Yazılar

Bebeğin anne karnındaki su yolculuğu suda doğum ile devam ediyor

Gebeliğin özellikle son aylarında anne adaylarının temel beklentisi stresten uzak, rahat bir doğum yapıp, bebeğini sağlıkla kucağına almak oluyor. Suda doğum yöntemi de, daha doğal, daha az ağrılı olması; annelere fiziksel ve psikolojik destek imkanı sunmasıyla giderek daha çok anne adayı tarafından tercih ediliyor. Suda doğum yöntemi hakkında bilgi veren Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Refika Gasimova, “Sıcak su tüm kaslarımızı gevşetiyor, spazmları çözüyor. Anında vücutta rahatlama duygusu hissediliyor. Annenin ağrısını 10 üzerinden puanlarsak, suda doğumda ağrı şiddeti 3-4 puana kadar düşerek daha tolere edilebilecek seviyeye geliyor. Buna ek olarak, tüm dünyada doğum sonrası annelerin en yüksek düzeyde memnuniyet duyduğu doğum şekli suda doğumdur” diyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Refika Gasimova, suda doğum hakkında en çok merak edilen 7 sorunun yanıtını şöyle sıralıyor:

Dr. Refika Gasimova

Dr. Refika Gasimova

Suda doğum nedir ve nasıl gerçekleşir?

Suda doğum, doğumun en sancılı ve en aktif olan kısmının veya tamamının sıcak su dolu özel bir havuzda gerçekleşmesini sağlayan bir yöntem. Havuz içinde 35-37 derece ısıda bulunan su, annenin rahatlamasına, kasların gevşemesine ve ağrıları daha kolay atlatmasına yardımcı oluyor. Aynı zamanda doğumun daha konforlu, sakin ve doğal bir ortamda geçmesini sağlıyor.

Bu doğum yöntemi anneye ne sağlıyor?

Sıcak suyun ağrı şiddetini azaltması, spazmları çözmesi ve kasılmaları daha az hissedilir hale getirmesi epidural veya morfin türevi ağrı kesicilerin etkilerine yaklaşıyor. Annenin fiziksel ve psikolojik gerginliğinin azaldığını vurgulayan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Refika Gasimova, “Psikolojik anlamda havuz, anne ile dış dünya arasında iyi bir tampon görevi görerek mahremiyet sağlıyor. Sürekli ebe, eş desteği ciddi güven hissi oluşturuyor. Yerçekimi kasları çok yorar, biz otururken bile çoğu kasımızı çalıştırırız. Burada ise suyun kaldırma kuvveti yerçekimiyle hissedilen ağırlığı azalttığı için kas yükü hafifliyor, annenin hareket kabiliyeti artıyor” sözleriyle yöntemin faydalarını anlatıyor.

Bebek sağlığı açısından faydası var mı?

Bebek için daha nazik bir doğum şekli olan suda doğumda bebeğe giden kan akışı artıyor, yani daha fazla kan ve oksijen ulaşıyor. Bebeğe ilk dokunan kişi anne olduğu için ”ten tene temas” sağlanıyor. Bu da doğumdan hemen sonra annede pozitif duygulara yol açan oksitosin hormonunu tetikliyor ve anne bebek arasında kurulacak bağın ilk adımını oluşturuyor.

Her anne adayı suda doğum yapabilir mi?

Prensip olarak vajinal doğum yapabilecek her anne adayının suda doğum için uygun olduğu düşünülüyor. Anne ve bebek sağlığı açısından sezaryen doğum yapılması gereksinimi olan durumlarda ise önerilmiyor. Bu uygunluğun hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

Bebek havuzdaki suyu yutar mı?

Ailelerin suda doğumla ilgili en büyük kaygılarından birinin bebeğin su yutma ihtimali olduğuna değinen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Refika Gasimova, “Bebekler zaten 9 ay anne karnında suyun içinde gelişiyor ve büyüyor. Aslında bebek sudan suya doğuyor, çünkü bebekler zaten suyun içinde. En önemlisi suya doğan bebeği havuzdan çıkarıp tekrar suya sokmamamız gerekiyor. Bunun için suya doğum tecrübesi olan doktor ve ebe ekibiyle çalışmak önem taşıyor” diye konuşuyor.

Riskleri var mı?

Havuzdaki suyun hem temizlik hem de ısı açısından anne karnındaki amniyon sıvısıyla aynı özellikleri taşıması gerekiyor. Süreç kurallara uygun ilerlediğinde müdahaleli doğum oranı azalıyor; vakum, forseps ve epizyotomi gerekmiyor. Dokular suda esnediği için dikiş ihtiyacı azalıyor. Deneyimli bir ekip tarafından yapılırsa dezavantajı bulunmuyor. Su, süreci olumlu yönde etkiliyor ve doğum sonrası memnuniyet çok daha yüksek oluyor.

Suda doğum hakkında en sık hangi kaygılar yaşanıyor?

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Refika Gasimova, “Suyun enfeksiyon riskini artırdığı ve özellikle suda kalma süresi uzarsa enfeksiyon riskinin arttığı düşünülüyor. Oysa ki bu doğru değil. Bir diğer yanlış kanı da ikiz gebelik, SSVD (Sezaryen sonrası vajinal doğum), makat (ters gelişli) gebeliklerde suda doğum yapılamayacağı. Bu bilgiler de doğru değil” diyor.

Ses teli nodülleri çocuklarda da sık görülüyor!

Sabahları sesiniz çatallı mı çıkıyor? Konuşurken zorlanıyor ya da boğazınızda bir şey varmış gibi mi hissediyorsunuz? Ses kısıklığı çoğu zaman geçici ve masum bir sorun olarak görülse de kimi zaman da altında ciddi hastalıklar yatabiliyor! Acıbadem Kartal Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan Yapılan çalışmalarda; özellikle sesini yoğun şekilde kullanan neredeyse her 4 kişiden birinin ses kısıklığı ile karşılaştığı bildirilmektedir. Ses kısıklığı dışında seste çatallanma, kabalaşma, yorulma ve özellikle kadın hastalarda sesin erkek sesi gibi çıkması diğer başvuru şikayetleridir diyor.

Ses kısıklığı sorununun mevsimsel alerji, üst solunum yolu enfeksiyonları veya reflüye bağlanmasının, altta yatan daha önemli bir sorunun tedavisini geciktirebildiğini vurgulayan Dr. Aslan “Bu nedenle ses kısıklığımızı çeşitli şekillerde masum bir nedene bağlamadan önce mutlaka kulak, burun ve boğaz muayenesi yaptırmalıyız. Çünkü ses teli nodülü, kisti ve polibinden erken evre ses teli kanserine dek birçok hastalık ilk etapta ses kısıklığı olarak bulgu vermektedir ” diye konuşuyor.

KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses kısıklığına yol açan 7 etken ile sağlıklı ve güçlü bir sesin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Seyfettin Aslan

Dr. Seyfettin Aslan

  • Üst solunum yolu enfeksiyonları

Sıklıkla viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında ortaya çıkan ses kısıklığı enfeksiyon tablosu geriledikten sonra kısa süre içerisinde düzelmektedir. Ancak bu dönemde sigara tüketmemek, sesi yoğun kullanmamak önemlidir.

  • Alerji

Dr. Aslan “Mevsim geçişlerinde yoğun üst hava yolu alerjenleri (ev tozu, polen vb) ile temas sonucu burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve hapşırık ile birlikte seste değişiklik yaşanabiliyor. Muayenede üst hava yollarındaki alerjik değişiklikleri görerek tanı koyabilmekteyiz. Tedavide ise alerjen maddelerden kaçınmak da kritik önem taşımaktadır” diyor.

  • Reflü

Laringofaringeal reflü ses kısıklığı yapabilmektedir. Ses kısıklığının yanı sıra midede yanma, boğazda asit tadı hissedilmesi ve mide içeriğinin boğaza kaçması gibi şikayetlerin varlığı reflü larenjitine işaret etmektedir. Tedavide ilacın yanı sıra yaşam tarzı değişikliği (mide asit salgısını artırabilecek yoğun baharatlı yiyeceklerin ve kola-kahve gibi içeceklerin tüketiminden kaçınılması, gece geç saatte besin tüketilmemesi vb) büyük rol oynamaktadır.

  • Ses teli nodülleri

KBB Uzmanı Dr. Aslan “Ses teli nodülleri günümüzde çocuklarda da sık görülmektedir. Özellikle ilkokul çağındaki çocuklarda spor, oyun veya sosyal aktivite sırasında yüksek sesle veya bağırarak konuşmaya bağlı olarak ses teli nodülleri gelişebilmektedir. Bu nodüler dokular konuşma sırasında ses tellerinin titreşimini bozarak ses kısıklığına neden olmaktadır. Tedavide konuşma ve ses terapisi hastalarımız için faydalı olmaktadır” diyor.

  • Ses teli polipleri ve kistleri

Ses tellerinde oluşan polip ve kistler, uzun süreli ses kısıklığının önemli nedenlerindendir. Polipler genellikle sigara kullanımı ve sesin yanlış kullanılmasıyla ortaya çıkar. Kistler ise ses teli içinde yerleşir ve doğuştan olabileceği gibi sıklıkla sonradan gelişir. Her iki durumda da ses kalınlaşır, çatallanabilir ve tedavi için genellikle cerrahi ile ses terapisi gerekir.

  • Sigara polibi

Dr. Seyfettin Aslan “Hastalarımıza sigara polibi olarak anlattığımız Reinke ödemi (ses telleri yüzey epitelinin hemen altında koyu, jöle benzeri sıvı birikimi) sesin normalden daha kalın hale dönmesine neden olur. Yoğun sigara kullanımı ile ilişkilidir. Özellikle kadın hastalarımız seslerinin erkek sesine benzemesinden, örneğin; telefonda ‘buyrun beyefendi’ diye hitap edilmesinden şikayetçi olmaktadırlar. Tedavisi sigarayı bırakmak ve cerrahidir” diyor.

  • Ses teli kanseri

Ses telinin iyi huylu hastalıkları gibi erken evre ses teli kanseri de ses kısıklığıyla bulgu verir. Bu nedenle özellikle yoğun sigara içen, alkol kullanan veya ailesinde baş, boyun kanseri öyküsü olan bir hastada ses kısıklığı geliştiğinde mutlaka KBB uzmanı tarafından laringoskopik muayene yapılmalıdır.

Sağlıklı ve güçlü bir sesin 9 püf noktası

KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses sağlığımızı korumanın ve sağlıklı, güçlü bir sese sahip olmanın 9 püf noktasını şöyle sıralıyor:

  • Boğazınızı temizleme davranışından kaçının
  • Ortam gürültülü de olsa bağırmayın, yüksek sesle konuşmayın
  • Aralıksız konuşmayın. Birkaç kelimede bir nefes alıp sonra konuşmaya devam edin
  • Kafeinli veya asitli içecekleri fazla tüketmeyin
  • Bol sıvı alarak boğazınızı nemli tutun
  • Düzenli ve yeterli uyuyun
  • Sigara ve alkolden kaçının
  • Sesinizi yoğun kullanacaksanız mutlaka öncesinde ses ısıtma egzersizleri yapın
  • Sesinizin yorulduğunu hissettiğinizde mutlaka dinlendirin

Emzirme hakkında doğru sanılan yanlışlara dikkat!

Çiçeği burnunda anneler emzirme sürecinde çevreden iyi niyetle de olsa birçok yanlış nasihate maruz kalabiliyor. Doğru sanılan bu yanlış bilgiler annenin emzirmesini sekteye uğratabildiği gibi endişeye kapılarak tamamen sonlandırmasına neden olabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Memiş Ali Mutlu “Emzirme konusunda annelere verilen nasihatlerin birçoğu bilimsel gerçeklerle örtüşmüyor. Ancak doğru sanılan bu yanlış bilgiler annenin emzirmesini engelleyerek hem bebeğin sağlıklı beslenmesine ve anne sütünün mucizelerinden mahrum kalmasına hem de annenin emzirmenin fiziksel ve psikolojik avantajlarından faydalanamamasına neden oluyor. Oysa hem anne sütünün hem de emzirmenin bebeğe ve anneye sayısız faydaları bulunuyor” diyor. Dr. Mutlu, 1-7 Ağustos Dünya Emzirme Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, emzirmeyi engelleyen 6 hurafeyi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Memiş Ali Mutlu

Dr. Memiş Ali Mutlu

  • Hastaysan, emzirmemelisin: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dr. Memiş Ali Mutlu “Emzirme konusunda doğru sanılan yanlışların başında anne adayının hasta olduğunda emzirmesinin bebeğe zarar vereceğidir. Oysa emzirmenin kesilmesi gereken hastalık sayısı çok azdır. Hıv-hepatit enfeksiyonları dışında emzirmenin kesilmesi gerekmemektedir. Anne sütündeki antikorlar çoğu durumda, yeni doğanları koruyan antikorlar ürettiğinden emzirmeye devam etmek güvenlidir. Bir anneden emzirme yoluyla bebeğe geçen bir hastalığa rastlamak son derece nadirdir” diyor.

  • Sarılık olan bebek emzirilmez: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sarılık olan bebeğin emzirilmemesi gerektiği konusundaki hurafenin, bebeği anne sütünün mucizelerinden mahrum bırakmak anlamına geldiğini vurgulayan Dr. Mutlu şöyle konuşuyor: “Aksine sarılık olan bebek sık sık emzirilmelidir. Yeterli anne sütü alan bebeklerin sarılık olma ihtimali büyük oranda azalmaktadır. Yenidoğan sarılığında ilk tedavi bebeğin beslenmesinin desteklenmesidir. İyi beslenen, anne sütü alan bebekler yenidoğan sarılığını hafif bulgularla atlatırlar.”

  • Emzirirken hiç ilaç içilmemelidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Emzirirken ilaç içilmesinin sakıncaları  konusunda toplumda yaygın bir inanış olduğunu belirten Dr. Memiş Ali Mutlu “Oysa emzirirken ilaç içilmemesi gerektiği doğru sanılan yanlış bir bilgidir. Durum sanıldığı kadar katı değildir. Emziren anne doktoruna danışarak, emzirme kategorisi belli ilaçların fayda-zarar ilişkisi göz önünde bulundurulur ve anneye uygun tedavi rahatlıkla belirlenebilir. Ancak bitkisel ilaç ya da takviye olarak nitelendirilen, aktarlarda satılan ürünler için aynı şey sözkonusu değildir çünkü bu ürünleri kullanmak emzirme açısından risk oluşturabilir” diyor.

  • Memede enfeksiyon varsa emzirilmemelidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Emzirme döneminde memede süt birikmesine bağlı olarak ‘mastit’ denilen meme dokusunda enfeksiyon meydana gelebiliyor. Bu durum memede ağrı, ateş, kızarıklık ve şişlik yaratabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Mutlu, mastitli memedeki sütün bebeğe verilebileceğini belirterek “Mastit tedavisindeki en etkin yöntem, memedeki sütün boşaltılmasıdır. Memede apse oluşması durumunda bebek meme başına tutulmaz ama sağılan süt bebeğe verilebilir” diyor.

  • Gebelikte emzirme, bebeği zehirlersin: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Gebeyken emzirildiğinde sütün bebeği zehirleyeceği inanışının da emzirme hurafelerinden biri olduğunu belirten Dr. Memiş Ali Mutlu şöyle konuşuyor: “Süt veren anne bu dönemde gebe kalırsa emzirmeye devam edebilir. Eskiden bilinenin aksine, süt veriyor olmak, düşüklere de yol açmıyor. Ancak anneye mutlaka doktor önerisiyle ek gıda takviyesi yapılması gerekiyor. Özellikle de kemik erimesi yönünden, D vitamini ve kalsiyum takviyesi yapılmalıdır. Anne süt vermeye doğumdan sonra da devam edebilir. Yine ek gıda almak kaydıyla, yaşları farklı her iki bebeğini de beraber emzirebilir.”

  • Emzirirken bir kez mama verirsen dönüşü olmaz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Lohusalığın ilk günlerinde anne sütü az olabiliyor ya da yorgunluk ve hastalık nedeniyle geçici olarak azalabiliyor. Bu nedenle bebeğin beslenmesi için destek olarak mama gerekebiliyor. Ancak çiçeği burnunda anneler çevreden ‘bir kez mama verirsen mamaya alışır, dönüşü olmaz’ şeklinde bilgilerle emzirmeyi sonlandırabiliyor. Dr. Mutlu “Bazı dönemlerde bebeğin beslenmesi için destek olarak mama gerekebilir ancak bu durum dünyanın sonu değildir. Kötü bir gece geçiriyorsanız, hasta ya da bitkinseniz veya dinlenmeniz için bebeğinize mama verdiyseniz, bu bir daha emziremeyeceğiniz anlamına gelmez. Artık sütünüzün gelmeyeceği düşüncesiyle emzirmeyi sonlandırmak gibi bir yanlışa düşülmemesi gerekir. Ancak emzirmenin sürekliliğinin sekteye uğraması süt miktarınızı azaltır” diyor.

Çocukları gözetleyen beş yaz hastalığı!

Yaz aylarında çocuklar tatilin de etkisiyle dışarıda daha fazla vakit geçirerek, hem hareket etme hem de stres atma imkanı buluyor. Ancak bu dönemde mevsimsel bazı hastalıkların görülme sıklığı da artıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Recep Kavas son günlerde çocuklarda; yüksek ateş, ishal, kusma, cilt döküntüleri, böcek ısırıkları sonrası şişlik veya alerjik reaksiyonlar ile kulak ağrısı gibi şikayetlerin yoğun olarak görüldüğünü belirterek “Şikayetler baş gösterdiğinde ailelerin hekime başvurmayıp ‘biraz dinlensin geçer’ gibi bir yaklaşımda bulunmaları ciddi tehlikelere yol açabiliyor. Oysa erken müdahale ve tedavi sayesinde ciddi sorunları önlemek mümkün” diyor. Mevsimsel özelliklerin de etkisiyle çocuklarda görülme sıklığı artan hastalıkların çoğunun alınacak basit önlemlerle kolayca önlenebileceğini ya da azaltılabileceğini vurgulayan Dr. Recep Kavas, çocuklarda yaz aylarında görülme sıklığı artan 5 hastalığı anlattı, bu hastalıklara karşı basit ama etkili önlemleri açıkladı, önemli uyarılarda ve önerilerde bulundu.

Dr. Recep Kavas

Dr. Recep Kavas

  • Yaz ishali

NEDENLERİ: Yaz aylarındaki ısı ve nem artışı mikroorganizmaların ve özellikle virüslerin gıdalarda ve durgun sularda daha hızlı üremesine yol açar. Uygun şartlarda saklanmamış ve iyi yıkanmamış yiyeceklerle virüs-bakteri bulaşı çok daha kolay olur. El hijyeninin yeterince sağlanmaması da hastalığı kolaylaştırıcı etmendir.

BELİRTİLERİ: Sık ve sulu dışkılama, ateş, karın ağrısı, inatçı kusmalar, sıvı ve elektrolit kaybına bağlı halsizlik ve bitkinlik, dışkıda mukus ve bazen kan hekime getirten şikayetlerdir. Özellikle Rota ve Adenovirüsler ve Giardia en sık karşılaşılan etkenlerdir. Yaz ishali, gıda alerjileri ve antibiyotik kullanımına bağlı ishallerle karıştırılabilir.

TEDAVİSİ: Tedavi açısından nedeni ve etkeni saptamak önemlidir. Bebeklik döneminde ilk 6 ay içinde uygulanan Rota aşıları rota ishallerinden korunmada çok etkin bir korunmadır. En önemli tedavi sıvı kaybının önlenmesidir. Bakteriyel sebep yoksa antibiyotik gerekmez. Tedavide gecikme, ciddi su kaybı, elektrolit dengesizliği ağızdan alım azlığı ve kusma hastaneye yatış gerektirebilir.

  • El-ayak-ağız hastalığı

NEDENLERİ: Hastalığa enterovirüsler (özellikle Coxsackie virüsü) sebep olur. Sıcak ve nemli ortamda rahat yayılırlar. Yaz aylarında çocukların daha sık dış ortamda olması, kreş, parklar, havuz gibi toplu ortamlarda temas riski yüksektir. İstanbul gibi coğrafi göç alan metropollerde son yıllarda sıklığı artmıştır.

BELİRTİLERİ: Ateş, boğaz ağrısı, ağız içi aftlar, el ve avuç içinde ve ayak tabanlarında veziküler döküntüler, huzursuzluk ve iştahsızlık, ağızdan beslenmede ciddi ölçüde azalma sık görülür. Suçiçeği, alerjik döküntüler veya ağız içi pamukçuk ile karıştırılabilir.

TEDAVİSİ: Virüs olduğundan spesifik tedavisi yoktur. Destek tedavisi (ateş düşürücüler, sıvı alımı, ağız içi dezenfektanları) uygulanır. Nadiren beyin zarı iltihabı komplikasyon olarak görülebilir. Yüksek ateş ve oral alımı iyi olmayan süt çocukları ve çocuklarda hastane yatışı gerekebilir.

  • İdrar yolu enfeksiyonları

NEDENLERİ: Yaz aylarında sıklıkla havuz bazen de deniz sonrası girilen suyun hijyenik olmaması, mayo ile uzun süre ıslak kalınması, terleme ile artan bakteri yükü idrar yolu enfeksiyonu (İYE) riskini artırır. Kız çocuklarda anatomik yapı sebebi ile daha sık görülebilir.

BELİRTİLERİ: İdrar yaparken yanma, idrara sık ve ağrılı çıkma, mesane alt kısmında ağrı, ateş, halsizlik, bebeklerde huzursuzluk, huy değişikliği, bazen kusmalar eşlik edebilir. Viral ateşli hastalıklar ve bebeklerde gaz sancısı ile karıştırılıp, tanı gecikebilir.

TEDAVİSİ: Tam idrar tetkiki ve kültürü ile teşhis konur ve kültür sonucuna göre hangi bakteri olduğu ve hangi antibiyotiğe duyarlı olduğu belirlenip tedaviye başlanır. Tedavide bol sıvı tüketimi ve hijyenin de önemi büyüktür. Tedavisiz bırakılırsa mesane ve böbrek enfeksiyonlarına yol açıp kalıcı hasar oluşturabilir.

  • Dış kulak yolu enfeksiyonu

NEDENLERİ: Yaz aylarında havuza ve denize giren çocuklarda kulak yolu ve kanalı uzun süre ıslak-nemli kalır. Bu nemli ortam, bakteri ve mantar çoğalması için çok elverişli hale gelir. Aşırı ve sık yapılan kulak temizliği uygulamaları da tahrip olan ciltte, enfeksiyon riskini artırır.

BELİRTİLERİ: Kulakta aniden başlayan ağrı (özellikle dokununca artan), kaşıntı, tıkanıklık hissi, kulakta akıntı ve bazen ateş hekime getirten şikayetler arasındadır. Orta kulak iltihabı ile karışabilir. Ancak yüzücü kulağında işitme kaybı daha az ve ağrı daha yüzeyeldir.

TEDAVİSİ: Doktora başvurmak ve tedaviye başlamak şarttır aksi taktirde sorun çok daha karışık bir hale gelebilir. Doktor önerisiyle kulak damlası ve ağrı kesici ile tedaviye başlanır. Gerekli görülürse antibiyotik kullanılır. Tedavi süresince kulağın kuru tutulması, kulak temizliğinde kulak çubuğu vb kullanılmaması gerekir.

  • Güneş çarpması

NEDENLERİ: Yaz aylarında çocuklar sıcak havalarda uzun süre açık havada kalırlar. Çocuklarda vücudun ısı düzenleme mekanizmaları yetişkinlere göre daha zayıftır. Şapkasız olmak, koruyucu krem kullanılmaması, yetersiz sıvı alımı, kalın giyinme ve açık hava etkinliklerinde uzun süre kalınması gibi nedenler durumu ağırlaştırır.

BELİRTİLERİ: Genelde acil servise yüksek ateş, baş ağrısı, mide bulantısı, yoğun halsizlik, bilinç bulanıklığı ve bazen de bayılma gibi şikayetlerle başvurulur. Viral enfeksiyonlar ve menenjit gibi nörolojik acillerle karışabilir.

TEDAVİSİ: Çocuğun derhal serin-gölge ortama alınması, vücut ısısının düşürülmesi ve sıvı verilmesi gerekir. Ciddi ve düzelmeyen durumlarda hastaneye yatış gerekebilir. Gecikme durumunda beyin hasarı, çoklu organ yetmezliği nadiren görülebilir.

Çocuklarda yaz hastalıklarına karşı basit ama etkili önlemler!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Recep Kavas, çocuklarda yaz hastalıklarına karşı basit ama etkili önlemleri şöyle sıraladı;

  • Bol su içmesini sağlayın.
  • Şapka ve güneş gözlüğü kullandırın.
  • Saat 11:00-16:00 arası güneşten uzak tutun.
  • Havuz ve deniz hijyenine dikkat edin.
  • Yüzdükten sonra duş aldırın ve mayosunu değiştirin.
  • Açıkta satılan yiyeceklerden uzak tutun.
  • El hijyenini öğretin.
  • Böcek ve sineklerden korumak için uygun losyon kullanın.
  • Pamuklu, açık renkli ve ince giysiler giydirin.

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Göz sağlığımız için 5 temel kurala dikkat!

Yaz ayları havanın sıcak olması ve günlerin uzaması nedeniyle çoğumuzu mutlu ederken, bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Öyle ki güneşin zararlı UV ışınları, havuz ve deniz suyu, artan toz ile polenler gibi etkenler nedeniyle sadece cildimizi değil, göz sağlığımızı da tehdit ediyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz mevsiminde özellikle güneşin zararlı UV ışınları, kirli havuz ve deniz suyu nedeniyle gözlerimizde oluşan hastalıkların yaşam kalitemizi düşürmesinin yanı sıra tedavi edilmediklerinde kalıcı görme kaybına kadar ilerleyebildiği uyarısında bulunarak, “Dolayısıyla, gözlerde  kızarıklık, bulanıklık, ağrı ve ışığa karşı hassasiyet gibi sorunlar geliştiğinde zaman kaybetmeden hekime başvurmak büyük bir önem taşımaktadır” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz aylarında göz sağlığını korumak için dikkat etmemiz gereken beş temel kuralı ise “Güneşe çıkarken mutlaka UV korumalı güneş gözlüğü kullanmak, havuza ve denize kontakt lensle girmemek, yüzme gözlüğü takmak, elleri gözle temastan kaçınmak ve gözleri ovuşturmamak” olarak sıralıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz aylarında en yaygın görülen 6 göz hastalığını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Burak Tanyıldız

Doç. Dr. Burak Tanyıldız

ENFEKSİYÖZ KONJONKTİVİT (GÖZ NEZLESİ)

“Kırmızı göz hastalığı” olarak da bilinen konjonktivit, gözün dış zarının iltihaplanması olarak tanımlanıyor. Yaz aylarında genellikle enfeksiyon (virüs veya bakteri) kaynaklı oluyor. Kirli havuz ve deniz, ellerin gözle teması ve ortak havlu kullanımı, enfeksiyonun bulaşmasına yol açabiliyor.  Gözde kızarıklık, sulanma, çapaklanma, batma ve yanma hissi, tipik belirtilerini oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, “Erken dönemde başlanan tedavi hem bulaşmayı önler hem de semptomların kısa sürede hafiflemesini sağlar. Virüs kaynaklı konjonktivit genellikle destek tedavisiyle geçerken, bakteriyel konjonktivit ise antibiyotikli damlalarla tedavi edilir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Kirli havuz ve denize girmeyin
  • Havuzda yüzme gözlüğü kullanın
  • Ellerinizi gözünüzle temas ettirmeyin
  • Kişisel eşyalarınızı paylaşmayın

ALERJİK KONJONKTİVİT

Yaz aylarında yaygın görülen polen ve toz gibi alerjenlere karşı göz yüzeyinde oluşan reaksiyon alerjik konjonktivit olarak adlandırılıyor. Polen, dış ortam alerjenleri ve rüzgarla taşınan partiküller, yaz aylarında görülme sıklığı artan alerjik konjonktivite neden olabiliyor. Belirtileri arasında gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanmanın yanı sıra ışık hassasiyeti ve göz kapağı şişliği yer alıyor. Doç. Dr. Burak Tanyıldız, gözümüzün saydam tabakasında, yani korneada incelmeye yol açabileceği için bu süreçte gözlerimizi ovuşturmaktan kaçınmamız gerektiği uyarısında bulunuyor.  Doç. Dr. Burak Tanyıldız,  erken tanı ve tedavinin bu dönemin daha konforlu geçmesini sağladığını belirterek, “Tedavide antihistaminik damlalar, soğuk kompres, gerektiğinde hekim önerisiyle kortizonlu damlalara başvurulur. Ancak tedavi sonlandığında alerjik konjonktivit tekrarlama eğilimi gösterebilir” bilgisini veriyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Güneşin yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkmayın
  • Eve gelince yüzünüzü ve göz çevresini yıkayın
  • Gözlük kullanarak polen temasını azaltın

 GÖZ KURULUĞU

Göz kuruluğu, gözyaşının yetersiz olması veya kalitesinin bozulması sonucu oluşuyor. Sıcak hava ve buharlaşma, yaz aylarında görülme sıklığını artıyor.  Güneş ve rüzgara maruz kalma, klimalı ortamda bulunma, uzun saatler ekran karşısında çalışma ve yetersiz sıvı alma nedeniyle gelişiyor. Yanma, batma, bulanık görme, göze kum kaçmış hissi, tipik belirtilerini oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, göz kuruluğunun tedavide geç kalındığında kornea hasarına ve enfeksiyonlara zemin hazırlayabileceğine işaret ederek, “Tedavide suni gözyaşı, nemlendirici damlalar ve çevresel önlemlere başvurulmaktadır” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Bol bol sıvı alın
  • Ekran ve klima karşısında uzun süre kalmayın
  • UV korumalı gözlük kullanın

 KORNEAL ENFEKSİYONLAR (MİKROBİK KERATİT)

Kornea tabakasının mikrobik enfeksiyonu olarak bilinen mikrobik keratit, özellikle kontakt lens kullanan kişilerde sık görülüyor. Lensle denize/havuza girmek, hijyen eksikliği ve göze gelen travmalar sebebiyle gelişiyor. Gözde ağrı, kızarıklık, ışık hassasiyeti ve görme kaybı, sık görülen belirtilerinden. Geç kalındığında kornea ülseri ve kalıcı görme kaybına yol açabildiği için erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Antibiyotikli damlalar ve yoğun takip gerektirirken, ileri tablolarda ise cerrahi yönteme başvuruluyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Lensle havuza veya denize girmeyin
  • Lens hijyenine dikkat edin
  • Lens öncesinde ve sonrasında ellerinizi yıkayın

SARI NOKTA HASTALIĞI (MAKULA DEJENERASYONU)

Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, yıllar içinde, gözün keskin görmesini sağlayan sinir tabakasında oluşan hasar olarak tanımlanan sarı nokta hastalığının gelişme riskini artırıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, sarı nokta hastalığında ileri yaşlarda düz çizgilerde kırıklı görme ve ilerleyen aşamalarda merkezi görme kaybı oluşabildiği uyarısında bulunarak “Kuru tipinde özel vitamin takviyeleri ile ilerlemesi yavaşlatılır. Yaş tipinde ise göz içine yapılan anti-VEGF (Vasküler endotelyal büyüme faktörü) iğneleri ile anormal damar oluşumu durdurulur, görme kaybı yavaşlatılır. Hastalığın düzenli olarak takip edilmesi çok önemlidir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • UV filtreli güneş gözlüğü kullanın
  • Güneşli saatlerde şapka takmayı ihmal etmeyin
  • Kum ve deniz gibi yansıtıcı ortamlarda daha dikkatli olun

KATARAKT

Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, gözde doğal lensin saydamlığını kaybederek bulanıklaşması olarak tanımlanan katarakt  hastalığının gelişme riskini de artırıyor.  Bulanık veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet, gözlük numarasının sık sık değişmesi ve renklerin matlaşması, belirtileri arasında yer alıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, kataraktın ciddi görme kaybına neden olduğu için erken dönemde tedavinin büyük bir önem taşıdığını vurgulayarak,  “Kataraktın tedavisinde tek etkili çözüm, cerrahi yöntemdir. Ameliyat sırasında, bulanıklaşmış olan lens çıkarılır ve yerine yapay bir lens yerleştirilir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • UV filtreli güneş gözlüğü kullanın
  • Güneşli saatlerde şapka takmayı ihmal etmeyin
  • Yansıtıcı ortamlarda (kum, deniz) daha dikkatli olun

Yaz kış güneş kremi kullanın!

Yaz aylarında açık havada daha çok vakit geçiriyor, deniz ve havuza girmeye bayılıyoruz. Ama yazın bu keyiflerin tatsız sonuçlarıyla karşılaşmamak için risklerine karşı önlem almak da gerekiyor. Yaz aylarının en büyük riski, güneş ışınları. Uzmanlar, aşırı güneş ışığına maruz kalmanın, güneş yanıklarına ya da onarılması güç başka hasarlara neden olduğuna ve cildi yaşlandırdığına dikkat çekiyor. Ama korkulan başka bir sonuç daha var; deri kanseri. Güneşten gelen ultraviyole ışınlarına maruz kalmak deri kanserlerinin önlenebilir sebeplerinin en başında geliyor. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun kanser istatistik verilerine göre; 2009 yılında 353 melanom vakası varken 2014 yılında bu sayı 610’a yükselmiş. Acıbadem Kartal Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Didem Kazan, “Güneş sanıldığı kadar masum değil. Güneşin zararlı etkileri zamanla ince, kırışık, lekeli bir cilde ve hatta deri kanserlerine yol açabiliyor. Deri kanserinden korunmanın en etkili yolu ise güneşle teması bilinçli sınırlamaktan geçiyor. Özellikle gündüz saatlerinde doğrudan güneşe çıkmayın, mutlaka çıkmanız gerekirse de gölgede kalmaya çalışın, güneş kremi kullanın, güneş gözlüğü ve şapka takın” sözleriyle uyarıda bulunuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Didem Kazan güneşin zararlı etkilerinden korunmak için alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor:

Dr. Didem Kazan

Dr. Didem Kazan

Güneş kremiyle korunun

En az SPF 30 ve üzeri koruma sağlayan bir güneş kremi kullanmaya özen gösterin. Bu konuda tartışmalar olsa da güneş kremlerinin insan sağlığı üzerinde uzun dönemde kanserojenik bir etkiye sahip olduğunu gösteren bilimsel bir çalışma bulunmuyor. Hatta bazı çalışmalar tam tersini, yani güneş kremi korumasından sonra deri kanserlerinin azaldığını ortaya koyuyor. Bu nedenle cildimize düzenli güneş kremi uygulayarak deri kanseri gelişimini engelleyebiliriz.

Çinko oksit kremler ışınları geri yansıtır

Özellikle gebeler, emziren anneler, 6 ay ve üzeri yaştaki çocuklar başta olmak üzere, tüm yaş grupları için titanyum dioksit, çinko oksit gibi fiziksel filtre içeren ürünler daha güvenli bir tercih sunuyor. Bu filtreler ciltten emilmez ve sistemik dolaşıma katılmadığı için hormonal, sistemik yan etki riski taşımaz. Güneş ışınlarını geri yansıtarak cildi güneş ışınlarından korur. Dışarı çıkmadan yarım saat önce iki parmak uzunluğu kadar güneş kremini yüzünüze, sonrasında aynı miktarda kremi sırasıyla boyun, dekolte, kulak üzeri ve el üzerine sürün. Her 2-3 saatte bir ya da deniz, havuz sonrası yenileyin.

Kışın da krem sürmeyi ihmal etmeyin!

Ultraviyole ışınlarının camdan ve buluttan kolaylıkla geçip cildimize ulaşması nedeniyle yaz, kış, bulutlu, güneşli gün, evde ve dışarıda her zaman güneş kremi sürmek gerektiğini unutmayın.

Süresi geçen üründen kaçının

Güneş kremi ambalajı üzerindeki ibareleri dikkatle okuyun. UVA ve UVB işaretleri ultraviyole A ve B’den korur, bu nedenle her iki dalga boyundan koruma sağlayan ürünleri tercih edin. Artı sayısı “+” koruyuculuk gücünü gösterir, mümkünse “++++” ibaresi bulunan ürünleri seçin. Kapağı açık kutu işaretinin ürünün ömrünü gösterdiğini aktaran Dermatoloji Uzmanı Dr. Didem Kazan, “Genellikle 6 ay ya da 1 yıl olarak belirlenen süre içerisinde ürünün tüketilmesi gerekir. Kullanım süresini geçen ürün yeterli koruyuculuk sağlayamayacağı için yanıklara, lekelenmelere, uzun dönemde deri kanserlerine neden olabilir” diyor.

Geniş çeperli şapka ve gözlük takın

Güneşe maruz kalan vücut alanı ne kadar küçük olursa cilt hasarı da o kadar azalır. Bu amaçla sıklıkla yüzünüzün alın, kulak ve ense kısmını kapatan geniş çeperli şapkalar ve gözlük takın. Mümkünse bu ürünlerin ultraviyole koruması içeren formlarını tercih edin. Ayrıca ince kumaştan kolları ve bacakları örten giysilerin de vücudun güneşten korunmasına katkı sağlayacağını unutmayın.

10:00-16:00 saatleri arasında güneşe çıkmayın

Güneş ışınlarının dik olduğu yaz aylarında saat 10:00-16:00 arasında güneşe çıkmamaya özen göstermek ultraviyole maruziyetini kısıtlamak açısından çok değerlidir. Bu saatler güneş ışınlarının en dik açıyla geldiği saatler olup hem güneş yanıkları açısından hem de lekelenme ve deri kanseri gelişimi açısından riskli saatlerdir.

Gölgede kalın!

Dışarıda geçirdiğiniz zaman boyunca mümkün olduğunca gölgede kalmaya çalışın. Ancak gölgede kalındığı zaman içerisinde de yerden yansıyan güneş ışınları nedeniyle ultraviyole maruziyetinin devam ettiğini unutmayın. Bu nedenle gölgede kalacak olsanız bile istenmeyen saatlerde dışarı çıkarken güneş kremini ihmal etmeyin.

Güneş altında geçireceğiniz süreyi kısaltın

Eğer dışarıda vakit geçirmek zorundaysanız güneş altında geçirmeniz gereken süreyi kısıtlamaya özen gösterin. Tüm korunma önlemlerine rağmen güneşte 15 -20 dakika fazla zaman geçirilmesi yüksek ultraviyole maruziyetine neden olur. Gününüzü buna göre planlamaya çalışın.

Koruyucu hap alabilirsiniz

Tüm bu önlemlere ek olarak deri kanserine genetik yatkınlığı, güneş alerjisi, deri kanseri öyküsü, güneş ile alevlenen deri hastalığı gibi özellikli hastalığı olan kişilerde ayrıca güneş koruyucu hap gibi ek önlemler de alınabilir. Ancak bu hapların da tek başına güneşten koruma etkisinin kremlerden daha az olması nedeniyle diğer önlemlere ek olarak ve doktor tavsiyesiyle alabilirsiniz.

Solaryumdan uzak durun

Son olarak güneşten neredeyse 10 kat daha fazla ultraviyole maruziyetine neden olan solaryumdan uzak durmak gerektiğinin altını çizen Dermatoloji Uzmanı Dr. Didem Kazan, “Dünya Sağlık Örgütü tarafından kanserojen olarak adlandırılan solaryum cihazlarının uygulanmasından sonra cilt kanserlerinde ciddi artış gelişimini bildiren çok sayıda çalışma bulunuyor. Bu nedenle yaz kış solaryumdan kaçının” diyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pau

Karın kasları sıkılaşıyor, fazla deri ve yağ dokusu alınıyor

Kıyafetin bel kısmı tam oturuyor ama göbek bölgesi sarkıyor mu? Aynada düz bir karın görmek isterken, doğumdan sonra sarkan cilt sizi rahatsız mı ediyor? Ya da epeyce kilo verdiniz ama fazlalıklar hâlâ orada mı duruyor? Karın bölgesinde oluşan bu fazlalıklar, sadece estetik kaygılara değil aynı zamanda günlük yaşamda fiziksel rahatsızlıklara da neden olabiliyor. İşte bu noktada karın germe ameliyatı, yani abdominoplasti, hem görünüm hem hareket kabiliyeti açısından bir seçenek olarak öne çıkıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, “Karın germe operasyonuyla gevşeyen karın kaslarını sıkılaştırıyor, sarkan deri ve fazla yağ dokusunu alıyoruz. Böylece daha düz bir karın, daha sıkı bir bel çevresi ile vücut hatlarını şekillendiriyor ve daha özgüvenli bir duruş hedefliyoruz. Elbette bu bir zayıflama yöntemi değil ama uygun kişilerde estetik ve psikolojik açıdan çok tatmin edici sonuçlar veriyor” diyerek ameliyatın sonuçlarını özetliyor. Ameliyat süreci ve sonrası için dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında kapsamlı bilgiler paylaşan Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, hastaların karın estetiği ameliyatına dair en çok yönelttikleri soruları yanıtladı.

Dr. Ömercan Yağız Öksüz

Dr. Ömercan Yağız Öksüz

Karın germe operasyonu nedir?

Tıp literatüründe “abdominoplasti cerrahisi” olarak adlandırılan bu operasyon halk arasında genellikle “karın toparlama, karın yağlarını aldırma” olarak biliniyor. İşlem genel olarak doğum, hızlı kilo alıp verme veya çeşitli sebeplerle ortaya çıkan karın bölgesindeki fazla cilt ve yağ dokusunun alınması ve gevşeyen karın kaslarının sıkılaştırılmasını kapsıyor.

Kimler operasyon için uygun?

Karın germe ameliyatı doğum sonrası sarkma yaşayan kadınlar, büyük kilo kaybı yaşamış bireyler ya da karın kaslarında ayrışma oluşmuş hastalar için uygun bir seçenek olabiliyor. Ciltte çatlak, gevşeme ve içe doğru çökme gibi durumlarda da tercih edilebiliyor. Ancak halen kilo verme sürecinde olan, gebelik planlayan ya da ciddi sağlık sorunu olan hastalarda ameliyat önerilmiyor.

Bu ameliyat ile kilo verebilir miyim?

Fazla kilolardan kurtulmanın yolu sağlıklı bir beslenme, kalori dengeleme ve yeterli fiziksel aktiviteden geçiyor. Bu operasyon ise hastaları fazla kilolardan kurtarmadığı gibi operasyon sonrası ciddi derecede ve hızlı şekilde alınan kilolar, karın bölgesinde istenmeyen görüntülere ve yara izlerinin ciddi derecede genişlemesine neden olabiliyor. Karın bölgesinde ciddi derecede kas gevşemesi, deri fazlalığı olan hastalarda 1-2 beden küçülme görülebiliyor. Bununla birlikte kilo alınmaması için operasyon sonrası kilo takibi ve diyet öneriliyor.

Hangi operasyon yöntemi bana uygun?

Karın germe ameliyatının iki farklı teknikle uygulandığını söyleyen Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, mini abdominoplastinin sadece göbek altı bölgesinde sınırlı sarkması olan kişiler için tercih edildiğini söylüyor. Bu yöntem daha kısa sürede iyileşme ve daha az iz bırakma avantajı sağlıyor. Total abdominoplasti yöntemi ise hem üst hem alt karın bölgesine müdahale edilmesiyle, kas sıkılaştırması da sağlıyor.

Ameliyata nasıl hazırlanmalıyım?

Operasyondan en az 4 hafta önce sigarayı bırakmak, kilo kontrolünü sağlamak ve aşırı beslenmeden kaçınmak önem taşıyor. Ayrıca ameliyat sonrası 1 ay boyunca korse kullanımı gerekeceği için hastaların bu süreci planlarken mevsimi ve günlük hayat koşullarını göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

Germe ameliyatında karın yağları da alınabilir mi?

Eğer hastanın karın bölgesinde lokalize yağlanma söz konusuysa, aynı seansta liposuction (yağ alma) işlemi de yapılabiliyor. Bu sayede bel-kalça geçişi daha estetik bir hale getiriliyor ve kontur düzeltmesi sağlanıyor. Ancak bu karar, her hasta için ayrı ayrı değerlendiriliyor.

İşime ne zaman dönebilirim?

Hastalar genellikle 1 gün içinde taburcu ediliyor. İlk 5 gün içinde işe dönülmesi önerilmiyor; ancak masa başı işi olan bireyler 1 haftada günlük yaşantılarına dönebiliyor. Operasyondan sonraki ilk 2 hafta boyunca öne eğilerek yürüme, sırt üstü ve düz pozisyonda yatma, ağır kaldırma ve spor aktivitelerinden kaçınmak gerektiğini belirten Dr. Ömercan Yağız Öksüz, “Operasyondan sonraki ilk 4 hafta korse kullanılmasını, sigara kullanılmamasını ve cinsel aktiviteden uzak durulmasını istiyoruz. Alkol kullanımı ilk 2 hafta kısıtlanmalı. Her şey yolunda giderse 4 haftadan itibaren havuza ve denize girebilirsiniz” diyor.

Ameliyat kalıcı iz bırakıyor mu?

Yara izi tamamen geçmese de, genellikle iç çamaşırının altında kaldığı için dışarıdan fark edilmiyor. Toplam iyileşme süreci 1 yılı bulsa da ilk birkaç ay belirgin olan izler, zamanla rengi açılarak silikleşiyor. Yara izinin belirginliği kişiden kişiye değişiyor ve sigara kullanımı, yatış pozisyonu gibi faktörler iyileşme sürecini etkileyebiliyor.

Ameliyatın riskleri var mı?

Tüm cerrahi işlemlerde olduğu gibi karın germe operasyonunun da bazı riskleri bulunuyor. Operasyon sonrası nadir de olsa hematom (kan birikmesi), yara açılması, enfeksiyon ya da iz kalma gibi komplikasyonlar görülebiliyor. Bu nedenle işlemin mutlaka steril koşullarda, uzman bir plastik cerrah tarafından yapılması gerektiğini vurgulayan Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, “Sigara kullanan hastalarda yara iyileşmesi ciddi şekilde bozulabiliyor. Aynı şekilde ameliyat sonrası yürüyüş ve yatış pozisyonlarına dikkat edilmezse dikişlerde açılma görülebiliyor. Bu nedenle tüm talimatlara eksiksiz uyulmalı ve kontroller aksatılmamalı” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Ameliyat psikolojiyi nasıl etkiliyor?

Karın germe ameliyatı yalnızca fiziksel görünüm üzerinde değil, psikolojik iyi oluş hali üzerinde de etkili olabiliyor. Öncelikle özgüven duygusu artıyor. Kişiler kıyafet tercihlerinden tatil planlarına kadar birçok alanda daha rahat ve özgüvenli hissediyorlar. Özellikle yaz aylarında mayo veya bikini giymekte zorlanan kişilerin yaşam kalitelerinde belirgin bir artış sağlanıyor. Ayrıca, hastalar sosyal ortamlarda kendilerini daha rahat hissediyor ve aynaya bakarken özgüvenlerinin arttığını ifade ediyorlar. Bu nedenle, karın germe ameliyatının estetik beklentiler kadar ruhsal iyilik haline de katkı sağlayan bir operasyon olduğu belirtiliyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Sadece estetik bir sorun olarak görüyoruz, ancak…

Dinlenmeden sürdürülen mesailer, sürekli ayakta durmak, sigara içmek, dar ve sıkı kıyafetler giymek, aşırı kilo alımı, hareketsiz bir yaşam, hatta uzun süre sandalyede oturmak… Tüm bunlar, çağımızın sıradan alışkanlıkları gibi görünse de kişinin konforunu gitgide azaltan hatta akciğer atardamarında pıhtıya bile yol açabilen varis hastalığına zemin hazırlıyor. Bu yaşam tarzının yaygınlığı sebebiyle de varis kadınlarda daha sık olmak üzere her 5 kişiden 1’inde görülüyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, erken teşhis edildiğinde günümüz tıp teknolojisiyle varisin tedavi edilebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Hastalığın erken dönemlerinde ağrıyla birlikte bacak damarlarında belirginleşme ve hafif şişlik oluşur. Doktora bu dönemde başvurulması, varis hastalığının operasyona gerek kalmadan modern tıp yöntemleriyle etkili bir şekilde tedavi edilmesini sağlar” diyor.

Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten

Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten

Her 5 kişiden 1’inin sorunu!

Ülkemizde görülme oranı yüzde 20 olan, bir başka deyişle her 5 kişiden 1’ini etkileyen varise, son yıllarda, özellikle pandemi dönemiyle birlikte hareketsizliğin artması nedeniyle daha sık rastlanıyor. Hamilelik, doğum ve doğum kontrol ilaçlarıyla ortaya çıkan hormonal değişimler ile genetik yatkınlık gibi etkenlerle varisin kadınlarda görülme sıklığı erkeklerden yüzde 15 oranında daha fazla olarak kayıtlara geçiyor.  Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, varis oluşumunu kolaylaştıran risk etkenlerini şöyle sıralıyor: “Yaş, genetik faktör, hamilelik, obezite, hareketsizlik veya uzun süre ayakta kalmak damarlarda varis oluşumunu tetikler. Varis, özellikle uzun saatler oturarak veya ayakta çalışma zorunluluğu olanlarda; örneğin öğretmenler, bankacılar, garsonlar, doktorlar ve uçuş personelinde yaygın olarak gözlemlenir.”

Ağrıyla başlıyor, krampla devam ediyor

Varis hastalığı, bacaklardaki toplardamarlarda genişleme ve kirli kan akışında bozulma sonucunda damarların belirgin ve kıvrımlı bir görünüm almasıyla ortaya çıkıyor. Varis ilk yıllarda çoğunlukla görüntü rahatsızlığı verse de büyük damar paketlerinin oluşmasıyla ağrı ve kramplar yaşanıyor. Bu nedenle hastalar genellikle ağrı şikayetiyle doktora başvuruyor. Ağrıya bacak damarlarında daha önce görülmeyen mavi veya morumsu şişlikler, ödem oluşumu, damar çevresinde kaşıntı, ayaklarda yanma, merdiven çıkarken zorlanma ve özellikle geceleri artan bacak krampları eşlik ediyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, “Bu aşamada bacakları yukarı kaldırmak, soğuk suyla duş almak ve varis çorabı kullanmak ağrıyı hafifletebilir. Daha ileri aşamalarda ise bacaklarda yaralar ve damarlarda ani kanamalar gelişebilir” şeklinde konuşuyor.

Akciğerde pıhtıya yol açabiliyor!

Varis denildiğinde aklımıza ‘estetik bir sorun’ geliyor. Oysa varisin sadece estetik görünümü değiştirmekle sınırlı kalmadığına, tedavi edilmezse ciddi sağlık sorunlarına da neden olabileceğine dikkat çeken Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, “Varis ciddi bir iş gücü kaybına yol açabilir. İleri aşamalarda küçük travmalarla bile ciddi kanamalar oluşabilir. Hastaların yaşam kalitelerini bozan ve bazı klinik durumlarda özelikle akciğer atardamarına pıhtı kaçmasına neden olabilen bir hastalıktır” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Hastaya uygun tedavi planı oluşturuluyor

Yaşam tarzı değişiklikleri varis semptomlarını hafifletse de kalıcı tedavi için mutlaka uzmana başvurmak gerekiyor. Hekime başvuran hastalara yapılan muayene ve tetkiklerle tanı konuluyor,  hastalığın evresi belirleniyor. Damarların iç yapıları, kanın akış yönü ve hızı, damar duvarlarının durumu ve olası pıhtılaşmalar için doppler ultrason incelemesine başvuruluyor. Böylece kılcal varis gibi ilk evrelerden ileri evrelere kadar farklı seviyeler için hastaya en uygun tedavi planı oluşturuluyor.

Erken teşhis ciddi sorunların oluşmasını önlüyor

Tedavide öncelikle hastanın yaşam kalitesini arttırıp hastalığın ilerlemesinin önüne geçmek ve gelişebilecek olan komplikasyonları önlemek hedefleniyor. İyileşmeyen yaralar ve emboli (vücutta dolaşan bir kan  pıhtısının damar tıkanıklığına neden olarak organın ya da dokunun kan akışını önlemesi) gibi ciddi klinik durumların ortaya çıkmaması için erken tanının önemini vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, şunları dile getiriyor: “Varisten tamamen kurtulmanın mümkün olmadığına yönelik yanlış bir fikir olsa da erken teşhis ve doğru yöntemlerle günümüzde bu hastalık tedavi edilebilir. Medikal tedavide ilaçlar ve varis çorapları kullanılır. Cerrahi tedavide ise damarların yakılarak çıkarılması, endovenöz termal ablasyon ve skleroterapi gibi prosedürler uygulanır. Tecrübeli merkezlerde gerçekleştirilen tedavi sonrasında varis hastalığının tekrarlama oranı da yüzde 1’den daha azdır.”

Tedavi sonrasında hayat tarzı değişimi şart!

Tedavi sonrası dönemde ise hastaların kontrollerini ihmal etmemeleri, sağlıklı beslenmeleri ve hayat tarzlarını değiştirmeleri gerekiyor. Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, “Örneğin, sürekli oturarak çalışan bir kişinin sık molalar vererek ayağa kalkma süresini arttırması bile fayda sağlar. Hastalara, sporu hayatlarının bir parçası haline getirmeleri tavsiye edilir” diyor.

Hamilelikte obezite tehlikesi!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezite, son yıllarda küresel boyutta bir halk sağlığı sorunu haline geldi.  Zira, obezite pek çok kronik hastalığın gelişme riskini artırırken, dünya çapında ölüm nedenlerinin de başında geliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, görülme sıklığı dünya ile birlikte ülkemizde de giderek artan obeziteden kadınların daha fazla etkilendiğini belirterek, “Öyle ki Sağlık Bakanlığı tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’nın raporuna göre; obezitenin erkeklerde görülme sıklığı yüzde 24.6 iken bu oran kadınlarda yüzde 39.1’e yükselmektedir. Birçok çalışmanın verileri, doğurganlık çağındaki 20-39 yaş grubu kadınlarda obezite görülme oranının yüzde 20-35 olduğunu ve morbid obezite görülme oranlarında giderek artış gözlendiğini göstermektedir” diyor.

Doç. Dr. Halenur Bozdağ

Doç. Dr. Halenur Bozdağ

Çocukluk çağı obezitesi riskini 2 kat artırıyor!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, obezite sorunu yaşayan anne adaylarında hamilelik sürecinin düzenli ve yakın takip gerektirdiğine dikkat çekerek, “Obezite hem anne adayının hem bebeğin sağlığını tehdit edebilmektedir.  Örneğin, bu annelerin bebeklerinde, çağımızın önemli sorunu olan ve görülme sıklığı giderek artan çocukluk çağı obezitesinin gelişme riski ciddi oranda artmaktadır. Yapılan çalışmalar, gebeliğin ilk  3 ayı içindeki maternal obezite ile çocukluk çağı obezitesi arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma sonuçlarına göre; annesi gebeliğin ilk 3 ayında obez olan çocukların 2 yaşına geldiklerinde obez olma riskleri 2 kat artarken, 3 – 5 yaşlarına geldiklerinde bu risk artış göstererek 2.3 kat olmaktadır” uyarısında bulunuyor.

Bebeklerde kalp hastalığı, hipertansiyon ve diyabete zemin hazırlıyor!

Bebeklerin fizyolojilerinin hamilelik sürecinde anneden gelen besinlere uyum sağladığını vurgulayan Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu adaptasyonun bebeklerin metabolizmalarını kalıcı olarak değiştirebildiğine işaret ederek, “Anne karnındayken programlanmış olan bu değişiklikler bebeklerde obezitenin yanı sıra kalp hastalığı, hipertansiyon ve insüline bağımlı olmayan diyabet dahil olmak üzere yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan çeşitli hastalıklara da zemin oluşturmaktadır” diyor.

Annede kalıcı sorunlara yol açabiliyor!

Obezite, hamilelik sürecinde sadece anne karnındaki bebekte değil anne adayında da ciddi sağlık sorunları oluşturabiliyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu hastalıkları şöyle özetliyor: “Obezite sorunu yaşayan anne adaylarında gebelik şekeri 2.6, gebelikte yüksek tansiyon 2.5 ve preeklampsi 3.2 kat artış göstermektedir. Gebelik sürecinde ve lohusalıkta damarlarda pıhtı oluşumu gibi ek sorunlar da yaşanırken, doğum sonrasında tip 2 diyabet yaşanırken, doğum yüksekliği gibi sağlık sorunları kalıcı olabilmektedir.”

Yakın takip ve tedaviyle önlenebiliyor

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ,  aslında hamilelikte obezitenin önlenebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekerek,  “Düzenli beslenme, yeterli fiziksel aktivite ve her şeyden önemlisi gebeliğe ideal kiloyla başlamak ve bunun için doğum öncesi danışmalık almak, sorunların oluşmasını önlemenin etkili ve ulaşılabilir bir yoludur” diyor.  Obezitenin oluşturacağı riskleri en aza indirmek için hamileliğin ilk haftalarından itibaren yakın takip  ise büyük bir öneme sahip.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, ilk muayenede obezitenin neden olabileceği sağlık sorunlarının araştırıldığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunun için diyabet açısından açlık kan şekeri, üç aylık kan şekeri göstergesi olan HbA1C ve gerekirse şeker yükleme testi yapılır.  Kalp sağlığı açısından kan yağları ve ihtiyaç halinde kardiyolojik değerlendirme istenebilir. Tansiyon takibi günlük bakılabilir ve yüksek tansiyona eşlik eden baş ağrısı veya görme bulanıklığı gibi bulgular açısından anne adayı bilgilendirilir. Bebeğin gelişimi, kilo alımı, anneye ait risk faktörlerinden etkilenme durumu ve iyilik hali her görüşmede değerlendirilir.”

Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite şart

Hamileliğine aşırı kilolu veya obezite sorunuyla başlayan anne adaylarında aylık kilo alımının bir plana oturtulması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Halenur Bozdağ, diyetisyen eşliğinde kişiye özel bir diyet listesi oluşturularak sağlıklı beslenme ve kalori kontrolünün yapıldığını belirtiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, fiziksel aktivite konusunda da anne adaylarının desteklenmeleri gerektiğini vurgulayarak, “Düzenli açık hava yürüyüşleri günlük hayatın bir parçası haline getirilmelidir. Her gün 30 dakikalık açık havada yürüyüş veya ev içinde günde 3 kez 20 dakikalık aktivitede bulunmak, hamileliğin sağlıklı geçmesi için son derece önemlidir” diye konuşuyor.

Obezite sorunu varsa 5-9 kilodan fazla alınmamalı!

Hamilelikte ne kadar kilo alınması gerektiği ise hamileliğin başlangıcındaki kiloya göre değişiyor. Vücut Kitle İndeksine göre zayıf olan anne adaylarının hamilelik sonuna kadar 12.5-18 kilo; ideal kiloda olanların 11.5-16 kilo; fazla kilosu olanların 7-11.5 kilo almaları öneriliyor. Obezite sorunu yaşayan anne adaylarının  ise 5-9 kilodan fazla almamaları önem taşıyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, “Genel olarak bakıldığında, Vücut Kitle İndeksi’ne göre zayıf ve normal ağırlıktaki gebelerde ayda en fazla 2 kilo alımı, kilolu veya obezite sorunu olan gebelerde ise en fazla bir kilo alımı önerilmektedir” diyor.

Fazla kahve içmekten fast food tarzı beslenme Hipertansiyonu tetikliyor

Dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan hipertansiyon atar damarlardaki kan basıncının sürekli normalin üzerinde seyretmesi olarak tanımlanıyor. Dünyada 1 milyar 280 milyon, ülkemizde de 16 milyonu aşkın kişinin hipertansiyon hastası olduğu belirtiliyor. Bir başka deyişle, ülkemizde her 3 kişiden 1’i hipertansiyonla mücadele ediyor. Üstelik, yapılan son çalışmalar, hipertansiyonun artık 20’li yaşlarda, hatta 15-19 yaş aralığında bile giderek daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor.   Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, hipertansiyonun gençlerde hızla yaygınlaşmasında modern hayatın getirdiği hareketsiz yaşam ve fast food tarzı beslenmenin önemli bir etkisi olduğuna dikkat çekiyor.

Hipertansiyonda erken teşhis ve tedavinin yaşamsal önem taşıdığını vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, “Zira, geç kalındığında kalp yetmezliği, inme ve böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilmektedir. Ancak hipertansiyon çoğunlukla organ hasarı oluşturuncaya dek belirti vermemektedir. Bu nedenle, gençlerin hiçbir yakınmaları olmasa bile 18 yaşından itibaren tansiyonlarını yılda bir kez ölçtürmeleri ve hipertansiyonun risk faktörlerinden biri bile varsa yaşam tarzlarını daha dikkatli planlamaları son derece önemlidir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, hipertansiyon yaşını öne çeken 8 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Murat Turfan

Prof. Dr. Murat Turfan

Obezite

Modern yaşamın sonucu olarak azalan fiziksel aktivite ve fast food tarzı tüketimin artması gibi  faktörler nedeniyle obezite gençlerde hızla yaygınlaşıyor. Obezitenin yol açtığı en önemli sorunların başında ise hipertansiyonun geldiğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Aşırı vücut ağırlığı kalbin daha fazla kan pompalamasına ve damar duvarlarının gerginliğinin artmasına, bu tablo da kan basıncının yükselmesine sebep olmaktadır. Vücut kitle indeksinde her 1 birimlik artış, hipertansiyon riskini yüzde 7 oranında artırmaktadır.”

Nasıl önlem almalı? Sağlıklı beslenerek ve düzenli egzersiz yaparak Vücut Kitle İndeksinizi 18.5–24.9 aralığında tutmaya özen gösterin.

Aşırı tuz tüketimi

Sodyum, toplumda bilinen adıyla tuz, damarların kasılmasına neden olarak tansiyonu yükseltiyor. Hipertansiyonun son yıllarda gençlerde daha sık görülmesinde, içeriğinde bolca tuz barındıran fast food gıdalara olan yönelim önemli bir rol oynuyor.

Nasıl önlem almalı? Dünya Sağlık Örgütü, günlük 5 gramdan fazla tuz tüketilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Yemeklerinizi tuz yerine baharat, limon veya sarımsakla tatlandırın. Fazla tuz içermeleri nedeniyle fast food ve paketli gıdalardan da kaçının.

Hareketsiz bir yaşam

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, gençlerin yüzde 80’inden fazlası yeterince hareket etmiyor; boş zamanlarını cep telefonu ve tablet karşısında geçiriyor. Fiziksel aktivite eksikliği de damar sağlığını bozarak kan basıncını yükseltiyor.

Nasıl önlem almalı?  Haftada 150 dakika egzersiz yapan bireylerde risk yüzde 30 oranında azalıyor. Haftada en az 5 gün, günde 30 dakika yürüyüş veya kardiyo egzersizleri yapmayı alışkanlık edin.

Sigara ve alkol kullanımı

Sigara, damarların daralmasına ve damar içi hasara yol açabiliyor. Bu nedenle, sigara kullanan gençlerde hipertansiyon riski içmeyenlere göre yüzde 20 oranında daha fazla oluyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, düzenli alkol tüketiminin de kan basıncını yükselten önemli bir etken olduğunu vurgulayarak, “Haftada 100 gramdan fazla alkol almak hipertansiyon riskini yüzde 40 oranında yükseltebilmektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı? Sigaraya hiç başlamayın, eğer kullanıyorsanız en kısa zamanda bırakın. Alkolü tamamen bırakın veya  sınırlandırın.

Uyku bozuklukları

Günümüzde, gençlerde genellikle teknoloji bağımlılığı, stres veya fazla kiloların neden olduğu uykusuzluk ile uyku apnesi gibi uyku bozuklukları da hipertansiyon yaşını öne çekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, “Uykusuzluk ve uyku apnesi gibi uyku bozuklukları gece boyunca oksijen düşüklüğüne neden olmakta, bu sorun da hipertansiyonu tetiklemektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı? Uyku kalitesine dikkat edin ve horlama sorununuz varsa mutlaka uyku konusunda uzman bir hekime başvurun.

Kahve ve enerji içecekleri

Enerji içecekleri, özellikle de kahve gençlerin en çok tercih ettikleri içecekler. Ancak içeriklerinde bulunan kafein aşırı alındığında nabzı ve tansiyonu yükselten bir etkiye sahip. Örneğin, 400 mg’ın üzerindeki kafein (4 fincan kahve) tansiyonda ani artışlara yol açabiliyor. Enerji içecekleri de yaklaşık dört fincan kahve ile aynı miktarda kafein içeriyor.

Nasıl önlem almalı? Günde 2-3 fincandan fazla kahve tüketmeyin, enerji içeceklerinden de kaçının.

Stres ve anksiyete

Günümüzde gençlerin stres oluşturan faktörlere fazla maruz kalmaları da hipertansiyonu tetikliyor. Zira, stres hormonları damarların büzülmesine yol açarak kan basıncını artırabiliyor. Yapılan çalışmalar, kronik stres yaşayan bireylerde hipertansiyon riskinin 2 kat artabildiğini gösteriyor.

Nasıl önlem almalı? Meditasyon veya gevşeme egzersizleri yaparak, yeni bir hobi edinerek stres yönetim becerilerinizi geliştirebilirsiniz.

Bazı böbrek hastalıkları

Bazı böbrek hastalıkları vücutta sodyum ve sıvı dengesini bozuyor, bunun sonucunda kan basıncı yükseliyor. Yapılan çalışmalar, genç hipertansiyon hastalarının yüzde 15-20’sinde böbrek hastalığı olduğunu gösteriyor.

Nasıl önlem almalı?  Düzenli olarak yaptıracağınız kan ve idrar testleriyle böbrek sağlığınızı kontrol ettirin.