Yazılar

Hamilelikte bağışıklığı güçlendiren besinler!

Hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi doğal olarak baskılandığı için grip ve soğuk algınlığından idrar yolu enfeksiyonlarına dek birçok hastalık anne adaylarını daha fazla tehdit ediyor. Bu nedenle bağışıklığın güçlenmesi için bazı önlemler almak her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Lala Aslanova “Hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi değişiklik gösterir, akciğer kapasitesi azalır ve kalp daha fazla çalışır. Bu faktörler, viral ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelinmesine neden olabilir. Hamilelikte grip, zatürre gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir ve erken doğum riskini artırabilir. Bu nedenle enfeksiyonlara karşı bağışıklığı güçlendirmek çok önemlidir. Özellikle yüksek ateş, kas ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı, öksürük, baş ağrısı ya da burun akıntısı/ burun tıkanıklığı varsa mutlaka doktora görünmek gerekir” diyor. Hamilelik döneminde enfeksiyonlardan korunmak için gerekli önlemleri almanın hem anne hem de bebek sağlığı açısından büyük önem taşıdığını, özellikle doktor önerisi olmadan ağrı kesici, ateş düşürücü veya grip ilaçları kullanılmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Aslanova, hamilelikte enfeksiyonlara karşı 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Lala Aslanova

Dr. Lala Aslanova

  • Bu besinleri tüketmeye özen gösterin

Hamilelik sürecinde omega-3 yağ asitleri anne adayının bağışıklık sistemini güçlendirirken, vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Bu nedenle haftada iki gün balık ve ceviz tüketirken, C vitamini açısından zengin limon ve sivri biber, ayrıca yoğurt, kefir, turşu gibi probiyotik içeriği yüksek besinlere sofranızda mutlaka yer verin. Yumurta, tavuk, kırmızı et ve baklagiller de çok zengin protein kaynaklarıdır. Bu nedenle hamilelikte mutlaka tüketilmelidir. Kuruyemişler, ıspanak ve mercimek gibi çinko ve demir içeren besinler de anne adaylarının bağışıklığını güçlendirmede büyük önem taşır.

  • Bol sıvı tüketin

Hamilelikte yeterli sıvı tüketilmesi özellikle de her gün düzenli ve yeterli miktarda su içilmesi hem anne hem de bebeğin sağlığı için kritik önem taşır. Bu nedenle her gün en az 2 litre su içmeye özen gösterin. Yeterli su tüketilmemesi idrar yolu enfeksiyonlarından kabızlık ve ödeme hatta erken doğum riskine dek bir çok önemli soruna yol açabilir. Günlük yeterli su tüketilmesi, vücudunuzu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getirmeniz için de son derece önemlidir.

  • El hijyenine dikkat edin!

Ellerinizi gün içerisinde sık sık yıkayın, gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza sürmemeye çalışın. Sabun ve suyla en az 20 saniye ellerinizi yıkamak, virüslerin bulaşmasını önler. Ayrıca dışarıdan geldikten sonra, yemek hazırlamadan ve yemek yedikten sonra, tuvaletin ardından da ellerinizi mutlaka doğru bir şekilde yıkayarak temizleyin. Gün içerisinde su ve sabuna ulaşma imkanı olmadığı durumlarda, özellikle kamuya açık alanlarda eşyalarla ya da yüzeylerle temas ettikten sonra en az yüzde 60 alkol içeren, güvenirliğinden emin olduğunuz bir el dezenfektanı kullanın.

  • Yeterli ve kaliteli uyuyun!

Hamilelikte anne adayları çeşitli sorunlardan dolayı yeterince ve kaliteli uyuyamayabiliyor. Ancak yeterli ve kaliteli uyku, bağışıklık sisteminin güçlü olmasını sağlayarak vücudu hastalıklara karşı dirençli hale getiriyor. Uyku sırasında bağışıklık hücreleri yenilendiği ve stres hormonu dengelendiği için anne adayları güne daha zinde başlayabiliyor. Yetersiz ve kalitesiz bir uyku ise bağışıklık sistemini zayıflatırken, enfeksiyonlara karşı yatkınlığı artırıyor. Gün içerisinde anne adayının karamsar ve endişeli bir ruh haline bürünmesine de yol açabiliyor. Bu nedenle her akşam aynı saatte yatağa yatmaya ve her sabah aynı saatte uyanmaya,  karanlık, sessiz, çok sıcak olmayan odada, rahat ettiğiniz pozisyonda uyumaya özen gösterin.

  • Kalabalık ortamlardan kaçının!

Kapalı ve kalabalık ortamlarda hapşırık, öksürük hatta konuşma ile ortama yayılan virüs damlacıkları çok hızlı ve kolay bir şekilde bulaş riski taşıyor. Bağışıklık sistemi hamilelik sürecinde hassas olduğu için kalabalık ortamlarda geçirdiğiniz süre, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riskini artırıyor. Bu nedenle toplu taşıma araçları kullanıyorsanız hijyen kurallarına dikkat etmeye, alışveriş merkezlerinden de mümkün olduğunca uzak durmaya dikkat edin. Ayrıca bulunduğunuz ortamı düzenli aralıklarla havalandırmaya özen göstermeniz de sağlıklı bir hamilelik süreci için çok önemlidir.

  • Dengeli ve sağlıklı beslenin

Hamilelikte sağlıklı ve dengeli beslenme bağışıklık sisteminin güçlenmesi açısından çok daha fazla önem taşıyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için bol vitamin ve mineral içeren besinler tüketin. Hamilelikte beslenme hem anne karnında gelişimi devam eden bebeğinizin fiziksel ve zihinsel gelişimi hem de kendi sağlığınız için son derece önem taşıyor. Abur cubur sayılabilecek, besleyici değeri olmayan, şeker deposu besinlerden uzak durarak, mevsim sebze ve meyveleri ile protein, C vitamini, demir ve lif içeriği zengin yiyeceklere yönelin.

  • Hasta kişilerle temastan kaçının

Grip veya soğuk algınlığı olan kişilerle yakın temasta bulunmamaya özen gösterin. Enfeksiyonlar öksürük, hapşırık veya dokunma yoluyla çok kolay bulaşabiliyor ve hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi daha zayıf olduğu için anne adayının çok daha kolay hasta olmasına neden olarak bebeğin de sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle hasta bir kişi ile mümkün olduğunca yakın temasta bulunmayın, eğer bir arada bulunmak zorunda kalırsanız mutlaka maskenizi takın, ellerinizi sık sık yıkayın ve mesafenizi korumaya çok özen gösterin.

  • Maske takmayı ihmal etmeyin

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Lala Aslanova “Özellikle kalabalık alanlarda bulunmak zorundaysanız maske takarak solunum yoluyla bulaşan enfeksiyonlardan korunabilirsiniz. Hamilelikte bağışıklık sistemi daha hassas olduğu ve hastalıklar daha kolay bulaşıp ağır seyredebildiği için, gerekirse maske kullanarak enfeksiyonların bulaşma riskini azaltabilir, bebeğinizi ve kendi sağlığınızı koruyabilirsiniz” diyor.

İş ve sosyal hayatı kabusa dönüştüren hastalık!

“Ani idrarım geldi, yetişemedim”, “Çok sık idrara çıkıyorum, böbreklerim iyi çalışıyor”, “Evden çıkmadan önce mutlaka tuvalete girerim” Günlük hayatımızda yaşadığımız veya çevremizden sıkça duyduğumuz bu yakınmalar, toplumda “aşırı aktif mesane” olarak bilinen mesane hiperaktivitesi hastalığının sinyali olabilir!

Aşırı aktif mesane; mesane kasının ani ve şiddetli kasılması sonucu ani idrar yapma isteğiyle birlikte tuvalete gitme durumu olarak tanımlanıyor.  Özellikle çay, kahve, sigara ve alkol gibi alışkanlıkların artmasına paralel olarak giderek daha sık görülüyor. Her yaşta gelişebilen aşırı aktif mesane, erkeklerde 65 yaş sonrasında yüzde 30’a, kadınlarda 45 yaş sonrasında yüzde 40’a yükseliyor.  Bu rakamlar her 5 kadından 2’sinde aşırı aktif mesane sorunu yaşandığına işaret ediyor.  Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, hijyeni, iş ve sosyal hayatı olumsuz yönde etkileyen aşırı aktif mesanenin utanıldığı için genellikle dile getirilemediğine dikkat çekerek, “Hekime başvurmak yerine, kendileri çözüm bulmaya çalıştıkları için hastaların yaşam kaliteleri ciddi boyutlarda etkilenmektedir. Sık sık idrara çıkma ve aniden idrar yapma sorunları nedeniyle hastalar zamanla aile, sosyal ve iş yaşamlarında önemli problemler yaşamaktadırlar. Aslında yaşam alışkanlıklarında alınacak olan önlemler ve tedavilerle aşırı aktif mesane kaynaklı yakınmalar genellikle tedavi edilebilmekte, hastalar günlük yaşamlarına sorunsuz devam edebilmektedirler” diyor.

Dr. Bülent Özbilek

Dr. Bülent Özbilek

Ani idrar yapma isteği en tipik belirtisi!

İdrar böbrekler tarafından üretilip, mesanede depolanıyor. Depolanma sırasında idrar miktarından bağımsız olarak mesane kasılarak idrar hissi oluşturuyor. Bu his çoğunlukla baskılanıyor ve erteleniyor. Mesane dolduğunda kendisini çevreleyen kası istemli olarak kasıyor ve idrar boşaltma gerçekleşiyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, “Aşırı aktif mesanede ise henüz mesane dolmadan bu kasılmalar o kadar şiddetli olur ki idrar yapma ertelenemez ve bunun sonucunda ya sık tuvalete gidilir ya da idrar kaçırılır” diyor. Ani idrar yapma isteği aşırı aktif mesanenin en yaygın görülen belirtisini oluşturuyor. Sık sık (günde 8’den fazla) idrara çıkmak, geceleri idrar için uyanmak “aşırı aktif mesane” sorununun tipik belirtilerinden. Bazen bu problemlere idrar kaçırma da eklenebiliyor.

Kahve ve çay tüketimine dikkat!

Aşırı aktif mesane pek çok sebepten kaynaklanabiliyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, doğum ve hamilelik gibi etkenler nedeniyle pelvik kaslarının gerilip, zayıflamasının  önemli bir etken olduğunu belirterek, “Ayrıca menopoz sonrasında östrojen hormonunun azalması, idrar yolu enfeksiyonu, aşırı kilo ve bel fıtığının yanı sıra parkinson, multipl skleroz ve inme gibi nörolojik hastalıklar ile diyabet hastalığı da aşırı aktif mesaneye yol açmakla birlikte, kimi zaman bu tablonun nedeni belli olmamaktadır” diyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, özellikle kahve, çay, alkol ile çikolata tüketiminin, sigaranın ve kabızlığın aşırı mesane sorununu artırdığına da sözlerine ekliyor.

Önce nedenleri araştırılıyor!

Teşhis için hekime başvuran hastalardan, aşırı aktif mesaneye yol açabilecek diyabet, bel fıtığı ve nörolojik bir hastalığı olup olmadığı, kullandığı ilaçlar, alışkanlıkları (sigara, kafein, alkol), günlük sıvı alımı, idrar yapma ve kaçırma sıklığı gibi bilgiler alınıyor.  Daha sonra hasta muayene ediliyor ve ihtiyaç halinde idrar analizi, idrar kültürü, ultrasonografi ile bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerine başvurulabiliyor.  Önemli bir tetkik yöntemi olan ürodinami ile mesanenin dolum sırasında basınçları ölçülerek kaçırmanın nedeni saptanmaya çalışılıyor.

Yaşam alışkanlıklarını düzenlemek şart!

Aşırı aktif mesane sorununda, altta yatan etkene bağlı olarak, ilaç tedavisi, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesi ve medikal tedavilere başvuruluyor. Ancak, tedavi sonrasında zamanla yakınmalar tekrar başlayabiliyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, bu nedenle yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan değişikliklerin çok daha fazla önem taşıdığını belirterek, “Özellikle kabızlığı gidermek, sıvı tüketimini düzenlemek, sigarayı bırakmak, alkol ve çay ile kahve gibi kafein içeren içecekleri kısıtlamak, fazla kilolardan kurtulmak ve düzenli olarak egzersiz yapmak, yakınmaların giderilmesinde oldukça önemlidir” diyor. Pelvik kaslarının güçlendirilmesi ve idrar yapma eğitiminin de şikayetlerin azalmasında etkili olduğunu vurgulayan Dr. Bülent Özbilek, “Hekimin ilaç önerileri tedavinin önemli bir parçasını oluşturmakla birlikte, sakral sinir stimülasyonu, perkütan tibial sinir stimülasyonu, mesane duvarına botoks uygulamaları gibi diğer yöntemler de denenebilir” bilgisini veriyor.

Boğulmuş fıtık tedaviyi zorlaştırıyor!

Sinsice ilerleyebilen ve çocuk cerrahisinde en yaygın ameliyat nedenlerinden biri olan kasık fıtığı, özellikle erkek bebeklerde ve prematüre doğanlarda daha fazla görülüyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Teoman Şen “Kasıkta şişlik ve ağrıyla kendini gösteren kasık fıtığı en sık ilk bir yaşta ortaya çıkar. Çocukların yaklaşık üçte biri ameliyat sırasında altı aylıktan küçüktür. En çok prematüre bebeklerde görülür ki bu oran yüzde 16-25 arasındadır” diyor. Kasık fıtıklarının genellikle ebeveynlerin dikkatli gözlemleri sayesinde ve çocuk doktoru tarafından yapılan muayene esnasında tespit edildiğini belirten Dr. Şen, fıtıkların kimi zaman da aylar hatta yıllarca hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlediğini söylüyor. Çocuk Cerrahi Uzmanı Dr. Teoman Şen, çocuklarda yaygın görülen kasık fıtığını ve tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde yaygın görülen bir hastalık olan kasık fıtığı, doğumdan sonra kapanması gereken kasık kanalının açık kalması nedeniyle oluşuyor. Kasık bölgesinde yumuşak bir yapıya sahip olan bu şişlik, üzerine bastırıldığında içeri girerek kayboluyor. Acabıdam Kartal Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Teoman Şen “Kasık fıtığı en sık olarak yaşamın ilk yılında ortaya çıkar ve ilk birkaç ay içinde zirve yapar. Çocukların yaklaşık üçte biri ameliyat sırasında altı aylıktan küçüktür. En yüksek fıtık görülme oranı ise prematüre bebeklerdedir. Prematüre bebeklerin yüzde 16 ile yüzde 25’i kasık fıtığı ile dünyaya gelmektedir” diyor. Çocuklarda kasık fıtığının çoğunlukla ebeveynlerin banyo yaptırması ya da çocuk doktorunun muayenesi sırasında tespit edildiğini vurgulayan Dr. Şen şöyle konuşuyor: “Anne babalar genellikle çocuklarının alt değiştirmeleri ya da banyo yaptırmaları sırasında kasık bölgesinde fark ettikleri şişlik sebebi ile başvurmaktadırlar. Fındık kadar küçük bir şişlikten yumurta büyüklüğüne dek ulaşabilmektedir. Çocukların tipik olarak kasık ve cinsel bölgesinde aralıklı şişkinlik öyküsü vardır. En sık ağlama, öksürme veya tuvalet esnasında ıkınma atakları gibi karın içi basıncın arttığı durumlarda belirginleşirken, daha büyük çocuklar egzersiz sırasında genellikle kasık ağrısından şikayet ederler. Çoğunlukla doğumda ortaya çıkan fıtık günler, haftalar, aylar ve hatta yıllar sonrasına kadar belirti vermeyebilir” diyor.

Dr. Teoman Şen

Dr. Teoman Şen

Fıtık boğulmasına ve hayati riske neden olabilir!

Kasık fıtıklarında erken tanının büyük önem taşıdığını vurgulayan Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Teoman Şen sözlerine şöyle devam ediyor: “Kasık fıtığı ne kadar erken teşhis edilirse fıtığa bağlı komplikasyonlar o kadar az görülür. Bu sayede fıtıkların boğulması engellenebilmektedir. Boğulmuş fıtıklar, bağırsağın veya diğer iç organların fıtık kesesi içinde sıkışıp kalmasından kaynaklanır. Erken teşhis sayesinde, sürekli bağırsak ve iç organların fıtık kesesine girip çıkmasıyla ortaya çıkan yapışıklıklar ve dolayısıyla operasyonun zorluğu engellenmiş olur. Fıtık boğulması en sık yaşamın ilk altı ayında görülür. Kasık fıtığı tedavi edilmediği taktirde hayati riske neden olabilir.”

Toplumda doğru sanılan bu yanlışlara dikkat!

Toplumumuzda kasık fıtığının kendiliğinden düzelebileceğine dair yanlış bir inanış olduğunu belirten Dr. Şen “Kasık fıtığı kendi kendine geçmez. Ancak fıtığa benzeyen hemen hemen aynı görünümü sağlayabilecek hidrosel – kordon kisti – inmemiş testis vb durumlar, kasık fıtığı zannedilip ortadan kalkmasıyla geçtiği düşünülmektedir. Falancanın çocuğunda da vardı geçti, filancanın çocuğu ameliyat olmadan geçti vb söylemler ile sıkça karşılaşmaktayız. Ayrıca halk arasında fıtık bağı, fıtık külodu ya da üzerine krem/solüsyon sürülmesi gibi yöntemler, erken tanı ve tedavi şansının kaçırılmasına, boğulmuş fıtıklar, ciddi yapışıklıklar ve komplikasyonlar sonucu hayati risklere yol açmaktadır” diyor.

Cerrahi tedavi şart!

Kasık fıtığında cerrahi tedavinin şart olduğunu vurgulayan ve özellikle küçük bebeklerde boğulma riskinin yüksek olması nedeniyle, onarımın hızlı bir şekilde yapılması gerektiğine dikkat çeken Dr. Şen tedaviye yönelik şu bilgileri veriyor: “Bazı raporlar, tanıdan sonraki 1 ay içinde onarım yapılırsa komplikasyonların yüzde 90’ının önlenebileceğini öne sürmektedir. 2 hafta içinde yapılan onarımın, 30 günlük bir beklemeye kıyasla boğulma oranını yarı yarıya azalttığı ifade edilmektedir. Ayrıca, çoğu hastanın onarımı ayaktan, günübirlik cerrahi girişim ile güvenli bir şekilde yapılabilir. En sık uygulanan prosedür, altın standart olan, açık cerrahi girişim ile kasık fıtığının “yüksek ligasyon” tekniği ile onarılmasıdır. Yani kasık bölgesinden minik bir kesi yapılarak fıtık kesesi, kese komşuluğundaki yapılardan arındırıldıktan sonra bağlanarak çıkarılır. Bunun yanında laparoskopik onarım gibi farklı teknikler de kullanılmaktadır. Yetişkinlerde kasık fıtığının oluş mekanizmaları farklı olduğundan tedavi yaklaşımları da farklı olmaktadır.”

Ülkemizde her 4 kadından 1’inin sorunu!

Son yıllarda doğum sayısının azalması, anne olma yaşının 35’in üzerine çıkması, sağlıksız beslenme, sigara ve obezite gibi sorunlar nedeniyle kadınsal hastalıkların görülme sıklığı ülkemizde giderek artıyor. Bir yandan da pek çok kadın bu hastalıkların yol açtığı şikayetleri dile getirmeye utandığı için, erken tanı imkanı kaçırılabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, “Ülkemizde ne yazık ki kadınsal hastalıklar ayıp kabul edilip, kadınlar da bu sorunlarını konuşmaktan çekindikleri için  kimseye anlatamıyor hatta hekime bile ifade edemiyorlar. Bu da toplumumuzda sıklığı artan idrar kaçırma, geçmek bilmeyen kanamalar, kasık ağrıları, cinsel ilişkide ağrılar, kronik kabızlık, vajinada genişlik, rahim ve/veya mesane sarkması hatta kanser gibi tehlikeli hastalıkların geç tanı almasına yol açabiliyor. Oysa kadınların bu sorunlarını hekimleri ile paylaşmaları hem daha iyi ve kaliteli bir yaşam sürmelerini hem de bazı tehlikeli hastalıklara karşı erken tanı ile tedavi şansına kavuşmalarını sağlar” diyor. Kadın Hastalıkları Ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa günümüzde en sık görülen 5 kadınsal hastalığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Murat Yassa

Doç. Dr. Murat Yassa

  • Rahim miyomları (Leiomyom)

Üreme çağındaki her 5 kadından birinde görülen ve genellikle iyi huylu tümörler olan miyomlar,  adet düzensizliklerinden aşırı kanama ve ağrıya dek birçok soruna yol açabiliyor. Miyomların rutin jinekolojik muayenelerle teşhis edilebildiğini ancak ülkemizde kadınların çoğunlukla düzenli muayene yaptırmadıkları için anormal büyüklük ve ağırlıklara ulaşabildiğini belirten Doç. Dr. Murat Yassa “Bu da kansızlık (anemi), kısırlık ve düşük riski ile idrar/dışkılama bozukluklarına neden olabiliyor” diyor.

Tedavisi: Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve aşırı östrojen maruziyetinden kaçınarak miyom gelişimini önlemek veya büyümesini yavaşlatmak mümkün. Hastalığın tedavisi ise yaşa, miyomun büyüklüğüne ve semptomlarına göre değişiyor. Hormonal tedavilerin ciddi yan etkileri nedeniyle terk edildiğini, günümüzde miyomun cerrahi olarak çıkarılması veya rahmin alınması gibi yöntemler uygulandığını belirten Doç. Dr. Yassa “ Küçük ve şikayet yaratmayan miyomlar takip edilebilir veya semptoma yönelik tedaviler belirli bir süre için denenebilir” diyor.

  • Anormal kanamalar

Üreme çağındaki kadınlarda sık görülen anormal kanamalar; hormonal dengesizlikler, rahim polipleri, miyomlar, rahim duvarı kalınlaşması, polikistik over sendromu, enfeksiyonlar ve rahim kanseri gibi birçok nedene bağlı olabiliyor. Doğum kontrol yöntemleri veya bazı kan sulandırıcı ilaçlar da anormal kanama yapabiliyor. Özellikle menopoz sonrası veya uzun süren düzensiz kanamalarda acilen doktora başvurulması gerektiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Aksi taktirde rahim kanseri gibi ciddi hastalıkların tanısında gecikme yaşanabilir” diyor.

Tedavisi: Düzenli jinekolojik kontroller, sağlıklı beslenme, kilo kontrolü ve sigaradan uzak durarak riski azaltmak mümkün. Tedavide; altta yatan nedene bağlı olarak hormonal tedaviler, rahim içi girişimler (kürtaj vb), miyom veya poliplerin cerrahi olarak çıkarılması ve ileri vakalarda rahmin alınması gibi yöntemler uygulanabildiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Rahmin alınması açık veya kapalı (laparoskopik) yöntemle yapılıyor. Günümüzde vNOTES denilen tam kapalı ve minimal invaziv cerrahi ise; tıbbi ve kozmetik avantajlarıyla öne çıkıyor” diyor.

  • İdrar kaçırma

Ülkemizde her 4 kadından 1’inin sorunu olan idrar kaçırma özellikle menopoz sonrası ve doğum yapmış kadınlarda daha yaygın görülüyor. Pelvik taban kaslarının zayıflaması, vajinal doğumlar, menopoz, obezite, kronik kabızlık, idrar yolu enfeksiyonları, diyabet ve nörolojik hastalıklar idrar kaçırmaya yol açabiliyor. Stres tipi (hapşırma, öksürme ile), sıkışma tipi (ani idrar hissi ile) ve karma tip gibi farklı türleri olan idrar kaçırma, sosyal hayatı, iş yaşamını ve cinsel ilişkiyi olumsuz etkileyebilirken, özgüven kaybı, psikolojik stres ve hijyen sorunlarına neden olabiliyor.

Tedavisi: Kegel egzersizleri ve kilo kontrolü ile idrar kaçırma riskinin azaltılabileceğini tedavide erken teşhisin önemli olduğunu, geç kalındığında cerrahi müdahale gerebildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa “Tedavisi için; pelvik taban güçlendirme egzersizleri, mesane eğitimi, ilaç tedavileri ve ileri vakalarda cerrahi yöntemler uygulanabilir. Geç kalındığında idrar kaçırma şiddetlenerek sürekli idrar sızıntısı, mesane enfeksiyonları, cilt tahrişi ve böbrek fonksiyon bozuklukları gibi sorunlara yol açabilir” diyor.

  • Vajinal genişleme

Ülkemizde ‘utandıran sorunlar’ arasında yer alan ve bu nedenle kadınların doktora başvurmalarını engelleyen vajinal genişleme, genellikle doğum travmaları, yaşlanma, bağ dokularının zayıflaması ve östrojen seviyelerindeki düşüş nedeniyle ortaya çıkıyor. Özellikle çok sayıda doğum yapmış kadınlarda ve menopoz sonrası dönemde daha sık görülen bu sorunun erken dönemde kolaylıkla tedavi edilebildiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Böylece yaşam kalitesini ciddi şekilde etkilemeden önce komplikasyonlar önlenebilir” diyor.

Tedavisi: Düzenli fiziksel aktivite, pelvik taban kaslarını güçlendiren egzersizler ve sağlıklı beslenme ile vajinal dokuların sıkılığını korumak mümkün. Ani kilo alımından da kesinlikle kaçınılması gerekiyor. Doç. Dr. Murat Yassa tedaviye yönelik şöyle konuşuyor: “Hafif vakalarda pelvik taban egzersizleri ve terapileri, vajinal lazer uygulamaları, vajinal hyaluronik asit dolgu uygulamaları, ileri vakalarda ise vajinal sıkılaştırma ameliyatları (perineoplasti, vajinoplasti) uygulanabilir.”

  • Genital sarkma (Pelvik Organ Prolapsusu)

Ülkemizde yapılan çalışmalara göre, her 3 kadından 1’inin karşılaştığı bu sorunun tedavi edilmediğinde vajinal kanserlere de yol açabildiğini belirten Doç. Dr. Murat Yassa, genital sarkmanın  cinsel ilişkiden utanma/kaçınma, ilişkide ağrı/ kanama, idrar kaçırma veya bağırsak hareketlerinde zorluk gibi şikayetlerle günlük yaşam kalitesini çok olumsuz etkilediğini söylüyor.  Pelvik taban kaslarını güçlendiren egzersizler, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı kilo kontrolü, kronik kabızlık veya öksürük gibi durumların tedavisi ile risk azaltılabilirken, ileri evrelerde ise cerrahi müdahale kaçınılmaz olabiliyor. Bu nedenle, gecikmeden uzmana başvurmak gerekiyor.

Tedavisi: Son yıllarda gerek teknolojideki gerekse tıp alanında gelişmeler sayesinde bu sorunun tedavisinde son derece önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurgulayan Doç. Dr. Yassa, cerrahi müdahale gerekmesi durumunda günümüzde İzsiz Cerrahi olarak da bilinen vNOTES yönteminin öne çıktığını söylüyor. Bu tedavinin vajinal yoldan gerçekleştirilen minimal invaziv bir yöntem olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Murat Yassa “Günümüzde vNOTES denilen ‘tam kapalı’, izsiz ve minimal invaziv cerrahi yöntemi tıbbi ve kozmetik avantajlarıyla öne çıkıyor” diyor.

Sabahları daha şiddetli olan baş ağrısına dikkat!

Beyin hastalıkları, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilen karmaşık sağlık sorunlarını oluşturuyor. Bu etkenler genel olarak; enfeksiyonlar, travmalar, genetik faktörler, aşırı alkol tüketimi, sigara kullanımı, yetersiz fiziksel aktivite ve sağlıksız beslenme gibi kötü yaşam tarzı ile çevresel faktörleri kapsıyor. Özellikle hipertansiyon, diyabet ve obezite gibi hastalıklar, inme ile diğer beyin damar hastalıklarında önemli risk faktörlerini oluşturuyor. Beyin hastalıkları denildiğinde toplumda akla gelen ilk şey ise genellikle ölümcül tablolar oluyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, aslında toplumdaki yaygın inanışın aksine, günümüzde pek çok beyin hastalığında kurtulma şansının arttığına dikkat çekerek, “Her beyin hastalığı ölümcül değildir ve günümüzde gelişen tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastalıkta kurtulma şansı artmıştır. Kesin tedavisi olmayan tablolarda ise hastalığın seyri yavaşlatılmakta ve hastaların yaşam kalitesi artırılmaktadır. Ancak, her hastalığın kendine özgü dinamikleri ve tedavi süreçleri olduğu için bireysel   değerlendirmeler ve uzman görüşleri büyük önem taşımaktadır” diyor.

oç. Dr. Yaşar Bayri

Doç. Dr. Yaşar Bayri

7’den 70’e her yaş grubunda görülüyor!

Toplum tarafından genellikle ileri yaş hastalığı olarak düşünülse de beyin hastalıkları 7’den 70’e her yaş grubunu etkileyebiliyor.  Doç. Dr. Yaşar Bayri, ancak değişik yaş gruplarında bazı hastalıkların daha sık görülebildiğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Serebral palsi, epilepsi, otizm, dikkat eksikliği, hiperaktivite ve genetik hastalıklar bebekler ile çocuklarda daha sık görülürken; migren, depresyon ve anksiyete bozuklukları genç yetişkinlerde; Alzheimer ile parkinson hastalıkları ve inme ise ileri yaşlarda daha sık olarak görülmektedir. Epilepsi, beyin tümörleri, beyin travmaları, multipl skleroz, amyotrofik lateral skleroz (ALS), genetik hastalıklar gibi hastalıklar ise tüm yaş gruplarında ortaya çıkabilmektedir.”

Erken teşhis tedavinin başarısını artırıyor!

Erken teşhis ve tedavi beyin hastalıklarının seyrini olumlu yönde etkileyerek tedavinin başarısını artırıyor ve komplikasyon riskini azaltıyor. Bu nedenle, düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemek ve beyin hastalıklarına işaret edebilen belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, detaylı nörolojik muayenelerde sinir sisteminin etkilendiğini düşündürecek şikayet ve bulgular saptandığında veya şüpheli durumlarda çeşitli görüntüleme yöntemlerine başvurulduğunu belirterek, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) ve Bilgisayarlı Tomografi (BT) gibi görüntüleme yöntemleri; tümörler, anevrizmalar ve diğer beyin hastalıklarının erken teşhisinde kullanılan en etkili yöntemlerdir” diyor.

Bu belirtilerde asla zaman kaybetmeyin!

Beyin hastalıklarının işaretleri, hastalığın türüne ve ciddiyetine bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, en yaygın görülen sinyallerini özetlerken, “Bu belirtiler, beyin hastalıklarının tanısında kritik öneme sahiptir ve zaman kaybetmeden uzman bir doktora başvurulmasını gerektirmektedir” diyor.

  • Özellikle sabahları daha şiddetli olan baş ağrıları
  • Yemeklerle ilişkisiz bulantı ve kusma
  • Bulanık görme, çift görme veya görme kaybı gibi görme sorunları
  • Yürürken denge kaybı veya sakarlık gibi denge ile koordinasyon bozuklukları
  • Bayılma, kasılmalar ve kısa süreli hafıza kayıpları gibi tablolar ile seyreden epileptik nöbetler
  • Hafıza kaybı, dikkat eksikliği veya kişilik değişiklikleri gibi bilişsel belirtiler

BEYİN SAĞLIĞI İÇİN 7 ETKİLİ ÖNERİ!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Yaşam alışkanlıklarınızda bazı kurallara dikkat ederek beyin sağlığınızı koruyabilir ve yaşam kalitenizi artırabilirsiniz. Unutmayın, sağlıklı bir beyin, sağlıklı bir yaşamın temel taşlarından biridir” diyor. Doç. Dr. Yaşar Bayri, beyin sağlığınızı desteklemek için dikkate almanız gereken bazı temel noktaları şöyle sıralıyor:

Akdeniz tipi beslenin!

Beyin sağlığınızı korumak için Akdeniz tipi beslenmeye özen gösterin. Bu diyet; zeytinyağı, taze sebze ve meyveler, tam tahıllar, balık ile kuruyemişler gibi besinleri içeriyor. Beyin fonksiyonlarını desteklemek için özellikle omega-3 yağ asitleri, antioksidanlar ve B vitaminleri içeren besinleri sofranızdan eksik etmeyin.

Düzenli egzersiz yapın

Beyin sağlığınız için düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanız çok önemli.  Haftada en az 150 dakika orta düzeyde aerobik egzersiz (yürüyüş, yüzmek, yavaş tempoda bisiklet sürmek gibi)  beyin hücrelerinin yenilenmesine yardımcı oluyor ve bilişsel işlevleri artırıyor.

Yeterli süre uyumaya özen gösterin

Beyin sağlığı için uyku süresi ve kalitesi de kritik bir öneme sahip. Uyku, beyin hücrelerinin onarılmasına ve hafıza kusurlarının azaltılmasına yardımcı oluyor. Günde 7-9 saat uyumaya ve yatak odasında cep telefonu ile elektronik cihazlar bulundurmamaya dikkat edin.

Zihinsel sağlığınızı destekleyin

Kronik stres kaygı, endişe ve huzursuzluk gibi duyguların artmasına neden olarak anksiyete bozukluklarına zemin hazırlıyor ve uyku kalitesini de bozarak beyin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Meditasyon, yoga veya derin nefes alma teknikleri gibi stres yönetimi teknikleriyle zihinsel sağlığınızı destekleyin.

Yeni bir dil öğrenin, müzik aleti çalın

Beyin sağlığınızın korunmasında zihinsel aktiviteler de önem taşıyor. Bulmaca çözmek, kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek veya müzik aleti çalmak gibi aktiviteler, beyin fonksiyonlarını geliştiriyor.

Sigarayı bırakın, alkolü kısıtlayın

Sigara ve alkol beyin hücrelerine zarar verebiliyor, bilişsel gerilemeyi hızlandırabiliyor. Sigara içiyorsanız hemen bırakın, alkol tüketimini kısıtlayın.

Arkadaşlarınızla zaman geçirin

Sosyal bağlantılar kurmak ve aktif bir sosyal yaşam sürmek, zihinsel sağlığımızı destekliyor. Dolayısıyla, arkadaşlarınızla zaman geçirmek ve topluluk etkinliklerine katılmak gibi sosyal aktiviteler beyin sağlığınızı olumlu yönde etkileyecektir.

Bu hatalar migren ataklarını tetikleyebiliyor!

Modern çağın stresli yaşantısında dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de görülme sıklığı önemli ölçüde artan migren, yaşam kalitesini bozan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren baş ağrıları arasında en yaygın ve karmaşık olanlardan birisidir. Baş ağrısı, mide bulantısı, ışığa ve sese duyarlılık gibi belirtilerle kendini gösteren bu hastalık ülkemizde de oldukça yaygın olup, son yıllarda görülme sıklığı sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da artmaktadır. Özellikle şehir hayatındaki gürültü, hava kirliliği, yanlış yaşam alışkanlıkları, stres ve dijital cihaz kullanımının artması migrene zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de 21 ilde 5323 hasta ile yürütülen bir çalışmada; migren görülme oranı yüzde 16,4 olarak tespit edilmiştir. Ülkemizde kadınlarda daha yaygın olan bu hastalık her 4 kadından birinde görülmektedir” diyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

  • Sağlıksız yaşam alışkanlıkları yol açabiliyor!

Migrene yol açabilecek pek çok alışkanlık vardır. En yaygın hatalı alışkanlıklar arasında; düzensiz uyku, aşırı stres, yanlış beslenme ve dehidratasyon (yetersiz su tüketimi) yer alır. Ayrıca uzun süreli bilgisayar veya telefon kullanımı, kötü duruş alışkanlıkları ve aşırı gürültüye maruz kalma da migreni tetikleyen faktörler arasındadır.

  • Ekran maruziyeti ve stres tetikliyor!

Son yıllarda, migrenin çocuklar ve genç yaş gruplarında da daha fazla görüldüğü gözlemlenmektedir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda stres, ekran sürelerinin artması ve düzensiz uyku gibi etmenler migreni tetikleyebilmektedir. Çocuklarda migren genellikle okul dönemi ile birlikte başlar. Özellikle ailede migren öyküsü olan çocuklar, bu hastalıkla daha fazla karşılaşmaktadır. Çocuklarda migrenin belirtileri, yetişkinlere göre farklılık gösterebilir. Çocuklar genellikle baş ağrılarının yanı sıra, bulantı, kusma ve ışığa duyarlılık gibi belirtiler de yaşayabilirler. Çocuklardaki migrenin tedavisi ise, ilaç kullanımı daha sınırlı olduğu için daha dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.

  • Keskin ve zonklayıcı ağrılarla ortaya çıkıyor

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren hastaları, ağrılarını farklı şekillerde tanımlayabiliyorlar. Ağrı genellikle başın bir kısmında, özellikle şakaklar ve alın bölgesinde yoğunlaşıyor. Hastalar, ağrıyı “keskin, zonklayıcı”, “sanki başımda bir martı çığlık atıyor gibi”, “başımda bir basınç var, sanki bir şey sıkıyor” şeklinde ifade edebiliyorlar. Migren, kişiye göre farklı yoğunlukta ve sürelerde hissedilmekle birlikte, migren hastaları, baş ağrısından önce “aura” denilen duyusal veya görsel bozukluklar da yaşayabiliyorlar” diyor.

  • Bu besinler migren ataklarına yol açabiliyor!

Bunların yanı sıra, bazı gıda maddeleri de migreni tetikleyebilir; çikolata, peynir, alkol ve işlenmiş etler gibi yiyecekler migren ataklarını başlatabilir. Başta peynir olmak üzere çeşitli gıda maddelerinde bulunan tiramin özellikle bazı kişilerde kan basıncını artırarak migren ataklarını tetikleyebilmektedir. Özellikle parmesan, mozarella ve çedar gibi peynirler yüksek tiramin içerikli gıdalar arasında yer almaktadır. Tütsülenmiş etler, salam ve sosis gibi işlenmiş gıdalarda yaygın bulunan nitrat, yüksek histamin içeriği nedeniyle kırmızı şarap ve fazla kafein tüketimi de migren ataklarını tetikleyebilmektedir.

  • Doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabiliyor!

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren tanısının klinik değerlendirme, nörolojik muayene ve görüntüleme yöntemleri kullanılarak konulduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Son yayınlanan kriterlere göre; hastanın 4 ila 72 saat süren en az beş atağı olmalıdır. Bu ataklar tek taraflı lokalize, zonklayıcı, en az orta ya da şiddetli yoğunlukta ve rutin fiziksel aktiviteler ile kötüleşmektedir. Baş ağrısı esnasında mide bulantısı, kusma veya her ikisi, fotofobi ve fonofobi gibi belirtiler eşlik etmektedir. Ayrıca baş ağrıları öncesinde 5 ila 60 dk sürebilen görsel, duyusal, konuşma ve/veya dil, motor, beyin sapı veya retinal auralar eşlik edebilmektedir. Beyin Tomografisi ya da MR tetkiki beyin kanaması, tümör ya da enfeksiyon gibi ayırıcı tanıda düşünülebilecek diğer hastalıkların dışlanmasında yardımcı olur” diyor. Migrenin, karmaşık bir hastalık olmasına rağmen, doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Bu nedenle, migren belirtileri yaşayan bireylerin bir nöroloji uzmanına danışarak uygun tedavi yöntemlerini değerlendirmeleri önemlidir. Migrenin erken teşhisi ve tedavisi, hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirebilir” diye konuşuyor.

40 yaş civarında, açık tenliyseniz, fazla kilonuz varsa, dikkat!

Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan safra kesesinde oluşan taşlar; şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunlarıyla ilk sinyalleri veriyor. Her safra kesesi taşının ameliyat gerektirmediğine dikkat çeken Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç “Safra taşları bir sebep değil bir sonuçtur. Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır” diyerek safra taşları konusunda toplumda yanlış bilinen doğruları anlattı.

Prof. Dr. Murat Gönenç

Prof. Dr. Murat Gönenç

Safra taşı yalnızca safra kesesinde olur: Taşlar, safra kesesi dışındaki safra yollarında da oluşabiliyor. Safra sistemini bir ağaca benzeterek anlatan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç, küçük ve orta boy dallarının karaciğerin içinde, büyük dallarının ve gövdesinin karaciğerin dışında yerleşik olduğunu söylüyor. Safra kesesi de karaciğerin dışında yer alan safra yollarının bir parçasını oluşturuyor. Safra ağacı karaciğerde üretilen safranın geçici olarak depolanarak bağırsağa aktarılması görevini üstleniyor. Bu ağacın herhangi bir bölgesinde safra taşı oluşsa da büyük bir kısmı safra kesesinde gelişiyor.

Safra taşı sadece yaşlılarda görülür: Safra taşları her yaş grubunda görülebiliyor. Ancak yaş ilerledikçe risk artıyor. 40 yaşından sonra görülme sıklığı yükseliyor. Bunun yanı sıra obezite, genetik yatkınlık ve bazı kronik hastalıklar da safra taşı oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.

Safra taşı her zaman şikayete neden olur: Safra taşları her zaman belirti vermediğinden şikayete de yol açmayabiliyor. O nedenle rutin kontroller sırasında bazen tesadüfen tespit edilebiliyor. Safra taşlarında en sık görülen şikayet ise şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunları oluyor. Acil durumlarda, sağ omuza ve sağ kürek kemiğinin altına doğru yansıyan şiddetli karın ağrısı, ateş ve sarılık gibi şikayetler görülüyor. Ultrasonografi ile kolayca tanı konulsa da safra ağacının diğer kısımlarındaki taşlar ve şüphe duyulan diğer hastalıkların teşhisi için bazı ek tetkikler gerekebiliyor.

Safra taşları belirtilerden hemen anlaşılabilir: Safra taşlarına bağlı hastalıkların şikayetleri mide, pankreas ve bağırsak hastalıkları ile akut apandisit, kalp krizi ve böbrek taşı gibi diğer hastalıkların belirtileri ile karışabiliyor.

Safra taşları sadece kadınlarda görülür: Kadınlar, erkeklere göre daha yüksek risk altında olsalar da safra taşları erkeklerde de görülebiliyor. Eski tıp kitaplarında safra taşlarının en sık 40 yaş civarı, açık tenli ve kilolu kadınlarda görüldüğüne dair bilgiler olduğunu,“4F (forty, female, fairy, fat)” şeklindeki İngilizce kısaltmaya sık rastlandığını belirten Prof. Dr Murat Gönenç, “Gerçekten de kadınlık hormonları, yaş ve obezite safra taşı gelişimi açısından iyi bilinen risk faktörleridir. Özellikle gebelik sürecinin ve bazı doğum kontrol ilaçlarının safra taşı oluşumunu tetiklediği net olarak gösterilmiştir” diyor. 

Safra taşı düşürülebilir: Safra kesesi taşları böbrek taşları gibi düşürülemiyor. Taşlar, kesenin içinde hareket edebiliyor, ancak kendiliğinden düşmeleri mümkün olmuyor. Bol su içmek de böbrek taşlarında olduğu gibi düşmelerini sağlamıyor. 

Safra taşı sadece yağlı yiyeceklerden kaynaklanır: Beslenme önemli bir faktör olsa da safra taşlarının tek sebebi değil. Safra taşlarının da kendi içlerinde tipleri bulunuyor ve her bir safra taşı tipinin oluşum mekanizması birbirinden farklı. Batı tipi beslenme, yani et ağırlıklı yemek tüketilen ülkelerde en sık görülen safra taşları kolesterol taşları oluyor.

Safra taşları ilaçla veya bitkisel yöntemlerle eritilebilir: Bilimsel olarak kanıtlanmış bir ilaç veya bitkisel tedavi yöntemi bulunmuyor. Mevcut tedavi seçenekleri arasında en etkili yöntem laparoskopik cerrahi ile safra kesesinin alınması oluyor. 

Safra kesesi alınırsa sindirim bozulur: Safra kesesi olmadan da vücut safra üretmeye devam ediyor. Ameliyat sonrası bazı gıdalara karşı hassasiyet gelişse de bu durum, genellikle zamanla düzeliyor. Safra kesesinin yokluğu ne erken ne de geç dönemde ciddi bir sorun teşkil etmiyor. 

Safra taşı olan herkes mutlaka ameliyat olmalıdır: Her safra taşı tedavi gerektirmiyor. Şikayet oluşturmayan safra taşları medikal olarak takip ediliyor. Ancak bazı özel durumlarda (büyük taşlar, bağışıklık sistemi zayıf hastalar vb.) belirti olmasa bile ameliyat önerilebiliyor. Safra kesesi taşlarında tedavi için mutlak gerekçe kişinin safra taşlarına bağlı şikayetlerinin olması veya daha önce safra taşlarına bağlı bir hastalık geçirmesi olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç; safra kesesi taşlarının tesadüfen saptandığı hastalarda tedavi önerilen belli başlı durumları şöyle açıklıyor: “Safra taşı oluşumu ile seyreden kan hastalıkları, başka nedenle karın cerrahisi planlanan hastalar, yaşadıkları yer veya işleri nedeniyle acil sağlık hizmetine ulaşması zor olan kişiler (kırsal bölgelerde yaşayanlar, sık seyahat edenler, askerler, denizciler, vs.), bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar veya hastalıklar, nakil hastaları, doğurganlık çağında olan ve gebelik düşünen kadınlar, safra kesesi taşı 2 cm’den büyük olan bireyler, safra kesesi duvarında kireçlenme, safra kesesi taş ile dolu olan kişiler. Safra kesesinden farklı olarak, safra ağacının başka kısımlarında yer alan taşlar için şikayet olsun ya da olmasın, mutlaka tedavi önerilir”

Ameliyatta yalnızca taşların alınması yeterlidir: Safra taşı ameliyatlarında yalnızca taşlar değil, kese tümden alınıyor.  Selim safra kesesi hastalıklarında bilimsel olarak ispatlanmış en iyi tedavi yöntemi “laparoskopik kolesistektomi” yani kapalı yöntemle safra kesesinin bütünüyle çıkarılması oluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç; ameliyat yöntemi ile ilgili şu bilgiler veriyor: “Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır. Bu nedenle, safra kesesinin içini açıp sadece taşları almak şeklindeki bir tedavi yöntemi bilimsel olarak kabul edilebilir değildir. Taş eritme ve kırma tedavilerinin uzun dönemde başarısız olmalarının nedeni de budur. ‘kapalı yöntem’ olarak bilinen, laparoskopik olarak yapılan safra kesesi ameliyatı küçük kesilerle yapılır. Ameliyat sonrası ağrı ve rahatsızlık hissi azalır, hasta normal hayata hızlıca dönebilir.”

Toplumdaki hatalı bilgiler meme kanserinde erken teşhisi önleyebiliyor!

Meme kanseri dünya genelinde ve Türkiye’de kadınlarda en sık görülen kanser türü olmaya devam ediyor. Üstelik meme kanserinin giderek daha yaygın rastlandığına dikkat çekiliyor. Dünya Sağlık Örgütü 2022 yılı verilerine göre; dünya genelinde her yıl 100 bin kadından yaklaşık 47’sinde, Türkiye’de de 46’sında meme kanseri teşhis ediliyor. Bu rakam, Türkiye’de her yıl 20 bini aşkın kadının meme kanseriyle mücadele etmesi gerektiğine işaret ediyor.  Ayrıca, meme kanseri dünya genelinde ve ülkemizde kadınlarda kansere bağlı ölümler arasında da ilk sırada yer alıyor. Acıbadem  Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, eskiden genellikle 50 yaş ve üzerindeki kadınlarda görülen meme kanserinin son yıllarda 35, hatta daha genç kadınlarda bile yaygınlaştığına dikkat çekerek, “Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam, stres ve çevresel etkenler meme kanserinin genç kadınlarda görülme sıklığında artış olmasının başlıca nedenlerini oluşturmaktadır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan,  bu rakamlara bakıp ümitsizliğe kapılmamak gerektiğine işaret ederek, “Zira, günümüzde erken teşhis edildiğinde meme kanseri tedavisinde başarı oranı yüzde 90’ın üzerine çıkmaktadır. Bu sayede pek çok kadın sağlığına kavuşabilmekte ve yaşam kalitesini koruyabilmektedir. Unutmayalım ki meme kanserinde erken tanı hayat kurtarır” diyor. Ancak toplumda meme kanseriyle ilgili doğru sanılan yanlış inanışlar, kadınların doktora başvurmasını geciktirebiliyor ve bu nedenle tedavinin başarısını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, toplumda meme kanseri hakkında doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. A. Enes Arıkan

Doç. Dr. A. Enes Arıkan

Meme kanseri sadece ileri yaşta görülür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, meme kanseri risk faktörlerine bağlı olarak, genç yaş grubundaki kadınlarda da gelişebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, son yıllarda 35 yaş altındaki kadınlarda meme kanserinin daha yaygın görüldüğüne işaret ederek, “Bu yüzden aile hikayesi,  genetik taşıyıcılık ve aşırı stres gibi risk grubunda olan genç kadınların 25-30 yaşından itibaren düzenli olarak klinik meme muayenesi ve görüntüleme (Ultrason, MR) taramaları yaptırmaları önemlidir” diyor.

Ailede meme kanseri yoksa risk yoktur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanseri sadece ailesinde kanser öyküsü olan kadınlarda görülmüyor. Kadınların yüzde 85-90 gibi büyük bir kısmı aile öyküsü olmasa bile bu hastalığa yakalanıyor. Zira, yaşam tarzı, hormonlar ve çevresel faktörler de meme kanseri riskini artırabiliyor.

Meme kanseri erken evrede mutlaka belirti verir.  YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan,  meme kanserinin erken evrede belirti vermeyebileceğini vurgulayarak, “Bu nedenle sadece elle muayene değil, düzenli mamografi ve ultrason gibi taramalar gereklidir. Erken evrede teşhis edilen meme kanseri tedavi şansını büyük ölçüde artırmaktadır” diyor. 

Mamografi zararlıdır ve kansere yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinin erken teşhis edilmesinde en etkili yöntemlerden biri olan mamografi düşük dozda radyasyon içerse de sağladığı fayda, zararından çok daha fazla oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, “Dolayısıyla her kadının hiçbir yakınması olmasa bile 40 yaşından itibaren her yıl düzenli olarak mamografi çektirmesi yaşamsal önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.

Bitkisel ürünler meme kanserini tedavi edebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bilimsel olarak kanıtlanmamış bitkisel ürünler meme kanserini tedavi edemiyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, tıbbi tedavi yöntemleri yerine bitkisel ürünlere yönelmenin tam aksine hastalığın ilerlemesine yol açabildiği uyarısında bulanarak, “Zerdeçal, çörek otu yağı, keten tohumu ve yağı gibi bazı bitkiler halk arasında sıkça kullanılmaktadır. Ancak bunlar meme kanserini tedavi etmez. Hatta, keten tohumu bazı meme kanserlerini kötüleştirebilir. Bunun sonucunda kanserin ilerlemesi nedeniyle meme korunamaz, hatta ameliyat ile tedavi edilemez hale gelebilir” diyor.

Genç yaşlarda görülen kitle her zaman iyi huyludur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doç. Dr. A. Enes Arıkan, memede ele gelen kitlenin her zaman kanser habercisi olmasa da mutlaka bir meme cerrahı tarafından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Özellikle genç yaşta ele gelen sertlikler, memenin sıvı dolu kesecikleri veya fibroadenom dediğimiz iyi huylu kitleleri olabilir. Ancak meme kanseri günümüzde genç yaştaki kadınları da tehdit etmektedir. Dolayısıyla, hangi yaş grubunda olursa olsun kadınların memede kitle fark ettiklerinde geç kalmadan hekime başvurmaları çok önemlidir” diyor.

Meme kanseri ameliyatı kanserin yayılmasına neden olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, “Ameliyat, meme kanserinin yayılmasına yol açmaz; aksine kanserli dokunun vücuttan uzaklaştırılması için gereklidir” diyor. Erken teşhisle yapılan ameliyatlar sayesinde meme kanserinin kontrol altına alınabildiğini belirten Doç. Dr. A. Enes Arıkan, gecikildiğinde ise kanserin yayılma riskinin arttığına dikkat çekiyor.

Meme kanserinde meme mutlaka alınmalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde gelişen cerrahi yöntemler sayesinde meme koruyucu veya protezli ameliyatlar yapılabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, “Meme kanseri erken teşhis edildiğinde, tümör sadece etkilenen bölgeden alınır ve bu sayede meme dokusu korunabilmektedir. Dolayısıyla meme kanserinde erken tanı büyük önem taşımaktadır” diyor.

Silikon meme protezleri kansere yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bilimsel araştırmalar, silikon meme protezlerinin meme kanseri riskini artırmadığını gösteriyor. Protezlerin düzenli kontroller yapıldığı takdirde güvenle kullanılabileceği uzmanlar tarafından belirtiliyor. Ayrıca memede protez olması mamografi gibi rutin kontrollerin yapılamayacağı anlamına gelmiyor.

Sütyen giymek meme kanserine neden olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sütyen kullanımının meme kanseriyle bağlantısı olduğuna dair bilimsel bir kanıt mevcut değil. Dar sütyenler kan dolaşımını etkileyebilse de kansere yol açmıyorlar. Ancak, sağlıklı bir kan dolaşımı için rahat sütyenler tercih etmek ve uzun süre aşırı sıkı sütyen kullanmaktan kaçınmak gerekiyor.

Glokom sinsice ilerliyor!

Başınız ve gözlerinizin çevresi ağrıyor, zaman zaman bulanık görüyor, ışıklar etrafında halkalar beliriyor ve gözlerinizde dolgunluk hissediyorsanız dikkat! Genellikle sinsice ilerleyen ve günümüzde görülme sıklığı giderek yaygınlaşan glokom (göz tansiyonu) ileri evrelerde ise bu tür belirtilerle kendini gösteriyor! Acıbadem Kartal Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru dünya genelinde glokom tanısı alan hasta sayısının 70 milyon, ülkemizde de 550 bin kişi olduğunu belirterek “Ancak ülkemizde bu sayının, tüm hastaların sadece dörtte birini oluşturduğu düşünülmektedir. Bunun nedeni hiçbir öncü belirtisinin olmaması ve ileri evrelere varmadıkça hastanın hissedebileceği belirtilerin bulunmamasıdır” diyor. Glokomun önlenebilir ve tedavi edilebilir körlüğün başlıca nedenlerinden biri olduğunu vurgulayan Dr. Doğru “Göz tansiyonu yükseldikçe gözde önce kör noktalar oluşur, tedavide gecikilirse görme alanı daralır, ileri dönemde tünel görme (boru içinden) dediğimiz çevre görmenin tamamen kaybı ortaya çıkar ve son evrede ise kalıcı hasarlar bırakarak körlüğe neden olur” diye konuşuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru, 9-15 Mart Dünya Glokom Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, glokom (göz tansiyonu) riskine karşı alınabilecek 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Feride Pınar Doğr

Dr. Feride Pınar Doğru

Yıllık göz muayenesi yaptırın

Glokom sinsi seyirli bir hastalıktır. Genellikle hastalar çok ileri hasara kadar hiçbir belirti fark etmediğinden glokoma karşı en etkili yöntem düzenli yıllık göz muayenesi yapılmasıdır. Aile bireyleri arasında glokom hastasının bulunması, riski artırıcı bir diğer faktördür. Bu nedenle özellikle anne, baba, kardeş gibi birinci derece yakın akrabalarında glokom hastalığı olanların daha yakın takipte olmaları ve sadece göz tansiyonu değil görme alanı muayenesi, göz sinir taraması gibi erken teşhis yöntemleri ile de izlenmesi gereklidir. Hastalığın neden olduğu görme kayıplarının geri dönüşü olmadığı akılda tutularak rutin göz muayeneleri ihmal edilmemelidir.

Sigaradan uzak durun

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru “Yapılan çalışmalar, özellikle sigaranın damar sertliğine neden olarak göze gelen kan akımını azaltıp gözün beslenmesini bozduğunu, bunun da glokoma yol açabildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle sigara kullanmaktan kaçının ve kan kolesterol seviyelerinizin düzenlenmesine özen gösterin” diyor.

Tansiyonunuzu düzenli takip edin

Yüksek (hipertansiyon) veya düşük vücut tansiyonu (hipotansiyon) göz sinirinin beslenmesini bozarak glokomun kötüleşme hızını artırabilirler, bu yüzden glokomlu hastaların vücut tansiyonlarının normal değerlerde olması istenmektedir. Vazospazma (damar büzüşmesi) neden olan soğuk, stres gibi faktörler optik sinir dolaşımını bozarak glokom değişikliklerinin ortaya çıkışına neden olabilir. Özellikle soğuk eller, migren ataklarının mevcudiyeti bu yönden dikkate alınması gerekli ipuçlarıdır.

Kortizonlu ilaç kullanırken dikkat edin

Özellikle kortizon içeren hap ve damlaların kontrollü kullanılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu ilaçlar göz tansiyonunda artışa neden olabilmektedir. Bu nedenle bu tarz ilaçlar kullanılırken mutlaka bir göz doktoruna danışılmalıdır. Ayrıca glokom hastaları kendilerine verilen tedavileri saatlerine dikkat ederek uygulamalı, ilaçlarını damlatmayı unutmamalı ve sıkıntıları olduğunda doktorlarına sormadan ilaç kesmemelidirler.

Sağlıklı beslenin

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru “Vitamin ve mineraller glokomun tedavisinde kullanılan temel ilaçlar değildir. Serbest radikal giderici vitaminlerin ve magnezyumun yardımcı tedavi olarak kullanılması ile fayda sağladığını bildiren çalışmalar vardır ancak henüz bir kural oluşmamıştır. Glokom hastalığında sağlıklı beslenme önemlidir. Çay kahve gibi içecekler normal dozlarda göz tansiyonuna büyük bir etki yapmazken çok içilmesi durumunda göz tansiyonu yükselebilmektedir” diyor.

Spor yaparken dikkat edin

Glokom riskini azaltan en önemli önlemlerden biri de düzenli spor yapılmasıdır. Sağlıklı vücutta glokomun kötüleşme hızı yavaşlayacağından spor yapılması önerilmektedir. Ancak hasta glokom çeşidini spor yapmadan önce doktoruna mutlaka sormalıdır. Pigment dispersiyonu sendromu ve bunun sonucu gelişecek pigment glokomu adı verilen özel bir glokom tipinde hastaların ağır sporlardan kaçınması gerekmektedir. Ayrıca dalma sporu ve bazı yoga hareketleri göz içi basıncını artırarak glokoma olumsuz etki edebilir, kaçınılmalıdır.

Bu hastalıklarınız var mı? Mutlaka öğrenin!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru “Özellikle diyabet hastalarında glokom görülme sıklığı  daha yüksek olduğundan kan şekeri düzeylerinin düzenlenmesi önemlidir. Şeker hastalığı (diyabet) dışında otoimmün hastalıklar, tiroid bezi hastalıkları, damar iltihapları (vaskülitler) ve nörolojik bazı sistemik hastalıklar da glokom oluşumunda rol oynayan diğer risk faktörleridir. Bu nedenle bu tür hastalıklarınızın olup olmadığını öğrenmek için mutlaka doktor muayenesi olun ve tedavi gerekirse ihmal etmeyin” diyor.

Bu hatalar böbrek taşına yol açabiliyor!

Aniden başlayan ve dayanılmaz şiddette yan ağrısı, bulantı ve kusma gibi şikayetlerle kişinin acil servise kendini zor attığı böbrek taşı ‘ancak çeken bilir’ denilecek türden bir sorun! Yapılan araştırmalara göre,  ülkemizde her 12 kişiden birinde bulunan böbrek taşı son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra, sağlıksız beslenme, yeterince su içmeme, fazla kilo ve hareketsizlik gibi günlük yaşantımızda bazı yanlış alışkanlıklarımız da böbrek taşı oluşumuna yol açıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Karabay “Taşın yer değiştirmesi ya da büyümesi, şiddetli ağrılara ve idrar yollarında tıkanmalara neden olabilir. Genellikle; şiddetli yan ağrısı, idrar yaparken yanma ve ağrı, idrarda kan görülmesi, bulantı, kusma ve sık idrara çıkmaya yol açar. Böbrek taşı tedavi edilmediğinde; idrar yolu enfeksiyonlarına, böbrek iltihaplanmalarına, böbrek fonksiyonlarında azalmaya ve hatta böbrek yetmezliğine dahi yol açabilir” diyor. Doğru beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı değişiklikleri ile böbrek taşı oluşumunun engellenebileceğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Karabay, 13 Mart Dünya Böbrek Günü kapsamında yaptığı açıklamada böbrek taşına karşı 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Emre Karabay

Doç. Dr. Emre Karabay

  • Günde 2 litre su tüketin

Böbrek taşlarının oluşumunu önlemek için yeterli su içmek şarttır. Yapılan çalışmalara göre; günde 2-2,5 litre su içmek, vücudu toksinlerden arındırmaya yardımcı olurken, böbrek taşı oluşum riskini yüzde 40 azaltmaktadır. Suyu küçük yudumlarla ve gün içine yayarak tüketin.

  • Tuz tüketimini azaltın

Aşırı tuz tüketimi, böbrek taşı oluşumunu tetikleyen en önemli faktörlerden biridir. Günde 2 gramın üzerinde tuz tüketimi böbrek taşı oluşum riskini yüzde 30 artırmaktadır. Bu nedenle, tuz tüketimini sınırlandırın, işlenmiş gıdalar tüketmeyin ve düşük sodyumlu gıdalar tercih edin.

  • Düzenli egzersiz yapın

Düzenli egzersiz böbrek taşı riskini azaltır. Vücudun sıvı dengesini koruyarak taşların oluşmasını ve idrarda taş yapıcı maddelerin birikmesini engellemeye destek olur. Bu nedenle haftada en az 3-4 gün, 30-60 dakika yürüyüş veya bisiklet sürme gibi kardiyo egzersizleri yapın.

  • Meyve, sebze ve lifli gıdalar tüketin

Mevsim meyve ve sebzeleri ile lifli gıdalar tüketmeye özen gösterin. Meyve ve sebzeler yüksek su içerikleri sayesinde yeterli sıvı alımını sağlamaya katkı sağlar. Aynı zamanda alkali özelliklere sahip olduklarından idrar pH’ını artırarak taş oluşumunu engellemeye yardımcı olabilirler.

  • Oksalat içerikli gıdalardan kaçının

Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Karabay “Oksalat açısından zengin gıdaların (Ispanak, pancar, kuruyemiş vb) aşırı tüketiminden kaçınmak gerekir. Yüksek oksalat seviyeleri kalsiyum oksalat taşlarının oluşumuna neden olabilir. Taş geçmişi veya yüksek oksalat atılımı olan bireylerin bu gıdalara dikkat etmeleri önemlidir” diyor.

  • Gelişigüzel C vitamini takviyesi almayın

Vitamin C, oksalatın bir öncüsüdür ve taş oluşumundaki rolü hala tartışmalıdır, ancak aşırı alımı kalsiyum oksalat taşlarının riskini artırabilmektedir. Kalsiyum oksalat taşı oluşumuna yatkın bireylerin yüksek dozda vitamin C takviyelerinden kaçınmaları önerilmektedir.

  • Hayvansal proteini kısıtlayın

Hayvansal proteinler, et, tavuk ve balık gibi gıdalar aşırı miktarda tüketilmemelidir. Yüksek protein alımı, taş oluşumunu artıran bazı metabolik değişikliklere yol açar. Bu nedenle hayvansal protein alımını vücut ağırlığınız başına 0,8-1,0 gram ile sınırlayın.

  • Kalsiyum alımına dikkat edin

Kalsiyum alımının yetersiz olması, taş oluşumu riskini artırabilir. Bu nedenle diyetinizde yeterli kalsiyum almaya dikkat edin. Ancak doktor tavsiyesi olmadıkça kalsiyum takviyelerinden kaçının.