilelerin ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri besinlerden karşılama şansı da artar. Ancak meyve ve sebzelerin iyi yıkanmadan tüketilmemesi gerektiği unutulmamalıdır. Kış aylarının aksine hareketsiz yaşamı terk ettiğimiz bahar aylarında enerji tüketimimiz de arttığından daha besleyici ve dengeli beslenmeye dikkat etmek gerekir. Proteinden zengin tavuk, yoğurt, yumurta ve mercimek, kalsiyumdan zengin olan badem, peynir ve balık, demir açısından zengin et, balık, üzüm tüketmeyi ihmal etmeyin. Hamilelikte aşırı yağlı, şekerli yiyeceklerden ve  konserve ürünlerden kaçınılması çok önemlidir.

Susamasanız da su için

Hamilelikte sıvı alımı çok önemli bir yere sahiptir. Bahar aylarında hava sıcaklıklarının da artmasıyla beraber günde 2-3 litre sıvı alınmalıdır. Alınması gereken sıvı ihtiyacı su dışında  ayran, meyve suyu ve soda gibi içeceklerin tüketilmesiyle de karşılanabilir. Su içmek için susamayı beklemeyin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ödemi azaltacak önlemler alın

Hamilelikte fizyolojik değişimler sonucunda artan kan ihtiyacını karşılamak için vücutta su tutulumu olur, vücutta daha fazla kan dolaşır. Dolaşımdaki kanın bir kısmı damar dışındaki dokulara sızar ve buradaki hücrelerin arasında birikir; buna ‘ödem’ denir. Özellikle hamileliğin ilerleyen haftalarında, hava sıcaklığının arttığı bahar ve yaz aylarında ödem daha sık görülür.  Ödemi atmanın en güzel yolu bol su tüketmektir. Bunun yanında egzersiz yapmak, proteinden zengin beslenmek, uzun süre ayakta kalmamaya çalışmak, yatarken sol yan pozisyonda olmak da ödem oluşumunu azaltmaya yardımcı olacaktır.

Kabızlıktan korunmak için bu kurallara dikkat edin

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan “Hamilelikte kabızlık çok sık rastlanan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Büyüyen rahmin bağırsaklara basısı, hormonal değişimlere bağlı bağırsak hareketlerinin yavaşlamış olması kabızlık sorununu artırıyor. Ancak hamilelerin kabızlık sorununun büyük bir sorun olmadığını bilmesi önemlidir. Aksi halde artan stres ile birlikte bu durum daha çözümsüz bir hal alabilir. Kabızlığın önlenmesinde bol su tüketimi, lifli gıdalardan zengin beslenilmesi, bol bol sebze meyve ve posalı gıdaların tüketilmesi önemlidir. Bahar döneminde meyve sebzelerdeki çeşitlilik arttığı için bu gıdaların tüketimini artırmak bağırsak hareketlerinin artmasına yardımcı olacaktır. Kabızlığı azaltmak için kayısı ve erik kompostosu içilebilir, sabahları bir bardak ılık su içerek bağırsak hareketleri hızlandırılabilir” diyor.

Cildinizi nemlendirin

Havaların ısınmasıyla terleme yoluyla nem kaybı artar. Hamilelikte zaten hormonal değişimlere bağlı oluşan cilt kuruluğunda daha fazla artış yaşanabilir. Cildi nemlendirmenin en iyi yolu bol su tüketimidir ama dışarıdan da cildinize düzenli olarak bakım vermeniz cildin nem dengesini korumakta önemlidir. Hindistan cevizi yağı, kakao yağı, badem yağı gibi doğal yağlar kullanarak veya kollagen  üretimini uyaran peptidler içeren ürünler ya da topikal hyalüronik asit içeren nemlendiricileri tercih edebilirsiniz. Nemlendiriciler cildi kurutan etkenlere karşı bariyer görevi yaparken aynı zamanda çatlakların oluşmasının azaltılmasına da yardımcı olur.

Güneşin zararlı ışınlarından korunun

Bahar aylarında güneşten faydalanırken, hamilelikte daha da hassas hale gelen cildinizi UV ışınlarına karşı korumaya da özen göstermek gerekir. Bu nedenle güneşe çıkmadan en az 20-30 dakika önce güneş kremi sürmeli ve güneşte kalınan süre uzayacak ise 2-3 saatte bir yenilenmelidir. Hamilelik döneminde çinko oksit ve titanyum dioksit gibi cildin yüzeyinde bir tabaka oluşturarak güneş ışınlarını yansıtıp deriyi güneşin zararlı etkilerinden koruyan mineral bazlı fiziksel koruyucular tercih edilebilir. Mineral bazlı fiziksel koruyucular ciltten tam olarak emilmez bu nedenle hamilelik döneminde bu tip güneş koruyucu kremlerin tercihi önerilir. Güneş ışınları D vitamini sentezinde önemli olduğundan, sabah 07:00-11:00, öğleden sonra 16:00 itibariyle bahar güneşinden faydalanabilirsiniz.

Göz sağlığına dikkat! Gözler yalan söylemez!

Göz sağlığına dikkat! Gözler yalan söylemez!

İki yılı aşkın süredir yaşam alışkanlıklarımızda radikal değişikliklere neden olan Covid-19 pandemi sürecinde bir çok hastalık gibi göz hastalıkları da yaygınlaştı. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Sinim Kahraman, bu süreçte hiç olmadığı kadar ekran karşısında geçirilen uzun saatlerin ve Covid-19 endişesiyle hastaneye gitmeye çekinip göz şikayetlerinin ertelenmesinin göz sağlığını olumsuz etkilediğini söylüyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Sinim Kahraman, iki yıllık pandemi sürecinde artan göz hastalıklarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19’un etkisini hala devam ettirdiği günümüzde, pandeminin sağlığımıza en olumsuz etkilerinden biri de gözlerimizde oldu. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Sinim Kahraman “Covid sürecinde evden çalışma ve online derslerle öğrencilerin derslerini bilgisayar ekranından takip etmeleri dijital ekran kullanım süresini çok artırdı. Ayrıca yine dijital ekranlar karşısında göz kırpma refleksinin azalması nedeniyle gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde kuru göz ve göz yorgunluğu şikayetleri başta olmak üzere göz kızarıklığı, gözde kanlanma, konjonktüvit ve miyopi derecelerinde artış yaşanıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Dikkat! Covid-19 bulgusu olabilir!

Gözlerde kızarıklık, sulanma ve çapaklanma ile seyreden konjonktivitin (göz yüzeyinin enfeksiyonu) Covid-19 enfeksiyonunun bulgusu olabildiğine dikkat çeken Dr. Neslihan Sinim Kahraman, özellikle bu şikayetlerin yanında halsizlik, kas ağrısı, ateş ve öksürük gibi bulgular da varsa çok dikkatli olunması ve mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söylüyor. Dr. Neslihan Sinim Kahraman şöyle konuşuyor: “Covid-19 enfeksiyonunun pıhtılaşma bozukluklarına yol açması ve gözde damar tıkanıklığı yapabileceği akılda tutulmalıdır. Covid-19 enfeksiyonu sürecinde görmede ani zayıflama gelişen bir durumda vakit kaybetmeden göz doktoruna başvurulmalıdır.” Göz yüzeyinin enfeksiyon için bir bulaş yolu olması nedeniyle dikkat edilmesi gereken bir nokta olduğunu, özellikle kuru göz ve alerjik konjonktivit gibi olguların gözde yanma, kaşıntı ve batma hissine yol açtıklarından, ellerin gözlere sık temas etmesine yol açtığını belirten Dr. Neslihan Sinim Kahraman, bunun da Covid-19 enfeksiyonunun gözden bulaş riskini artırdığına dikkat çekiyor.

Görme kaybına yol açabilir!

Pandemi sürecinde kronik rahatsızlığı olan ve ileri yaş hastaların hastaneye başvuruda çekincelerinin olmasının da, bu hastalıkların takibinde sıkıntılara yol açtığına dikkat çeken Dr. Neslihan Sinim Kahraman “Özellikle glokom (göz tansiyonu), üveit (gözün uvea denilen orta tabakasının iltihaplanması), diyabetik retinopati (retinadaki kan damarlarında gelişen hasarlanma) ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (merkezi görmenin kaybı) gibi yakın takip ve tedavi gerektiren hastalarımızın pandemi sürecinde hastaneye gitme endişesiyle tedavilerinde aksaklıklar yaşandı. Ancak ertelenen göz sorunları tedavinin daha güç bir hal almasına, kalıcı hasarlara ve görme kaybına yol açabilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Pandemide göz sağlığı için 9  etkili önlem!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Sinim Kahraman, pandemide göz sağlığı için gerekli önlemleri şöyle anlatıyor;

  • Ekran karşısında uzun süre kalmayın. 20 dakikada bir mola vererek gözlerinizi dinlendirin.
  • Ekrana çok yakın bakmayın ve mutlaka gözlerinizi sık sık kırparak kurumasını engelleyin.
  • Bu süreçte mümkünse lens kullanımına ara vererek gözlük kullanın. Böylece gözlüğün koruyucu bir bariyer oluşturması ve ellerin göze temasının azaltılması sağlanabilir.
  • Maskenin gözlükte buharlanmaya yol açmaması için gözlüğünüzü maskenin üzerine gelecek şekilde takın. Buna karşın maske takmak buhar oluşmasına yol açarak gözlük kullanmayı zorlaştırdı.
  • Gözlüğe sık dokunmak, çok sık çıkarıp takmak, enfekte olabilecek kirli yüzeylere bırakmak da risk oluşturduğundan bu konularda dikkatli olun.
  • Ellerinizi gün içerisinde gözlerinize ve yüzünüze götürmeyin. Ellerinizi sık yıkamanız olası riskleri azaltacaktır.
  • Kontakt lenslerin temizliğine her zamankinden fazla dikkat edin. Lenslerinizi takıp çıkarmadan önce mutlaka ellerinizi yıkayın.
  • Kronik göz hastalığınız (glokom, diyabetik retinopati, yaşa bağlı makula dejenerasyonu vb) varsa mutlaka tedavinize devam edin, tedavinizi aksatmayın.
  • Olası bir göz sorununuzda ‘geçer’ diye beklemeyip, daha büyük sıkıntılara yol açmaması için hekime başvurun. Özellikle ani gelişen görme azalması durumunda zaman kaybetmeyin.

Dünyada her 20 saniyede bir diyabet hastası ‘ayak’ kaybı yaşıyor

Dünyada her 20 saniyede bir diyabet hastası ‘ayak’ kaybı yaşıyor

Tüm dünyada ve ülkemizde önemli sağlık problemlerinden biri olan diyabet sinsice ilerleyerek vücudumuzun tüm sistemlerinde hasarlar oluşturabiliyor. Diyabetin en önemli komplikasyonlarından biri ise ayaklarda oluşturduğu ciddi yaralar ve buna bağlı olarak gelişen enfeksiyonlar. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Selim Aydın, diyabet hastalığında ihmal edilen en ufak bir yaranın bile çok büyük ve problemli bir hale dönüşebileceğine dikkat çekerek, “Öyle ki kontrol altında olmayan diyabetik ayak, hastaların istirahat halindeyken ağrı kesici ilaçlarla geçmeyen ciddi iskemik ağrılarla baş etmek zorunda kalmalarına, kısa mesafede bile yürümekte güçlük çekmelerine, çok daha önemlisi ayak veya bacaklarını kaybetmelerine yol açabiliyor. Bu nedenle diyabet hastaları ayak bakımlarına çok özen göstermeli, çatlak veya yara oluştuğunu fark ettiklerinde zaman kaybetmeden hekime başvurmalılar.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Selim Aydın

Ülkemizde 1.5 milyon kişinin sorunu

Yapılan çalışmalara göre, diyabet hastalarının yaklaşık yüzde 10-15’i, yaşamlarının bir döneminde diyabetik ayak yarasıyla karşı karşıya kalıyor. Yaklaşık 10 milyon diyabet hastasının olduğu tahmin edilen ülkemizde, 1-1,5 milyon hastanın diyabetik ayak yarasıyla mücadele ettiği düşünülüyor. Yapılan çalışmalar; tüm dünyada diyabetin oluşturduğu komplikasyon nedeniyle her 20 saniyede bir ayak kaybı yaşandığını gösteriyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Selim Aydın, diyabetik ayağa erken müdahale edilmesinin uzuv kaybına kadar gidecek olan süreci önleyebildiğine işaret ederek, “Diyabetik ayaklarda, bacak damarlarındaki tıkanıklıkların tedavi edilmesi ve beraberinde yapılacak olan yara bakım tedavisi sayesinde günümüzde ayak ve bacakların birçoğunun kesilmesi önlenebiliyor. Üstelik bacak damarlarında oluşan darlık veya tıkanıklıkların çoğu endovasküler olarak damar içerisinden uygulanan kapalı yöntemlerle herhangi bir kesi olmadan tedavi edilebiliyor, bu sayede hastalar kısa sürede hastaneden taburcu olabiliyor.” bilgisini veriyor.

Hastalar ayaklarındaki yaraları fark etmiyor

Diyabet hastalarında terleme mekanizmasının bozulması nedeniyle ayakta kuruluk, ciltte çatlak ve yarıklar gelişebiliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Selim Aydın, bu çatlak ve yarıkların mantar ile diğer enfeksiyon ajanları için giriş noktasını oluşturduğunu belirterek, “Çatlaklardan içeri giren mikroplar kan akımında sorun yaşanan ayaklarda ciddi enfeksiyonlara neden olabiliyor. Enfeksiyon da bu çatlakların büyümesine ve derinleşmesine yol açıyor. Diyabete bağlı gelişen damar harabiyeti sonucunda ayağın yeteri kadar kanlanmaması nedeniyle yaranın iyileşmesi gecikiyor. Duyusal sinirlerde yine diyabete bağlı gelişen harabiyet sonucunda hasta ayağındaki enfeksiyon kapmış olan yara ve ağrıyı hissetmiyor. Hasta yaranın farkına vardığında ise yara çoktan ayağı ve bacağı tehdit eder hale gelmiş oluyor. Dolayısıyla hastaların ayaklarını düzenli olarak kontrol etmeleri diyabetik ayakta büyük önem taşıyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

KAPALI YÖNTEMLER: YÜKSEK BAŞARI SAĞLANABİLİYOR

Diyabete bağlı oluşan bacak damarlarındaki darlık ile tıkanıklıkların tedavisi, kapalı (endovasküler) ve açık cerrahi olarak yapılabiliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Selim Aydın, diyabet nedeniyle gelişen yaranın iyileşmesi  için tedavilerle ayağın ve parmakları besleyen en az bir damarın kanlanmasının sağlanması gerektiğini belirterek, “Günümüzde endovasküler denilen kapalı yöntemlerle kasık ve/veya ayak damarlarına iğne deliklerinden yapılan girişimlerle, herhangi bir kesi olmadan, ayakların kanlanmasında oldukça başarılı sonuçlar alınabiliyor.” diyor.

Balon anjiyoplasti

Balon anjiyoplasti, tıkalı damarlara kapalı şekilde yapılan en yaygın tedavi yöntemi olarak yerini koruyor. Bu yöntemle damar içerisinden gönderilen bir balon kateteri, darlık ve tıkanıklık gelişmiş bölgede şişirilerek, darlığı giderebiliyor. Ardından balon indirilerek geri alınıyor. Ancak özellikle diyabet hastalarında damar duvarlarının sert ve taşlaşmış plaklarla tıkalı olması nedeniyle balon uygulanan hastaların yaklaşık yarısında bu plaklar yırtılabiliyor. Bu nedenle tekrar tıkanmayı önlemek amacıyla balon işlemi sonrasında damar içerisine çeşitli boyut ve uzunluklarda stentler konuluyor.

Damar tıraşlama yöntemi

Çok küçük ve ince olan diz altı damarlarına stent yerleştirildiğinde, bu stentler kısa sürede daralıp tıkanabiliyor, bunun sonucunda damarların yeniden açılması güçleşebiliyor. Doç. Dr. Selim Aydın, ‘aterektomi’ denilen ‘damar tıraşlama’ yöntemiyle bu sorunun ortadan kaldırıldığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Özellikle kasığın alt tarafında ve diz altında olan damar tıkanıklıkların tedavisinde stent kullanımını azaltarak sonuçların daha iyi olmasını sağlamak amacıyla başvurulan damar tıraşlama – aterektomi yöntemi ciddi faydalar sağlıyor. Balon anjiyoplasti işlemi öncesinde, damar tıraşlama yöntemiyle damarın içerisinde yer alan sert ve taşlaşmış plaklar kesilip dışarı çıkartıldığında damar duvarı yumuşuyor, dolayısıyla balon işlemi sonrasında damar duvarında yırtıklar oluşmuyor. Ayrıca üzerinde damarın açık kalma süresini uzatan ilaçlı balonlar kullanıldığında ilaç damar duvarına daha iyi nüfuz edebiliyor. Bu etkileri sayesinde çoğu hastada stentlere ihtiyaç duyulmuyor.”

Bypass yöntemi

Diyabetik ayakta başvurulan bir başka yöntem ise bypass (köprüleme) ameliyatı. Hastanın kendi bacağından açık veya kapalı (endoskopik) olarak çıkartılan toplardamarlar kullanılarak yapılan bypass ameliyatı gibi açık cerrahi işlemlerle de ayak ve bacak beslenmesi sağlanabiliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Selim Aydın, “Kapalı yöntemle damarları açılamayan hastalarda uygulanan bypass ameliyatı da ayağın kurtarılması için hayati bir öneme sahiptir.” diyor.

Kanser ‘kolonoskopi’ yöntemiyle önlenebiliyor

Kanser ‘kolonoskopi’ yöntemiyle önlenebiliyor

Kolon, kalınbağırsak sindirim sisteminin son bölümünü oluşturuyor. Kolon kanseri ülkemizde en sık görülen kanserler arasında 3. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 2 milyon, ülkemizde de yaklaşık 20 bin kişi kolon kanseri tanısı alıyor. Dahası hatalı beslenme alışkanlıklarının ve obezitenin giderek yaygınlaşması nedeniyle son yıllarda görülme sıklığı 50 yaş altındaki kişilerde giderek artıyor. Erken dönemde hemen hiçbir belirti vermemesi nedeniyle en çok yaşam kaybına neden olan kanser türlerinden biri olan kolon kanseri aslında düzenli yapılan kolonoskopi taramasıyla önlenebiliyor. Ayrıca kanser oluşsa dahi erken tanı sayesinde hastada tamamen iyileşme sağlanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, risk faktörü olmayan kişilerin hiçbir yakınması olmasa bile 45 yaşından itibaren her 5-10 yılda bir kolonoskopi yaptırmaları gerektiğini belirterek, “Ailesinde kolon kanseri öyküsü olan kişilerin ise tarama programına daha erken yaşlarda başlamaları gerekebiliyor. Yakın akrabalarında kolon kanseri tespit edilen kişiler, akrabasının tanı aldığı yaştan 10 yıl çıkartarak kendilerinin kolon kanseri taramasına başlama yaşını tespit edebilirler” diyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, Kolon Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, kolon kanseri riskini artıran 10 etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder

Aile öyküsü

Aile öyküsü kolon kanserinin risk faktörleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Kolon kanseri teşhisi konulan hastaların yüzde 20’sinde genetik geçiş söz konusu oluyor. Bu nedenle ailesinde kolon kanseri hastası olanlar kendi tarama programları konusunda çok daha özenli olmalılar.

İleri yaş

İleri yaş kolon kanserinin önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Öyle ki kolon kanseri tanısı konulan hastaların yüzde 90’ından fazlası 40 yaş üzerinde oluyor ve bu yaştan itibaren kolon kanserine yakalanma riski her 10 yılda bir ikiye katlanarak artıyor.

Kolon polipleri

Kolonu örten tabakanın büyüyerek bağırsak kanalına çıkıntı yapması ‘kolon polipleri’ olarak adlandırılıyor. Yapılan çok sayıda çalışmaya göre; kolon kanserinin yüzde 90-95’inden, ilerleyen yaşla birlikte görülme sıklığı artan kolon polipleri sorumlu oluyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, iyi huylu tümörler olan poliplerin yüzde 10-20’sinin yaklaşık 10 yılda kansere dönüştüğü uyarısında bulunarak, “Genellikle kanserleşmeden önce herhangi bir yakınmaya yol açmadıkları için ‘gizli tehlike’ olarak adlandırdığımız polipler düzenli yapılan kolonoskopi taramaları sayesinde tespit edilip, çıkartılabiliyor. Böylece kansere dönüşmeleri önlenebiliyor” diyor.

Liften fakir beslenmek

Hatalı beslenme alışkanlığı kolon kanseri oluşumunda önemli bir risk faktörü. Özellikle lif yönünden zengin olan sebze ve meyve gibi besinlerin az tüketilmesi kolon kanserine adeta davetiye çıkartıyor. Bol meyve ve sebze içeren diyet sayesinde kabızlık önleniyor ve kolon hücrelerinin kanserojenlere maruziyeti azalıyor. Bunun yanı sıra yüksek fiberli diyetler bağırsak içindeki yararlı bakterilerin birtakım kimyasallar üretmelerine yardımcı olarak kanserin gelişme riskini azaltıyor. Dolayısıyla kolon kanserinden korunmak için liften zengin besinler sofrada düzenli olarak yer almalı.

 Mangal alışkanlığı

Uzmanlar her fırsatta mangalda pişen etin kolon kanseri riskini arttırdığı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bunun nedeni ise ateşe doğrudan maruz kalan etlerde heterosiklik amin ve polisiklik aromatik hidrokarbon denilen kimyasalların açığa çıkması. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Oğuz Önder, bu kimyasalların kolon kanseri riskini artırdığını hatırlatarak, “Bu nedenle etin ateşe en az 15 cm’den uzak mesafede olmasına dikkat edilmeli. Ayrıca etin dumanla temas etmesi de kanser riskini arttırıyor”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara ve alkol

Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara ve alkol kullanımının pek çok kanserin yanı sıra kolon kanseri açısından da ciddi bir risk faktörü olduğunu ortaya koyuyor. Yapılan bir araştırmada; sigara içenlerin kolon kanserine yakalanma risklerinin içmeyenlere göre 18 kat daha fazla olduğu ortaya kondu. Yapılan çok sayıda araştırma da günde 50 ml veya daha fazla alkol tüketen kişilerde kolon kanserinin hiç içmeyenlerle kıyaslandığında 1.5 kat arttığı tespit edildi.

Obezite

Çağımızın önemli bir problemi olan obezite pek çok hastalığın yanı sıra kolon kanseri riskini yüzde 50 oranında yükseltiyor. Obezite, insülin/IGF-1 ve kandaki iltihap hormonlarını arttırarak kanserin gelişmesini kolaylaştırıyor. Ayrıca obezite hastalarında kötü beslenme alışkanlığı daha fazla görülüyor.

İşlenmiş et ürünleri

Salam, sucuk, sosis ve pastırma gibi işlenmiş et ürünleri kanserojen besinler arasında yer alıyor. Bunların yanı sıra kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmak da özellikle kolon kanseri riskini artırıyor.

Bazı iltihabi hastalıklar

İltihaplı bağırsak hastalıkları olan ülseratif kolit ve Crohn hastalığı kolon kanseri riskini arttıran etkenlerden. Hastalık tanısından 5 yıl sonra kanser riskindeki artış belirgin düzeye ulaşıyor. Bu nedenle iltihabın baskılanması ve durdurulması büyük önem taşıyor.

Hareketsiz yaşam

Hareketsiz yaşam; obezite ve birçok kanserle birlikte kolon kanseri riskini arttırıyor. Öyle ki kolon kanseri riski yüzde 30 oranında yükseliyor. Yaşınıza uygun bir programla haftada 2 gün egzersiz yapmanız, kalp-damar hastalıklarıyla birlikte kanser riskini de azaltıyor.

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Mide kanseri meme, akciğer ve kalın bağırsak kanserlerinden sonra en sık rastlanan 4. kanser türü. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyon, ülkemizde de 20 bin kişiye mide kanseri tanısı konuyor. Erken dönemde çoğunlukla herhangi bir şikayete neden olmadan sinsice ilerlediği için tehlikeli kanserler arasında yer alıyor. İlk dikkat çeken belirtileri de genellikle karın ağrısı, yemekten sonra gelişen hazımsızlık ve şişkinlik oluyor. Ancak yakınmaların ‘mide ülseri’ veya ‘gastrit’ hastalıklarından kaynaklandığı düşünülerek sorun ihmal edilebiliyor, bu durum da tedavide gecikmeye yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde erken tanının yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Erken tanı sayesinde hastalar uzun yıllar sorunsuz bir şekilde yaşamlarına devam edebiliyorlar. Bu nedenle mide kanserinin genellikle ilk belirtileri olan karın ağrısı, yemekten sonra şişkinlik ve hazımsızlık gibi yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır” diyor. Daha da önemlisi ‘değiştirilebilir’ risk faktörlerine dikkat ederek mide kanserinden kısmen korunmak da mümkün olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanseri riskini artıran 12 etkeni anlattı; önemli bilgiler verdi!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Doç. Dr. Erman Aytaç

İlerleyen yaş

Mide kanserinin görülme sıklığı ilerleyen yaşla birlikte artıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde 50 yaşından sonra riskin yükseldiğini söylüyor.

Erkek olmak

Mide kanseri erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sık ortaya çıkıyor. Kadınlarda daha yüksek miktarda salgılanan östrojen hormonunun mide kanseri riskini arttıran Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor.

Genetik faktör

Anne, baba ve kardeşler gibi birinci derece aile bireylerinde mide kanseri öyküsü varsa, bu hastalığın gelişme riski normal popülasyona göre daha fazla oluyor. Dolayısıyla riski değerlendirmek için mutlaka bu alanda uzman bir hekime başvurulması öneriliyor.

Helikobacter Pylori

Helikobacter Pylori (HP), midede sıklıkla rastlanan bir bakteri cinsidir. Gastrit oluşumundan sorumlu bir bakteri olarak görülen Helikobacter Pylori’ye mide kanserli hastalarda daha fazla rastlandığı biliniyor. “Ancak bu tablodan midesinde Helikobacter Pylori saptanan her kişide mide kanseri oluşacağı sonucu çıkartılmamalıdır” bilgisini veren Doç. Dr. Erman Aytaç, “Çünkü Helikobacter Pylori’nin sık görüldüğü bazı toplumlarda mide kanseri oranı düşüktür. Dolayısıyla bu bakterinin yanı sıra diğer risk faktörleri de son derece önemlidir” diyor.

Fazla tuz tüketmek

Fazla tuz tüketimi mide kanseri riskini artıran önemli faktörler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü, günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesini tavsiye ediyor.

Tuzlanmış, tütsülenmiş besinler

Dünya Sağlık Örgütü, gelişmiş ülkelerdeki kanserlerin yüzde 30’unun beslenmeyle ilişkili olduğunu bildiriyor. Örneğin Japonya gibi tuzlanmış ve tütsülenmiş besinlerin yoğun olarak tüketildiği coğrafyalarda mide kanserine daha sık rastlanıyor. Ülkemizde de yaygın olarak tüketilen mangalda pişirilmiş etin de risk faktörü olabileceği düşünülüyor. Bu durum etin tuzlanması ve pişerken yanmasıyla ilişkili olabiliyor. Benzer şekilde fazla miktarda işlenmiş et veya yağda kızartılmış, soslu ve baharatlı besinler ya da aflatoksin ile bulaşmış olan besinler de (bayat ekmekteki küfler gibi) riski artırıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, “Nasıl ki tuzlanmış, tütsülenmiş besinlerin fazla tüketilmeleri mide kanserine yakalanma olasılığını artırıyorsa, tersine çiğ sebze ve meyvelerin bolca yenilmesi, C vitamini ve antioksidan maddeler de bu kanserden korunmada olumlu etki yapabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara kullanımı

Sigara kullanımı birçok kanserde olduğu gibi mide kanseri için de risk faktörü oluyor. Öyle ki sigara kullanım yoğunluğu ve süresi arttıkça risk 4 kat yükseliyor.

Obezite

Çağımızın önemli bir sorunu olan obezite hastalarında da mide kanseri riski yükseliyor. Obeziteyle artan vücut içindeki toksik maddeler, kanser gelişimini hücre seviyesinde arttıran oksijenlenme bozukluğu ve savunma sisteminin zayıflaması gibi etkenler mide kanserinin gelişimini kolaylaştırabiliyor.

Bazı meslekler

Bazı iş kollarında çalışanlar (odun dumanına ya da asbest dumanına maruz kalanlar, metal, plastik ve maden işçileri gibi) mide kanseri açısından daha fazla risk altında oluyorlar.

Kan grubunun A olması

Mide kanseri kan grubu A olan kişilerde daha sık görülüyor. Kesin nedeni bilinmemekle beraber, bu durum A kan grubu olan kişilerin Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı daha yatkın olmalarıyla açıklanıyor.

Bazı hastalıklar

  • Kalın bağırsağı tutan bazı hastalıklarda (ailesel adenomatöz polipozis ve ailesel nonpolipozis kolorektal kanser) mide kanseri görülme olasılığı yükseliyor.
  • B12 vitamininin emilememesi nedeniyle oluşan kansızlık türü olan pernisiyöz anemi de mide kanseri riskini artırıyor.
  • Atrofik gastriti (midenin iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasının epitel hücrelerinin ve salgı bezlerinin kaybıyla sonuçlanan kronik ihtihaplanma) olan hastalarda mide kanseri daha sık görülüyor.
  • Yapılan çalışmalarda, toplumda öpücük hastalığı olarak bilinen enfeksiyöz mononükleoz hastalığına neden olan ebstein–barr virüsünün mide kanseri gelişimine etkisi olduğu gösterilmiş.

Mide ameliyatı olmak

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, geçmişte mide ameliyatı olanlarda, özellikle de midesinin bir kısmı çıkartılan hastalarda bu kanserin gelişme riskinin yıllar içinde arttığına işaret ederek, “Bu nedenle yakınmasız olsalar dahi mide ameliyatı geçiren hastalara belli aralıklarla kontrol amaçlı gastroskopi yapılıyor” diyor.

 Uzun yıllar sorunsuz yaşanabiliyor

Mide kanserinde çok erken evre tümörler ameliyat gerekmeden endoskopik olarak tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, endoskopik tedavi yöntemleri dışında, hastalığın 1-3 evrelerinde ana tedavi yönteminin cerrahi işlem olduğunu belirterek, “Cerrahi tedavinin ana prensibi, tümörün yayılma olasılığı olan tüm lenf bezleriyle birlikte çıkartılmasıdır. Hastalığın 2. ve 3. evresinde genellikle önce kemoterapi uygulanıyor, ameliyat daha sonra yapılıyor. Patoloji raporuna göre ameliyat sonrasında kemoterapi ve radyoterapi gibi ek tedaviler uygulanabiliyor. Tümör karaciğer ve akciğer gibi uzak organlara da sıçramışsa, yani hastalık 4. evredeyse ana tedavi yöntemi kemoterapi oluyor” diyor.

Doç. Dr. Erman Aytaç tedavi sonuçlarını birçok faktörün etkilediğini belirterek, “Bu etkenlerin en önemlileri hastalığın evresi ve yapılan tedavilerin kalitesidir. Deneyimli merkezlerde kapalı yöntemlerin hastaya sağladığı avantajlar göz önünde tutularak ameliyat laparoskopik veya robotik olarak yapılabiliyor” diyor.