Yazılar

Sahte gülümseme bile ruha iyi geliyor

Gülmenin ruh sağlığını olumlu etkilediğini belirten uzmanlar, sahte bir gülümsemenin bile beyni olumlu etkileyerek ruh halini iyileştirdiğini söylüyor.

Gülmenin sadece eğlenceli bir tepki değil, aynı zamanda öğrenilebilen bir beceri olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, gülmenin bulaşıcı etkisinin arkasında ayna nöronlar ve empati mekanizmalarının bulunduğunu ifade etti. “Gülmek, stresle başa çıkmayı kolaylaştırır, ilişkileri güçlendirir ve içsel dengeyi destekler.” diyen Güven, hayatın içinde mizaha yer açmanın önemini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, gülmenin ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinden bahsetti

Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven

Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven

Gülmek bulaşıcıdır…

‘Gülmek bulaşıcıdır’ ifadesinin güçlü bir psikolojik ve nörobilimsel temeli olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İnsan beyni, özellikle de ayna nöron sistemi, başkalarının duygularını ve davranışlarını algılayıp taklit etmeye yatkındır. Bu sayede birinin gülüşünü gördüğümüzde, beynimizde aynı kasları harekete geçiren bölgeler uyarılır ve biz de istemsizce gülümseyebilir ya da gülebiliriz.” dedi.

Bu mekanizmanın, empati kurma becerimizin bir parçası olduğunu aktaran Güven, “Aynı zamanda gülmek, insanları birbirine yakınlaştıran ve grup içi sosyal bağları güçlendiren evrimsel bir işlev taşır. Tehdit içermeyen, güven verici bir iletişim şekli olarak, grup içindeki uyumu artırır. Bu süreç, duygusal bulaşma yoluyla da işler. Tıpkı ağlamanın ya da esnemenin çevredeki insanlara yayılması gibi, gülme de benzer bir şekilde çevreye yayılarak ortak bir ruh hali yaratır. Ayrıca otomatik taklit davranışı da bu durumun temelindedir. Beynimiz başkalarının mimiklerini fark ettiğinde, bilinçdışı düzeyde onları taklit etmeye eğilimlidir. Tüm bu nörobiyolojik ve sosyal mekanizmalar bir araya geldiğinde, gülmenin neden bu kadar bulaşıcı olduğunu ve insan ilişkilerinde neden bu kadar güçlü bir rol oynadığını anlamak mümkün olur.” açıklamasını yaptı.

Gülmek sadece bir tepki değil, aynı zamanda öğrenilebilen bir beceri…

Çocukların yetişkinlere kıyasla daha fazla güldüğünü ve yetişkinlikte bu doğal eğilimin kaybedildiğine değinen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Çocuklar, dünyayı keşfetme sürecinde merak, oyun ve hayal gücüyle iç içe oldukları için günde yüzlerce kez gülebilirken, yetişkinler artan sorumluluklar, stres, toplumsal roller ve duygusal baskılar nedeniyle bu doğal eğilimi zamanla kaybeder.” dedi.

Yetişkinlikte gülmenin, genellikle kontrollü ve sosyal bağlamlara ilişkili hale geldiğini ifade eden Güven, “Oysa çocuklar anın neşesini özgürce yaşarlar. Bu içsel neşeyi geri kazanmak için mizahı ve oyunu yaşamımıza daha bilinçli bir şekilde dahil etmek, küçük şeylerden keyif almayı yeniden öğrenmek, kendimize ve çevremize karşı daha esnek ve şefkatli olmak önemlidir. Çünkü gülmek sadece bir tepki değil, aynı zamanda ruhsal sağlığımızı destekleyen, öğrenilebilen bir beceridir.” şeklinde konuştu.

Sahte bir gülümseme bile ruhsal dengeyi korumada güçlü bir adım…

Sahte bir gülümsemenin bile beynin mutlulukla ilişkili bölgelerini, özellikle de dopamin ve serotonin gibi ‘iyi hissetme’ kimyasallarını etkileyen sistemleri harekete geçirebildiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu duruma psikolojide ‘geri bildirim hipotezi’ denir. Yani yüz kaslarımızı gülümseme pozisyonuna getirdiğimizde, beynimiz bu kas hareketini mutlulukla ilişkilendirerek, gerçekten mutlu olmasak bile ruh halimizi olumlu yönde etkileyebilir. Zorla da olsa gülümsemek, stres hormonlarını azaltabilir, kalp atış hızını dengeleyebilir ve zamanla içsel bir rahatlama sağlayabilir. Bu yüzden ‘mış gibi yapmak’ bazen düşündüğümüzden daha etkili olabilir. Çünkü bedenimizle verdiğimiz sinyaller, zihinsel ve duygusal durumumuzu şekillendirebilir. Özellikle zor zamanlarda bilinçli olarak gülümsemeye çalışmak, ruhsal dengeyi korumada küçük ama güçlü bir adım olabilir.”

İşte gülmenin reçetesi…

“Hayatı fazlasıyla ciddiye alan ancak gülmenin ruh sağlığına iyi geldiğine inanan kişilere, önce gülmenin sadece neşeli anlara değil, zorlayıcı duygularla başa çıkma sürecine de katkı sağladığını hatırlatmak gerekir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gülmek stresi azaltır, kaygıyı yumuşatır, duygusal yükleri hafifletir ve hatta insan ilişkilerini daha sıcak ve samimi hale getirir. Kişilere önerim, gülmeyi hafife alınacak bir şey değil, ruhsal dengeyi korumak için bir beceri gibi görmeleri olur. Eğer bir ‘gülme reçetesi’ yazacak olsaydım, içerisine her gün keyif aldıkları bir komedi dizisinden bir bölüm izlemeyi, mizah anlayışlarına hitap eden stand-up gösterileri ya da komik videoları takip etmeyi, kendilerini güldüren bir arkadaşla haftalık görüşmeler planlamayı, gün içinde bilinçli olarak birkaç dakika aynaya bakıp gülümsemeyi, mizah içeren kitaplar veya karikatürler okumayı, komik anıları not ettikleri bir ‘gülme günlüğü’ tutmayı ve zaman zaman gülme yogası veya grup mizah atölyelerine katılmayı dahil ederdim.

Ayrıca, ciddi bir hayatın içinde mizaha yer açmanın, insanın kendine de bir nefes aralığı yaratması anlamına geldiğini vurgulamak isterim. Çünkü gülmek sadece eğlence değil, aynı zamanda güçlü bir psikolojik savunma ve iyileşme mekanizmasıdır.”

Ramazan’da iftarda hızlı yemek kilo aldırıyor!

Ramazan’da uzun süren açlık sonrası fazla miktarda ve hızlı besin tüketiminin zararlarına dikkat çeken Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, “Ramazan ayını şişmanlamadan geçirmek mümkün olsa da bu süreçte yapılan beslenme hataları nedeniyle kilo alma durumu ortaya çıkabilmektedir. Bu süreçte en yaygın olarak yapılan beslenme davranış hatası; hızlı ve enerji, yağ ve karbonhidrat içeriği yoğun besinlerin fazla tüketimi ile birlikte şişmanlık kaçınılmaz hale geliyor.” dedi.

İftar sofralarının olmazsa olmazlarından iftar pideleri ve tatlılara dikkat çeken Doç. Dr. Müge Arslan, “Elbetteki tatlı tüketilebilir. Ancak Ramazan’da, genellikle yüksek yağ ve şeker oranına sahip ‘Şerbetli tatlılar’ tercih ediliyor. Tatlı tüketmek isteyenler, sütlü tatlıları (tavuk göğsü, sütlaç, muhallebi gibi) veya dondurmayı tercih etmelidir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, Ramazan ayında yapılan hatalı beslenme alışkanlıklarına dikkat çekti.

Doç. Dr. Müge Arslan

Doç. Dr. Müge Arslan

Mide asidik ortamdayken zararlı besinler tüketmeyin!

Doç. Dr. Müge Arslan, Ramazan ayının Müslüman aleminin bir ay boyunca beslenme düzeninin değiştiği bu sürenin beslenme alışkanlığının değişimi açısından özel zamanlardan biri olduğuna işaret ederek, “16-18 saat gibi uzun süren açlıkların ardından yapılan yanlış beslenme davranışları, beraberinde mide rahatsızlıklarını da getirebilir. Yanlış beslenme alışkanlıklarına örnek olarak, insanların oruçlarını doğrudan sigara ile açmaları veya asitli içecekleri tercih etmelerini dile getirdi.

Doç. Dr. Müge Arslan, “Zaten uzun süreli açlık nedeniyle asidik bir süreçte olan boş mideye, bu tarz yanlış besinlerin gelmesiyle mide yanmaları, mide ağrıları ve hatta daha ileri aşamalarda mide kanamaları görülebilir.” dedi.

Hızlı yemek kilo aldırıyor!

Uzun süren açlık sonrası fazla miktarda ve hızlı bir şekilde besin tüketiminin zararlarına da dikkat çeken Doç. Dr. Müge Arslan, “Boş olan mideye hızlı ve fazla miktarda besin girdiğinde mide rahatsızlıklarının yanı sıra, şişmanlama da bu süreçte görülebilir. Aslında Ramazan ayını şişmanlamadan geçirmek mümkün olsa da bu süreçte yapılan beslenme hataları nedeniyle kilo alma durumu ortaya çıkabilmektedir” diyerek, hem sindirimin tamamlanması için zaman açısından, hem de doyma hissinin algılanması açısından yavaş ve çok çiğneyerek besin tüketiminin altını çizdi.

Tokluk hissi beyne, besin ağza alındıktan 15 dakika sonra ulaşıyor

Doç. Dr. Müge Arslan, iftarda çok hızlı besin tüketilmesine ilişkin de şu bilgileri verdi:

“Tokluk hissi beyne, besin ağza alındıktan 15 dakika sonra ulaşır. Ancak, uzun süreli açlığın etkisiyle neredeyse nefes almadan besin tüketildiği için tokluk hissi algılanamadan porsiyon miktarı artıyor. Genellikle de uzun süreli açlıkta hızlı ve fazla miktarda tüketilen besinler kalorili oluyor. Mesela iftariyeliklerle birlikte pideye çok fazla yükleniliyor ve böylece karbonhidrat içeriğinin fazlalaşması ve enerji alımı da  artıyor. Hızlı yemek yeme alışkanlığıyla birlikte şişmanlık kaçınılmaz hale geliyor.”

Kilo alımının önüne geçmek için sahura mutlaka kalkılmalı

Uzun süreli açlıkta, 16-18 saatlik bir süreçte, ciddi anlamda şeker düşüşü yaşandığını da ifade eden Doç. Dr. Müge Arslan,“Sahura kalkmadığınızda bu durumu daha da olumsuz hale getirmiş olursunuz. Hem mide rahatsızlıklarını önlemek hem de kilo alımının önüne geçmek için sahura mutlaka kalkılmalıdır.” dedi.

Sahur altın değerindedir, önemlidir ve mutlaka kalkılması gerekir!

İnsanların Ramazan’da iki farklı beslenme davranış sergilediklerini kaydeden Doç. Dr. Müge Arslan, şöyle devam etti:

“Sahura kalkanlar ve sahura kalkmayanlar… Sahura kalkmayanlar, sahura kadar olan süreçte beslenmeye devam edebiliyorlar. Bu, hiç yapmamaktansa tercih edilebilir bir seçenektir. Yani sahura kalkmamaktansa iftar sonrasından sahura kadarki süreçte  atıştırmalıklar şeklinde besin alımı, hiç yapılmamasından daha iyidir. Ancak uyku da insanlara daha cazip gelebiliyor. İftardan sonra uyuyup, sonrasında sahura kalkmak çok daha tercih edilebilir bir durumdur. Sahur zamanı sabaha yakın olduğu için, kahvaltı öğünü niteliğindeki sahur, o gün içerisindeki 16-18 saatlik açlığı dengeleyecek olan öğündür. Bu nedenle sahur altın değerindedir, çok önemlidir ve mutlaka kalkılması gerekir.”

Sahurda protein ve enerji içeriği yüksek besinler tercih edilmeli

“Sahurda mideyi rahatsız etmeyecek, ağır olmayan, karbonhidrat içeriği düşük ama protein ve enerji içeriği yüksek besinler tercih edilmelidir.” diyen Doç. Dr. Müge Arslan, şunları da kaydetti:

“Kahvaltı öğünü gibi düşünülerek, peynir, yumurta, zeytin, yeşillikler ve ekmekten oluşan bir menü tercih edilebilir. Eğer bu besinler tok tutmuyorsa, çok aşırı sıcak olmayan (mide rahatsızlığı yapabilir) sıcak bir çorba içilebilir. Çorbanın yanında hafif zeytinyağlı bir yemek de tüketilebilir. Menemen, omlet veya yoğurt içerisine meyve, yulaf ya da mısır gevreği eklenmesi de iyi bir alternatif olabilir. Bu tür besin tercihleri, sağlıklı bir sahur seçeneği oluşturur.”

Şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar veya dondurma…

İftar sofraları denince akla ilk gelenlerin meşhur iftar pideleri ve tatlılar olduğunu dile getiren Doç. Dr. Müge Arslan, şöyle devam etti:

“Elbette ki tatlı tüketilebilir. Zaten normal beslenme düzeninde de tatlı yenilmez diye bir kural yoktur. Bireylerin yaşam tarzlarına göre tatlı tercihleri değişebilir. Ancak Ramazan’da, uzun süreli açlığın ardından kurulan zengin sofraların sonunda genellikle hamur işi ve şerbetli ve yağı fazla olan tatlılar tercih ediliyor. Bu durum mide rahatsızlıklarına yol açabilir. Çünkü uzun süren açlığın ardından iftarla birlikte hızlı bir besin tüketimi gerçekleşiyor. Ardından tüketilen şerbetli ve yağlı tatlılar, uzun süre düşük seyreden kan şekerini bir anda yükseltiyor ve sonrasında hızlı bir düşüş yaşanıyor. Bu durum, kan şekeri dengesinin bozulmasına neden oluyor. Bu nedenle, bu tür yağ içeriği yüksek  veya şerbetli tatlılar tüketildiğinde, yedikten sonra halsizlik ve modda düşüklük hissedilebilir. Tatlı tüketmek isteyenler, sütlü tatlıları (tavuk göğsü, sütlaç, muhallebi gibi) veya dondurmayı tercih etmelidir. Daha hafif ve sütlü tatlılar, kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olur.”

Önce çorba ardından 15 dakika ara! 

Ramazan’ın en önemli öğününün iftar olduğunu söyleyen Doç. Dr. Müge Arslan, “Çünkü uzun süren açlığın ardından ilk kez yemek yenecek olması nedeniyle oldukça önemlidir. Ancak bu öğünde çok yanlış beslenme davranışları sergilenebiliyor. Hatta bazı insanlar açlıkla kaşığı ellerinde bekleyip ezan okunduğu anda yemeğe başlıyorlar. Uzun süren açlık sonrası düşen şekerin dengelenmesi açısından iftar oldukça önemlidir. Bu öğünde, uzun süre boş kalan mideyi yormayacak ve sindirimi kolaylaştıracak besinler tercih edilmeli, kan şekeri dengesini korumaya özen gösterilmelidir. İftariyelik olarak bilinen peynir, hurma, zeytin ve küçük birer dilim pastırma veya sucuk gibi seçeneklerle mideyi yavaş yavaş rahatlatmak faydalı olacaktır. İftara başladıktan sonra çorbayla devam edilebilir. Bir kase çorba içildikten sonra 15-20 dakika dinlenilmesi önerilir. Bu, midenin sindirimine yardımcı olur ve kan şekeri seviyesinin düzenlenmesini sağlar. Bu 20 dakikalık arada namaz kılmak gibi aktivitelerle vakit geçirilebilir. Ardından ana yemeğe geçilebilir. Et yemeği, sebze yemeği, pide, salata ve yoğurt gibi besinlerle iftar tamamlanabilir.” diye konuştu.

Yeterli sıvı tüketimi, özellikle su tüketimi oldukça önemli!

Ramazan’da sıkça karşılaşılan sorunlardan birinin de sıvı kaybı olduğunu ifade eden Doç. Dr. Müge Arslan, “Yeterli sıvı tüketimi, özellikle su tüketimi oldukça önemlidir. Uzun süren açlık nedeniyle su içmek de ihmal edilebiliyor ve bu durum ciddi dehidrasyona yol açabiliyor. Bu nedenle mümkünse orucunuzu suyla açın ve iftardan sahura kadar su içmeye devam edin. Her ne kadar klasik bir ifade olsa da, bireysel farklılıklar göz önünde bulundurularak gün içinde tüketilmesi gereken su miktarı olan 2 litreyi tamamlamaya çalışın. Çay bu ihtiyacın bir kısmını karşılayabilir, ancak yine de su tüketiminin 2 litre civarında olması önerilir.”

Tüm bağımlılıkların temelinde dopamin yatıyor!

Günümüzde bağımlılık türlerinin arttığını belirten uzmanlar, bağımlılığın dijital medya, alışveriş, oyun, sanal kumar ve gıda gibi farklı alanlarda kendini gösterebileceğini söylüyor.

Beynin, haz peşinde koşarken bağımlılıklara açık hale geldiğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Onur Noyan, “Bizim bütün davranışlarımız beynimizden dopamin salgılamak üzerine kurgulanır ve beyin hep haz peşinde koşmak ister.” dedi. Özellikle dijital dünyanın, kişilere hızlı ve çabasız ödüller sunarak bağımlılık riskini artırdığına ve beğenilme arzusunun sosyal medyada sürekli paylaşım yapmaya yönlendirirken, oyun ve kumar bağımlılığının da ödül-kayıp döngüsüyle kişiyi içine çektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Onur Noyan, sağlıklı aile iletişiminin, çocukların ve gençlerin bağımlılıklardan korunmasında en önemli faktörlerden biri olduğunun altını çizdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Onur Noyan, Yeşilay Haftası dolayısıyla bağımlılık türlerine hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Onur Noyan

Prof. Dr. Onur Noyan

Dopamin bağımlısıyız!

Günümüzde bağımlılıkların da değişkenlik gösterdiğini dile getiren Prof. Dr. Onur Noyan, “Burada en önemlisi dopamin bağımlısı olduğumuzdur. Bizim bağımlı olduğumuz nesneler değişebilir. Bugün akıllı telefonlar çıktı, yarın başka bir cihaz çıkacaktır, belki 20 sene sonra biz bunları hiç konuşmuyor olabiliriz.” dedi.

Dijital ve sosyal medyanın hayatımıza getirdiği şeyin emek sarf etmeden ödüle ulaşmak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Onur Noyan, “Beynimizde bir hormon vardır; mutluluk ve haz hormonu. Bizim bütün davranışlarımız beynimizden dopamin salgılamak üzerine kurgulanır ve beyin hep haz peşinde koşmak ister. Yemek yeriz, beynimize bir 50 birim dopamin salgılanır biter. Bir arkadaşımızla buluşur, bir yere gideriz, 60 birim salgılanır. Çok sevdiğimiz bir aktiviteyi yaparız spor yaparız, 70 birim salgılanır biter. Birisine âşık oluruz, cinsellik yaşarız 100 birim 120 birim dopamin salgılanır. Ekstrem uç bir hobiniz vardır 150 birim dopamin salgılanır gibi. Hayatımızı bunlar çerçevesinde devam ettirirken karşımıza yeni şeyler çıkar. Alkol, madde, sosyal medya, alışveriş çıkar. Biz bunlarla temas ettikçe beynimizden salgılanan dopamin miktarı artmaya başlar. Beyin yeni yolları kullandıkça eski yolları unutur. Eskiden keyif veren şeyler artık vermemeye başlar. Onlar geri planda kalır ve beyindeki ödül merkezi ve uyarıyı arttıracak şey, hep o yüksek dozda temini sağlamak için gerçekleştirilen davranışlar olur. Bu sefer beyin hep daha yükseği ararken altındakilerden keyif almamaya başlar ve beyin kendi yolunu kaybeder. Böylece bağımlılık yolu açılmış oluyor.” şeklinde konuştu.

Alışveriş bağımlılığı ve gıda bağımlılığı da yaygınlaşıyor!

Günümüzde alışveriş bağımlılığı diye bir kavram geliştiğini hatırlatan Prof. Dr. Onur Noyan, “Oturulan yerden kalkmadan, hiç çaba sarf etmeden, paranın değerini görmeden harcama yapılıyor. Diyalog kurmadan, iletişimsiz, oradaki düğmelere tıklayarak bir şekilde o alışverişi yapıp bitirebiliyoruz. Bu bizi dijital bağımlılığa teşvik etmiş oluyor.” dedi.

Gıda bağımlılığının da üstüne düşünülmesi gereken bir konu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Onur Noyan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Her yeme bozukluğuna bağımlılık denilmez. Psikiyatride çeşitli yeme bozuklukları hastalıkları vardır. İşlenmiş gıdaların beyindeki dopamini hızlı arttırması, bir şekilde bu gıdaların daha fazla tüketilmesine sebep olur. Üretenler de bu amaçla daha çok tüketilmesi, daha hızlı tüketilmesi ve tekrar satın alınması için üretirler. Örnek vermek gerekirse; kafein dünyadaki bağımlılık oranı en yüksek yasal maddedir. Kafein beynin dopamin sistemini çok hızlı uyaran ve uyarıcı etkinlikte bir maddedir. İşlenmiş gıdaların beynin dopamin artışını sağlaması kişinin artık sebze meyve tüketmemesini, doğaldan keyif almamasını sağlar.”

Sürekli beğenilme arzusu beynin ödül merkezini uyaran yegâne faktör!

Estetik bağımlılığının bir dönem çok konuşulduğunu ifade eden Prof. Dr. Onur Noyan, “İnsanların kendisini sürekli beğenmesi, ön planda tutmak istemesi, beynin ödül merkezini uyaran yegâne faktördür.” dedi.

Herkes tarafından beğenilme, onaylanma arzusunun zihnimize yerleştirildiğini aktaran Prof. Dr. Onur Noyan, “Algı, beğenilme arzusu ile birleştiği zaman beyin çeşitli arayışlara yönelme emri verir. Kişiler popüler olanın peşinden gitmeye, her türlü davranışını, yediğini, içtiğini gezdiğini paylaşmaya başladı ve böylece de popüler bir akım oluştu. Kendine güvenmeyen ve değer vermeyenin kendini beğendirme arzusu daha fazla olur. Başkası tarafından kabul görme, onay alma arzusu daha yüksek oldukça hep popüler olanın peşinden koşulmakta, biricik ve orijinal olma maalesef hep geri planda kalıp avantajı görünmemektedir.” açıklamasını yaptı.

Davranışsal bağımlılıklar kişiyi yönetiyor!

Dijital mecralarda çocuk ve yetişkinlerde oyun ve oyuna bağlı kumar bağımlılığı geliştiğine dikkat çeken Prof. Dr. Onur Noyan, “Oyun ve kumar bağımlığı şu an bizim davranışsal bağımlılık olarak gördüğümüz global olarak dünyadaki büyük sorunlardan bir tanesidir.” dedi.

Alkol, madde, sigara gibi bağımlılıklarda bir nesne olduğuna işaret eden Prof. Dr. Onur Noyan, şu açıklamayı yaptı:

“Maddeler vücuda alınıyor, beyne gidiyor, uyarıyor ve çeşitli hastalıklar ortaya çıkarıyor. Kullanılan bir maddenin beyinde yarattığı etkiyi bir oyun nasıl yaratabilir? Burada devreye bilgisayar mühendisleri giriyor. Beynin ödül merkezinin aşırı uyarılması hedefleniyor. Oyunların hepsinde her zaman iki seçenek var. Kaybetme ve kazanma dürtüsü beynin ödül merkezini uyarır. Oyun üreticileri tarafından aşama aşama ödüller verilir. Hedef koyuyor ve bu amaca erişmek için zorluyor. Zorladığı zaman beynin ödül merkezi çok çalışıyor. Kişi sosyallikten uzaklaşıyor, daha izole hale geliyor ve gerçek hayatta arkadaşlık kurmak yerine dijital hayat arkadaşları ediniyor.

Kumar bağımlılığı da diğer davranışsal bağımlılıklar gibi kazanmak ve kaybetmek üzerinden giden bir döngü. Kaybedilecek, kaybedildikten sonra kazanmak zorunda kalınacak. Kazanmak için daha fazla para riske edilecek, daha fazla para riske ediltikten sonra, o da kaybedilecek. Bu kayıpların telafisi için tekrar riske girilecek. Davranışsal bağımlılıklar hep bir sarkaç halinde kişiyi yönetir. Kumar bağımlılığının çok fazla alt tipi vardır. Pandemi ile de bu bağımlılığın arttığını söyleyebiliriz. Çünkü eve kapanmalar ile beynin o ödüle erişme ihtimali azaldı. Her bireyin elinin altında olan akıllı telefonlarla birlikte, bu sitelere erişim arttı.”

Sağlıklı bir aile iletişimi çocukları her türlü bağımlılıktan korur…

Bağımlılıktan korunmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Onur Noyan, “Öncelikle, çocuk ve ergenlerdeki bağımlılık ve dijital mecralardaki sürece bakmalıyız. Dijital mecraların hedefi zaten ergenlerdir. Ergenlerin orada gördüklerine karşı duyacakları hayranlık, onları gerçek hayatta da aynı davranış skalasına çekmeye çalışır.” dedi.

Genellikle ergenleri bağımlılıktan korumaya çalıştığımıza vurgu yapan Prof. Dr. Onur Noyan, “Ergenlikte mantık sisteminin devre dışı kalması, bizim daha koruyucu olmamıza neden oluyor. Oysa çocuklarımızı, kendine güvenen, amaç ve hedefleri olan, bunlar için yılmadan çalışan, çabalayan ve bir alana kendisini bağlayabilen çocuklar olarak yetiştirmeliyiz. Bağımlılık temelde bir bağlanma hastalığıdır. Sağlıklı bir ilişkiye bağlanmaması, sağlıklı bir ebeveyne bağlanmaması, sağlıklı bir ilgi alanının olmaması, merakının olmaması gibi özetlenebilir. Çocuklar sağlıklı bağlanacağı bir yer bulamazsa, sosyal mecralardan göreceği sağlıksız davranışlara bağlanmasına sebep olabilir ve çocuk oradan bağımlılık yoluyla aile ve sosyal hayattan kopar gider.” şeklinde konuştu.

Çocuklarımıza ‘hayır’ deme becerisini yerleştirmenin, kendine güvenen başkasının onayına ihtiyacı olmayan bireyler yetiştirmenin önemli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Onur Noyan, “Aile değerlerinin de merkezde olması sağlanmalı. Yapılan çalışmalara göre, akşam yemeklerini aileleriyle birlikte yiyen çocuklarda bağımlılık davranışı daha az gözlenmiştir. Sağlıklı bir aile iletişimi çocukları her türlü bağımlılıktan, riskli davranışlardan korur.”

Ramazan’da kilo almamak için mutlaka sahura kalkılmalı!

Ramazan ayında öğün sayısının artırılması, dengeli besin tüketimi, sıvı alımına dikkat edilmesi ve porsiyon kontrolünün sağlanmasının önemine dikkat çeken Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Sahurda en iyi menü kahvaltılık tarzı beslenmedir. Mideye doygunluk hissi verecek çorba menüye dahil edilmelidir.” dedi.

İftar ve sahur arasındaki sürede sık sık ve azar azar beslenmek için en az 2 ara öğün yapılması önerisinde bulunan Şahin, “Metabolizma hızını arttırıp, kilo almamak için mutlaka sahura kalkılmalıdır” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Kübra Şahin, Ramazan ayında sağlıklı beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.

Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. Kübra Şahin

Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. Kübra Şahin

İftar, sahur ve ara öğünler dengeli olmalı!

Öğün sayısının artırılması, dengeli besin tüketimi, sıvı alımına dikkat edilmesi ve porsiyon kontrolünün sağlanmasının önemine dikkat çeken Beslenme Uzm. Kübra Şahin, Ramazan ayında öğün sayısının iftar, mutlaka sahur ve 2 küçük ara öğün ile en az toplam 4 öğünü bulacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini vurguladı. Şahin, “Her gün 4 temel besin grubunu (peynir/yumurta/et/tavuk/balık gurubu, süt/yoğurt gurubu, sebze-meyve grubu ve tahıl grubu) belirli miktarlarda iftar, sahur ve gece öğünlerinde eşit ve dengeli bir biçimde tüketilmeye çalışılmalı.” dedi.

Çorbasız Ramazan olmaz!

Çorbaların Ramazan sofralarının en önemli başlangıç besini olduğunu da kaydeden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Ana öğünlerde; çorba, et-tavuk veya balık gibi yağsız-derisiz et çeşitleri, sebze ve kuru baklagil yemekleri, çeşitli sebzelerden oluşan salatalar, bulgur, tarhana, erişte gibi tam tahıllılar, çavdar, tam buğday veya karışık çok tahıllı ekmekler ve mutlaka hazmın kolaylaşması için komposto veya hoşaf tercih edilmelidir. İlk oruç açıldığında çorba ile başlayıp, bir süre ara verildikten sonra etli sebze yemeği gibi hafif yemeklerle yemeğe başlanılması; yavaş sindirime zaman tanıyarak 15-20 dakika sonra az yağlı / ızgara et yemeği, kuru baklagil, sebze yemeği, salata, ayran, cacık gibi yemeklerle devam edilmelidir. Bu durum hem doygunluk hissinin sağlanması hem de sindirim problemlerinin önlenmesi açısından etkili olacaktır.” diye konuştu.

Sahurda en iyi menü kahvaltı!

Ana yemek olarak etli veya etsiz sebze yemekleri, haftada 1-2 gün kırmızı et, 3-4 gün beyaz et, 1-2 günde kuru baklagil yemekleri tercih edilmesi önerisinde bulunan kaydeden Şahin, şöyle devam etti:

“Sahurda en iyi menü kahvaltılık tarzı beslenmedir. Mideye doygunluk hissi verecek çorba menüye dahil edilmelidir. Protein içeriği yüksek besinler tüketildiğinde tokluk süresini artırmaktadır. Örneğin, haşlanmış yumurta veya biberli, domatesli bir menemen sahur için gayet uygun besinlerdir. Normal ekmek yerine tam buğday unundan, çavdar ekmeği, kepekli ekmek gibi posa ve lif içeriği yüksek ekmek ürünleri tüketilirse tokluk hissi artacaktır. Ayrıca süt tüketimi hem tokluk hissi vermesi hem de sıvı içeriği açısından önemlidir. Öğünlerde de yoğurt, cacık, ayran gibi protein ve kalsiyumu yüksek besinlere de yer verilmelidir.”

İftar ve sahur arasında en az 2 ara öğün yapılmalı

Kan şekerini hızla yükselten beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna gibi posalı, glisemik indeksi düşük besilerin tercih edilmesi gerektiğine dikkat çeken Şahin, “Ara öğünlerde ise; taze mevsime uygun meyveler, çorba, dondurma, sütlü tatlılar, kuru meyve ve yağlı tohumlar gibi besinler tercih edilmelidir. İftar ve sahur arasındaki sürede sık sık ve azar azar beslenmek için en az 2 ara öğün yapılmalı.” ifadesinde bulundu.

Günde en az 2 porsiyon meyve çiğ ya da komposto olarak tüketilmeli

Günde en az 2 porsiyon meyvenin çiğ ya da komposto olarak tüketilmesi gerektiğini de söyleyen Şahin, “Şeker içeriği yüksek gıdalar kan şekerini hızla yükseltirler ve hızla düşürürler, bu da ertesi gün çok çabuk acıkılmasına ve kan şekerinin çok daha çabuk düşmesine sebep olacaktır. Şerbetli tatlılar yerine; sütlü veya meyveli tatlılar tercih edilmelidir. Tok tutacağına inanılan hamur işleri denilen mantı, makarna, börek, gözleme, ekmek ve kızartma ağırlıklı besinleri sahurda fazla miktarda tüketmek tehlikelidir. Çünkü bu tür besinler uyanıldığında midede ağırlık, yanma ve ekşime hissettirebilmektedir.” şeklinde konuştu.

Çay, yemekten 2 saat sonra içilmeli!

Vücudun ihtiyacı olan suyun; metabolik su, günlük içilen sıvılar (çay, kahve, taze sıkılmış meyve suları, ayran, komposto suyu gibi) ve yenilen yiyeceklerle sağlandığını kaydeden Öğr. Gör. Kübra Şahin, “İftar ve sahur arasında sıvı gereksinimini karşılamak için ortalama 2–2,5 litre su tüketilmelidir. Yemekten hemen sonra çay, kahve içmek doğru değildir. Çay ve kahvenin içerisinde bulunan maddeler demirin emilimini azaltmaktadır. Bu yüzden yemekten en az 2 saat sonra çay veya kahve içilmelidir.” dedi.

Tokluk sinyaline dikkat!

Ramazan’da bütün gün oluşan açlıktan sonra, kişilerin iftarda çok hızlı bir şekilde ve çok miktarda besin tükettiğine işaret eden Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Bu alışkanlık kan şekerinin hızlı yükselmesine neden olur. Beyin, ilk yemek yemeğe başladığı süreden en az 20 dakika sonra tokluk sinyali oluşturur. Bu yüzden hızlı yemek yemeniz tokluk sinyali oluşuncaya kadar daha çok miktarda besin tüketilmesine ve kilo alınmasına neden olacaktır. Sahurdan iftara kadar olan sürede aç kalındığı için metabolizma hızı zamanla yavaşlar. Kişi önce biraz kilo verir ancak bir süre sonra kilo verme durur ve sonrasında kilo artışı gerçekleşir. Bu olumsuzluklardan korunmak için, öğün sıklığı arttırılmalıdır.” diye konuştu.

Kilo artışını önlemek için sahur…

Dengeli ve sağlıklı beslenme ile kilo artışını önlemek için öncelikle alınan enerjinin azaltılması gerektiğini ifade eden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Uzun süre açlıktan sonra sadece tek öğünde tüm besinlerin tüketilmesi doğru değildir. O nedenle az miktarda, öğünleri bölecek şekilde tüketilmesi gerekmektedir. Metabolizma hızını artırmak için en önemli nokta az az sık sık beslenmektir. Metabolizma hızını arttırıp, kilo almamak için mutlaka sahura kalkılmalıdır. Sahur yemekleri azar azar, iyice çiğneyerek tüketilmelidir. Çiğ sebze, domates, salatalık, biber gibi hem enerjisi düşük hem de sıvı içeriği yüksek olan, C vitamini açısından zengin yiyeceklere mutlaka sahurda yer verilmelidir. Sahurda fazla yeme isteği olmadığı durumlarda ise 1 bardak süt ve 1 porsiyon meyve kan şekerini dengede tutmak için yeterli olacaktır.” ifadesinde bulundu.

İftarda hafif yemekler tercih edilmeli

Metabolizma hızını artırmak için bir diğer yolun ise iftarda birden tüm besinleri yemek yerine bölerek ve ara vererek tüketmek olduğunu kaydeden Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Hafif yemekler tercih edilmelidir. Yemek üzerine hemen tatlı, meyve, kuruyemiş tarzı besinler tüketilmemelidir. Bunlar 1 saat aralıklı olarak tüketilmelidir. Oruç tutulan günde harcanılan enerji ile normal günde harcanılan enerji farklıdır. Bu yüzden dengeli bir beslenme programınızın olması özellikle vücuttaki yağ miktarının artmasına engel olacaktır.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Sahurda tüketilen bir kaşık tahin mideyi koruyor…

Tahinin çok yönlü bir besin olduğunu belirten uzmanlar, mide ve sindirim sağlığına da faydalı olduğunu söylüyor.

Ramazan ayında tahin tüketiminin uzun süren açlık sürecinde tokluk hissini artırarak kan şekerini dengelemeye yardımcı olabileceğini dile getiren Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır.” dedi. İçeriğindeki lifler sayesinde kabızlığı önlemeye destek olurken, sağlıklı yağları ile mide hassasiyetini yatıştırabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, ancak mide koruyucu ilaçlarla birlikte tüketiminin yan etkilere yol açabileceği konusunda da uyardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tahinin mide ve sindirim sağlığına etkilerinden ve Ramazan ayında sağlayabileceği faydalardan bahsetti.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Sahurda tahin tüketmek gün boyu tokluk sağlayabilir…

Tahin, susam tohumlarının öğütülmesi ile yapılan, geçmiş yüzyıllara dayanan bir besin maddesi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin, yoğun kıvamlı bir besindir ve iyi bir protein kaynağıdır. Aynı zamanda içerisinde çeşitli vitaminler, mineraller ve değerli yağlar bulunur.” dedi.

Ramazan ayında uzun süren açlık ve susuzluk sürecinde vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri almak önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu noktada tahin, sahurda tüketildiğinde gün boyunca tok kalmaya yardımcı olabilir. İçeriğindeki sağlıklı yağlar ve proteinler sayesinde uzun süreli enerji kaynağı sağlayarak oruç süresince daha dengeli bir kan şekeri seviyesinin korunmasına destek olur. Aynı zamanda tahinin mide sağlığını destekleyici özellikleri, Ramazan ayında mide rahatsızlıklarının önlenmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir.” şeklinde konuştu.

Tahin, iftar sonrasında mide hassasiyetini yatıştırabilir!

Tahinin, zengin bir besin maddesi olmanın yanı sıra kalp sağlığının korunmasında, bağışıklık sisteminin desteklenmesinde, inflamasyonun azaltılmasına ve bazı kanser risklerine karşı faydalı olabileceğinin bilindiğini aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin çok yönlü bir besindir. Birçok farklı şekilde tüketimi olmasına rağmen özellikle mide rahatsızlıklarında kullanılması söz konusudur.” dedi.

Ramazan ayında sahurda tüketilen bir kaşık tahinin, mideyi uzun süre koruyarak reflü ve mide yanması gibi problemlerin önüne geçebileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, şöyle devam etti:

“Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır. Tahin, sindirim sistemine fayda sağlayan lif içeriği ile doludur. Lifler sindirim sürecini düzenleyerek kabızlık ve diğer sindirim sistemi sorunlarının önlenmesine yardımcı olur. Tahindeki sağlıklı yağlar mide zarına koruyuculuk sağlar. Anti reflü ve mide yanmasıyla ilgilidir. Tahin, vücuttaki asit ortamının dengelenmesine yardımcı olarak mide asidinin düzenlenmesinde rol oynar. Ramazan boyunca iftar sonrası mide hassasiyeti yaşayanlar için tahin, mideyi yatıştırıcı bir etki gösterebilir. Ancak tahinin özellikle mide koruyucu ilaçlarla birlikte alınması yan etkilere yol açabileceğinden dikkatli tüketilmesi önerilir.”

Mide rahatsızlıklarından kaçınabilirsiniz…

Ramazan boyunca ve sonrasında mide rahatsızlıklarından kaçınmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı beslenmek, diyetinize uymak ve gereksiz ağrı kesici ilaçlardan kaçınmak gerekir. Dengeli şekilde beslenirsek, sigarayı bırakır, alkolden uzak durursak, sabahları alınacak tahin ile mide, ülser ve gastrite konusunda olumlu sonuçlar alınabilir. Ramazan ayında da oruç sürecini daha sağlıklı geçirmek adına tahinin sahur ve iftar sofralarında yer alması, sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle faydalı olabilir.”

Marketlerdeki süt ve yoğurtlar gerçek mi?

Süte yapılan hilelerin laboratuvar testleriyle tespit edildiğini ifade eden uzmanlar, fakat süt ve süt ürünlerinde yapılan taklit ya da tağşişin tat, yoğunluk, renk gibi basit fiziksel testler yapılarak anlaşılabildiğini söylüyor.

Süt ve yoğurt tüketirken dikkat etmesi gereken noktalara işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Mutlaka güvenilen markaların tercih edilmesi gerekmektedir. Alınan sütün markası, etiket bilgileri ve sertifikası çok önemlidir. Süt ve yoğurtların pastörize olup olmadığı da önemlidir. Pastörize edilmemiş sütler sağlık riski oluşturabilmektedir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Gıda Teknolojisinden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, süt ve süt ürünlerinde yapılan hileleri ve bunları anlamanın pratik yollarını anlattı.

Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim

Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim

Süte su katılıyor mu nasıl anlaşılır?

Süte su katılması ile süt miktarının arttırılması ve maliyet düşürülmeye çalışılmasının hem sütün besin kalitesini düşürdüğünü hem de sağlık açısından büyük sorun teşkil edebildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Süte yapılan hileler laboratuvar testleriyle tespit edilmektedir. Fakat süt ve süt ürünlerinde yapılan taklit ya da tağşiş tat, yoğunluk, renk gibi basit fiziksel testler yapılarak da anlaşılabilir.  Doğal süt porselen bir beyazlıkta, mat ve temiz olmalıdır. Hile amacıyla su katılmış sütlerin rengi hafif mavimsidir. Yoğunluk testi yapılarak sütün saf olup olmadığı anlaşılabilir. Saf sütün yoğunluğu suyun yoğunluğundan fazladır. Bu nedenle yoğun bir kıvama sahiptir. Bir yüzey üzerinde döküldüğünde yayılma ve iz bırakmasına bakılarak süte su katılıp katılmadığı anlaşılabilir. Su katılmış sütler daha hızlı akarken; saf sütler yavaş ve iz bırakarak akmaktadır. Ayrıca saf sütün yoğunluğunun fazla olmasından kaynaklı suyun içine saf süt damlattığınızda dibe çökerken, su katılmış süt damlatılması durumunda bardaktaki su ile hemen karışır ve bulanık bir renk almasını sağlar.” dedi.

Kaymak oluşmuyorsa su katılmış olabilir

Süte su katılıp katılmadığını anlamanın en etkili yollarından birinin de kaynatarak test etmek olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Saf süt kaynatıldığında yüzeyde yoğun bir kaymak tabakası meydana getirir. Fakat su katılmış sütlerde bu durum ya az kaymak oluşmasıyla ya da kaymak oluşmamasıyla sonuçlanır. Saf sütün kendine has bir tadı mevcuttur. Süt içildiğinde sahip olduğu yoğun bir tattan ziyade daha sulu bir tat hissediliyorsa süte su katılmış demektir. Sütün karakteristik tadından yola çıkarak da su katılıp katılmadığı anlaşılabilmektedir.” diye konuştu.

 Sütlerdeki asidik reaksiyon da su var mı yok mu belli ediyor

Sütlerde asit tayininin de en önemli analizlerden biri olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, şöyle devam etti:

“Yeni sağılmış taze süt, ilk başta normal sağlıklı bir asidik reaksiyon gösterir, bu durum ilk asitlik veya doğal asitlik olarak adlandırılır. Ancak süt, bu asidik özelliği uzun süre koruyamaz. Sağım ve bekletme koşulları nedeniyle farklı mikroorganizmalar süte bulaşır. Bu mikroorganizmaların etkisiyle süt asidik seviyesinin yükselmesine neden olur. Asitlik testi laboratuvar koşullarında yapılabilmekle birlikte evde basit bir test ile de süt asitliği fiziksel olarak anlaşılabilir.  Süte karbonat eklenmesi durumunda sütte köpürme olması içindeki doğal asit dengesinden kaynaklıdır. Fakat su katılması durumunda seyrelmeden ve asitlik dengesinin bozulmasından kaynaklı köpürme oluşmayabilmektedir. Bu durumda süte su veya nötralize edecek başka maddelerin katılmış olma ihtimali vardır.”

Piyasada satılan süt ve yoğurtları alırken nelere dikkat etmeli?

Süt ve yoğurt tüketirken dikkat etmesi gereken noktalara işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, şunları kaydetti:

“-Öncelikle güvenirlilik çok önemlidir. Mutlaka güvenilen markaların tercih edilmesi gerekmektedir. Alınan sütün markası, etiket bilgileri ve sertifikası çok önemlidir.

-Ürünün taze olup olmadığını kontrol etmek için son kullanma tarihine bakılmalıdır.

-Sütün veya yoğurdun içeriğinde katkı maddesi, koruyucu veya yapay tatlandırıcı gibi istenmeyen maddelerin bulunmaması önemlidir. Eğer organik ürün aranıyorsa, sertifikalı organik ürünleri tercih edilebilir. Bu, ürünün belirli standartlara uygun olarak üretildiğini göstermektedir.

-Süt ve yoğurtların pastörize olup olmadığı da önemlidir. Pastörize edilmemiş sütler sağlık riski oluşturabilmektedir.

Ambalajın sağlamlığına dikkat edin!

-Ayrıca ürünün ambalajının zarar görmemiş ve sızdırmaz olması, taze olduğunu ve hijyenik şartlarda saklandığının da bir göstergesidir.

-Tanınmış ve güvenilir markalar genellikle kaliteyi gösterebilmektedir. Tanımadığınız markalar hakkında araştırma yaparak daha güvenli bir tercih yapılabilir.

-Sütün ve yoğurdun yağ oranı, protein içeriği ve diğer besin değerleri mutlaka kontrol edilmelidir.

-Süt ve yoğurt gibi süt ürünlerinin soğuk zincirde taşınması ve saklanması çok önemlidir. Satın alırken, ürünün soğuk tutulduğundan emin olması gerekmektedir.

-Fiyat kalite için bir kriter olmasa da çok düşük fiyatlar da ürüne hile katıldığının ve uygun olmayan koşullarda işlenmiş olabileceğini gösterebilir.”

Organik ve yerel ürünler daha güvenli mi?

Organik veya yerel işletmelerden alışveriş yapmanın, genellikle taklit veya tağşiş risklerini azaltabildiğini, ancak tamamen güvenli olduğu anlamına da gelmediğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Ne kadar sık denetimden geçerse geçsin, ürünlerin kaynağını, üreticisini ve işleme yöntemlerini dikkatle incelemek taklit ve tağşişin önüne geçebilmek için çok önemlidir. Bunun yanı sıra, yerel üreticiler bazen daha küçük ölçeklerde çalıştıkları için denetim süreçleri ve düzenlemeler büyük ölçekli üreticilere göre farklı olabilmektedir. Güvenilirlik, ürünün kaynağının, sertifikalarının ve üretim süreçlerinin yanında, tedarik edilen yerin izlediği kalite standartlarına, üretim koşullarına ve şeffaflığa da bağlıdır. Bu nedenle, organik veya yerel ürünlerden alışveriş yaparken, güvenilir sertifikaların ve etiketlerin bulunması, üreticilerin itibarı ve satış yerlerinin güvenilirliği gibi faktörlere de mutlaka dikkat edilmelidir.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Çocuklarda yeme bozukluğu!

Çocuklarda görülen bazı yemek yeme problemlerinin duyusal hassasiyetler nedeniyle ortaya çıkabildiğini belirten uzmanlar, çok az ya da aşırı yemek yeme, seçici yeme, pütürlü gıdayı yiyememe, farklı tatları reddetme, çiğnememe ve gıdayı uzun süre ağzında tutmama gibi sorunlarla karşılaşılabildiğini söylüyor.

Çocuklarda seçici yeme davranışının özellikle ebeveynler açısından oldukça endişe verici bir durum olduğunu hatırlatan Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, “Ebeveynlerin, çocuklarda farklı tatların reddedilmesinin duyusal gelişimdeki sınırlılıklardan kaynaklı olabileceğini göz önünde bulundurması gerekir.” dedi. Bu durumda olan çocukların ebeveynlerinin yeme düzeni açısından çocuklara örnek olması gerektiğine vurgu yapan Cahit Burak Çebi, ergoterapi ile çocukların duyusal profilini ve yeme alışkanlıklarının değerlendirdiğine ve çocukların yeme becerilerini geliştirici planlamalar yapıldığını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, 27 Ekim Dünya Ergoterapi Günü dolayısıyla, ergoterapinin çocuklarda yeme davranışı sorunları üzerindeki etkisinden bahsetti.

Çocuklarda seçici yeme davranışının özellikle ebeveynler açısından oldukça endişe verici bir durum olduğunu hatırlatan

Ergoterapist Cahit Burak Çebi

Duyusal hassasiyetler, çocuklarda yeme davranışını etkileyebiliyor

Çocuklarda görülen bazı yemek yeme problemlerinin çok az ya da aşırı yemek yeme, seçici yeme, pütürlü gıdayı yiyememe, farklı tatları reddetme, çiğnememe ve gıdayı uzun süre ağzında tutmama olarak sıralanabildiğini dile getiren Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, “Seçici yemek yeme, pütürlü gıda yiyememe, çiğnememe veya yemek reddi duyusal hassasiyetlerden kaynaklı ortaya çıkabilmektedir.” dedi.

Yeme davranışını etkileyen duyusal gelişim basamaklarında tat, koku, dokunma, görme, proprioceptif,  interoceptif yani acıkma doyma sinyallerini yöneten duyular yer aldığına dikkat çeken Cahit Burak Çebi, “Tat ve dokunma duyusuna hassasiyet gösteren çocuklar, yemeğin dokusuna, sertliğine, sıcaklığına, keskin tatlara ve yoğun baharatlı yiyeceklere tepki gösterirler. Kokuya karşı hassasiyet gösteren çocuklar yemeyi deneyimlemeden direkt kokusuna karşı tepki göstererek yemeyi reddedebilirler. Görsel sistemdeki hassasiyetlerden kaynaklı olarak yemeğin görüntüsüne karşı tepki, aynı renkteki yiyecekleri tercih etme, farklı yiyeceklerin birbirine karışmasına karşı tepki gösterip seçici yeme davranışı gösterebilirler. Ayrıca proprioceptif ve interoception sistemdeki duyusal eşiğin olması gerekenden düşük seviyede olan çocuklarda doyma sinyaline karşı hassasiyet ve bu hassasiyete bağlı olarak yeme reddi davranışıyla karşılaşılabilir.” şeklinde konuştu.

Ebeveynler sabırlı ve örnek olmalı…

Çocuklarda seçici yeme davranışının özellikle ebeveynler açısından oldukça endişe verici bir durum olduğunu hatırlatan Cahit Burak Çebi, “Bu noktada ebeveynlerin, çocuklarda farklı tatların reddedilmesinin duyusal gelişimdeki sınırlılıklardan kaynaklı olabileceğini göz önünde bulundurması gerekir.” dedi.

Bu süreçte ebeveynlerin sabırlı olmaları gerektiğine dikkat çeken Cahit Burak Çebi, ebeveynlere önerilerini şöyle sıraladı:

“Ebeveynlerin çocuğun isteklerini takip etmesi ve yeme düzeni açısından çocuklara örnek olması gerekir. Ebeveynlerin çocuğun yemesi gereken yiyecekleri uygun bir sofra düzeni içerisinde, çocuğun yanında eşlik ederek yemesi çocuğun farklı tatları deneyimlemesini kolaylaştıracaktır. Ayrıca yemek esnasında çocuklara farklı seçenekler sunmak, yemeği seçmesine izin vermek, ekran karşısında olmadan, aileyle birlikte uygun bir masa düzeninde farklı tatları deneyimlemesini sağlamak süreci destekleyecektir.”

Ergoterapi ile çocukların yeme becerilerini geliştirecek planlamalar yapılıyor

Ergoterapistlerin, çocukların duyusal profilini ve yeme alışkanlıklarını değerlendirdiğine ve çocukların yeme becerilerini geliştirici planlama yaptıklarına değinen Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi sözlerini şöyle tamamladı:

“Ergoterapistler, duyu bütünleme yaklaşımıyla çocuğun duyusal profiline uygun bir şekilde, yemeyle ilgili duyusal zorluklarını aşmak için çeşitli yöntemler uygular. Örneğin farklı dokuların, tatların, kokuların ve pütürlü gıdaların deneyimlenmesini sağlayarak çocuğun duyusal gelişimini zenginleştirmeye çalışırlar. Ayrıca ergoterapide duyu bütünleme ve beslenme yaklaşımıyla çocuğun masa düzeni ve yeme düzeni hazırlanır, rahat hissedeceği ortam planlanır ve çocuğa uygun beslenme rutini oluşturulur.”

Kilo vermek için diyabet ilaçları kullanmak güvenli mi?

Kilo vermek için diyabet ilaçları kullanmak güvenli mi?

Kilo vermek için diyabet ilaçlarını kullanmanın etkilerini ve risklerini değerlendiren Tıbbi Biyokimya Uzmanı Prof. Dr.  Nilgün Tekkeşin, kilo kaybı için onaylanan GLP-1 agonistlerinin, iğneyle alınan enjekte edilebilir ilaçlar olduğunu belirterek, “Tip 2 diyabet hastası değilseniz, diyabet ilaçlarına alternatifler konusunda doktorunuza danışın.” dedi.

Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin: “Maalesef, diğer kilo verme ilaçlarında olduğu gibi hastalar, özellikle bir yıldan önce ilaçları bıraktıklarında verdikleri kiloların çoğunu geri alıyorlar. Ayrıca ilaçlar çok pahalı, buzdolabında saklanması gerekiyor.”

Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi (İngilizce) Tıbbi Biyokimya Bölümünden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, kilo vermek için diyabet ilaçlarını kullanmanın etkilerini ve risklerini değerlendirdi.

Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin

Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin

Kilo vermek için önce yaşam tarzı değişiklikleri yapılmalı!

Son zamanlarda kilo vermek için Tip 2 diyabet ilaçlarının, özellikle GLP-1 agonistlerinin (Zayıflama ilaçları) kullanımının giderek yaygınlaştığına işaret eden Prof. Dr. Tekkeşin, çeşitli diyabet ilaçlarının, yalnızca Tip 2 diyabetin tedavisine yardımcı olmakla kalmadığını, aynı zamanda hastaların kilo vermesine de yardımcı olduğunu kaydederek, “Kilo vermeye en iyi yaklaşım her zaman önce davranış ve yaşam tarzı değişiklikleri yapmaktır.” dedi.

7 saat uyku başarılı kilo kaybının anahtarı…

Uzun vadeli başarı için gerekli olan ilkeler arasında düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme ve yeterli uykunun yer aldığını anlatan Prof. Dr. Tekkeşin, “Her gün en az 30 dakika yürüyüş gibi orta şiddette egzersiz yapmaya çalışın. Yüksek proteinli kahvaltı yapın. Şekerli içecekleri sınırlayın. Bütün gıdalardan faydalanın. Dikkatli yiyin; yavaş ve tadını çıkartarak yiyin. Ayrıca kalori alımınızı azaltın ve yüksek yağlı, şekerli ve aşırı işlenmiş gıdalardan kaçının. Her gece 7 saat uyumayı hedefleyin. Bu başarılı kilo kaybının anahtarıdır.” dedi.

Bu ilaçlar ciddi iştah sorunu yaşayan bazı kişiler için tercih edilebilir

Sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleriyle birlikte zayıflama ilacı kullanan hastaların vücut ağırlığının ortalama yüzde 10’unu kaybederken, sadece ilaç kullanan hastalarda ise bu oranın yüzde 3-6’larda kaldığını ifade eden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Yaşam tarzı seçimlerinin yanı sıra diyabetli kişilerde kan şekeri düzeylerini kontrol etmek için kullanılan GLP-1 (glukagon benzeri peptit-1) agonistleri, ciddi iştah sorunu yaşayan bazı kişiler için tercih edilebilir. Hastaların GLP-1 agonistlerini almaya hak kazanması için genellikle 3 kriterden birini karşılaması gerekir. Bunlar Vücut Kitle İndeksi BMI 30 veya daha yüksekse, BMI 27 ve diğer önemli tıbbi rahatsızlıklar varsa ve BMI 25 ve Tip 2 diyabetli aşırı kilolu ise…” diye konuştu.

İğneyle alınan enjekte edilebilir zayıflama ilaçları uzun süreli kullanılır mı?

Şu anda kilo kaybı için iki GLP-1 ilacı olarak onaylanmış ürün olduğunu, her ikisi de uzun süreli kullanım için güvenilir olduklarını dile getiren Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, diyabet için onaylanmış bir başka ilacın ise kilo verme amaçlı kullanım için tam onaya sahip olmadığını hatırlattı.

Diyabet ilaçlarının, özellikle GLP-1 reseptör agonistlerinin kilo kaybını teşvik etmek için farklı mekanizmalar aracılığıyla çalıştığını kaydeden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “GLP-1 agonistleri doğrudan kilo kaybına neden olmaz, pankreasın insülin salmasını teşvik ederek kan şekerini düşürmek, genel iştahı azaltmak ve midenin boşalmasını yavaşlatmak (daha uzun süre tok hissedilmesini sağlamak) gibi yollarla kilo kaybına neden olur. Kilo kaybı için onaylanan GLP-1 agonistleri, iğneyle alınan enjekte edilebilir ilaçlardır.” diye anlattı.

Yüksek tansiyon, kalp krizi gibi kardiyovasküler komplikasyonları önlemeye de yardımcı

Günlük ve haftalık olarak alınan iki farklı tür ilacın bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “GLP-1 agonistleri ayrıca yüksek tansiyon, kalp krizi, kalp hastalığı gibi kardiyovasküler komplikasyonları önlemeye de yardımcı olur.” dedi.

Diyabet ilaçları yan etkilere neden olur mu?

Bu ilaçların, FDA tarafından kilo vermek isteyenlerin tedavisi olarak onaylandığını kaydeden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “GLP-1 agonistleri, idame dozuna ulaşmak ve yan etkileri en aza indirmek için zaman zaman ayarlama yapılır. Faydaları genellikle yan etkilerinden daha ağır basmakta. Yine de bazı hastalarda bu ilaçları kullanırken bazı yan etkiler görülebiliyor, ancak genellikle bunlar ilacın kesilmesini gerektirmiyor.” diye konuştu.

Bu ilaçların yaygın yan etkilerinin yorgunluk, kabızlık veya ishal, karın ağrısı ve hazımsızlık ile düşük kan şekeri olduğunu da söyleyen Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, şöyle devam etti:

“Belirli GLP-1 ilaçları, belirli tıbbi durumların gelişme riskini artırabilir. Safra kesesi sorunları, pankreatit, böbrek hastalığı, karaciğer hastalığı, kişisel veya ailede medüller tiroid karsinomu (tiroid kanseri) öyküsü, çoklu endokrin neoplazi sendromu Tip 2 (MEN2), diyabetik retinopati (göz problemleri), yüksek kolesterol veya trigliserit seviyeleri, herhangi bir sindirim bozukluğu ve gebeler veya gebelik planlayanlar bu ilaçlardan kaçınılmalıdır.”

Diyabet

Kilo verme başarı oranları

GLP-1’lerin insanların kilo vermelerine yardımcı olmada ne kadar etkili olduğu konusunda da yaklaşık bir yıllık tedavi sonrasında elde edilen bulguların bir ilaçta 10 kg, diğerinde de 15 kg olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, “Maalesef, diğer kilo verme ilaçlarında olduğu gibi hastalar, özellikle bir yıldan önce ilaçları bıraktıklarında verdikleri kiloların çoğunu geri alıyorlar. Ayrıca ilaçlar çok pahalı, buzdolabında saklanması gerekir ve insanların yüzde 90’ında genellikle hafif ile orta dereceli olmak üzere bazı yan etkiler görülüyor.” dedi.

Uzmanından öneriler

Prof. Dr. Nilgün Tekkeşin, kilo verme tedavisini düşünen ve diyabet ilaçlarını kullanmak isteyenlere, “Diyabet ilaçları herkes için uygun değildir. Seçeneklerinizi anlamak sizin ve doktorunuzun sizin için en iyi kararı vermesine yardımcı olabilir. Bu tedavi seçeneklerini merak ediyorsanız ancak Tip 2 diyabet hastası değilseniz, diyabet ilaçlarına alternatifler konusunda doktorunuza danışın. Sizin için en iyi yaklaşımın hangisi olduğunu doktorunuzla veya bir obezite tıbbı uzmanıyla konuşun. Bu ilaçları kullanırken yaygın mide bulantısı ve hazımsızlıktan daha ciddi mide, safra kesesi ve böbrek sorunlarına kadar değişen potansiyel yan etkilerle karşılaşabileceğinizi unutmayın. Bununla birlikte, kişisel veya ailesel tiroid kanseri öyküsü olan kişiler, kilo kaybı için enjekte edilebilir diyabet ilaçları kullanmamalıdır.” önerilerinde bulundu.

Gastroenterit (Mide Gribi) bahar aylarında daha sık görülüyor!

Gastroenterit (Mide Gribi) bahar aylarında daha sık görülüyor!

Halk arasında ‘mide gribi’ olarak da bilinen gastroenteritin klinik olarak bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal ya da yüksek ateş gibi şikayetlerle ortaya çıktığını kaydeden uzmanlar, gastroenteritlerin çoğunun viral kaynaklı olduğunu, bakteriyel ya da nadir de olsa paraziter kaynaklı olabileceğini de söylüyor. Gastroenteritin özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında sık görüldüğüne işaret eden Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Çünkü bu dönemler mevsim geçişi olduğundan dolayı vücudun sistemi zayıflıyor ve enfeksiyonlara karşı direnç de azalıyor. Böylece gastroenteritler de sık görülüyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, mide bağırsak sistemi enfeksiyonu “Gastroenterit” hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Gastroenteritlerin çoğunun kaynağı viral

Mide bağırsak sisteminin enfeksiyonunun “Gastroenterit” olarak adlandırıldığını ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Halk arasında mide gribi olarak da biliniyor. Gastroenterit klinik olarak karşımıza bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal ya da yüksek ateş gibi şikayetlerle çıkıyor. Gastroenteritlerin çoğunun kaynağı viraldir. Bunlar rotavirüs ya da norovirüs olabilir. Özellikle çocuklarda görülenler daha çok viral kaynaklıdır. Bunun dışında gastroenteritler, bakteriyel ya da nadir de olsa paraziter kaynaklıdır.” dedi.

Gastroenteritin tedavisi var mı?

Farklı etkenlerle ortaya çıkabildiği için gastroenteritlerin tedavisinin mümkün olduğunu dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Viral kaynaklı olan gastroenteritlerde antibiyotik tedavisinin yeri yoktur. Ama bakteriyel ya da paraziter kaynaklı olanlarda, öncelikle kaynağı ortaya çıkardıktan sonra ilaç tedavisi söz konusu.” diye bilgi verdi.

Gastroenterit bahar aylarında daha sık görülüyor

Gastroenteritin özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında sık görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Çünkü bu dönemler mevsim geçişi olduğundan dolayı vücudun sistemi zayıflıyor ve enfeksiyonlara karşı direnç de azalıyor. Böylece gastroenteritler de sık görülüyor. Özellikle yaz aylarında beslenme koşullarına ve hijyen koşullarına da uyulmadığı için sonbaharda daha sık görülüyor.” dedi.

Gastroenteritin özel bir diyeti var mı?

Gastroenterit olan kişilerde bulantı, kusma ve karın ağrısı olduğunu ve bu nedenle kişilerin özellikle lifli ve yağlı gıdalardan uzak durması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Daha çok haşlama, sebze ya da meyve yenebilir. Önemli olan burada sıvı kaybını önlemektir. Bol miktarda sıvı kaybı olduğu zaman böbrek fonksiyonları etkileniyor. Sıvı kaybını engelledikten sonra, gastroenterit kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır.” şeklinde sözlerini tamamladı

Bayram ziyaretlerinde hamur işi ve yağlı yiyeceklerden uzak durun!

Bayram ziyaretlerinde hamur işi ve yağlı yiyeceklerden uzak durun!

Ramazan süresince 2 öğün beslenmeye 1 ay boyunca adapte olmuş, susuzluğa, daha az kalori almaya, daha az atıştırmaya alışmış olan vücudu eski beslenme düzenine hızlı bir şekilde geçerek yormamak gerektiğini vurgulayan uzmanlar, sindirim sisteminin ani değişikliklerden olumsuz etkilenebileceğini söylüyor. “Bayram sonrası normal beslenmemize hızlı bir geçiş yapmak yerine adım adım ilerlemek gerekli.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, ana öğünleri yatmadan 4-5 saat öncesinde tüketmenin, ana öğünlerde çorba, salata ve yoğurt üçlüsünü bulundurmanın daha az kalori alınması ve daha sağlıklı hissedilmesini sağlayacağı bilgisini verdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, oruç sonrası nasıl beslenmek gerektiğini anlattı.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

“Ramazandan sonra önceki beslenme düzenine hızlı bir şekilde geçmemek gerekli”

Ramazan Bayramı ile birlikte eski beslenme düzenine dönülmek istenildiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak 2 öğün beslenmeye 1 ay boyunca adapte olmuş, susuzluğa, daha az kalori almaya, daha az atıştırmaya alışmış olan vücudu, önceki beslenme düzenine hızlı bir şekilde geçerek yormamak gerekli. Sindirim sisteminin ani değişikliklerden olumsuz etkilenebileceği unutulmamalı.” dedi.

Adım adım ilerlemeli…

“Bayram sonrası normal beslenmemize hızlı bir geçiş yapmak yerine adım adım ilerlemek gerekli.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sindirim sorunları en az düzeye indirmek, kilo kontrolünü kolaylaştırmak ve en önemlisi psikolojik olarak çok daha sağlıklı hissetmek için bayramdan itibaren yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

“Güne proteinli bir kahvaltı ile başlayın. Reçel, bal, tüketiminizi olabildiğince sınırlandırın. Masaya mümkünse küçük porsiyonlarda koymaya çalışın. Bayramlarda çoğu birey çalışmadığı veya tatilde olduğu için geç bir kahvaltı ve akşam yemeği tercih edilir. Bu 2 öğüne yoğurt, çiğ kuruyemiş ve taze meyve gibi bir ara öğün eklemek, geceleri şeker ihtiyacınızın azalmasına yardımcı olacaktır. Su tüketmeyi unutmayınız. Özellikle bayramlarda şeker tüketimiyle birlikte iştah kontrolü zorlaşmaktadır. Ancak yeterli miktarda su tüketildiğinde (kilo başına 35 ml) iştah kontrolü çok daha kolay olacaktır.”

Bayram ziyaretlerinde ikramları tadım porsiyonunda tüketin…

Bayram ziyaretlerinde kültürel olarak çeşit çeşit yemekler ikram edildiğini de dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu ikramların, genellikle hamur işi ve yağlı besinler oluyor. Bu besinler kan şekeri dengesini bozarak çoğunlukla karın çevresinde yağlanmaya sebep oluyor. Karın çevresinin yağlanması da kalp damar hastalıkları için risk faktörü… Bu nedenle misafirliklerde olabildiğince bu besinlerden kaçınmak gerekli. Eğer karşımızdaki kişiyi kıramıyorsak en azından ikramlar tadım porsiyonunda tüketilmeli.” dedi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, ana öğünleri yatmadan 4-5 saat öncesinde tüketmenin, ana öğünlerde çorba, salata ve yoğurt üçlüsünü bulundurmanın daha az kalori alınması ve daha sağlıklı hissedilmesini sağlayacağını sözlerini ekledi.